Çevirmenin Notu: Otto Bauer’in 1911 yılında kaleme aldığı bu yazı ilk olarak Der Kampf gazetesinin 1 Mart 1911 tarihli sayısında yayımlanmıştır. Yazıya şu linkten ulaşabilirsiniz:
https://www.marxists.org/deutsch/archiv/bauer/1911/03/oest-ung-ital.htm
1853 yılında Karl Marx şöyle
yazmıştı: “Diğer pek çok sorunun çözümü gibi, Türk sorununun çözümü de
Avrupa Devrimi’nin tekelindedir. Bu iddiada hiçbir küstahlık yoktur. 1789’dan
beri devrim giderek daha geniş topraklara yayılıyor, sınırları giderek
genişliyor. Devrimin son dönüm noktaları Varşova, Debrecen ve Bükreş’ti; bir
sonraki devrimin en uç noktaları ise Petersburg ve İstanbul olmalıdır. Bunlar, devrim
karşıtı Rus devinin saldırısına uğraması muhtemel en savunmasız iki noktadır.”[1]
Yarım yüzyıl sonra, Marx’ın öngördüğü şey gerçekleşti. Devrim, 30 Ekim 1905’te
Petersburg’da, 24 Temmuz 1908’de ise İstanbul‘da zafer kazandı.
Rus Devrimi, Büyük Fransız
Devrimi’nin Avrupa halkları üzerinde yarattığına benzer etkilerle tüm Doğu’yu
sarsmıştır. Devrim dalgası ilk olarak Kafkasya üzerinden İran’a sıçradı. 5
Ağustos 1906’da Şah, halk ayaklanmasına boyun eğmek zorunda kalarak İran halkına
bir anayasa vermek zorunda kaldı. Gerici güçler kısa sürede toparlandı: 23
Haziran 1908’de Şah, Rus Albay Liachoff’un komutasındaki İran Kazak Tugayı’na parlamento
binasını bombalatırdı. Milletvekilleri kaçmak zorunda kaldı ve devrimin
önderleri tutuklandı. Ancak gericiliğin zaferi uzun sürmedi. Taşra ayaklandı.
13 Temmuz 1909’da Tahran, iki devrimci ordu tarafından ele geçirildi. Şah, Rus
elçiliğine sığındı. Devrimciler, reşit olmayan oğlunu tahta çıkardılar,
anayasayı yeniden yürürlüğe koydular ve iki devrimci ordunun liderlerinin başa
geçtiği bir hükümet kurdular.
Avrupa için İran Devrimi’nin ilk
etkisi, Büyük Britanya’nın Rusya’ya yakınlaşması oldu. On yıllardır Rusya ve
İngiltere birbirleriyle savaşıyordu. İran Devrimi’nin başlangıcında bile
İngiltere, İran sarayındaki Rus etkisini kırmak için devrimcileri desteklemişti.
Ancak olayların ilerleyişi içinde devrim, her iki güç için de bir araç olarak
kullanılamayacak kadar tehlikeli hale geldi. Rusya, 1905 ve 1906 yıllarında
imparatorluğun diğer tüm bölgelerinden daha fazla sarsıldığı Kafkasya’da, İran’daki
olayların yaratacağı yankılardan korkuyordu. İngiltere ise kendini daha da
büyük bir tehdit altında hissediyordu. Japonya’nın Mançurya’daki zaferinden bu
yana güçlü bir yükseliş göstermiş ve ancak kanlı olağanüstü hal yasaları ile adaletin
acımasız misillemeleriyle bastırılabilecek Hindistan ve Mısır’daki devrimci
partiler, İran Devrimi’nin zaferlerini kendi davalarının zaferleri olarak
karşıladılar. Karşı-devrimci çıkarlar, bu iki Asya süper gücünü bir araya
getirdi. 30 Ağustos 1907’de İngiltere ve Rusya, Asya’da ortak hareket etme
konusunda bir anlaşma imzaladılar.
Karşı-devrimci niyetle imzalanan
Rus-İngiliz Antlaşması, devrimi daha da ileriye taşıdı. Makedonya meselesi
üzerine Rusya ile Avusturya-Macaristan arasında yapılan anlaşma, 27 Ocak
1908’de Baron Aehrenthal’ın Sancak Demiryolu’nun inşasını duyurmasıyla feshedildi.
Artık Rusya ve İngiltere, Türkiye’de de ortak hareket etme konusunda
anlaştılar. 10 Haziran 1908’de VII. Eduard, Reval’da [Tallinn-ç.n.] Çar’ı
ziyaret etti. Bakanları, Makedonya için bir reform programı hazırlayarak
Sultan’dan bunun uygulanmasını talep ettiler. Bu hamle, beklenmedik bir etki
yarattı. Türkiye’deki milliyetçi üst sınıf, özellikle de Avrupa’da eğitim
görmüş subaylar, Rus-İngiliz taleplerinin Türkiye’nin bağımsızlığını tehdit
ettiğini düşündüler. Devrim dalgası Türkiye’ye de sıçradı. Temmuz 1908’de
Makedonya’da ordu ayaklandı. Sultan, Şah’ın boyun eğdiği gibi boyun eğmek
zorunda kaldı. Burada da isyan girişimi [31 Mart-ç.n.] silah zoruyla bastırıldı.
Devrimci ordu, Türkiye’de diktatörlüğünü kurdu.
Balkan sorunu çözüldü.
Avusturya-Macaristan, Bosna’yı ilhak etti. Bulgaristan bağımsızlığını ilan etti.
Girit, Yunanistan’a katılacağını duyurdu. Büyük güçler silahlanmaya başladı.
Ancak Japonya Savaşı ve devrim nedeniyle zayıflamış olan Rusya, savaşa girme cesaretini
gösteremedi. Barış korundu.
Dıştaki zorluklar aşıldıktan sonra,
Jön Türk askeri hükümeti iktidarını sağlamlaştırmaya girişti. Türkiye, halkları
hâlâ doğal tarım ve hayvancılıktan geçimini sağlayan, kadim kabile ve klan
yapılarını hâlâ koruyan, Türk makamlarına ve mahkemelerine henüz boyun eğmemiş,
vergi tahsilatı ve asker alımı uygulamalarının henüz yürürlüğe giremediği geniş
bölgeleri kapsıyordu. Türkiye, modern bir idareye ve güçlü bir orduya sahip
modern bir devlet olmak istiyorsa, topraklarında ekonomik kalkınmanın
koşullarını yaratmak istiyorsa, bu halklar karşısında devletin merkezi
otoritesi tesis edilmelidir. Arnavutluk’ta ve Doğu Lübnan’da, Kürdistan’da
ve Arabistan’da, aile reislerinin, kabile büyüklerinin ve aşiret
reislerinin yerine Türk makamlarının idaresini, klanların kan davalarının
yerine Türk mahkemelerinin yargı yetkisini getirmek, halkları silahsızlandırmak
ve bu bölgelerde askerlik ve vergi tahsilatını uygulamak gerekir. Devrim,
burada eski klan ve aşiret düzenine karşı modern devlet iktidarının
uygulanmasını başlatmaktadır. Ancak bu girişimler, artık merkezi devlet
otoritesine boyun eğmeleri beklenen halklar arasında öfkeye yol açıyor.
Lübnan’ın doğusundaki Dürzi bölgesinde, Türk hükümeti isyancılarla bir uzlaşma
sağlamak zorunda kalıyor. Arnavutluk ancak büyük zorluklarla boyun eğdirilip
silahsızlandırılıyor. Arabistan büyük bir kargaşa içinde... Türkiye için
tehlike son derece büyük. Arabistan’da bir yenilgi – ve Makedonya’da Bulgarlar,
Sırplar, Ulahlar ve Yunanlıların birbirlerine ve ortak efendilerine karşı
mücadelesinin yeniden alevlenmesine neden olacak. Ve Bulgar birlikleri
Edirne’nin kapılarına dayanacak!
