15 Ağustos 2026 Cumartesi

Encomienda'dan Luther'e: Parsellenmiş İktidar ve Direniş Doktrini

Encomienda, İspanya'nın Amerika kıtasında kurduğu ve yerlilerin dinî eğitim ile koruma karşılığında encomenderoya haraç ödeyerek çalıştırıldığı çiftlik sistemiydi. Encomendero'lar kraliyet tarafından resmî olarak sınırlandırılmış bir toprak mülkiyeti ve yargılama yetkisine sahip olmakla birlikte, bu sınırlama merkezin onları denetlemesinde etkisiz kaldı. Bunun başlıca nedeni kraliyetin yapısal güçsüzlüğüydü. 16. yüzyıl İspanyasında ne düzenli bir ordu ne de işlevsel bir bürokrasi vardı. Eyaletler mahallî toprak sahipleri tarafından yönetilmekte, bu toprak sahipleri ise mülkiyet ve yargılama hakkı karşılığında askerî hizmet sunmaktaydılar. Küçük bir kuvvetle Amerika'yı "fetheden" kraliyet, mahallî güçlerin toprağın, halkın ve madenlerin sahibi olmasını engelleyemedi ve belli bir pay karşılığında bunları mahallî mülkiyete terk etmek zorunda kaldı.

Encomienda’da parsellenmiş iktidarlar güçlendikçe, kraliyet monarşik merkezî iktidarını korumak için farklı araçlara başvurdu. Bu araçların başında İspanyol Engizisyonu geliyordu. Amaç, papalık hegemonyasının yerine Katolik monarşinin denetimini geçirmekti. Ne var ki bu süreçte teolojik cephede de derin bir çatışma yaşandı. Salamanca okulu teologları, papanın dünya üzerinde ve Hristiyan olmayanlar üzerinde bir otoritesinin bulunmadığını savunurken, yerlilerin hak ve yargılama yetkilerini tanıyarak onları encomenderolara karşı kraliyetin yanına çekmeye çalıştılar. Buna karşılık rahip Sepulveda, yerlilerin "doğayı incitecek suçlar" işlediklerini öne sürerek onların köle edilebilineceğini savundu. Ayrıca barbarları Hristiyanlaştırmak amacıyla yürütülen işgalin meşru olduğunu ve encomenderoların parsellenmiş iktidarlarının da bu "uygarlaştırma" misyonu açısından zorunlu olduğunu ileri sürdü.

Hristiyan teologlar arasındaki dünyevi ile ruhani otorite tartışmasında Martin Luther belirleyici bir kırılma noktasını temsil eder. Luther, kilise ile dünyevi iktidar arasındaki sınırı kesin biçimde çizerek kilisenin tanrısal yetkileri gasp ettiğini öne sürdü ve insanların kilise aracılığı olmadan da günahkarlıklarından kurtulabileceklerini savundu. Böylece "iki kılıcı" tek kılıca, yani dünyevi otoriteye indirmiş oluyordu. Luther bu otoritenin seküler hükümette bulunması gerektiğini ve tüm Hristiyanların ona itaat etmesi gerektiğini ileri sürdü. Feodalitenin kriziyle birlikte prensliklerin kiliseler karşısında ön plana çıktığı bu süreçte Luther, prenslerin hem kiliseye hem de imparatora direnme haklarının bulunduğunu savundu. Üstelik bunu bireysel bir hak olarak değil, kamusal bir görev olarak tanımladı. Böylece prensler, parsellenmiş iktidarlarını monarşik merkezlere karşı savunmak için güçlü bir ideolojik araca, yani direniş doktrinine kavuşmuş oldular.

Öte yandan parsellenmiş iktidarı sürdürmenin maliyetinin giderek artması, başka bir gerilim odağının doğmasına yol açtı. Bu maliyetin büyük bölümünü üstlenen kentlerin yöneticileri, imparatorun ve prenslerin otoritesini sorgulamaya başladılar ve kentlerinin özerkliğini savunarak yönetimde söz sahibi olmak istediler. Kent soylularıyla yüksek vergi ödeyen sınıflar arasındaki çelişkiler derinleştikçe, direniş doktrini salt prenslerin değil, kentsel güçlerin de başvurduğu ortak bir ideolojik zemine dönüştü. Böylece bu doktrin, parsellenmiş iktidarların monarşik merkezlere karşı yürüttüğü mücadelenin en işlevsel meşruiyet zemini hâline geldi.

12 Ağustos 2026 Çarşamba

(Çeviri) Karl Liebknecht’in Zimmerwald Konferansı’na Mektubu

Çevirmenin Notu: Karl Liebknecht’in hapishaneden yazdığı bu mektup[1], Eylül 1915’teki Zimmerwald Konferansı’nda okunmuştur. John Riddell tarafından İngilizceye çevrilen yazıya şu linkten ulaşabilirsiniz:

https://johnriddell.com/2015/08/21/zimmerwald-1915-karl-liebknechts-letter-to-the-conference/

 

Sadece bu birkaç satırı aceleyle yazdığım için beni bağışlayın.

Militarizm tarafından hapsedilmiş ve zincirlenmiş durumdayım, bu yüzden yanınızda olamıyorum. Yine de kalbim, aklım ve tüm ruhum sizinle birlikte.

İki ciddi göreviniz var; biri katı bir görevden, diğeri ise kutsal bir coşku ve umuttan kaynaklanıyor:

  • Almanya, İngiltere, Fransa ve diğer yerlerdeki Enternasyonal’in firarileri ve dönekleriyle acımasız bir hesaplaşma.
  • Bayraklarına sadık kalan ve uluslararası emperyalizme bir santim bile taviz vermemeye kararlı olanlara, öldürülseler bile, karşılıklı anlayış, cesaret ve teşvik göstermek. Ve uluslararası sosyalizmin temellerine sıkı sıkıya bağlı kalarak, direnmeye, sağlam durmaya ve mücadele etmeye kararlı olanların saflarında Ordnung (düzen)[2] sağlamak.

Dünya savaşına karşı tutumumuzun ilkeleri, kapitalist toplumsal düzene ilişkin görüşümüzün özel bir örneği olarak kısaca açıklanabilir. Umarım kısaca olur, çünkü hepimiz, hepiniz bu konuda birleşmiş durumdasınız ve birleşmek zorundasınız.

En büyük görevimiz, her şeyden önce bu ilkelerden doğan pratik sonuçları ortaya koymak ve bunu her ülkede kararlı bir şekilde uygulamaktır.

İç barış değil, iç savaş![3]

Sınıflar arasındaki sahte ulusal ve sahte vatansever uyumun üstünde ve ona karşı proletaryanın uluslararası dayanışması. Devletler arası savaşın üstünde ve ona karşı uluslararası sınıf mücadelesi. Barış ve sosyalist devrim için uluslararası sınıf mücadelesi.

Bu mücadele nasıl yürütülmelidir? İşte bunu belirlemeliyiz. Gerekli güçleri geliştirmek ve bunları ulaşılabilir hedeflere yönlendirmek, ancak işbirliği yoluyla, her ülkede birbirini güçlendiren ve birbirinin gücünü artıran eylemler yoluyla başarılabilir.

Her ülkedeki dostlarımız, diğer tüm ülkelerdeki dostlarının umutlarını ve geleceğini ellerinde tutuyorlar. Her şeyden önce Fransız ve Alman sosyalistleri, sizler birbirinizin kaderini ellerinizde tutuyorsunuz. Fransa’daki dostlar, size yalvarıyorum, ulusal birlik sloganlarının tuzağına düşmeyin. Sizler bu çağrılara karşı bağışıklısınız! Ancak aynı derecede tehlikeli olan parti birliği sloganının da tuzağına düşmemelisiniz.

Hükümet yanlısı politikalara karşı her protesto, onu reddettiğinize dair her işaret, sınıf mücadelesini ve bizimle, proleter barış iradesiyle dayanışmayı cesurca beyan etmeniz, mücadele ruhumuzu güçlendirir ve gücümüzü on kat artırır. Aynı şekilde, biz Almanya’da dünya proletaryası adına ve onun kapitalizmin– ve çarlık, imparatorluk, junkerizm[4] ve militarizmin- ve dahası uluslararası militarizmin zincirlerinden ekonomik ve siyasi kurtuluşu için mücadele ediyoruz.

Almanya’da, Alman halkının siyasi ve toplumsal kurtuluşu için, Alman emperyalizminin gücüne ve toprak hırsına karşı, Avrupa’nın kalbine sıkışmış talihsiz Belçika’yı bağımsızlığına ve özgürlüğüne kavuşturacak, Fransa’yı da Fransız halkına geri verecek bir barış için mücadele ediyoruz.

Fransa’daki kardeşlerimiz, talihsiz durumunuzun olağanüstü zorluklarının gayet farkındayız ve tüm halkların işkence gören ve ezilen kitleleriyle olduğu gibi sizinle de aynı acıyı paylaşıyoruz. Sizin talihsizliğiniz bizim de talihsizliğimizdir; tıpkı bizim acımızın da sizin acınız olduğunu bildiğimiz gibi.

Mücadelemiz sizin de mücadeleniz olsun. Size yardım etmeye yemin ettiğimiz gibi, siz de bize yardım edin.

Yeni Enternasyonal, eskisinin yıkıntıları üzerinde yükselecek; aslında, ancak bu yıkıntılar üzerinde ve yeni ve daha sağlam temeller üzerinde yükselebilir. Dostlar, her ülkenin sosyalistleri, bugün geleceğin yapısının temel taşını atmalısınız. Sahte sosyalistlere karşı uzlaşmaz bir hüküm verin. Her ülkede, özellikle de Almanya’da, kararsızları ve şüphecileri kararlı bir şekilde ileriye sürükleyin.

Hedefimizin büyüklüğü, sizi anın sınırlamalarının ve kısıtlamalarının ve bu korkunç zamanların acılarının üstüne çıkaracaktır.

Yaşasın halklar arasındaki geleceğin barış! Yaşasın anti-militarizm!
Yaşasın sosyalizm– enternasyonalist, halkları özgürleştiren ve devrimci sosyalizm!

Bütün ülkelerin proleterleri, bir kez daha birleşin!

Karl Liebknecht



[1] Horst Lademacher (der.), Die Zimmerwalder Bewegung, Lahey: Mouton, 1967, s. 55-56’dan çevrilmiştir. İtalik yazılar orijinal metindeki gibidir.

[2] Almanca “Ordnung” (düzen) kelimesi, o dönemin önemli bir Almanca sözlüğünde “Belirli bir kılavuz bakış açısına dayanan, bir dizi şeyin veya eylemin sistematik ve etkili bir sıralaması” olarak tanımlanmaktadır. Meyers Grosses Konversations-Lexikon, 1905-09.

[3] “İç barış” [Burgfrieden], işçi örgütlerinin savaş süresince kapitalist sınıfa karşı mücadelelerini askıya alacakları anlamına geliyordu; “iç savaş” çağrısı ise bu mücadelenin yeniden başlatılması ve gerekli her türlü yolla sürdürülmesi gerektiği anlamına geliyordu.

[4] Kaiser, Almanya’nın imparatoruydu; Junkerler ise Alman toprak sahibi aristokrasisiydi.

8 Ağustos 2026 Cumartesi

Feodalizmden Kapitalizme: Piyasanın Doğuşu ve İşgücünün Metalaşması

Feodalizm ile kapitalizm arasındaki en temel ayrım, ekonomik yeniden üretimin nasıl işlediğinde yatmaktadır. Feodal düzende lordun, köylünün yaşamsal döngüsüne doğrudan müdahale etmesine gerek yoktur. Köylü toprağa bağlıdır; dolayısıyla o toprakta üretmek zorundadır. Lord, artığa el koyarak konumunu sürdürür; üretim sürecine katılmadan da varlığını yeniden üretebilir. Burada ekonomik ilişki, mülkiyet ve fiziksel bağımlılık üzerine kurulmuştur.

Kapitalizmde ise tablo köklü biçimde değişir. Sermaye güçleri — ister bireysel ister kurumsal olsun — varlıklarını sürdürebilmek için durmaksızın büyümek ve piyasada daha fazla satmak zorundadır. Bu zorunluluk dışsal bir baskıdan değil, sistemin içsel mantığından kaynaklanır: Büyümeyen geriler, gerileyen silinir.

Peki bu sistem nasıl ortaya çıktı? İngiltere örneği bu soruya çarpıcı bir yanıt sunar. İşgücü-toprak oranındaki değişimler, toprak soylularını kiracı çiftçilerle kira sözleşmeleri yapmaya yöneltti. Kiracı çiftçi, ödediği kirayı karşılamak için ürününü satmak durumundaydı — ve satış için alıcı gerekiyordu. Ancak feodal köylünün parası yoktu; emeği karşılığında aldığı ürün, kendi geçimini zaten sağlıyordu.

Bu kilitlenmeyi çözen mekanizma, ücret ilişkisinin ortaya çıkışı oldu. Kiracı çiftçiler, köylülere emekleri karşılığında ücret ödemeye başladı. Böylece köylü hem piyasanın emek arzını hem de talep tarafını oluşturdu. Daha da önemlisi işgücü artık bir metaya dönüşmüştü. Toprağa olan bağımlılık çözüldü, işgücü hareketlendi.

İşgücünün bu hareketliliği beraberinde bir zincirleme dönüşümü getirdi. Talep genişledikçe üretim arttı, üretim arttıkça daha fazla emeğe ihtiyaç duyuldu. Birbirinden kopuk topraklar birleştirildi, piyasalar bütünleşti. Bu bütünleşme, dışarıdan dayatılan bir merkezileşme değil, tarımsal kapitalizmin kendi iç dinamiklerinden doğan kendiliğinden-merkezileşmeydi.

İngiltere'nin bu özgün deneyimi, kapitalizmin salt bir ticaret devriminin ürünü olmadığını göstermektedir. Kapitalizm, tarımsal ilişkilerin yeniden yapılandığı, toprağın ve emeğin birer meta hâline geldiği, piyasanın ise bu dönüşümün hem sonucu hem de itici gücü olarak belirdiği çok daha derin bir sürecin çıktısıdır.

4 Ağustos 2026 Salı

(Çeviri) Friedrich Engels: İrlanda’da Bir Turist - Pauline Murphy

Çevirmenin Notu: İrlandalı yazar Pauline Murphy’nin 20 Haziran 2017 tarihinde kaleme aldığı bu yazıya şu linkten ulaşabilirsiniz:

https://www.counterpunch.org/2017/06/20/friedrich-engels-a-tourist-in-ireland/

 

Mayıs 1856’da Friedrich Engels, İrlanda’ya ilk seyahatini gerçekleştirdi. Engels’in İrlanda’ya olan ilgisi, Mary ve Lydia Burns kardeşlerle olan ilişkisinden kaynaklanıyordu. Mary, 1863 yılında 41 yaşında aniden vefat edene kadar Engels’in gayri resmi eşi olacaktı. Lydia ise 1878 yılında, ölüm döşeğindeyken evlendiklerinde Engels’in resmi eşi olacaktı.

Burns kardeşler İrlanda’da doğmamışlardı; ebeveynleri Tipperary’den Manchester’a göç etmişti, ancak kardeşler kendilerini gururla İrlandalı sayıyorlardı. Burns ailesi yoksullukla boğuşuyordu ve ailenin reisi kumaş boyacısı olarak çalışıyordu, ancak daha sonra hayatının son günlerini bir düşkünler barınağında geçirdi.

Yoksulluk içinde büyümek, Burns kardeşlerin radikal siyasi görüşlerini şekillendirdi ve isyankâr tavırları, Engels’in onlara yakınlık duymasına neden oldu. Burns kardeşler, Alman filozofla 1840’larda Manchester’da tanıştılar ve Engels İrlanda’ya ve İrlanda’ya ait her şeye anında hayran kaldı. Hatta İrlandaca öğrenmeye bile çalıştı!

Burns kardeşler, Engels’i Manchester’daki yoksul işçi sınıfının yaşamıyla tanıştırdılar; bu koşullarda yaşayanların çoğu göçmendi. Bu sayede Engels, en önemli eserlerinden biri olan İngiltere’de İşçi Sınıfının Durumu” adlı kitabını kaleme alabildi.

Burns kardeşlerin içeriden edindikleri bilgiler olmasaydı, Engels işçi sınıfının koşullarını yalnızca dışarıdan bakan bir yabancı olarak bilebilirdi. O, 19. yüzyılda Britanya’nın işçi sınıfını etkileyen yoksulluktan çok uzaktaydı. Engels, 1820 yılında Almanya’da varlıklı bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi ve genç bir beyefendi olarak bir pamuk fabrikasını işletmek üzere Manchester’a gönderildi. Engels, at binme, tilki avı ve akşam partilerinde kaliteli şarap yudumlamayı hobileri arasında sayan varlıklı bir adamdı. Ancak tüm bu lüks yemekler ve kırsal eğlencelere rağmen Engels, Karl Marx ve ailesinin yanı sıra Burns kardeşlere de maddi destek sağlamak için zaman buluyordu.

Engels, İrlanda’ya yaptığı ilk yolculuğunda Mary Burns’ü de yanına aldı ve ikili Dublin’den Galway’e seyahat ettiler. Tarih Mayıs 1856’ydı ve Engels, Marx’a bir mektup yazarak yolculuğunun başkentten nasıl başladığını ve batıya, Galway’e doğru nasıl devam ettiğini anlattı. Oradan Shannon Nehri boyunca Limerick’e ve Kuzey Kerry’ye doğru yol aldılar; ardından turistik Killarney kasabasına ulaştılar ve yolculuğu tamamlamak üzere Dublin’e geri döndüler. Engels, Marx’a Dublin şehrinin “tamamen İngiliz tarzında inşa edildiğini”, oysa şehir surları dışındaki kasabaların ise “Fransa ya da Kuzey İtalya’ya benzediğini” anlattı.

Engels, İrlanda’da bulunduğu süre boyunca İngiliz emperyalizminin İrlanda yaşamında oynadığı rolü göz ardı etmedi. Marx’a yazdığı mektupta şöyle diyordu: “Hükümet her şeye karışıyor, sözde özyönetimden eser yok. İrlanda’nın ilk İngiliz kolonisi olduğu ve yakınlığı nedeniyle hâlâ eski usulde doğrudan yönetilen bir koloni olduğu açıkça görülüyor.”

Engels, İngilizlerin bu küçük adayı askeri bir üs haline getirmesinden de endişe duyuyordu ve bu konuda oldukça sert ifadeler kullanmıştı:

“Hiçbir ülkede bu kadar çok polis görmemiştim; Prusya jandarmalarının içki düşkünü tipleri burada karabina, süngü ve kelepçelerle donanmış bir polis teşkilatına dönüştürülmüş.”

Engels, Marx’a “ülkenin İngilizlerin yağma savaşları yüzünden tamamen mahvolduğunu” bildirdi. Hatta “İrlandalılar artık kendi ülkelerinde kendilerini evlerinde hissedemiyorlar. İrlanda Saksonlara! İşte şimdi bu gerçekleştiriliyor” diye belirtti. Engels, İrlanda’daki durumla ilgili olarak Marx’a daha da sert eleştiriler içeren şu ifadeleri yazdı: “İngiltere bu ülkeyi baskı ve yolsuzluk yoluyla yönetiyor.”

Engels’in İrlanda’dan Marx’a yazdığı mektupta ayrıca göçün etkisi ve bunun emperyalist baskı ile doğrudan bağlantısı da ele alınmıştı. Engels, Marx’a yazdığı mektupta İrlanda’nın “toplumsal gelişimden mahrum bırakıldığını ve yüzyıllarca geriye atıldığını” belirterek, İrlanda’daki toplumsal ve siyasi çöküşün ardındaki temel faktörü tespit etmişti.

Galway Kontluğu’ndayken Oughterard’dan geçen Engels, Marx’a yazdığı mektupta, “çoğu 1846’dan beri terk edilmiş olan köylü kulübelerinin harabeleriyle kaplı” olarak tanımladığı bölgenin kasvetli bir tablosunu çizdi.

Engels, Marx’a, “tarlalarda sığır bile görülmüyor. Toprak, kimsenin istemediği tam bir çöl” diye yazarak, kıtlık ve göçün manzarayı nasıl şekillendirdiğini de anlattı.

Engels, İrlanda yaşamının diğer yüzü olan varlıklı toprak sahiplerinden de bahsetti. Engels, Marx’a “aristokraside feodal bir karakterin hâlâ varlığını sürdürdüğünü… evlerinin devasa ve muhteşem arazilerle çevrili olduğunu, ancak bunların dışında ülkenin bir çöl olduğunu ve paralarının nereden geldiğinin hiçbir yerde görülmediğini” bildirdi.

Engels, İrlanda’daki toprak sahibi soyluların her türlü havalı ve zarif tavırları sergilediklerini, ancak gizli gerçekliğin onların bir yığın borçtan başka hiçbir şeye sahip olmadıkları olduğunu öne sürdü ve “toprak sahipleri mahkemeden korkarak yaşadıklarını” yazdı.

Engels için, 1856’da ziyaret ettiği İrlanda, büyük ekonomik ve sosyal eşitsizliklerin hüküm sürdüğü bir ülkeydi. Marx’a yazdığı mektupta “bütün köyler terk edilmiş durumda ve bunların arasında küçük toprak sahiplerinin muhteşem bahçeleri bulunuyor” diye belirtti.

Mary Burns İrlanda’ya bir daha geri dönmeyecek ve 1863’te vefat edecekti. Ancak Engels, Eylül 1869’da, bu kez Lizzy Burns ve Karl’ın kızı Eleanor Marx’ın eşliğinde İrlanda Denizi’ni aşarak geri dönecekti. Üçlü, İrlanda’nın bahçesi olarak bilinen Wicklow’u gezdikten sonra güneye, Killarney ve Cork’a doğru ilerledi. İlk gezisinden farklı olarak, İrlanda’daki ikinci yolculuğu çok daha kısaydı ve bir antropologun araştırma gezisinden çok bir tatil niteliğindeydi.

1869’da, fiziksel güç temelli milliyetçilik İrlandalıların toplumsal düşüncesini şekillendiriyordu. Bu durum, İngiliz yetkililerin ülke genelinde askeri varlığını daha da güçlendirmesine yol açtı. Engels bu değişimin farkındaydı, ancak yükselen Katolik burjuva sınıfının da farkındaydı.

Engels notlarında, İrlandalıların “köylü olmaktan çıkıp burjuva yaşam tarzına büründükleri anda yozlaşmaya başladıklarını” yazmıştı. Bu görüşler küçümseyici olarak değerlendirilebilir; ancak bu görüşler, 2000’li yılların “Kelt Kaplanı” İrlanda’sına da gayet iyi uygulanabilirdi!

İrlanda’ya yaptığı geziler sırasında Engels, ülkenin tarihini yazmak amacıyla 15 defter doldurdu; ancak bu amacı hiçbir zaman gerçekleşmedi. Engels notlarında şöyle yazmıştı:

“İrlanda tarihi, bir ulusun başka bir ulus tarafından, İngilizlerin kökeninde yatan ve İrlanda sınır bölgelerinde görülen, tüm o iğrençliklere maruz kalmasının ne kadar büyük bir talihsizlik olduğunu göstermektedir.”

İrlanda nüfusunun çoğunluğunu sarsan yoksulluk, Engels tarafından dikkatle gözlemlenmiş ve hatta köylülerin giydiği giysilerin türü bile Engels’in dikkatini çekmişti: “Giysileri, tek bir iplikle bir arada kaldığı sürece onlara pek sorun çıkarmaz ve ayakkabı diye bir şeyi de bilmezler.”

İrlandalı köylülerin içinde bulunduğu zor durum, Engels’in büyük ilgisini çekmişti; ancak tüm bu anlayışlı görüşlerine rağmen, yoksul İrlandalıların beslenme alışkanlıklarına ilişkin “sadece patates ve patatesten yapılan yemekler” gibi ifadelerle yoksul İrlandalıları klişeleşmiş bir şekilde betimlemiş ve hatta “ihtiyaçlarının ötesinde kazandıkları her şeyi içkiye harcadıklarını” öne sürmüştür.

İrlanda’daki İngiliz emperyalizmine yönelik kınamanın ve İrlandalı köylü sınıfına dair tartışmalı görüşlerin yanı sıra, hiçbir seyahatname iklimden bahsetmeden tamamlanamazdı ve Engels için İrlanda’daki iklim, halkı kadar kendine özgü bir karaktere sahipti: “Hava, tıpkı sakinleri gibi daha keskin bir karaktere sahip; daha keskin ve ani zıtlıklar içinde hareket ediyor; gökyüzü bir İrlandalı kadının yüzü gibidir; yağmur ve güneş aniden ve beklenmedik bir şekilde birbirini izliyor ve İngilizlerin o gri ve sıkıcı havasından eser yok.”

1 Ağustos 2026 Cumartesi

Hazar’dan Kızıldeniz’e Tek Cepheli Savaş

Her yapısal krizini yıkım ve savaşla aşmaya çalışan kapitalizm, yirmi yıla yaklaşan son krizinde de benzer bir amacı güdüyor. Derinleşen yapısal krizle ortaya çıkan hegemonya krizi, halihazırda var olan ve birbirinden bağımsızmış gibi görünen dört savaşı tek bir cephede birleştiriyor. İran’da delinen mutabakat, Yemen’de tırmanan abluka, Irak’ta ABD askerlerinin çekilirken yaptığı saldırılar ve Ukrayna’nın Hazar Denizi’nde İran’ı vurması ABD emperyalizmi ve işbirlikçilerinin topyekûn saldırı politikasında, İran ve müttefiklerinin ise topyekûn direnişte yoğunlaşacaklarına işaret ediyor.

Müzakereden Yeni Cephelere

14 Haziran’da Pakistan aracılığıyla varılan ve Pezeşkiyan ile Trump’ın dijital imzalarını taşıyan İslamabad Mutabakatı, Hürmüz’ün açılmasını ve altmış günlük bir müzakere takvimini öngörüyordu. Fakat mutabakatın mürekkebi kurumadan, 8 Temmuz’da ABD yeniden saldırıya geçti. İran da misilleme olarak komşu ülkelerdeki ABD üslerini hedefe koydu ve savaş devam etti.

Bugünlerde ise Pakistan ve Katar’ın arabuluculuğunda hazırlanan “kalıcı ateşkes” önerisine iki tarafın da olumlu yanıt verdiği duyuruldu, ama İran bu iddiayı reddetti. Sahadaki kazanımlarını öne çıkaran İran, müzakere için acele etmeyip kozlarını saha sürüyor. Müzakere masasındayken soykırımcı Epstein Koalisyonu’nun saldırılarına defalarca maruz kalan İran, artık saldırılara misliyle karşılık verip Hürmüz’ü kapalı tutarak müzakereleri “ciddiye almayacağını” ilan ediyor. Bu ilana karşılık soykırımcı-işgalci ABD ve İsrail ise bölge ülkelerini yanlarına çekmeye çalışarak savaşa İran’ı “taş devrine geri gönderene” kadar devam edeceklerini ortaya koyuyorlar.

ABD ve İsrail’in bu niyetine karşılık İran da cepheyi Yemen ve Kızıldeniz’de büyütmeye çalışıyor. Yemen’deki gerilimi belirli bir seviyede tutmak isteyen İran, müttefikleri Husiler aracılığıyla savaşı artık Kızıldeniz’e taşıyor.

Husiler temmuz ayının başında Suudi Arabistan’ın hava üslerini vurdu. Bunun ardından ay ortasında bir “deniz seyrüsefer yasağı” ilan ettiler ve izleyen günlerde petrol boru hatlarını, tankerleri ve Aramco’nun Cizan ve Yenbu tesislerini sistematik biçimde hedef tahtasına koydular.

Husilerin saldırılarından daha önemli olan ise Babülmendep Boğazı'nın kapatılması. Boğazın kapatılmasıyla İran ve müttefikleri küresel enerji akışını yeniden şekillendirmekle birlikte Suudi Arabistan gibi bölgesel güçlerin soykırımcı Epstein Koalisyonu’na destek vermelerini engellemeyi amaçlıyorlar. Nitekim Hürmüz Boğazı’nın kapatılmasına ek olarak Kızıldeniz güzergâhının da kapatılması, Suudi petrolünün ihracatını sıkıntılı duruma sokmuş durumda. Buna bir de petrol tesislerinin vurulması eklendiğinde petro-dolarla var olan bölge ülkelerinin soykırımcı Epstein Koalisyonu’na destek verme isteğini azaltıyor. Öte yandan boğazlarının kapatılması ve petrol arzındaki daralmaların meta üretim ve dolaşım süreçlerinde zaman kaybına ve maliyetlerin artmasına neden olması, kapitalizmin yapısal krizini daha da derinleştiriyor. Ve bu da ABD emperyalizmi ve işbirlikçilerinin askeri güçlerini boğazları açmaya yoğunlaştırmasına neden oluyor.

Bu yoğunlaştırmanın bir boyutu da Irak’ta görülüyor. Irak’ta 30 Eylül’e kadar tamamlanacak ABD askerlerinin çekilmesi süreci, ilk bakışta 2003’te başlayan işgalin kapandığı izlenimini veriyor. Ama Trump’ın aynı açıklamada Irak’ın petrol şirketleriyle “gelişen ilişkilerine” atıf yapması, askeri varlık geri çekilirken ekonomik nüfuzun aynı hızda derinleşeceğinin itirafı oluyor. ABD sahadan askerini çekip İran ve Yemen üzerinde yoğunlaştırırken Irak’ı vekil güçlerine “emanet ediyor” ve böylece ekonomik sömürüsünün faturasını işbirlikçilerine yükleyerek “maliyeti” azaltmayı istiyor.

Kuzeyden Eklenen Halka

Bu tabloya kuzeyden yeni bir parça eklenmesiyle resim tamamlanıyor. 25 Temmuz’da Ukrayna, Hazar Denizi’nde İran bağlantılı bir kargo gemisini, bir Rus savaş gemisini ve bir petrol platformunu İHA’larla vurdu. Zelenski bunu Rusya’ya yönelik “uzun menzilli misilleme” olarak sunarken, İran vurulanın sivil bir ticaret gemisi olduğunu ve bir denizcinin öldüğünü açıklayarak sert tepki gösterdi.

Ukrayna’nın cephe hattından bin kilometre uzaktaki bu saldırısı tesadüf değil. Rusya ile İran arasındaki 2025 tarihli Kapsamlı Stratejik Ortaklık, Hazar’ı iki ülke arasındaki askeri lojistiğin ana damarına dönüştürmüştü. NATO’nun doğrudan desteklediği bir devlet, Rusya-İran ekseninin lojistik damarına saldırarak fiilen İran savaşının bir tarafı haline geliyor. Kiev’in bu hamlesi, bir bütün olarak Batı blokunun İran’ın üzerindeki baskıyı Hazar Denizi’nden de büyütme hesabının bir parçası oluyor. Böylece bütün savaşlar tek cephede birleşiyor.

Lenin, bir asırdan fazla önce ortaya koyduğu emperyalizm çözümlemesinde, tekelci sermayenin ulusal sınırlara sığmaz hale geldiği bir çağda büyük güçler arasındaki çatışma, pazarların ve nüfuz alanlarının yeniden paylaşılması mücadelesinden başka bir şey olmadığını söylemişti. Bugün Orta Doğu ve Hazar’da yaşanan da bu mücadelenin güncel biçimi. Fakat bu tablo emekçilere ve halklara hiçbir çıkış sunmuyor. Çıkış, büyük güçlerin savaşında değil, İran’da, Yemen’de, Irak’ta ve Ukrayna’da emperyalizme ve onun işbirlikçilerinin neden oldukları savaşlara karşı durabilecek emekçilerin ve halkların örgütlü mücadelesinin inşasında aranmalıdır.

27 Temmuz 2026 Pazartesi

(Çeviri) Savaşı Durdurun – Sylvia Pankhurst

Çevirmenin Notu: Sylvia Pankhurst (1882-1960), İngiliz kadın hakları (süfrajet) hareketinin en radikal ve öncü liderlerinden biri olan feminist, sosyalist ve sömürgecilik karşıtı militandır. Hak mücadelesini sadece oy hakkıyla sınırlamayıp işçi sınıfının, ezilen halkların ve anti-faşizmin sesi olan Pankhurst, ömrünü mücadeleye adamış tarihi bir figürdür. Sylvia Pankhurst’in 1917 yılında kaleme aldığı bu yazı ilk olarak kuruculuğunu ve editörlüğünü yaptığı Workers' Dreadnought gazetesinin 28 Temmuz 1917 tarihli sayısında yayımlanmıştır. Yazıya şu linkten ulaşabilirsiniz:

https://www.marxists.org/archive/pankhurst-sylvia/1917/v04n18-jul-28-1917-WD.pdf

 

“Bu Konferans, savaşa artık hiçbir destek vermeyeceğini taahhüt eder ve tüm İşçi, Sosyalist ve Demokrat kuruluşları, milletvekillerine Savaş Kredisi’ne karşı oy kullanmaları ve derhal ateşkes talep etmeleri talimatını vermeye çağırır.”

Yukarıdaki karar, Kienthal’da düzenlenen Uluslararası Sosyalist Konferansı’nın kararlarına dayanmaktadır ve izin verilmesi halinde, İngiliz İşçi ve Asker Delegeleri Sovyeti’ni kurmak üzere düzenlenen konferanslarda İşçi Seçme Hakkı Federasyonu tarafından gündeme getirilecektir. Önerilen Sovyetin başarısının ya da başarısızlığının, burada ortaya konulan politikaya bağlı olacağına inanıyoruz. Bunun, işçilerin karşı çıkması gereken kapitalist bir savaş olduğu açıkça kabul edilmedikçe ve yeni Sovyetler bu temele dayandırılmadıkça, Sovyetlerin politikası kaçınılmaz olarak kararsız ve çelişkili olacaktır. “Ya ülkeyi kral yönetsin ya da barış yapın”[1] sözü ebedi bir gerçektir.

Bugün Rusya, korkunç bir sefalete gömülmüş durumda ve yeni kazandığı özgürlüğünü bile yitirebilir; çünkü her şeye gücü yeten İşçi ve Asker Delegeleri Sovyeti, bir bütün olarak bu gerçeği kavrayamamıştır. Savaşı tamamen kapitalist-emperyalist ve ahlaki bir amaçtan yoksun olarak görünüşte kabul etseler de delegelerin çoğunluğu hâlâ savaştan çıkma cesaretinden yoksundur ve her ne kadar savaşın her bir günü devrime ek bir tehlike getirse de, Rus halkının boş bir zafer hayalinin peşinden sürüklenmesine izin vermeye devam etmektedir. Savaşın kaçınılmaz bir sonucu olan gıda kıtlığı, kapitalizm altında aynı derecede kesin bir sonuç olan vurgunculuk ve hem savaşanların hem de savaşmayanların öldürülmesi ve sakat bırakılması, uzun vadede herhangi bir savaş hükümetini kesinlikle sevilmeyen bir hükümet haline getirecektir.

Rus İşçi ve Asker Sovyeti’nden gelen delegeler, İngiliz konferanslarında konuşma yapacaklar. Eğer bu Rus delegeler, politikalarını ve son haftalarda ülkelerinde yaşanan kafa karıştırıcı ve trajik olayları özgürce anlatma imkânı bulurlarsa, anlatacak çok şeyleri olacaktır. Politikalarını doğru anlıyorsak, bu politika diğer Müttefiklerin halklarından harekete geçmelerini beklemektedir; bu politika, Fransızların, İtalyanların ve biz İngilizlerin ulusal savaş hedeflerimizin yeniden şekillendirilmesinde ısrar etmeleri umuduyla Rusya’nın savaşı sürdürmesini dikte etmektedir; böylece bu hedefler Rusların şu ifadesiyle özetlenebilir: “ne ilhak ne de tazminat; halkların kendi kaderlerini belirleme hakkı”. Ruslar, ortak savaş hedeflerinin gözden geçirilmesi için Müttefik Hükümetler Konferansı’nın toplanmasında ısrar ettiler. Şüphesiz, Müttefiklerin demokrasilerinin, Konferans toplanmadan önce hükümetlerini kapitalist saldırganlık hedeflerinden vazgeçmeye zorlayacaklarını umuyorlar.

Genç Özgür Rusya, bizim gecikmiş adımlarımızı beklerken, kendisi de imkânsız bir görevi yerine getirmeye çalışıyor: Tüm çağların en devasa savaşını yürütmede öncü bir rol üstlenmek ve aynı zamanda otokratik geçmişin yıkıntıları üzerinde özgür bir toplum kurmak.

Anayasaları kâğıt üzerinde ne kadar güvence verirse versin, hükümetler savaş sırasında giderek otokratik hale gelir: Makine gibi bir disiplin gerektiren modern savaşları ancak otokrasiler başarıyla yürütebilir. Rusya’yı savaşta tutmak isteyenlerden bazıları bunu kabul ederek şöyle der: “Özgür kurumların gelişmesi savaştan sonra olsun.” Ancak insan ihtiyaçları ve tutkularının dalgası beklemeyecektir; halk aç ve savaştan bıkmış durumda; özgürlüğü arzuluyor. Tüm kapitalist basın haberlerini renklendiren önyargıların arasından, gerçeğin izleri sızmaktadır. “Daily Chronicle” gazetesi temsilcisi Dr. Harold Williams, Leninistleri hoşnutsuzluğu körükledikleri için eleştiriyor, ancak Petrograd kaldırımlarında çömelmiş, ertesi günün ekmeği için bütün gece uzun kuyrukta bekleyen halktan hiç bahsetmiyorlar. Açlık çekenler, zafer söylemleriyle sonsuza dek susturulamaz. Halk, kapitalistlerin reddettiği muazzam ücret artışları talep ediyor; bunun üzerine grevler ya da lokavtlar yaşanıyor, ancak işçiler istedikleri her şeyi elde etseler bile, yükselen fiyatlar yine de onları gıda sıkıntısına düşürecektir. Yolsuzluk, kötü yönetim ve kapitalist sistemin her zaman beraberinde getirdiği kötülükleri daha da belirgin hale getiren savaşın kendisi, Rusya’da ezici bir boyut alma tehlikesi taşıyan bir sanayi krizi yaratmıştır.

Hem bu ülkede hem de Rusya’da kapitalistler ve onların basını, Özgür Rusya’yı felç eden ekonomik zorlukları aşmak için sosyalist çözüme başvuranları vatan haini olarak yaftalıyor; aynı acımasızlıkla, Rusya’yı savaştan çıkararak kurtarmak isteyenleri de kınıyorlar — Müttefikler barış yapmaya razı olursa onlarla birlikte, reddederse Müttefikler olmadan. Kerenski’nin yayın organı olan “Dien”, İngiliz Büyükelçisi Sir George Buchanan’ın Çarlık rejimini yeniden kurmak için gericilerle entrika çevirdiğinden şikâyet ediyor. İtalyan “Corriere della Sera” gazetesi ise İngiliz Büyükelçisinin, işçilerin Rus sanayisini kamulaştırmasını önlemek amacıyla, Rus fabrikalarına yatırılmış İngiliz sermayesini korumak için hükümetimizi harekete geçmeye çağırdığını bildiriyor. Bu haberler uğursuz işaretlerdir. İngiliz halkı, bakanlarımızın o kadar çok boş övgü yağdırdığı genç demokrasiye karşı hükümetinin hainlik yapmasına izin vermemelidir.

Müttefiklerin kapitalist hükümetleriyle savaşta işbirliği yapmak zorunda kalarak elleri kolu bağlı kalan İşçi ve Asker Delegeleri Sovyeti, tuhaf tutarsızlıklara sürükleniyor. Sosyalist bir yönetim kurma gücüne sahip olmasına rağmen bir koalisyon hükümeti kurmakta, hatta sürdürmektedir; oysa Leninistlerin Sovyetleri Rusya’nın tek yürütme organı haline getirmek için şiddet veya şiddet tehdidi kullandıkları iddia edilmektedir. Sovyet, yetersiz bulduğu delillere dayanarak Lenin’i Alman Genelkurmayı’nın ajanı olmakla suçlayan Adalet Bakanı M. Pereveiezeff’i istifaya zorlamaktadır. (Eski rejimin anıları nedeniyle, Konsey belki de bu kanıtları kendisinin uydurduğuna inanmaktadır.) Aynı zamanda Sovyet, siperleri terk edip evlerine dönen çok sayıdaki askerin, merhamet gösterilmeyecek vatan hainleri olarak kabul edilmesi gerektiğini ilan ediyor. Kerenski, firarilerin vurulmasını emretmiş ve mesajında askerlerin savaşa karşı ayaklanmasının ne kadar yaygın olduğunu ortaya koymuştur. Şöyle diyor:

“Askeri birliklerin çoğu tam bir dağınıklık halindedir, taarruz ruhu tamamen ortadan kalkmıştır ve artık komutanlarının emirlerine uymamaktadırlar… ‘aceleyle harekete geçme’ emri… toplantılarda saatlerce tartışılmıştır.... bazı unsurlar düşmanın yaklaşmasını beklemeden bile gönüllü olarak mevzilerini terk etmektedir…”

Rus birliklerinin zafer kazanmış olsalar bile ele geçirdikleri siperleri terk ettikleri bildiriliyor. Bu gelişmeler, Doğu Cephesinde siperlerdeki ateşkesin yakında yeniden tesis edilebileceği ve askerlerin, savaşı sona erdirmek için ülkedeki yetkilileri kararlı adımlar atmaya zorlayabileceği umudunu beslememize neden oluyor. İngiliz kapitalist gazeteleri, Leninistlerin sokaklarda linç edildiğini ve halkın Sosyalistlere karşı döndüğünü bildiriyor. Muhtemelen bu, bir temenni olmaktan öteye geçmez, ancak muhafazakârlar Eylül ayında yapılacak Kurucu Meclis seçimlerinde oy kazanmak için var güçleriyle mücadele edeceklerdir.

Bu arada, kapitalist partileri temsil eden Prens Lvoff ve diğer bakanlar, Sosyalist Tarım Bakanı Chernoff’un toprak kamulaştırma planını ilerletmesi ve Ukrayna’ya özerklik sözü edilmesi nedeniyle istifa ettiler. “Daily Chronicle” gazetesi, iktidarın Sosyalist bakanların elinde olmasına rağmen, “deneyim açısından üstün olanların, hükümetin teknik meseleleri ve idaresi konusunda sürekli olarak tavsiyelerine muhtaç oldukları Sosyalist olmayan meslektaşları” olduğunu kibirli bir şekilde belirtiyor. Sosyalist bakış açısına göre bu tavsiyelerin değeri muhtemelen şüpheliydi. “Chronicle”, Sosyalist bakanların Ukrayna’nın özerkliğini tanıma ve toprağın kamulaştırılması politikasının, “Sosyalist olmayanların iktidarda hiçbir pay sahibi olmadan sorumlulukta ortak olarak kalmalarının imkânsızlığını doruğa çıkardığını” ekliyor. Oysa bu, demokrasi ve küçük ulusların özgürlüğü için bir savaş olarak lanse ediliyor!

İmparatorluk içindeki küçük bir ulusun özgürlüğü ve toprağın tarım işçilerine devredilmesi gibi bu iki konuda, Rusya’da ilerleme galip gelmiş gibi görünüyor. İngiltere’de ise gericilik her iki noktada da zafer ilan ediyor. Hindistan’daki özerklik hareketi acımasızca bastırılıyor ve gizliliği zorunlu kılan ve İrlanda Konvansiyonu’nun görüşmeleri hakkında kamuoyunda yorum yapılmasını yasaklayan yeni Krallığı Koruma Yönetmeliği, umutsuz bir alamettir. İrlanda’da ise toprak sahipleri tüm ganimeti ele geçirmiş durumda.

Tarım işçilerinin asgari ücretini haftada 25 şilinden 30 şiline çıkarmayı öngören Bay Wardle’ın önergesi, resmi İşçi Partisi’nin, partinin kendini bağladığı gerici koalisyondan işçileri korumak için yaptığı ilk girişimdir; ancak bu son derece mütevazı çabasına bile kendi partisindeki kişiler karşı çıkmıştır: I.L.P.[2] temsilcisi olarak seçilen Bay Barnes, Bay Brace, Bay Hodge, Bay Parker; ve tarım sektörünü temsil eden Bay G.H. Roberts. Partinin beş üyesi değişiklik önergesine karşı oy kullandı, sadece 16’sı lehte oy verdi, birçoğu ise oylamaya katılmadı. Bay Hembrson, Rus halkının –kendi deyimiyle– “Fransız ve İngiliz işçilere, sırf ‘burjuvazi’ ile aynı politikayı destekledikleri için” şüpheyle yaklaştığına şaşırmamalıdır. Rusya’da sosyalist bakanlar işçiler için toprak elde etmek için mücadele ederken; bu ülkede ise işçi liderlerinin, çalışan tarım işçilerine uygulanacak ve savaş öncesinin 18 şilininden fazla olmayacak bir önergeye karşı oy verdikleri görülüyor. Beş çocuğu olan bir askerin eşi 285 şilin 6 peni alıyor ve kocasını geçindirmek zorunda olmasa bile geçimini sağlamakta zorlanıyor. Bay Prothero, asgari ücretin sefalet sınırında tutulmasına karşı çıkarak, savaş öncesinde işçinin ortalama ücretinin sadece 175 şilin olduğunu ve buğday ile yulaf fiyatlarının savaş öncesi seviyesi olan sırasıyla 32 şilin 6 peni ve 198 şilin 4 peni seviyesine düşerse, hükümetin çiftçilere ödemesi gereken tutar sadece 68.000.000 olurken, asgari ücreti 30 şiline çıkarmak çiftçilere 100.000.000’a mal olacak; oysa asgari ücret 25 şilin olarak belirlenirse bu maliyet 59.455.000 sterlin olacaktır. Prothero, “Yasa Tasarısını kabullenmiş ancak asgari ücreti hiç beğenmeyen” çiftçilerden bu koşulları kabul etmeleri istenemez diyor ve İşçi Partisi bakanları, oylarıyla onun görüşünü benimsemiştir. Oysa 25 şilinlik asgari ücret sadece açlık sınırının altında kalmakla kalmıyor, aynı zamanda yasa tasarısının tamamı halka karşı bir aldatmacadır; bu aldatmaca sayesinde halk, bu rezil yasanın sözde gerekçesi olan üretim artışına dair hiçbir garanti olmaksızın, 1920 yılına kadar ekmeğinin bedelini ağır bir şekilde ödemek zorunda kalacaktır. İşçi Partisi liderlerinin ittifak kurduğu kapitalist partilerin yayın organları, 30 şilinlik değişiklik önergesinin reddedilmesinden açıkça sevinç duymaktadırlar. Ne yazık ki işçi kesimi tarafından çok okunan bir gazete olan “Daily Express”, Başbakan’ı “sorunla yüzleştiği” ve tarım işçilerinin aylarca süren mücadeleleriyle gündeme getirdikleri 30 şilinlik değişiklik önergesine karşı “ezici bir çoğunluk” elde ettiği için tebrik ediyor. “Times” gazetesi, tarım işçilerinin uzun süredir mücadele ettikleri bu yasa değişikliğine ve genel olarak Corn Hill’e yönelik saldırıya, “niyetleri şüpheli” olarak atıfta bulunmakta ve bunların, “samimi oldukları ölçüde”, “hayırsever sosyal idealleri ekonomik teorilerle birleştirme” girişimlerinden ilham aldığını belirtmektedir. “Daily Chronicle” gazetesi, “soğukkanlı gözlemcilerin” yasa değişikliğinin reddedilmesinden başka bir sonuç bekleyemeyeceğini ve hükümetin “her ne pahasına olursa olsun yasa tasarısının bir an önce kabul edilmesi konusunda ısrarcı olmasının son derece haklı olduğunu” belirtiyor. İşçi Partisi’nin ilk günlerinde biz sosyalistler, işçilerin hiçbir kapitalist partiden yardım beklememesi gerektiği konusunda hemfikirdik. Düşüncelerin kafa karışıklığına uğradığı bu günlerde bu nokta yeniden vurgulanmalıdır; ancak işçilerin bunu fark edememesi her zamankinden daha tuhaftır.

Bay Henderson’ın Rusya ziyareti, Sosyalist Enternasyonal hareketinin artık cezasız bir şekilde göz ardı edilemeyeceği gerçeğini gözleri önüne sermiştir. Görünüşe göre, savaşı sürdürmek için kapitalist partilerle işbirliği yapma fırsatı uğruna sosyalizmin ve işçilerin çıkarlarını feda eden müttefik ülkelerin eski kafalı İşçi Partisi liderleri olan meslektaşları aracılığıyla, yeniden doğan Enternasyonal’in kontrolünü ele geçirmeyi kendine görev edinmiştir. Bay Henderson, şüphesiz, Müttefik ülkelerin şovenist-sosyalist-İşçi Partisi mensuplarının, herhangi bir konferansta “düşman” ülkelerdeki benzer grupları oy çokluğuyla alt edebileceğini hesaplamaktadır; zira Müttefik ulusların sayısı, elbette, karşı tarafta savaşan ülkelerin sayısından fazladır. Muhtemelen, Müttefik hükümetlerinin aklanıp merkez güçlerin hükümetlerinin şiddetle kınandığı bir Uluslararası İşçi Konferansı’nın, tüm ulusların işçilerinin savaşa karşı çıkması gerektiğini ilan eden Enternasyonalist Sosyalistlere karşı yararlı bir cevap oluşturacağını düşünmektedir. Bay Henderson kurnaz bir politikacıdır: Niyeti ne olursa olsun, kapitalizmin vicdansız güçleriyle ortak bir cephe oluşturmuştur. Onun manevralarına etkili bir şekilde karşı koymanın tek yolu, geçici siyasi çıkar hesaplarıyla bozulmamış, açıkça tanımlanmış bir temele dayalı yeni bir İşçi Sosyalist Enternasyonali kurmaktır. Bay Henderson, önerilen İngiliz İşçi ve Asker Sovyetlerinin Rus modeline göre kurulması halinde, kendisinden “daha sert bir muhalif” olmayacağını açıklamıştır. Şöyle diyor:

“Rusya’da yaşananlar, ordunun siyasi tartışmalara katılmasına izin vermenin ne kadar aptalca olduğunu göstermiştir ve bu bizim için bir uyarı olmalıdır. Rusya’nın askeri gücünü felç ettiği gibi, bizim askeri gücümüzü de felç edecek her türlü eyleme karşı şiddetle mücadele edeceğim.”

Ancak bu ülkede ve her ülkede askeri gücün felç edilmesi, militarizmin karşıtları olarak tam da ulaşmak istediğimiz hedeflerden biridir. Asker olmayı reddeden vicdani retçiler, siperlerde ateşkes ilan eden askerler ve hükümetini barış yapmaya zorlayan halkın –ister ayrı bir barış ister genel bir barış olsun– hepsinin aynı mücadeleyi verdiğine inanıyoruz; onların mücadelesi bizim mücadelemizdir; medeniyet ve insanlığın ileriye doğru evrimi için verilen mücadeledir.

Bu ülkede, Rusya’da başarılanın gerçekleşmesini, yani ister haki ister fistan giysinler, işçilerin ulusal meseleleri kontrol edebilecek kadar güçlü bir sovyette bir araya getirilmesini arzuluyoruz. Rusya’da yapılan, yeni doğan demokrasinin birliğini ve yapıcı gücünü, onu felaket getiren kapitalist bir savaşın sürdürülmesine dahil ederek dağıtma hatasından kaçınmak istiyoruz. Dileğimiz, İngiliz demokrasisinin savaşın durdurulmasını sağlamak için güçlü ve acil adımlar atması ve tüm erkek ve kadınlara eşit haklar tanıyan Uluslararası Sosyalizmi kurmak için Rusya, Almanya ve diğer ulusların işçileriyle birleşmesidir.



[1] Bu ifade, Fransız devlet adamı Marcel Sembat'nın I. Dünya Savaşı'nın hemen öncesinde (1913) yayımladığı aynı isimli broşürden alınmıştır. Sembat, cumhuriyet rejimlerinin çok sesli yapısı nedeniyle savaş dönemlerinde karar alma mekanizmalarının hantal kalacağını ileri sürer. Yazara göre bir ulus ya savaşı verimli yönetebilmek için mutlak bir monarşi kurmalı ya da cumhuriyet olarak kalmak istiyorsa radikal bir barış politikasını benimsemelidir. (ç.n.)

[2] Independent Labour Party, Bağımsız İşçi Partisi. ç.n.

25 Temmuz 2026 Cumartesi

Savaşın Beşinci Yılında Batı’nın Hesapları

Kapitalizmin yapısal krizinin her alanda yeni biçimler aldığı ve hegemonya mücadelesinin yeni cephelere taştığı bu konjonktürde Ukrayna savaşına bakmak, küresel güçlerin savaşını kavramak açısından belirleyici bir imkân sunuyor.

Rusya’nın tam ölçekli saldırısının üzerinden dört buçuk yıl geçtiği bu süreçte “Batı” defalarca “zafer” senaryosu yazdı, “Rusya çöküyor, Ukrayna kazanıyor” söylemini dilinden eksik etmedi. Fakat bugün gelinen noktada savaş, hiçbir tarafın kesin üstünlük kuramadığı ve her iki tarafın da yıpranmasına rağmen sürdürdüğü uzun süreli bir hale dönüştü. Bu çıkmaz hali ise sadece askeri bir gerçek değil, aynı zamanda kapitalizmin derinleşen krizinin ürettiği siyasal bir sonuç.  Ve en önemlisi bu sonucun faturasını küresel güçler değil, başta Ukrayna ve Rus halkları olmak üzere milyonlarca Avrupalı emekçi ödüyor.

Yıpranma Savaşı

Sahadaki savaş ise bütün şiddeti ve hızıyla devam ediyor. Ukrayna uzun menzilli İHA’larla Rusya’nın derinliklerini vururken Moskova da ağır füze saldırılarıyla Kiev yönetiminin altyapısını, limanlarını ve kentlerini hedef almayı sürdürüyor. Her iki taraf da toprak kazanımı yerine karşı tarafın dayanma kapasitesini eritmeyi öncelikli hedef olarak benimsemiş durumda. Bu durum da sınırlı insan ve mühimmat kaynağına sahip olan Ukrayna’nın direncini azaltıyor. Nitekim son aylarda yaşadığı komuta krizleri, ordu komutanının görevden alınması ve sokak protestoları bu direncin yalnızca cephede değil toplumsal zeminde de azaldığını açıkça gösteriyor. “Batı” cephesinde yaşanan gelişmeler de bu durumun tersine dönme ihtimalini düşürüyor.

Çatlaklar ve Sermayeler

Bu gelişmelerin en başında NATO zirvesi geliyor. NATO’nun Ankara’daki 36. zirvesi, ittifak içi dengelerin ne denli kırılgan bir noktaya geldiğini ortaya serdi. Zirvenin sabahında ABD Başkanı Trump, İran savaşında yanında durmayan Avrupa ülkelerine saldırdı, İspanya’yı ticari yaptırımla tehdit etti, Grönland’ı yeniden talep etti. Öğleden sonra ise kapalı kapılar ardından çıkarak “O odadaki birlik inanılmazdı, gerçek bir aşktı” dedi. Birkaç saat içindeki bu salınım tesadüf değil, ittifaktaki çelişkilerin bir yansımasıydı. Nitekim Avrupa, Ukrayna savaşını “varoluşsal tehdit” olarak tanımlarken Trump bu savaşı bir pazarlık kozu olarak yönetiyor ve bu iki yaklaşım arasındaki uçurum kapanmıyor.

Uçurumun oluşması ise Trump’ın tutarsızlığından çok, Avrupa burjuvazisinin bu tutarsızlığa boyun eğmesinden kaynaklanıyor. Avrupa’nın “savunma harcamalarını artırarak Washington’dan özerkleşeceğiz” anlatısı, somut pratikte tam tersine işliyor. Zirve bildirgesi, GSYİH’nin yüzde beşlik savunma harcaması hedefini Avrupalılara fiilen onaylatırken, Ukrayna’ya 2026’da taahhüt edilen 70 milyar avroluk yardım Avrupa kamu bütçelerinin üstüne ayrı bir yük bindiriyor. Daha fazla silahlanma, Avrupa’yı ABD’den bağımsızlaştırmak bir yana, ittifak içindeki hiyerarşik bağımlılığı pekiştiriyor.

Diğer yandan Avrupa’daki savunma harcaması sıçraması milyarlarca dolarlık silah ve mühimmat sözleşmelerini beraberinde getiriyor, ki bu sözleşmelerin birincil alıcısı ise ABD savunma sermayesi. Yani “Avrupa’nın güvenliği” için ayrılan kaynak, pratikte ABD savunma sermayesine aktarılıyor. Keza NATO’nun Ankara Zirvesi’nde imzalanan elli milyar doları aşkın silah tedarik sözleşmesi, bu aktarımın en somut göstergesi. Böylece Avrupa halkları hem savaşın enerji ve enflasyon maliyetlerini hem de silahlanma faturasını öderken, savunma sermayesinin kâr rakamları sürekli büyüyor.

Hesaplar ve Diplomasi

Savaş sahasının dışında diplomatik kanallar da oldukça hareketli. Trump hem Putin hem de Zelenski ile telefon görüşmeleri yapıyor, Witkoff ve Kushner sahaya sürülüyor, Bakü’de gizli temaslar yürütülüyor. Zelenski ise Kasım 2026’daki ABD ara seçimlerini “barış için fırsat penceresi” olarak görüyor. Ne var ki tüm bu hareketliliğin altında “barış”tan çok “üç hesap” yatıyor.

İlk olarak ABD, İran savaşıyla meşgulken Ukrayna’daki savaşı düşük seviyede tutmak istiyor. İkinci olarak Rusya, kazanımlarını koruyup güç toplamak amacıyla zaman kazanmak için müzakere masasına oturmak istiyor. Üçüncü olarak savaşın bitmesini ya da durmasını “Rusya’nın zaferi” olarak gören Avrupa, “Batı” cephesini savaş ateşinin etrafında toplamaya çalışıyor. Bu üç hesabın kesişme noktasının bulunması pek mümkün görünmüyor. Dolayısıyla sahnelenen diplomasi trafiği aslında barışa giden yoldan çok savaşı yönetmenin trafiğidir.

Savaşın beşinci yılında ortaya çıkan tabloda ne Ukrayna’nın “zafer”e, ne Rusya’nın “çöküş”e, ne de Batı’nın “birlik”e ulaştığı görülüyor. Fakat bu gerçeğe rağmen “Batı” cephesinin gerek kapitalizmin derinleşen krizi gerekse savunma sermayesinin “kâr ihtiyacı” nedeniyle savaşa devam etmekte ısrarcı olacağı görülüyor. Bu ısrarın sonuç alıp alamayacağını Rusya’nın gücünün boyutu kadar Avrupalı emekçilerin ve halkların direnişinin boyutu da gösterecektir.

22 Temmuz 2026 Çarşamba

(Çeviri) Türk Devrimi - Otto Bauer

Çevirmenin Notu: Otto Bauer’in 1911 yılında kaleme aldığı bu yazı ilk olarak Der Kampf gazetesinin 1 Mart 1911 tarihli sayısında yayımlanmıştır. Yazıya şu linkten ulaşabilirsiniz:

https://www.marxists.org/deutsch/archiv/bauer/1911/03/oest-ung-ital.htm

1853 yılında Karl Marx şöyle yazmıştı: “Diğer pek çok sorunun çözümü gibi, Türk sorununun çözümü de Avrupa Devrimi’nin tekelindedir. Bu iddiada hiçbir küstahlık yoktur. 1789’dan beri devrim giderek daha geniş topraklara yayılıyor, sınırları giderek genişliyor. Devrimin son dönüm noktaları Varşova, Debrecen ve Bükreş’ti; bir sonraki devrimin en uç noktaları ise Petersburg ve İstanbul olmalıdır. Bunlar, devrim karşıtı Rus devinin saldırısına uğraması muhtemel en savunmasız iki noktadır.”[1] Yarım yüzyıl sonra, Marx’ın öngördüğü şey gerçekleşti. Devrim, 30 Ekim 1905’te Petersburg’da, 24 Temmuz 1908’de ise İstanbul‘da zafer kazandı.

Rus Devrimi, Büyük Fransız Devrimi’nin Avrupa halkları üzerinde yarattığına benzer etkilerle tüm Doğu’yu sarsmıştır. Devrim dalgası ilk olarak Kafkasya üzerinden İran’a sıçradı. 5 Ağustos 1906’da Şah, halk ayaklanmasına boyun eğmek zorunda kalarak İran halkına bir anayasa vermek zorunda kaldı. Gerici güçler kısa sürede toparlandı: 23 Haziran 1908’de Şah, Rus Albay Liachoff’un komutasındaki İran Kazak Tugayı’na parlamento binasını bombalatırdı. Milletvekilleri kaçmak zorunda kaldı ve devrimin önderleri tutuklandı. Ancak gericiliğin zaferi uzun sürmedi. Taşra ayaklandı. 13 Temmuz 1909’da Tahran, iki devrimci ordu tarafından ele geçirildi. Şah, Rus elçiliğine sığındı. Devrimciler, reşit olmayan oğlunu tahta çıkardılar, anayasayı yeniden yürürlüğe koydular ve iki devrimci ordunun liderlerinin başa geçtiği bir hükümet kurdular.

Avrupa için İran Devrimi’nin ilk etkisi, Büyük Britanya’nın Rusya’ya yakınlaşması oldu. On yıllardır Rusya ve İngiltere birbirleriyle savaşıyordu. İran Devrimi’nin başlangıcında bile İngiltere, İran sarayındaki Rus etkisini kırmak için devrimcileri desteklemişti. Ancak olayların ilerleyişi içinde devrim, her iki güç için de bir araç olarak kullanılamayacak kadar tehlikeli hale geldi. Rusya, 1905 ve 1906 yıllarında imparatorluğun diğer tüm bölgelerinden daha fazla sarsıldığı Kafkasya’da, İran’daki olayların yaratacağı yankılardan korkuyordu. İngiltere ise kendini daha da büyük bir tehdit altında hissediyordu. Japonya’nın Mançurya’daki zaferinden bu yana güçlü bir yükseliş göstermiş ve ancak kanlı olağanüstü hal yasaları ile adaletin acımasız misillemeleriyle bastırılabilecek Hindistan ve Mısır’daki devrimci partiler, İran Devrimi’nin zaferlerini kendi davalarının zaferleri olarak karşıladılar. Karşı-devrimci çıkarlar, bu iki Asya süper gücünü bir araya getirdi. 30 Ağustos 1907’de İngiltere ve Rusya, Asya’da ortak hareket etme konusunda bir anlaşma imzaladılar.

Karşı-devrimci niyetle imzalanan Rus-İngiliz Antlaşması, devrimi daha da ileriye taşıdı. Makedonya meselesi üzerine Rusya ile Avusturya-Macaristan arasında yapılan anlaşma, 27 Ocak 1908’de Baron Aehrenthal’ın Sancak Demiryolu’nun inşasını duyurmasıyla feshedildi. Artık Rusya ve İngiltere, Türkiye’de de ortak hareket etme konusunda anlaştılar. 10 Haziran 1908’de VII. Eduard, Reval’da [Tallinn-ç.n.] Çar’ı ziyaret etti. Bakanları, Makedonya için bir reform programı hazırlayarak Sultan’dan bunun uygulanmasını talep ettiler. Bu hamle, beklenmedik bir etki yarattı. Türkiye’deki milliyetçi üst sınıf, özellikle de Avrupa’da eğitim görmüş subaylar, Rus-İngiliz taleplerinin Türkiye’nin bağımsızlığını tehdit ettiğini düşündüler. Devrim dalgası Türkiye’ye de sıçradı. Temmuz 1908’de Makedonya’da ordu ayaklandı. Sultan, Şah’ın boyun eğdiği gibi boyun eğmek zorunda kaldı. Burada da isyan girişimi [31 Mart-ç.n.] silah zoruyla bastırıldı. Devrimci ordu, Türkiye’de diktatörlüğünü kurdu.

Balkan sorunu çözüldü. Avusturya-Macaristan, Bosna’yı ilhak etti. Bulgaristan bağımsızlığını ilan etti. Girit, Yunanistan’a katılacağını duyurdu. Büyük güçler silahlanmaya başladı. Ancak Japonya Savaşı ve devrim nedeniyle zayıflamış olan Rusya, savaşa girme cesaretini gösteremedi. Barış korundu.

Dıştaki zorluklar aşıldıktan sonra, Jön Türk askeri hükümeti iktidarını sağlamlaştırmaya girişti. Türkiye, halkları hâlâ doğal tarım ve hayvancılıktan geçimini sağlayan, kadim kabile ve klan yapılarını hâlâ koruyan, Türk makamlarına ve mahkemelerine henüz boyun eğmemiş, vergi tahsilatı ve asker alımı uygulamalarının henüz yürürlüğe giremediği geniş bölgeleri kapsıyordu. Türkiye, modern bir idareye ve güçlü bir orduya sahip modern bir devlet olmak istiyorsa, topraklarında ekonomik kalkınmanın koşullarını yaratmak istiyorsa, bu halklar karşısında devletin merkezi otoritesi tesis edilmelidir. Arnavutluk’ta ve Doğu Lübnan’da, Kürdistan’da ve Arabistan’da, aile reislerinin, kabile büyüklerinin ve aşiret reislerinin yerine Türk makamlarının idaresini, klanların kan davalarının yerine Türk mahkemelerinin yargı yetkisini getirmek, halkları silahsızlandırmak ve bu bölgelerde askerlik ve vergi tahsilatını uygulamak gerekir. Devrim, burada eski klan ve aşiret düzenine karşı modern devlet iktidarının uygulanmasını başlatmaktadır. Ancak bu girişimler, artık merkezi devlet otoritesine boyun eğmeleri beklenen halklar arasında öfkeye yol açıyor. Lübnan’ın doğusundaki Dürzi bölgesinde, Türk hükümeti isyancılarla bir uzlaşma sağlamak zorunda kalıyor. Arnavutluk ancak büyük zorluklarla boyun eğdirilip silahsızlandırılıyor. Arabistan büyük bir kargaşa içinde... Türkiye için tehlike son derece büyük. Arabistan’da bir yenilgi – ve Makedonya’da Bulgarlar, Sırplar, Ulahlar ve Yunanlıların birbirlerine ve ortak efendilerine karşı mücadelesinin yeniden alevlenmesine neden olacak. Ve Bulgar birlikleri Edirne’nin kapılarına dayanacak!

Türk devlet otoritesini güçlendirmenin en önemli yolu, demiryolu ağının genişletilmesidir. Demiryolu, asker naklini kolaylaştırır, taşrayı başkente yaklaştırır, ülkenin tek elden siyasi yönetimi ve ekonomik olarak kalkınmasını kolaylaştırır. Bay v. Gwinner, Anadolu Demiryollarının inşasının etkilerini çok canlı bir şekilde anlatmaktadır. Demiryolu inşaatı başlamadan önce, “İstanbul ve Türk ordusu, Rus tahılından yapılmış ekmek yiyordu; bugün ise kendi ülkelerinin hasadından elde edilen tahılı yiyorlar”. Demiryolu inşaatının başlamasından önce “Küçük Asya’daki güvenlik, bugün Kürdistan’dakinden pek de fazla değildi. Deustche Bank mühendisleri, Marmara Denizi kıyısındaki İzmit’in biraz ötesindeki bir istasyona ulaştıklarında, Çerkes haydutlar bölgede kargaşa yaratıyordu; bu haydutların lideri bugün Anadolu Demiryolu Şirketi’nde istasyon şefi olarak çalışmaktadır”. Böylece demiryolu öncelikle kişi ve mal güvenliğini sağlıyor, ülkenin üretici güçlerini geliştiriyor ve demiryolu inşaatı sayesinde ulaşılabilir hale gelen bölgelerden elde edilen vergi gelirlerindeki artış, demiryolu inşaatı için verilen devlet sübvansiyonlarından çok daha fazla.[2] Bu nedenle Türkiye bugün her şeyden önce demiryolu ağının geliştirilmesine önem vermelidir. Ancak bu çabasında, Avrupa güçlerinin çıkar çatışmalarıyla karşı karşıya kalıyor ve bu da iç sorunlarını daha da karmaşık hale getiriyor.

Bu demiryolu projeleri arasında en önemlisi Bağdat Demiryolu’dur. Türk hükümeti, Konya’dan Basra’ya kadar bir demiryolu inşa etmek üzere, Deutsche Bank’ın liderlik ettiği bir şirkete imtiyaz vermiştir. Demiryolunun başlangıç noktası, İzmir (Ege Denizi kıyısında) ve Haydarpaşa (Boğaz kıyısında) ile halihazırda demiryollarıyla bağlantılı olan Küçük Asya şehri Konya’dır. Demiryolu hattı, Konya’dan büyük bir kömür havzasının merkezi olan Ereğli’ye (Kilikya Toros Dağları’nın kuzeybatısında) kadar halihazırda uzanmaktadır. Ereğli’den Adana üzerinden Kilis’e uzanan Toros hattı inşa halindedir; buradan Şam’a giden bir yan hattın da inşası planlanmaktadır; Şam, halihazırda faaliyette olan Mekke Demiryolu (Beyrut-Şam-Medine-Mekke) üzerinde yer almaktadır. Kilis’ten Bağdat Demiryolu’nun Harran, El Hille, Musul ve Bağdat üzerinden Basra’ya kadar uzatılması ve buradan da Basra Körfezi’ndeki limanlardan birine bağlanması planlanmaktadır.

İngiltere bu demiryolu inşaatına düşmanca yaklaşmaktadır. Her şeyden önce, Basra Körfezi’ndeki egemen konumunu kaybetmekten korkmaktadır. İngiltere için Basra Körfezi’ndeki egemen konumu, Hindistan üzerindeki hakimiyetinin bir parçasıdır; Bağdat Demiryolu bu tekel konumunu tehlikeye atacaktır. Türkiye’nin Basra Körfezi üzerindeki bugün kâğıt üzerinde kalan egemenliği, ancak demiryolu Türkiye’nin Basra Körfezi kıyılarına asker sevk etmesine imkân verirse anlam kazanacaktır. Ayrıca, Bağdat Demiryolu’nu inşa eden Alman sermayesi Basra Körfezi’ne yaklaşırsa, İngiltere’nin buradaki ticaret egemenliği tehlikeye girecektir. İngiltere’nin Basra Körfezi’ndeki hakimiyete ne kadar önem verdiği, İngiliz Dışişleri Bakanı Lord Landsdowne’un 7 Mayıs 1903’te yaptığı şu meşhur açıklamadan anlaşılmaktadır: “İngiltere, başka hiçbir ulusun Basra Körfezi’nde liman veya demiryolu istasyonlarına sahip olmasına izin veremez; herhangi bir gücün oraya yerleşmeye yönelik her türlü girişimi savaş sebebi sayılacak ve silah gücüyle püskürtülecektir.”

Ancak İngiliz emperyalizmi sadece Basra Körfezi’ndeki konumuyla ilgilenmiyor. Gözü aynı zamanda Mezopotamya’ya da dikilmiş durumda. Sir William Willcocks, Bağdat’ta bulunuyor ve Fırat ile Dicle arasındaki bölgeleri eskiden olduğu gibi dünyanın tahıl ambarı haline getirmek amacıyla devasa sulama tesislerinin inşasına başlıyor. Tahıl, pamuk, yün, petrol, maden yatakları orada bulunuyor! İngiliz politikası, İngiliz sermayesinin bu bölgedeki doğal kaynakları sömürmesini güvence altına almak istiyor. Ancak Batı’dan, Bağdat Demiryolu’nun inşası ilerledikçe, Alman sermayesi bu gelecek vaat eden topraklara yaklaşıyor!

Türkiye için Bağdat Demiryolu’nun inşasının hızlandırılması şüphesiz hayati bir önem taşıyor – bu, devletin gücünün artması için en önemli ön koşul. Almanya bu konuda Türkiye’ye destek veriyor: Alman bankaları tarafından inşa edilecek bu demiryolu, Alman sermayesi için Yakın Doğu’nun ekonomik olarak fethedilmesinin başlangıç noktası olacak. Ancak İngiltere, Fransa’nın desteğiyle demiryolu inşaatının önündeki en büyük engelleri oluşturuyor. Londra ve Paris Borsaları, sermaye artırımı sürecine katılmamaktadır. Fransa, Türkiye’ye gelirinin bir kısmı demiryolu inşaatının hızlandırılması için kullanılacak olan bir krediyi vermeyi reddetmektedir. İngiltere ise aynı gerekçeyle, Türkiye’nin ithalat gümrük vergilerini yüzde 11’den yüzde 15’e çıkarma talebine onay vermemektedir. Son olarak İngiltere, Basra Körfezi’ndeki Kuveyt çevresindeki bölgenin kendi koruması altında olduğunu ve bu bölgede demiryolu inşasına izin vermeyeceğini açıkladı ... Böylece Bağdat Demiryolu meselesi, bugün bir yanda Büyük Britanya, diğer yanda Alman İmparatorluğu ve Türkiye arasında en önemli gerilim kaynağı haline gelmiştir.[3]

Türkiye için durum son derece tehditkâr. Arnavutluk, Arabistan, Doğu Lübnan ve Kürdistan’daki ayaklanmalar Türkiye’nin gücünü felç ederken, Türkiye büyük güçlerin çekişme konusu haline geliyor. Türkiye demiryolu inşaatlarında Alman sermayesini tercih ederken, İngiltere (kredi vermeyi reddederek ve gümrük vergilerinin artırılmasına karşı çıkarak) Türkiye’nin mali güçlenmesinin önündeki en büyük engelleri oluşturuyor; Asya’daki isyancı kabileleri (en azından Kızıldeniz’de silah kaçakçılığına göz yumarak) destekliyor ve Makedonya’daki devrimcileri (örneğin, Makedonya’nın silahsızlandırılması sırasında işlenen zulümler üzerine Avam Kamarası’nda yapılan son tartışma gibi) cesaretlendiriyor. Ancak Türkiye, Almanya’dan uzaklaşıp Batılı güçlerden destek aramak istese bile, durumu pek de iyi olmazdı; çünkü İngiltere, çok güçlü bir Türkiye’yi istemez; zira Müslüman bir devletin yeniden canlanması, Mısır’daki devrimci hareketleri güçlendirir, İran, Afganistan ve Belucistan’da İngiliz egemenliğine karşı direnişi pekiştirir ve belki de Hindu devrimci hareketine herhangi bir taviz verilmesinden rahatsız olan Hindistan'daki Müslümanları cesaretlendirir.

Dolayısıyla Türkiye, iç ve dış nedenlerden ötürü son derece kırılgan bir durumdadır. Arnavutluk’tan Basra Körfezi’ne kadar çözülmemiş çok sayıda iç ve dış sorun devam ediyor! Bugün hiç kimse, Türk devriminin bir yeniden doğuşun başlangıcı mı, yoksa Türkiye’nin dağılmasının başlangıcı mı olduğunu söylemeye cesaret edemiyor. Bugün Londra’da, Berlin’de, Viyana’da ve Roma’da Türkiye’nin çöküşü ihtimali değerlendiriliyor. Mirasçılar, miras için savaşmaya hazırlanıyor. Uluslararası silahlanmanın en önemli nedeni budur.

Avusturya-Macaristan ve İtalya’nın silahlanmalarının da nedeni, Türk egemenliğinin sarsılmasıdır. Avusturya-Macaristan ve İtalya da Türkiye’nin çöküşünün miras mücadelesi doğurması ihtimaline karşı silahlanmaktadırlar.


[1] Marx, “Was soll aus der Türkei in Europa werden?”, Neue Zeit. XXVIII. 2. s. 10.

[2] Artur v. Gwinner, “The Baghdad and the question of british cooperation”, The XIXth century, Haziran 1909.

[3] Bağdat Demiryolu’nun yanı sıra, uluslararası politikada benzer bir rol oynayan başka demiryolu planları da bulunmaktadır; örneğin, halihazırda inşaatı devam eden Samsun’dan (Karadeniz kıyısında) Sivas’a uzanan demiryoluna, bir yandan batıya doğru, halihazırda Haydar Paşa’ya (Boğaz kıyısında) bağlı olan Sivas’tan Ankara’ya bir bağlantı hattı eklenecek, diğer yandan da güneye doğru Sivas-Ereğli demiryolu ile Bağdat Demiryolu’na bağlanacaktır. Her iki demiryolunun da yine Alman sermayesiyle inşa edilmesi planlanmaktadır. Buna karşılık Almanya, Trabzon-Erzurum-Van (aynı adı taşıyan gölün kıyısında) demiryolu inşaatı planını Potsdam’da açıkça rafa kaldırmıştır; Rusya, Türkiye’nin Kuzey İran’a karşı konumunu güçlendirecek olan bu demiryolunun inşasını istememektedir. Bunun yerine Rusya, Bağdat Demiryolu’nun devamına engel çıkarmayacağını ve Kuzey İran’da inşa etmeyi planladığı demiryollarını Hanekin’de (Bağdat’ın kuzeydoğusunda) Bağdat Demiryolu’na bağlayacağını taahhüt etmektedir.

18 Temmuz 2026 Cumartesi

Hegemonya Krizinde Pekin'in Hesapları

Kapitalizmin yapısal krizinin derinleştiği ve küresel hegemonya mücadelesinin yeni aşamalara ulaştığı bu dönemde Çin'in son bir ayda attığı adımlar, büyük güç çekişmesinin nasıl işlediğini somut bir biçimde gözler önüne seriyor. Pyongyang'a yedi yıllık aradan sonra gerçekleştirilen ziyaretten Japonya ve ABD'ye yönelik nadir toprak elementleri kısıtlamalarına, NATO'nun Ankara zirvesindeki "stratejik rakip" damgasına verilen anında yanıttan Suudi Arabistan ile sürdürülen diplomatik trafiğe ve Shanghai'de kurulan yapay zekâ zirvesine dek uzanan bu hamle dizisi, Çin’in sistemin krizlerinden yararlanarak kendi güç alanını genişletmeye çalıştığının birer göstergesi olarak karşımızda duruyor.[1]

Piyon Değil Özne

8-9 Haziran'da Şi Cinping, 7 yıllık bir aradan sonra Pyongyang'a indi.[2] Çin liderinin 2026'nın ilk yurt dışı ziyaretini Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti’ne (KDHC) yapması tesadüf değil. Kim Jong Un'un son yıllarda Moskova ile kurduğu askeri-ekonomik ilişkiler (Ukrayna'ya asker ve mühimmat sevkiyatı, Rus silah teknolojisine erişim, enerji anlaşmaları) Pekin'in "geleneksel müttefiki" üzerindeki belirleyiciliğini önemli bir oranda sarsmıştı. Bu nedenle Şi'nin Pyongyang'da Kim Jong Un ile görüşmesi, bu gelişmeye karşı Çin'in bir hamlesi.

Ne var ki bu ziyaret, Pekin'in Pyongyang üzerindeki otoritesini sorunsuzca yeniden tesis ettiği anlamına gelmiyor. KDHC liderliği, Şi'nin varışından bir gün önce balistik ve seyir füzesi üretim kapasitesini artıran bir fabrikanın kapılarını Batı medyasına açarak nükleer kuvvetlerini "geometrik bir hızla" büyütme planlarını resmen açıkladı.[3] Bu açıklamayla Pyongyang, Moskova ile kurduğu stratejik ilişkiden vazgeçmemekle birlikte Pekin'in hâmiliğini kabul etse de “tek güçlü müttefik” politikasına razı olmadığını belirtiyor. Şi "hegemonyayla birlikte mücadele edelim" derken, Kim hem Çin hem de Rusya ile ilişkilerini geliştirerek “piyon” değil özne olarak kalmanın hesabını sürdürüyor.

Nadir Toprak Elementleri

Haziran 2026'nın en kritik gelişmelerinden biri, Çin'in nadir toprak elementlerinin ihracatına yönelik kısıtlamalarını yeni bir aşamaya taşımasıydı. Ocak 2026'da Japonya'ya yönelik çift kullanımlı ihracatı fiilen kesen Pekin, Haziran'da gözünü ABD'ye çevirdi ve MP Materials ile USA Rare Earth dahil 10 Amerikan kuruluşunu ihracat kontrol listesine ekledi.[4] Çin, küresel nadir toprak elementlerini işleme kapasitesinin yüzde doksan kadarını elinde bulunduruyor ve elektrikli araçlardan füze sistemlerine, rüzgâr türbinlerinden radar donanımına uzanan kritik teknolojilerin hammaddesi bu elementlere bağlı.

Japonya cephesindeki tablo giderek ağırlaşıyor. Temmuz başındaki haberlere göre Omron ve Citizen Watch gibi Japon sanayi devleri tedarik risklerini resmen raporlamaya başlarken mühendislik sektörü alarm veriyor.[5] Üstelik Mayıs-Haziran 2026'da Çin'in Dalian limanında gözaltına alınan iki Japon vatandaşının nadir toprak elementleri kaçakçılığıyla suçlanması, Pekin'in kısıtlamaları yalnızca kâğıt üstünde değil, sahada da hayata geçirdiğini gösteriyor.[6] ABD Japonya'ya nadir toprak elementleri satışlarının yeniden başlatması için Pekin'e başvursa da bu talebi geri çevrildi. Ve bu da Çin’in nadir toprak elementlerini politikalarında bir koz olarak kullandığını ve kullanacağını açıkça gösteriyor.

NATO'nun Ankara Bildirgesi

Çin'in Batı ile çekişmesi yalnızca ekonomik cephede sürmüyor, güvenlik cephesinde de devam ediyor. 7-8 Temmuz'da Ankara'da toplanan NATO Zirvesi’nde ABD-Avrupa gerilimi ile Çin meselesi odak noktası oldu.[7] Zirve bildirgesi, Çin'i "Avro-Atlantik güvenliğine yönelik uzun vadeli stratejik rakip" olarak nitelendirirken Pekin'in Rusya'ya verdiği ekonomik desteği hedef aldı.

Pekin'in buna yanıtı sert ve hızlı bir şekilde geldi. NATO'yu "Soğuk Savaş zihniyeti" taşımakla suçlayan Çin Dışişleri Bakanlığı, ittifaka "Çin'e ilişkin algısını düzeltmesini" tavsiye etti.[8]

Öte yandan NATO zirvesindeki önemli meselelerden birisi belirginleşen ABD-Avrupa arasındaki çatlaktı. Trump'ın zirve boyunca müttefikleri rahatsız eden açıklamaları, olası bir sonraki zirvenin yapılıp yapılmayacağına ilişkin soru işaretleri, ittifakın iç uyumunun ne denli kırılgan olduğunu gözler önüne sermişti.[9]

Bu çatlak, Pekin'in iyi bildiği ve iyi değerlendirdiği bir fırsat olarak ortaya çıkıyor. Çin de bu fırsatı değerlendirmek adına Avrupa'daki diplomatik çabalarını yoğunlaştırıyor. Ve NATO'nun içindeki bu çatlak büyüdükçe Pekin'in Avrupa ülkeleriyle ikili ilişkilerini derinleştirme ve genişleme fırsatı da oluşuyor.

Orta Doğu ve Rusya

Pekin, Batı ittifakının iç çatlaklarından faydalanma hesabıyla yetinmiyor, aynı zamanda Orta Doğu ve Rusya ekseninde de önemli hamleler yapıyor.

30 Haziran-1 Temmuz'da Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Prens Faysal bin Ferhan, Pekin'i ziyaret etti ve Dışişleri Bakanı Wang Yi ile görüştü.[10] Ziyaret, İran savaşının sürdüğü ve Körfez enerji güvenliğinin tartışma konusu olmaya devam ettiği bir eşiğe denk geldi. Riyad, bir yanda ABD ile güvenlik ilişkisini, öte yanda Çin ile ticaret bağlarını yönetmeye devam ederken Pekin de Körfez ülkesiyle ilişkisini derinleştiriyor.

Pekin'in bu ilişkideki kazanımı salt ekonomik olmaktan öte İran savaşının uzun vadeli sonuçlarına göre şekillenecek Orta Doğu denklemi üzerinde söz sahibi olma kaygısından da besleniyor. Haziran ortasında Çin Dışişleri Bakanlığı, ABD-İran arasında imzalanan mutabakata destek verirken Şi Cinping'in dört maddelik Orta Doğu barış önerisine atıfla kalıcı barışın mimarı olarak konumlanma isteğini de pekiştirdi.[11] Çin, İran savaşında Tahran'a açıktan silah desteği vermekten kaçınırken, çift kullanımlı teknoloji transferinden istihbarat paylaşımına uzanan daha örtük kanallardan desteğini sürdürüyor.[12] Bu tutum hem İran'la ilişkiyi korumayı hem de savaş sonrası dönemin "arabulucusu" olma pozisyonunu birlikte gözetme hesabından kaynaklanıyor.

Çin'in Orta Doğu'daki bu çok cepheli konumlanması, Rusya ile ilişkisindeki dinamiklerden bağımsız okunamaz.

Çin-Rusya ilişkisi “stratejik ortaklık” söylemi bağlamında sürüyor. Fakat bu söylem, iki ülke arasındaki gerçek çıkar çatışmalarının üstünü örtüyor. Rusya'nın Ukrayna savaşında harcanan ekonomik kapasitesi, Moskova'yı Pekin'e daha bağımlı kılıyor ve bu asimetri Pekin'e kâr, Moskova'ya maliyet biçiminde işliyor. Öte yandan Orta Asya'da Çin'in artan ekonomik nüfuzu, Rusya'nın "arka bahçesinde" gerçek bir rekabet zemini oluşturuyor. "Stratejik ortaklık" söylemi, iki küresel güç arasındaki ilişkileri şimdilik belirli bir dengede tutmaya yarıyor. Ancak bu dengeyi "kalıcı ittifak" gibi okumak yanıltıcı olabilir.

Yapay Zekânın Jeopolitiği

Temmuz 2026'nın en somut gelişmesi ise Yapay Zeka ile ilgili. Şi Cinping, 2018'den bu yana ilk kez bizzat katıldığı Dünya Yapay Zeka Konferansı'nda dört temel ilke çerçevesinde Çin'in teknoloji politikasını dünyaya ilan etti.[13] İnovasyon merkezli kalkınma, güvenlik odaklı yönetişim, kapsayıcılık ve küresel işbirliği. Bu dört ilkenin her biri, ABD'nin yapay zekâ alanında Çin'e uyguladığı kısıtlamalara dolaylı bir yanıt niteliği taşıyor.

Şi'nin "yapay zekânın tek bir ülkenin egemenliğinde olmaması gerektiği" söylemi bir değerler beyanı gibi sunulmakla birlikte son derece somut bir siyasi hesap içeriyor. ABD, Çin'i en ileri yarı iletken teknolojilerinden koparmak için Hollanda, Japonya ve Güney Kore gibi kilit ülkelerin şirketlerine baskı uyguluyor ve NVIDIA'nın en gelişmiş çip serisi Çin'e satılmıyor. Buna karşılık Pekin, teknoloji erişimini "küresel kamu malı" söylemiyle çerçeveleyerek Küresel Güney'e şu mesajı veriyor: "Sizi de dışarıda bırakan ABD politikalarına karşı biz kapsayıcı bir alternatif sunuyoruz." Konferansta açıklanan "Yapay Zeka İşbirliği ve Kalkınma Eylem Planı" ile gelişmekte olan ülkelere 5.000 kişilik eğitim kontenjanı, ASEAN, Afrika Birliği ve BRICS ülkelerine kurulacak YZ uygulama merkezleri ise bu stratejinin somut araçları.[14]

Pekin'in "açık kaynak, açık işbirliği" söylemi, özellikle Küresel Güney'deki ülkeler için (tarihsel olarak Batı'nın teknoloji tekellerinden dışlanmış olanlar) önemli bir çekicilik taşıyor. Fakat Çin'in Yapay Zeka altyapısı, veri akışları ve standart belirleme süreçleri üzerindeki kontrol kapasitesi, "herkes için teknoloji" anlatısının gerçekte ne ölçüde kapsayıcı olduğu sorusunu da beraberinde getiriyor.

Kurtuluşun Rotası

Son gelişmelere bakıldığında Çin’in askeri, diplomatik ve teknolojik alanları birbirine bağlayan çok katmanlı bir dış politikayı sürdürdüğü görülüyor. KDHC’de Rusya'nın genişleyen nüfuzuna panzehir arıyor, nadir toprak elementleri kısıtlamaları ile hem Japonya'yı hem ABD'yi hem de G7'yi baskı altında tutmaya devam ediyor, İran savaşının yarattığı belirsizliği "arabulucu" konumuyla değerlendirmeye çalışıyor, NATO'nun iç çatlağını diplomatik manevra alanına çeviriyor, Yapay Zeka zirvesiyle teknoloji politikasını küresel bir anlatıyla çerçeveliyor.

Bu tabloyla Çin, kendi sermaye birikimi modelini, kendi devlet çıkarlarını ve kendi büyük güç hırslarını küresel bir "alternatif düzen" söylemiyle sunmaktadır. Bu söylem, emperyalist Batı hegemonyasına karşı kimi somut manevra alanları açmakla birlikte, ezilen ve sömürülen halkların kurtuluşunun rotasını çizmiyor.

Kurtuluşun rotası, bu denklemin dışına adım atabilecek, hem ABD hegemonyasına hem de onun rakiplerinin sundukları "alternatiflere" karşı bağımsız bir hat inşa edebilecek, örgütlü toplumsal güçlerin varlığından geçmektedir. O güçlerin bugün ne kadar zayıf, ne kadar dağınık olduğunu görmek, umudu terk etmek için değil, daha acil bir görev olduğunu hatırlamak için gereklidir.


[1] https://www.euronews.com/next/2026/07/17/xi-calls-for-global-ai-cooperation-as-us-restrictions-squeeze-chinas-tech-access

[2] https://www.npr.org/2026/06/05/g-s1-126481/xi-jinping-will-travel-to-north-korea-next-week-in-first-visit-since-2019

[3] https://www.cnn.com/2026/06/07/asia/china-xi-jinping-north-korea-kim-jong-un-intl-hnk

[4] https://www.morganlewis.com/pubs/2026/07/recent-china-export-control-actions-signal-active-enforcement-for-rare-earths-and-strategic-minerals

[5] https://www.spokesman.com/stories/2026/jul/06/corporate-japans-rare-earth-warnings-get-louder-as/

[6] https://www.upi.com/Top_News/World-News/2026/06/24/japan-rare-earths-export-controls-supply-chains/4251782345946/

[7] https://www.congress.gov/crs-product/R49018

[8] https://turkish.cgtn.com/2026/07/09/ARTI1783589510738240

[9] https://www.atlanticcouncil.org/dispatches/eleven-takeaways-from-the-nato-summit-in-ankara/

[10] https://www.fmprc.gov.cn/eng/xw/fyrbt/202606/t20260629_11954304.html

[11] https://www.fmprc.gov.cn/mfa_eng/xw/fyrbt/202606/t20260618_11948720.html

[12] https://youtu.be/KElUkniu2NA?si=CO_VcpRq_n1rJJer

[13] https://www.scmp.com/tech/article/3360404/xi-jinping-attend-world-ai-conference-first-time-china-elevates-tech-push

[14] https://www.cgtnturk.com/yapay-zeka-alaninda-isbirligi-ve-kalkinma-eylem-plani-yayimlandi

Encomienda'dan Luther'e: Parsellenmiş İktidar ve Direniş Doktrini

Encomienda, İspanya'nın Amerika kıtasında kurduğu ve yerlilerin dinî eğitim ile koruma karşılığında encomenderoya haraç ödeyerek çalıştı...