11 Temmuz 2026 Cumartesi

Ankara’da NATO 3.0

22 yıllık aranın ardından NATO Zirvesi, 7-8 Temmuz’da Ankara’da toplandı. Beştepe Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nde devlet ve hükümet başkanlarını ağırlayan bu zirve, her ne kadar ana akım medya tarafından “tarihi başarı” ve “güçlü NATO” söylemiyle sunulmuş olsa da yaşanan gelişmeler kapitalizmin derinleşen krizinin ve hegemonya savaşımının yeni bir aşamasına girildiğini açıkça göstermektedir.

Silahlanma Ekonomisine Geçiş

2008 krizinden bu yana kapitalizmin yapısal krizi, yalnızca ekonomik alanda değil askeri ve siyasal alanda da derinleşmeyi sürdürüyor. Bu krizin ürettiği hegemonya savaşımının ise Ukrayna’da en sıcak biçimiyle sürdüğü biliniyor. Fakat Ankara Zirvesi’ni anlamlandırmak için yalnızca Ukrayna savaşına odaklanmak yeterli değil. Zira zirvenin gerçek gündemini Ukrayna değil, Batılı sermayenin üretimden dolaşıma uzanan tüm alanlarının askeri sanayi ekseninde yeniden örgütlenmesi oluşturuyor.

2025 Lahey Zirvesi’nde üye ülkelerin GSYH’lerinin yüzde 5’ini savunmaya ayırmaları yönünde alınan karar, Ankara’da “sözün eyleme dönüşme zirvesi” olarak sunuldu. Genel Sekreter Rutte bu çerçeveyi tam da öyle ilan etti: “Artık söz veren değil, taahhüdünü yerine getiren bir ittifak.” Peki bu “yerine getirme” neyin ifadesidir?

Avrupalı üyelerin ve Kanada’nın 2025’te savunmaya 139 milyar dolardan fazla ek yatırım yapması, Ankara’da 50 milyar doları aşan yeni tedarik anlaşmalarının duyurulması ve 2026’da Ukrayna’ya 70 milyar euroluk askeri ekipman ve eğitim taahhüdü sermayenin savaş sanayisine büyük bir iştahla yöneldiğinin birer göstergeleri. Kapitalizmin kriz dönemlerinde silah sanayisine yaslanması yeni değil. 20. yüzyılın her büyük krizinde bu kanalın açıldığını tarih yazıyor. Günümüzdeyse bu yönelim çok daha sistematik bir biçim alarak “NATO 3.0” adıyla kurumsal bir çerçeveye kavuşturuluyor.

ABD’nin Yükünü Devretmesi

Ankara Zirvesi’nin en çarpıcı boyutlarından biri, ABD’nin Ukrayna savaşının mali yükünü Avrupalı müttefiklerine devretme sürecinin pekişmesidir. Trump, NATO üyelerini İran operasyonunda kendisine yeterince destek vermemekle suçlamış, İspanya’ya doğrudan ticaret savaşı tehdidinde bulunmuş ve “müttefiklerin” 5 trilyon dolarlık savunma harcaması taahhüdünü yerine getirmelerini talep etmişti. Bütçe paketi “Reconciliation 3.0” adıyla ABD içinde 350 milyar dolarlık savunma harcamasını içeren bir yasa olarak Kongre’de bekleyen Trump, dışarıda müttefiklerine de parasını ödetiyor.

Bu tablo ABD kapitalizminin, kendi iç krizinin ağırlığını hem vergi mükelleflerine hem de NATO müttefiklerine yüklediğini gösteriyor. Bir taraftan Lockheed Martin, Raytheon ve Northrop Grumman gibi savaş sanayisi devleri Avrupa’ya yayılan üretim ortaklıklarıyla servetlerini büyütürken, diğer taraftan savunma yükünü Avrupa’ya devrederek kendi hazinesinin üzerindeki baskıyı hafifletiyor. Amerikan savunma sanayisi bu pastadan dolaylı biçimde yararlanmayı sürdürürken doğrudan mali destek yükü Avrupalılara kayıyor. Yani “yük paylaşımı” yerini fiilen “yük devretmeye” bırakıyor.

İran’ın Gölgesi

Zirvede perde arkasında kalan ama bütün tartışmaların şeklini belirleyen kritik bir bağlam daha bulunmaktaydı: 28 Şubat 2026’da ABD ve İsrail’in İran’a gerçekleştirdiği saldırı ve ardından gelen füze misillemeleri ile Hürmüz Boğazı’nın kapanması. Bu gelişmeler hem küresel enerji denklemini hem de NATO içi çatlakları doğrudan etkilemişti.

Trump’ın İspanya’yı hedef almasının ardında soyut bir “yük paylaşımı” tartışmasından fazlası yatmakta. Washington, Madrid’in İspanya topraklarındaki ABD üslerinin İran operasyonunda kullanımını kolaylaştırmamasından şikayetçiydi. Yani İran’a açılan savaşın NATO içindeki hesaplaşması doğrudan Ankara’ya sızdı. Bu husus, NATO’nun yalnızca “Avrupa-Atlantik güvenliğini” değil, artık Orta Doğu’nun da savaş düzenini organize eden bir mekanizma haline geldiğini tescillemekte. Zirve bildirgesindeki “360 derece caydırıcılık” kavramıyla bu yeni coğrafi genişlemeyi sembolik olarak da onaylamış olmakta.

Türkiye’nin “Stratejik Kazanımı”

Ana akım yorumlar Türkiye’yi Ankara Zirvesi’nin tartışmasız galibi olarak sunmakta. Türkiye’nin 22 yılın ardından NATO Zirvesi’ne ev sahipliği yapması, Trump’ın Erdoğan’ı “güçlü ve iyi biri, harika iş çıkardı” diye övmesi ve Beştepe’nin uluslararası diplomatik sahnenin merkezine oturması bu “zafer” söyleminin başlıca dayanakları olmakta.

Fakat bu tabloya biraz daha yakından bakıldığında durum daha karmaşık bir görünüm alıyor.

Erdoğan’ın zirveden elde etmeye çalıştığı somut talepler içinde NATO’nun ikinci Acil Müdahale Kolordusu’nun Türkiye’de konuşlandırılması, savunma sanayii kısıtlamalarının kaldırılması ve Türk savunma sanayisinin Avrupa güvenlik mekanizmalarına entegre edilmesi öne çıkıyor. Ayrıca Rusya ve Ukrayna ile sürdürdüğü iletişim kanalları sayesinde kendisini “vazgeçilmez arabulucu” olarak konumlandıran Erdoğan, hem Washington’ın hem de Kiev’in saygısını kazanma hesabında ve bu hesabın kısmen tuttuğu söylenebilir.

Öte yandan Avrupa cephesinde tablo çok daha girift kalmakta. Ankara, AB’nin ortak savunma alım mekanizmalarına dahil edilmek istemekte, ama Avrupa’nın önemli bir bölümünden güvensizlik görmeye devam etmekte. S-400 alımının yarattığı CAATSA gölgesi ve F-35 dışlanması meselesinde elle tutulur bir ilerleme kaydedilip kaydedilmediği ise kamuoyuna açıklanan belgelerden anlaşılamamakta. Türkiye, bu zirvede sahneye çıkmış, ancak kazandığı “stratejik konum” içerideki ekonomik krizin ve halkın giderek derinleşen yoksullaşmasının çözüme kavuşmasına değil, Türk savunma sanayisinin Batılı sermaye çevreleriyle kurduğu yeni ortaklıklara yarar sağlamakta.

Dolayısıyla Külliye resepsiyonunda şampanya (ya da meşrubat) yudumlayan devlet başkanlarının gündemindeki Türkiye halkın değil, Türk savunma sanayi sermayesinin ve uluslararası silah tedarik zincirinin Türkiye’sidir.

Rusya’nın Hesapları, Çin’in Sessizliği

Kremlin Sözcüsü Peskov, Ankara Zirvesi’ni “büyük ilgiyle takip edeceğini” açıklarken tüm açıklamaların “oldukça çatışmacı bir nitelik taşıdığına” dikkat çekti. Rusya açısından zirvede alınan kararların özeti şöyle ifade edilebilir: Batı, Ukrayna savaşını finanse etmeye devam edecek ama bu yükü giderek Avrupa ve Kanada’ya aktaracak. Ukrayna resmen NATO üyeliğine kabul edilmemiş olmakla birlikte Batı savunma mimarisinin fiili parçası haline gelmekte ve bu durum Moskova’nın stratejik hesaplarını bozmakta.

Çin ise zirveyle ilgili olarak beklendiği gibi sessizliğini korudu. Fakat NATO 3.0’ın hedef aldığı coğrafyanın yalnızca Rusya değil, Hint-Pasifik’i de kapsadığı ve bu çerçevede Pekin’in “uzun vadeli stratejik tehditler” başlığında defalarca vurgulandığı düşünüldüğünde, Çin’in “savaş sanatını” özenli biçimde uygulamayı sürdürdüğü anlaşılıyor. Zirvenin Çin-ABD ilişkileri açısından sonuçları şöyle özetlenebilir: ABD, hem Rusya’yı Ukrayna’da tüketmeyi hem de Avrupalı müttefiklerini savunma yüküyle meşgul tutmayı başarırken esas stratejik enerjisini Çin’e karşı korumaya çalışmakta. Avrupa’nın savunma harcamalarındaki tarihi artış, aynı zamanda Amerikan savaş sanayisine açılan muazzam bir pazar anlamına gelmekte.

Çatlaklar ve “Yeni NATO”

Zirveye damgasını vuran en çarpıcı sahnelerden biri, Trump’ın hem İspanya’yı hedef alması hem de aynı zirvenin kapanışında “her şey mükemmeldi” demesiydi. NATO’nun “birliği” ve “sarsılmaz dayanışması” nutukları sürerken içerideki çatlaklara dair son derece somut göstergeler tüm dünyaya canlı yayınlandı. ABD-Avrupa ilişkilerindeki hegemonya savaşımı, savunma yükü tartışmaları, İran operasyonuna verilen destek meseleleri ve enerji-silah tedariki gibi başlıklar üzerinden Ankara’ya taşındı. Bu çatlakların önümüzdeki dönemde derinleşmesi, kapitalizmin krizinin derinleşmesiyle doğrudan orantılı olacaktır.

NATO “dağılmadı ama eski NATO da kalmadı” yorumu bu açıdan gerçekçidir. Ama buna şunu eklemek gerekir: “yeni NATO” da halklara barış getirmemekte, bilakis silahlanma ekonomisinin dünya ölçeğinde kurumsallaşmasına hizmet etmektedir.

Halklara Biçilen Pay

Ankara Zirvesi’nin sonuç bildirgesinde “1 milyar vatandaşın barış, güvenlik ve refahı” için toplanıldığı yazılsa da gerçekte bunlar ne ifade etmekte?

NATO üyelerinin savunma harcamalarının 2026’da geçen yıla oranla yaklaşık yüzde 11 artarak 1 trilyon 809 milyar dolara çıkacağı öngörülüyor. Bu rakamın tek bir yıl için söz konusu olduğu hatırlandığında, milyarlarca insanın gıda, sağlık, barınma ve eğitim ihtiyaçlarını karşılamaya harcanan kaynaklarla kıyaslama yapmak mümkün; fakat böyle bir kıyaslama, olasılıkla bu zirveye katılanların aklına bile gelmemiştir.

Yani Ankara Zirvesi halkların barışını, güvenliğini ve refahını değil, sermayenin savaşını organize etmiştir.

İşçilere, emekçilere, kadınlara ve halklara düşen tek şey ise bu paylaşım savaşına ve onun yarattığı silahlanma çılgınlığına karşı barışı savunmak ve emperyalist güçlerin çıkarları uğruna birbirini kırmak yerine, halklar arasında kurulabilecek dayanışmayı büyütmektir. Ankara’da alınan kararlar bu ihtiyacı daha da acil hale getirmiştir.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Ankara’da NATO 3.0

22 yıllık aranın ardından NATO Zirvesi, 7-8 Temmuz’da Ankara’da toplandı. Beştepe Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nde devlet ve hükümet başkanlar...