Çevirenin Notu: Nicolas Krassó’nun “Troçki’nin Marksizmi” adlı makalesi New Left Review’in Temmuz-Ağustos 1967 tarihli 44. sayısında yayımlanmıştı. Makalenin çevirisini uzunluğundan dolayı üç bölüm halinde paylaşmıştım, aşağıdaki linklerden ulaşabilirsiniz.
Ernest Mandel’in bu makaleyi eleştirdiği “Troçki'nin
Marksizmi: Bir Karşı Eleştiri” başlıklı makalesi ise New Left Review’in Ocak
1968 tarihli 47. sayısında yayımlanmıştı.
Krassó’nun Mandel’in eleştirisine yanıt verdiği “Ernest
Mandel'e Yanıt” başlıklı makalesi ise New Left Review’in Mart 1968 tarihli 48. sayısında
yayımlanmıştı.
Ernest Mandel’in bu makaleye yanıt verdiği “Troçki'nin
Marksizmi: Yanıta Verilen Yanıt” başlıklı makalesi ise New Left Review’in
Temmuz-Ağustos 1969 tarihli 56. sayısında yayımlanmıştı.
Makalenin çevirisini uzunluğundan dolayı üç bölüm halinde
paylaşıyorum.
Nicolas Krassó’nun “Troçki’nin Marksizmi” adlı
makalesi:
Birinci bölüm için tıklayınız: https://gcmalatya.blogspot.com/2025/10/ceviri-trockinin-marksizmi-1-nicolas.html
İkinci bölüm için tıklayınız: https://gcmalatya.blogspot.com/2025/10/ceviri-trockinin-marksizmi-2-nicolas.html
Üçüncü bölüm için tıklayınız: https://gcmalatya.blogspot.com/2025/10/trockinin-marksizmi-3-nicolas-krasso.html
Ernest Mandel’in “Troçki'nin Marksizmi: Bir Karşı
Eleştiri” başlıklı makalesi için tıklayınız:
https://gcmalatya.blogspot.com/2025/11/ceviri-trockinin-marksizmi-bir-kars.html
Nicolas Krassó’nun “Ernest
Mandel'e Yanıt” başlıklı makalesi için tıklayınız:
https://gcmalatya.blogspot.com/2025/11/ceviri-ernest-mandele-yant-nicolas.html
Ernest Mandel’in “Troçki'nin Marksizmi: Yanıta
Verilen Yanıt” başlıklı makalesi:
Birinci bölüm için tıklayınız: https://gcmalatya.blogspot.com/2025/12/ceviri-trockinin-marksizmi-yanta.html
Sovyet Bürokrasisinin Doğası
Sovyetler Birliği'nde 1920'lerin merkezi toplumsal sorunu
olan bürokrasi sorunuyla karşı karşıya kaldığında, Krassó kıvranıp durur, ancak
bürokrasinin özerk bir sosyal tabaka olarak ortaya çıkışını kabul
edemez. Bu, onun o dönemin SBKP içindeki mücadeleyi, çıplak güç siyaseti ve
yetersiz bireysel psikolojiden başka bir düzeyde görmesini engeller.
Krassó'nun terminolojisi bile, bu toplumsal sorunu tanımayı
inatla reddettiğinin bir göstergesidir. O, "bürokratizm",
"bürokratik ve idari devletçilik", "bürokratik ve otoriter
eğilimler" gibi alternatif terimler kullanır. Hatta "bürokratik
restorasyon" gibi (bu ne anlama geliyorsa) absürt bir terim bile kullanır.
Sadece bir kez ve benim makalemden doğrudan alıntı yaparak, "bürokrasi"
gibi bariz bir kavramı kendisi de kullanır.
Bu, 1920'ler ve 1930'larda Stalinistlerin alışkanlığı olan
ve 1950'lerin sonlarında post-Stalinist dönemde yeniden ortaya çıkan bir
alışkanlığın doğrudan taklididir. "Bürokratik alışkanlıklar" veya
"bürokratik ve devletçi eğilimler" hakkında yakınıp sızlanmak,
bireysel "alışkanlıklar" veya "hatalar" hakkındaki
gözlemlerin arkasına bir toplumsal sorunu saklamaktır. Bürokratizm, ayrıcalıklı
bir bürokrasinin yükselişine yardımcı olabilir; ancak bununla karıştırılmamalıdır.
Siyasi gücün kullanımını, toplumsal artı-ürünün yönetimini ve dolayısıyla
toplumsal yaşamın tüm alanlarını tekelleştirme eğiliminde olan bir bürokrasinin
ortaya çıkışı, Marx tarafından 1871 gibi erken bir tarihte, kapitalizmin
yıkılmasından doğan toplum için potansiyel bir tehlike olarak kabul edilmiştir.
Aynı şekilde, 19. yüzyılın sonlarında Kautsky ve anarşistler de bunu fark
etmişti. Lenin, 1917 Rus devriminin başlangıcından sonraki tüm yazılarında bu
konuya uzun uzun değindi.
"Lenin, bu sorunu asla politik romantizmin "ya/ya
da" ikilemiyle idealist bir şekilde ele almadı. Lenin için mesele
bürokrasi ya da bürokrasi olmaması değildi. Lenin, iç ve dış politikayı domine
eden aşılmaz çelişkilerin son derece farkındaydı... Lenin'in amacı,
bürokratizmi tamamen ortadan kaldırmak gibi imkânsız bir hedef değildi; daha
çok, bürokratizme yönelik düzeltici önlemler arıyordu."[1]
Krassó'dan aktarılanlar bunlar.
Bürokrasi, üretici güçlerin yetersiz gelişmişliği, işçi
sınıfının teknik ve kültürel becerilerinin yetersizliği sonucu, henüz
aşılamamış olan toplumsal işbölümünden doğar. Bu nedenle, tıpkı meta üretimi,
para veya devletin "ortadan kaldırılamayacağı" gibi, bürokrasi de
kararnamelerle ortadan kaldırılamaz. Tüm bu olgular ancak sınıfsız bir toplumun
inşası sürecinde ortadan kalkabilir. Bu anlamda, meselenin "ya bürokrasi
ya da bürokrasi yok" meselesi olmadığını belirtmek bu işin alfabesidir.
Bürokrasinin (bütün tam zamanlı ücretli devlet, parti ve sendika
görevlilerinin; üretim işçilerinden ayrı ve bağımsız olarak bu görevleri tam
zamanlı olarak yerine getiren tüm ekonomi yöneticilerinin; üretken emekten
kopuk tüm entelektüellerin vb.) sosyalist devrimin zaferinin ertesi günü
tamamen ve derhal ortadan kaldırılması imkansızdır. Geri kalmış bir ülkede bu
daha da imkânsızdır.
Troçki bunu Lenin kadar iyi biliyordu. Hiçbir yerde, hiçbir
zaman "bürokrasinin derhal ve tamamen ortadan kaldırılması" için bir
plan önermedi. Ancak bürokrasinin kaçınılmaz bir kötülük olduğunu
anlamak başka bir şeydir, zorunluluktan erdem yaratmak bambaşka bir şeydir.
"Eşitliği daha hızlı elde etmemize yardımcı olduğu sürece eşitsizliği
tolere edeceğiz. Bu arada, bu eşitsizliğin yozlaştırıcı etkilerine göz
yummayacağız ve elimizdeki tüm imkanlarla bunları azaltmaya çalışacağız"
demek de başka bir şeydir. Eşitliğin "küçük burjuva ideali" olduğunu
ve "gerçekçiliğin” sosyal eşitsizliği güçlü bir şekilde pekiştirmeyi
gerektirdiğini cesurca ilan etmek ise bambaşka bir şeydir. Kısacası,
bürokrasinin ağırlığını ve gücünü kademeli olarak azaltan bir politikaya izin
vermek başka bir şeydir; gücünü ve ağırlığını sıçramalarla artırmak başka bir
şeydir. İlki, Lenin'den Troçki'ye kadar proletarya devrimcilerinin tutumudur.
İkincisi ise Stalin'den Brejnev'e kadar bürokrasinin sözcülerinin tutumudur.
Lenin'in bürokrasinin gücüne karşı sadece düzeltici
önlemler aradığını söylemek, yine bu büyük proleter devrimciye yönelik
gerçek bir iftira olur. O, bürokrasinin büyümesinin sosyalist bir toplum inşa
etmek için oluşturduğu büyük tehlikenin son derece farkındaydı. Bürokrasiyi tek
seferde ortadan kaldırmanın imkânsız olduğunu anlarken, ağırlığını mümkün
olduğunca azaltmak için tüm gücüyle çabaladı. Bu, bazı öznel "düzeltici
önlemler" bulma meselesi değildir. Bu, nesnel olarak mümkün olan sınırlar
içinde, işçi devletinin bürokratik deformasyonunun bürokratik bir yozlaşmaya,
organizmanın sağlıklı kısımlarını kemiren bir kansere dönüşmesini önleyebilecek
hem toplumsal güçleri hem de siyasi süreçleri ve kurumları bulma meselesidir.[2]
Ve bürokrasinin ağırlığını kademeli olarak azaltabilecek nesnel güç, devletin
ve ekonominin doğrudan yönetimindeki işlevleri giderek daha fazla üstlenen
proletarya olabilir.
Troçki'nin bürokrasi sorununa yaklaşımı, Lenin'inkinden temelde
hiçbir şekilde farklı değildi. Hiçbir zaman bürokrasinin tek seferde
"ortadan kaldırılabileceği" yanılsamasına kapılmadı. Bürokrasinin
büyümesini azaltmaya ve Sovyet toplumu üzerindeki zararlı etkilerini
sınırlamaya, bürokrasinin yok olmasını hızlandıracak süreçleri harekete
geçirmeye çalıştı. Hatta, bürokrasinin gücünün toplumsal, siyasi ve kültürel
köklerinin yanı sıra ekonomik köklerini de Lenin'den daha erken fark etmesine
rağmen, tehlikenin ciddiyetine Lenin'den daha yavaş tepki verdi.[3]
Ancak hem Lenin hem de Troçki, bürokrasinin bir toplumsal tabaka olarak
doğasını ve büyümesini azaltmanın mutlak gerekliliğini anlamışlardı. "Eski
Bolşeviklerin" çoğu bu sorunu hiç anlamadı. Bu, kendi yıkımlarının
ideolojik kökeniydi.
Krassó sadece onların anlayışsızlığını taklit ediyor. Partinin
bürokrasiyi kendi başına etkisiz hale getirebileceği düşüncesi, "Eski
Bolşevikler"in paylaştığı bir yanılsamadır. Çünkü proletaryanın giderek pasifleştiği
koşullarda, kaçınılmaz olarak partinin kendisi de bürokratikleşti ve böylece
bürokratik iktidarın bir aracı haline geldi, ona engel olamadı.
Tek Ülkede Sosyalizm
Trotsky: An Anti-Critique adlı kitabımızda, Krassó'nun
"tek ülkede sosyalizm" ve "sürekli devrim" tartışmasına
ilişkin görüşlerinin hangi açılardan yetersiz olduğunu ve Krassó'nun bugüne
kadar bu tartışmanın ne hakkında olduğunu anlamış gibi görünmediğini ayrıntılı
olarak açıkladık: Bu tartışma, sınıfsız bir toplum inşa etme sürecinin nihai ve
son sonucu hakkındaydı, bu sürecin başlangıcı hakkında değildi.
Krassó, analizimizi çürütmeye çalışmıyor. Kendini, sürekli
devrim kavramını "sıradanlaştırdığımız" yönündeki birkaç alaycı sözle
sınırlıyor. Troçki'nin "Sürekli Devrim" adlı eserinden alıntıladığı
iki cümleye dayanarak, Troçki'nin "SSCB'nin ekonomik veya askeri
çöküşünden" korktuğunu iddia ediyor.[4]
Bu tür polemikler çok ciddiye alınamaz.
Krassó, sürekli devrim teorisini "ayaklanmanın
yakınlığı ve yaygınlığı" inancını ima ettiği şeklinde saçma yorumunu haklı
çıkarmak için Troçki'nin tek bir cümlesini bile alıntılamamıştır. Aksine,
Troçki'nin Krassó'nunki gibi çocukça yorumları açıkça reddettiği birçok
pasajdan alıntı yapabiliriz. Örneğin, kırk yıl önce Buharin'e yazdığı ve
Krassó'ya önceden verilmiş bir cevap gibi duran bir metin şöyledir:
"Doğal olarak, devrim sürecinde hiçbir kesinti,
durgunluk dönemi, geri çekilme, geçiş dönemi talepleri veya benzeri şeylerin
düşünülemeyeceğini savunan Buharinci "sürekli" devrim teorisini
hiçbir zaman paylaşmadım. Aksine, Ekim'in ilk günlerinden itibaren, sürekli
devrimin bu karikatürüne karşı mücadele ettim.
Lenin gibi ben de Sovyet Rusya ile emperyalizm dünyası
arasındaki uyumsuzluktan bahsettiğimde, aklımda büyük stratejik çizgi vardı,
taktiksel kıvraklıklar değil. Buharin ise, kendi zıttına dönüşmeden önce,
Marx'ın sürekli devrim kavramının skolastik bir karikatürünü her zaman
savunuyordu. Buharin, "Sol Komünizm" günlerinde, devrimin geri
çekilmeye veya düşmanla geçici uzlaşmalara izin vermediğini savunuyordu. Benim
pozisyonumun Buharin'inkiyle hiçbir ortak yanı olmayan Brest-Litovsk Barışı
meselesinden çok sonra, Buharin, o dönemin Komintern'in tüm aşırı sol kanadı
ile birlikte, Almanya'daki Mart 1921 günlerinin çizgisini savunarak,
Avrupa'daki proletaryanın "harekete geçirilmediği" ve yeni devrimci
patlamalar olmadığı sürece Sovyet iktidarının kesin yıkımla karşı karşıya
olduğu görüşündeydi. Sovyet iktidarını gerçek bir tehlikenin tehdit ettiği
bilinci, Üçüncü Kongre'de Lenin'le omuz omuza, Marksist sürekli devrim
kavramının bu darbecilik parodisine karşı uzlaşmaz bir mücadele vermemi
engellemedi. Üçüncü Kongre sırasında, sabırsız solculara onlarca kez şunu
söyledik: "Bizi kurtarmak için fazla acele etmeyin. Böyle yaparak sadece
kendinizi yok edersiniz ve dolayısıyla bizim de yok oluşumuza neden olursunuz.
İktidar mücadelesinin yolunu sistematik olarak izleyin. Sizin zaferinize
ihtiyacımız var, ama elverişsiz koşullarda savaşmaya hazır olmanıza değil. NEP'in
yardımıyla Sovyet cumhuriyetinde ayakta kalmayı başaracağız ve ilerleyeceğiz.
Güçlerinizi topladıktan ve elverişli durumları değerlendirdikten sonra, doğru
anda bize yardım etmek için hala vaktiniz olacak.”[5]
Bu satırlar Haziran 1928'de yazılmıştır; Troçki'nin Sürekli
Devrim adlı broşürü Ekim 1928'de tamamlanmıştır. Dolayısıyla her iki belge
de neredeyse aynı döneme aittir. Ancak Krassó, bu çarpıcı belgesel kanıtlara
rağmen, Troçki’nin sürekli devrim teorisini, Troçki’nin (bu kadar açık ve net
bir şekilde) tamamen reddettiği her yerde eşzamanlı ve kesintisiz ayaklanma
kavramı olan “Buharin’in karikatürü” ile özdeş olarak yorumlamaya devam
etmektedir.
Aynı şey, Krassó'nun Troçki'nin "tek ülkede sosyalizm
teorisini" reddetmesini, dünya devrimi hızla zafer kazanmazsa, "dünya
pazarı" ya da yabancı müdahale yoluyla Sovyet rejiminin çöküşünün
kaçınılmaz olduğunu ima ettiği şeklindeki yorumlamaya yönelik umutsuz girişimi
için de söylenebilir. Burada da, Troçki'nin "Sürekli Devrim"in
girişinde söylediği sözleri aktaralım:
"İzole bir işçi devleti için gerçekçi bir program,
dünya ekonomisinden "bağımsızlık" elde etmeyi, daha da ötesi "en
kısa sürede" ulusal bir sosyalist toplum inşa etmeyi hedefleyemez. Görev,
soyut bir maksimum tempo elde etmek değil, optimum tempo, yani hem iç hem de
dünya ekonomik koşullarından kaynaklanan, proletaryanın konumunu güçlendiren,
gelecekteki uluslararası sosyalist toplumun ulusal unsurlarını hazırlayan ve
aynı zamanda, her şeyden önce, proletaryanın yaşam standardını sistematik
olarak iyileştiren ve kırsal kesimin sömürülmeyen kitleleriyle ittifakını
güçlendiren en iyi tempoyu elde etmektir. Bu perspektif, tüm hazırlık dönemi
boyunca, yani gelişmiş ülkelerdeki zaferle sonuçlanan devrim Sovyetler
Birliği'ni mevcut izole konumundan kurtarana kadar geçerli olmalıdır.[6]
Burada tarihsel bir karamsarlığın zerresi bile yoktur. Troçki'nin
hizipçi rakipleri tarafından kötü niyetle ona atfedilen ve Krassó tarafından
sorumsuzca tekrarlanan Sovyetler Birliği'nin "kaçınılmaz çöküşü" kavramının
hiçbir temeli yoktur. Sınıf savaşında, ulusal ve uluslararası düzeyde, yalnızca
geçici ateşkesler olabileceği, kalıcı bir "barış içinde bir arada
yaşama" olamayacağı gerçeği anlaşılmıştır. Dünya proletaryasının temel
görevi, Sovyetler Birliği'ne karşı uluslararası bir saldırı savaşını
"önlemek"le sınırlı kalamaz, devrimin uluslararası alanda yayılması
için çaba gösterilmelidir, başka bir deyişle, uzun vadede uluslararası işçi
sınıfının herhangi bir ağır yenilgisi — Hitler'in iktidara gelmesi gibi — böyle
bir uluslararası saldırganlık savaşını giderek daha kaçınılmaz hale getirir.
İşte "tek ülkede sosyalizmin nihai olarak kurulması teorisi"
ile Sovyet bürokrasisinin dünya devrimine karşı temelde muhafazakar tutumu
arasındaki gerçek bağlantı noktası buradadır. "Tek ülkede
sosyalizm" teorisinin ima ettiği şey, "kalenin savunulmasını"
dünya devrimci hareketinin ana görevi olarak gören ve bu "savunmayı",
ulusal komünist partilerin politikalarının Sovyet diplomasisinin konjonktürel iniş
çıkışlarına tabi kılınması olarak gören stratejik bir anlayışı içeriyordu.
1925-26'daki İngiliz-Sovyet Sendikalar Konseyi'nden günümüzdeki “barış içinde
bir arada yaşama” politikasına, "üçüncü dönem"e, "halk
cephesi"ne yönelmeye, Hitler-Stalin paktı sürecindeki ara dönemde yaşanan
ani dönüşe, Hitler'in Sovyetler Birliği'ne saldırmasından sonraki yeni döneme,
"Browderizm"[7]
dönemine, soğuk savaşa ve Jdanov dönemine, Kominform’a ve ardından gelen
tasfiyesine kadar uzanan üzücü hikâye, ayrıntılı bir şekilde açıklanmaya veya
ciddi bir şekilde sorgulanmaya gerek kalmayacak kadar iyi bilinmektedir.
Troçki'nin savunduğu, ve bizim de savunduğumuz şey, ulusal
komünist partilerin politikalarının Sovyet diplomasisinin konjonktürel
ihtiyaçlarına bu şekilde tabi kılınmasının hem Sovyetler Birliği'nin hem
de dünya devriminin çıkarlarına zarar verdiği yönündedir. Çan Kay Şek'in
1927'de Çin işçi hareketini ezmesine izin verilmesi, Hitler'in Almanya'da
iktidara gelmesi, Haziran 1936'daki Fransız genel grevinin birkaç ekonomik
reformdan başka bir sonuç vermemesi (ve bu arada, iki yıldan az bir süre sonra
muhafazakar gericiliğin iktidara geri dönmesine yol açması), Franco'nun İspanya
devrimini ezmesi, işçi sınıfı hareketinin Avrupa'nın hemen hemen her yerinde
yeraltına itilmesi kesinlikle Sovyetler Birliği'nin askeri savunmasının
çıkarlarına uygun değildi.
Krassó, "Stalin'in politikaları, dünya devrimci
hareketi üzerinde yaşam ve ölüm gücüne sahip Furies değildi. Bunlar, Sovyet
devletinin ihtiyatlı ve muhafazakar hamleleriydi" ifadesi oldukça yetersizdir.[8]
Ancak birkaç sayfa önce bu devletin doğası hakkında yazdıklarını birdenbire
unutuyor. Bu tutarlı "muhafazakarlık" Rus işçi sınıfının çıkarlarını
yansıtıyor muydu? Eğer yansıtmıyorsa, bu durum belki de o işçi devletinin
"bürokratik deformasyonunun" 1920-21'de Lenin'in en vahşi
korkularının ötesine geçmiş olduğunun bir yansıması mıydı? Krassó'nun sadece bireysel
psikolojiyi gördüğü yerde —Stalin'in "ihtiyatlılığı ve
muhafazakarlığı"— bir Marksist zorunlu olarak toplumsal bir
açıklama arar.
Komintern ve Dünya Devrimi
Krassó, Stalin ve Sovyet bürokrasisinin 1923-43 döneminde
dünya devriminin uğradığı bir dizi ağır yenilgiden büyük ölçüde sorumlu olduğu yönündeki
iddiamızı şiddetle reddediyor. Önce kendisinin helvadan yaptığı bir putu
yiyerek işini kolaylaştırıyor: "Kremlin, her türlü toplumsal
hoşnutsuzluğun bastırılmasından ve her türlü karşı devrim zaferinden sorumlu
tutuluyor. Bu, dünya tarihinin rasyonel bir şeklide değerlendirilmesiyle
bağdaşmayan bir görüş."[9]
Biz böyle radikal bir iddiada bulunmadık; Troçki de
bulunmadı. Dünya tarihinin seyrini belirleyen tüm faktörleri tek bir faktöre ve
hatta tek bir bireyin rolüne indirgemek, hem kaba hem de sofistike Marksizmin tam
tersi olur (bunun Troçki'ye ve onun iddia edilen "sosyolojizmine" nasıl
atfedilebileceği, Krassó'nun açıklamaya çalışmadığı bir çelişkidir). Bizim
savunduğumuz ve Troçki'nin ve ondan önce de Lenin'in savunduğu şey, devrimci
durumlar varsa, partinin, parti liderliğinin rolünün belirleyici
olabileceğidir. Rusya'da durum kesinlikle böyleydi. Yoksa Krassó, Bolşevik
partisinin doğru bir politikası olmadan Ekim Devrimi'nin kazanacağını
varsayacak kadar "siyasi kurumların özerk rolünü" hafife mi alıyor?
Elbette, 1923 ile 1943 arasındaki uluslararası sınıf
mücadelesinde, devrimci durumların açıkça ortaya çıkmadığı sayısız örnek vardı.
Orada bile, devrimci bir partinin doğru politikası, devrim öncesi durumu
devrimci bir duruma dönüştürmeye yardımcı olarak, ön koşulların olgunlaşma
sürecini hızlandırabilirdi. Ancak, devrimci durumların var olduğu veya kısa
vadede ortaya çıkarılabileceği durumlar üzerinde duralım. Krassó'nun çok hafife
aldığı iki örneği ele alalım.
İlk olarak, Temmuz 1936'daki İspanya devrimi. Krassó'nun bu
konuyla ilgili yarım düzine kitabı okumakla kalmayıp, özellikle o dönemin
gazetelerini de okuyarak yapabileceği herhangi bir araştırma, ona Temmuz
1936'da faşist generallerin askeri ayaklanmasına yanıt olarak işçilerin
ayaklandığını ve birkaç gün içinde ülkenin hemen hemen tüm büyük şehirlerinde
ve sanayi merkezlerinde neredeyse çıplak elle komployu bozduğunu öğretecektir.
Kışlaları ve fabrikaları ele geçirdiler, silahlandılar ve kendi sosyalist
temelleri üzerinde sanayi üretimine - ve ayrıca büyük çiftliklerde tarımsal üretime-
başladılar.
Krassó için soru şu "gerçekçi" basmakalıp ifadeye
indirgeniyor: "Oysa onlar (İspanyol komünistler) o dönemde Cumhuriyetçi
güçlerin sadece küçük bir azınlığını oluşturuyorlardı ve 1936'da askeri güçler dengesi
kristalleştiğinde savaşı kazanma şansları çok azdı."[10]
Krassó, önce kanıtlaması gereken şeyi, yani askeri güç dengesinin
"istikrar kazanması" veya "kristalleşmesi"nin bir şekilde
önceden belirlenmiş olduğunu (ne tarafından belirlenmiş olduğunu bilmek
isteriz!), bunun toplumsal ve siyasi güçlerin "kristalleşmesinden"
bağımsız olduğunu (örneğin, radikal tarım devrimi için sürekli propaganda ve
İspanyol Fas'ın bağımsızlığının derhal ilan edilmesi, bu da Franco'nun
birlikleri arasında güçlü bir ayrılıkçı eğilim yaratacaktı); sözde Halk Cephesi
hükümetinin benimsediği siyasi yönelimden bağımsız olduğunu varsaydığını bile
anlamıyor. Ve hükümet içinde Stalinizmin özgül ağırlığının sadece iki veya üç
Stalinist bakana bağlı olduğunu, Sovyetler Birliği'nin baskısına, bu hükümete
sınırlı miktarda silah teslimatına ve bu teslimatların sonucunda ortaya çıkan
muazzam şantaj gücüne bağlı olmadığını belirtiyor.[11]
Elbette, soyut olarak, İspanyol işçi sınıfı zamanında
Moskova'dan bağımsız bir devrimci parti kurmasına izin verecek bir bilinç
düzeyine ulaşmış olsaydı, Moskova'nın rolünün zafer kazanmış bir devrimi
engelleyemeyeceği savunulabilirdi. Küba örneği burada konuya uygun düşüyor.
Ancak bu zamansız bir soyut akıl yürütmedir. İspanyol devrimi, Ekim devriminin
zaferinden 20 yıl sonra patlak verdi. İşçi sınıfının —küçük bir öncü grup
hariç— Stalin hükümetinin, dünya devrimi davasını ilerletmek için Komünist
Enternasyonal'i kuran Sovyet hükümetinin devamcısı olduğundan şüphe duyması
için hiçbir neden yoktu. Bu nedenle, devrimlerini yönetecek başka bir parti
kurmanın gerekliliğini —çok geç olana kadar— anlayamadılar.
Stalin ise Sovyetler Birliği ve Komünist Enternasyonal'e
duyulan bu güveni ve inancı, emperyalist Fransa ile askeri ittifakını
güçlendirmek için suistimal etti. Bakın, Londra ve Paris Borsası'nın beyleri,
dedi, sömürgelerinizde sorun çıkarmak istemiyorum; İspanya'da sosyalist devrim
yapmak istemiyorum; ben sizin sadık müttefikinizim. İspanya politikasının özü
buydu. Bunun sonucunda, Cumhuriyetçi kamp içindeki burjuva ve küçük-burjuva
güçler, karşı-devrimci mücadele için büyük ölçüde Komünist Parti'ye güvendiler;
çünkü KP, büyük Rus devriminin bayrağı altında bu karşı-devrimci mücadeleyi yürüttüğü
için daha enerjikti ve işçileri daha etkili bir şekilde şaşırtabiliyordu.
Cumhuriyetçi güçler Temmuz 1936'nın devrimci kazanımlarını tasfiye etmeye
başladığında, moral bozukluğu ve yenilgi kaçınılmaz hale geldi. İspanya'daki toplumsal
ve siyasi güçlerin gerçek diyalektiği budur ve Stalin bu diyalektikte önemli
bir rol oynamıştır.[12]
İkinci bir örnek, Fransız ve İtalyan Komünist Partilerinin
savaş sonrası politikasıdır: Direniş sırasında kurulan silahlı işçi örgütlerini
tasfiye etme, koalisyon hükümetlerine girme, burjuva devletini ve burjuva
ekonomisini güçlendirme, hatta sömürgelerdeki karşı-devrimci baskıları ve
savaşları örtbas etme politikası (Mayıs 1945'te Cezayir'de yaşanan büyük katliamlar
ve Vietnam'a karşı saldırgan savaşın başlangıcı, Fransız Komünist Partisi
hükümette yer aldığı dönemde gerçekleşti). Krassó için soru çok basit: Fransa
veya İtalya'da silahlı bir iktidar mücadelesinin başarısı çok sorunluydu.[13]
Burada da yine soruyu sormadan geçiştiriyor. Biz acil bir silahlı iktidar
mücadelesinden bahsetmedik. Biz, zaferle sonuçlanacak bir sosyalist devrime
yönelik bir stratejiden bahsettik. Kuşkusuz, 14 Temmuz 1948'de İtalyan
işçileri ayaklanarak ülkedeki çok sayıda stratejik öneme sahip merkezleri işgal
ettiklerinde, "Amerikan birlikleri"nin (orada kaç tane kalmıştı?)
İtalyan devrimini ezmesi kolay olmazdı. Elbette, KP 1944'ten itibaren devrime
yönelik bir yönelim sergilemiş olsaydı, bu ayaklanma gerçekte olduğundan çok
daha güçlü olurdu. Elbette, 1944-48 döneminde hem Fransız hem de İtalyan KP'nin
reformist politikaları, bu ülkelerdeki güç ilişkilerinin sonraki evrimini
şekillendirmede önemsiz bir faktör olarak değerlendirilemez.
1919-20'de Alman devrimi başarısız olduğunda, her birinde bir
nebze doğruluk payı bulunan her türlü "açıklama" bulunabilirdi.
Bazıları, Prusya'da serfliğin ancak 19. yüzyılın başında kaldırılmış olmasını
bu analize dahil ettiler (Rusya'da serfliğin yarım asırdan fazla bir süre sonra
kaldırılmış olduğunu ve bunun devrimin zaferini engellemediğini uygun bir
şekilde unutarak).
Lenin, sorumluluğu doğrudan sosyal demokratların üzerine
yükleyerek tüm bu sofistike tartışmaları kestirip attı. Böylece ne
"idealizmini" ne de "sosyolojik monizmini" sergiledi.
Sadece temel devrimci sağduyuyu gösterdi: On yıllardır sosyalizmi savunduğunu
iddia eden bir partiyi takip eden işçi sınıfının bulunduğu bir ülkede devrimci
bir durum ortaya çıktığında, o partinin politikalarının devrimin sonucunu büyük
ölçüde etkileyeceği açıktır. Akıntının ortasında dümeni değiştirmek çok zordur.
Sosyal demokrat liderliğin 1919-21'de Almanya'daki yenilgide büyük sorumluluğu
varsa, Stalinist liderliğin de 1930'lar ve 1940'larda yaşanan bir dizi
yenilgiden benzer bir sorumluluğu vardır.
Krassó, Troçki'nin sınıf mücadelesinin ulusal
çerçevesini hafife aldığını savunuyor. İronik olarak, bu aslında Stalin'in
Sovyet bürokrasisinin diplomasisi çıkarları için yaptığı şeydir. Tüm ülkelerde,
komünist partiler, Sovyet bürokrasisinin konjonktürel taktiklerine sıkı sıkıya
bağlı kalarak, mekanik biçimde aynı taktikleri uygulamak zorundaydılar
(örneğin, Hindistan Komünist Partisi'nin Temmuz 1942'deki ulusal ayaklanmaya
karşı çıkması). Troçki ise Komintern ve Sovyet devletinin, her ülkede gelişen
devrimci sınıf mücadelesinin ihtiyaçlarına müdahale etmemesi, ancak KP'lerin bu
ülkelerde sömürülen kitlelerin çoğunluğunu kazanmasına ve nihayetinde iktidarı
ele geçirmesine yardımcı olması gerektiğini savunuyordu. Bu strateji uzun
vadede Sovyetler Birliği'ni en etkili şekilde savunmakla birlikte, her bir
ülkede ve her bir anda toplumsal ve siyasi güç ilişkilerinin titiz ve objektif
bir analizini de gerektiriyordu. Troçki'yi her zaman ve her yerde
"ayaklanma" isteyen bir adam olarak resmetmek, tipik bir Stalinist
iftirayı tekrarlamak demektir.
[1]
NLR 48, s. 97.
[2]
Krassó, Lenin'in uzlaşma yeteneği üzerinde çok duruyor. Ancak Lenin, yalnızca komünist
partinin "proleter sınıf bilincinin, devrimci ruhun ve mücadele ve zafer
kazanma yeteneğinin genel düzeyini yükseltmesini, düşürmemesini" sağlayan
uzlaşmaları kabul ettiğini açıkça belirtmiştir (Collected Works, Cilt
31, s. 74). Polemik broşürü Sol Komünizm — Bir Çocukluk Hastalığı'nda
yer alan aynı "uzlaşmalar üzerine inceleme"de, oportünizmle
mücadeleye yönelik esnek olmayan kararlılığın, belirli uzlaşmalar yapma
gerekliliği ile birleştirilmesi gerektiğini de aynı derecede açık bir şekilde
belirtir. Bu kararlılık, Krassó'nun analizinde tamamen kaybolmuştur. Geriye
kalan, SSCB'deki proleter sınıf bilincini ve devrimci ruhu sadece zayıflatmakla
kalmayıp ezme pahasına bürokrasi ile "uzlaşmaya" hazır olan bir Lenin
karikatürüdür — gerçekten de bir karikatür!
[3]
Sendika anlaşmazlığında, genel olarak yanlış bir görüşe sahip olmasına rağmen Troçki,
bürokrasinin gücünün sosyo-ekonomik kökenlerinin ekonomiyi yönetmesinde ve
toplumsal artı ürünü elinde bulundurmasında yattığını Lenin'den daha net bir
şekilde anlamıştı.
[4]
NLR 48, s. 98.
[5]
Leon Troçki: The Third International after Lenin, s. 88–89, Pioneer
Publishers, New York, 1936.
[6]
Leon Troçki: The Permanent Revolution, s. 33, New Park Publications,
Londra, 1962.
[7]
Earl Browder yönetimindeki ABD Komünist Partisi’bde uygulanan sınıf işbirliği
ve tasfiyecilik (komünist partiyi Demokratların bir kolu haline getirmek)
eğilimi. (ç.n.)
[8]
NLR 48, s. 102.
[9]
NLR 48, s. 100.
[10]
NLR 48, s. 101.
[11]
Bu baskı o kadar güçlüydü ki, liberal burjuvaziden bahsetmeye gerek bile yok,
anarşistler ve sosyal demokratlar da dahil olmak üzere hükümet, sosyalist
devrime yönelen devrimcileri kaçırmak, işkence etmek ve öldürmek için Sovyet
Gizli Polisi’nin (GPU) kullanılmasını sessizce kabul etti. Bunların arasında,
birkaç ay önce Katalonya hükümetinde yoldaşları olan Andreas Nin de vardı.
[12]
O dönemde Nazi Almanyası'nın askeri tehdidi hakkında öne sürülen bahanenin, şu
anda elimizdeki tarihsel kaynaklar tarafından hiçbir şekilde doğrulanmadığını
da belirtmek gerekir. Bugün biliyoruz ki, 1936 yazında Almanya yeniden
silahlanma sürecinin henüz başlangıç aşamasındaydı, ABD ve İngiltere neredeyse
tamamen silahsızlanmıştı ve Avrupa kıtasında, hatta dünyada en güçlü ordular
Rus ve Fransız ordularıydı — Fransa devrimin eşiğindeydi ve Haziran 1936'da milyonlarca
işçi fabrikalarını işgal etmişti. Bu, gerçekten de tarihin bir dönüm noktasıydı
ve Krassó, farklı bir Sovyet politikasının mümkün kılabileceği İspanya'daki
başarılı bir devrimin Avrupa'nın kaderini değiştirebileceğini ve faşizmin tüm
kıtayı ele geçirme yolundaki ilerleyişini durdurabileceğini inkâr etmek için
gerçekleri değil, sadece birkaç soyutlamayı kullanıyor.
[13]
Şunu da belirtmek gerekir ki, 1944-47 yıllarında Yunanistan'da solun Fransa
veya İtalya'dakinden daha güçlü olduğu doğru değildir. Fransa'da, komünistler
ve sosyalistler ilk seçilen Meclis'te mutlak çoğunluğa sahiptiler. Bu ülkelerde
proletaryanın ağırlığı Yunanistan'dakinden çok daha fazlaydı.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder