14 Ekim 2019 Pazartesi

Kıvılcımlı, Devlet ve Türkiye Kapitalizmi Üzerine

(El Yazmaları, 14 Ekim 2019)

Ömrünün 22 yılını cezaevinde geçiren ve Türkiye sosyalist hareketine son derece özgün bir külliyat bırakan, mücadele ve fikir insanı Dr Hikmet Kıvılcımlı, ölümünün 48. yılında bir “aziz” olarak anılmaktan çok daha fazlasını hak ediyor. Onun ortaya koyduğu özgünlük, bugünkü karanlıktan çıkış için bizlere bir perspektif sunabilir.

Kıvılcımlı çeşitli eserlerinde Türkiye’nin orijinalitesine farklı yönlerden vurgular yaptı. Bu vurgularda Türk modernleşmesinin özgün yönlerini çeşitli biçimlerde ortaya koydu. Örneğin ‘Devrim Zorlaması, Demokratik Zortlama’ adlı eserinde Türkiye burjuva devriminin niteliğine dair şu tespiti yapar:

“…Onun için Türkiye’de 1923 Cumhuriyeti, ister istemez Fransa’da Restorasyon (Krallığın yeniden kurulması) denilen şey olmuştur. Padişah’ın yerine Paşa geçmiştir. O kadar. Saltanatın adına Cumhuriyet denmiştir: Toplumun egemen yapısı ve politikası; elifi elifine 1815-1851 Fransa’sında (36 yıl) ne idiyse, 1917-1970 Türkiye’sinde (53 yıl) tıpkı odur.”[1]

Cumhuriyetin köklü bir devrim değil de Osmanlı’nın bir restorasyonu olmasını Kıvılcımlı, onun sınıfsal karakteriyle açıklar. Bu restorasyonun en önemli niteliği yeni cumhuriyetin sosyal yapısının Osmanlı sosyal yapısının birebir aynısı olmasıdır. Devlet aygıtının neredeyse olduğu gibi korunduğu bu geçiş sürecinde, önemli birtakım modernizasyon hamleleri yapılsa da Osmanlı gericiliğini ortaya çıkaran eşraf/ağa/tefeci/bezirgân ile devlet memuru/askerlerden oluşan “çatışmalı” koalisyon iktidarı muhafaza edilir. Köklü bir devrim, yüzlerce yıllık bir geçmişe sahip bu şer ittifakının yerle bir edilmesini gerektirirdi. Oysa cumhuriyet kadroları bu devrimi gerçekleştirmek şöyle dursun, bu sınıfların egemenliği üzerine inşa etmişlerdi yeni rejimi.

Kıvılcımlı’nın antika tarihe kadar izini sürdüğü, Türkiye kapitalizminin yerli sermaye fraksiyonlarından ‘tefeci-bezirgân sermaye’ onun Türkiye kapitalizmi tahlilinde önemli bir yer tutar.

1965 yılında yayımlanan ‘Türkiye’de Kapitalizmin Gelişimi’[2] adlı eserinde Türkiye burjuvazisinin bir incelemesini yapar Kıvılcımlı. II. Abdülhamit döneminde toplanan parlamentoda “…şehirlerin ve köylerin bütün zenginlik kaynaklarını, hele imparatorluğun ekonomik temeli olan toprak üretimini tekellerine geçirmiş ‘Fermier General’ler” ile “ …Devlet Baba’nın can damarlarına göbek bağlarıyla bağlı ve kamu sektörünün kanını, iliğini hep öyle olağanüstü alkış tutarak….kutsal ‘Özel Sektör’e aktarıp Karunlaşan, tefeci bezirgân sınıfı içinde Arapça Müteahhit, Frenkçe Konturatçı adlı kişiler” in olduğunu söyler.

Yerli burjuvazinin bu fraksiyonları alışageldikleri devlet ilişkilerinden kopuşmak istemeyen asalak bir sınıftır. Bir yanda Abdülhamit’ten ‘güneşin altındaki yerlerini’ istiyorlar, yani mutlak idarenin keyfi idaresine karşı çıkıyorlar, diğer taraftan Kıvılcımlı’nın deyimiyle ‘kendilerini zenginleştirmiş bulunan meyveli tekkelerini muhafaza etmek’ istiyorlardı.

Bu sınıfsal karakter daha sonra Türkiye kapitalizmi üzerine inceleme yapan birçok araştırmacı yazar tarafından çeşitli yönleriyle ortaya konmuştur.

Örneğin eserlerinde yer yer Türkiye’deki sermaye birikim süreçlerinin özelliklerini ortaya koyan Ayşe Buğra, ‘Devlet ve İşadamları’ adlı çalışmasında cumhuriyet dönemi ve öncesinde Türkiye’deki girişimcilerin çeşitli niteliklerini ortaya koyar.

İttihat ve Terakki döneminde olsun, cumhuriyet döneminde olsun girişimci sınıf, ‘her şeyden önce politik güç odaklarıyla olan ilişkisi bağlamında’ tanımlanıyordu. Devlet desteği ve müdahalesi piyasadaki en önemli etkendir. Başlangıç döneminde ya işveren ya da en önemli müşteridir devlet.

Girişimcilerin büyük çoğunluğu ticaret burjuvazisini temsil etmekte (Kıvılcımlı’nın bezirgân sınıfı) iken, küçük bir sanayici azınlık vardı. Zanaatkârlıktan sanayiye geçiş oranı oldukça düşük. Spekülatif nitelikli hedeflerin birincil önemde olduğu, sanayileşmenin risk olarak görüldüğü, büyük arsa spekülasyonlarının önemli birer birikim hamlesi olarak görüldüğü bir kapitalist gelişme söz konusuydu.[3]

Akademisyen Özgür Öztürk de ‘Türkiye’de Büyük Sermaye Grupları’ adlı çalışmasının ilk bölümünde Osmanlı’dan Cumhuriyet rejimine aktarılan mirasın bir incelemesini yapar. Buna göre 19. yy sonlarında Avrupa ölçeğinde genişleyen ticari ilişkiler sonucunda Osmanlı’da, ‘kapitalizm öncesi yapılarla kapitalist toplumlar arasındaki bağlantıları kuran, ancak kendi başına kapitalist üretim ilişkilerinden söz etmeye yetemeyen’ bir sınıfın varlığından bahseder.

Marx’ın Avrupa incelemesinde kapitalist üretimin gelişimi manüfaktür-makineli üretim-fabrika sistemi şeklinde bir sıralama söz konusuydu. Ancak Osmanlı’da ve genç Türkiye’de böyle olmadı. Özellikle Osmanlı’da belirli bir büyüklüğe ulaşan zanaat tipi üretim, zamanla kapitalist tipte elbirliğine ve manüfaktüre dönüşmek bir yana, kapitalist Avrupa ülkeleriyle kurulan temas sonucunda hemen tamamen ortadan kalkmıştır.[4]

Elbette Kıvılcımlı’ya göre Türkiye’de güdük ve ucube bir kapitalizmin gelişmesinin önemli bir nedeni onun erken kapitalistleşmiş ve finans-kapital dönemine erişmiş Batı kapitalizminin boyunduruğu altına girmesidir. Ancak bir diğer neden de tefeci-bezirgân sermaye ile devlet sınıflarının kaynaşmasının içerisine nüfuz ettikleri toplumun tüm gelişim potansiyellerini boğmaları da yatar.

Rantçı, faizci ya da tüccar antik sermaye Türkiye kapitalizminin gelişimin nasıl etkiledi? Evvela sanayici kapitalizmin ortaya çıkışını engelledi. Bunu Kıvılcımlı şöyle ifade eder:

Mübalâğalı önsermaye gelişimi, antika para beylerini – Ortaçağ Avrupa’sında da görüldüğü gibi – toprak ve imtiyazları parayla satın alarak toprak beyliğine çevirir. Modern sermayenin en büyük düşmanı olan önsermaye, antika medeniyetlerde kapitalizm gelişimini imkânsızlaştırır. Osmanlı toprak münasebetlerinin bu güne dek süren özelliği buradan gelir. Türkiye’nin içinde bulunduğu sosyal ve politik bocalamaların toprak ekonomisi bakımından tarihsel sebepleri, en sonunda bu noktada toplanır.

….19’uncu yüzyıl, büyük sanayi ile doğrudan doğruya üretime bağlı serbest rekabetçi kapitalizmin, hiç değilse ileri batı ülkelerinde, o zaman için, üretimle dolaysız münasebeti bulunmayan bezirgânlıktan iyice kurtulduğu çağdır. O zamana kadar, modern çağda harikalı TEKNİK üretici güçlerin iskeleti sayılan metalürji yerinde saymıştır! Hangi sebeple? Modern uzmanlık orasını araştırmıyor. Tarih, metalürji gelişimindeki yavaşlık ile bezirgân sınıfın üretime kayıtsız, şartsız egemen oluşunun aynı çağ olduğunu yazıyor. İki olayın birbirinden habersizce paralel gitmediklerini, tersine, birbirleri üzerine en keskin etki-tepki yaptıklarını anlamak için keramet sahibi olmaya hacet var mıdır?”

Kadim Devletçilikten Günümüze

Madem kapitalizm bu topraklarda kendiliğinden filiz vermedi. O halde devlet onu kendisi getirmeliydi. Ne de olsa kapitalizm ya da komünizm faydalı bir şeyse onu da devlet getirirdi. Böylece batılılaşma çabalarıyla kapitalizm adeta “ithal” edildi. Elbette bu ithalat bize özgü olmalıydı. Öyle de oldu.

Antika tarihten gelen sınıf ilişkileri Türkiye kapitalizminin karakterini adeta damgaladı. Ona kendi özgünlüğünü verdi. Sermaye sınıfı ile devlet arasında kökeni tarih öncesine dayalı bir ilişki belirdi. O ilişki bugün halen geçerlidir.

Kıvılcımlı’nın antik tarihe kadar dayandırdığı “Devletçilik” bugün devlet ile sermaye arasındaki ilişkisellik olarak tanımlayabileceğimiz özgün despotik yapının doğmasına neden oldu. Bu yapının doğmasında ise üretim ilişkileri temel nedendir. Kıvılcımlı Sümerlerden başlayarak devlet ile bezirganların halkı soymada ortaklaştığını belirtir. Bu ortaklık Bizans’a, Osmanlı’ya, Cumhuriyet’e ve nihayet günümüze kadar gelen bu suç iktidarı hep aynı karakterde işlemiştir. Fakat Kıvılcımlı bu ortaklığın her zaman “güllük gülistanlık” içinde olmadığını, içeriden ve dışarıdan gelen baskılarla birlikte kendi aralarındaki çekişmelerden dolayı aslında sürekli bir “çatışma” hali içinde olduğunu belirtir. Nitekim Kıvılcımlı’nın Tarih Tezi’nin önemli vurgularından birisi de kapitalizm öncesindeki toplumlarda bu ortaklaşa iktidarın soygunundan kaynaklı toplumdaki sınıflaşmaların keskinleştiği, fakat devrimci bir sınıf olmamasından kaynaklı bu keskinliği dışarıdan gelen barbarların ortadan kaldırdığına yöneliktir. Bu barbarlar “medeni” olmamalarından dolayı “devlet”e yabancıdırlar, fakat yıktıkları “medeniyet” onları kısa bir sonra içermekte zorlanmayacaktır. Böylece barbar aşısı olan “medeniyet” diriliş geçirerek tekrardan devlet sınıfları ile tefeci-bezirgan arasındaki iktidar ortaklığı sağlanır. Ancak bu tekrardan devlet sınıfları ile tefeci-bezirganın üretimde gerçekleşen artık-üründen pay alma savaşımlarını tekrardan başlatır, ta ki proletarya iktidarı devralana kadar.

Tarihten bu yana süregelen devlet içerisindeki bürokratik sınıf ile sömürücü sınıfların ittifakı bugünkü modern kapitalist koşullarda halen iş başındadır. Devlet sınıflarının/despotların kimi zaman üstte ve yol açıcı bir şekilde konumlanıp sömürücü sınıfların ise altta ve kan emici olarak yol aldıkları kimi zaman da sömürücü sınıfların üste geçecek şekilde kanının pirelendiğinde devlet sınıflarının “haracını” azalttığı özgün bir kapitalist model bugünün “tuhaf zamanlarını” damgalayan bir etkendir.

Bugünün inşaat kapitalizmi, rant ve ihale kapitalizmi o kadim devletçiliğin bir ürünü olarak şimdi halkı soymaya devam etmekte.

Sonuç

Kıvılcımlı coğrafyamızın özgün gelişim yollarını inceleyerek şu sonuca varmıştı: Kökenini çok eski zamanlardan alan gericilik, bugünü damgalamıştır. O gericilik toplumsal alanın her köşesinde yeniden üretilir. İşçi sınıfının ve diğer halk sınıflarının özne olabilme kapasiteleri bu gericilikle sınırlanmıştır.

Kıvılcımlı’nın ortaya koyduğu özgün tezler bugünün despotizmine ışık tutmaktadır. Sermayenin pısırıklığı ve yeni rejime koşulsuz boyun eğişi anlık bir tutum değildir. Onun DNA’sında bu vardır. Sanayiyi geliştirme, üretimin kapasitesini arttırma gibi bir ülküsünün olamaması da taşıdığı tarihsel kodlardan ileri gelir. Zamanında toplumsal bir devrime öncülük etmemesinin sebebi de budur. Sümer medeniyeti kadar eski olan, despotlar ve bürokratlarla yakın ilişkide olarak halkı soyma geleneği bugün halen işbaşındadır. Bugün halen ihaleleri, vurgunları, rantları, peşkeşleri, arsa spekülasyonlarını konuşuyoruz. Bunların hepsi kapitalizme özgü olabilir. Ama bu ilişkilerin hepsinin buradaki kapitalizmin merkezinde yer almaları tarihsel köklerden ileri gelir.

[1] Hikmet Kıvılcımlı, Devrim Zorlaması Demokratik Zortlama, Sosyal İnsan Yayınları, İstanbul, 2011.

[2]Hikmet Kıvılcımlı, Türkiye’de Kapitalizmin Gelişimi, Sosyal İnsan Yayınları, İstanbul, 2007.

[3] Ayşe Buğra, Devlet ve İşadamları, İletişim Yay.

[4] Özgür Öztürk, Türkiye’de Büyük Sermaye Grupları, SAV yay,

1 Ekim 2019 Salı

İdlib’de Olmak Tercih Değil “Zorunluluk”

(Toplumsal Özgürlük, Ekim 2019 sayısı)

Suriye’deki savaşın sonuna doğru gelinirken Türkiye’nin neo-Osmanlıcı hayallerinin son külleri de atmosferin engin genişliğinde kaybolmak üzere. Fakat iktidar bu hayallerinden uyanıp gerçeklerin dünyasına dönmemekte ısrarcı. Elindeki “kozlara” sıkı sıkı sarılarak tekrardan parlamayı murat ediyor. 

Kapıdaki “tehlike” 

İktidarın elindeki en önemli “kozlardan” birisi İdlib’deki durum. Büyük kısmı El-Kaide’nin Suriye kolu Heyet Tahrir el Şam’ın (HTŞ) kontrolü altında olan İdlib bölgesi, Türkiye’nin gözlem noktalarının kuşatmasında. 

Fakat diğer yandan bu kuşatma özellikle cihatçı gruplar için kalkan niteliği de taşımakta. Nitekim geçtiğimiz ay Suriye ordusunun Han Şeyhun’a kadar ilerlemesinden Türkiye’yi sorumlu tutan bu gruplar sınıra yürümüş ve Reyhanlı’yı “almakla” tehdit ederek “kalkanlık” durumunu “sorgulamışlardı.” 

Bu “sorgulama” Türkiye’ye duyulan güveni göstermenin yanı sıra prangalarına da işaret ediyor. Esad’ı devirme ve Şam’daki Emevî Camii’nde namaz kılma hayalleriyle çıkılan yolda elde kalan son “koz” bu cihatçı gruplar. Ki bu gruplar HTŞ’ye karşı varlık bile gösterememiş, kendilerini tamamen Türkiye’ye teslim etmişlerdi. Dolayısıyla Türkiye bu grupları “korurken” ister istemez HTŞ’yi de kolları altına almış oldu. 

Yani İdlib’in bu gruplardan temizlenmesi demek, bunlardan arta kalanların Türkiye’yi bir cihatçı yuvası haline getirmesi demek. Ve bu durum gerçekleştiği taktirde zaten kırılgan olan Türkiye siyasal ortamının kaotik bir hal alması işten bile olmayacaktır. 

“Tehlike” kapımızda ve kapımızı daha sık çalmaya başlıyor. 

Sahada bulunma tutkusu 

Ankara’nın gözlem noktalarına, ki Morek’tekinin kuşatma altında kalmasını göze aldı, sıkı sıkıya bağlanmasının nedeni de “sahada bulunma” tutkusu. “Sahada olmayan masada da olamaz” düsturuyla davranan iktidar, ne pahasına olursa olsun sahada kalmaya devam ediyor. 

Sahada kalıp elde edilmek istenen sonuçlar öncelikle Fırat’ın doğusunun “temizlenmesi” ve böylece Türkiye’deki mültecilerin buraya “gönderilmesi”. 

Bu başarıldığı taktirde tekrardan Esad’ı devirme ve neo-Osmanlıcılığı diriltme hedefi güdülüyor. Bu nedenle Zeytin Dalı ve Fırat Kalkanı operasyonları ile İdlib’deki gözlem noktalarının arka planında bu hedefleri gerçekleştirme arzusu yatmakta. 

Bu hedeflerin bir diğer ayağı ise inşaat tutkusu yani “ekonomi”. 

Astana Platformu’nun son Ankara zirvesinde de açıkça söylendiği gibi bu bölgelerin yeniden inşasında Türkiye’nin baş rolü kimseye kaptırmak niyetinde olmadığı görülüyor. Bu yollarla, ülke içindeki ekonomik krize ve sermayenin birikim krizine “dışarıdan taşıma suyla” çare arandığı anlaşılıyor. 

Türkiye’nin başta İdlib olmak üzere Suriye’de bulunması tercihten çok bir zorunluluk niteliği taşıyor. Fakat bu zorunluluk yandaş medyada bile artık yankı bulmayan “vatanın bekasından” öte sermayenin bekası için gerekli. 

Ve savaş sürdükçe asalak, talancı, yağmacı karakterli Türkiye sermayesi bu zorunluluğunu “vatan, millet, Sakarya” edebiyatıyla meşrulaştırmaya devam etmeye çalışacak. 

Akşener Fırsat Avında

(Toplumsal Özgürlük, Ekim 2019 sayısı)

“Türkiye’ye Çok İyi Gelecek” sloganıyla yola çıkan İyi Parti (İYİP), kendisine bile iyi gelemeden oldukça hareketli olan siyasal ortamda yalpalamaya devam ediyor. 

Bahçeli’nin “daveti”, 30 Ağustos resepsiyonunda Akşener’in Erdoğan’la verdiği poz, Babacan’ın yolunu çizmeye başlaması da bu yalpalamaların devam edeceğine ve İYİP’in gideceği rotayı kendisinin değil, “büyüklerin” belirleyeceğine işaret ediyor. 

Somut” paylar gerek 

Geçtiğimiz günlerde “anahtar partiyiz” diyen Akşener, bu yalpalamanın aslında “nemalanma” güdüsüyle yapıldığını ifşa etmiş oldu. 

31 Mart seçimlerinde oluşan tabloyla iştahı kabaran Akşener, bir il belediyesi bile alamamayı telafi etmek için “kilit” rol oynadığı büyükşehir belediyelerinden payını istiyor. 

Bu payı da iktidar ve sağa biraz daha yaklaşarak, bir nevi “tehdit” yoluyla edinmeyi istediği görülüyor.

Akşener’i pay istemeye iten bir diğer neden ise partide yaşanan gerilimler. Her ne kadar barajı geçmiş ve içinden çıktığı MHP’ye yakın bir oy almış olsa da beklenen kitleselliğe hâlâ yaklaşamadı. Üstelik yaklaşma ümidi de neredeyse yok. Dolayısıyla Akşener, iç konsolidasyonu sağlayabilmek için bir an önce partisine “somut” şeyler vermesi gerektiğinin farkında. 

Babacan faktörü 

Akşener’in “sağa” biraz daha kırmasının bir diğer nedeni de Babacan ve Davutoğlu’nun açacağı alandan faydalanma isteği. CHP ile yapılan ittifaktan kaynaklı “faşizan” çizgisini soluklaştıran ve “ılımlı” bir görünüşe bürünen İYİP, sızamadığı Karadeniz ve İç Anadolu’daki kitlelere Babacan ve Davutoğlu’nun açacağı çatlaklardan ulaşmayı planlıyor. Kayyımları sadece usûlen eleştirerek “özünü” unutmadığını gösteren İYİP, böylece bu kitlelere siyaseten yabancı olmadığını ispatlamaya çalışıyor.

Diğer yandan İYİP, tefeci-bezirgân kökenli “yerel” burjuvaziye de AKP-MHP ittifakı çöktüğünde MHP’nin sağladığı talanları sağlamayı vaat etmekle birlikte, özellikle Batı sermayesiyle kopan bağları tekrardan kurabileceğini göstererek kendi yanına çekmeye çalışıyor. 

Bu noktada özellikle Babacan ile kurulacak ittifak ve sağlayacağı alan önem kazanıyor. 

Çünkü Babacan’ın finans-kapitalle olan organik bağa İYİP’in tek başına ulaşamayacağı “ciğerleri” sağlayabilme ve böylece MHP’nin kitlelerini İYİP’in “çalabilme” olasılığı yüksek. 

İYİP ve Akşener’in var olabilmeleri kendi eylemlerinden öte “büyüklerin” ortaya koyacağı oyunda oluşacak rollere bağlı gözüküyor. 

Bu da Akşener’i “kırmızı çizgi” demeden” her türlü fırsatı kollama ve elde etmeye itiyor. Böylece “yalpalama” bir yandan İYİP ve Akşener için varoluşsal bir anlama bürünürken diğer yandan Türkiye sağının “makûs talihi” olmaya devam ediyor.

Halkın Direnişi Cendereyi Aşıyor

(Toplumsal Özgürlük, Ekim 2019 sayısı)

”Batı’da kaybettir, Doğu’da kazandır” sloganıyla 31 Mart seçimlerine gire-

rek AKP-MHP blokuna büyükşehirlerin çoğunu kaybettirip kayyımların elindeki belediyelerin de çoğunu kazanan HDP, iktidarın arkası kesilmeyen saldırılarıyla karşı karşıya. Kayyımlar ve “annelerin” yanı sıra kapatılma olasılığıyla da karşı karşıya olan HDP, halkın direnişiyle bu hamleleri savurmaya devam ediyor. 

İktidar yeminli 

İktidar, seçim öncesi “vaadini” gerçekleştirerek Diyarbakır, Van ve Mardin büyükşehir belediyelerine kayyım ataması halkta büyük bir tepkiye yol açmakla kalmadı, bir ayı aşan bir direnişin de müsebbibi oldu. 

Bu direnişin gücü, HDP ile yan yana görüntü vermekten imtina eden CHP’lileri Diyarbakır ve Mardin’e kadar getirtti. 

Böylece iktidarın kriminalize etme çabaları boşa düşürülmüş olmakla birlikte HDP’yi kendisine muhtaç olarak gören ana muhalefet kısmen de olsa sokağı tatmış oldu. 

Kayyım hamlesinin boşa düşmesinin ardından bir politik hamle olarak HDP binası önünde başlatılan otuma eylemleri ise iktidarın aslında bütünlüklü bir strateji güttüğünün göstergesi. 

Annelerin ardından, bakanlar ve sarayın “sanatçılarının” birbiriyle yarışırcasına HDP il binası önüne gitmeleri bu hamlenin bir mizansenden öteye gidemeyeceğini işaret ediyor. 

Elbette iktidarın HDP’yi boğma çalışmaları devam ediyor. Nitekim kısa bir süre sonra Kulp’ta 7 kişinin ölümüyle sonuçlanan patlamanın ardından Kulp Belediyesi’ne ışık hızıyla kayyım atanması da iktidarın HDP’yi “silene” kadar durmamaya yemin ettiğini gösteriyor. 

Bölgeye yoğun “ilgi” 

İktidarın HDP’yi bitirmeye yönelik hamlesine karşılık “muhalefetin” de HDP’yi güç alanına çekmeye yönelik hamleleri artıyor. 

“Düğün” için Batman’a giderken şöyle bir Diyarbakır’a da uğrayan İmamoğlu Kayapınar Belediyesi’ne Atatürk portresi hediye ederek “desteğini” gösterirken, Muharrem İnce de Ahmet Türk ziyaretiyle 2023 (belki de daha önce) başkanlık seçim çalışmalarına başlamış oldu. Bu ikilinin yerel seçimlerde Kürtlerin “kazandıran” oylarını, olası başkanlık seçimi için kendisine almaya oldukça niyetli olduğu görülüyor. 

AKP’den kopuşan Davutoğlu’nun da 7 Haziran-1 Kasım 2015 sürecinde “suçsuzluğunu” ilan etmesi, kayyıma “karşı çıkması” ve kendisine “Serok” denmesine sevineceğini ifade etmesi de gözünü ilk olarak bölgeye diktiğini imliyor. Keza Saadet Partisi’nin Genel Başkanı Karamollaoğlu’nun Kürtlere yönelik söylemlerini arttırması da gösteriyor ki bu ikili AKP’den HDP’ye yönelen “dindar” Kürtleri “kazanmayı” amaçlıyor. 

Cendere kırılabilir 

Bir taraftan AKP-MHP bloğunun bitirmeye yönelik saldırıları, diğer taraftan CHP-Davutoğlu-SP’nin kendi alanlarına dolgu yapma çabaları arasında kalan HDP, bugüne kadar olan mücadelelerin gösterdiği ve hala göstermeye devam ettiği üzere halka dayandığı takdirde bu cendereden kurtulabilir. 

Halkla birlikte yürütülecek mücadelenin yanı sıra devrimci-demokrat-halkçı güçlerle Demokratik Cumhuriyet etrafında kurulacak güç alanı bu cendereyi parçalayarak halkların tarihinde yeni bir sayfa açma olasılığının yüksek olduğunu gösteriyor. 

AKP’nin Çaresizliği: Kayyımlar

(Toplumsal Özgürlük, Ekim 2019 sayısı)

7 Haziran seçim yenilgiDarbe girişiminin hemen ardından Eylül 2016’da başlayan kayyım atamaları, 31 Mart seçimlerinin dumanı dağılmadan uygulanmaya devam ediliyor. AKP-MHP bloğunun çaresizce sarıldığı kayyım hamlesi, özellikle halkın direnişiyle giderek etkisini kaybetmekle birlikte ters tepmenin emarelerini taşıyor. 

Alınmayan “ders” 

15 Temmuz darbe girişiminin ardından Yenikapı Mitingi’yle somutlaşan AKP-MHP bloğunun, faşizmi inşa etmek adına attıkları ilk adımlardan biri Kürt halkının iradesini ve direnişini sindirmeye, yok etmeye yönelikti. Bu nedenle artık klasikleşmiş olan baskılar, tutuklamalar, gözaltılar vb. yanı sıra belediyelere kayyımlar atanarak halkın iradesini yok etmek, halkçı bir yerel yönetimin nüvelerini tamamen ortadan kaldırmak hedeflenmişti. OHAL’den kaynaklı olarak kayyımlara yönelik tepkiler o dönemde belli bir sınırlılık taşımış, fakat çeşitli biçimlerde kendini de göstermişti.

Nitekim biriken bu tepkiler ilk olarak 2017 referandumunda, ardından 2018 seçimlerinde kendini göstermiş ve nihai tokadını 2019 yerel seçimlerinde vurmuştu. Kayyım atanan belediyelerin büyük çoğunluğu halkın iradesiyle geri alınmış, üzerine büyükşehirlerde de AKP-MHP bloğuna dersi verilmişti. 

Engelleme çabaları 

Fakat AKP-MHP bloğunun, verilen bu dersi “yaşanmamış” saymak için tekrardan kayyım hamlesine başvurmaktan imtina etmemesinin altında yatan temel neden ise halkın iradesi. 

Faşizmin inşasının önündeki en önemli engellerden biri olan Kürt halkının iradesini yok etmek hem ülke içerisindeki siyasal durumdan hem de bölgedeki güç ilişkilerinden dolayı AKP-MHP bloğu için hayati bir nitelik taşıyor. 

AKP-MHP bloğu, içerideki “hegemonyasını” sürdürmenin, özellikle İstanbul, Mersin ve Adana gibi büyükşehir belediyelerini kaybetmesine neden olan ve “Batı’daki” demokrasi güçleriyle birleşen Kürt halkının iradesinin daha fazla “ileri” gitmesini engellemekle birlikte “Batı’daki” demokrasi güçlerinin de bu iradeyle yakınlaşmasını önlemekten geçtiğinin farkında. 

Bunu da belediyeleri kriminalize ederek sağlamaya çalışıyor. Fakat kayyımların kralları ve padişahları kıskandıran şatafatları ile Yenikapı ruhunun yeni temsilcileri “Cliolar”, demokrasi güçlerinin daha da yakınlaşmasını sağlıyor. 

Ters etki 

Diğer yandan Fırat’ın doğusuna girip “vatan, millet, Sakarya” düsturuyla ekonomik krizi, devlet krizini vb. unutturup herkesi kendi arkasına dizmeyi başaramayan AKP-MHP bloku, sınırın altındaki iradeyle üstündeki iradenin birleşerek neo-Osmanlıcı hayallerinin köküne kibrit suyu dökülmesine mani olmaya çabalıyor. Fakat sınırın altındaki iradenin BM nezdinde kabul görmesi, bu çabanın giderek boşa düştüğünü gösteriyor. Hem içeride hem dışarıda AKP-MHP blokunun varlığını sürdürmesine yardımcı olması beklenen kayyım hamlesi, halk direnişi sayesinde istenilen sonucu vermemekle birlikte bloğa da ters etkisini göstermeye başladı. Bu etkinin niteliğini ise halkın direnişinin sürekliliği ve gücü belirleyecek. 

22 Ağustos 2019 Perşembe

İdlib’te Hesaplar ve Şiddetlenen Çan Sesleri

(elyazmalari.com, 22 Ağustos 2019)

Uzun bir süredir “beklenen” İdlib operasyonu kısa süreli “ateşkeslerle” ilerlemeye devam ediyor. Operasyon ilerledikçe de içerdiği özne/aktör sayısı da giderek artıyor. Yazın başında Suriye ordusu ile cihatçılar arasında süregiden çatışmalara Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK), TSK’nın desteklediği Ulusal Kurtuluş Cephesi, İran destekli milisler ve Rus uçaklara dahil oldu. Haliyle bu durum çatışmaların büyüyüp yayılmasına ve bölgesel anlamda etkilerinin artmasına neden olmuş durumda.

Soçi Ödevleri

Ağustos’un başına kadar süren ilk operasyonlarda Suriye ordusu birkaç köy dışında ciddi bir ilerleme sağlayamamış, TSK destekli cihatçı güçlerin de yardımına geldiği El-Kaide’nin Suriye şubesi Heyet Tahrir el Şam (HTŞ) örgütü ciddi bir direniş sergilemişti. Bunun üzerine Türkiye’ye Soçi’deki “ödevleri” hatırlatılmış ve “24 saatlik” ateşkes ilan edilmişti.

Böylece ilk raundda Suriye ordusunun gücünün sınırlılığı görülmekle birlikte, Türkiye’nin desteği olmadan cihatçı güçleri yenmenin zor ve yüksek bedelli olacağı da anlaşıldı. Nitekim Türkiye’ye hatırlatılan ödevde cihatçıların silahsızlandırılmış bölgeden uzaklaştırılması ve ağır silahlarının alınması şıkkı özellikle vurgulandı. Fakat bunun 24 saatlik ateşkeste yapılabilmesi elbette imkânsızdı. Ki bu da Rusya ve İran’ın istediği ilk kozdu.

Ödevdeki bir diğer şık ise M4 ve M5 otobanlarının açılması idi. Bu otobanlar ve bu otobanların geçtiği Han Şeyhun, Serakib, Cisr eş Şuğur, Maaret el Numan gibi kasabalar Türkiye ve Rusya’nın gözetiminde olacaktı. Bunun da 24 saatte gerçekleştirilmesi imkansızdı. Bu da Rusya ve İran’ın istediği ikinci kozdu.

Bu iki “koz” Rusya’nın hava saldırılarının şiddetini arttırması ve İran destekli milislerin sahaya sürülmesi için yeterli idi. Ve bu güçlerin sahaya girmesi de sonucu değiştirmeye yetti ve Han Şeyhun’un alınmasıyla sonuçlandı.

Bu sonuçla birlikte Soçi taahhütleri ve “kozlar” gösteriyor ki operasyon Han Şeyhun’la sınırlı olmamakla birlikte bir “sınırlılık” taşıyor. Bu sınır ise M+ ve M5 otobanlarının geçtiği bölge. Yani Suriye, Rusya ve İran’ın önündeki hedefler Serakib, Cisr eş Şuğur, Maaret el Numan kasabaları.

Güçler “sınırlı”

Fakat bu güçlerin bu hedeflere ulaşmasının gittikçe zor olacağı görülüyor. Her ne kadar bu güçlerin Soçi taahhütlerinden dolayı bu kasabaları alma meşruiyetine haiz olsalar da, süpürüldükçe bir noktadan biriken cihatçı güçlerin direnişi giderek artacaktır. Bu direnişle birlikte Türkiye’nin Han Şeyhun’a konvoy göndermesi ve Morek’teki gözlem noktasından çekilmemekle sunduğu “destek”, Suriye’ye ait Sukhoi 22 uçağının düşürülmesinin de gösterdiği üzere hedeflere ulaşmanın zorluğuna işaret ediyor.

Bu noktada top tekrardan Türkiye’nin oynayacağı “rol”e geliyor. Rusya, İran ve Suriye, İdlib’in kalan bölgesini alabilecek “güce” sahip olsalar da bunun bedelinin yüksek olacağının farkındalar. Fakat bu bedeli ödemekten imtina etmelerinin ardında ilk sırada güçlerinin “sınırlılıkları” yatıyor. Rusya her ne kadar SSCB’den sonra Orta Doğu’daki en geniş nüfuzuna ulaşmış olsa da özellikle ekonomik olarak bu nüfuzu kapsayacak güce sahip değil. Diğer yandan ülke içerisinde ekonominin kötü gidişinden dolayı Putin’e yönelik tepkiler de artmakta. İran ise ABD ile arasında savaşa doğru giden gerilimin artmasından dolayı gücünü “verimli” harcamanın derdinde. Suriye’de ise tekrardan yolsuzluklara, Baas’ın eski yöntemlerine devam etmesinde yönelik tepkiler ortaya çıkmış halde.

Dolayısıyla bu iç “hesaplar”, ödenecek bedelinin uygun olmasını diliyor. Bedelin uygun olabilmesi için ise en önemli aracı Türkiye. Fakat Türkiye’nin hesabı da kendini “sahada” tutmayı yönelik olduğundan bu dileklere aracı olabilme ihtimali düşük. Diğer yandan S-400, nükleer santral ihaleleri, liman imtiyazlarından dolayı Rusya’ya yaptığı “ödemeler” ve ABD ile güvenli bölge oluşturma hamlesi de Türkiye’nin aracılığı değil bedelinin ödediği koltukta oturmaya devam etmeyi istediğini gösteriyor. Bu nedenle cihatçı güçlerin Türkiye aracılığıyla “temizlenmesi” ihtimalinin düşük olması, Rusya, İran ve Suriye’yi “taksitle” ödemeye itiyor.

Bu taksitin süresi ise belirsiz bir geleceğe ötelenmekte. Bu belirsizlik esas olarak Türkiye’nin üzerindeki baskıyı arttırmakla birlikte Rusya, İran ve Suriye için manevra alanı da sağlıyor. Böylece Suriye’de Baas iktidarı savaşı bahane göstererek herhangi bir değişimi reddetmeye devam edebiliyor. İran da gücünü konsolide edip Orta Doğu’daki nüfuzunu korumaya sürdürüyor. Rusya da bölgedeki nüfuzunu arttırmakla birlikte küresel çapta bir kutup olabilme iddiasını gerçekleştirebiliyor. Fakat bu “belirsizlik”, bu olumlu yanlarına rağmen daha önce belirttiğimiz “sınırlılıklar”dan dolayı olumsuz yanları da barındırıyor. Bu yanlardan hangisinin ağır basacağını ise bu güçlerin süreç içerisinde izlenecek taktik ve stratejiler belirleyici olacak.

Sonuç olarak İdlib operasyonun önceki aşamalarında olduğu gibi sınırlı ama sonuç alıcı şekilde ilerleyeceği görülüyor. İnisiyatif Rusya, İran ve Suriye’de olmakla birlikte çanlar Türkiye için çalmaya devam ediyor.

10 Ağustos 2019 Cumartesi

(Çeviri) Ekim Devrimi’nin Mitleri – Alexander Rabinowitch’le Röportaj: “Rus Devrimi Hakkında Daha Öğrenecek Epey Fazla Şeyimiz Var.”

 (Bu metin, 7 Kasım 2017’de Alex Steinberg ile Dr. Alexander Rabinowitch arasında yapılan röportajın kaydıdır. Bu röportaj New York WBAI radyosunun 16 Kasım 2017’de gerçekleştirdiği Ekim Devrimi’ne ayrılmış iki saatlik özel programın bir kısmı olarak yayınlanmıştır. İlk defa Permanent Revolution sitesinde yazılı bir şekilde yayınlamıştır. )

Sıradaki bölümde, 1968 ila 1999 yılları arasında İndiana Üniversitesi’nde çalışmış olan emekli profesör Dr. Alexander Rabinowitch ile röportaj yapacağız. Dr. Rabinowitch, 2013 yılından beri Rus Bilimler Akademisi’nin St. Petersburg Tarih Enstitüsü üyesi araştırmacı akademisyen olarak çalışmaktadır.

Dr. Rabinowitch uluslararası alanda Rus Devrimi’nin önde gelen uzmanlarından biri olarak tanınıyor. Rus Devrimi hakkında yazdığı üç kitabı, Devrime Doğru, Bolşevikler İktidara Geliyor, Bolşevikler İktidarda, birçok kişi tarafından kilit kent Petrograd’da meydana gelen Rus Devrimi’nin tam bir tarihsel izahatını oluşturuyor. Dr. Rabinowitch, dünyanın her yerindeki konferanslara seyahat ederek oldukça aktif olmayı sürdürüyor ve şu anda Petrograd’da geçen iç savaş yıllarını kronikleştiren başka bir kitap üzerinde çalışmaya devam ediyor.

Dr. Rabinowitch, sizi misafir edebilmek bizim için oldukça güzel. Ana konumuza geçmeden önce Rus Devrimiyle ilgilenmeye nasıl başladığınızı ve bütün profesyonel kariyerinizi bu çalışmalara adamaya sizi neyin motive ettiğini sormak isterim.

Elbette. Annem ve babam Rus idi. Annem Ukraynalıydı ki Ukrayna annem doğduğunda Rusya’nın bir parçasıydı. Babam St. Petersburg’luydu. Her ikisi de Kızıl Terör sırasında 1918 yılında Rusya’dan kaçtı. Babam St. Petersburg Üniversitesi’nde ikinci veya üçüncü sınıf öğrencisi idi. Babam oldukça ünlü bir biyokimyacı olmakla birlikte Atom Bilimcileri Bülteni‘nin kurucu editörü de olan Eugene Rabinowitch’di. Manhattan Projesi’nde bulunan babam bombanın inşasından ve yansımalarından çok rahatsız oldu ve bugün hala güçlü bir şekilde devam eden bu bültenin kurucusu oldu. Aynı zamanda Bertrand Russell ile birlikte Sovyet ve Amerikalı bilim insanlarının ve modern dünyadaki bilimin etkileri ve bilimin potansiyeli ile ilgili problemlerle ilgilenen diğer ülkelerin bilim insanlarının katıldığı Pugwash konferanslarının kurucu ortağıydı.

Babam doktorasını Berlin’de aldı, sonrasında doğduğum yer olan Londra’ya geçti ve savaştan önce de Londra’dan taşındık. Babam Boston Massachusetts’deki MIT’de çalışmaya başladı ve ben devrimden kaçan insanlarla çevrili bir Rus göçmen topluluğunda büyüdüm. Bu toplulukta, Geçici Hükümet döneminin çoğunda Rusya Başbakanı olan Alexander Kerensky gibi şahsen tanıdığım insanlar bulunuyordu. Yazar Vladimir Nabokov, birkaç önde gelen Menşevik vs. de bu topluluktaydı.

Onları şahsen tanıyor muydunuz?

Evet. O zamanlar oldukça gençtim, mesela Sosyal Demokratların bir nevi arşivcisi olan Boris Nikolaevsky benim için bir tür büyükbaba gibiydi. Yıllarca Vermont’taki yazlık evimizin müştemilatında yaşadı ve çalışmalarının çoğunu orada yazdı. Gürcü Menşeviklerin lideri Irakli Tsereteli’yi çok iyi hatırlıyorum. Devrim hakkında çalışmalarım ciddileştikten sonra Kerensky ile birkaç kez röportaj yaptım. Ama yine de, devrim hakkında her şeye düşman olarak yetiştim. Fakat beni dönüştüren şey – beni Marksist yapmadıysa da devrim hakkındaki görüşlerimi değiştirdi- Chicago Üniversitesi’nde Leopold Haimson ile çalışmaktı. O harika bir öğretmendi.

Rus Devrimi’ne ciddi bir ilgi duymaya başladım ve kaynaklarla – ve gazetelerle – çalışmaya başlar başlamaz görüşlerimi çok çabuk değiştirdim. Çocukken tanıdığım insanların ve ailemin – anlaşılır bir şekilde 1917’deki güç mücadelesinde onlar kaybedenlerdi – Rusya’dan ayrılmak zorunda kaldıkları açıktı ama kaynaklarda ortaya çıkan şey 1917’de Petrograd’da meydana gelen şeyin beni büyüleyen önemli sosyal ve politik bir devrim olmasıydı. Bu benim konuyla nasıl profesyonel olarak ilgilenmeye başladığımın nedenidir.

Haimson kesinlikle çok dikkatli bir sosyal tarihçiydi, muhtemelen solcuydu ama – öyle sanıyorum – Marksist değildi. Her halükarda ilham verici bir öğretmendi ve onun yardımı ile bu konudan büyülenmiştim. Ardından kütüphanelerde ve arşivlerde bulduğum materyalle uğraştım, 1963-64’te Sovyetler Birliği’ne gittim  ve bir yılımı kütüphanelerde 1917 Temmuz’undaki ayaklanmayı çalışarak geçirdim, çünkü Batılı araştırmacılara arşivler kapalıydı. Konudan giderek daha da etkilenmiştim, ufak tefek şeyleri birleştirmek beni heyecanlandırmıştı ve fark ettim ki fotoğrafik bir resim sunamamıştım – benim ya da herhangi bir tarihçinin sunacağı herhangi bir resim, onu yapanın görüşleri ve bilgileri tarafından şekillendirilir. Ama gerçekte olanlara elimden geldiğince yaklaşmak için çaba göstermeyi çok sevdim.

Evet, bütün profesyonel kariyerinizin oldukça büyük bir bölümünü Rus Devrimi’nin çalışmalarına ve ve Petrograd’da ne olduğuna ve temelde sadece Temmuz günlerinden yani eski takvimde Temmuz 1917’den devrimin ilk yıldönümü Kasım’ın 1918’e kadar olan yaklaşık bir buçuk yılı kapsayan bir döneme odaklandığınız bir tür mikrokozmosa adadınız.

Lenin’in önderliğindeki Bolşevikler ile Petrograd işçi sınıfı ve askerleri arasındaki ilişkinin gerçek dinamiklerini ayrıntılı olarak takip etmek için orijinal belgeleri ortaya koyarak yeni bir çığır açtınız. Çalışmanız sırasında, Ekim Devrimi ile ilgili bir dizi miti kesin olarak çürüttünüz ve sizden bu mitlerin ne olduğunu ve kitabınızın onları nasıl çürüttüğünüzü açıklamanızı rica ediyorum. Mesela, Ekim Devrimi’nin kitlelerle ilişkisi olmayan küçük bir fanatik grup tarafından yaratılan bir darbe olduğu ve buna bağlı olarak kitlelerin gerçekte sözümona Geçici Hükümet tarafından temsil edilen “demokratik liberal” rejimi istediğini söyleyen bir mit var. Tam da bu haftasonu The Wall Street Journal’da az çok 1917 darbesi ve buna öncülük eden fanatikler konusuyla ilgili bir makale vardı. Kitaplarınızın bu miti nasıl çürüttüğünü ve gerçekte bu meseleyle ilgili ne bulduğunuzu açıklayabilir misiniz?

Evet, her şeyden önce Şubat ayından itibaren yaşanan şeyin, ortasında duramayacağım kadar büyük bir sosyal ve politik altüst oluş olduğunu anladım. İktidarı ele geçiren Lenin’in “komplocu takipçilerinin küçük bir grup” olmaktan çok uzakta olduklarını ve Şubat’tan itibaren Bolşeviklerin kitlesel bir parti kurmaya çalıştıklarını gördüm. İşçiler ve askerler arasında epey büyüdüler. Fabrikalardaki fabrika komiteleriyle bağlantılar kurmak ve sendikalarda ve garnizon birlikleri arasında güçlenmek için büyük çaba harcadılar.

Kitleler arasında kök salmayla diğer herhangi bir partiden daha fazla ilgileniyorlardı ve kitlelerin görüşlerine biçim vermekle birlikte kitlelerin görüşlerinden de biçimleniyorlardı. Parti -merkezi bir askeri hareket olmaktan uzak olduğu- 1917’de Wall Street Journal‘da -bence Applebaum’un yazısıydı- şöyle tarif ediliyordu: Kitlesel ve görece demokratik karar alma ile âdemi merkeziyetçi bir parti oldu ve bu, başarılı olmalarında son derece önemliydi. Fakat partinin sol kanadının Geçici Hükümeti devirmeye ve gücü Sovyetlere çok erken bir zamanda devretmeye çalıştığı 1917 Temmuz’undaki ayaklanmada parti felaket durumdaydı.

Benim düşünceme göre Lenin bu ayaklanmaya karşıydı ve bu da âdemi merkeziyetçi bir partiye sahip olmanın bedelinin bir parçasıydı. Ancak uzun vadede bu iç demokrasi ve âdemi merkeziyetçilik partinin başarısı için kritikti. Temmuz, Eylül ve Ekim aylarında iki ya da üç kez Lenin Geçici Hükümetin alaşağı edilmesi emrini verdi, fakat yerellerdeki liderler bunun çok riskli olduğunu ve muhtemelen  başarısız olacağını görebildiklerinden bu emirleri reddediyorlardı. Troçki’nin liderlere yardım etmesi ve Lenin’in Finlandiya’daki saklanma yerinden genel talimatları vermesiyle nihayetinde iktidara gelmelerine, başarılı bir şekilde iktidarı ele geçirmelerine yol açacak olan stratejiyi geliştirdiler.

Geçici hükümete karşı tüm hamleler, iktidarı Kurucu Meclise  devretme, “Hemen barış” ve “Bütün İktidar Sovyetlere” adına yapıldı. İktidara geldiklerinde geniş ölçüde tam bir destek aldılar çünkü kitleler karşı-devrimci bir girişim olacağından endişe duyuyorlardı. Ağustos ayındaki başarısız Kornilov darbesinden dolayı kitleler bir başka girişimden korkuyorlardı. Bu yüzden kitleler, “Bütün İktidar Bolşeviklere” değil – ki Bolşevikler bu sloganı hiç kullanmadılar- çok partili Sovyetler için “Bütün İktidar Sovyetlere” diyen Bolşevikleri desteklediler.

Bolşeviklerin kendi başlarına iktidara gelmelerini sağlayan, Menşeviklerin ve Sosyalist Devrimcilerin (SR) ve Menşevik Enternasyonalistlerinin hepsinin, yeni hükümeti ilan eden İkinci Sovyetler Kongresi’ni terk etmeleriydi. Sol SR’ler Bolşevikler ile hükümete girmeyi reddettiler ve böylece Bolşevikler kendi hükümetlerini kurabildiler. Gittikçe daha fazla tarihçi devrime – ve ben buna çalışmalarımda çok erken vardım – Şubat devrimi ile başlayan ve İç Savaş ile biten bir süreç olarak bakıyor. NEP [Yeni Ekonomik Politika] ‘nın ilanı da Şubat Devrimi’yle birlikte bu sürecin bir aşaması, Temmuz ayaklanması da büyük olasılıkla bir aşama, Ekim Devrimi başka bir aşama, Kurucu Meclisin sona ermesiyle birlikte bir aşama girildi vs. vs. İç savaş da bunun bir parçası.

Lenin’in iktidarı ele geçirmesi, Alex senin de iyi bildiğin gibi, Rusya’daki devrimin Almanya’da başlayacak dünya çapında sosyalist devrimin tetiklenmesine yardımcı olacağı varsayımına dayanıyordu. Bu olmadı. Fark ettiğim şeylerden biri de – henüz çalışmamı bitirmedim – çalışmalarımda birkaç yıla yoğun bir şekilde odaklanmış olduğum konusunda haklısın- ancak üçüncü, hatta İç Savaş sırasında Petrograd ve Bolşeviklerin İç Savaş’ta hayatta kalması üzerine olacak dördüncü cildi bitirmek üzereyim. Ve bu perspektiften bakacak olursak, kendisini tamamlaması bir bu kadar daha uzun sürecek önemli bir süreç gibi görünüyor. Lenin yurtdışındaki erken sosyalist devrimler için umutlarının gerçekleşmediğini gördüğünde, ekonomik düzlemde bir tür devlet kapitalizmine kısmi bir dönüş olan Yeni Ekonomik Politika NEP’i ilan etti. Alex, senin bildiğin gibi “Tek ülkede sosyalizm” diyen Lenin değildi. Stalin’di.

“Tek ülkede sosyalizm” Stalin’den önce hiçbir Marksist tarafından asla hayal edilmedi. Bu bir zorunluluğun sonucu olarak kabullenilen bazı önlemlerin, Stalin dönemine girdiğimizde bir tür erdeme dönüştüğü bir şeydi.

Ben kesin olarak,  belki bilirsin bir New York tarihçisi ve Bukharin’in biyografisinin yazarı olan Steven Cohen’in öncülük ettiği Bukharin kampından tarafım. Buharin’in gelişme planı çok daha az şiddetli ve daha yavaş olurdu ve bu, benim görüşüme göre, Stalin döneminin büyük trajedisinden kaçınılmasını sağlayacaktı.

Evet, bütün bu meseleleri kesinlikle tartışabiliriz ancak dış koşulların Bolşevikleri başlangıçta benimseme niyetinde olmadıkları önlemleri almaya zorladığına dair şüphe yok.

Ve ben bunu şahsen Ekim 1917 – 1921 dönemi için belgeleyebilirim. Ve 1917 ve 1918’de olanları belgelemeye çalıştığım gibi aynı şekilde adım adım yaparım. Buradaki en önemli fark şu anda Rus arşivlerinde çalışabiliyor olmam. Her yıl iki ay boyunca Rus arşivlerinde çalışıyorum. St. Petersburg’da yaşıyorum ve arşivlerde çalışıyorum.

Bir sonraki ciltte – belki de son cilt, sonuçta gençleşmiyorum – ancak arşivlere erişmeden asla yapamayacağım daha düşük düzeydeki süreçleri ve gelişmeleri belgeleyebilirim. Ve bulduğum şeylerden biri, her arşiv dosyasında dosyalar ilk açıldığından beri kullananlara kadar geri giden, bir kısmı 1950’lere veya daha öncesine geri giden bir kaydın olduğudur. Bu dosyaların çoğu kullanılmadı ya da çok yüksek bir oranındakinin yüzüne bakılmadı, bu da beni hala Rus Devrimi hakkında bilmediğimiz şeyler olduğuna ve çok daha fazla şey öğrenmememiz gerektiğine inanmaya itiyor.

Başka birkaç mite dönmeme izin verin, örneğin Bolşeviklerin tek bir ses olarak konuştuğu, yani bunun da temel olarak Lenin’in sesi olduğu dair mite. Bence kitapların bu bakışı oldukça yok etti- demek istediğim onu yok eden tek kişi sen değilsin – ama bunu senin gibi bilgeliğe sahip olan birisinden gelmesi oldukça etkileyici.

Evet, teşekkür ederim. Aslına bakarsanız, ilk olarak 1960’lı yıllarda hem Batı’da hem de Sovyetler Birliği’nde Komünist Parti’ye yekpare imiş gibi bakıldığında bu iki sonuca ulaştım.

Bu mit, hem Rus Devrimi’nin sağcı muhalifleri hem de 1930’lardan sonraki Stalinist rejimi savunanlar için ortak olan bir mittir.

Doğru ve bu tip şeylerin yaşandığı her yerde bunu oldukça erken bir şekilde düzelttiğimi düşünüyorum. Ve sadece Nisan konferansına bakılırsa bu oldukça açıktır. Nisan konferansı, Bolşevik konferansı, devrimden sonra partinin ilk konferansıydı ve Lenin katılabilmişti. Konferans keskin bir şekilde Leninistler, merkez grup ve ılımlı Bolşevikler, sağ kanat Bolşevikler – Kamenev ve Zinovyev gibi insanlar- arasında bölünmüştü. Onlar sonuna kadar mücadele ettiler ve Lenin devrimin yönü, devrimin devam etmesi ve iktidarın Sovyetlere devri ile ilgili ana mücadeleyi kazanırken, ılımlıların sesi çok güçlüydü ve Merkez Komitenin neredeyse yarısı ılımlılardan oluşuyordu. Ve soldaki bazı insanlar “Peki bekleyin bir dakika, tüm bu ılımlıları istemiyoruz” derken, Lenin “Hayır onlara ihtiyacımız var. Onların kitlelerle bağları var ve Kamenev’in sesi önemli” diyordu.

Bunu Nisan konferansı protokollerinde bulacaksınız. Böylece Lenin bu hararetli tartışmayı hoş gördü ve Eylül ayının ortalarında iktidarın derhal ele geçirilmesi çağrısında bulunduğunda, Eylül’deki bu hararetli tartışma hayati önem taşıyordu.  Bu çok erken oldu – bunun çok daha erken olabileceği şimdi bütün tarihçiler için açık- ve Merkez Komitesinin çoğunluğu ve o zaman Petrograd’da yapılan Ulusal Konferans – bunların çoğu Lenin’in direktiflerini görmezden gelmek için oy kullandı ve partinin iyiliği içindi. Devrimden sonra Lenin az ya da çok bunu kabul etti. Ve Stalin, Troçki’nin bu durumdan ortaya çıkan taktikleri seslendiren esas lider olduğunu kabul etti.

Bu tanımlayıcı tarihi açıklamandan sonra, Bolşeviklerin fanatik bir grup olarak iktidarı aldıkları, Bolşeviklerin otoriter doğası ve “esnek olmayışları” ile ilgili mitin neden olduğunu düşünüyorsun? Neden hala bu mitler devam ediyor?

Farklı yerlerde farklı nedenlerle devam ediyorlar. Batı’da kısmen – Amerika Birleşik Devletleri’nde öyle diyelim – Soğuk Savaş’ın bir ürünü olan Rusya’ya düşmanlık yüzünden sürdürüyorlar, şimdi ise seçim sistemimize Rus müdahalesi suçlamalarından ve bir tür içgüdüsel anti-komünizm yüzünden durum karmaşık. Birkaç yıl önce Leo Haimson gibi insanların bunun geçmişte kaldığını bir mitoloji  olduğunu söylediklerini hatırlıyorum. Ama ben hiçbir zaman böyle hissetmemiştim, bu his New York Times’ın devrime dair yazı dizisindeki her yazıda ve son zamanlarda Wall Street Journal‘da yansıtılanları gördüğümde her zamankinden daha güçlendi.

Rusya’da ise bu biraz farklı. Geçtiğimiz birkaç ay içerisinde üçü Moskova’da ve ikisi de Petersburg’da olan “1917″ konferanslarında bulundum ve profesyonel düzeyde, profesyonel tarihçiler arasında, ciddi bir çalışmanın devam ettiği ve hiçbir ciddi tarihçinin bu mitolojinin esiri olmadığı oldukça açıktır. Ancak hükümet, Putin hükümeti, istikrar arzusuyla motive oluyor, milliyetçiliği ve dini ortodoksiyi vb, geleneksel Rus değerlerini, dolaylı ve açık bir şekilde kullanıyor ve – bugün gördüğümüz gibi – Devrim ve devrim tarihini açık bir şekilde görmezden gelmeye çalışıyor.

Anlaşılır bir şekilde – onlar başka bir otoriter rejim – bir devrim istemiyorlar ve bu yüzden onlar, Putin’in çıkarıyla ilgili olmasa da, yeni mitolojilere yardım ediyorlar, bir nevi cesaretlendiriyorlar. Ancak devrimden bu yana yüzlerce yıldır çok politikleşmiş bir konunun, ciddi Rus tarihçiler arasında devrimin artık depolitize edilmesinin ve ciddi biçimde incelenmesinin bende önemli bir etki bıraktığını vurgulamak istiyorum.

Putin rejiminin devrimin yıldönümünü sadece görmezden gelmekle kalmayıp aynı zamanda bu günü sanırım Çarlık rejiminin 17. yüzyılda Polonyalılara karşı ayaklanmasını kutlamanın bir uydurması olan “Milli Birlik Günü” olarak değiştirmeye çalıştıklarını düşünüyorum. 

Evet, zaten aynı gün değil ama söylediğin şey doğru. Komünist Parti son birkaç gün içinde birkaç şeyi örgütlemeye çalıştı, ama bu çok zayıf idi ve söylediğin her şey doğru.

Sonuç olarak, bugün Rus Devrimi’ni hatırlamanın bizim için neden önemli olduğunu ve 1917’de olanların bugün bizim için herhangi bir ders içerip içermediğini birkaç kelimeyle söyleyebilir misin?

Peki, farklı insanlar 1917’nin derslerine farklı bakarlar. Pek çok Marksist için dünyanın en büyük ülkesinde gerçekleşen ve 20. yüzyılın en önemli olayı olan 1917 devrimi, devrimi anlamak ve devrim yapmak için önemli bir vaka incelemesidir. Dünden önceki gün Brüksel’de gerçekleşen büyük bir konferanstan önceki gün geldim. Dört gün boyunca Lenin’in 1914’te konuştuğu ve büyük ölçüde sadık komünistler ve komünist kalanlar tarafından doldurulan bir işçi salonunda bulundum.  Ve onlar beni çok dikkatli bir şekilde dinliyorlardı ve akıllarında ne olduğunu biliyordum.

Biliyor musun, benim için yararlı olan neleri öğrenebiliriz. Benim için olay çok farklı. Rus Devrimi, nüfusun önemli bir kısmı sorunlarının tek çözüm yolu olarak devrimi gördüğü bir noktaya ulaşmadan önce, siyasal, sosyal ve ekonomik sorunların çözülmesinin neden önemli olduğu konusunda çok önemli bir örnektir. Ama sonra, şunu da eklemeliyim ki, devrim hakkında doğru, mantıklı bir görüşe sahip olunmalıdır. Buna bir darbe olarak bakarsanız, alacağınız ders büyük bir devrim olarak bakmanızdan oldukça farklı olacaktır. Tanımladığım iki bakış açısı olayı devrim olarak bir tarafı olumlu diğeri olumsuz olarak gören insanlarla ilgilidir.

Sanırım bu son soruda biraz farklı düşünüyoruz, çünkü benim görüşüme göre devrimler kaçınılmazdır. Ama bu başka bir zamanın tartışma konusu.

Ama buna saygı duyduğumu eklemem için hemen izin ver. İşim, yapabildiğim en iyi şekilde en doğru resmi sunmak. Soldan ve merkezden destek aldığımı düşünüyorum tam olarak, çünkü tam da ideolojik DEĞİLİM ve bir neden dışında başka bir nedenim yok. Bu neden ise ne olup bittiğini anlayabilmek için elimden geldiğince doğruya yaklaşmaya çalışmak ve gerisini onunla nasıl yüzleşileceğine ve onunla nasıl başa çıkılacağına karar verecek olan siz ve arkadaşlarım gibi ılımlı olan insanlara bırakmaktır.

Bunu takdir ediyorum ve görüşlerinize saygı duyuyorum. Teşekkürler, Dr. Rabinowitch.

 

Versobooks.com’dan Türkçeye El Yazmaları için Caner Malatya tarafından çevrilmiştir.

Kaynak: https://www.versobooks.com/blogs/3615-myths-of-the-october-revolution-an-interview-with-alexander-rabinowitch

İşgalci ABD’nin Irak’tan Çekilmesi

30 Eylül’de son Amerikan birliklerinin Erbil yakınındaki Harir Hava Üssü’nden ayrılmasıyla ABD’nin Irak’taki yirmi üç yıllık askerî varlığı ...