22 yıllık aranın ardından NATO Zirvesi, 7-8 Temmuz’da Ankara’da toplandı. Beştepe Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nde devlet ve hükümet başkanlarını ağırlayan bu zirve, her ne kadar ana akım medya tarafından “tarihi başarı” ve “güçlü NATO” söylemiyle sunulmuş olsa da yaşanan gelişmeler kapitalizmin derinleşen krizinin ve hegemonya savaşımının yeni bir aşamasına girildiğini açıkça göstermektedir.
Silahlanma Ekonomisine Geçiş
2008 krizinden bu yana kapitalizmin yapısal krizi, yalnızca
ekonomik alanda değil askeri ve siyasal alanda da derinleşmeyi sürdürüyor. Bu
krizin ürettiği hegemonya savaşımının ise Ukrayna’da en sıcak biçimiyle sürdüğü
biliniyor. Fakat Ankara Zirvesi’ni anlamlandırmak için yalnızca Ukrayna
savaşına odaklanmak yeterli değil. Zira zirvenin gerçek gündemini Ukrayna
değil, Batılı sermayenin üretimden dolaşıma uzanan tüm alanlarının askeri
sanayi ekseninde yeniden örgütlenmesi oluşturuyor.
2025 Lahey Zirvesi’nde üye ülkelerin GSYH’lerinin yüzde 5’ini
savunmaya ayırmaları yönünde alınan karar, Ankara’da “sözün eyleme dönüşme
zirvesi” olarak sunuldu. Genel Sekreter Rutte bu çerçeveyi tam da öyle ilan
etti: “Artık söz veren değil, taahhüdünü yerine getiren bir ittifak.” Peki bu “yerine
getirme” neyin ifadesidir?
Avrupalı üyelerin ve Kanada’nın 2025’te savunmaya 139 milyar
dolardan fazla ek yatırım yapması, Ankara’da 50 milyar doları aşan yeni tedarik
anlaşmalarının duyurulması ve 2026’da Ukrayna’ya 70 milyar euroluk askeri
ekipman ve eğitim taahhüdü sermayenin savaş sanayisine büyük bir iştahla
yöneldiğinin birer göstergeleri. Kapitalizmin kriz dönemlerinde silah
sanayisine yaslanması yeni değil. 20. yüzyılın her büyük krizinde bu kanalın
açıldığını tarih yazıyor. Günümüzdeyse bu yönelim çok daha sistematik bir biçim
alarak “NATO 3.0” adıyla kurumsal bir çerçeveye kavuşturuluyor.
ABD’nin Yükünü Devretmesi
Ankara Zirvesi’nin en çarpıcı boyutlarından biri, ABD’nin
Ukrayna savaşının mali yükünü Avrupalı müttefiklerine devretme sürecinin
pekişmesidir. Trump, NATO üyelerini İran operasyonunda kendisine yeterince
destek vermemekle suçlamış, İspanya’ya doğrudan ticaret savaşı tehdidinde
bulunmuş ve “müttefiklerin” 5 trilyon dolarlık savunma harcaması taahhüdünü
yerine getirmelerini talep etmişti. Bütçe paketi “Reconciliation 3.0” adıyla
ABD içinde 350 milyar dolarlık savunma harcamasını içeren bir yasa olarak
Kongre’de bekleyen Trump, dışarıda müttefiklerine de parasını ödetiyor.
Bu tablo ABD kapitalizminin, kendi iç krizinin ağırlığını
hem vergi mükelleflerine hem de NATO müttefiklerine yüklediğini gösteriyor. Bir
taraftan Lockheed Martin, Raytheon ve Northrop Grumman gibi savaş sanayisi
devleri Avrupa’ya yayılan üretim ortaklıklarıyla servetlerini büyütürken, diğer
taraftan savunma yükünü Avrupa’ya devrederek kendi hazinesinin üzerindeki
baskıyı hafifletiyor. Amerikan savunma sanayisi bu pastadan dolaylı biçimde
yararlanmayı sürdürürken doğrudan mali destek yükü Avrupalılara kayıyor. Yani “yük
paylaşımı” yerini fiilen “yük devretmeye” bırakıyor.
İran’ın Gölgesi
Zirvede perde arkasında kalan ama bütün tartışmaların
şeklini belirleyen kritik bir bağlam daha bulunmaktaydı: 28 Şubat 2026’da ABD
ve İsrail’in İran’a gerçekleştirdiği saldırı ve ardından gelen füze
misillemeleri ile Hürmüz Boğazı’nın kapanması. Bu gelişmeler hem küresel enerji
denklemini hem de NATO içi çatlakları doğrudan etkilemişti.
Trump’ın İspanya’yı hedef almasının ardında soyut bir “yük
paylaşımı” tartışmasından fazlası yatmakta. Washington, Madrid’in İspanya
topraklarındaki ABD üslerinin İran operasyonunda kullanımını
kolaylaştırmamasından şikayetçiydi. Yani İran’a açılan savaşın NATO içindeki hesaplaşması
doğrudan Ankara’ya sızdı. Bu husus, NATO’nun yalnızca “Avrupa-Atlantik
güvenliğini” değil, artık Orta Doğu’nun da savaş düzenini organize eden bir
mekanizma haline geldiğini tescillemekte. Zirve bildirgesindeki “360 derece
caydırıcılık” kavramıyla bu yeni coğrafi genişlemeyi sembolik olarak da
onaylamış olmakta.
Türkiye’nin “Stratejik Kazanımı”
Ana akım yorumlar Türkiye’yi Ankara Zirvesi’nin tartışmasız
galibi olarak sunmakta. Türkiye’nin 22 yılın ardından NATO Zirvesi’ne ev
sahipliği yapması, Trump’ın Erdoğan’ı “güçlü ve iyi biri, harika iş çıkardı”
diye övmesi ve Beştepe’nin uluslararası diplomatik sahnenin merkezine oturması
bu “zafer” söyleminin başlıca dayanakları olmakta.
Fakat bu tabloya biraz daha yakından bakıldığında durum daha
karmaşık bir görünüm alıyor.
Erdoğan’ın zirveden elde etmeye çalıştığı somut talepler
içinde NATO’nun ikinci Acil Müdahale Kolordusu’nun Türkiye’de
konuşlandırılması, savunma sanayii kısıtlamalarının kaldırılması ve Türk
savunma sanayisinin Avrupa güvenlik mekanizmalarına entegre edilmesi öne çıkıyor.
Ayrıca Rusya ve Ukrayna ile sürdürdüğü iletişim kanalları sayesinde kendisini “vazgeçilmez
arabulucu” olarak konumlandıran Erdoğan, hem Washington’ın hem de Kiev’in
saygısını kazanma hesabında ve bu hesabın kısmen tuttuğu söylenebilir.
Öte yandan Avrupa cephesinde tablo çok daha girift kalmakta.
Ankara, AB’nin ortak savunma alım mekanizmalarına dahil edilmek istemekte, ama
Avrupa’nın önemli bir bölümünden güvensizlik görmeye devam etmekte. S-400
alımının yarattığı CAATSA gölgesi ve F-35 dışlanması meselesinde elle tutulur
bir ilerleme kaydedilip kaydedilmediği ise kamuoyuna açıklanan belgelerden
anlaşılamamakta. Türkiye, bu zirvede sahneye çıkmış, ancak kazandığı “stratejik
konum” içerideki ekonomik krizin ve halkın giderek derinleşen yoksullaşmasının
çözüme kavuşmasına değil, Türk savunma sanayisinin Batılı sermaye çevreleriyle
kurduğu yeni ortaklıklara yarar sağlamakta.
Dolayısıyla Külliye resepsiyonunda şampanya (ya da meşrubat)
yudumlayan devlet başkanlarının gündemindeki Türkiye halkın değil, Türk savunma
sanayi sermayesinin ve uluslararası silah tedarik zincirinin Türkiye’sidir.
Rusya’nın Hesapları, Çin’in Sessizliği
Kremlin Sözcüsü Peskov, Ankara Zirvesi’ni “büyük ilgiyle
takip edeceğini” açıklarken tüm açıklamaların “oldukça çatışmacı bir nitelik
taşıdığına” dikkat çekti. Rusya açısından zirvede alınan kararların özeti şöyle
ifade edilebilir: Batı, Ukrayna savaşını finanse etmeye devam edecek ama bu
yükü giderek Avrupa ve Kanada’ya aktaracak. Ukrayna resmen NATO üyeliğine kabul
edilmemiş olmakla birlikte Batı savunma mimarisinin fiili parçası haline
gelmekte ve bu durum Moskova’nın stratejik hesaplarını bozmakta.
Çin ise zirveyle ilgili olarak beklendiği gibi sessizliğini
korudu. Fakat NATO 3.0’ın hedef aldığı coğrafyanın yalnızca Rusya değil,
Hint-Pasifik’i de kapsadığı ve bu çerçevede Pekin’in “uzun vadeli stratejik
tehditler” başlığında defalarca vurgulandığı düşünüldüğünde, Çin’in “savaş
sanatını” özenli biçimde uygulamayı sürdürdüğü anlaşılıyor. Zirvenin Çin-ABD
ilişkileri açısından sonuçları şöyle özetlenebilir: ABD, hem Rusya’yı Ukrayna’da
tüketmeyi hem de Avrupalı müttefiklerini savunma yüküyle meşgul tutmayı
başarırken esas stratejik enerjisini Çin’e karşı korumaya çalışmakta. Avrupa’nın
savunma harcamalarındaki tarihi artış, aynı zamanda Amerikan savaş sanayisine
açılan muazzam bir pazar anlamına gelmekte.
Çatlaklar ve “Yeni NATO”
Zirveye damgasını vuran en çarpıcı sahnelerden biri, Trump’ın
hem İspanya’yı hedef alması hem de aynı zirvenin kapanışında “her şey
mükemmeldi” demesiydi. NATO’nun “birliği” ve “sarsılmaz dayanışması” nutukları
sürerken içerideki çatlaklara dair son derece somut göstergeler tüm dünyaya
canlı yayınlandı. ABD-Avrupa ilişkilerindeki hegemonya savaşımı, savunma yükü
tartışmaları, İran operasyonuna verilen destek meseleleri ve enerji-silah
tedariki gibi başlıklar üzerinden Ankara’ya taşındı. Bu çatlakların önümüzdeki
dönemde derinleşmesi, kapitalizmin krizinin derinleşmesiyle doğrudan orantılı
olacaktır.
NATO “dağılmadı ama eski NATO da kalmadı” yorumu bu açıdan
gerçekçidir. Ama buna şunu eklemek gerekir: “yeni NATO” da halklara barış
getirmemekte, bilakis silahlanma ekonomisinin dünya ölçeğinde kurumsallaşmasına
hizmet etmektedir.
Halklara Biçilen Pay
Ankara Zirvesi’nin sonuç bildirgesinde “1 milyar vatandaşın
barış, güvenlik ve refahı” için toplanıldığı yazılsa da gerçekte bunlar ne
ifade etmekte?
NATO üyelerinin savunma harcamalarının 2026’da geçen yıla
oranla yaklaşık yüzde 11 artarak 1 trilyon 809 milyar dolara çıkacağı öngörülüyor.
Bu rakamın tek bir yıl için söz konusu olduğu hatırlandığında, milyarlarca
insanın gıda, sağlık, barınma ve eğitim ihtiyaçlarını karşılamaya harcanan
kaynaklarla kıyaslama yapmak mümkün; fakat böyle bir kıyaslama, olasılıkla bu
zirveye katılanların aklına bile gelmemiştir.
Yani Ankara Zirvesi halkların barışını, güvenliğini ve
refahını değil, sermayenin savaşını organize etmiştir.
İşçilere, emekçilere, kadınlara ve halklara düşen tek şey
ise bu paylaşım savaşına ve onun yarattığı silahlanma çılgınlığına karşı barışı
savunmak ve emperyalist güçlerin çıkarları uğruna birbirini kırmak yerine,
halklar arasında kurulabilecek dayanışmayı büyütmektir. Ankara’da alınan
kararlar bu ihtiyacı daha da acil hale getirmiştir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder