1 Nisan 2019 Pazartesi

MHP’nin İttifaktaki Gücü Artıyor

(Toplumsal Özgürlük, Nisan 2019 sayısı)

31 Mart’ı Türkiye’nin “beka” meselesi gören Cumhur İttifakı, şimdi kendi “bekasına” dair kaygılarla baş etmeye çalışıyor. İttifakın ortaklarından MHP, özellikle AKP’den aldığı belediyelerinden dolayı “beka” kaygısını ortağına nazaran daha az yaşamakla birlikte ittifak içerisindeki gücünü de arttırmış durumda. 

MHP AKP’den (ç)alıyor 

24 Haziran’da özellikle İç Anadolu’da ve Doğu Anadolu’da AKP’den kayan oyları almayı başaran MHP, bu trendi Batı Karadeniz ve İç Ege’ye taşıdı. Batı Karadeniz’de Karabük ve Bartın’daki belediyelerine Kastamonu, Çankırı ve Amasya’yı, İç Ege’de de Manisa’nın yanına Kütahya’yı ekleyen MHP, Karaman, Erzincan ve Bayburt’u da AKP’den aldı. MHP ayrıca İl Genel Meclisi oylarını da AKP’den aldığı oylarla arttırdı. Sonuç olarak 2014 seçimlerinde 3 büyükşehir, 5 il, 106 ilçe belediyesi alan MHP, 31 Mart’ta 1 büyükşehir, 10 il, 145 ilçe belediyesi kazandı. 

Böylece Adana ve Mersin gibi iki büyükşehir belediyesini kaybeden MHP, ortağından (ç)aldıklarıyla uğradığı zararı kısmen azaltabildi. 

MHP’nin “sert” gücü 

MHP’nin özellikle Anadolu’nun irili ufaklı kentlerinde AKP’den oy almaya devam etmesi, AKP kitlesinin alternatif olarak MHP’yi gördüğünü gösteriyor. 

Ekonomik krizin derinleşmesiyle tefeci-bezirgan kökenli Anadolu sermayesi, kimi fraksiyonlar aracılığıyla elde edilecek devlet desteğine daha çok bel bağlamakta. 

Dolayısıyla, AKP’den “kısmen” ayrılıp MHP’ye geçerek hem AKP’ye güçlerini gösterip daha fazla pay koparmayı hem de iktidar ve pasta paylaşımında daha fazla söz sahibi olmayı amaçladıkları görülüyor. 

Esas olarak da, krizin daha da derinleşmesi halinde işçilerden ve emekçilerden gelecek direnişleri ve oluşacak halkçı yerel dinamikleri de MHP’nin “sert” gücüyle karşılamayı planlamaktalar. 

Cumhur İttifakı’na devam 

Cumhur İttifakı’nın büyükşehirlerde kaybetmesi, faşizmi inşa çabalarını sekteye uğrattı. Fakat 31 Mart ardına Bahçeli’nin yaptığı açıklamalar, MHP’nin faşizmin inşasında ve İttifakın devamında ısrarlı olduğuna işaret ediyor. Ekonomik kriz, kayyumların Kürt illerinde ters tepmesi, yaklaşan İdlib operasyonu iktidara geri adım atma veya esnekleşme şansı vermiyor. 

Öte yandan ittifak içinde güç kazanan MHP, devlet aygıtı içerisindeki konumlanmasını güçlendirmesinden dolayı, iktidarın politikalarına daha fazla yön vermeye çalışacaktır. 

Özellikle Kürt sorunu ile emekçilerin direnişiyle birlikte yükselecek devrimci-halk-

çı hareketlere karşı şiddetin artırılması için çaba göstererek “despotluğun” bir anlamda da kendisinin bekasını sürdürmeye çalışacaktır. 

Fakat MHP’nin hesaplarının gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini MHP’nin gücünden çok, seçimlerde AKP-MHP iktidarının yenilmezlik halesini dağıtarak kendisini gösteren işçilerin, kadınların ve halkların yükselen direnişinin vereceği cevap belirleyecek. 

29 Mart 2019 Cuma

Kendini Yenmek En Büyük Zaferdir

(sendika.org, 29 Mart 2019)

Savaş ateşinin yanmaya devam ettiği Ortadoğu coğrafyasında, ateşi harlamak için “aktörlerin” hamleleri sıklaşıyor. Başta ABD ve İsrail olmak üzere küresel ve bölgesel güçler pozisyonlarını korumakla birlikte yeni mevziler kazanmak için “temaslarda” bulunmaktalar. Fakat diğer yandan da Sudan’dan Cezayir’e coğrafyanın dört bir yanından giderek güç kazanan halkçı güçler, “güçlülerin” kadir-i mutlak olmadığını gösteriyor.

İran seferi

Ortadoğu’daki savaşların baş sorumluları ABD ve İsrail (son yıllarda da Suudi Arabistan), savaş ateşini harlayan ülkelerin de başında geliyorlar. Bölgedeki konumlarının güçlü olmasını, savaşın şiddetiyle doğru orantılı olarak gören bu iki haydut devlet özellikle Filistin ve İran’ı hedef almakta.

Nitekim ABD Büyükelçiliği’nin Kudüs’e taşınması kararının ardından Golan bölgesinde “İsrail’in egemenliğini” tanıyan Trump yönetimi, bir taraftan açık cezaevine dönüşmüş Gazze’yi son günlerde bombalara boğan İsrail’in savaş politikalarına desteğini sunarken diğer yandan da daha önceki ABD başkanlarının kabul etmediği bu kararları alarak Ortadoğu halklarının kanına susamışlığını açıkça ortaya koymakta.

ABD ve İsrail, Filistin ve Suriye’ye saldırmasının perde arkasında ise İran provası var.

İran’ın ABD odaklı finans-kapitalin talanına açılması hedefi ile Obama döneminde yapılan Nükleer Anlaşması’nın amacına ulaşamaması nedeniyle iptal edilmesi ve Trump ile birlikte “şahinlerin” güç kazanması, ABD ve İsrail’in savaşı tek ve alternatifsiz seçenek olarak gördüklerini ilan etmişti. Bu seçeneği uygun hale getirmek için başta Suudi Arabistan olmak üzere Arap ülkelerinin birçoğunu yanına çeken ikili, Arap NATO’su kurulması çabasının yanında İran’ın bölgedeki sinir uçlarını “zor” yoluyla yokluyor. Bölgede önemli etki alanı kazanan İran’ı Lübnan ve Irak’ta “siyasi”, Yemen, Filistin ve Suriye’de ise “askeri” olarak sınırlamaya çalışan ABD-İsrail, Tahran ile esas hesaplaşmayı İran coğrafyasına saklamakta.

ABD ve İsrail’in hesaplarının farkında olan İran ise ateş içeriye düşmeden dışarıda karşılamaya çalışıyor. Esad’ın Rusya’dan habersiz İran’a gidişi, Irak, Suriye ve İran Genelkurmay Başkanlarının bir araya gelmeleri ise İran’ın sadece desteklediği milis örgütleriyle değil ordularla sürece hazırlandığını gösteriyor. Diğer yandan Nükleer Anlaşma’yı imzalayan Cevad Zarif’in istifası (her ne kadar istifası kabul edilmese de) İran’da “şahinlerin” müzakere yanlılarına karşı inisiyatifi ele geçirdiklerini gösteriyor.

ABD-İsrail ve İran “çatışmasının” mekanının ise önümüzdeki kısa vadede bölgedeki çapının arttırılarak İran’a doğru yöneltileceği görülüyor. Fakat bu yönelmenin gerçekleşmesi için ABD ve İsrail’in önce bölgede “galip” gelmesi gerekiyor. Galip geldikleri takdirde bölgedeki hegemonyalarını büyük oranda sağlamakla birlikte İran’ın içine oynama fırsatını da yakalayacaklardır. Fakat galip gelememeleri durumunda ise bölgede İran etkisini kalıcılaşmakla birlikte “savaş hali” de devam edecektir.

Öte yandan iki cephe arasındaki gerilim artarken Rusya’nın Suriye’deki konumunu korumak için ABD ve İsrail’le çatışmayı istemediği ve İran’ın gücünün törpülenmesinin bölgedeki inisiyatifini arttıracağını hesapladığı görülüyor. Bu yüzden Moskova, İran’a yönelik tehditleri dostlar alışverişte görsün misali “kınamakta”. Fakat Moskova’nın İran’ın gücünün tamamen kırılmasının kendisini de zayıflatacağını bildiğinden, İran’a yönelik savaşın ateşi yükseldikçe dereceyi normal şartlara getirmek için hamleler de bulunacaktır. Çünkü Rusya için bölgede “savaş halinin” ateşinin artması sınırlı olan gücünün tükenmesi anlamına gelecektir. Bundan dolayı Rusya, kendisinin bölgede olmasının meşruluğunu sağlayan “savaş halinin” devamında yana olmakla birlikte, hem askeri hem de ekonomik gücünün sınırlılığından dolayı “savaş halinin” belirli derecelerde devam ettirmeye çalışmakta.

İdlip meselesi çözülüyor mu?

Hazır ABD ve İsrail İran’a yönelmişken Rusya da İdlip’e yönelik hamlelerini hızlandırıyor. Türkiye’nin bilgisi dahilinde İdlip’e savaş uçaklarıyla saldırı yapılması, İdlip’te kalanların hepsinin Nusracı olduğuna dair sıklaşan açıklamalar Rusya’nın tetiği çekmeye hazırlandığını gösteriyor.

Rusya’nın parmağını tetiğe uzatan şey ise olgunlaşan koşullar. Bütün cihatçılar İdlip’e toplandıktan sonra Rusya, hem konsolide olmuş cihatçıların çözülmesi hem Türkiye’yi yanında tutmak hem de yıpranan Suriye ordusunun güç kazanması için bekleyişe geçmişti.

Cihatçıların birbiriyle savaşması ve bunun sonucunda İdlip’in büyük bölümünü Nusra’nın ele geçirmesiyle ilk amaç hasıl olmakla birlikte Rusya için uluslararası meşruluk da oluşmuş durumda. Diğer yandan F-35, S-400, Fırat’ın doğusu ve Münbiç konusunda Türkiye ile ABD arasındaki gerilimin devam etmesi de Rusya’nın elini güçlendiriyor. Böylece Rusya Türkiye’nin bu gerilimden dolayı yanından çekilemeyeceğini öngörmekle birlikte Nusra’yı temizlemenin Türkiye’yi de rahatlatacağını hesaplayarak saldırı için ortamın hazır olduğunu düşünmekte. Keza ABD’nin ise Tenef üssü ve Fırat’ın doğusundaki pozisyonunu güçlendirmeyi yönelmesi de Rusya’nın elini güçlendirmekte.

Geriye ise Suriye ordusunun operasyonu gerçekleştirme kapasitesine sahip olup olmadığı kalıyor. Her ne kadar savaştan “galip” çıksa da Suriye ordusu ağır bir darbe olmuş durumda ve Rusya’nın teknik desteği ile İran yanlısı milis grupları olmadan bu operasyonu yapabilecek güce sahip olduğunu düşünmek oldukça şüpheli. Dolayısıyla operasyon için sadece Suriye ordusunun değil, Rusya ve İran’ın da hazır olması gerekiyor.

Nitekim bu koşullar bir araya gelmişken İdlip’e bir operasyon düzenlenmesi artık kaçınılmaz. Vaktini ise operasyonu düzenleyecek güçlerin “hazır” olması belirleyecek. Her ne kadar İran yanlısı milisler, Suriye ordusu ve Rus hava gücü İdlip sınırlarına yığılmış olsa da ölmeye hazır on binlerce cihatçının var olması, yapılması gereken hazırlığın ciddiyetini ve zamansal ve ekonomik maliyetini göstermekte.

Önümüz bahar

Bölgeden gitmek bilmeyen “savaş haline” rağmen Ortadoğu halklarının ve emekçilerinin mücadelesi büyüyor. Geçtiğimiz 8 ayda Irak, Ürdün, İran, Lübnan’daki eylemlere Sudan, Tunus ve Cezayir de eklendi.

Sudan’da soykırım suçlusu Ömer el-Beşir’in 29 yıllık iktidarını sarsan eylemler şimdilik sönümlenmiş gibi gözükse de mayalanmaya devam ediyor. OHAL ilan ederek eylemlerin önünü almaya çalışan el-Beşir bir yandan “isyancılarla” görüşerek iktidarının ömrünü uzatmaya çalışıyor. Fakat ekmeğin 6 kat zamlanması sonucunda başlayan eylemler de gösteriyor ki halkın canına kasteden el-Beşir’in günleri sayılı.

Sendikal hareketin en güçlü olduğu ülkelerden olan Tunus’ta emekçilerde son 4 ayda üç büyük greve gerçekleştirdiler. Emekçilerin büyük çoğunluğunun katıldığı grevler, “Arap Baharı’nın” başladığı Tunus’ta tekrardan filizlendiğini muştuluyor.

Cezayir’de ise Cumhurbaşkanı Abdulaziz Buteflika’nın tekrar adaya olmasına karşın başlayan gösteriler, işsizliğe ve yoksulluğa karşı eylemlere dönüşmüş durumda. Kitlesel gösteriler sonucunda adaylığını geri çeken Abdulaziz Buteflika, seçimleri erteleyerek hükümette değişiklik yapacağını duyurdu. Bunlar halkın tepkisini daha da arttırmış durumda ve Genelkurmay’ın müdahalesi sonucunda Buteflika görevden alındı. Böylece sistem içi bir müdahale ile eylemlerin önü alınmaya çalışılmakta. Kronikleşen yolsuzluk, yoksulluk ve işsizlik karşısında bu müdahalelerin ne kadar işe yarayacağı meçhul. Büyüme oranının yüzde 2’lere kadar düşmesi, döviz rezervlerinin 5 yılda 100 milyar dolar azalması, 30 yaş altında işsizliğin yüzde 25’i geçmesi ise “ekonomik” temelli isyanların alttan alta mayalandığını ve müdahalelerin bu mayalanmayı durdurmakta işlevsiz kalma ihtimalinin yüksek olacağını gösteriyor.

Daha önceki yazılarımızda[1] kapitalizmin krizi ile emperyalist güçlerin hegemonya krizinin sonucu olarak sundukları “savaş haline” karşı Ortadoğu halklarının kıpırdandıklarını, bundan dolayı da Ortadoğulu devrimcilerin savaş halinin yarattığı zeminden “hürleşerek” kendi zeminlerini yaratmaları ve bu zeminden doğru savaş haline müdahale etmelerinin imkân ve fırsatları uç vermekte olduğunu söylemiştik. Bu imkân ve fırsatlar bırakalım uç vermeyi, filizlenmiş durumda. Öyle ki egemenler yeni bir Arap Baharı’nın gerçekleşmesinden söz etmekteler. Ortadoğulu komünistlerin emekçilerin ve halkların yeni bir ayaklanmasını tekrardan egemen güçlerin gasp etmesine izin verme lüksleri bulunmuyor. Bunun için de ilk olarak “kendilerini yenmeleri” gerekmektedir. Kendini yenmek, büyük zafere gidecek yolda atılacak ilk ve en önemli adım olacaktır.

*Başlık, Georg Friedrich Händel’in Rodrigo: Vincer Se Stesso È la Maggior Vittoria isimli operasında esinlenilmiştir.

https://www.youtube.com/watch?v=bVaeKUSNKj4

Dipnot:

[1] http://sendika63.org/2018/08/gozyaslari-icinde-oturabilecek-miyiz-hasan-feramuz-506181/

http://sendika63.org/2018/10/hurluge-ovgu-hasan-feramuz-512807/

1 Şubat 2019 Cuma

Tunuslu Emekçiler “İsyana” Devam Diyor

(Toplumsal Özgürlük, Şubat 2019 sayısı)

Arap coğrafyasının ve Orta Doğu’nun direniş ve isyan dolu tarihinin öncülerinden olan Tunus halkı, yeni dönemin de ilk tohumlarını atıyor. Son 3 ayda kitlesel katılımın olduğu iki grev gerçekleştiren Tunuslu emekçiler, üçüncü bir grevle halkın öncülüğünü yapmaya kararlı olduklarını gösteriyorlar. 

Kitlesel iki grev 

Tunuslu emekçilerin öncülüğünün gücü ise tarihinden geliyor. Fransız emperyalizmine karşı bağımsızlık mücadelesinin en önemli örgütü 1946’da yılında işçiler tarafından kurulan Tunus Genel İşçi Sendikası (UGTT) idi. Bu sendika 1956’da bağımsızlığın kazanılmasının ardından da mücadelesini sürdürmüş ve 26 Ocak 1978’te gerçekleştirdiği genel grev ile Tunus’un ilk cumhurbaşkanı Habib Burgiba’nın liberal politikalarına karşı koymuştu. Hükümetin IMF ile yaptığı 2,8 mlyar dolarlık anlaşma doğrultusunda özellikle kamu emekçilerinin maaşlarına yapılacak zam konusunda “kısıntıya” gitmesi, UGTT öncülüğünde emekçilerin ayağa kalkmasına neden oldu. UGTT’nin çağrısı sonucunda, 22 Kasım’da yaklaşık 700 bin kişinin katıldığı bir günlük uyarı grevi ve ardından 17 Ocak’ta yaklaşık 650 bin kişinin katıldığı genel grev gerçekleştirildi. Bu iki grevde de bütün devlet daireleri kapatıldı, okullar tatil edildi ve Tunus’ta yaşam tam anlamıyla durduruldu. 

Hükümet “uzlaşmıyor” 

Tunus hükümeti ise bu grevlere karşı uzlaşmaz tutumunu sürdürüyor. Kamu emekçilerine ödenen maaşın “yüksek” olduğunu ve bundan dolayı zam yapılmaması gerektiğini söyleyen IMF’ye kulak veren hükümet, zam yapmama konusundaki ısrarını sürdürüyor.

Fakat son 3 yılda alım gücünün yüzde 40 düştüğü, enflasyonun yüzde 5’ten yüzde 8’e çıktığı Tunus’ta emekçilerin zam almama gibi bir “lüksleri” yok. Bu yüzden direnişi sürdürme kararı alan UGTT, 20-21 Şubat’ta iki günlük grev çağrısında bulundu. 

İktidar sarsılıyor 

Her ne kadar hükümet bu grevleri görmezden gelerek atlatmaya çalışsa çatlaklar oluşmuş durumda. Meclisin en büyük partisi Nida Tunus, blok halindeki istifalar sonucunda ikinci parti oldu. Birinci parti durumuna gelen İslamcı Nahda Partisi’nin lideri Raşid el-Gannuşi de grevlere destek vererek iktidara yerleşmenin hesabını yapıyor. 

Öte yandan sol, sosyalist, demokrat örgütlerin oluşturduğu ve mecliste 15 vekilliğe sahip Tunus Halk Cephesi’nin sözcüsü Hamma Hammami hükümet devrilene kadar grevlerin sürdürülmesi çağrısında bulunmakta. Dolayısıyla Tunuslu emekçiler şimdiden siyasi iktidarın kurulu dengesini sarsarak başka bir olasılığın olabileceğini işaret etmekteler. Bu yüzden 20-21 Şubat’taki grev öncelikle Tunus emekçileri olmak üzere savaş girdabına hapsedilmek istenen Orta Doğulu emekçiler için büyük önemini taşıyor. Tunus’ta emekçilerin söyleyeceği sözün, Arap coğrafyası ve Orta Doğu’yu baştan başa sarması olasılığı hiç de düşük değil. 

ABD “Çekiliyor”

(Toplumsal Özgürlük, Şubat 2019 sayısı)

Geçtiğimiz yılın sonlarında Trump’ın açıkladığı ABD askerlerinin Suriye’den çekilmeleri kararının yarattığı etkisi, kararın gerçekleşmesinden daha hızlı “ilerliyor”. Bunda özellikle ABD’ye “yakın” aktörlerin oluşacak yeni sahnede rol kapma savaşının payı ile İran’ın hedef alınmasının önemi büyük. 

Güvenli Bölge 

Çekilme kararı sonrasında yapılan “uyarılar” sonuncunda Trump tarafından getirilen yeni önerilerden en önemlisi “güvenli bölge” önerisi oldu. SDG’nin Menbiç kırsalına Rusya ve Suriye güçlerini davet ederek bir ihtimalin daha olduğunu göstermesi, güvenli bölge önerisinin sunulmasının önemli nedeni. 

Bu öneriyle ABD ilk olarak SDG’yi ve Suriye’deki zeminini kaybetmeyi istememekte. Diğer yandan ise Türkiye’nin isteğini “kısmen” karşılayarak Astana sürecinden koparıp yanına çekmeyi diliyor. Esas olarak iki müttefiğinin güçlerini birbirlerine karşı zayi etmemelerini arzulamakta. Ankara’nın isteğini kısmen karşılamanın altında ise esas olarak “İran” hedefi yatıyor. ABD, güvenli bölgeyle SDG’deki “devrimci” unsurları zamanla ehlileştirileceğini düşünerek Türkiye’nin sınırlı gücünü İran’a yöneltmesini amaçlıyor. 

Arap “Birliği” 

ABD’nin İran’a yönelik bir diğer hamlesi ise “Araplardan” geliyor. Soykırım suçlusu Sudan Devlet Başkanı Ömer el-Beşir’in Şam ziyareti, Birleşik Arap Emirlikleri ve Bahreyn’in tekrardan Şam büyükelçiliklerini açmalarının ardından Esad’ın Arap Birliğindeki koltuğunu tekrardan alacağının açıklanması bu hamlenin boyutunun büyüklüğünü ve önemini gösteriyor. 

ABD, İran’ın Fars yayılmacılığı karşıtlığı üzerinden Arap ülkelerini bir araya getirip onların üzerinden Suriye’deki etkisini sürdürmekle birlikte Esad’a da yanaşması için bir koltuk sunuyor. 

Öte yandan Arap ülkeleri de İran’ın yanısıra Türkiye’nin Suriye’deki etkisini kırmak için bu rolü oynamaya sabırsızlandıkları görülüyor. 

ABD’nin planları 

Kapitalizmin yapısal krizi ve hegemonya krizinin zorlaması sonucunda alınan “çekilme” kararı ile ABD, sınırlı gücünü efektif kullanmakla birlikte sert-yumuşak güçlerini de duruma gore uygulamaya çalışıyor. Bunun için “müttefikleriden” yararlanmayı ihmal etmemekte.

Fakat bu müttefiklerinin hem içlerinde hem de dışlarında çelişen çıkarlarının açacağı sıkıntılar, ABD’nin planlarını suya düşürebilir. Kapitalizmin derinleşen krizini ve daha da önemlisi mayalanan halk direnişlerini göz önüne aldığımızda ABD’nin işinin hiç de kolay olmadığı görülüyor. 

Rusya İçin Fırsatlar ve Tehlikeler

(Toplumsal Özgürlük, Şubat 2019 sayısı)

Sovyetlerin yıkılmasının ardından Suriye’deki savaşla Orta Doğu’ya tekrardan dönen Rusya, yerini sağlamlaştırmakla birlikte başka adımlar atmanın da arifesinde. Bu nedenle Suriye’deki “meselelerin” çözülmesi, çözülemiyorsa da mevcut durumun korunması Moskova için önemli. 

ABD’nin çekilmesi 

ABD’nin çekilme kararı Rusya’nın Suriye’deki konumu için fırsatlarla birlikte tehlikeleri de barındırıyor. Bundan dolayı kararı temkinli bir memnuniyetle karşılayan Rusya, geçmiş tecrübelerden kaynaklı ABD’nin tamamen çekilmeyeceğini düşünerek, olası “tehlikelerin” önünü almaya yönelmekte. 

Diğer yandan Moskova, ABD’nin bırakacağı her boşluğun yaratacağı fırsatlardan da yararlanmaya çalışıyor. 

İdlib operasyonu 

İdlib’teki son gelişmeler de fırsat-tehlike ikilisini barındırıyor. El-Kaide bağlantılı Heyet Tahrir eş-Şam (HTŞ) örgütünün İdlib’in nerdeyse tamamını ele geçirmesi, operasyon yapmak için Rusya ve Esad’a bekledikleri fırsatı verdi. Fakat HTŞ’nin ciddi boyutlara ulaşan savaş gücü, olası operasyonun Rusya ve Esad’a ciddi zararlar verme tehlikesini de kapsıyor. 

Rusya bu tehlikeyi Türkiye’nin aracılığıyla asgariye indirmeye uğraşmakta. Türkiye’ye güvenli bölge anlaşmasındaki yükümlülüklerini hatırlatan Rusya, cihatçıların savaş gücünün kırılmasını bir “iç çatışmayla” sağlamayı hedefliyor. Bunun da sınırlı olabileceğinin farkında olan Moskova, orta vadede mutlaka gerçekleşmesi gereken bir İdlib operasyonuyla da fırsatı kaçırmamak isteyecektir. 

Türkiye’ye izin çıkmaz 

ABD’nin çekilme kararı sonrasında Fırat’ın doğusuna dair oluşan “belirsizlik” de bir fırsat-tehlike ikilisini içeriyor. PYD’nin Şam ile görüşmesini olumlu olduğunu açıklayan Rusya, ABD’nin bırakacağı boşluğu doldurmakla birlikte Esad’ın maliyetsiz bir biçimde kontrol alanını arttırma “fırsatını” kapmak, diğer yandan Türkiye’nin bölgeye girme “tehlikesini” engellemek istemekte. 

Astana süreciyle yanına çektiği Türkiye’nin bir NATO ülkesi olduğunu ve günün sonunda ABD’nin yanında olacağını aklında tutan Rusya, Ankara’nın girdiği yerden kolay kolay çıkmadığının da farkında. Dolayısıyla Moskova bir taraftan Kürtlere Ankara kartını göstererek onları Şam ile anlaşmaya zorlamakta, diğer taraftan da Suriye ordusunu Türkiye sınırlarına çekerek Ankara’nın önünü kesip savaşı hızla sonlandırma amacında. 

Bu yüzden Moskova’nın Ankara’ya bir operasyon izni vermesi oldukça düşük bir olasılık. 

Rus hegemonyası 

Bu fırsatlar ve tehlikeler Rusya’nın sadece Suriye’deki değil, Orta Doğu’daki konumu açısından da önem taşıyorlar. Kapitalizmin kriziyle birlikte oluşan ABD’nin hegemonya krizinin açtığı boşluğu özellikle Orta Doğu’da yavaş ve emin adımlarla dolduran Moskova, tehlikeleri bertaraf edip fırsatları değerlendirme gayesinde. Rusya’nın amacı Orta Doğu’daki “savaş halini” sona erdirmekten çok “savaş halinin” yarattığı fırsatlardan kendi hegemonyasını kurmak için yararlanmak gibi görünüyor. 

1 Ocak 2019 Salı

ABD, Qui Vadis?

(Toplumsal Özgürlük, Ocak 2019 sayısı)

Seçildiği günden bu yana ABD’li diplomatların ve askerlerin Suriye’den çekileceğini söyleyen Başkan Trump, bu sözünü gerçekleştirdi. ABD Savunma Bakanı Mattis’in çekilme kararnamesini imzalanmasıyla süreç resmen başladı. Trump bu “sürpriziyle”, bir süredir Suriye’deki kısmi stabilizasyonun “keyfini çıkaranların” tadını kaçırmış oldu. 

“Sürpriz” mi? 

Trump’ın kararı her ne kadar sürpriz olarak görülse de; gerek ABD’nin Irak ve Afganistan işgallerinden aldığı “yenilgi”, gerekse de kapitalizmin yapısal krizinin bir sonucu olarak ABD’nin yaşadığı hegemonya krizi, ABD’nin Suriye’deki varlığının “etkili” fakat sınırlı olacağına işaret etmekteydi. Nitekim kapitalizmin yapısal krizi ile birlikte hegemonya krizinin yüksek şiddeti, ABD’yi bir imparatordan çok mahallenin kabadayısı olmaya itti. Üstelik mahalleye yeni yetme delikanlıların gelmesi de bu kabadayının gücünü zorlamakta. Fakat bu yeni yetmeler taze güce sahip olmalarına rağmen mahalledeki statükonun devamı için bu kabadayıya muhtaçlar. Yani hem kapitalizmin krizde olsa da devam edebilmesi için hem de Rusya, Çin, Almanya gibi yeni hegemon güçlerin statülerini sürdürebilmeleri için ABD’nin gücüne ihtiyaçları var. ABD’nin de bu gücünü ihtiyatlı bir şekilde kullanmaya... Dolayısıyla “askeri” gücünü kullanma sınırına varan ABD’nin bir “es” vermesi “sürpriz” değil. 

Müttefikler ileri! 

Şahin kanattan Savunma Bakanı James Mattis ve IŞİD ile Mücadele Koordinatörü Brett McGurk’un çekilme kararının hemen ardından istifa etmeleri de askeri gücün “şimdilik” bir adım geriye çekilmesine işaret. Öte yandan Erdoğan’ın IŞİD bitirme vaadi ve Fransa’nın askerlerini çekmeyeceğini söylemesi üzerine, Trump’ın “kendileri bilirler” cevabı da sahnenin “emin” ellere bırakıldığını gösteriyor. ABD’nin müttefikleri aracılığıyla bir boşluk oluşmasını engellediği ya da kendisine tekrar “ihtiyaç duyulacak” bir ortamın tekrardan var olabileceğini de gözettiği görülüyor. 

“Yeni” statüko 

Başta Rusya, İran ve Suriye olmak üzere “ABD karşıtları” bu geri çekilmeden “memnun” olsa da oluşacak yeni statüko karşısında endişeliler. Rusya ve İran Esad’ın yenilmemesini sağlamış olsalar da, yeni bir statüko oluşturacak güce sahip değiller. Üstelik Astana’da “tavladıklarını” düşündükleri Türkiye’nin, ABD ile birlikte çalışmaya yönelmesi de önemli bir handikap.

Bu yüzden oluşacak yeni durum, Rusya, İran ve Suriye için yıpratıcı ve tehlikeli bir süreç olma olasılığını barındırıyor. Dolayısıyla bu üçlünün yerel güçlere, özellikle Kürtlere yönelik dayatmalarında sınırlılıklarının olduğu ve bu güçlerle çoğunlukla “anlaşma” yoluna gitmeleri gerektiği gözüküyor. Fakat halklara yönelik uyguladıkları baskıcı ve zalimane politikalarla sicillerini kabartan bu ülkelerin ne kadar “anlaşmaya” çalışacakları da şüpheli. Kapitalizmin yapısal krizi ve Orta Doğu’daki “savaş hali”

de başta emperyalistler olmak üzere bölgesel güçlerin var olma nedenini sağlıyor.Bu “savaş hali” ve kapitalizmin yapısal krizi devam ettiği sürece ABD’nin pek de uzağa gittiği söylenemez. 

MHP’nin “Resti” ve “Şiddeti”

(Toplumsal Özgürlük, Ocak 2019 sayısı)

Cumhur İttifakı’nın “dengeleme” ve “denetlemeden” sorumlu ortağı MHP, görevleri arasına “had bildirmeyi” de ekledi. Paranoid kişilik bozukluğuna sahipmişçesine Sarı Yelekliler’den “Gezicilere” ve “akil adamlara” kadar herkesi “düşman” gören Devlet Bahçeli, her gün yeni bir tehdit biçimiyle gündeme geliyor. 

MHP “şiddeti” 

12 Eylül öncesini hatırlatan bu “çıkışlar”, bir açıdan MHP’nin hem ittifak içindeki hem de siyasal alandaki varoluş nedenini açığa vurmakta. 

Kriz halindeki devlet, yaşamının büyük kısmını devletin “gayri resmî” zor gücünü temsil ederek geçiren MHP’nin bugün ki pratiğine, bir ilaç veya ağrı kesici olarak ihtiyaç duymakta. 

Yerel seçim sonrasında kendisini gösteren ekonomik krizin yaşamın her alanında hissedilmesi, hem devlet krizinin çözümü hem de AKP-MHP ortaklığı için ciddi bir “tehlike”.

Nitekim Bahçeli’nin Sarı Yeleklilere ve Geziye yönelik açık şiddet vurgusu, MHP’nin bu “tehlikeye” karşı devletin bekası için sınırsız şiddet uygulamaya hazır olduğunu gösteriyor. 

Devlet krizinin tetikleyicilerinden Kürt sorunu için sunulan çözüm de aynı. Oslo’da bir araya gelen akil adamlara “Çözüm süreci gömüleli çok olmuştur, şansınızı zorlamayın” diyerek seslenen Bahçeli’nin çantasında şiddetten başka çözüm yolu yok. 

Devletin yeniden yapılanması 

MHP’nin perde arkasında kalan bir diğer “pratiği” ise devletin yeniden yapılanmasını sağlamak. 15 Temmuz darbe girişimiyle gün yüzüne çıkan devlet krizinde inisiyatif alan MHP, başta içişleri olmak üzere devletteki konumunu tekrardan güçlendirme çabasında. 

Geçtiğimiz ay AKP ile olan ittifakın kopma noktasına gelmesinin nedenlerinden birisi de burada yatıyor. 

MHP ve AKP, başkanlık sistemi ile Kürt sorununa, Alevilere, kadınlara, işçilere ve emekçilere yönelik politikalarda anlaşmaktalar. Fakat devletin yapısı ve toplumsal formasyon konusunda önemli çelişkileri barındırmaktalar. 

Çelişki alanları 

Osmanlı’daki devlet sınıflarının şaşalı günlerinin özlemini çeken, fakat neoliberalizmin getirdiği sınırlamaları da kabul ederek olabildiğince “özerk” bir devlet alanına sahip olmak isteyen klikler MHP aracılığıyla beklentilerini gerçekleştirmek istiyorlar. Diğer yandan tefeci-bezirgan geçmişe ve onun getirdiği talancı, vurguncu karakteristiğe sahip sermaye ise AKP aracılığıyla bu “devletluların” olabildiğince az bir alana sahip olmasına çabalıyor. 

Öte yandan MHP ve AKP sermayeye ve devlete sorgusuz sualsiz biat eden bir toplumsal formasyon kurgulamakta, fakat MHP Türklüğü öne çıkartırken AKP, İslam’ın Erdoğanist bir yorumunu öne çıkarıyor. 

Bu iki “çelişki” alanında AKP önemli bir etkiye sahip olsa da, geçtiğimiz ay çektiği “rest” ile MHP de önemli bir inisiyatif kazanmış oldu. 

Ancak Türkiye kapitalizminin krizi ve Ortadoğu’daki savaş hali bu ikilinin “restlerini” sınırlayıp birbirine olan ihtiyacını arttırmakta. Fakat MHP’nin iktidar için gerekli kitleselliğe sahip olmamasıyla birlikte uygulayacağı şiddete karşı halk güçlerinin göstereceği ciddi bir direniş, MHP’nin farklı bir “Uzun Bıçaklar Gecesi”ne** uğrama potansiyelini de olanaklı kılabilir. 

** Hitler’in 1934 yılında kendisine tehdit olarak algıladığı önde gelen Nazi Partisi liderlerini tutuklayıp infaz ettirdiği operasyona “Uzun Bıçaklar Gecesi” denilmektedir. 

İşgalci ABD’nin Irak’tan Çekilmesi

30 Eylül’de son Amerikan birliklerinin Erbil yakınındaki Harir Hava Üssü’nden ayrılmasıyla ABD’nin Irak’taki yirmi üç yıllık askerî varlığı ...