22 Temmuz 2025 Salı

(Çeviri) En Temel Görev - Hans-Peter Brenner

Salgın hastalıklarla kapitalizm altında etkin bir şekilde mücadele edilemez. Ekim Devrimi'nden sonra oluşturulan sosyalist bir sağlık sistemi başlangıcı üzerine.

2020 yılı tarihe “Korona yılı” olarak geçecek. Dünyanın çeşitli bölgelerinde pandeminin henüz başında olsak bile, bir tür yeni çağ anlatısı şimdiden kendisini tahkim ediyor. Bu durum, düzensiz aralıklarla ancak kesin olarak meydana gelen doğal bir olayın (gen mutasyonları yoluyla yeni bilinmeyen virüs varyantlarının ortaya çıkması) gizemli ve insan kontrolünden neredeyse tamamen kaçan, açıklanamayan, kadere bağlı bir süreç olarak görülmesi ve aynı zamanda siyasi amaçlarla kullanılması eğilimini daha da artmaktadır. Pandemiler insan uygarlığında nasıl bir rol oynar? Her şeyden önce, pandemiler insan ve hayvan dünyasının evrimsel tarihinin ayrılmaz bir parçasıdır. Bununla birlikte, en azından kapitalist üretim tarzının ortaya çıkmasından ve sanayi merkezleri arasındaki ağın oluşmasından bu yana, salgın hastalıkların ve pandemilerin ortaya çıkmasına ilişkin temel olan bu doğal-tarihsel ve tanımlayıcı görüş, niteliksel olarak yeni bir bölümle desteklenmelidir, çünkü salgın hastalıklar ve onları tetikleyen faktörler arasındaki ilişki önemli ölçüde değişmiştir.

Kapitalizmde Salgın Hastalıklar

Demokratik Almanya Cumhuriyeti'nde yayımlanan bir tıp tarihi çalışması, kapitalist üretimin ve yaşam tarzının salgın hastalıkların ve pandemilerin ortaya çıkışı, kapsamı ve sonuçları üzerindeki temel etkisi hakkında şöyle yazıyor: "Kapitalizm, işçinin emek-gücü dışında her türlü mülkiyetini elinden aldı. Metaları daha pahalıya satmanın arayışında olan kapitalizm, daha sonra sağlığın önemini anlamak zorunda kaldı. Karl Marx ve Friedrich Engels eserlerinde kapitalist sömürünün sağlık üzerindeki yıkıcı etkisini gösterdiler.”[1]

Bu tarihsel arka plan, işçi sınıfının örgütlerinin sadece daha iyi yaşam ve çalışma koşullarını savunmakla kalmayıp aynı zamanda genellikle yıkıcı salgınların tetikleyicileri ve katalizörleri olan hijyenik olmayan yaşam ve çalışma koşullarına karşı mücadeleye büyük önem verdikleri de göz önüne alındığında anlaşılabilir. Sadece bireysel salgın hastalıklara direnmekle kalmadılar, aynı zamanda daha önceki herhangi bir toplumsal oluşumdan daha fazla "insan israfına, canlı emek israfına, sadece et ve kan değil aynı zamanda sinir ve beyin israfına"[2] neden olan kapitalist üretim tarzının bu temel özelliğine de karşı çıktılar.

İnsan hayatına yönelik bu acımasız ve "savurgan" muamele, kaçınılmaz olarak sermayenin kâr oranını sürekli olarak artırmaya çalışmasından kaynaklanmaktadır. İlk kez 19. yüzyılın ortalarında İngiltere'de uygulamaya konulan sağlık ve hijyen yetkilerine sahip fabrika müfettişleri sistemi bile bu temel mekanizmayı değiştiremedi. "Kapital”in üçüncü cildinde Marx, sağlığın korunmasına dair özel yasalara rağmen, emek maliyetlerini düşürmeye yönelik temel eğilimin nasıl egemen olmaya devam ettiğine ve bazı ilerlemenin ancak kapitalistlere karşı büyük bir direnişle zorla alındığına dair çok sayıda örneği resmi parlamento raporlarına dayanarak sunmuştur.

Her şeyden önce, Marx'ın da sık sık atıfta bulunduğu, resmi "Halk Sağlığı Raporları"nda "kapalı odalardaki" çalışma biçiminin işçi sağlığını tehdit ettiği belirtilerek eleştirilmekteydi. Marx, Dr. John Simon'un 1863'te hazırladığı bir raporu kaynak olarak kullanıp şu alıntıyı yapmaktadır: “Ve muhtemelen tüm İngiltere, kapalı alanlarda üretim yapılan büyük bir sanayiye sahip olan her bölgede, işçilerin artan ölüm oranlarının, söz konusu bölgenin bütününe ait ölüm istatistiklerinin akciğer hastalıklarının göze batan bir fazlalığıyla birlikte renklendirdiği kuralının tek bir istisnası yoktur.”[3]

Almanya'da enfeksiyon oranının düşme eğilimine rağmen, günümüzde de ani yeni “sıcak noktalar”ın ve et endüstrisinde ve kuşkonmaz ve çilek yetiştiriciliğinde çalışan ve çoğunluğu Doğu Avrupalı olan ​​geçici ve mevsimlik işçilerin yaşadığı sefil barınaklarda yerel enfeksiyon odaklarının hızlı çoğalması, sermayenin emek-gücünü bir meta olarak ekonomikleştirme konusundaki temel tutumunda ne kadar az değişiklik olduğunu göstermektedir.

Konut Sorunları

20. yüzyıla kadar proletaryanın tamamen yetersiz olan sıhhi tesisleri ve yaşam alanları, sanayi bölgelerinde ve büyük şehirlerde salgın hastalıkların ve pandeminin başlıca kaynağıydı. Bu nedenle ekonomik, siyasi ve demokratik haklar için mücadele, iyileştirici ve aynı zamanda koruyucu sağlık hizmetlerini ve salgın hastalıklarla mücadeleyi kamusal ve devlete ait bir görev olarak içermeliydi. Bu artık özel veya en fazla belediyenin meselesi olarak kalmamalıydı. Burjuva sosyologları tarafından da çığır açıcı olarak görülen “İngiltere'de Emekçi Sınıfın Durumu” adlı çalışmasında genç Friedrich Engels, yetersiz çalışma ve yaşam koşulları ile pandemilerin ve salgın hastalıkların ortaya çıkışı ve yayılması arasındaki bağlantıyı çok net bir şekilde tespit etmişti. Engels bunu yaparken salgın hastalıklarla mücadele konusunda uygun bir siyasal anlayışın temellerini atmıştı.

Engels'in araştırma yaptığı yer olan erken dönem sanayi kapitalizminin merkezi Manchester'da, işçilerin konutları en başından itibaren sadece 20 ila 30 yıl oturulabilecek şekilde tasarlanmıştı. Zaten on yıl sonra, ucuza yapılmaları nedeniyle çökmüş ve oturulamaz duruma düştüler ve ne devlet yetkililerinin ne de özel mülk sahiplerinin umursamamasından dolayı salgın hastalıkların üreme alanları haline geldiler. En geç 40 yıl sonra “harabeye” dönüştüler, ancak başka alternatifleri olmayan yoksullar tarafından konut olarak kullanılmaya devam ettiler.

Sadece ara sıra "bir salgın hastalık tehdidi baş gösterdiğinde, sağlık polisinin o zamana kadar uykuya yatan vicdanı bir parça insafa geliyor; işçi mahallelerine denetim akınlan yapılıyor; birçok sokakta olduğu gibi kulübeler ve mahzenler mühürleniyor; (...) ama bu da pek uzun sürmüyor; kullanılamaz denen mühürlü kulübelerde oturacak birileri, gene kısa sürede bulunuyor; sahipleri bu evleri kiraya vererek daha da fazla para kazanıyorlar – çünkü sağlık polisinin yakın zamanda geri gelmeyeceğini biliyorsunuzdur!"[4]

Engels 1872’de “Konut sorunu” adlı makalesinde bu konuya geri dönerek, o zamandan beri salgın hastalıkların ve pandemilerin nedenlerini analiz etmede gerçekleşen bilimsel ve hijyenik ilerlemelerin sınırlarına işaret etti: "Modern doğa bilim, işçilerin kalabalık olduğu 'kötü mahallelerin', zaman zaman şehirlerimizi rahatsız eden bütün bu salgın hastalıkların üreme alanı olduğunu göstermiştir. Kolera, tifüs, tifo, çiçek ve diğer harap edici hastalıklar mikroplarını bu işçi sınıfı mahallelerindeki pis havaya ve zehirli sulara saçmaktadırlar; bu mikroplar hiçbir zaman orada ölmezler, koşullar izin verdiği anda salgın hastalıklara dönüşürler ve daha sonra üreme alanlarının ötesine, kapitalist beyefendilerin yaşadığı daha havadar ve daha sağlıklı bölgelere nüfuz ederler. Kapitalist iktidar, işçi sınıfı arasında salgın hastalıklar yaratma zevkinin cezasından mahrum kalamaz; sonuçları kendi üzerine yıkılır ve ölüm meleği işçiler arasında olduğu kadar kapitalistler arasında da acımasızca öfkelenir.”[5]

Ancak alınan önlemler tamamen yetersiz kaldı ve pandemilerin ve salgın hastalıkların kapitalizm koşulları altında sürekli bir tehdit olarak kalması gerektiğinin bir başka kanıtı oldu: "Salgın hastalıkların üreme alanları, yani kapitalist üretim tarzının işçilerimizi her gece hapsettiği en rezil mağaraları ve delikleri ortadan kaldırılmıyor, sadece yerleri değiştiriliyor! İlk etapta onları yaratan aynı ekonomik ihtiyaç, ikinci etapta da onları yaratıyor. Kapitalist üretim tarzı var olduğu sürece, konut sorununu ya da işçilerin kaderiyle ilgili herhangi bir toplumsal sorunu bireysel olarak çözmeye çalışmak aptalcadır. Ancak çözüm, kapitalist üretim tarzının ortadan kaldırılmasında, tüm yaşam ve çalışma araçlarının bizzat işçi sınıfı tarafından temellük edilmesinde yatmaktadır.”[6]

Rus Sosyal Demokratları ve onların devrimci kanadı Bolşevikler, kitlesel hastalıkların ve salgınların etkili bir şekilde önlenmesi ve kontrol altına alınması için temel koşulların yaratılması konusundaki bu farkındalığı benimsediler.

Lenin'in Taahhüdü

Vladimir Ilyiç Lenin'in siyasi liderliğinde ve onun küçük erkek kardeşi ve doktor Dmitri Ulyanov, kız kardeşleri Maria ve Anna Ulyanova ve eşi Nadejda Krupskaya'nın aktif desteği ile Bolşevikler, Ekim Devrimi'nden sonraki ilk sosyalist sağlık sisteminin temellerini örgütlediler ve yaydılar. Pandemilere ve salgın hastalıklara karşı sistematik mücadelenin sadece sağlık politikası açısından değil, özellikle öne çıkan bir odak noktası olduğu gerçeği, Lenin'in genç Sovyet iktidarının sağlık sistemine ilişkin kişisel anlayışını da gösteren 100'den fazla kararnamede yer aldı.[7]

Bu çabalar, kapitalizmden sosyalizme geçişin yeni bir döneminin bir ifadesiydi. Sağlık politikası açısından da belirleyici olan güç ilişkileri, Ekim Devrimi'yle tersine döndü. Kâr ilkesi artık sağlık politikasının tüm alanlarında gizli bir anayasa ve devlet yetkisi olarak uygulanmıyor, bunun yerine "emek ilkesi" yeni döneme damgasını vurdu. Lenin, Kerenski'nin Geçici Hükümeti ile Sovyetler arasındaki ikili iktidarın devrimci kopuşla bittiği gün devrimci Sovyet iktidarının yeni ilkesini şu şekilde ilan etti: "Bolşeviklerin her zaman gerekliliğini söylediği işçilerin ve köylülerin devrimi gerçekleşti. Bu işçilerin ve köylülerin devriminin önemi nedir? Her şeyden önce bu devrimin önemi, burjuvazinin hiçbir katılımının olmadığı, kendi iktidar organımız olan Sovyet hükümetine sahip olacağımız gerçeğinde yatmaktadır. Ezilen kitleler, devlet iktidarını kendileri yaratacaktır. Eski devlet aygıtı tamamen parçalanacak ve Sovyet örgütleri şeklinde yeni bir idari aygıt yaratılacaktır.”[8]

Bolşeviklerin "proletarya ve emekçi köylülüğün diktatörlüğü" adını verdiği bu yeni devlet iktidarından kimler yararlanacaktı? Lenin stratejik yönelimini şöyle ifade ediyordu: “Harabeye dönmüş bir ülkede ilk görev emekçileri kurtarmaktır. Bütün insanlığın ilk üretici gücü işçidir, emekçidir. Eğer o hayatta kalırsa, her şeyi kurtarabileceğiz ve yeniden kurabileceğiz. (...) Onu bu birkaç yıl boyunca kurtarırsak, ülkeyi, toplumu ve sosyalizmi kurtaracağız. Eğer onu kurtaramazsak, ücretli köleliğe geri döneriz. Bu, kendisini sosyal demokrat olarak adlandıran barışçıl bir aptalın fantezisinden değil, reel bir gerçeklikten yani öfkeli, şiddetli ve acımasız sınıf mücadelesinden doğan sosyalizmin gündeme getirdiği bir sorundur (...) İşçinin varlığını kurtarmak için her şey feda edilmek zorundadır.”[9]

Söylemesi yapmasından daha kolaydı. Başlangıçta, etkili bir salgın politikası için en temel gereksinimler eksikti: “Ülkedeki ekonomik bozulmadan dolayı salgın hastalıklarla mücadele için en gerekli kaynaların ciddi bir şekilde eksik olması durumu daha da karmaşık hale getirdi. Dezenfeksiyon odaları, banyolar vb. için çamaşır, sabun, dezenfektanlar ve ekipman eksikliği vardı. Bulaşıcı hastalıklar arasında parazit hastalıkları, özellikle de tifüs, en büyük oranı oluşturuyordu. Tifüs hastalarının sayısı 1919 ve 1920'de iki milyon kişiyi aşmıştı. 1918 ve 1922 yılları arasında toplam 6,5 milyon kişi tifüse yakalandı ve 3,2 milyon kişide de hastalık nüksetmişti.”[10]

Sosyalist Sağlık Hizmetleri

Sovyet iktidarının ilk gününde Petrograd Sovyeti Devrimci Askeri Komitesi’nde "Tıbbi-Hijyen Dairesi" kuruldu. Bu daire yeni Sovyet sağlık sisteminin örgütsel çekirdeği haline geldi. Başında Bolşevik doktor M.I.Barsukov vardı. Yeni daire ülkedeki bütün tıbbi ve özellikle hijyenik çalışmaların yeniden örgütlenmesi ile görevlendirildi. Çalışmalarının ilk günlerinde daire, Halk Komiserleri Konseyi'ne (V. I. Lenin başkanlığındaki yeni devrimci hükümet) bir rapor gönderdi ve bu raporda Halk Komiserleri Konseyi'nde bir Halk Sağlığı Komitesi’nin kurulması sorununu gündeme getirdi. Bununla birlikte, sağlık politikası için hükümet tarafından yetkilendirilmiş bir merkezi ofis yaratmanın ve ülke çapında akut salgın hastalık tehdidiyle savaşmanın aciliyetine rağmen, bu merkezi sağlık ofisinin kurulması oldukça uzun bir süre aldı.

Yeni Sovyet iktidarı "aşağıdan" bir sağlık sistemi kurmayı amaçlıyordu ve aynı zamanda halk sağlığının korunması için bir komitenin kurulmasını görüşmek üzere bir tıp kongresi toplamayı ilk hedef olarak gördü. Başlangıçta doktorlar içinde merkezileşmeye karşı belirgin çekinceler vardı. Tıp camiasının ilerici üyeleri arasında bile, 1912'den beri gerici Çarlık hükümeti tarafından kontrol edilen bir devlet sağlık organının kurulmasına karşı büyük bir muhalefet vardı.

Sonuç olarak Tıbbi Hijyen Dairesi birkaç girişimden sonra Petrograd’da sınırlı bir toplantı düzenlemeyi başardı. Toplantıda bulunan doktorlar, "cumhuriyetin tüm tıbbi ve özellikle hijyenik meselelerini birleştirecek merkezi bir yetkili demokratik organın, halk sağlığını koruma komitesinin" kurulmasından yana konuştular. Ancak başlangıçta birkaç bakanlıkta tıp kolejleri kuruldu. Bunlar Ocak 1918'de "Tıp Kolejleri Konseyi"ni oluşturmak üzere bir araya geldiler. Bu konseyin başkanı, gündemdeki ilgili konularda danışılmak üzere Halk Komiserleri Konseyi toplantılarına davet edildi. Bu henüz merkezi yetkili bir hükümetin işlevi değildi.

Birinci Sovyet Doktorları Kongresi, devlet gücüyle donatılmış bir Halk Sağlığı Komiserliği’nin görevlerini ve örgütlenmesini tartışmak üzere ancak Haziran 1918'de toplanabildi. Kongre sonunda, 11 Temmuz 1918'de Lenin'in bu Halk Komiserliği’nin kurulmasına ilişkin kararnameyi imzaladığı açıklandı. Bu kararnamede, müstakbel komisere “derhal kolera ile mücadele için önlemler alması talimatı verildi. Bu amaçla 25 milyon ruble tahsis edildi. Komiser, fonların kullanımı ve dağıtımı ile salgının ilerleyişi hakkında haftada iki kez kısa bir rapor sunmakla yükümlendirildi.”[11] Komiserliğin başkanlığına Bolşevik bir kimyager olan N. A. Semaschko getirildi. Semaschko 1940'ların sonuna kadar en önemli Sovyet sağlık politikacılarından biri olarak kaldı. 18 Temmuz'da Halk Komiserleri Konseyi, Halk Sağlığı Komiserliği’nin özel çalışmaları, sorumluluğu ve yapısı hakkında ek bir kararname kabul etti. Lenin taslak üzerinde bizzat birkaç düzeltme yaptı.

Bununla birlikte o sırada yayılan salgın hastalıklara karşı derhal müdahale edilmesi gerekiyordu. Sağlık hizmeti alanındaki kapitalist mirasın yıkıcı sonuçları, önümüzdeki aylarda genç Sovyet iktidarına ciddi bir tehdit oluşturacak şekilde artacağına işaret ediyordu. Eski ordu sadece askeri olarak mağlup edilip siyasi olarak demoralize edilmemişti, aynı zamanda savaş siperlerindeki tamamen sağlıksız durumdan dolayı salgın hastalıklara maruz kalmıştı.

Merkez Komite'nin 2-4 Aralık 1919'da gerçekleşen VIII. Tüm Rusya Komünist Partisi Konferansı’na sunduğu raporunda, o sıradaki salgın hastalıklara karşı mücadele, Lenin tarafından “en temel üç görevden" biri olarak tanımlandı: “Bu görevlere tahıl, yakıt, bitlere karşı savaş diyoruz. Bunlar sosyalist cumhuriyeti kurmamızı sağlayacak en temel üç görevdir ve sonrasında tüm dünyaya karşı, İtilaf Devletleri’nin işgaline karşı savaştığımızdan yüz kat daha güçlü savaşacağız ve muzaffer olacağız.”[12]

Bitlerin taşıyıcılığını yaptığı tifüs hastalığı tamamen kontrolden çıkma tehlikesi arz eden bir enfeksiyondu ve milyonların sağlığını tehdit etmekteydi. Lenin bu nedenle ertesi gün VII. Tüm Rusya Sovyetleri Kongresi'nde bu mücadeleyi varoluşsal bir görev olarak görerek alışılmadık bir aciliyetle çağrıda bulundu: “Üçüncü bir bela yani askerlerimizi biçen bit ve tifüs tarafından tehdit ediliyoruz. Yoldaşlar! Tifüsten etkilenen bölgelerdeki korkunç koşulları hayal bile edemezsiniz. Buralarda halkın güçten düşmüş, zayıflamış, bütün maddi kaynaklardan mahrum kalmış ve bütün kamusal faaliyetler yok olmuştur. Bu yüzden diyoruz ki: 'Yoldaşlar, en fazla bu soruna dikkat edin. Ya bitler sosyalizmi yenecek ya da sosyalizm bitleri yenecek.'”[13]

İlk olarak 122 doktor ve 467 sağlık uzmanı, Sovyet Kongresi'nin hemen ardından Moskova'dan 150 doktor ve 15 Aralık'a kadar da 800 doktor daha cepheye gönderilmiştir. 1 Mart 1920'de düzenlenen 2.Tüm Rusya Tıp ve Sağlık Personeli Kongresi’nde yaptığı konuşmada Lenin, gözle görülebilir başarılara rağmen, “salgın hastalıklarla mücadeleye odaklanılması” gerektiğini yineledi.[14]

Lenin'in inisiyatifiyle, sağlık personelinin yaptığı kişisel fedakarlıklar 10 Nisan 1919'daki hükümet kararnamesinde özellikle takdir edilmiştir. Salgın hastalıklara karşı savaşa katılan doktorların ölüm oranı, diğer hastalıklarla savaşlarınkinden üç kat daha fazla idi.[15] Lenin'in öne sürdüğü "işçilerin hayatını kurtarmak için her şey feda edilmelidir" ilkesi, iç savaş ve sınıf mücadelesinin sert Rus gerçekliğine uyarlanmış ve sonuçta kazanılmış bir yönelim olduğunu kanıtladı.

 

(Bu yazı Almancadan Türkçeye Caner Malatya tarafından çevrilmiştir. Yazının orijinaline buradan erişebilirsiniz: https://www.jungewelt.de/artikel/379783.gesundheitspolitik-die-elementarste-aufgabe.html )



[1] K. Winter, Die Entwicklung des Gesundheitsschutzes im Sozialismus. In: Geschichte der Medizin. Einführung in ihre Grundzüge. Berlin, A. Mette/I. Winter, 1968, s. 249.

[2] Karl Marx, Marx-Engels-Werke’nin (MEW) 25. cildinin içinde Kapital Cilt III, Berlin, 1971, s. 99.

[3] a.g.e., s. 102.

[4] Friedrich Engels, MEW 2. cildinin içinde Die Lage der arbeitenden Klasse in England., s. 291.

[5] Friedrich Engels, MEW 18. cildinin içinde Zur Wohnungsfrage, s. 233.

[6] a.g.e., s. 263.

[7] Son derece yararlı bir bilgi ve belge kaynağı için bkz. Boris M. Potulow, W. I. Lenin und der Gesundheitsschutz, Berlin, Verlag Volk und Gesundheit, 1970.

[8] W. I. Lenin, Lenin-Werke (LW) 26. cildinin içinde Rede über die Aufgaben der Sowjetmacht. Sitzung des Petrograder Sowjets der Arbeiter- und Soldatendeputierten. 25 Ekim (7 Kasım) 1917, s. 228.

[9] W. I. Lenin, Lenin-Werke (LW) 29. cildinin içinde Rede über den Volksbetrug mit den Losungen Freiheit und Gleichheit (19.5.1919) auf dem 1. Gesamtrussischen Kongress für außerschulische Bildung (6.–19. Mai 1919), s. 352 vd.

[10] Potulow: a.g.e., s. 156 vd.

[11] a.g.e., s. 97.

[12] W. I. Lenin, LW 30. cildinin içinde Politischer Bericht des Zentralkomitees an die VIII. Gesamtrussische Konferenz der KPR (B), (2–4 Aralık 1919), s. 169.

[13] a.g.e., s. 217

[14] W. I. Lenin, LW 30. cildinin içinde Rede auf dem II. Gesamtrussischen Verbandstag des Medizinischen Personals und des Sanitätspersonals am 1.3.1920, s. 393.

[15] Bkz. Potulow, a.g.e., s. 164.

20 Temmuz 2025 Pazar

Etienne de La Boétie’nin "Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev" adlı eseri üzerine

1 Kasım 1530’da doğan Etienne de La Boétie, Orléans Üniversitesi’nde hukuk eğitimi almış ve 1554 yılında Bordeaux Parlamentosu’nda danışmanlık olarak göreve başlamıştır. En önemli eseri olan “Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev”i 1546-1548 yılları arasında yazdığı kabul edilse de sonraki yıllarda değişiklikler ve eklemeler yaptığı düşünülmektedir. Mehmet Ali Ağaoğulları tarafından Türkçeye çevrilen eserin ilk basımı BFS yayınları tarafından 1987 yılında yapılmıştır.

Kitabın iki savı olduğunu söyleyebiliriz.

İlk olarak Boétie, iktidarın/egemenliğin tek bir merkezde toplanmasının doğal ve kamusal olmadığını düşünmektedir. Doğanın insanları birleştirmekten çok birler yapmayı istediğini belirtir. Boétie, insanların "birler" olmalarının yanı sıra özgür ve birbirleriyle "yoldaş" olduklarını ileri sürmektedir. Böylece Boétie iktidarın tek elde değil; birbirleriyle yoldaş ve eşit konumda olan, özgürlüğe ve "bir" olma iradesine sahip çokluklarda olması gerektiğini ifade etmektedir. Dolayısıyla tarihsel bağlamda düşünüldüğünde Boétie'nin kralın mutlak hakimiyetine karşı çıkarak feodallerin yerellerdeki özerk iktidarlarını savunduğunu söyleyebiliriz.

"... monarşinin devlet biçimleri içinde nasıl bir yere sahip olduğunu tartışmadan önce, bilmem gereken, onun böyle bir yeri olup olamayacağıdır. Çünkü her şeyin tek bir kişiye ait olduğu bu hükümet biçiminde en ufak bir kamusallığın bulunduğuna inanmak zordur." (s.18)

"Doğanın tüm olanaklarla bağlaşmamız ile toplumumuzun bağlarını daha sıkı bağlamaya uğraşmasından ve hepimizi birleştirmekten çok birler yapmayı istediğini her durumda göstermesinden dolayı, tüm insanların doğal olarak özgür olduğu üzerine kuşkuya düşmemek gerek; çünkü hepimiz yoldaşızdır ve doğanın hepimizi arkadaşlık içine sokup kimseyi kul köle kılmamış olmasını da hiç kimse yadsıyamaz." (s.28)

İkinci olarak Boétie’ye göre insanların kulluk etmeleri doğalarından dolayı değil, baskı ve aldatılmalarından kaynaklıdır. İnsanlar baskı altına alındıktan sonra görenekler, aldıkları eğitim ve özgürlüğün tadına varamadıklarından dolayı kulluklarını gönüllü olarak yerine getirirler. 

" ...tüm insanlar,... iki durumdan biri olduğu zaman yani zorlandıkları ya da aldatıldıkları için kabul ederler." (s.32)

"İlk başlarda, kuvvetle alt edilmişlikten dolayı ve zorlama nedeniyle hizmet edildiği bir gerçek. Fakat bundan sonra gelen kuşak, özgürlüğü hiç görmeyip tanımadığından dolayı, pişmanlık duymadan hizmet eder ve ondan öncekilerin zorla yaptıklarını seve seve yerine getirir." (s.32-33)

"...gönüllü kulluğun ilk nedeninin görenekler olduğunu belirtebiliriz." (s.38)

"İnsanların gönüllü kulluk etmelerinin birinci nedeni olarak serf doğduklarını ve bu biçimde eğitildiklerini söylemiştim." (s.41)

Boétie eserinde üç kavramı öne çıkartır: Tiran, eğitim ve özgürlük.

Boétie, ister halkın seçimiyle ister fetih aracılığıyla isterse soy yoluyla gelmiş olsun, bütün yönetenlerin tiranlaşarak halkı özgürlüğünden alıkoyup, kendilerine bağımlı hale getirerek iktidarı tek elde topladıklarını belirtmektedir. Bundan dolayı hem insanların kulluktan kurtulup özgür olmaları için, hem de kamusallığı ve doğallığı içeren "birlerin" iktidarı için tiranın olmaması gerekmektedir.

Boétie, doğal olan ne kadar iyi olursa olsun, eğitimin onu istediği biçime soktuğunu düşünmektedir. Yine insanların aldıkları eğitimden kaynaklı kulluğu kabul edip hizmetlerini seve seve yerine getirdiklerini belirtir. Boétie, insanların kulluğu kabul etmemeye karar verdikleri zaman, yani kendisine öğretileni reddettiğinde tiranın yıkılacağını söylemektedir. 

Boétie insanların doğasında özgürlük olduğunu söylemektedir. Bu özgürlük tiranın baskısı altında kul olmamayı, mallarını tirana teslim etmeyip çocuklarını onun için ölüme/savaşa göndermemeyi içermektedir. Boétie'ye göre herkesin kendi kişiliğini koruduğu yani "bir" olduğu toplumda özgürlük ve uyum vardır ve ancak bu toplum iyi toplumdur. Dolayısıyla bireylerin kendi kişiliğini koruyarak "bir" olduğu, kralın merkezi iktidarı yerine feodallerin kendilerini korudukları "çoklu" iktidarların olduğu toplum iyi ve uyumlu toplumdur ve bu toplum özgürlük çerçevesinde oluşur.

Eseri kıymetli kılan iki özelliği ise analiz şekli ve özgünlüğüdür.

Boétie insanların tiranlara seve seve hizmet edip gönüllü kulluk yapmalarının nedenini araştırmaya yönelmiştir. Bundan dolayı Boétie, iktidarı kaynağını iktidarın kendi niteliğini değil, yönetilenlerin niteliğini merkeze alarak açıklamaya çalışmıştır. İktidarın ve yönetilenlerin bu bağlamda analiz edilmesi oldukça kıymetlidir.

Boétie, göreneklerden ve insanların aldıkları eğitimden dolayı tiranlara gönüllü kulluk ettiklerini belirtmektedir. Böylece Boétie tiranın baskı ve zor gücünden çok "rıza" ve "onay" ile hakimiyetini kurduğunu ve devam ettirdiğini ifade etmektedir. Yine tiranın baskı ve şiddetle değil, kulların kulluk etmeyi reddetmesiyle kendiliğinden yıkılacağını söyleyerek iktidarın "zihinlerde" oluştuğunu düşünmektedir. Dolayısıyla Boétie'nin iktidarın "ideolojik" yönünü öne çıkartarak açıklaması, kitabın özgünlüğünü oluşturmaktadır.

12 Temmuz 2025 Cumartesi

BRICS’in “Sıradanlığı”

Dünya gündemi savaşlarla çalkalanırken ve “önemli” üyeleri çatışmalar içerisindeyken BRICS Liderler Zirvesi’ni 6-7 Temmuz’da Brezilya’nın Rio de Janeiro kentinde gerçekleştirdi. Önemli kararların alınması ve güç gösterisinin yapılması beklenilen zirve oldukça “sıradan” geçti. Bu “sıradanlıkta” BRICS’in iki büyük üyesinin liderinin, Rusya Devlet Başkanı Putin’in Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin tutuklama kararından dolayı ve Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’in programının yoğunluğu nedeniyle[1] katılamamalarının payı büyük.

Hakeza zirvenin ardından yayımlanan bildirideki vurgular da bu sıradanlığı besledi. İran’a yönelik saldırıların kınanması, Gazze’de acil ve kalıcı ateşkes olması için çağrı yapılması, İsrail’in Lübnan ve Suriye’den çekilmesinin istenmesi[2] gibi artık vaka-yı âdiye’den sayılan sözlerle yetinilmesi sıradanlığın tercih edildiğine de işaret ediyor.

Fakat bütün bu “sıradanlığı” yaptığı tehditler bozan Trump, “gök kubbenin altında kaos” olduğunu tekrar hatırlattı.

Trump’ın Tehditleri

Gümrük vergileri uygulama kararıyla dünya ekonomisini sarsan ama kısa süre sonra geri adım atan Trump, bu sefer BRICS üyesi ülkelere ekstra yüzde 10 vergi uygulamakla[3] tehdit etti. Daha önce BRICS ülkelerini dolara alternatif bir para birimi oluşturdukları takdirde yüzde 100 vergi uygulamakla[4] zaten tehdit etmiş olması, Trump’ın BRICS’i ciddi bir “ekonomik” tehdit olarak gördüğüne işaret ediyor. Bunu da Trump doların “dünya standartı” niteliğini kaybetmesinin büyük bir dünya savaşını kaybetmekle eşit olduğunu[5] söyleyerek itiraf etti.

Trump bu “ekonomik” tehdidi dağıtmak için zirveye ev sahipliği yapmış olan Brezilya’yı gözüne kestirmiş durumda. Trump sabık başkan Bolsonaro hakkında açılan dava kapatılmadığı takdirde Brezilya’ya yüzde 50’lik gümrük vergisi uygulama tehdidinde bulundu.[6] Bu açıklamanın ardından Brezilya reali değer kaybetse de Devlet Başkanı Lula tehditlere boyun eğmeyeceğini ve Brezilya’nın ABD olmadan da yeni ortaklar bularak hayatta kalabileceğini[7] belirtti. ABD’nin Brezilya’nın Çin’den sonra ikinci ticaret ortağı olmasının yanı sıra Brezilya’nın ABD ile ticarette açık veren ender ülkelerden biri olması Lula’nın elini kısmen rahatlatıyor. Ayrıca Lula’nın bu açıklamanın ardından bir de uluslararası ticarette dolara olan bağımlılığının azaltılmasını[8] dile getirmesi Trump’ın gümrük vergisi tehditlerine karşı durmak isteyenlere cesaret veriyor. Ve BRICS’in “ekonomik” alanda nüfuzunu artırmasına imkan tanıyor.

Ekonomiye “Odaklanma”

Nitekim BRICS üyeleri de ekonomik alandaki bu imkanların farkında.

Zirvede Pekin adına söz alan Çin Başbakanı Li Qiang’in çok taraflılığı savunarak ekonomik kalkınmaya odaklanma çağrısı yapması[9], yine zirve sırasında Rusya Doğrudan Yatırım Fonu Başkanı Kirill Dmitriyev’in attığı tweette BRICS ülkelerinin küresel ekonomik büyümenin yarısını, dünya nüfusunun yüzde 45’ini ve küresel GSYİH’nin yüzde 40’ını oluşturduğunu belirtmesi[10] ve BRICS ülkeleri arasındaki iç ticaret hacminin 1 trilyon dolara ulaşması[11] BRICS üyelerinin ve “çevresindekilerin” gözlerini savaştan çok ekonomiye dönmesine neden oluyor.

Keza BRICS’e Ocak 2025’te resmen üye olan Endonezya ile Ocak 2024’te davet edilen Suudi Arabistan arasında 27 milyar dolarlık anlaşmanın[12] imzalanması da buna işaret ediyor. Ek olarak Rio’ya gitmeden önce Riyad’a uğrayarak anlaşmaları imzalayan Endonezya Cumhurbaşkanı Prabowo’nun Trump’ın gümrük vergisine de karşı çıkarak BRICS ve Körfez ülkeleriyle anlaşma yapmaya yönelmiş olması Trump’ın “dünya savaşını kaybetme” vurgusunun somut bir temele dayandığını gösteriyor.

Trump’ın vurgusu ve tehditleriyle BRICS’in ekonomik alandaki potansiyeli bir arada değerlendirildiğinde, Rio’daki zirvenin “sıradanlıkla” fincancı katırlarını ürkütmeme stratejisi güttüğünü ama Trump’ın bunu boşa çıkartılmaya çalıştığı görülüyor. Kapitalizmin yapısal krizinin dünyayı savaş alanına çevirdiği bir dönemde BRICS’in “sıradanlıkla” gözlerden kaçarak ekonomik alandaki büyümeyle askeri alandaki çatışmalarda güç kazanmaya izin verilmeyeceğini Trump açıkça ortaya koymuş durumda. Ve önümüzdeki dönemde de “Batı”nın askeri alanda yoğunlaşarak BRICS üyelerini zorlayacağı da oldukça büyük bir ihtimal.



[1] https://harici.com.tr/putin-ucm-karari-nedeniyle-brezilyadaki-brics-zirvesine-katilmayacak/

[2] https://brics.br/en/documents/presidency-documents/250705-brics-leaders-declaration-en.pdf/@@download/file

[3] https://www.bbc.co.uk/news/articles/c1dnz7gw92zo

[4] https://www.bbc.com/news/articles/cgrwj0p2dd9o

[5] https://www.livemint.com/news/us-news/fired-citi-banker-sues-bank-over-nightmare-comment-fallout-all-details-here-11752331124834.html

[6] https://www.bbc.com/news/articles/c784ee81y4zo

[7] https://www.bloomberg.com/news/articles/2025-07-10/lula-tells-trump-brazil-can-survive-without-us-trade?srnd=homepage-middle-east&embedded-checkout=true

[8] https://www.reuters.com/world/china/brics-nations-resist-anti-american-label-after-trump-tariff-threat-2025-07-07/

[9] https://english.news.cn/20250707/2c06c7a7fa644ced8430c4a90573666a/c.html

[10] https://x.com/kadmitriev/status/1941945029183848630

[11] https://harici.com.tr/brics-ulkeleri-arasindaki-ticaret-hacmi-1-trilyon-dolara-ulasti/

[12] https://asia.nikkei.com/Politics/International-relations/Indonesia-Saudi-Arabia-unveil-27bn-plan-to-boost-ties-in-all-fields

5 Temmuz 2025 Cumartesi

Rusya Kuşatılıyor mu?

İsrail-İran arasındaki füze savaşının “şimdilik” bitmesinin ardından dünya rahat bir nefes almıştı. Fakat kapitalizmin yapısal krizi ve onunla bağlantılı hegemonya mücadelesinin savaş hâlini yeryüzüne yaymış olması, bu nefesin kısa süreli olmasına neden oldu. Ve bu sefer gerilimin adresi ise Orta Doğu’dan sonra yüzyılımızın ikinci savaş coğrafyası olan Kafkasya.

Azerbaycan’ın Sputnik’in Bakü'deki bürosuna baskın yapması[1] ve ardından Rusya’nın Belgorod ve Yekaterinburg’da Azerbaycan diasporasının önemli isimlerini göz altına alması[2] bölgedeki gerilimi artırdı. Bu olayların üstüne iki devletin üst kademesindeki isimlerin olayları yatıştırmak yerine yüksek perdeden konuşmaları Rusya ile Azerbaycan arasındaki ve bölgedeki savaşımı su yüzüne çıkardı.

Kuşatma

SSCB’nin dağılmasının ardından Çeçenya, Dağlık Karabağ ve Abhazya’da başlayan savaşlar 90’lar boyunca şiddeti çoğu zaman azalsa da devam etmişti. Putin’in Rusya’da sağladığı “siyasi istikrar”, Kafkasya’daki savaş halini görece dindirmişti. Fakat Gürcistan’da Saakaşvili ile başlayan renkli devrimler, Rusya’nın Osetya’yı işgali ve Azerbaycan-Ermenistan arasındaki Dağlık Karabağ savaşıyla çatışmalar günümüze kadar sürmüştü. Böylece Rusya’nın güney kapısı Kafkasya, Moskova için bir gedik olarak kalmıştı.

Rusya’nın Ukrayna’da mağlup edilmek bir yana güç kazanması ve Trump’ın “ateşkeste” ısrar etmesi AB ve İngiltere’den oluşan Avrupalı emperyalistleri bu gediğe yöneltmiş durumda. Soykırımcı ve işgalci İsrail’in saldırılarıyla İran’a ciddi zararlar vermesi de Avrupalı emperyalistlerin ve ek olarak Biden’den kalma ABD’li “demokratların” bölgeye ilgilerini artırıyor.

Nitekim ABD’ye olan “ilgisini” saklamayan Paşinyan iktidarının Bakü’nün salvolarının peşi sıra harekete geçmesi de bunun bir parçası. Sergey Lavrov'un Ermeni Apostol Kilisesi'ne yönelik saldırılara karşı açıklama yapmasına Paşinyan iktidarının sert tepki vermesi[3], hızını alamayan meclis başkanı Alen Simonyan’ın Rus gazetecileri yozlaşmışlıkla suçlayıp Rus televizyonlarının kapatılmasını istemesi[4] potansiyel Zelenskilerin varlığını ortaya koyuyor.

Ermenistan ve Azerbaycan’ın kendilerinde Rusya’ya karşı hamle yapma gücünü bulmalarının bir nedeni de güç kazanmış olmaları.

Dağlık Karabağ meselesinde Bakü’ye toprak kaybetse de Azerbaycan, İran ve Türkiye gibi bölge ülkeleriyle ilişkilerini geliştirme şansı yakalayan ve diasporadan stratejik yatırımlar sözü alan[5] Ermenistan, Rusya’nın güç kaybetmesiyle bölgede güç kazanacağını düşünüyor.

Dağlık Karabağ meselesinde toprakların önemli bir kısmını elde ederek içerideki meşruiyetini sağlama alan Aliyev iktidarı, petrol ve doğalgazdan sağlanan sermaye birikiminin gücüyle “büyümeye” odaklanıyor. Bu bağlamdaki hedefi de İran’a yönelik gelecekteki saldırılarla olgunlaşması beklenen Güney Azerbaycan. Bu hedefe ulaşmasına bölgede güçlü olmasını istemeyen Moskova’nın engel olacağının farkında olan Aliyev iktidarı, Moskova’ya dişini göstererek boyun eğmeyeceğini şimdiden göstermeye çalışıyor. Fakat İran’ın bölünmeye karşı göstereceği direniş ve Moskova’nın askeri gücü Azerbaycan ve Ermenistan’ın hayallerini suya düşürebilir.

Öte yandan Moskova’nın yeni hamleleri kendisine yönelik güney kuşatmasının farkında olduğunu gösteriyor.

Lavrov’un Kazakistan’la geçtiğimiz aylarda Ukrayna’nın gerçekleştirdiği drone saldırılarında bu ülkenin hava sahasına kullanmasına dair görüşmesi[6] ve Rusya’nın Afganistan’daki Taliban rejimini tanıması[7] Moskova’nın Avrupalıların kuşatma girişimine karşı hızla ve güçlü harekete geçtiğine ve geçeceğine işaret ediyor.

Avrupalıların “Hazırlığı”

Avrupalılar Rusya’yı kuşatmanın yanı sıra “içeriye” yönelik hamlelere ağırlık vererek güçlerini konsolide etmeye çalışıyorlar.

İngiltere ve Almanya’nın “tehdit halinde karşılıklı yardım” anlaşmasını imzalamaya yakın olması[8] ve NATO Genel Sekreteri Rutte’nin “Çin NATO topraklarına saldırması için Rusya’yı zorlayacak”[9] demesi Avrupalıların Rusya’nın “saldırılarına” karşı topyekûn cevap vermeye hazırlandıklarını gösteriyor.

Diğer yandan ABD’nin Ukrayna’ya silah sevkiyatını askıya alması[10] ve Trump’ın Putin ile görüşmesinde ateşkesin bir an önce sağlanmasını istemesi[11] Avrupalıların ABD’den çok kendi gücüne yönelmelerine neden oluyor. Fakat bu durum üç “demokrat” ABD’li senatörün Rusya’ya yönelik yaptırımları reddettiği için Trump’a karşı açıklama yaparak soruşturma başlatacaklarını[12] belirtmesinde olduğu gibi Avrupalıların ABD’den ümidini tamamen kestiği anlamına da gelmiyor.

Ve Rusya’ya yönelik kuşatmalarının ve saldırılarının biçimlerini ve şiddetini değiştirip sürdürerek sonuç almaktan vazgeçmeyeceklerini de ortaya koyuyor.



[1] https://www.aa.com.tr/tr/dunya/azerbaycanda-rus-haber-ajansi-sputnikin-2-calisani-tutuklandi/3619086

[2] https://jam-news.net/violence-against-azerbaijanis-in-russias-yekaterinburg-sparks-baku-moscow-tensions-opinions/

[3] https://oc-media.org/armenia-urges-russia-not-to-interfere-in-its-internal-affairs/

[4] https://www.ermenihaber.am/tr/news/2025/07/01/Ermenistan-Rus-televizyon-kanallar%C4%B1/308990

[5] https://armenpress.am/en/article/1222061

[6] https://eadaily.com/en/news/2025/06/30/lavrov-clarified-the-situation-with-the-flight-of-drones-of-the-armed-forces-of-ukraine-for-attacks-on-russia-through

[7] https://tass.com/politics/1985221

[8] https://www.politico.eu/article/uk-germany-mutual-defense-treaty-nation-olaf-scholz-joint/

[9] https://www.nytimes.com/2025/07/05/magazine/mark-rutte-interview.html?searchResultPosition=1

[10] https://www.evrensel.net/haber/559836/abd-ukraynaya-silah-sevkiyati-tamamen-durmadi

[11] https://harici.com.tr/rus-uzmanlar-trump-putin-gorusmesini-degerlendirdi-silah-sevkiyati-tamamen-durmali/

[12] https://kyivindependent.com/trumps-pause-on-russia-sanctions-under-investigation-by-senate-democrats-06-2025/

28 Haziran 2025 Cumartesi

Sırada “Ekonomik” Savaş mı var?

12 gün süren İsrail-İran füze savaşı “şimdilik” ateşkesle bitti. ABD’nin yıllar sonra İran’ı vurması ve ardından İran’ın da ABD’nin Katar’daki üssünü vurmasıyla pik yapan “savaşın” şiddeti, bu iki saldırının önceden taraflara bildirildiğinin açığa çıkmasıyla düşüşe geçti ve “bitirildi.”

Tarafların yıllardır birbirlerini yok etmeye yeminli olmaları ise savaşın “bitmeyeceğini” gösteriyor. Nitekim ateşkes sonrası Tel Aviv’deki (Nakba öncesi Yafa) billboardları süsleyen İbrahim Anlaşması afişleri savaşın “ekonomik” alanda süreceğini ortaya koyuyor.

Anlaşma ve Koridor

İbrahim Anlaşmaları, 15 Eylül 2020 tarihinde Arap ülkeleri ile soykırımcı ve işgalci İsrail arasındaki ilişkilerin normalleşmesini amaçlayarak imzalanmıştı. Soykırımcı ve işgalci İsrail ile Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Bahreyn arasında imzalanan ve ABD’nin aracılık yaptığı anlaşmada “güvenlik” öne çıkartılsa da arka planda “ekonomik” faydalar da unutulmamıştı. Anlaşmadan üç yıl sonra ortaya konulan IMEC projesi (Hindistan-Orta Doğu-Avrupa Ekonomik Koridoru) ile “güvenliğin” ekonomik koridor için sağlanacağı ortaya çıkmıştı.

Şimdi “savaşın” ardından ABD Başkanı Trump'ın Özel Temsilcisi Steve Witkoff’un İbrahim Anlaşmaları’na ilişkin önemli bir duyuru yapacaklarını belirtmesi ile anlaşma ve koridorun gündemde öne çıkacağı görülüyor.

Yafa’daki afişte Suudi Arabistan'ın veliaht prensi Muhammed Bin Selman, Suriye’deki Heyet Tahrir eş-Şam (HTŞ) yönetiminin lideri Ahmed Şara ve Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn'ın Trump ve Netanyahu ile yan yana getirilmiş olması ise Suudi Arabistan, Suriye ve Lübnan’ın da anlaşmaya katılacağına dair önemli bir ipucu sunuyor. Öte yandan İsrail ile HTŞ arasında doğrudan görüşmelerin olduğunun İsrail basınını[1] süslemesi de güvenlik ve ekonomi alanında adımlar atılacağını gösteriyor.

İran Kavşağı

Fakat bu adımların anlam kazanmasının yolu IMEC’in en önemli kavşağının, yani Hindistan ile Orta Doğu’yu birleştiren İran’ın kazanılmasından geçiyor.

Nitekim ABD Başkanı Trump yeni bir “barış” hamlesine hazırlanıyor. Buna göre Trump’ın uranyum zenginleştirmesinden vazgeçmesi şartıyla İran’a 30 milyar dolarlık finansal yardım vb. “ekonomik” tekliflerde bulunmaya hazırlandığı iddia ediliyor.[2]

Trump’ın son Orta Doğu gezisinde bölge ülkeleriyle trilyon dolarlık yatırım planlamış[3] olmasının Tahran’ı cezbedileceği ihtimali de buna eklenebilir. Diğer yandan Trump süreçten ders aldığını gösterir biçimde “havuçların” yanı sıra “sopayı” da ihmal etmiyor.

ABD donanmasının önemli bir kısmının bölgeye gönderilmesi (ki İran’ı vuran füzelerin bir kısmı bunlardan ateşlendi) ve bu güçlerin namlularını başta Husiler olmak üzere bölgedeki İran yanlısı güçlere çevirmesi Tahran’ın “sopayı” ensesinde hissetmesine neden oluyor.

Tahran’ın ensesindeki bir diğer “sopa” ise Hürmüz Boğazı. İran meclisinin Hürmüz Boğazı’nın kapatılması kararını almasının ardından beklenilenin aksine ABD borsalarının yükselişe geçip petrol fiyatlarının düşmesi[4] İran’ın önemli kozunun değerini düşürdü.

Piyasalardaki bu gelişmeyle birlikte boğazdan geçen petrol ve doğalgazın yüzde 80’inin Asya-Pasifik Havzası’na ve yüzde 20’sinin Avrupa pazarlarına gidiyor olması kapatılmadan en çok İran ve Çin’in etkileneceğini gösteriyor. Ve haliyle bu durum İran’ın “sopadan” çok “havuca” yönelmesini sağlayabilir.

Hakeza soykırımcı ve işgalci İsrail’in saldırıları sonucunda İran’ın nükleer çalışmalarının aksatılması ve ülkenin altyapısına ciddi zarar verilmiş olması da buna eklendiğinde önümüzdeki süreçte Tahran’ın yüzünü “havuca” dönebilir.

Fakat Kant’ın da söylediği gibi: “Bütün düşmanlıklara son verilmesi ‘barış’, belli bir süre ara verilmesi ise ‘ateşkes’ anlamına gelir.”



[1] https://www.evrensel.net/haber/559008/israil-medyasi-hts-yonetimi-israil-suriye-barisini-saglayabiliriz-diyor

[2] https://edition.cnn.com/2025/06/26/politics/us-iran-talks-nuclear-program

[3] https://finance.yahoo.com/news/trump-middle-east-trip-could-130934020.html

[4] https://finans.mynet.com/haber/detay/borsa/iran-abd-uslerini-vurdu-abd-borsasi-yukselise-gecti-petrol-sert-dustu/506545/

Encomienda'dan Luther'e: Parsellenmiş İktidar ve Direniş Doktrini

Encomienda, İspanya'nın Amerika kıtasında kurduğu ve yerlilerin dinî eğitim ile koruma karşılığında encomenderoya haraç ödeyerek çalıştı...