Türk devlet otoritesini
güçlendirmenin en önemli yolu, demiryolu ağının genişletilmesidir. Demiryolu,
asker naklini kolaylaştırır, taşrayı başkente yaklaştırır, ülkenin tek elden
siyasi yönetimi ve ekonomik olarak kalkınmasını kolaylaştırır. Bay v. Gwinner,
Anadolu Demiryollarının inşasının etkilerini çok canlı bir şekilde
anlatmaktadır. Demiryolu inşaatı başlamadan önce, “İstanbul ve Türk ordusu, Rus
tahılından yapılmış ekmek yiyordu; bugün ise kendi ülkelerinin hasadından elde
edilen tahılı yiyorlar”. Demiryolu inşaatının başlamasından önce “Küçük
Asya’daki güvenlik, bugün Kürdistan’dakinden pek de fazla değildi. Deustche
Bank mühendisleri, Marmara Denizi kıyısındaki İzmit’in biraz ötesindeki bir
istasyona ulaştıklarında, Çerkes haydutlar bölgede kargaşa yaratıyordu; bu
haydutların lideri bugün Anadolu Demiryolu Şirketi’nde istasyon şefi olarak çalışmaktadır”.
Böylece demiryolu öncelikle kişi ve mal güvenliğini sağlıyor, ülkenin üretici
güçlerini geliştiriyor ve demiryolu inşaatı sayesinde ulaşılabilir hale gelen
bölgelerden elde edilen vergi gelirlerindeki artış, demiryolu inşaatı için
verilen devlet sübvansiyonlarından çok daha fazla.[2] Bu
nedenle Türkiye bugün her şeyden önce demiryolu ağının geliştirilmesine önem
vermelidir. Ancak bu çabasında, Avrupa güçlerinin çıkar çatışmalarıyla karşı
karşıya kalıyor ve bu da iç sorunlarını daha da karmaşık hale getiriyor.
Bu demiryolu projeleri arasında en
önemlisi Bağdat Demiryolu’dur. Türk hükümeti, Konya’dan Basra’ya
kadar bir demiryolu inşa etmek üzere, Deutsche Bank’ın liderlik ettiği bir
şirkete imtiyaz vermiştir. Demiryolunun başlangıç noktası, İzmir (Ege Denizi
kıyısında) ve Haydarpaşa (Boğaz kıyısında) ile halihazırda demiryollarıyla
bağlantılı olan Küçük Asya şehri Konya’dır. Demiryolu hattı, Konya’dan büyük
bir kömür havzasının merkezi olan Ereğli’ye (Kilikya Toros Dağları’nın
kuzeybatısında) kadar halihazırda uzanmaktadır. Ereğli’den Adana üzerinden
Kilis’e uzanan Toros hattı inşa halindedir; buradan Şam’a giden bir yan hattın
da inşası planlanmaktadır; Şam, halihazırda faaliyette olan Mekke Demiryolu
(Beyrut-Şam-Medine-Mekke) üzerinde yer almaktadır. Kilis’ten Bağdat
Demiryolu’nun Harran, El Hille, Musul ve Bağdat üzerinden Basra’ya kadar
uzatılması ve buradan da Basra Körfezi’ndeki limanlardan birine bağlanması
planlanmaktadır.
İngiltere bu demiryolu inşaatına
düşmanca yaklaşmaktadır. Her şeyden önce, Basra Körfezi’ndeki egemen konumunu
kaybetmekten korkmaktadır. İngiltere için Basra Körfezi’ndeki egemen konumu,
Hindistan üzerindeki hakimiyetinin bir parçasıdır; Bağdat Demiryolu bu tekel
konumunu tehlikeye atacaktır. Türkiye’nin Basra Körfezi üzerindeki bugün kâğıt
üzerinde kalan egemenliği, ancak demiryolu Türkiye’nin Basra Körfezi kıyılarına
asker sevk etmesine imkân verirse anlam kazanacaktır. Ayrıca, Bağdat
Demiryolu’nu inşa eden Alman sermayesi Basra Körfezi’ne yaklaşırsa,
İngiltere’nin buradaki ticaret egemenliği tehlikeye girecektir. İngiltere’nin
Basra Körfezi’ndeki hakimiyete ne kadar önem verdiği, İngiliz Dışişleri Bakanı
Lord Landsdowne’un 7 Mayıs 1903’te yaptığı şu meşhur açıklamadan
anlaşılmaktadır: “İngiltere, başka hiçbir ulusun Basra Körfezi’nde liman veya
demiryolu istasyonlarına sahip olmasına izin veremez; herhangi bir gücün oraya
yerleşmeye yönelik her türlü girişimi savaş sebebi sayılacak ve silah gücüyle
püskürtülecektir.”
Ancak İngiliz emperyalizmi sadece
Basra Körfezi’ndeki konumuyla ilgilenmiyor. Gözü aynı zamanda Mezopotamya’ya da
dikilmiş durumda. Sir William Willcocks, Bağdat’ta bulunuyor ve Fırat ile Dicle
arasındaki bölgeleri eskiden olduğu gibi dünyanın tahıl ambarı haline getirmek
amacıyla devasa sulama tesislerinin inşasına başlıyor. Tahıl, pamuk, yün,
petrol, maden yatakları orada bulunuyor! İngiliz politikası, İngiliz
sermayesinin bu bölgedeki doğal kaynakları sömürmesini güvence altına almak
istiyor. Ancak Batı’dan, Bağdat Demiryolu’nun inşası ilerledikçe, Alman
sermayesi bu gelecek vaat eden topraklara yaklaşıyor!
Türkiye için Bağdat
Demiryolu’nun inşasının hızlandırılması şüphesiz hayati bir önem taşıyor – bu,
devletin gücünün artması için en önemli ön koşul. Almanya bu konuda Türkiye’ye
destek veriyor: Alman bankaları tarafından inşa edilecek bu demiryolu, Alman
sermayesi için Yakın Doğu’nun ekonomik olarak fethedilmesinin başlangıç noktası
olacak. Ancak İngiltere, Fransa’nın desteğiyle demiryolu inşaatının önündeki en
büyük engelleri oluşturuyor. Londra ve Paris Borsaları, sermaye artırımı
sürecine katılmamaktadır. Fransa, Türkiye’ye gelirinin bir kısmı demiryolu
inşaatının hızlandırılması için kullanılacak olan bir krediyi vermeyi reddetmektedir.
İngiltere ise aynı gerekçeyle, Türkiye’nin ithalat gümrük vergilerini yüzde
11’den yüzde 15’e çıkarma talebine onay vermemektedir. Son olarak İngiltere,
Basra Körfezi’ndeki Kuveyt çevresindeki bölgenin kendi koruması altında
olduğunu ve bu bölgede demiryolu inşasına izin vermeyeceğini açıkladı ...
Böylece Bağdat Demiryolu meselesi, bugün bir yanda Büyük Britanya, diğer yanda
Alman İmparatorluğu ve Türkiye arasında en önemli gerilim kaynağı haline
gelmiştir.[3]
Türkiye için durum son derece
tehditkâr. Arnavutluk, Arabistan, Doğu Lübnan ve Kürdistan’daki ayaklanmalar Türkiye’nin
gücünü felç ederken, Türkiye büyük güçlerin çekişme konusu haline geliyor. Türkiye
demiryolu inşaatlarında Alman sermayesini tercih ederken, İngiltere (kredi
vermeyi reddederek ve gümrük vergilerinin artırılmasına karşı çıkarak) Türkiye’nin
mali güçlenmesinin önündeki en büyük engelleri oluşturuyor; Asya’daki isyancı
kabileleri (en azından Kızıldeniz’de silah kaçakçılığına göz yumarak) destekliyor
ve Makedonya’daki devrimcileri (örneğin, Makedonya’nın silahsızlandırılması
sırasında işlenen zulümler üzerine Avam Kamarası’nda yapılan son tartışma gibi)
cesaretlendiriyor. Ancak Türkiye, Almanya’dan uzaklaşıp Batılı güçlerden destek
aramak istese bile, durumu pek de iyi olmazdı; çünkü İngiltere, çok güçlü bir
Türkiye’yi istemez; zira Müslüman bir devletin yeniden canlanması, Mısır’daki
devrimci hareketleri güçlendirir, İran, Afganistan ve Belucistan’da İngiliz egemenliğine
karşı direnişi pekiştirir ve belki de Hindu devrimci hareketine herhangi bir
taviz verilmesinden rahatsız olan Hindistan'daki Müslümanları cesaretlendirir.
Dolayısıyla Türkiye, iç ve dış
nedenlerden ötürü son derece kırılgan bir durumdadır. Arnavutluk’tan Basra
Körfezi’ne kadar çözülmemiş çok sayıda iç ve dış sorun devam ediyor! Bugün hiç kimse,
Türk devriminin bir yeniden doğuşun başlangıcı mı, yoksa Türkiye’nin
dağılmasının başlangıcı mı olduğunu söylemeye cesaret edemiyor. Bugün
Londra’da, Berlin’de, Viyana’da ve Roma’da Türkiye’nin çöküşü ihtimali değerlendiriliyor.
Mirasçılar, miras için savaşmaya hazırlanıyor. Uluslararası silahlanmanın en
önemli nedeni budur.
Avusturya-Macaristan ve İtalya’nın silahlanmalarının da nedeni, Türk egemenliğinin sarsılmasıdır. Avusturya-Macaristan ve İtalya da Türkiye’nin çöküşünün miras mücadelesi doğurması ihtimaline karşı silahlanmaktadırlar.
[1]
Marx, “Was soll aus der Türkei in Europa werden?”, Neue Zeit. XXVIII.
2. s. 10.
[2]
Artur v. Gwinner, “The Baghdad and the question of british cooperation”, The
XIXth century, Haziran 1909.
[3]
Bağdat Demiryolu’nun yanı sıra, uluslararası politikada benzer bir rol oynayan
başka demiryolu planları da bulunmaktadır; örneğin, halihazırda inşaatı devam
eden Samsun’dan (Karadeniz kıyısında) Sivas’a uzanan demiryoluna, bir yandan
batıya doğru, halihazırda Haydar Paşa’ya (Boğaz kıyısında) bağlı olan Sivas’tan
Ankara’ya bir bağlantı hattı eklenecek, diğer yandan da güneye doğru
Sivas-Ereğli demiryolu ile Bağdat Demiryolu’na bağlanacaktır. Her iki
demiryolunun da yine Alman sermayesiyle inşa edilmesi planlanmaktadır. Buna
karşılık Almanya, Trabzon-Erzurum-Van (aynı adı taşıyan gölün kıyısında)
demiryolu inşaatı planını Potsdam’da açıkça rafa kaldırmıştır; Rusya,
Türkiye’nin Kuzey İran’a karşı konumunu güçlendirecek olan bu demiryolunun
inşasını istememektedir. Bunun yerine Rusya, Bağdat Demiryolu’nun devamına
engel çıkarmayacağını ve Kuzey İran’da inşa etmeyi planladığı demiryollarını
Hanekin’de (Bağdat’ın kuzeydoğusunda) Bağdat Demiryolu’na bağlayacağını taahhüt
etmektedir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder