9 Ağustos 2021 Pazartesi

Yine ve Yeniden Afganistan

(El Yazmaları, 9 Ağustos 2021)

“Büyük Oyun”dan[1] “Soğuk Savaş”a, oradan da Bush’un “Terörizmle Küresel Savaş”ına kadar modern zamanların bütün savaşlarını yaşayan Afganistan, tekrar yeni bir “küresel” savaşın ilk sancılarını doğrudan yaşamanın eşiğinde. Orta Doğu ile Uzak Asya’yı, Orta Asya ile Hindistan’ı bağlayan kavşakta olmanın yanı sıra Rusya ve Çin’e “saldırmak” için uygun konumda olması Afganistan’ın küresel savaşların merkezi olmasının en önemli nedenlerinden biri. Ve burada verilen savaşın sonucu, küresel savaşın sonucunu da belirleyici nitelik taşıdı, taşımaya devam ediyor.

ABD “Çekiliyor”

Bush’un “Terörizmle Küresel Savaş” retoriği doğrultusunda 2001 yılının sonlarında Afganistan’a giren ABD, Biden’ın başkan seçilmesinin ardından güçlerini çekeceğini açıkladı. 1 Mayıs’ta başlayacağı açıklanan çekilme 11 Eylül’e(!) ertelense de ABD’nin ülkedeki güçlerinde kısmi bir azalma mevcut. Güçlerdeki azalma nedeniyle Taliban örgütü hızlı bir şekilde ülkenin özellikle kırsal kesimindeki yüzden fazla yerleşim yerinin kontrolünü ele geçirdi. 2016’da kısa süre elinde tuttuğu Kunduz’dan sonra ilk defa bir il merkezini, Nimroz ilinin yönetim merkezi Zaranc’ı eline geçirdi ve hükümet güçlerinin dağınıklığı nedeniyle ilerlemeye devam ediyor.

Taliban’ın hızlıca ilerleyebileceğinin tahmin edilebilir olmasına rağmen ABD’nin “çekiliyor” olmasının altında birden çok neden yatıyor. Sovyetler Birliği’nin yıkılmasının ardından kendini muzaffer ilan eden ve bunu “imparatorluğunu” fiilen kurarak göstermek isteyen ABD’nin ilk durağı Afganistan ve sonrasında Irak olmuştu. İki ülkede ABD kısa sürede “zafer” kazanmış olsa da işgale karşı gösterilen direnişler Sam Amca’nın gücünü yıpratmakla birlikte imparatorluğunu yayma hızını kesmişti. Buna ek olarak 2008’de ABD’de patlayan kapitalizmin yapısal krizinin giderek derinleşmesi imparatorluk hayallerini neredeyse sona erdirmiş ve yeni küresel güçleri sahneye çıkarmıştı.

Böylece kapitalizmin krizinin derinleşmesi, küresel güçlerin ABD’nin hegemonyasını adım adım geriletmesi ve Taliban’ın şiddetli direnişi ABD’nin Afganistan’dan fiilen çekilmesine neden olmakta.

Fakat ABD Afganistan’dan tamamen çekilmiyor, belirli bir gücünü diplomatlarını vs. koruma nedeniyle ülkede bulundurmaya devam etmeyi planlıyor. Diğer yandan da komşu ülkelerde çeşitli üsler edinerek Afganistan’a hızlıca müdahale edebilme imkânını sürdürmeyi de hedefliyor. 2001’deki işgal sürecinde Kırgızistan’da edindiği gibi Özbekistan ve Tacikistan’da da üsler edinmek istese de bu ülkelerden olumlu yanıt alabilmiş değil. Ayrıca ABD, Pakistan’da ve Hindistan’da da üsler edinmeyi önüne koymuş durumda. Üs edinme politikası ile ABD’nin Afganistan “ateşine” dışarıdan müdahale etme isteğinin yanı sıra Çin’i çevreleme politikası güttüğü görülüyor. Özcesi ABD, stratejik noktalara belirli güçlerle üslenerek Çin’e karşı üstün olduğu askeri gücünü efektif bir şekilde kullanmak istiyor.

Öte yandan ABD kendi güçlerinin yanı sıra “müttefiklerinin” güçlerinde de özel bir şekilde faydalanmayı amaçlıyor. Trump döneminde, özellikle Orta Doğu’da, kendi çıkarlarını esas alarak davranan müttefiklerini belli bir asabiyet[2] çerçevesinde bir araya getirmeye çalışan Biden Afganistan’da da bunu sürdürmek istiyor. Bu bağlamda akıllara ilk olarak Türkiye’nin gelmesi ise tesadüf değil.

Türkiye’nin Hesapları

ABD’nin Afganistan’ı işgal etmesi sürecinin başlarında olmasa da sonraki süreçte önemli bir yeri olan ve Afganistan’da belirli bir “düzenin” oturtulmasında faydası bulunan Türkiye, yeni süreçte aktif rol alma derdinde. ABD’nin çekilmesinin ardından “Afganistan Misyonu”nda önemli rol oynamaya talip olan Türkiye, Orta Doğu ve Kuzey Afrika’dan sonra Afganistan’da da sahada olarak etki alanını büyütmeyi hedefliyor.

AKP döneminde daha da semiren Türk sermayesi, gözünü Afganistan pastasına dikmiş durumda. İhalelerden, ucuz işgücüne kadar çeşitli şekillerde faydalanabileceği Afganistan pazarı sermayenin başını öyle döndürmüş durumda ki “din kardeşi” Taliban ile anlaşabileceğini düşünüyor. Fakat Taliban öyle düşünmediğini Türkiye’nin arabuluculuk teklifini reddederek gösterdi. Buna rağmen Türkiye bu “pastadan” kolay kolay vazgeçmeyeceğini Kabil havaalanının yönetimini alma ve Afgan göçmenleri[3] kabul etmedeki arzusuyla gösteriyor. Afganistan’dan gelen göçmenleri kabul etmedeki “yüce gönüllüğü”nün iki nedeni bulunuyor: Birincisi Suriyeli göçmenlerden de daha ucuza çalışabilecek olmaları, ikincisi ise ABD ile irtibatlı göçmenleri diğer “savaşlarda” kullanabilme olasılığı. Dolayısıyla Afgan göçmenler Türk sermayesi için bulunmaz bir nimet.

Afganistan’ın adeta bir “pudra şekeri” cenneti olması da sermayenin iştahını kabartıyor. Dünyadaki afyon ekimi ve uyuşturucu üretiminin neredeyse yüzde 85’ini sağlayan Afganistan, BM verilerine göre 65 milyar dolarlık bir pasta yaratıyor. 600 bin kişinin çalıştığı “sektörde”, yaklaşık 6 milyar dolar ülke içinde kalırken, kalanı Batı mali sisteminde “aklanıyor”.[4] Bu devasa pastadan hangi sermaye tatmak istemez ki? Türk sermayesi neden istemesin?

Çin ve İran’ın Planları

ABD’nin yaşadığı hegemonya krizi dolayısıyla küresel sahnede ön plana çıkan Çin, ortaya çıkan fırsatları değerlendirerek gücünü arttırma ve yaymanın peşinde. Ucuz iş gücünden elde ettiği artı-değerin birikimine ek olarak son yıllarda teknolojiye yaptığı yatırımla (yani değişmeyen sermayeye) artı-değer birikimini daha da arttıran Çin, kapitalizmin kriziyle bağlantılı olarak kâr oranlarının düşme eğilimi yasasıyla karşı karşıya. Buna karşı ortaya attığı “Tek Kuşak Tek Yol” projesini gerçekleştirme doğrultusunda hamlelerde bulunan Çin için Afganistan önemli bir fırsat. Modern İpek Yolu’nun geçtiği kavşak noktasında bulunan Afganistan, Çin sermayesinin İran, Türkiye ve Batı sermayesi ve pazarlarıyla buluşması için hayati önemde.

Hayati önemin farkında olan Çin’in Taliban ile görüşmeleri hızlandırdığı ve birçok noktada anlaştıkları görülüyor. Çin, Taliban’a ihtiyaç duyduğu finansal ve altyapı desteğini sağlamayı taahhüt ederken, Taliban da Doğu Türkistan İslam Partisi’ne desteği kesmeyi ve Badahşan’da askeri üs vermeyi vaat ettiği belirtiliyor.[5] Fakat Çin’in askeri gücünün sınırlı olması, olası bir krizde ya da başka ülkelerin (misal Taliban’la görüşen Almanya[6]) daha cazip tekliflerde anlaşmanın rafa kaldırılmasını önleyemeyebilir. Bu noktada İran’dan alınacak destek önemli olacaktır.

İran da ABD’nin çekilmesine dair hamlelerini sıklaştırıyor. Sovyetler Birliği’nin Afganistan’ı işgal ettiği dönemde İslamcı gruplara desteğini sunan molla rejimi, ABD işgali döneminde de desteğini sürdürmüştü. Diğer yandan da İran, ülkedeki Şii Hazaralar ve Afganları kendine örgütleyerek bölgedeki savaşlarda bu güçleri kullanmıştı. ABD’nin çekilmesinin ardından bu güçleri ülke içerisindeki etkisini arttırmak için kullanmayı hedefleyen İran, Taliban ile hükümet arasındaki görüşmelere ev sahipliği yaparak etkisini büyütmeyi amaçlıyor. Böylece İran çevrelenmeye karşı hamleler yapmanın yanı sıra küresel güçlerin savaşında önemli bir yer kaparak “değerini” de arttırmanın peşinde.

Küresel ile bölgesel güçlerin kozlarını paylaştığı Afganistan, geçmişte olduğu gibi bugün de dünyaya egemen olacak gücü ya da güçleri belirleyecek savaşın merkezi olma niteliğinde. Kapitalizmin derinleşen krizi bu savaşın öncekilerden daha da çok insanın kanını dökeceğini, bölge halklarının canını alacağını gösteriyor. Bunu engellemenin yolu ise 1978’de sosyalistlerin öncülüğünde devrim yapan Afgan halkının mücadelesini yükseltmesinden geçiyor. On yıllardır süren savaş girdabından bitap düşen Afgan halkının mücadelesini desteklemek ve dayanışma içinde olmak da başta Orta Doğu halkları olmak üzere bütün halkların görevi.

Dipnotlar:

[1]19. yüzyılın başından itibaren küresel güçlerin stratejik bölgeleri paylaşma mücadelesine verilen isim.

[2] https://elyazmalari.com/2021/02/19/biden-savasla-geliyor/

[3] https://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/sedat-ergin/abd-ile-afganli-siginmacilar-krizi-kapimizi-caliyor-41867974

[4]https://www.gazeteduvar.com.tr/uyusturucu-ile-jeopolitik-cekisme-arasinda-afganistan-makale-1527558

[5]https://www.gazeteduvar.com.tr/taliban-mumin-kardesi-erdogani-neden-uzuyor-makale-1528112

[6]https://www.gazeteduvar.com.tr/alman-yetkililer-katarda-talibanla-gorusmeyi-dogruladi-haber-1530476

2 Ağustos 2021 Pazartesi

İranlı İşçiler Yeni Mümkünlerin Kapısını Açıyorlar

(El Yazmaları, 2 Ağustos 2021)

Orta Doğu’da varlığı “unutulan”, on yıllardır süren savaş hali nedeniyle siyasal alandaki yeri yok sayılan işçi sınıfının grevi, günlerdir İran’ı derinden sarsıyor. İran devletinin bütün baskılarına rağmen devam eden grev, İran medyasının görmezlikten gelmesine karşın halkın önemli bir kesimine ulaşarak yoluna devam ediyor. 

Grev ve Neoliberalizm 

19 Haziran’da 60 bine yakın petrol ve doğal gaz işçisinin başlattığı grev, 8 ildeki 60 petrol şirketinde sürüyor. İşçilerin ilk talebi 300 doların altında olan aylık ücretlerinin en az 500 dolar olması.

İran’da enflasyonun yüzde 50 civarında olması, işçilerin bu zammı talep etmesinin en önemli nedeni. Nitekim yüksek enflasyon nedeniyle geçtiğimiz aylarda ülkenin çeşitli yerlerinde işçiler küçük çapta grevler de düzenlediler.  

İşçilerin bir diğer talepleri ise izin günlerinin arttırılması ve çalışma koşullarının sağlıklı olması. Haftada 6 gün çalışan ve ayda sadece 2,5 gün izne sahip olan işçiler, ayda 20 gün çalışma ve 10 gün izne sahip olmayı talep etmekteler. Özellikle ülkenin güneyindeki çöllerde çalışan işçilerin uzaktaki ailelerini ziyaret edebilmeleri için izin günü sayısının oldukça önemli. Bununla birlikte iş güvenliğinin olmadığı, koronavirüsle ilgili önlemlerin alınmadığı vb. çalışma koşullarında çalışmaya zorlanılan işçilerin yaşamı büyük tehlike altında. 

Greve çıkan işçilerin talepleri, neoliberalizmin bütün dünyadaki işçilere dayattığı çalışma biçiminin İran’da da geçerli olduğunu gösteriyor. Keza greve çıkan işçiler, iş güvencesine sahip olmayan geçici sözleşmeli işçiler.  

1979 İslam Devrimi’nden sonra başlayan ve Irak’la olan savaşla hız verilen özelleştirmenin yanı sıra neoliberalizmin alameti farikalarından taşeronlaşma da yaygınlaştırıldı. Devlete ait Ulusal İran Petrol Şirketi, petrol ve doğal gaz üretimi için çeşitli şirketlere el altından izin verirken kendisi de geçici ve mevsimlik sözleşmelerle işçiler almaktadır. Bugün İran’da petrolkimya ve enerji sektöründe yaklaşık olarak 154 bin işçi geçici sözleşmelerle çalışmakta. Kadrolu çalışanların sayısının ise 200 bine yakın olduğu belirtiliyor.[1]

Bu rakamlara baktığımızda ülke ekonomisinin can damarı olan sektördeki işçilerin yarısına yakınının iş güvencesi olmadan çalıştığını ve onların yarısına yakının da greve çıktığını görmekteyiz. Dolayısıyla molla rejiminin despot yapısına rağmen işçilerin gösterdiği cesaret ve mücadele neoliberalizme karşı gösterilen bir direniş niteliğini de taşımakta. 

Mollaların Anti-emperyalizmi 

İran’daki molla rejimi, yüksek perdeden “haykırdığı” ABD karşıtlığı başta olmak üzere ulusalcı ve Şii İslamcı retorik nedeniyle çoğu zaman anti-emperyalist ve anti-kapitalist bir duruşa sahip olduğu zannını yaymayı başardı. Fakat tarihe baktığımızda mollaların önemli bir çoğunluğunun öncülleri Şah rejimi sırasında sermayenin önemli bileşenlerinden biri olduğunu görmekteyiz. Hatta petrolü kamulaştıran ulusalcı Musaddık’ın devrilmesinde ABD ve İngiltere ile işbirliği yaptığı da bilinmekte. Bunlara ek olarak İran Anayasası’nın 44. maddesini özelleştirilmelere ve ekonominin liberalleştirilmesine cevaz vermek için ‘yeniden yorumlanmasını’ sağlayan mevcut dini lider Ali Hamaney. Mollaların içinden hiç çıkmadıkları soygun, yolsuzluk bataklığı ise herkesin bildiği bir gerçek.[2]

Öte yandan molla rejimi, yüksek enflasyonun nedeni olarak ABD’nin yaptırımları gösterip, işçilerin tepkisini yönlendirmeye çalışıyor. Yaptırımlar sırasında petrol ve doğal gazı Çin, Türkiye, kimi Avrupalı ülkelere satan ve şimdi de petrol ihracatını arttırmak için ABD’li yetkililerle görüşen mollaların ABD’yi suçlu gösteren sözlerinin halkın nezdinde bir karşılığı yok. Ki emekliler, öğretmenler, sağlık emekçileri, kadınlar, işsizler ekonomik durumu protesto eden irili ufaklı eylemlere tekrar başladılar. Dolayısıyla neoliberalizmi kendi çıkarları doğrultusunda uygulanmaktan çekinmeyen ve bunun için de küresel güçlerle işbirliğinden hiç sakınmayan mollaların anti-emperyalizmi, halkın mücadelesi karşısında kumdan kaleler misali yıkılıyor. 

İşçiler Mümkünü Gerçek Kılabilir 

Mollalar, diğer kumdan kalelerinin yıkılmaması için çaba gösterseler de şimdilik bir sonuç elde edememiş durumdalar. Tahran rafinerisinde 700 işçinin işten atılması halkın grevdeki işçilerin yanına geçmesine neden olurken, ulusal basının grevi görmezden gelmesine karşılık da sosyal medyadan işçilere destek yağıyor. Halkın yükselen desteğinin yanı sıra kimi yerlerde emekçilerin de işçilere katılımı mollalara Şah’ı yıkan 1979’daki petrol grevlerini anımsatıyor. Her zaman kullandığı “zor gücü” bu sefer işe yaramayan molla rejimi, çeşitli görüşmeler ve işçilere desteğini açıklayan Ahmedinejad gibi unsurlarla direnişi yumuşatarak sistem içerisinde tutmaya çalışıyor. Gerek neoliberalizmin krizi gerekse de son seçimin gösterdiği üzere mollaların halkın rızasını almada giderek başarısız olması, rejimin kısa sürede “sopayı” kullanabileceğine işaret ediyor. İşkenceci başlarından olan yeni başkan Reisi de bu sopayı kullanmayı herkesten çok istemekte. 

Rejimin daha önce de salladığı sopalara boyun eğmeyip çeşitli şekillerde mücadelesini sürdüren İran halkı, grevci işçilerle birlikte olarak direnişi büyütebileceğine işaret ediyor. Grevci işçiler de kurdukları “Protestocu ve Grevci Geçici Sözleşmeli Petrol Şirketi İşçileri Konseyi” ile İran’daki işçi sınıfı mücadelesinin 1979’da bitmediğini, günümüzde de canlı bir şekilde devam ettiğini dosta düşmana gösteriyorlar. Önemli bir örgütlenme ve mücadele tarihine sahip olan İran işçi sınıfı, önümüzdeki süreçte sadece İran’da değil Orta Doğu’da da emekçilerin söz sahibi olup var olan “savaş hali”ni değiştirebileceğini mümkün olduğunu ortaya koyuyorlar. Bu mümkünat, bölgedeki devrimcilerin ve işçi sınıfının İran işçilerinin mücadelesini büyütmelerine çaba göstermesiyle gerçek olabilir. Ve bu “gerçek”, bölgeyi kana bulayan savaş halinin hiç bitmeyeceği “gerçeğinden” hiç de daha az olası değildir. Son 3 yılda Sudan’dan Irak’a, Lübnan’dan Ürdün’e emekçilerin attıkları ufak ama büyük adımlar, bugünlerde atılan yeni adımlarla birlikte, bunun en büyük göstergesi. Orta Doğulu devrimciler, savaş halinin sunduğu konumdan öte kendi özgül konumlarından bu adımlarla bütünleştikleri takdirde başka bir Orta Doğu’nun gerçekleşmesi oldukça yakın olacaktır. 

Dipnotlar:

[1] https://iranintl.com/en/iran/oil-and-petrochemical-workers-strike-60-companies-iran 

https://apnews.com/article/middle-east-iran-health-coronavirus-pandemic-strikes-e30e40c767c47713a277cdeaca8e21f7 

[2] https://peopleandnature.wordpress.com/2021/07/16/iran-oil-workers-strike-a-spectre-haunting-neoliberalism/

8 Temmuz 2021 Perşembe

Mollaların Hesapları ve Reisi’nin “Seçilmesi”

(El Yazmaları, 8 Temmuz 2021)

16 Haziran günü Orta Doğu’nun önemli bölgesel gücü İran’da, devletin resmi isminin “cumhuriyet” kısmının hakkını vermek için cumhurbaşkanlığı seçimi gerçekleştirildi. Önceki seçimlere nazaran “sessizce” gerçekleşen seçimi oyların yüzde 62’sini alan “muhafazakâr” aday İbrahim Reisi kazandı. Reisi’nin kazanması ile resmi ismin “İslam” kısmı da gerçekleşmiş oldu. Seçim ve kazananla birlikte ismin “tamamlanmış” olması, İran’ın önümüzdeki dönemde izleyeceği politikaların büyük oranda ipuçlarını da sunuyor.

Rejimin “Seçimi”

16 Haziran’da gerçekleşen her ne kadar “seçim” olsa da esasında molla rejiminin belirlediği çerçevenin halka zorla dayatılmasından ibaret. Örneğin seçimlere başvuran 592 adaydan 40’ının kadın olmasına rağmen, önceki seçimlerde olduğu gibi, hiçbir kadının adaylığının Anayasayı Koruyucular Konseyi (AKK) tarafından onaylanmaması rejimin erkek lider dayatmasının bir göstergesi.

Bir diğer dayatma ise adayların rejimin kurumlarında uzun yıllardır çalışmış olması ve rejim tarafından güvenilir bulunması. Hatta son seçimin reddedilen adaylarına baktığımızda rejime çalışmış olmakla güvenilir olmanın da yetmediği görülüyor. Eski Cumhurbaşkanı Mahmut Ahmedinejad, eski Meclis Başkanı ve Hamaney’in danışmanı Ali Laricani, Cumhurbaşkanı Birinci Yardımcısı İshak Cihangiri’nin adaylık başvuruları reddedildi.[1]Kısacası yapılan seçim İran halkının iradesini yaratmaktan çok rejimin halka dayattığı “makbul” adayların onay alması anlamına geliyor. Fakat bu makbul adayların belirlenmesinde İran halkının gösterdiği mücadelenin etkisini de göz ardı etmemek gerekir. Rejim halk hareketinin güçlü olduğu dönemlerde “reformcu” adaylara da yer vererek halkın mücadelesini sistem içerisinde tutmaya çalışıyor.

Has Adam Reisi

Yüzde 48,8 gibi düşük bir katılım oranına sahip seçimi açık ara kazanan İbrahim Reisi, rejimin ete kemiğe bürünmüş hallerinden biri.[2]Şii din insanı olan Reisi, İran İslam Devrimi’nden beri rejim için çalışmış ve rejim için her türlü “işi” yapmaktan geri durmamış. Hukuk eğitimi almamasına rağmen 20 yaşında savcı olan Reisi, başsavcılık ve hâkimlik görevlerinden sonra yüksek yargı organlarında görev yaptı. 1988 yılında Humeyni’nin görevlendirdiği Ölüm Konseyi’nin dört üyesinden biri olarak sayısı belirsiz devrimci ve muhalifin ölüm kararına imza attı.[3]

Diğer yandan Reisi’nin rahatça seçilmesi için profili düşük adaylara onay verilmesi, Reisi’nin sadece medreselerde dini eğitim almış olması onun rejimin has elemanı olduğunu gösteriyor. Dolayısıyla Reisi’nin kendisi ve seçilme süreci İran’daki rejimin, az da olsa herhangi bir farklı yapıyı içermeden, kendi gücünü esas alarak önümüzdeki dönemi karşılamayı amaçladığına işaret ediyor. Hâlihazırda hem ülke içinde hem de ülke dışında giderek sıkışan rejimin Reisi ve kendi sınırlı öz gücüyle bu dönemi karşılayabilme olasılığı oldukça tartışmalı.

Dışarıdaki Hesaplar

ABD’nin Irak’ı işgali, ardından Suriye ve Yemen’deki savaşlarla birlikte Orta Doğu’ya yayılan İran, kendi paramiliter gruplarıyla birlikte Afganistan’dan Lübnan’a kadar çeşitli Şii milisleri örgütleyerek bölgedeki gücünü tahkim etti. Böylece bölgedeki gücünü kalıcı hale getiren İran, hem ABD ve müttefiklerinin kendisine yönelik olası saldırıları ülke dışında karşılama hem de kendisine saldıracak ABD’nin müttefiklerine doğrudan saldırabilme imkanına kavuştu.

Son günlerde Suriye ve Irak’taki Şii grupların ABD üslerine saldırmaları da İran’ın bu imkânını kullanmaya niyetli olduğunu gösteriyor. Reisi’nin henüz koltuğa oturmadan ABD’yi bu şekilde “selamlaması” ise bu imkânların sıklıkla ve şiddetli bir şekilde kullanılacağı mesajını da taşıyor. Ayrıca bir saldırının Erbil’de gerçekleşmesi de mesajın sadece ABD’ye değil, aynı zamanda bölgedeki müttefiklerine de gönderildiğini gösteriyor.

İran’ın “saldırganlığının” altında ise Biden’ın yönetime geldiğinden bu yana başlattığı saldırı hamlelerinin önünü alma çabası yatıyor. Biden her ne kadar nükleer anlaşmaya dönüleceğini ima etse de ABD’nin bölgeye eskisinden daha da güçlü döneceğini de belirtmişti. ABD emperyalizminin; kapitalizmin içerisinde olduğu yapısal kriz ve buna bağlı olarak yaşadığı birikim krizi ile birlikte hegemon olma gücünün tahribe uğraması, ABD’nin bölgeye eskisinden daha güçlü dönmesini zorunlu kılıyor. Fakat Çin’in artık güçlü bir küresel rakip olması nedeniyle ABD’nin Çin’e karşı da mücadele etmek zorunda olması, krizler nedeniyle gücü sınırlanmış ABD’yi farklı bir strateji izlemeye itiyor.

Küresel alanda Çin’in önünü almayı gündemin başına koyan ABD, Orta Doğu’ya sınırlı ama etkili bir şekilde müdahale etmeye çalışıyor. Bunun için de müttefiklerinin gücüne ihtiyaç duyan ABD, onları bir araya getirmeye ve aştıkları kimi “çizgilere” geri çekmeye çalışmakta. Netanyahu’nun “devrilmesi”, Suudi veliahtta perde arkasından parmak sallanması, Lübnan’da Hariri’ye alternatif aranması, Türkiye’de Erdoğan’a “yüz verilmemesi” bu çalışmanın ürünleri.

“Düşmanlarının” dağınıklığından da yararlanarak bölgeye yayılan İran ise bu çalışmaların farkında. Bu bağlamda özellikle askeri gücünü tahkim etmeye yönelen İran, ABD’nin en önemli müttefiklerinden Erbil’in havaalanını vurarak ABD’nin çalışmalarına da ket vurmaya çalışıyor. Böylece İran’ın Ruhani dönemindeki gibi “diplomasi”yi değil, “askeri gücü” esas alacağı görülüyor. Askeri gücün “asabiyetini” sağlamada en önemli öğenin Şiilik olması, Reisi’nin neden “seçildiğini” bir diğer göstergesi.

İran kendi gücünü esas almanın yanı sıra ABD’ye farklı yerlerden vurmaya da çalışıyor. Afganistan’da son zamanlarda yüzün üzerinde ilçeyi ele geçiren Taliban’a el altından silah desteği sağlayan İran, hem ABD’nin hem de müttefiklerinin gücünün bir kısmını oraya yönelmesini hedefliyor.

ABD’nin küresel rakibi Çin ile de ilişkileri geliştirmeye yönelen İran, henüz resmi olarak açıklanmasa da, Pekin yönetimiyle 400 milyar dolar değerinde 25 yıllık stratejik işbirliği anlaşması imzaladı.[4]Anlaşmayla Çin’in diplomatik desteğinin yanı sıra ekonomik desteğini de kapan Tahran dışarıdaki giderlerini ve içerideki “rahatsızlıkları” bu destekle kapatmayı hedefliyor.

Halk İsyanına Karşı Cellat

Reisi’nin seçilmesinin “dışarısı” kadar “içerisi” için de taşıdığı anlam oldukça büyük. Pandemi öncesindeki son iki yılda halkın isyanıyla sarsılan rejim, halkın sorunlarına çözüm bulmak yerine ekonomik krizin ve pandeminin yükünü halka yüklemeye devam ediyor. Giderek büyüyen işsizlik, temel gıda maddelerine yapılan zamlar halkın belini bükmeye devam ederken pandemide yetersiz önlem alan İran devleti, suçu ambargo uygulayan ABD’ye yüklemeyi tercih ediyor. Fakat halk, bu “tercihi” tercih etmediğini yıllardır sokaklarda göstermekte.

Diğer yandan rejimin bitmek bilmeyen yolsuzluk skandalları, Güney Azerbaycanlılardan Kürtlere ve Belucilere uyguladıkları asimilasyon ve inkâr politikaları da İran halkının rejime yönelik öfkesini artırıyor. Bu öfkeyi dindirmek için Reisi gibi bir “celladı” halkın karşısına koyan rejim, halkın isyanına karşı şiddetini ve zulmünü arttıracağını şimdiden gösteriyor. Fakat mücadelesiyle çoğu zaman molla rejimine geri adım attıran İran halkının Reisi’ye sonuna kadar sabır göstereceğinin garantisi yok. Ve önümüzdeki süreç, İran halkının yoksulluğa, şiddet ve zulme karşı mücadelesini yükseltmesinin önemli bir olasılık olduğuna işaret ediyor.

Dipnotlar:

[1]https://www.gazeteduvar.com.tr/iranin-secim-muhendisligi-cumhuriyete-veda-mi-makale-1525352

[2]https://www.dw.com/tr/irandaki-cumhurba%C5%9Fkanl%C4%B1%C4%9F%C4%B1-se%C3%A7imlerini-reisi-kazand%C4%B1/a-57963174

[3]https://gergedan.press/cezaevlerinin-acimasiz-savcisinin-iran-cumhurbaskanligi-koltuguna-yukselisi-ibrahim-reisi-9530/

[4]https://gergedan.press/cin-iran-anlasmasi-9273/

31 Mayıs 2021 Pazartesi

Halkı Değil Sermayeyi “Güçlendiren” Parlamento

(Toplumsal Özgürlük, Haziran 2021 sayısı)

Sonucundaki “şüphe” hala süren 2017 referandumu sonrasında geçilen başkanlık sistemine alternatif olarak gösterilen “güçlendirilmiş” parlamenter sistem, “körlerin” fili tarif etmesi misali çeşitli biçimlerde ama bütünlüksüz olarak tasvir ediliyor. Vaadin bu hali, aslında muhalefetin “istemeden” kendisini ortaya koymasına da neden oluyor. 

Başkanlık kimin içindi? 

2001 krizi, AKP’nin iktidara gelişi, Balyoz ve Ergenekon operasyonları ile 2010 referandumu sonucunda devlet sınıflarının despotik yönetimine önemli darbe vuruldu. Fakat despotik yönetim ortadan kalkmadı, yeni bir sahip buldu: Sermaye sınıflarının temsilcileri. Erdoğan da 2005 yılında “Ben ülkemi pazarlamakla mükellefim” diyerek bu temsilciliğe aday olduğunu açıkça ifade etmişti. 

Parlamento ne içindi? 

Türkiye sermayesinin çıkarlarının pürüzsüz bir şekilde gerçekleşmesi için biçim verilen Başkanlık sistemi, yasakladığı grevler ve çıkardığı yasalarla görevini layıkıyla yerine getirmeye devam ediyor. Fakat 2008’den bu yana süren kapitalizmin yapısal krizinin yeni bir derinliğe ulaşması ve bu krizin siyasal kriz ile devlet krizini tetiklemesi, başkanlık sisteminin “verimli” çalışmasını engelliyor. Burjuvazinin egemen olduğu dönemde bir “uzlaşma” mekânı olarak ortaya çıkan parlamento, işçi sınıfının ve halkın mücadelesi sonucunda halkın girebildiği bir siyasal alan olmuştu. Şimdilerde muhalefet de sermayenin derinleşen krizi ve iç savaşına siyasal bir çözüm için “güçlendirilmiş” parlamenter sistemi önümüze koymakta. Bu sisteme dair sundukları ipuçlarında “tarafsız, partiler üstü bir Cumhurbaşkanının olması”, “yasama, yürütme ve yargının ayrılması”, “seçilmişlerden oluşan kabine” gibi başlıkların olması bunu gösteriyor. 

“Güçlendirilmiş” ifadesi ise sermayenin çıkarlarının güçlendirilmesini ifade etmekten başka bir anlama gelmiyor. Halkın çıkarlarını koruyacak yasaların çıkartılması gibi ibarelerin bulunmaması da muhalefetin kimin çıkarlarını önemsediğini, esas aldığını gösteriyor. 

“Sıtmaya” razı olmayabiliriz 

Muhalefet, Başkanlık “ölümünü” göstererek halkı parlamento “sıtmasına” razı etmeye çalışıyor. Oysa bu iki uç dışında, halkın kendini yöneteceği bir olasılık da var. Ve halk yönetime doğrudan katılabileceğini Gezi’deki forumlarla açıkça ortaya koydu ve sonrasında çeşitli meclislerle bunu devam ettiriyor. AKP-MHP iktidarının İstanbul Sözleşmesi’nden İkizdere’ye kadar çeşitli saldırılarına karşı devletin saltanat makamlarına karşı çıkarak “devlet benim” diye haykıran halkın parlamenter sistemin başka bir lacivertine tav olması pek de mümkün değil. 

Demokratik cumhuriyetin mümkün olduğu bir zamandan geçerken sermayenin “güçlendirildiği”bir parlamenter sisteme razı olunmak zorunda değil. Halk güçlerinin gösterdiği mücadele büyütülüp yaşamın her alanına genişletildiği takdirde, halkın güçlü olduğu bir Demokratik Cumhuriyet kurmak hem mümkün hem de tarihsel bir görev olarak önümüzde duruyor. 

22 Mayıs 2021 Cumartesi

İsrail’in Kubbesini Filistin Halkı Yıktı

(El Yazmaları, 23 Mayıs 2021)

Şeyh Cerrah mahallesinde yaşayan Filistinlilerin  işgalci İsrail devleti tarafından “hukuken” evlerinden atılması, egemenlerin beklenmediği bir direnişe yol açtı. Dünyanın dört bir yanında gerçekleştirilen gösterilerin yanı sıra uzun zamandır “sessiz” olan Batı Şeria ile işgal altındaki topraklardaki Filistinlilerin gösterdiği direniş, egemenlerin “yeni” dönemine karşılık ezilenlerin yeni döneminin doğması olasılığını gösteriyor.

Eze Eze Gitme

Biden’ın başkanlığa seçilmesiyle birlikte Trump döneminde izlenen politikalar hızla terk edilmeye başlanmıştı. İran’la tekrar müzakerelere başlanacağının ifade edilmesi, Netanyahu ve  Erdoğan’a telefon edilmemesi, Suudilerin Yemen’de giriştikleri savaşa dair “eleştiriler” Biden’ın rasyonel politikalar izleyerek Orta Doğu’ya barış değilse de huzur getireceği izlenimini yaratmıştı.

Fakat BAE ile düzeyi yükseltilen askeri ilişkiler, Yunanistan’ın bölge ülkeleriyle  askeri ilişkiler kurulmasının sağlanması, Mısır’ın tekrardan sahneye dönmesi perde arkasında başka bir oyunun kurgulandığını göstermekteydi. Nitekim Filistin’e yapılan saldırının, bu oyunun ilk perdesi olarak sergilenmek istendiği görülüyor. Burada Filistin’in özel olarak seçilmesinin nedeni bölgedeki olası direnişleri sırasıyla “ufaktan” başlayıp tek noktaya odaklanmış yoğun bir güçle eze eze gitme amacı yatıyor.

Eze eze gitme sürecinde ise İran’ın etrafının gizlice yavaş yavaş kuşatılması ve İran’ın bölgenin dört bir yanında var olduğu savaşlardaki ateşi harlamasının önüne geçilmesi hedefleniyor. Müzakere sürecinin tekrar başlatılmasıyla da İran’ın “yumuşatılarak” bu sürece askeri olarak karşı koyma gücünün azaltılması öngörülmekte. İran ve müttefiklerinin saldırıları kınamak ve desteklerini gönderdikleri füzelerle yetinmeleri ise yoğun saldırılara karşı savunma odaklı ve sınırlı gücünü verimli kullanacakları bir çizgi izleyeceklerine işaret ediyor.

Moskova-Pekin fırsat kolluyor

Benzer bir çizgiyi Rusya ve Çin’in de izlediğini görmekteyiz. SSCB’nin yıkılışının ardından ilk defa bölgede inisiyatif kazanan Rusya, bölgedeki etkisini korumak ve ABD ile uyumlu bir çizgi izleyerek sınırlı askeri ve ekonomik gücünü verimli kullanma stratejisini sürdürüyor. Bu bağlamda Rusya’nın kendisine dokunmadığı sürece bölgedeki direnişlere yardım etmeyeceği ortada.

“Tek Kuşak Tek Yol” projesi ile bölgeye “sızmaya” çalışan ve son olarak İran ile maddeleri resmi olarak açıklanmayan anlaşma imzalayan Çin de Rusya ile benzer bir hatta oturmuş durumda.

Ekonomik gücünü kullanmayı esas almaya devam eden Çin, pragmatik politikalarına devam ediyor. Dolayısıyla Çin’in de direnişlere yardım etme potansiyeli çıkarlarıyla doğru orantılı. Her ne kadar Rusya ve Çin Orta Doğu’da ABD ile uyumlu bir çizgi izlemeye çalışsalar da ortaya çıkan her fırsattan yararlanmaya çalışıyorlar. Kapitalizmin yapısal krizinin neden olduğu hegemonya kriziyle önü açılan bu iki ülke, ABD’nin gücünün yetmediği ya da darbe aldığı yerlere sırtlan gibi çökmeyi sürdürüyorlar. Halkların gösterdiği direniş sonucunda ABD hegemonyasının geriletildiği yerlerde bu iki gücün “sosyalist” geçmişleri ve ABD karşıtlıklarını göstererek kurtarıcı gibi ortaya çıkmaları “tesadüf” değil ve önümüzdeki süreçte olmayacaktır da. Çin’in direnişten sonra 1 milyon dolar ve Covid-19 aşısı sözü vermesi bunu göstergesi.

Netanyahu Saldırıyor/Saldıracak

Netanyahu ve Erdoğan’ı uzun süre telefon başında bekleten Biden, bu süreci müttefiklerine “ayar çekme” olarak da görüyor. Trump döneminde hareket edecek bol alan bulan “müttefikler” başta Rusya olmak üzere diğer küresel güçlerle kimi noktalarda anlaşmalar sağlamışlardı. Özellikle Türkiye ve İsrail’in gerçekleştirdiği bu anlaşmalar ABD’nin bölgedeki hegemonyasında delikler açtı. Bununla birlikte iki ülkenin inisiyatif alarak gerçekleştirdiği askeri operasyonlar hem ABD yanlısı ülkeler arasında krizlere yol açtı hem de İran’ın yayılmasına ve yerleşmesini sağladı. Bu nedenle Biden, özellikle Netenyahu’nun saldırı gücünü yok etmeden belli hedefler doğrultusunda kullanmak istiyor. Bunda son zamanlardaki çok sayıda seçime rağmen Netanyahu’nun alternatifinin oluşmamasının payı büyük. Dolayısıyla ülke içindeki siyasi gücünü arttırmak için bir zafere ihtiyaç duyan Netanyahu, Biden’ın çizdiği sınırlara bir süre daha uymaya devam edecektir. Fakat iktidarını korumak için İran ve Filistin’e saldırılar düzenleme fırsatını da her an kollayacaktır. Ancak fırsatların Filistin direnişinin gücüne çarpma olasılığı da yüksek olduğu ortada.

“Zafer” Filistin Halkının

Dünyanın en mazlum halklarından olmakla birlikte 70 yıldan fazladır mücadele ederek en direnişçi halklarından biri olan Filistin halkının direnişi eski gücünde olmasa da bölgedeki emperyalizm ve Siyonizm karşıtı hareketler için moral anlamda hâlâ önem taşıyor. Son direniş sonucunda sağlanan ateşkesin bölgede yarattığı “zafer” havası bunu gösteriyor.

Zaferin sağlanmasında füzeden çok halkın direnişinin payı çok. Son direnişte de ön çıkan füze saldırıları İsrail’in demir kubbesinde gedikler açarak İsrail’in ateşkesin kabul etmesini sağlasa da bir sınırlılığa sahip. Hatta bir süredir kısır döngüye yol açmanın yanı sıra halkın katılımını da sınırlamaktaydı.

Son direnişte İsrail’in işgal ettiği topraklardaki Filistinlilerin gösterdiği direniş -ki uzun yıllardır tanık olmuyorduk- gerçekleştirilen genel grev bu kısır döngüyü aşarak halkın bilfiil katılımı İsrail’in bütün planları bozmuş oldu. Öte yandan halkın direnişe katılım biçimi, Filistin mücadelesini bir kalıba sokan İslamcı örgütlere de mesaj niteliği taşıyor. Direnişi sadece silahlı militanlar, fedai eylemler ve füzelerle sınırlayan ve “bu işi bize bırakın” diyen örgütlere karşı sokağa dökülüp yaşamı kilitleyen Filistinliler, önümüzdeki süreçte gösterilmesi gereken direnişin işaretlerini sunuyorlar.

Filistin direnişi her ne kadar Hamas ve İslami Cihad’ın öne çıkmasıyla İslamcı bir tona bürünse de FHKC vb. devrimci halkçı güçlerinin etkisini de barındırıyor. Bu devrimci halkçı güçler, halkın işaret ettiği direnişi gerçekleştirip genişlettiği takdirde Filistin mücadelesini yeni zaferlere ulaştırabilir. Ve bu yeni zaferler bölge halklarının filizlenen direnişlerine can suyu katarak emperyalizmin ve Siyonizm’in sunduğu bataklığı kurutabilir.

5 Mayıs 2021 Çarşamba

Yaşayan Komünün Gücü ve Güncelliği

(El Yazmaları, 6 Mayıs 2021)

G ünümüz dünyasında girmediği yer, dokunmadığı insan, etkilemediği ilişki kalmayan kapitalist üretim biçimi, on yılı aşkın bir süredir her geçen gün derinleşen yapısal kriziyle “hayatta kalmaya” devam etmekle birlikte kendi sonunu hazırlamayı da sürdürüyor. Kapitalizm hayatta kalmaya devam ettikçe krizini canlı yaşamın bütün hücrelerine taşıyor ve onları da nihai sonlarına doğru sürüklüyor. Fakat dünyanın dört bir yanında başkaldıran halk isyanları bu sürükleyiş haline karşı geliyor ve kriz halinin onlara sunduğu kefeni yırtmak için farklı biçimlerde mücadelelerini ortaya koyuyorlar. 

Bu mücadele biçimleri önemli oranda “modern” dönemin ve 21. yüzyılın mücadelelerinin deneyimleri ile yaşantılarından beslenmekle birlikte kaynağı uzun bir tarihselliğe dayanıyor. İnsanlığın çeşitli aşamalardan geçtiği bu tarihsellikte biriktirdiği dayanışma ve kolektif davranış biçimleri, hem geçmişte hem de günümüzde devrimci ve halkçı hareketlerine önemli katkılar sunmuş ve sunmaya da devam ediyor. Bu bağlamda geçmiş toplum biçimlerinin, özellikle komün toplumunun incelenmesi ve günümüz toplumuna etkilerinin tartışılmasının devrimci ve halk hareketlerinin toplumun geniş kesimlerine yayılmasını ve toplumdaki komünal dinamiklerin kapitalizm karşıtı mücadeleye katılmasını sağlamada önemli faydaları olacaktır.

Marx ve Engels’te Komün

Marksist yazının komün toplumlarını ele alışına baktığımızda belirli bir sınırlılıkla karşılaşmaktayız. Bunun nedenlerinin başında Marx ve Engels’in yaşadığı dönemde komün toplumlarına yönelik bilimsel araştırmaların oldukça sınırlı olması gelmektedir. Nitekim Marx ve Engels de bu sınırlı araştırmalar dolayısıyla eserlerinde sistematik bir yaklaşım geliştirmekten çok kimi noktalara değinmekle yetinmişlerdir. Öte yandan ölümlerinden sonra yayınlanan Grundrisse ile Etnoloji Defterleri’nde komün toplumlarını incelediklerini ve sınırlı bilimsel araştırmalar doğrultusunda kimi noktalara değindiklerini görmekteyiz. Fakat bu incelemeler defterlerde/taslaklarda kalmış, bütünlüklü bir esere dönüşmemekle birlikte diğer eserlerinin altyapılarını oluşturmuştur.

Marx ve Engels, Komünist Manifesto’nun “Burjuvalar ve Proleterler” başlıklı ilk bölümüne şu cümleyle başlamışlardır: “Bugüne kadarki tüm toplum tarihi, sınıf mücadeleleri tarihidir.” Sonraki yıllarda Engels bu cümleye iki dipnot ekler ve dipnotlarda yapılan araştırmalar sonucunda tarihte ortak mülkiyete dayanan komün toplumlarının olduğunun kanıtlandığını belirterek, kendisinin de “Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni” isimli eserinde bu kanıtları izlemeye çalıştığını ifade eder. 

Dipnotlarda önemli olan kısım ise cümledeki tarih kısmının “yazılı tarih” olarak “düzeltilmesidir”. Böylece Engels sınıfsız toplumların yani komünal toplumların da bir tarihe, ama “yazısız” bir tarihe sahip olduğunu belirterek önemli bir tespitte bulunmaktadır. Nitekim Engels “Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni” kitabında, Morgan’dan edindiği bilgilere dayanarak, yazısız tarihi, tarihsel materyalizm çerçevesinde ele alarak ortaya koymaya çalışır. Bu çalışmanın gerek o zamanki bilimsel kaynakların yetersizliği gerekse de Engels’in ölümünden kaynaklı oldukça kısıtlı kaldığını belirtmemiz gerekiyor. Fakat bu kısıtlılığa rağmen Engels, yazılı tarih öncesi toplumun ortak mülkiyete sahip olan, farklı vahşet ve barbarlık aşamalarıyla çeşitli aile biçimlerinden geçmiş komünal bir yapı olduğunu ifade etmiştir. 

Engels, özellikle Cermenlerin Mark örgütlenmelerindeki ortak mülkiyetin kendi çağlarında da kimi yerlerde devam ettiğine değinerek “yazısız” tarihe sahip olan komün toplumunun “yazılı” tarihin sınıflı toplumuna etkilerinin sürdüğüne işaret etmiştir. 

Yine Marx da 1857-58 yıllarında yazdığı “Formen-Kapitalist Üretim Öncesi Biçimler”de komün toplumlarına sınırlı bir şekilde değinmiş, bu toplumların sınıflı toplumlara geçiş biçimlerini tartışmaya çalışmıştır. 

1884’te yayınlanan “Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni”nden iki sene önce ise Komünist Manifesto’nun 1882 Rusça Baskıya Önsöz’ünde Engels ve Marx, ilkel ortak mülkiyetin olduğu Rus Obşina’sının komünist bir gelişmenin başlangıç noktası olabileceğini “bir şartla” belirtmişlerdir: Rus devriminin Batı’daki proleter devrimin habercisi olması ve bu iki devrimin birbirini tamamlaması şartıyla. Keza Vera Zasuliç’e yazdığı mektup ve bu mektubun taslaklarında da Marx’ın bu “şartı” sıklıkla vurgulamıştır. Burada da Marx ve Engels’in komün toplumunun modern sınıflı topluma proleter devrimler aracılığıyla etki edebileceğine değinmekle yetinmişlerdir.

Marx ve Engels Sonrası 

Engels’in ölümünden sonra ise Marksistlerin komün toplumuna yönelik araştırmaları ve analizleri yok denecek kadar az olmuştur. Zubritski, Mitropolski ve Kerov(ZMK) tarafından hazırlanan “İlkel Topluluk, Köleci Toplum, Feodal Toplum” (“La Communauté Primitive, La Société Esclavagiste, La Société Feodal”) adlı kitapta ise Engels’ten sonra komün toplumu belli bir sistematikle analiz edilmiş ve dünyadaki sosyalist hareketlerin tarihe bakışında büyük oranda etki etmiştir. 

ZMK’ya göre insanlar, hayvanlardan emeğin rolü aracılığıyla evrimleşmeleri sonucunda maddi mallar üretmeye başlamışlar ve böylece komünü oluşturmaya dair ilk adımları atmışlardır. Coğrafyanın etkisi, nüfusun artması, iş aletlerinin gelişimi, ateşin kullanılması vb. ilerlemelerle birlikte komün, Morgan’ın sistematiği çerçevesinde, vahşet çağından barbarlık çağına doğru “ilerlemiş” ve iş bölümü ile üretici güçlerin gelişmesi doğrultusunda sınıflı topluma geçmiştir. Sınıflı toplumun ilk biçimi ise köleci toplum olmuştur. Sonrasında bu köleci toplum yerini feodal topluma, feodal toplum da kapitalist topluma yerini bırakmıştır. Nihai olarak da kapitalist toplum yerini komünist topluma bırakacaktır ve böylece başlangıçtaki ilkel komünal topluluğun daha gelişkin biçimi olan komünist topluma ulaşılmasıyla tarihin son noktasına erişilmiş olunacaktır. 

Beş aşamalı toplum teorisi olarak da adlandırılan bu yaklaşım, tarihin belli bir çizgi doğrultusunda ilerlediğini ve sonunda mutlaka komünist topluma varılacağını ileri sürmüştür. Bu bakış açısı doğrultusunda da dünyadaki sosyalist hareketler, mutlak olan komünist toplumu kuracak işçi sınıfını “tek” siyasal özne olarak almışlardır. Buna ek olarak da ilkel komünal toplumun günümüze yönelik “maddi” etkileri yok sayılmış ve ilkel komünal toplumlar daha çok “tarihsel haklılık” doğrultusunda “insanın gerçek doğası” şeklinde “söylemsel” olarak ifade edilmiştir.

Hikmet Kıvılcımlı ve Komün

Komünlere yönelik bir diğer yaklaşımı ise Hikmet Kıvılcımlı geliştirmiştir. Kıvılcımlı ilk olarak, tarihin yönünü değiştirebilmek için tarihin gidiş kanunlarının bilinmesi gerektiğini söylemiş ve “Tarih Tezi” olarak bilinen yaklaşımını ortaya koymuştur. Tarih tezi çerçevesinde de komünün oluşumunu ve günümüze etkisini ifade etmiştir.

Kıvılcımlı da insanın emeğin rolü aracılığıyla hayvandan evrimleştiğini belirtir. Doğanın zorlamasıyla birlikte insanlar yaşamda kalabilmek için alet kullanmak zorunda kalmışlardır ve bu da zekânın gelişimini de sağlamıştır. Zekânın gelişimi aynı zamanda beynin gelişimini de sağlamış ve düşünme-öğrenme-duygulanım gibi yetiler de gelişmeye başlamıştır. Diğer yandan insanlar bir arada bulunarak bir “sürü” oluşturmuşlardır. “Sürü oluş”, komün olmanın ilk aşamasıdır. İlk aşamada insan, hayvan olmasının getirdiği dürtüler doğrultusunda davranmaya devam eder. Fakat ilerleyen zamanda hayatta kalabilmek ve doğada hâkim güç olabilmek için insan, başta cinsel ilişkiler olmak üzere davranışlarına yasaklar getirmeye başlamıştır. Bu yasaklar büyü, tabu, totem vb. ile tanımlanmış ve böylece ortak bir düşünce yani inanç yaratılmıştır. Bu ortak inanç topluluğun yani komün oluşmasında oldukça önemlidir. Fakat komünü yaratan inançsal ortaklık değil, hayatta kalabilmek için gerekli olan maddi yaşamın gereksinimlerini doğadan sağlayabilme dürtüsüdür. Dolayısıyla komünü yaratan inanç değil, maddi yaşam olmuştur.

İnsanların maddi yaşamı, cinsel yasaklar doğrultusunda bir biçime sokulmasıyla insanın bedensel gelişimi ve doğaya uyumu da artmıştır. Ayrıca cinsel yasaklar yaşama savaşında önemli bir etmen olan üremeyi de garanti altına almıştır. Böylece oluşan üreyim sistemi, insan ve üretici güçlerle diyalektik bir şekilde etkileşime girerek komünün temelini oluşturmuştur. Kıvılcımlı buna “Siklus temeli” demiş ve bu Siklus temelinin günümüze kadar kendisini geliştirerek ve toplum biçimlerine uyum sağlayarak devam ettiğini belirtmiştir.

Cinsel yasakların yanı sıra hayvancıl davranışlar da yasaklanmış, bu yasaklara uyan ve yasaklar doğrultusunda hareket eden topluluklar oluşturulmuştur. Maddi yaşamın gereksinimleri doğrultusunda üretici güçler geliştikçe yasaklar da gelişmiş ve kolektif emek ile komün yüceltilmesiyle topluluğun konsantrasyon ve soyutlama gücü artmıştır. Böylece oluşan komünün simgesi totem ortaya çıkmıştır. Totemle komün insanlarının sevdiği, korktuğu veya onu avlamakla iftihar ettiği hayvanı sembolize edilmiştir ve bu sembolize aslında kolektif emek sayesinde gerçekleşmiştir.

Öte yandan insanların komünde bir araya gelmeleri, üremenin gelişmesinin yanı sıra çocukların eğitimi ve yetişkinliğe kadar hayatta kalmalarını da sağlamıştır. Bu sosyal kolektivitenin oluşmasını da sağlamakla birlikte erkek ve kadın arasındaki işbölümünü de başlatmıştır. Burada insanın toplumsal varlık olduğu ve toplum dolayımıyla doğaya uyum sağladığını vurgulamamız gerekmektedir. Böylece doğanın kanunlarından ayrı toplum kanunları da oluşur.

Kolektif ruh ve kolektif emek toplum kanunlarının oluşumunu sağlamakla birlikte komünün gelişimini de gerçekleştirmiştir. Komünde kolektif emek aşırılaştıkça komünün dejeneransı (çözülme, parçalanma) gecikmiş ve komün dışarıya karşı direnç kazanmıştır. Kolektif emeğin artması, teknik ve coğrafya üretici güçlerinin gelişmesi sonucunda ise yukarı barbarlık konağında üretim üreyime baskın olmaya başlamıştır. 

Üretimin üreyime baskın olması, kendisini cinsel yasaklar doğrultusunda oluşturan komünün dağılmasına yol açmamıştır. Çünkü üreyim sistemi, insan ve üretici güçlerle diyalektik etkileşimde bulunan Siklus temeli komünün maddi şartlara göre uyum sağlamasına neden olmuştur. Fakat üretici güçlerin gelişimi komünde de sınıflaşmaların ilk nüvelerini oluşturmakla kalmamış, komünün medeniyete geçerek sınıflı bir toplum olmasını sağlamıştır.

Medeniyete geçilmesi, komün geleneklerinin sönmesine ya da yok olmasını sağlayamamış, tam tersine çoğu toplumda yaşamaya devam etmiştir. Diğer yandan komün toplumları, özellikle kapitalizm öncesi zamanda gerçekleştirdikleri tarihsel devrimlerle tarihin ilerlemesini sağlamıştır.

Medeniyete geçmiş ve sınıflaşmış toplumla karşılaşan komünal topluluklar genellikle savaşıma girişmişlerdir. Eğer medeni toplumdaki sınıflaşma derinleşmemişse, komün bu savaşımın sonucunda ya esir düşmüş ya da yok edilmiştir. Fakat medeni toplumda sınıflaşma derinleşmiş ve komün de yukarı barbarlık aşamasında ise, çürümüş medeni toplum “tarihsel devrim” ile yıkılarak yerine orijinal bir medeniyet kurulmuştur (Örneğin Roma, İslam vb.). Kurulan orijinal medeniyet yukarı barbarlık aşamasından gelen komünü de medenileştirip sınıflara ayırmış, ama bu sınıflaşma çöken medeni toplumdakine nazaran daha az olmuştur. Kurulan bu orijinal medeniyet, sıkışan ticaret yollarını açıp birleştirerek ekonomik ilerlemeyi ve böylece tarihin ilerlemesini de sağlamasından dolayı sınıflara bu sefer daha derinden bölünmeye başlamıştır. Ta ki yeni bir barbar tarafından yıkılana kadar. 

Kıvılcımlı’ya göre tarihsel devrimi sadece yukarı barbarlık aşamasındaki komün gerçekleştirmez. Orta barbarlık aşamasındaki göçebe, çoban toplumu da tarihsel devrimleri gerçekleştirir. Bu tarihsel devrimin gerçekleşmesi için de medeniyetteki sınıflaşmanın derinleşmiş olması gerekmektedir. Fakat orta barbarlık aşamasındaki komünün gerçekleştirdiği tarihsel devrim orijinal medeniyet yaratmaz, var olan medeniyete “Rönesans” yaşatır ve devam etmesini sağlar (Örneğin Osmanlı). Rönesans ile göçebe toplum medeni toplumdaki sınıflaşmayı olabildiğince azaltır ve medeni toplumda olabildiğince “eşitlik” yaratır. Buna karşın göçebe toplum, Engels’in fethedenin fethedilmesi olarak tanımladığı gibi, medeniyet tarafından asimile edilir. Asimilasyon sonucunda medeni toplumda sınıflaşma tekrardan derinleşir, yine bir barbar “aşısına” uğrayana kadar.

Kıvılcımlı, bu tarihsel devrimlerin antika tarih olarak tanımladığı dönemde gerçekleştiğini belirtir ve bu dönemde “basit yeniden üretimin” hâkim olduğunu ifade eder. Basit yeniden üretimde üretici güçler yeterince gelişmediği için sosyal sınıflar “sosyal devrim” yapamaz. Toplumları değiştiren dönüştüren “tarihsel devrimlerdir” ve bunu barbarlar yani komünal toplumlar gerçekleştirir.

Komünlerin tarihsel devrimler gerçekleştirebilmelerinin nedeni ise maddi yaşamları doğrultusunda oluşturdukları “asabiyet”tir. Komünler gerçekleştirdikleri tarihsel devrimlerin yarattığı birikimlerle insan ve tarih üretici güçlerinin gelişimini de sağlar.

İnsan üretici gücü, insanların birbirleriyle ve insanların doğayla olan ilişkilerinden doğan somut eylemlerdir. Tarihe yön veren, insanların bir araya gelerek oluşturdukları bir toplumun başka bir topluma karşı somut eylemde bulunmasını da sağlayan Kolektif Aksiyonu’dur. Bu kolektif aksiyon aynı zamanda insanların bir araya gelerek oluşturdukları kolektif emek gücünün bir başka görünümüdür ve insan üretici gücünün somutlaşmasıdır. Fakat insan üretici gücü, teknik üretici gücüne ve coğrafyaya oldukça bağımlıdır. İnsan, düşünüp yeniden yeni davranışlar geliştirerek diğer üretici güçlerin altında kalmamayı geliştirebilir. Fakat insanlığın gelişimi göz önüne alındığında insan üretici gücünün diğer üretici güçlere olan bağımlılığı görülmektedir. 

Kıvılcımlı’ya göre tarih, son derece somut, insan eylemidir. İnsan geleneklerle düşünüp davranır ve bu gelenekler bilinç yerine geçerler. Gelenekler, insanların kendileriyle çevrelerini yorumlama ve ona göre davranma biçimleridirler. Bundan dolayı nesiller boyunca, yüzlerce-binlerce yıl bu gelenekler terk edilemezler. Tarih üretici gücü de insanın geçmişten kalma gelenek-göreneklerle, içinde yaşadığı belirli coğrafya ve tekniğe dayanarak yaptığı yaşama eyleminde belirli seviyeye ulaşmış “Kolektif Aksiyonu”ndan doğar ve gelişir. 

Kıvılcımlı komünlerin geliştirdiği bu insan ve tarih üretici güçlerinin, geniş yeniden üretimin hâkim olduğu modern tarihte, yani kapitalizmde de etkisini sürdürdüğünü belirtir. Fakat bu etki modern tarihte esas belirleyici olan teknik üretici güce bağımlıdır. Özellikle makinenin gelişimi nedeniyle diğer üretici güçlerin önüne geçerek esas belirleyici olan teknik üretici güç, toplumu ve toplumsal ilişkileri değiştirmiştir. Bu değişiklik sosyal sınıflara sosyal devrim yapabilme olanağını sağlamakla kalmamış, tarihsel devrimci güçleri ve antika tarihe ait toplum biçimlerini “asimile” olmaya zorlamış ve zorlamaya devam etmektedir.

Günümüzde Komün 

Sermayenin komünün “asimilasyonunu” sağlama başarısı, komün toplumunun sahip olduğu insan ve tarih üretici kadar coğrafya üretici gücüne de bağlı olarak değişmiştir. Antika tarihin sınıflı toplumları kapitalizmin sınıflı toplumuna hızlıca geçiş sağlamışken, komünal topluluklar “Kolektif Aksiyon” ile kapitalizme karşı direnişe geçmişler ve sahip oldukları tarihsel devrimci güçleri diri tutabilmişlerdir. Kapitalizmin meta toplumu olma ve bireyselleşme dayatmasına karşı ürün toplumu olarak kolektif bir yaşamda devam etmeye ısrar etmelerinin bunda payı büyüktür.

Günümüzde çeşitli coğrafyalarda “kolektif aksiyon” ile tarihsel devrimci güç özelliğini koruyan komünal toplumlar bulunmaktadır. Bu topluluklar bulundukları coğrafyanın üretim tarzına ve siyasal yapısına göre farklılık göstermekle birlikte, maddi yaşamın zorunluluğundan dolayı kapitalizmle kurdukları ilişkiler nedeniyle tarihsel devrimci güç olma niteliklerini kaybetme tehlikesiyle karşı karşıyalar. 

Öte yandan sermaye komünal toplulukların bulunduğu coğrafyalara yönelik saldırılarda bulunarak, doğayla bütünleşik bu toplulukların kendilerini güçlendirdikleri topraklardan kopararak hem onları yok etmek hem de sermaye birikimi için doğanın talanını gerçekleştirmek istemekte. Fakat buna karşılık başta Chiapas ve Bolivya’daki yerliler olmak üzere dünyanın dört bir yanındaki yerlilerin doğalarına sahip çıkarak, kapitalizme ağır darbeler vurdular ve vurmaya devam ediyorlar. 

Komünal topluluklara yönelik bir diğer saldırının da despotik devletler aracılığıyla gerçekleştiğini görmekteyiz. Bu despotik devletler, komünal toplulukların kimliklerini inkâr ederek asimilasyon ve imha politikaları yürütmekteler. Türkiye’de Alevilik özelinde karşılaştığımız bu saldırıya karşı yüzyılı aşkın bir süreden beri verilen mücadele sosyalizm mücadelesine de önemli katkılar sunmuştur.

Bütün bunlarla birlikte komün toplumları, her ne kadar emperyalizme ve kapitalizme karşı gösterdikleri direnişle tarihsel devrimci güçlerini diri tutsalar da, Marx ve Engels’in yukarıda belirttiği üzere, ancak proleter devrimcilerle birleştikleri takdirde bu tehlikeyi bertaraf edebilirler.

Kıvılcımlı da geri ülkelerde sosyal devrimin tarihsel devrim gelenekleriyle melezleşerek çıktığını belirtmiştir. 

Diğer yandan proleter devrimciler de bu tarihsel devrimci güçleri “gericilikle” etiketlemeyip, onların yarattıkları anti-kapitalist alanla ilişkilenerek 21. yüzyıl sosyalizminin gerçekleşmesini sağlayabilirler. Proleter devrimcilerin önünde komünal toplulukların içinde bulundukları somut ve maddi koşullar doğrultusunda tarihsel devrimci güçler oldukları tespitini yapmakla kalmayıp bu güçlerin kendi alan örgütlenmelerini gerçekleştirmelerini desteklemek gibi bir görev bulunuyor.

Proleter devrimcilerin, komünal toplulukların kapitalizmin zor gücü nedeniyle gün geçtikçe kaybettikleri kolektif aksiyonlarını koruyabilmeleri için öz örgütlenmelerini sağlayacak alan örgütlenmelerine “gericilik” nitelendirmesiyle karşı çıkmaları onları önemli bir müttefikten yoksun bırakacaktır. Diğer yandan böyle bir nitelendirme diyalektik materyalist bir yaklaşımdan çok, tarihsel koşulları donuk bir şekilde ele alan idealist yaklaşıma işaret etmektedir. Dolayısıyla tarihsel devrimci güce sahip bu toplulukları kendi şarkıları eşliğinde dans edecekleri bir zemin sağlanması gerekir.

Sağlanan bu zemin, aynı zamanda içinde bulunulan zamanın şarkısının ve dansının da sergileneceği bir zemin olmak zorundadır. Tarihsel şarkının günümüzün şarkısıyla, yani tarihsel devrimci gücün komünist güç ile harmonisi sağlanmadığı taktirde ise komünist gücün “ütopik sosyalizm” zombisine dönüşmesi işten bile değildir. Komünist gücün kendi zemininde konumlanarak, tarihsel devrimci gücün yarattığı alan örgütlenmesini karşılıklı etkileşim içerisinde kapsayarak (asimile etmeye çalışmadan) bu harmoniyi yaratması 21. yüzyılın komünist partinin yaratılmasında da önemli bir eşik olarak karşımızda duruyor.

Bu minvalde tarihsel devrimci güçlerin yarattıkları anti-kapitalist alan, sınıf savaşımında işçi sınıfının önemli bir müttefik gücü olmaya devam ediyor ve edecektir. Mesele komünistlerin bu alanı kapsama ve günümüz şarkısında dans etmesini sağlama görevini başarmayı isteyip istememesindedir.

3 Nisan 2021 Cumartesi

MHP’nin Atağı Sürüyor

(El Yazmaları, 4 Nisan 2021)

18 Mart’ta 13. Olağan Büyük Kurultayını gerçekleştiren Milliyetçi Hareket Partisi (MHP), uzun zamandır hazırlığını yaptığı “yeni” dönemin kadrosunu da belirlemiş oldu. Kadrolardaki “yenilenme” ve kurultay sürecindeki gelişmeler MHP’nin önümüzdeki süreçte “atağa” devam edeceğini gösteriyor.

İstekler ve Gerçekler

Rakibi olmamasından dolayı Bahçeli’nin çok “rahat” olduğu kurultayda Merkez Yönetim Kurulu (MYK) yüzde 30 oranında değişti. 70’li yıllarda sola karşı terör uygulayan (Tamer Osmanağaoğlu) ve günümüzde de kimi isimleri hedef göstererek şiddete maruz bırakan (Edip Semih Yalçın) isimlerin MYK’da yerlerini koruması, bu değişikliğin özde değil biçimde olduğunu ve özdekilerin politikalarının biçimdeki “yenilerin” enerjisiyle uygulanması arzusuna işaret ediyor. Kurultay öncesinde, sırasında ve sonrasında yaşananlar da bunun göstergesi.

İlk olarak Danıştay’ın “Andımız’ın okutulması” konusunda verdiği “olumsuz” karara AKP/Erdoğan’ı değil Danıştay’ı eleştirerek cevap veren Bahçeli, ittifakı korurken aynı zamanda süregelen devlet krizinden yararlanarak devlet içindeki nüfuzunu arttırmaya çalışacağını gösterdi. Erdoğan’ın “ant olarak İstiklal Marşı” yeterli sözünü görmezden gelmesi de Bahçeli’nin önümüzdeki süreçte ittifakı korumayı istediğine işaret ediyor. Geçtiğimiz Salı günü grup toplantısında Bahçeli’nin açıkladığı 5 stratejik hedefte Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin kökleşmesine yönelik özel vurgu da ittifakın sürdürülmesinin taraflar için ne kadar zorunlu olduğu ortaya koyuyor.

Bahçeli’nin Danıştay’ı suçlamanın ardından HDP’ye yönelik kapatma davasının iddianamesini “teknik” nedenlerle iade eden Anayasa Mahkemesi’nin(AYM) kapatılmasını istemesi, faşizmin kurumsallaşmasının iktidar koalisyonu için artık ertelenemez olduğunu gösteriyor. Anayasa Mahkemesi’ni kapatma isteğinin ardındaki bir başka neden ise MHP’nin devletin özellikle kolluk kuvvetleri ile yerel yönetimlerindeki kadrolarında edindiği konumu hukuk alanına taşımayı hedeflemesi. Polisin uyguladığı şiddetle birlikte toplum üzerinde yaratmak istediği hegemonyanın devletin diğer kliklerinin hâkim olduğu “hukuk” alanı tarafından (söz konusu işçiler, emekçiler, kadınlar, gençler, Aleviler ve Kürtler olmadığında) kimi zaman engellenmesi, MHP’nin devlet içinde daha geniş alanlara yayılmasını akamete uğratıyor.

Bu nedenle MHP, AKP/Erdoğan’ın da yapmak istediği hamleler için adım atarak hukuk alanını etki alma çabası içerisinde. HDP’ye kapatılma davası açılması ile Bahçeli’nin ağzından çıkan lafla Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun Meclis’ten yaka paça gözaltına alınması ve akabinde tutuklanması, Bahçeli’yi ifadeye çağıran hâkime soruşturma açılması MHP’nin hukuk alanındaki atağının somut göstergeleri olarak önümüzde duruyor. MHP’nin hukuktaki hamleleri AKP/Erdoğan’ı zorlayan değil, tam tersine AKP/Erdoğan’ın yapmak istediği ama “iç dengeler” nedeniyle tereddütte kaldığı hamleler. Ve bunların MHP tarafından yapılıyor olması, olası bir ters tepkide “suçun” Bahçeli’nin üzerine yıkılabilmesini sağlayabileceği için AKP/Erdoğan tarafından “uygun” görülüyor.

Fakat yaşanan ekonomik ve siyasi krizler ile devlet krizinin her geçen gün şiddetlenmesi, Cumhur ittifakı bileşenleri arasındaki ilişkinin giderek stratejikten çok taktiksel gerekçelere dayanmasına neden oluyor. Taktiksel gerekçelerin ön plana gelmesi de ittifakı koruma isteğinin köprüyü geçene kadar olduğu gerçeğini açıkça ortaya koyuyor.

İşte bu gerçekliğin krizin derinleştiği her bir adımda “ittifakı koruma isteğini” baskılaması nedeniyle iki taraf da bildiği yoldan ilerlemeyi esas alıyor. Dolayısıyla MHP de Boğaziçi öğrencilerine yönelik söylemle başlayıp AYM, HDP ve Gergerlioğlu’na yönelik hamlelerle devam eden politikalarıyla “sert” gücünü esas alıp ilerleyeceğini ilan etmiş durumda. Nitekim kurultay sonrasında oluşan MYK’nın buna göre dizayn edildiği görülüyor.

“Zor”lamaya Devam

70’li yıllardan başlayarak kimi zaman arttırıp kimi zaman da “gözden ıraklaştırıp” uyguladıkları şiddet, MHP’nin asli gücü olmaya devam ediyor. Polis ve Özel Harekât gibi kolluk kuvvetleri arasında önemli sayıda lümpen erkek taraftarını istihdam eden MHP, sahip olduğu bu zor aygıtını esas gücü olarak görmeyi sürdürüyor. Polisin eylemlerdeki saldırgan tavrı, eski MHP’lilerle birlikte eski AKP’lilerin de alenen şiddete uğraması MHP’nin ittifak içindeki rollerinden birini gösteriyor.

MHP’nin zor aygıtını esas almasında yapısal özellikleri ağır basmakla birlikte, Bahçeli’nin başa geçmesinden bu yana izlediği ılımlı politikalarla uzun zamandır yanında tuttuğu kitlenin önemli bir bölümünü İyi Parti’ye doğru kaybetmesinin de payı büyük. Akşener’e sürekli davetiye gönderilmesi ve son kurultayda olduğu gibi İyi Parti’nin “kurgu, sipariş, dizayn” olarak nitelendirilmesi gibi beyhude çabalar, kayıp giden kitlenin geri kazanılmasını sağlamasa da sürdürülüyor. Ama bu devamlılık kitlenin kazanılması bir yana MHP kitlesinin İyi Parti’ye yönelmesini de engelleyemiyor.

Neoliberalizmin koşullarına uygun, “kültürelliğin” baskın olduğu İyi Parti karşısında etnik milliyetçiliğe sahip, uyum ve süreklilik isteyen piyasaya sadece “zor”u sunabilen MHP’nin kitle kaybı yaşaması oldukça normal. Fakat MHP’nin sunduğu “zor”, ekonomik krizle birlikte TÜSİAD ile arasındaki çatlaklar derinleşen MÜSİAD için oldukça çekici. Bahçeli’nin 5 stratejik hedefinden birisinin de “ruh kökümüzden beslenen yeni, yerli ve milli bir ekonomik sistemin ihyası ve inşası” olması, MÜSİAD’a göz kırpılması olarak okunabilir.

Öte yandan ekonomik krizle birlikte devlet krizinin derinleşmesi, sermayenin ve kitlelerin zor zamanlarda duyduğu “güven” ihtiyacını sağlayacak zor gücünün rol oynayabileceği şartları sağlamaya devam ediyor. Bu nedenle de MHP önümüzdeki süreçte en iyi bildiği yoldan devam ederek bu şartların sağladığı şansı artırmaya çalışmaya devam edecek. Tabii Bahçeli’ye, Boğaziçi öğrencileri hakkında ettiği sözleri yutturan halkın barajıyla karşılaşıncaya kadar.

İşgalci ABD’nin Irak’tan Çekilmesi

30 Eylül’de son Amerikan birliklerinin Erbil yakınındaki Harir Hava Üssü’nden ayrılmasıyla ABD’nin Irak’taki yirmi üç yıllık askerî varlığı ...