26 Ocak 2022 Çarşamba

Beceriksizlikten Öte İflastan Az Beri

(El Yazmaları, 27 Ocak 2022)

Gün geçmiyor ki iktidarın bir “beceriksizliğine”, devlet kurumlarının yetersizliğine tanık olmayalım. Günlük rutin içerisinde sıradan herhangi bir olayda bile bunlara tanık oluyoruz. Fakat sıradanlaşan beceriksizlik ve iflaslara karşı halk, tanık olma halini aşma çabalarını sürdürüyor.

Sadece Beceriksizlik mi?

Yazın yaşanan sel felaketi ve yangınlara AKP-MHP iktidarının müdahale edememesi/etmemesi ile başlayan beceriksizlik tartışmaları kar yağışıylarının ardından yaşananlarla daha da artmış durumda. Troll ordusunun uzun zaman sonra sosyal medyada gerçekleştirdiği organize saldırılara rağmen “beceriksizliğin” üzeri örtülemedi. Halkın nazarında iktidarın beceriksizliği kanıksanır bir hale geldi.

Peki bu durum sadece beceriksizlikten mi ibaret?

AKP’nin son yıllarda yaşanan tasfiyelerle Erdoğan etrafında kümelenmiş çekirdek bir grubun partisi haline gelmesi, “yetenekli” ve “becerikli” kadro sayısında bir düşüşe yol açtı. MHP ile ittifak yapılsa da bu düşüklüğün giderilemediği ortada. Dolayısıyla nitelikli ya da popüler deyimle liyakatli kadronun yetersizliği haliyle “beceriksizliği” getiriyor.

Fakat bu buzdağının küçük bir yüzü. Esas yüzünü ise “halk düşmanlığı” oluşturuyor.

İktidarın başındakilerden tutalım, cepteki  telefonu soran dayılara kadar uzanan nobran tavır; halkı biat etmesi gereken, elde ettiği her nimet için iktidara şükretmek zorunda olan insan topluluğu olarak tanımlıyor. Ayrıca “halk”, devletine bağlı “millet”ten farklı olarak ötekiyi de temsil ediyor. AKP-MHP sözcülerinin sürekli millet, milli gibi kelimeleri kullanması da aslında bunun işareti. Ve milletin hak ettiği zenginlik, hizmet vb. şeylere halkın ulaşma hakkı yoktur onların nezdinde. Böylece Türkiye toplumu millet ve halk olarak iki ayrı ulus olma sürecinde hızla ilerliyor.

Orman yangınlarına günlerce uçak gönderilmemesinden hak arayışında bulunan istisnasız herkesin terörist ilan edilmesine kadar çeşitli biçimlerde ortaya konan tavır, kar yağışında da ortaya çıktı. İktidar açık bir biçimde kendisinden olmayanların yolda kalmasını, soğuktan donma tehlikesi geçirmesini umursamayarak topu “halkın seçtiği” belediye başkanlarına attı. “Seçiminizin bedelini ödeyin” tavrı, devletin despotik karakterinin iktidar tarafından ne kadar içselleştirildiğinin de bir kanıtı. Ve devletin halkın değil iktidarın milletinin devleti olduğunun da…

İflasa Az Kala

Kar yağışı, önceki “felaketlerde” olduğu gibi, devlet kurumlarının işlevini yitirdiğini bir kez daha gösterdi. Devlet kurumları olan Karayolları Genel Müdürlüğü (KGM) ile İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) arasındaki yetki ve sorumluluk tartışması, halkın can güvenliğinin önüne geçti. Uzun zamandır süre gelen devlet krizinin bir yansıması olan bu tartışma, devletin en temel işlevlerini bile yerine getiremeyecek noktaya geldiğini gösteriyor.

Devlet kurumları, yaşanan her krizi kendi güç alanını genişletme ve “karşıt” gücünün alanını daraltma fırsatı olarak görüyor. Bu nedenle de olaylara yaklaşımları halka hizmet vermek yerine “bu fırsattan nasıl yararlanırız” oluyor.

Örneğin son kar yağışında KGM’nin, kendi yetki alanına girmediğini iddia edip birçok noktaya müdahale etmeyerek İBB’yi zor durumda bırakmaya çalışması, onların yetki alanını gasp etmeye yönelik bir hamle. Daha öncesinde Soylu’nun ithamları ve ardından Erdoğan’ın “İstanbul’u geri alacağız” sözleriyle birlikte ele alındığında bu hamle hiç tesadüf değil.

Ve bu durum aslında devlet kurumlarının bütünlük halinde çalışmak yerine birbiriyle savaş halinde olduğunu gösteriyor. Devlet kurumlarının halka karşı esas görevlerini yerine getirmekten vazgeçerek birbirleriyle rekabete girmesi, iflasın eşiğinde olduklarını açıkça ortaya koyuyor.

Öte yandan orman yangınlarında ve kar yağışında halkın gösterdiği dayanışma ve mücadele, halkın devlet kurumlarının iflasa doğru gittiği bilincini edindiğini gösteriyor. Halk yaşanılan felaketlerde artık devletin kurumlarının gelmeyeceğinin ya da çok sonra geleceğinin farkında olarak sürecin çözümüne doğrudan müdahil oluyor. Dayanışmayı büyüterek verilen mücadelelerin sadece felaketlerle sınırlı olmadığını da son günlerde Trendyol işçilerinin, metal işçilerinin mücadelesine verilen destekte görüyoruz.

“Halk”ın canını kurtarmak için başladığı mücadele onu tanık olmaktan özne olmaya doğru itiyorken, sosyalistlere ve devrimcilere de tarihsel rollerini oynamaya çağırıyor.

16 Ocak 2022 Pazar

Kapitalizmin Sunduğu Ölümden Çıkış Var: Sosyalizm

(El Yazmaları, 17 Ocak 2022)

Ekonomik kriz, bitmek bilmeyen pandemi, ekolojik yıkım, kadın cinayetleri, gençlerin geleceğe dair umutsuzlukları. Bu felaketlerin birbirlerini takip ederek bir araya toplandıkları bir zaman diliminden geçiyoruz. Felaketlerin bir araya gelmesi zamansal bir tesadüften öte, yaşamamızı belirleyen maddi gerçekliklerin bir sonucu. Ve maddi gerçekliği belirleyen ana etmen ise kapitalist üretim biçimi. Her şeyi alınıp satılabilir bir metaya çevirmeye yeminli kapitalizmin bu felaketlerden sorumlu tutulması klişe bir solcu “hezeyanı” değil, Bill Gates’ten Ali Koç’a kadar sermayedarların kendilerinin ve onların “düşünürlerinin” de ifadesi. Fakat onların ifadesi kapitalizmin yeminini bozmasına yetmiyor, yetmediği için de felaketler büyüyerek dünyadaki canlı yaşamı yok etmeye doğru hızlıca ilerliyor. 

Canlı yaşamın yok oluşuna doğru ilerleyiş, kapitalizmin en yüksek aşaması olan emperyalizm çağında hız kazandı, kazanmaya da devam ediyor. 19. yüzyılın sonu ve 20. yüzyılın başından itibaren özellikle İngiliz ve Fransızların öncülüğünde etkisini gösteren emperyalizm, iki emperyalist paylaşım savaşında Alman sermayesinin yenilmesi ve İngiliz ile Fransızların güç kaybetmesiyle ABD’nin öncülüğünde yeni bir ivme kazanmıştı. SSCB ile yapılan savaştan da galip çıkan ABD emperyalizmi imparatorluğunu ilan ederek “tarihin sonu”nu getirmişti. 

21. yüzyılın başlangıcından itibaren yaşanan gelişmeler (Irak ve Afganistan işgalleri) ABD’nin imparatorluk hevesini bitirmekle birlikte “tarihin sonunun” henüz yazılmadığını da ortaya koymuştu. Ve 2007 Ağustos’ta başlayarak 2008 ve 2009’da derinleşen ve günümüzde de devam eden kapitalizmin yapısal krizi ise ABD emperyalizminin ekonomik ve siyasal hegemonyasını darbe vurarak sınırlarını gösterdi. Bu sınırlar sadece ABD emperyalizminin değil kapitalizmin de sınırlarını gösteriyor. Fakat yeni ve başka bir dünyanın henüz doğamaması, yaşamının sınırlarına ulaşmış kapitalizmin ve emperyalizminin var olmasını sürdürüyor. 

ABD’nin Hegemonya Krizi Sürüyor 

Bush’un başkan seçilmesiyle başlayan imparatorluk hamlesi daha ilk yıllarında vurgunu yiyince, Obama döneminde müttefiklerin yardımıyla revize edilmeye çalışılmıştı. Ancak kapitalizmin yapısal krizinin su yüzüne çıkmasına ek olarak hegemonya krizinin de uç vermesi, müttefiklere ve diğer küresel güçlere kendi hakimiyet alanlarını kurma ve genişletme imkânı sunmuştu.  

Müttefiklerin ve küresel güçlerin bu imkânı reddetmemesi, Trump döneminde ABD’nin kendi içine dönerek güç toplamaya yönelme, dışarıda ise statükoyu koruyarak imkân bulan müttefiklerin yardımıyla küçük kazanımlar elde etme politikası izlemesine neden oldu. Fakat Trump döneminin politikaları, kapitalizmin krizinin derinleşmesi nedeniyle sermayenin ihtiyaç duyduğu daha fazla sömürü, talan ve hegemonyayı sağlamadı.  

ABD’nin “geri döneceğini” ilan eden Biden’in Trump’ı geçerek başkan olmasıyla ABD emperyalizminin ve dolayısıyla sermayesinin ihtiyaçları doğrultusunda daha hamleci bir politikaya start verildi. Bunun için de ilk olarak Biden başta Türkiye ve Suudi Arabistan olmak üzere müttefiklerine “ayar vererek” blok içerisinde bütünlük sağlamaya yöneldi. Özellikle Orta Doğu’da sağlanacak blok içi asabiyetle hem bölgede inisiyatif kazanan Rusya’nın önü kesilecekti hem de artık baş hedef olan Çin’e daha rahat odaklanılabilinecekti. Lakin pandemi, bölge güçleri arasındaki hegemonya savaşımı ve ekonomik krizin derinleşmesi blok içerisinde istenilen düzeyde asabiyetin yaratılmasına engel olmuş durumda. Asabiyetin yaratılamaması da son olarak Afganistan’dan çekilme, İran’ın nükleer faaliyetlerini durduramama, Irak seçimlerinden Şii güçlerin galip çıkmasında kendini gösterdi. ABD Orta Doğu’nun yanı sıra bölge ile Çin arasındaki bağlantıyı sağlayan İran, Afganistan, Pakistan ve Hindistan çizgisinde de istediği etkiyi kuramamış durumda. Böylece Biden’in Çin’e yönelme politikası temellerinden sarsılmış durumda. Temellerin sarsıntıda olması da Çin’e yönelik ticari savaşın büyük gürültülere rağmen düşük seviyede geçmesine etki ediyor.  

Güçlü siyasal hamleler ile bütünleşemeyen ticari hamleler etki etmek bir yana zaten krizde olan ekonomiye de zarar veriyor. Kapitalist üretim biçiminin vardığı küresel düzey, ABD ve Çin ekonomisinin birbirine bağımlı olduğunu göstermekle birlikte kapitalizmin krizinden tek başına kurtuluşun olamayacağını da gösteriyor. Dolayısıyla iki ülke de hamlelerini dikkatli seçmeye çalışıyor. Fakat pandeminin etkisiyle daha da derinleşen krizle “pastanın” küçülmesi sermayelerin dikkatini dağıtıyor ve saldırı hamlelerinin tekrar önünü açıyor. Sermayeler arasındaki savaş, krizin bütün düzeni ve canlı yaşamı yok edebilme ihtimaline karşı bütün hızıyla sürüyor, sürecek. 

Çin, Rusya, Almanya 

Savaşın süreceğinin bilincini son 50 yıllık kapitalist restorasyon dönemiyle edinen Çin, Sun-Tzu’dan beri geliştirmeyi sürdürdüğü “savaş sanatı” ile hamlelerini ölçüp biçerek yapmaya çalışıyor. 2010’lı yılların başlangıcında Afrika’ya altyapı harcamalarıyla giriş yapan ama çeşitli ülkelerde ABD ve Fransa destekli darbelerle darbelenen Çin, şimdi ticari ilişkilerle yeni girişimlerde bulunuyor. Ayrıca Orta Asya ülkelerine de özel olarak yönelen Çin, Tek Kuşak Tek Yol projesinin önemli iki ayağında etkisini arttırmaya çalışıyor. ABD’nin küresel hegemonyasındaki kriz nedeniyle Afrika’da eskisi gibi zor gücünü kullanamaması ve Orta Asya’da sağlanacak “kalkanın” Çin’i kuşatmayı zorlaştıracak olması, Pekin’i bu iki hedefe yöneltmiş durumda. Fakat bu noktada Çin’in askeri gücü artsa da hedefleri sağlama alacak yeterli düzeyde olmaması ve iki bölgeyi bağlayan Orta Doğu’daki etkisinin göreceli olması, Pekin’in gözünü en yakın ortağına çeviriyor: Rusya’ya. 

SSCB’nin dağılmasının ardından kapitalist restorasyon sürecinde önemli oranda güç kaybeden, Putin ile birlikte kaybı durdurup atağa geçen Rusya da gücünün sınırlarına ulaşmış durumda. Suriye’de Esad’ın düşmesini engelleyebilen ve Orta Doğu’ya tekrardan giriş yaparak dünya sahnesine çıkan Rusya, tarihsel “arka bahçesindeki” gelişmelere engel olamıyor. Ukrayna’da ve Gürcistan’da Batı yanlısı iktidarlara engel olamayan, Belarus ve Kazakistan’daki gösterileri ancak şiddetle bastırabilen Moskova, içeride halkın giderek büyüyen tepkisini de zorla yönetmeye çalışıyor. Sovyet döneminin mirası olan askeri güçle çıktığı dünya sahnesinden istediği pasta payını alamayan, halk yerine oligarkları beslemeyen devam eden Putin rejimi ekonomik olarak güçlü durumda değil. Çin ile imzalanan anlaşmaların yanı sıra doğalgaz ve petrol kaynaklarına yaslanan ve uluslararası gerginliklerde Pekin’le birlikte davranan Moskova da Çin ile ABD arasındaki “çatışmanın” büyümemesi ve sermaye düzeninin ağır aksak da olsa yürümesinin taraftarı.  

Öte yandan Rusya da krizin derinliğinin farkında olarak “Batı” ile de ilişkileri geliştirmeye çalışmakta. Trump ile sıkı ilişkileri göz önünde olsa da Putin, iki emperyalist paylaşım savaşında da savaştığı Almanya ile ilişkileri büyütmeye özel önem gösterdi. Almanya’nın hegemonu olduğu AB’nin Belarus ve Kazakistan’daki gelişmeleri endişeyle izlemesinin de gösterdiği üzere bu ilişkiler oldukça gelişmiş durumda. Fakat Ukrayna ve Gürcistan’daki gelişmelerin de gösterdiği üzere AB Rusya’yı farenin üfleyerek ısırması misali, canını çok acıtmadan parça parça kapsamının peşinde. 

Merkel’in tavizsiz uyguladığı neoliberal politikalarla Alman işçi sınıfının kan ve teri üzerinden ekonomik “mucize” yaratan ve bütçe fazlası rekorları kıran Almanya küresel güçlerden biri olmuş durumda. Brexit ve Fransa’nın yaşadığı güç kaybıyla AB’nin hegemonu haline gelen Berlin, Rusya ve Çin’le ABD’den farklı ilişkiler kurarak kendi alanını yaratmaya çalışıyor. Çin’e benzer şekilde askeri olmaktan çok ticari olarak alan yaratmaya çalışan Almanya, Avrupa ordusunu kurmada başarısız olması nedeniyle askeri güç için NATO’ya bağımlı durumda. Bu nedenle ABD’den “farklı” uyguladığı politikalar sınırlı olsa da bağımlılığına takılmadan ekonomik ve diplomatik hamlelerle kendi özerk alanını güçlendirmeye çalışıyor. Bir taraftan ABD’yi AB’ye müdahalesini engelleyip stratejik müttefiki İngiltere’nin birlikten çıkmasına gık demiyor, diğer taraftan özellikle Rusya ile ticaretini geliştirip Çin’in Tek Kuşak Tek Yol projesiyle Berlin ile Pekin’i birbirine bağlamaya çalışıyor. Ama askeri gücün olmaması ise Berlin’in ayağını bağlıyor. Görünür ufukta Avrupa ordusu hayalinin gerçekleşme ihtimalinin düşük olması, Almanya ve ABD’yi birbirine bağlı kılıyor. Tabi kapitalizmin vardığı küresel düzeyde. 

Çıkış Var! 

Kapitalizmin krizinin vardığı devasa boyutla yol açtığı hegemonya krizi, küresel güçlerin birbiriyle olan savaşımlarına hız vermekle birlikte sınır da koyuyor. Krizin her derinleştiği anda dünyadaki canlı yaşama ve kapitalist üretim biçimine kalıcı hasarlar veriyor olması, küresel güçleri sınırlı olmaya itiyor. Amma velakin krizden çıkmak için daha sert hamleler yapmaktan başka çare olmaması bu sınırın sınırlılığını gösteriyor. Nitekim küresel güçler de birbirleriyle kimi noktalarda uzlaşsalar da esas olarak savaşımlarına odaklanmış durumdalar. Ve bu durumun dünyadaki işçilere, emekçilere, halklara ve canlı yaşama kan, savaş, sömürü ve ölümden başka sunduğu bir şey yok.  

Dünyadaki işçilerin, emekçilerin ve halkların ise bu ikramı geri çevirmeye niyetli olduğu ise bir başka gerçek. SSCB’nin yıkılmasının ardından sosyalizmin kapitalizmin alternatifi olamayacağı söyleminin dillere pelesenk edilmesine rağmen, 21. yüzyıldaki mücadeleler işçilerin, emekçilerin ve halkların sosyalizmden başka bir seçeneği tanımayacağını gösteriyor. Seattle ve Cenova’daki büyük gösterilerle başlayan 21. yüzyıl, Nepal’den Venezuela’ya sosyalist devrimler ile Türkiye’den Brezilya’ya, Walt Street’ten Mısır’a halkların ayaklanmasına şahit oldu. Bu ayaklanmalar ve devrimler kimi zaman yenilgiye uğramış olsalar da sosyalizmin alternatifliğini yok edemedi. Aksine kapitalizmin her hamlesi, sosyalizmin güneşinin daha da parlamasına neden oldu. Bütün bunlarla birlikte 21. yüzyıl sosyalizminin örgütlenme eksikleriyle birlikte teorik sorunları önemli bir handikap. Handikabın aşılmasına yönelik ise küçük ama önemli adımlar da atılmaya devam ediliyor.  

Gezi’den Tahrir’e ve dünyanın diğer bölgelerine yayılan yatay ve yerel örgütlenme modelleri hâlâ işlevini korumakla birlikte halkın acil talepler etrafında hızlıca örgütlenmesini de sağlıyor. Diğer yandan bu örgütlenmelerin bütünlüklü bir programa sahip çeşitli anti-kapitalist alanlarıyla özgünlükleriyle kapsayan bir parti formuna bürünememesi, böylece iktidarın hedeflenmemesi “sonuca” ulaşılamamasına neden oluyor. Elbette elde edilen kazanımlar önemli olsa da, sonuca ulaşamamak kapitalizmin nefes almasına izin vererek kısmen kendini yeniden üretmesini sağlıyor.  

Diğer yandan post-Marksizm’in etkisinin azalarak sürmesi ya da ekoloji, kadın, ulusal mücadeleler gibi kimlik mücadelelerinin burjuva ideolojileri olarak nitelendirilerek kenara itilmesi teorik sorun olarak ortada duruyor. Bu noktada da kimlik mücadelelerinin kendi özgünlükleriyle işçi sınıfının öncülüğündeki anti-kapitalist alan içerisinde konumlanmalarını sağlayacak teorik açılımlar özel önem ve gereklilik kazanıyor. 

Son çeyrek yüzyıldaki mücadelelerin gösterdiği üzere örgütlenmedeki eksiklikleri ve teorik sorunları aşmak, gerekli adımları atma cesareti gösterildiği takdirde oldukça mümkün. Ve sosyalizm mücadelesi işçilerin, emekçilerin, halkların ve canlı yaşamın kapitalizmin sunduğu ölümden çıkışın tek çaresi olarak önümüzde duruyor. 

Nazım’ın da dediği gibi: “Ya ölü yıldızlara hayatı götüreceğiz, ya dünyamıza inecek ölüm.”  

9 Ocak 2022 Pazar

(Çeviri) Amílcar Cabral, Paulo Freire’nin Pedagojisini Nasıl Şekillendirdi? – Curry Malott

Amílcar Lopes Cabral, 12 Eylül 1924’te Portekiz’in Afrika kolonilerinden biri olan Gine-Bissau’nun Bafatá kasabasında doğdu. Merkezi bir rol oynadığı ulusal kurtuluş hareketinin, Gine-Bissau’nun bağımsızlığını kazanmasından sadece aylar önce, 20 Ocak 1973’te faşist Portekizli suikastçılar tarafından öldürüldü.

Cabral ve hareketin diğer liderleri, daha büyük bir sömürgecilik karşıtı mücadelede ve küresel sınıf savaşında savaştıklarını, dolayısıyla yakın düşmanlarının yalnızca belirli ülkelerin sömürge hükümetleri değil, genel olarak Portekiz sömürgeciliği olduğunu anladılar. Portekiz sömürgeciliği, 500 yıl boyunca köle ticareti ve Afrika kolonilerinin -Mozambik, Gine Bissau, São Tomé ve Príncipe, Angola ve Yeşil Burun Adaları- sistematik olarak yağmalanması üzerine inşa edildi.

O dönemde dünya çapında büyük oranda Vietnam’daki mücadeleye odaklanılmasına rağmen, Gine-Bissau’da yürütülen mücadelenin ilham verici dinamizmi -Cabral figürüyle birlikte- uluslararası bir ilgi gördü. Basil Davidson, Cabral’ın yazılarının ve konuşmalarının derlendiği ilk kitabın girişinde, Cabral’ı “karşısına çıkan herkese ve her şeye karşı sürekli bir ilgisi” olan ve bunu özgün bir şekilde ifade eden biri olarak tanımladı.

Neredeyse 15 yıl boyunca ulusal kurtuluş hareketini lideri olarak oynadığı rolün bir sonucu olarak Cabral, dekolonizasyonun ve belirlenimci olmayan ve yaratıcı bir şekilde uygulanan yeniden Afrikalılaşma düşüncesinin oldukça etkili bir teorisyeni haline gelmişti. Dünyaca ünlü eleştirel eğitimci Paulo Freire, bir tür militan danışman olarak bulunduğu kurtarılmış Gine-Bissau’daki deneyimlerine dair 1985 tarihli bir sunumunda, Cabral’ın ve Ché Guevara’nın “20. yüzyılın en büyük iki ifadesini” temsil ettiği sonucuna varıyor. Freire, Cabral’ı “Marx’ı Afrikalı olarak okumayı başarabilen çok iyi bir Marksist” olarak tanımlar. Freire’ye göre Cabral, “mücadelenin öznelliğini tamamen yaşadı. Bu nedenle teorileştirebildiği” için öncülük yapabildi.

Eğitim alanında tam olarak kabul edilmese de, Cabral’ın sömürgecilik karşıtı teori ve pratiği, Freire’nin düşüncesinin yörüngesini de keskinleştirdi ve etkiledi. Cabral’ın önderlik ettiği devrimci süreç sayesinde Gine-Bissau, Freire’yi derinden etkileyen, şimdi dekolonyal eğitim biçimleri olarak adlandırılabilecek şeyde bir dünya lideri oldu.

Cabral halkın, toplumun gelişiminin arkasındaki güçlerin etkileşimini yalnızca soyut olarak anlamaması gerektiğini, aynı zamanda kendilerini somut, kolektif ve yaratıcı bir şekilde bu güçlerden biri olarak gören sömürgecilik karşıtı bir pratiği oluşturması gerektiğini biliyordu.

Cabral kurtuluş mücadelesinin, yalnızca Küba gibi diğer örneklerden gelen mücadele taktiklerinin yeniden üretilmesiyle Gine-Bissau’daki Portekiz sömürgeciliğini yenemeyeceğini biliyordu. Aksine, her özel mücadele, taktiklerini kendi bağlamının özelliklerinin bir analizine dayandırmalıdır. Örneğin, Guevara’nın Gerilla Savaşı’nda ana hatlarıyla belirttiği genel ilkelerin değerini kabul eden Cabral, “hiç kimse genel olarak başkalarının deneyimini körü körüne kendi ülkesine uygulama hatasına düşmez. Ülkemizdeki mücadele taktiklerini belirlemek için kendi ülkemizin coğrafi, tarihi, ekonomik ve sosyal koşullarını dikkate almamız gerekiyordu” yorumunu yapmaktaydı.

Cabral, ulusal kurtuluşu sağlayacak birleşik bir hareketi inşa etmek için gerekli olan siyasi gelişmelere odaklandı. Formülasyonlarında, her ikisi de daha büyük bir kültürel mücadelenin birer parçası olan, silahlı mücadele ile siyasi mücadelenin yakından bağlantılı olduğunu öne sürdü.

Cabral için direniş, aynı zamanda kültürel bir ifadedir. Bunun anlamı şudur: “Halkın bir bölümü kültürel bir yaşama sahip olduğu sürece, yabancılar egemenliklerinin devam edeceğinden emin olamaz”. O halde bu durumda, “belirli bir anda, iç ve dış etkenlere bağlı olarak… kültürel direniş… yabancı egemenliğine karşı çıkmak için… yeni (siyasi, ekonomik ve silahlı) biçimler alabilir”. Pratikte, yüzyıllardır sömürgecilik karşıtı direnişe öncülük eden ve hâlâ yaşayan yerli kültürler, siyasi ve ulusal kurtuluş hareketleri ve sosyalist hareketlerle organik olarak birleşecek ve onların içinden ortaya çıkacaktır.

Pratikte Cabral, halkın kültürel yaşamının gelişimini destekledi. Cabral, yalnızca Portekizlilere karşı daha yoğun bir askeri çabayı değil, aynı zamanda Gine-Bissau’nun kurtarılmış bölgelerinde daha yoğun bir eğitim çabasını da teşvik etti. Yine, sömürgecilik karşıtı hareket ile bilginin sömürgesizleştirilmesine yönelik eğitim süreci sıklıkla yanlış bir şekilde farklı ve hatta antagonistik olarak sunulurken, Cabral bunları diyalektik olarak birbiriyle ilişkili şekilde kavramsallaştırdı: 

“Okullar kurun ve eğitimi tüm kurtarılmış bölgelere yayın. İleri eğitim için en azından dördüncü yılını tamamlamış olan 14 ila 20 yaş arasındaki gençleri seçin. Tüm ön yargılı geleneklere, halkımızın inanç ve geleneklerinin olumsuz yönlerine şiddete başvurmadan karşı çıkın. Partimizin her sorumlu ve eğitimli üyesini kültürel oluşumlarının gelişmesi için her gün çalışmaya mecbur edin.”

Bu devrimci bilinci geliştirmenin merkezi bir parçası, yeniden Afrikalılaşma süreciydi. Bu, geçmişe dönme çağrısı değil, kendi kaderini tayin hakkını geri almanın ve ülkede yeni bir gelecek inşa etmenin bir yoluydu. 

“Özellikle de 20 yaşın üzerindeki gençlerin arasındaki başka bir yerde okumak için ülkeyi terk etme çılgınlığına, bir derece elde etme konusundaki kör hırsa, aşağılık kompleksine ve dışarıda okuyan veya ders alan kişilerin bu sayede yarın ülkemizde ayrıcalıklı hale geleceği inancına yol açan yanlış düşünceye karşı çıkın.”

Cabral, halkın desteğini kazanmak ve hareketi güçlendirmek için doğru yaklaşım olarak sabır ve anlayış pedagojisini teşvik etti.

Freire’nin Cabral’ı “her zaman halkın yanında olan, kurtuluş mücadelesinde karşılıklı olarak öğreten ve öğrenen liderlerden” biri şeklinde tanımlamasının bir nedeni budur. Freire’ye göre devrimin pedagogu olarak Cabral’ın “sürekli kaygısı”, “her zaman kendini adadığı militanların siyasi ve ideolojik formasyonuna duyduğu hoşgörülü sabırsızlık” idi.

Daha geniş kurtuluş mücadelesinin bir parçası olarak halkın kültürel gelişimine olan bu bağlılık, onun kurtarılmış bölgelerdeki eğitim çalışmaları hakkında bilgi vermektedir. Freire, “Carbal’ın savaşa gitmeden önce küçük okullardaki çocukları ziyaret ettiğinde, onların oyunlarını paylaşırken ve onlara söylenecek doğru sözü her zaman söylerken gösterdiği hassasiyetin” de onun hakkında bilgi verdiğini yazıyor. “Carbal onlara ‘devrimimizin çiçekleri’ derdi.”

Devrimin bir pedagogu olarak Davidson, Cabral’dan “kelimenin en geniş anlamıyla üstün bir eğitimci” olarak bahseder.

Eğitimin önemi Cabral tarafından her fırsatta yeni bir boyuta taşınmıştır. Bu nedenle, kısa süre önce kurtarılan Gine-Bissau’nun Eğitim Komisyonu’nun eğitime dekolonyal yaklaşımlar konusunda dünyanın önde gelen uzmanı Freire’yi eğitim sistemlerini daha da geliştirmeye katılması için davet etmesi mantıklıydı.

Freire, Dünya Kiliseler Konseyi bünyesindeki Eğitim Departmanı Kültürel Eylem Enstitüsü’nden bir ekibin parçasıydı. Görevleri, halkı Afrikalılıktan arındırmak için tasarlanan ve nesiller boyu süren sömürge eğitiminin bir sonucu olarak kalan sömürge kalıntılarının kökünü kazımaya yardımcı olmaktı. Kapitalist eğitim modelinin değiştirilmesi veya ciddi şekilde yeniden yapılmasının gerektiği gibi, sömürge eğitim modelinin de kaldırılıp yeniden inşa edilmesi gerekiyordu.

“Miras alınan sömürge eğitiminin başlıca hedefleri, halkların Afrikalılıktan arındırılmasıydı. Ayrımcıydı, vasattı ve şifahiydi. Bu sömürge eğitimi ulusal yeniden yapılanmaya hiçbir katkı sağlayamıyordu, çünkü bu amaçla kurulmamıştı.”

Sömürgeci eğitim modeli, gençlerde bir aşağılık duygusu beslemek için tasarlandı. Önceden belirlenmiş sonuçları olan sömürge eğitimi, öğrenenlere pasif nesnelermiş gibi davranarak onlara hükmetmeye çalışır. Bu sürecin bir kısmı halkın tarihini, kültürünü ve dillerini inkâr etmekti. En alaycı ve en kötü şekilde, o zamanki sömürge okulları, sömürgeleştirilenlerin tarihinin gerçekten sadece “sömürgecilerin medenileştirici varlığıyla” başladığı mesajını veriyordu.

Freire ve ekibi ziyaretlerine hazırlanırken Cabral’ın çalışmalarını inceledi ve bağlam hakkında mümkün olduğunca çok şey öğrendi. Onunla hiç tanışmamış olmasına rağmen Cabral’dan öğrendiklerinden bazılarını yansıtan Freire şunları sunar: 

“Cabral’dan pek çok şey öğrendim… Ama ilerici ve devrimci eğitimci için gerekli olduğunu öğrendiğim bir şey var. İkisi arasında bir ayrım yapıyorum: Benim için ilerici bir eğitimci, bizimki gibi burjuva sınıflı toplumda çalışan ve hayali sadece okulları daha iyi hale getirmenin ötesine geçen, yapılması gerekeni yapan kişidir. Ve ötesine geçer, çünkü [onların] hayali, burjuva sınıflı bir toplumun sosyalist bir topluma radikal dönüşümüdür. Benim için bu ilerici bir eğitimcidir. Oysa benim görüşüme göre, devrimci bir eğitimci, süreç içindeki bir toplumda hem toplumsal hem de tarihsel olarak çok daha ileri bir düzeyde [kendini] konumlandırmayı zaten bulmuş kişidir.”

Freire’ye göre Cabral kesinlikle öncü bir devrimci eğitimciydi. Önceden belirlenmişliği ve dogmatizmi reddeden Freire’nin ekibi, Gine-Bissau’ya gelmeden önce halka empoze edilmek üzere ders planları veya programları oluşturmadı.

Ülkeye vardıklarında Freire ve meslektaşları, dinlemeye ve insanlardan öğrendiklerini tartışmaya devam ettiler. Sadece devrimci hükümetin eğitim çalışmalarını öğrenerek onu değerlendirebilir ve tavsiyelerde bulunabilirlerdi. Rehberlik, halkın somut gerçekliği ve mücadelesi dışında yapılamaz. Bu tür bilgiler, öğrenenlerin kolektif olarak aktif katılımı olmadan bilinemez veya yapılandırılamaz.

Freire, yaratılmakta olan eğitimin “mekanik olarak” yapılamayacağının, ama “oluşturulacak toplum için planlı” olmasının ve halkın bilgilendirilmesi gerektiğinin farkındaydı. Cabral suikasta kurban gitmiş olsa da, yazıları ve liderliği, hâlâ eski ideolojiyi taşıyanların yükselen direnişine karşı koymak için gereken siyasi netliğe sahip bir gücün yaratılmasına yardımcı olmuştu.

Devrimci liderler, süreçleri boyunca, yeni dekolonyal pratiği baltalamak için bilinçli olarak çalışan eski ideoloji tarafından “ele geçirilen” öğretmenlerle karşılaşacaklardı. Ancak diğerleri, eski ideoloji tarafından ele geçirildiklerinin bilincinde olmakla birlikte, yine de kendilerini ondan kurtarmaya çalışırlar. Cabral’ın öğretmenler de dahil olmak üzere orta sınıfın sınıf intiharı yapma ihtiyacı üzerine değindiği çalışması öğreticiydi. Orta sınıfın iki seçeneği vardı: ya devrime ihanet etmek ya da sınıf intiharı.

Yeniden yapılandırılmış bir eğitim sistemi için çalışmalar, savaş sırasında kurtarılmış bölgelerde zaten devam ediyordu. Bağımsızlık sonrasındaki meydan okuma, savaş sona ermeden önce kurtarılmış bölgelerde başarılmış olan her şeyi geliştirmekti. Freire, bu kurtarılmış bölgelerde, parti aracılığıyla örgütlenen işçilerin “eğitim meselesini kendi ellerine aldıkları” ve “üretimle yakından bağlantılı ve öğrenenlerin siyasi eğitimine adanmış bir çalışma okulu” yarattıkları sonucuna vardı.

Kurtarılmış bölgelerdeki eğitimi anlatan Freire, eğitim “mücadelenin kendisinin yol açtığı dayanışma iklimini ifade etmekle kalmadı, aynı zamanda onu derinleştirdi. Savaşın dramatik varlığını somutlaştırarak, hem halkın otantik geçmişini aradı hem de şimdiki zaman için kendini sundu”.

Savaştan sonra devrimci hükümet, yeni bir sistem yaratılırken kalan sömürge okullarını basit bir şekilde kapatmamayı seçti. Bunun yerine, “radikal dönüşümü hızlandırabilecek… bazı temel reformları… tanıttılar”. Örneğin sömürgeci ideolojiyle doldurulmuş müfredat değiştirildi. Bu nedenle öğrenciler artık tarihi, sömürgecilerin bakış açısından öğrenmeyeceklerdi. Daha önce sömürgeleştirilmiş olanlar tarafından anlatıldığı şekliyle kurtuluş mücadelesinin tarihi, temel bir ilaveydi.

Ancak devrimci bir eğitim, yalnızca pasif olarak tüketilecek içeriği değiştirmekle yetinmez. Bunun yerine, öğrenenlerin yeni fikirlerle ilgili olarak kendi düşünce süreçlerinin üzerinden eleştirel bir şekilde düşünme fırsatına sahip olmaları gerekir. Freire için bu, sömürgeci beyin yıkamanın edilgen nesnelerinin aktif özneler olmaya başladığı yoldur.

Freire ve ekibi, “var olduğunu bildiğimiz sınırlı maddi koşullar altında gerçekte neler olduğunu görmeye” çalıştı. Bu nedenle açık hedef, “bu koşullar altında daha iyi neler yapılabileceğini keşfetmek ve bu mümkün değilse, koşulların kendisini iyileştirmenin yollarını düşünmek” idi.

Freire ve ekibinin vardığı sonuç, birçok zorluğa ve sınırlı maddi kaynağa rağmen “öğrenenler ve işçiler, ağırlıklı olarak yaratıcı bir çaba içindeydiler”. Aynı zamanda, gözlemledikleri “en bariz hataları”, “öğrenenleri kendileri için çalışmaya zorlamak yerine sözcüklerle oluşturmaya yönlendiren bazı çalışanların sabırsızlığı” olarak nitelendirdiler.

Freire’nin çalışması ve pratiği, dünya çapında bir eleştirel pedagoji hareketi haline gelen şeye ilham verdi. Cabral, bu hareketin merkezi olarak önemli, ancak çoğunlukla tanınmayan bir etkileyenidir. Freire’nin Öğretmeye Cesaret Edenlere Mektuplar alt başlıklı, ölümünden önce hazırlanan son kitabında, Cabral’ın Freire üzerindeki etkisi, “birlikte getirdiğimiz sömürgeci geleneklere karşı savaşmanın önemli olduğu” konusunda ısrar ettiği için önemli olmaya devam ediyor gibi görünüyor.

(Bu yazı İngilizceden Türkçeye Caner Malatya tarafından çevrilmiştir. Yazının orijinaline buradan erişebilirsiniz: https://www.newframe.com/how-amilcar-cabral-shaped-paulo-freires-pedagogy/ )


28 Aralık 2021 Salı

Biraz Umut Biraz Temkinlilik Çokça da Mücadele

(El Yazmaları, 29 Aralık 2021)

Krizler ve mücadeleler dolu 2021 yılının sonu, gelecek yılı umutla karşılamaya sevk edecek zaferle geldi. Neoliberalizmin laboratuvarı, ABD’nin kirli politikalarının deneme tahtası olan Şili’de solun adayı Gabriel Boric başkan seçildi. Boric’in başkan seçilmesi Latin Amerika’daki sol dalganın bütün baskılara ve darbelere rağmen büyüyerek devam ettiğini gösteriyor. Fakat faşizmi meyilini saklamayan rakibi Kast’ın ciddi oranda oy alması ve ABD’nin arka bahçesine saldırmaktan hiç vazgeçmeyecek olması temkinliliğin de gerekli olduğuna işaret ediyor. 

Umut Taşıyor 

Bütün dünyada 2010’lu yılların resmen direniş abidesine dönüşen Şili’de alınan seçim zaferi, her şeyden önce Latin Amerika’da yüzyıllardır süren mücadelenin bitmeyeceğinin bir göstergesi.

Geçtiğimiz yüzyılda neredeyse bölgenin her ülkesinde gerçekleşen kanlı darbelerle, katliamlarla devrimcilere, işçilere, emekçilere ve yerli halklara boyun eğdirilmeye çalışıldı.

Buna karşılık verilen mücadele 21. yüzyılın başındaki “pembe dalga”yla bölgede Kolombiya dışında bütün ülkelerde solun iktidara gelmesiyle zafere ulaşmıştı.

Fakat Chavez’in ölümü, yapılan yolsuzluklar, bürokratikleşme, ABD’nin işbirlikçi çetelerinin saldırıları ve askeri darbeler solun gerilemesine neden oldu. Fakat darbenin ardından Bolivya seçimlerini tekrardan sosyalistlerin kazanması ve geçtiğimiz günlerde Şili’de Boric’in ve Honduras’ta Xiomara Castro seçilmesi sol dalganın küllerinden tekrar doğmakta olduğunu gösteriyor. 

Şili özelinde bu zafer hiç tesadüf değil. 2010’ların başlarında Şili’deki üniversite öğrencilerinin eylemlerinden (liderlerinden biri de Boric idi) liseli öğrencilerin eylemine, pandemi öncesinde yolsuzluğa ve yoksulluğa karşı eylemlerden Kurucu Meclis istemine kadar uzanan uzun bir mücadele tarihinde inşa edilen bir zafer bu. Ve bu zafer dünyadaki işçilere, emekçilere ve halklara uzun süren baskılara ve şiddete rağmen mücadelenin galip geleceğine dair umudu taşıyor. 

Diğer yandan bu zafer sosyalist solun, halkın ihtiyaçları doğrultusunda ve birlikte hareket ettiği takdirde iktidarı almasının umudunu da taşıyor. Sosyalist çeşitli bileşenlerini bir araya getiren “Apruebo Dignidad” (Haysiyeti Onaylayın) senato (%19,6) ve meclis (%20,9) seçimlerinden ikinci çıksa da; başkanlık seçiminin ikinci turunda ilk turun galibi, babası Alman Nazi partisinin üyesi, kadın ve LGBTİ+ düşmanı, Trump ve Bolsonaro hayranı ve küresel finans-kapitalin desteklediği Kast’a karşı demokratik güçleri bir araya getirmeyi başararak %55,9 ile galip geldi. Kurucu Meclis seçimlerinde olduğu gibi sınıfsal taleplerin yanı sıra halkın demokratik istemlerinin bir araya getirilmesi ve sosyalist solun birlikteliğinin sürmesi geleceğe umutla bakmamıza neden oluyor. 

Mücadele Şart 

Şili her ne kadar “umut” taşısa da hem kendi tarihi hem de bölgenin makus talihi temkinli olmamıza işaret ediyor. Bölgedeki devrimcilere karşı insanlık tarihinin en çirkin şiddetlerini (işkence, katliamlar, kaybetmeler) uygulamaktan çekinmeyen ABD ve onun işbirlikçileri, sosyalistlere saldırmaktan vazgeçmeyeceklerdir.  

Öte yandan Şili’nin yaşadığı derin ekonomik kriz, kriz nedeniyle seçim programında KOBİ’lere verilmek zorunda kalınan tavizler[1], senato ve mecliste merkez-sağın çoğunlukta olması Boric ve sosyalist solu önümüzdeki dönemde zorlayacak meseleler olarak duruyor. 

Boric’in seçim programına baktığımızda, yaşanabilecek zorluklara karşı halkın geniş kesiminin desteğini almayı hedeflediği görülüyor. Emekli maaşlarını yükseltme, çalışma saatini 40 saate indirme, artan oranlı vergi sistemi, öğrencilerin eğitim borcunun silinmesi ve eğitimin hak olarak görülerek ücretsizleştirilmesi, Kadın ve Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Bakanlığı’nın güçlendirilmesi, LGBTI+’ların haklarının verilmesi ve işletmelere trans işçi kotası konulması, tarım işçilerine yönelik iyileştirmeler vb. başlıkların bulunduğu program uygulandığı takdirde sosyalistlerin Şili halkıyla bütünleşerek baskıları ve zorlukları aşabilmesi oldukça mümkün.

Bütün bunlarla birlikte sokaktaki mücadeleyle pişmiş, özellikle kadın hareketi bütün dünyadaki kadın hareketlerinin direnişine öncü olmuş, işçileri ve emekçileri madenlerden tarlalara kadar mücadeleyi büyütmüş, keza üniversitesinden lisesine kadar öğrencileri dünyayı oynatmış Şili halkı zorlukları aşabilme yeteneği ve azminde olduğunu gösteriyor. Şili halkının dünyaya taşıdığı bu umudun ve mücadelenin 2022 yılında bütün işçilere, emekçilere ve halklara yayılma olasılığı oldukça yüksek.  

Umutla kuşanıp, temkinliliği elden bırakmadan mücadele büyütüldüğü takdirde neden olmasın? 

Dipnot:

[1] https://sendika.org/2021/12/sol-program-ve-talepler-uzerine-boric-silide-ne-vadediyor-640998/

17 Aralık 2021 Cuma

Krizin Sunduğu “Fırsat”: Komünist Özne

(El Yazmaları, 18 Aralık 2021)

İnsanlığın yazılı tarihinin önemli dönüm noktalarından birini yaşamakla kalmıyor, içinde bulunduğumuz koşullar doğrultusunda eyliyoruz da. Fakat koşulların istediğimiz şekilde olmamasından olacak, hâlimizin beter olduğu hissiyatı ağır basıyor ve çoğu zaman melal içerisinde sadece yaşadığımızı “biliyoruz”, eylediğimizi değil.

Yaşamanın eylemeden daha ağır basması ise tarihi değiştirebilecek “özne” olabilme olasılığımızı arka plana atmamıza, kısmen belirleyen ama büyük oranda belirlenen “nesne” olduğumuz bilincine dair yanılsamayı aklımıza nakşediyor. Ve bunun müsebbibi olan, insanlık tarihine kıyasla oldukça kısa olan yaşamında kriz içinde debelenen kapitalizm de, alternatifsiz olduğunu ve yarattığı bu durumu canlı yaşamın dünyadaki sonunu getirene kadar sürdüreceğini her geçen gün meydan okurcasına ilan ediyor, “yaşamı” devam ettiriyor.

Kapitalizmin sunduğu “yaşam”ın alternatifsiz olduğu (ya da tek alternatifinin dünyanın sonu olduğu[1]) düşüncesinin kitleler nezdinde ağır basmasının en önemli nedeninin, sosyalistlerin yaşadığı kriz ve bu kriz nedeniyle tarihsel rolünü eyleyememesi sonucu alternatifliğini “gösterememesi” olduğu ortada. Yaşanılan kriz nedeniyle, sosyalistlerin bu rolü eyleyecek “özne” olmanın gerekliliklerini ortaya koyacak bir hâlin olasılığı umudunu ve iddiasını vermekten “şimdilik” uzak olması, kapitalizmin sunduğu “yaşamın” alternatifsizliğinin yanı sıra insanlarda “özneden” çok “nesne” oldukları yanılsamalı bilincinin edinilmesine yol açıyor.

Sosyalistlerin Krizi

Sosyalistlerin krizini çeşitli tarihlere (Stalin’in iktidarı alması, neoliberalizmin ortaya çıkışı, SSCB’nin yıkılışı) atıf yaparak tahlil etmek mümkünse de, yapısını ele alarak ortaya koymak (tabi ki tarihselliğini göz ardı etmeden) daha elzem.

Sosyalizmin krizinin kendisini en açık bir şekilde gösterdiği mesele “alternatif” olma meselesi. Kapitalizmin Bill Gates’ten Ali Koç’a kadar sermayenin çeşitli kesimleri nezdinde bile eleştiriye uğradığı, meşruluğunu yitirdiği bir zamanda sosyalizmin alternatif olamamasının ardında SSCB deneyiminin yıkılması, Çin’deki dönüşümler vb.’den çok dönemin güncelliğinde kitlelere kılavuz olacak bütünlüklü bir ideolojik ve teorik alternatifi yaratamamasında yatıyor. Dünyanın dört bir yanında kitlelerin, özellikle 2008 krizinden itibaren, sokakları zapt ettiği göz önüne alındığında, krizin praksisten çok teoride olduğuna işaret ediyor.

Bu teorik kriz, “sınıfsal olmayan” hareketlerin güç kazandığı dönemde özellikle kendini iyice açığa çıkardı. 20. yüzyılın son çeyreğinden itibaren daha da ön plana çıkan kadın, ekoloji, LGBTİ+ gibi hareketlerden kimi ulusal hareketler gibi doğrudan “sınıfsal olmayan” hareketlere kadar, yaşanan sistem karşıtı hareketlenmelere sosyalistlerin genel olarak indirgemeci ya da eklektik yaklaşımı söz konusuydu. Bu hareketlerin oluşturduğu kitleselliği eklektik bir şekilde “siyasal özneye” yani partiye katmaya çalışma, küçük kazanımlarla sonuçlansa da hareketlerin sosyalizme mesafeli durmalarına neden oldu. Diğer yandan bu hareketleri “burjuva” hareketler olarak nitelendirip anti-kapitalist niteliklerini göz ardı eden sosyalistler ise “yaşam ağacının yeşili”nden donuk bir fanusa iltica ettiler. Bu iki tarzın yanı sıra SSCB’nin yıkılmasıyla post-Marksist düşüncenin güç kazanması, “sınıfsal olmayan” anti-kapitalist hareketlerin buraya yönelmesine yol açtı. Fakat kapitalizmin bu “sınıfsal olmayan” hareketlere verebileceği “hakları” onlardan “esirgemesi”, bu hareketlerin yüzlerini tekrardan sosyalizme dönmelerine sağlamış durumda. Burada “hakların” verilmemesi keyfi durumdan çok, sermaye birikiminin güncel gereksinimiyle bağlantılı.

Kapitalizmin yapısal krizinin ulaştığı boyutlardan dolayı, sermaye daha çok sömürüye ihtiyaç duymakta ve emek-gücü sömürüsü buna yetmemekte. Bundan dolayı ekolojik talan, kadını eve hapsederek ev-içi emeğini ücretsizleştirme, ulusal azınlıkların yaşadıkları toprakları sömürge haline getirerek “ilksel birikim” elde etme gibi politikaları da izlemek zorunda. Böylece“ sınıfsal olmayan” hareketlerde var olan anti-kapitalist nitelik daha ağır basmakta ve bu hareketler kendilerini anti-kapitalist alanda konumlandırarak inşa etmekteler. İşte bu nokta sosyalistlerin hem krizini hem de “fırsatını” imlemekte.

Sosyalistler anti-kapitalist alanda konumlanan bu dinamiklerin özgünlüklerini korumalarını sağlayarak komünist bir özneyle dolayımlarını sağlayabilirse krizden çıkma fırsatını gerçekleştirebilir.

Bu dolayımın sağlanmasında ise işçi sınıfının öncülüğü esas nokta. İşçi sınıfının öncülüğü meselesi komünist bir ezber ya da amentüden değil, “üretimin” somut ve belirleyici gerçekliğinden dolayıdır. Tarihte hiçbir üretim biçiminin ulaşamadığı boyuta ulaşan kapitalizm, bütün şeyleri metalaştırmakla birlikte insanların neredeyse çoğunu da işçileştirmiş durumda.

Dünyanın çalışabilir nüfusunun çoğunluğu emek-gücünü satmak zorunda. Bu durum aynı zamanda “sınıfsal olmayan” hareketlerin ve onun öznelerinin “sınıfsallaşmasına” da yol açıyor. Ve “sınıfsallaşma”, bu hareketlerin komünist bir özneyle dolayım kurarak eklektik olmayan bir bütünleşmenin gerçekleşmesini sağlıyor.

Burada bu dinamiklerin özgünlüklerini koruyarak dolayımda bulunmaları, eklektik bir yapının oluşmasını engellemekle birlikte güçlerini kayıpsız ve yaratıcı bir şekilde komünist özneye katarak anti-kapitalist alanı güçlendirmelerini sağlıyor. Bu “özgünlük” kapitalizm sonrasındaki durumda da “konformizmin” oluşmasını engelleyerek devrimci dinamiklerin “uyanık” kalmasını da sağlama potansiyeli taşıyor.

Böylece devrim öncesinde ve sonrasında, devrimci dinamizmin “garantiye” alınması sağlanmakla birlikte içinde bulunulan somut koşullar doğrultusunda praksisin gerçekleşmesi imkanı doğuyor. Ve bu praksisten doğru komünist öznenin inşası da.

Öte yandan anti-kapitalist hareketlerin dolayımlarla ilişkileneceği komünist öznenin inşasında da “yeni durumlar” mevcut. Artık işçi sınıfının “mavi yakalı”lıkla sınırlı kalmayarak farklı renklerde yakalara kavuşması, komünist öznenin çeşitli örgütlenmelerle sınıfla bütünleşmesini gerektiriyor. Sadece sendikalar veyahut parti hücreleriyle sınırlı bir örgütlenmenin bu renkleri ve çeşitliliği kapsayamayacağı ortada olduğundan, sınıfın kendinde ve kendisi için sınıf olma praksisini sağlayacak, somut tarihsel koşullara uygun farklı örgütsel yapılanmalarla komünist öznenin kuracağı dolayımlar acil ve tarihsel bir ihtiyaç olarak önümüzde duruyor. Keza krizi aşmak için de gereken güncel hamleler de ancak aynı yönelim içinde olursa kalıcı ve sonuç alıcı olacaktır.

İşte, bu ahval ve şerait içinde komünist öznenin oluşması hem mümkün hem de acil bir gereksinim. Ve bu özne, esas olarak somut tarihsel koşullarla bütünleşmiş Marksist-Leninist bir parti ve onun kendisini içine yerleştireceği anti-kapitalist alan olacaktır. Bu da son günlerde özellikle Türkiye’de tartışılan “sol ittifak” meselesinin önemini ve ciddiyetini gösteriyor.

Bu nedenle çubuğu Türkiye’deki ittifak tartışmalarına bükmekte fayda var.

İttifak Meselesi

Kimi gazetelerde çıkan ve hızlıca yalanlanan “sol ittifak” tartışmalarının ateşi düşse de koru hala yanmaya devam ediyor. Korun yanmasını sağlayan ise yukarıda bahsettiğim somut tarihsel koşullar. Bu koşullar dünyada olduğu kadar Türkiye’de de komünist bir özneyi zorunlu kılıyor. 15 Temmuz darbe girişiminin ardından yaşanan devlet krizi, talan ve yağma üzerinden kurulan Türkiye burjuvazisinin yaşadığı birikim krizi, Aleviler ve Kürtlere yönelik bitmeyen inkar ve asimilasyon politikaları, kadınlara yönelik şiddetin fiilen soykırıma varması, ekolojik talan nedeniyle Anadolu coğrafyasının yaşanılamayacak hale getirilmesi vd. gelişmeleri ve buna karşı işçilerin, kadınların, halkların ve ekolojistlerin direnişlerini gözümüzün önüne getirdiğimizde komünist öznenin inşasında geç bile kalındığını, hatta halkın sosyalistlerin de önünde olduğunu görüyoruz.

Bu geri kalmada da, yukarıda bahsedildiği üzere, kriz halinin etkin olduğu ve olmaya devam ettiği görülüyor. Kriz hali, işçi sınıfının yanı sıra anti-kapitalist hareketlere de eklektik yaklaşmanın yanı sıra, ve belki de daha çok, sosyalistlerin birbirlerine yaklaşımında kendini gösteriyor. Geçtiğimiz yıllarda yıllarda kurulan ittifaklara baktığımızda bir sol-sosyalist odak yaratmaktan çok eklektik, kimi zaman “meclis aritmetiğine” sıkışan, tarihselliği oluşturan değil günü kurtaran bir yapıda olduklarını görüyoruz. Ve “yapısallığın”, içinde bulunduğumuz tarihsel anın ihtiyaçlarının dayatmasına rağmen ısrarla savunulduğu görülüyor. Bu “yapısallık” kısa vadede kimi kazanımları sağlama ihtimali olsa da orta ve uzun vadede (hatta kısa vadede de) tasfiyelere yol açma ihtimalini önemli oranda barındırıyor. Çünkü tarihsel koşulların zorunlu kıldığı praksisi gerçekleştiremeyen özne, o tarihsel koşullar ve bu koşullara uyum sağlamış özne tarafından nesne haline getirilerek tüketilirler. Bu tüketilme de öznedeki yanılsamalı nesne bilincini derinleştirerek özne olma praksisini ortaya koymasını belirsiz bir tarihe ertelemenin yanı sıra sadece nesne olarak yaşayabilme şansını tanır. Dolayısıyla özne olmada, özellikle komünist özne olmada ve eylemede ısrar, sadece yaşamanın getirdiği bir mecburiyet değil kendisi olarak var olabilmenin de zorunluluğudur.

“AKP ve başkanlık sistemi yıkılmalıdır” söylemini esas alarak kendisini bununla sınırlayan, fiiliyatta restorasyona yanlayan politik çizgi ise nesneleşme olasılığının ciddi boyutlarda olduğunu gösteriyor. Bir yanıyla bu söylem, halkın büyük çoğunluğunun rızasını alsa da, praksiste anti-kapitalist hareketlerle dolayım içinde komünist öznenin doğrudan inşasına değil de, bu inşanın restorasyondan gelecek kırıntılarla “kolay” olmasını sağlayacak zeminin yaratılması gibi yanılsamaları güçlendirme ihtimalini taşıyor. Hem kırıntılardan oluşan zeminin kayganlığı hem de kırıntıların esasen restorasyoncu özne tarafından belirlenecek olması “nesneleşme” gibi tehlikeli bir potansiyeli barındırıyor.

Diğer yandan bu söylem, AKP’nin son derece başarıyla uyguladığı neo-liberal ekonomi politikalara ve son aşamasına ulaştırdığı faşizmin kurumsallaşması sürecine karşı siyasal hatla bütünleştirildiği takdirde özneleşmeyi sağlayabilir. Bu siyasal hat, AKP iktidarı boyunca irili ufaklı direnişleri hiç bitmeyen işçi sınıfının öncülüğünde ve Türkiye sermayesinin uygulamaları nedeniyle dünyadaki benzerlerine nazaran kapitalizm karşıtlığı daha ağır basan anti-kapitalist alanların kendi özgün konumlarıyla özne olarak var oldukları demokratik cumhuriyet programıdır, bir siyasal ve toplumsal yönelimdir. Siyasal hattı oluşturan öznelerin anti-kapitalist niteliklerine rağmen buradaki “demokratik” vurgusu çelişkiyi ya da aşamacılığı işaret etmemekte. Siyasal alandaki despotik devlet yapılanması ve kapitalizmin bekası için bunun vazgeçilmez olması, anti-kapitalistlerin “demokratiklik” vurgusunu sahiplenmesinin bir çelişki değil gereklilik olduğunu gösteriyor.  Bununla birlikte kurulacak “demokratik” cumhuriyet, işçi sınıfı ile anti-kapitalist öznelerin öncülüğünde kurulup, onların kendinde ve kendileri için özne olmalarını sağlayacak zemini kırıntılardan değil praksisten doğru yaratacağı için, sosyalizme giden yolun ta kendisi olacaktır[2], uzun süre beklenilecek bir merdiven basamağı değil.

Dünyadaki ve Türkiye’deki somut tarihsel koşullar komünist öznenin inşasının yolunun çok açık olduğunu gösteriyor. İşçi sınıfının öncülüğünde ısrar, anti-kapitalist alanlarla kurulacak örgütsel dolayımlar ve ortaya konulacak mücadeleler, Türkiye özelinde demokratik cumhuriyet ve bu cumhuriyetin omurgası olacak bir demokratik anayasa talebi odağında oluşturulacak program bu yolu oluşturacak mihenk taşları olacaktır. Taşların döşenmesinde gösterilecek praksisin gereklilikleri ise Türkiye’deki komünist öznelerde potansiyel olarak fazlasıyla bulunmakta. Şimdi mesele bu potansiyeli gerçekliğe dönüştürecek özne olmanın iradesini ve ısrarını göstererek praksise dökmekte.

Dipnotlar:

[1] “Kapitalizmin sonunu hayal etmek dünyanın sonunu hayal etmekten daha zor” demişti Fredric Jameson.

[2]https://elyazmalari.com/2020/06/16/fuwanin-lenin-elestirisi-baglaminda-marx-engels-ve-leninde-demokratik-cumhuriyet/

30 Kasım 2021 Salı

HDP’nin Deklarasyonu ve Çağrısı

(Toplumsal Özgürlük, Aralık 2021 sayısı)

Kurulduğu günden bu yana devletin türlü türlü baskısına ve şiddetine maruz kalan Halkların Demokratik Partisi (HDP), bütün zorluklara rağmen mücadelesini kararlılıkla sürdürüyor. Geçtiğimiz Eylül ayının sonunda açıklanan 11 maddelik “Adalete, Demokrasiye, Barışa Çağrı Deklarasyonu” ile de kriz içerisindeki siyasal sisteme müdahalede bulunan HDP, bu minvalde demokratik kitle örgütleri ve siyasi partileri ziyaret ederek destek çağrısında bulunuyor. 

“Güçlü demokrasi” 

Deklarasyonun ilk maddesinin başlığı “güçlü demokrasi”. Bu başlık altında restorasyon cephesinin “güçlendirilmiş parlamenter sistemi” önerisine destek verircesine “demokratik parlamenter sistem” vurgusu öne çıkartılıyor. Ek olarak da Meclis’in “diyalog ve çözüm zeminini kurarak, demokratik müzakere yöntemleriyle tüm toplum için geleceğin kazanılmasına önayak ve odak” olması gerektiği vurgulanıyor. Fakat diğer yandan da yerel yönetim ve katılıma biçilen önemli rol oldukça önemli. AKP-MHP’nin faşizmi inşa çabalarına öz örgütlenmeleriyle ve direnişleriyle darbe vuran halk güçlerini ve bu güçlerin oluşturduğu/oluşturacağı meclisleri daha fazla esas alan bir “güçlü demokrasi” başlığı, HDP’nin verdiği demokrasi mücadelesinin içeriğini de zenginleştirebilirdi. 

Halkı esas almak 

Deklarasyonun diğer başlıklarında ise HDP’nin sistem dışı yönelimlere sahip olmayı sürdürdüğünü gösteriyor. Belediyelerden üniversitelere uzanan kayyım anlayışına karşı halk iradesi vurgusu, İstanbul Sözleşmesi’nin yeniden geçerli hale getirilmesi, ekolojik tahribata karşı alınacak tedbirler ve demokratik anayasanın istemi bunun göstergesi. 

İktidarın, deklarasyon metnine, HDP üzerindeki Demokles’in kılıcını daha fazla sallayarak cevap verdiği görülüyor. HDP’ye kapatma davası açan Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Bekir Şahin, esas hakkındaki görüşünü Anayasa Mahkemesi’ne sunarak kapatılma talebini ve 451 partiliye siyasi yasak istemini tekrarladı. Her ne kadar kapatılma talebi, AKP’nin seçim aritmetiği ve MHP’nin “özel” isteğiyle bağlantısı olsa da devletin başta Kürt halkı olmak üzere devrimci-demokratlara değişmeyen bakışının bir tezahürü olduğu ortada. Bununla birlikte Kürt halkının dört bir yanda direnişini sürdürdüğü, Türkiye’de ise başta kadınlar olmak üzere halkçı güçlerin direnişinin gün geçtikçe arttığı ve AKP-MHP iktidarının sonunu getirmeye önemli bir aday olduğunu ortaya koyduğu bu tarihsel günlerde HDP’nin koyacağı mücadele özel bir önem kazanıyor. HDP’nin deklarasyonu -kimi sistem içi vurgularla birlikteönemli içerikleri barındırarak halkın demokrasi mücadelesinin öznesi olma iddiasını sürdürme iradesine işaret ediyor. Sıra her zaman olduğu gibi önümüzdeki süreçte de bu iradeyi ortaya koymada. 

21 Kasım 2021 Pazar

Hikmet Kıvılcımlı’nın Hegel’i

(El Yazmaları, 22 Kasım 2021)

U zun yıllardır üzerinde çalışılan, Hikmet Kıvılcımlı’nın Hegel üzerine yazıları geçtiğimiz aylarda kitaplaştırılarak NotaBene Yayınları tarafından yayımlandı. Hamza Tığlay’ın Osmanlıcadan çevirdiği, Ahmet Kale’nin yayına hazırladığı kitap[1], Hikmet Kıvılcımlı’nın sadece Türkiye sosyalist hareketi içerisindeki özgün konumunu perçinlemekle kalmıyor, Hegel’in Marksist açıdan yorumlanmasına da önemli bir katkı sunuyor.

Hegel’in “Fikir”inin Maddiliği

Sosyalist literatürün büyük bir çoğunluğunda Hegel’in düşünceleri, idealist bir filozof olduğu gerekçesiyle benimsenmez ve genellikle salt eleştiriye tutululur.[2] Eleştiriler de genellikle Marx’ın Hegel’i eleştirdiği ve “ayakları üzerine oturttuğu” düzlem üzerinden gerçekleşmiş ve Hegel’in içerilmesi ya da kapsanması pek mümkün olmamıştır.

Kıvılcımlı’da ise Hegel’in eleştirisiyle birlikte onun kapsanması ve içerilmesine yönelik özel bir çaba olduğunu görmekteyiz. Hegel’in objektif olarak materyalist, sübjektif olarak idealist olduğunu belirten Kıvılcımlı, Hegel’in “Fikir”[3] kavramının aslında madde olduğunu ifade eder. Kıvılcımlı’ya göre hakiki kavram, gerçekliği veren ve gerçekliğe sahip olan kavramdır. Bu yüzden Hegel’in Fikir’i düpedüz maddedir.[4] Çünkü kavramın gerçekleşmesi, evrensel olarak somutlaşmasını gerektirir. Fikir ise kavram + gerçekleşmedir. Hegel’in gerçeği somutun gerçeği, bilimin gerçeğidir.[5] Bizim dışımızdaki maddi gerçeklik, içimizdeki Fikir’in dışarılaşmasıdır. Dolayısıyla kavramın gerçekleşmesi onun somut bir biçim almasıdır. Somut biçim, kavramından ayrı değil, onun bilgisi içindedir.[6] Dolayısıyla “Fikir” ancak maddeleştiği takdirde “gerçekleşebilir”. Böylece Kıvılcımlı Hegel’in düşüncesindeki maddiliği ortaya koymaktadır.

Hegel’in idealist bir filozof olduğunu belirten Kıvılcımlı, Hegel’e göre gerçekliğin, Fikir’in kendisini gerçekleştirmesi için geçirdiği süreçte bir anlık durum olduğunu belirtir.[7] Bu gerçekliğin her alanı, olayların süreç halinde gidişleriyle belirli olur ve kendisini var kılar.[8]

Süreç ise Hegel’e göre üç an’dan oluşmakta: Tez, antitez, sentez. Kıvılcımlı’ya göre Hegel, tez-antitez-sentez’i birer mutlak olarak değil moment yani an olarak görüyordu. Fikir (ya da Ruh) kendisine ulaşırken bu momentlerden geçiyordu. Tez momentinde Fikir gerçekleri sadece fark eder, duyumsar, kayıt eder; ama zıtlıklar henüz ayırt edilmemiştir ve Fikir pasiftir, “kendisi”dir. Antitez momentinde ise olaylar arasındaki çatışma kavranılır. Fikir zıtlıkları ve çatışmayı kavrar ve gerçeğin kanunlarını bulmaya çalışır, aktiftir ve kendisi içindir. Sentez momenti antitezin inkârı olur, yani tezin inkârının inkârı. Burada Fikir gerçeğin kanunlarını bulur ve görür. Bir anlayış gerçekleştirir, kendisi ve kendisi için olur Fikir. Fakat süreç bununla kalmaz, sonrasında sentez tez olarak sürece devam eder.[9]

Fakat Kıvılcımlı’ya göre Hegel şimdinin geçmiş ve gelecek arasındaki bağını kurmadığından, Fikir’in kendini var kıldığı şimdiki An’ı esas alır. Böylece Hegel gelişim sürecini ve bu süreçte oluşan birikim ve atlayışları da göremez. Ancak Marx ve Engels “zaman” olayını ekleyip Hegel’in felsefesini ayakları üzerine koyarak bunu gerçekleştirmiştir.[10]

Kıvılcımlı, Hegel’in idealistliğini ve tez-antitez-sentez sürecini ardışık bir şekilde koyuşunu görmekle birlikte, bunun içerdiği diyalektik ve maddeci kısımları da ortaya koyar. Böylece Hegel’den Marx’a uzanan yolun kimi yapı taşlarını görürüz.

Hegel’in Maddi Koşulları

Kıvılcımlı’nın, Hegel’in içinde bulunduğu maddi koşullara özel bir önem verdiğini ve Hegel’in düşüncesinde bu maddi koşulların belirleyici olduğunu özellikle vurguladığını görmekteyiz.

Kıvılcımlı, derebeyi artığı geri Almanya’da henüz uluslaşma süreci gelişmediği için Hegel’in ekonomi temelini, sınıf ilişkilerini göz önünde tutmadığını ifade eder. Bu yüzden Hegel her şeyi düşünceyle çözmek zorunda kalmıştır.[11]

19. yüzyıl Alman filozofları, işveren sınıfının çıkarları için derebeyliğin baskılarını seve seve katlanmayı buyuruyordu. İşveren sınıfı çıkarlarını hükümdardan “dileniyordu”. Evrensel devlet mutlakıyet idi. Din demek devlet demekti ve devlet moral duygusu, moral duygusu da din duygusu üzerine yaslanırdı. Ve 19. yüzyıl başlarındaki Alman filozofları için Akıl, “pısırık” Alman işveren sınıfının derebeyi artığı Prusya ağalarını ve krallarını baş tacı edip ılımlılaştırmaktı. Bu nedenle Kıvılcımlı’ya göre Hegel’den başka akıl beklenemezdi.[12]

Diğer yandan Hegel, binlerce yıldır gelen “Ruh”un maddeye üstünlüğü, “Fikir”in mutlaklığı düşüncesinin dayatmasından azade olamazdı. Avrupa’da kapitalizm hızla ilerlerken, Almanya’da yarı güçlü olan büyük derebeyleri kilisenin mülklerini talan ederek tam güçlü durumuna geçmişti. Fakat ekonomi kapitalizme uygun olmasa da, kapitalizmin oluşturduğu fikirler Alman düşüncesine yığılmıştı. Alman düşünürlerine felsefe yapmaktan başka bir şey kalmamıştı ve Hegel her şeyi Fikir’den çıkaracaktı.[13]

Hegel’in Tarihsel Maddeciliği

Kıvılcımlı’ya göre Hegel, kapitalizmin hızlı geliştiği İngiltere ve Fransa’yı “kitaptan” okumuş, Alman dünyasına da sosyal davranışla katılmamış ve böylece “çağdışı kalmış bir düşünür” olmuştur. Bu durum Hegel’in geçmiş ve geleceği birleştirerek kendi çağında yaşamayı denemesine yol açmıştır. Fakat bu da süreci zaman dışına atması anlamına gelir, ki bu onun eksik yanıdır. Hegel, yarın ve bugün için dayanıklı düşünceyi dünün doğru kavranışında bulur ve bu nedenle antika tarihi sıkı incelemiştir. Sübjektif düşünceleri tarihin gerçekleriyle karşılaştırıp tartması ise onun artı yönüdür. Ve Hegel sosyal olayları tarihsel gerçekliği içinde alırken, Evrensel, Ruh, İrade ve Hürriyet’i tarihsel bir süreç içine sokar. Böylece haberi olmadan tarihsel maddeciliğin habercisi olur.[14]

Kıvılcımlı, Hegel’i içinde bulunduğu tarihsel koşullar düzleminde ele almakla kalmamış, tarihsel maddeciliğin habercisi olarak taltif de etmiştir. Fakat bu “taltif” eleştiriden azade değildir. Kıvılcımlı Hegel’in maddi yaşamdan “soyutlaştığı” noktaları vurgulayarak eksi yönlerini de ortaya koymuştur. Böylece düşünürleri içinde bulundukları tarihsel koşullar çerçevesinde değerlendirmenin önemini de göstermektedir Kıvılcımlı.

Hegel ve Devlet

Hegel’in Prusya devletini “savunması”, sosyalist literatürde önemli tartışma başlıklarından birisi olmuş ve Hegel’in sertçe eleştirilmesine yol açmıştır.

Kıvılcımlı’ya göre ise Hegel’in “savunması” zorunlu bir neden taşımaktadır.

Kıvılcımlı, Fransız İhtilali’nin “terör dönemine” ulaşması nedeniyle Hegel’in devrime dair umutlarını yitirdiğini ifade eder. Öte yandan Napolyon’un başarısını gören Hegel, mutlak ruh kadar güçlü bir iktidar görmek istemiştir. Kapitalizmin toplumu yoksulluğa itmesinden dolayı ondan nefret eden Hegel, Alman halkını kapitalizmden “koruyacak” bir devleti savunmuştur. Bu devlet ise o zamanki geri kalmış ve dağınık Almanya’da pısırık Alman burjuvazisinin geri ve dağınık çıkarlarını onlara rağmen sağlayacak tek güç, Prusya ağalarının devleti olacaktır.[15]

Kıvılcımlı’ya göre Hegel, devleti bir baskı aracı olarak görmekle birlikte, her sınıfın kendi emek örgütünü kurmasını sağlayan bir kolektivizm olarak da gördüğünü belirtir. Fakat Hegel işçi sınıfının mücadelesini göremediği için böyle bir tanımlamaya gitmiştir. Bu nokta aynı zamanda Hegel’in modern kapitalist medeniyetin kişi ile toplumun arasını açtığına dair sezgisini de gösterir. Fakat Marx gibi bunu sosyal determinizm olarak koyamadığı için, Hegel Fransız Devrimi’nin demokrasi denen modern anarşiyi getirdiği için kapitalizmin iflas ettiğini düşünür.[16]

Kıvılcımlı, İngiltere’deki kapitalizmin gelişimi burjuva maddeci filozofların umdukları gibi yeryüzüne mutluluk ve ahenk getirmediği için Hegel’in ekonomiye de inançsızlık ve alerji beslediğini ifade eder. Hegel İngiltere’de gerçekleşen kapitalizmin gelişiminin zamanla Almanya’ya geleceğini fark etmemiştir. Hegel’e göre “mekân” farklılığından dolayı Almanya’da kapitalizm gerçekleşmeyecekti. Yani tarihin tecellisi zaman değil mekân içinde gerçekleşiyordu. Bu nedenle Kıvılcımlı, Hegel’in zaman inkârı etmesi nedeniyle materyalist olamadığını belirtir. Ek olarak  Hegel, toplumda ekonominin üst yapıyı belirlediğini göremediği için de materyalist olamamıştır.[17]

Böylece Kıvılcımlı Hegel’in maddi koşulların getirdiği zorunluluklardan dolayı Prusya devletini savunduğunu belirtir. Nitekim Hegel, işçi sınıfını göremediği için kapitalizmin kötülüğünden halkı kurtaracak özne olarak Devleti görmüştür. Ona göre birey bu devletin üyesi olursa kötülüklerden kurtulabilecektir.[18] Fakat çağının çocuğu olan Hegel, sosyal sınıflar henüz doğmak üzere olduğu için, bu Prusya devletini savunmak zorunda kalmıştır.

Kıvılcımlı, Hegel’in idealist bir filozof olmakla birlikte Alman felsefesindeki mistik bulutu kaldırmayı istediğini sıklıkla belirtir. Fakat Hegel’in yaşadığı zamanda modern sosyal sınıf henüz doğmak üzere olduğu için bunu başaramıyordu. Bununla birlikte Hegel, Marksizmin üzerinden yürüyeceği yolun taşlarını döşeyerek önemli bir hizmette bulunmuştur. Kıvılcımlı’nın deyişiyle “Hegel, filozof labiretinden kendisi çıkıp kurtulamadıysa bile, oradan aydınlığa çıkmanın ip ucunu, ifşa yolunu gösterdi.”[19]

Dolayısıyla Hegel’i, Kıvılcımlı’nın da işaret ettiği üzere, eksi yönlerine işaret etmekle birlikte artı yönleri ve Marksizme açtığı yol üzerinden içermek, sadece geçmişle bir “hesaplaşma” açısından değil geleceği inşa açısından da önemli katkı sunacaktır.

Dipnotlar:

[1] Kıvılcımlı, Hikmet (2021). Hegel ve Felsefe Notları. İstanbul: Notabene Yayınları.

[2] Her ne kadar önemli Hegelyan Marksistler olsa da literatürün büyük çoğunluğuna Hegel eleştirisinin hakim olduğunu söyleyebiliriz.

[3] Kıvılcımlı Hegelci kategoriler büyük harfle yazmayı tercih etmesine sadık kaldım.

[4] Kıvılcımlı, a.g.e., 51-52.

[5] Kıvılcımlı, a.g.e., 57.

[6] Kıvılcımlı, a.g.e., 53.

[7] Kıvılcımlı, a.g.e., 48-49.

[8] Kıvılcımlı, a.g.e., 75.

[9] Kıvılcımlı, a.g.e., 70-77.

[10] Kıvılcımlı, a.g.e., 139-140.

[11] Kıvılcımlı, a.g.e., 82.

[12] Kıvılcımlı, a.g.e., 86-87.

[13] Kıvılcımlı, a.g.e., 134-136.

[14] Kıvılcımlı, a.g.e., 98-102.

[15] Kıvılcımlı, a.g.e., 119-123.

[16] Kıvılcımlı, a.g.e., 115, 120.

[17] Kıvılcımlı, a.g.e., 116.

[18] Kıvılcımlı, a.g.e., 124-125.

[19] Kıvılcımlı, a.g.e., 131.

İşgalci ABD’nin Irak’tan Çekilmesi

30 Eylül’de son Amerikan birliklerinin Erbil yakınındaki Harir Hava Üssü’nden ayrılmasıyla ABD’nin Irak’taki yirmi üç yıllık askerî varlığı ...