1 Ocak 2019 Salı

ABD, Qui Vadis?

(Toplumsal Özgürlük, Ocak 2019 sayısı)

Seçildiği günden bu yana ABD’li diplomatların ve askerlerin Suriye’den çekileceğini söyleyen Başkan Trump, bu sözünü gerçekleştirdi. ABD Savunma Bakanı Mattis’in çekilme kararnamesini imzalanmasıyla süreç resmen başladı. Trump bu “sürpriziyle”, bir süredir Suriye’deki kısmi stabilizasyonun “keyfini çıkaranların” tadını kaçırmış oldu. 

“Sürpriz” mi? 

Trump’ın kararı her ne kadar sürpriz olarak görülse de; gerek ABD’nin Irak ve Afganistan işgallerinden aldığı “yenilgi”, gerekse de kapitalizmin yapısal krizinin bir sonucu olarak ABD’nin yaşadığı hegemonya krizi, ABD’nin Suriye’deki varlığının “etkili” fakat sınırlı olacağına işaret etmekteydi. Nitekim kapitalizmin yapısal krizi ile birlikte hegemonya krizinin yüksek şiddeti, ABD’yi bir imparatordan çok mahallenin kabadayısı olmaya itti. Üstelik mahalleye yeni yetme delikanlıların gelmesi de bu kabadayının gücünü zorlamakta. Fakat bu yeni yetmeler taze güce sahip olmalarına rağmen mahalledeki statükonun devamı için bu kabadayıya muhtaçlar. Yani hem kapitalizmin krizde olsa da devam edebilmesi için hem de Rusya, Çin, Almanya gibi yeni hegemon güçlerin statülerini sürdürebilmeleri için ABD’nin gücüne ihtiyaçları var. ABD’nin de bu gücünü ihtiyatlı bir şekilde kullanmaya... Dolayısıyla “askeri” gücünü kullanma sınırına varan ABD’nin bir “es” vermesi “sürpriz” değil. 

Müttefikler ileri! 

Şahin kanattan Savunma Bakanı James Mattis ve IŞİD ile Mücadele Koordinatörü Brett McGurk’un çekilme kararının hemen ardından istifa etmeleri de askeri gücün “şimdilik” bir adım geriye çekilmesine işaret. Öte yandan Erdoğan’ın IŞİD bitirme vaadi ve Fransa’nın askerlerini çekmeyeceğini söylemesi üzerine, Trump’ın “kendileri bilirler” cevabı da sahnenin “emin” ellere bırakıldığını gösteriyor. ABD’nin müttefikleri aracılığıyla bir boşluk oluşmasını engellediği ya da kendisine tekrar “ihtiyaç duyulacak” bir ortamın tekrardan var olabileceğini de gözettiği görülüyor. 

“Yeni” statüko 

Başta Rusya, İran ve Suriye olmak üzere “ABD karşıtları” bu geri çekilmeden “memnun” olsa da oluşacak yeni statüko karşısında endişeliler. Rusya ve İran Esad’ın yenilmemesini sağlamış olsalar da, yeni bir statüko oluşturacak güce sahip değiller. Üstelik Astana’da “tavladıklarını” düşündükleri Türkiye’nin, ABD ile birlikte çalışmaya yönelmesi de önemli bir handikap.

Bu yüzden oluşacak yeni durum, Rusya, İran ve Suriye için yıpratıcı ve tehlikeli bir süreç olma olasılığını barındırıyor. Dolayısıyla bu üçlünün yerel güçlere, özellikle Kürtlere yönelik dayatmalarında sınırlılıklarının olduğu ve bu güçlerle çoğunlukla “anlaşma” yoluna gitmeleri gerektiği gözüküyor. Fakat halklara yönelik uyguladıkları baskıcı ve zalimane politikalarla sicillerini kabartan bu ülkelerin ne kadar “anlaşmaya” çalışacakları da şüpheli. Kapitalizmin yapısal krizi ve Orta Doğu’daki “savaş hali”

de başta emperyalistler olmak üzere bölgesel güçlerin var olma nedenini sağlıyor.Bu “savaş hali” ve kapitalizmin yapısal krizi devam ettiği sürece ABD’nin pek de uzağa gittiği söylenemez. 

MHP’nin “Resti” ve “Şiddeti”

(Toplumsal Özgürlük, Ocak 2019 sayısı)

Cumhur İttifakı’nın “dengeleme” ve “denetlemeden” sorumlu ortağı MHP, görevleri arasına “had bildirmeyi” de ekledi. Paranoid kişilik bozukluğuna sahipmişçesine Sarı Yelekliler’den “Gezicilere” ve “akil adamlara” kadar herkesi “düşman” gören Devlet Bahçeli, her gün yeni bir tehdit biçimiyle gündeme geliyor. 

MHP “şiddeti” 

12 Eylül öncesini hatırlatan bu “çıkışlar”, bir açıdan MHP’nin hem ittifak içindeki hem de siyasal alandaki varoluş nedenini açığa vurmakta. 

Kriz halindeki devlet, yaşamının büyük kısmını devletin “gayri resmî” zor gücünü temsil ederek geçiren MHP’nin bugün ki pratiğine, bir ilaç veya ağrı kesici olarak ihtiyaç duymakta. 

Yerel seçim sonrasında kendisini gösteren ekonomik krizin yaşamın her alanında hissedilmesi, hem devlet krizinin çözümü hem de AKP-MHP ortaklığı için ciddi bir “tehlike”.

Nitekim Bahçeli’nin Sarı Yeleklilere ve Geziye yönelik açık şiddet vurgusu, MHP’nin bu “tehlikeye” karşı devletin bekası için sınırsız şiddet uygulamaya hazır olduğunu gösteriyor. 

Devlet krizinin tetikleyicilerinden Kürt sorunu için sunulan çözüm de aynı. Oslo’da bir araya gelen akil adamlara “Çözüm süreci gömüleli çok olmuştur, şansınızı zorlamayın” diyerek seslenen Bahçeli’nin çantasında şiddetten başka çözüm yolu yok. 

Devletin yeniden yapılanması 

MHP’nin perde arkasında kalan bir diğer “pratiği” ise devletin yeniden yapılanmasını sağlamak. 15 Temmuz darbe girişimiyle gün yüzüne çıkan devlet krizinde inisiyatif alan MHP, başta içişleri olmak üzere devletteki konumunu tekrardan güçlendirme çabasında. 

Geçtiğimiz ay AKP ile olan ittifakın kopma noktasına gelmesinin nedenlerinden birisi de burada yatıyor. 

MHP ve AKP, başkanlık sistemi ile Kürt sorununa, Alevilere, kadınlara, işçilere ve emekçilere yönelik politikalarda anlaşmaktalar. Fakat devletin yapısı ve toplumsal formasyon konusunda önemli çelişkileri barındırmaktalar. 

Çelişki alanları 

Osmanlı’daki devlet sınıflarının şaşalı günlerinin özlemini çeken, fakat neoliberalizmin getirdiği sınırlamaları da kabul ederek olabildiğince “özerk” bir devlet alanına sahip olmak isteyen klikler MHP aracılığıyla beklentilerini gerçekleştirmek istiyorlar. Diğer yandan tefeci-bezirgan geçmişe ve onun getirdiği talancı, vurguncu karakteristiğe sahip sermaye ise AKP aracılığıyla bu “devletluların” olabildiğince az bir alana sahip olmasına çabalıyor. 

Öte yandan MHP ve AKP sermayeye ve devlete sorgusuz sualsiz biat eden bir toplumsal formasyon kurgulamakta, fakat MHP Türklüğü öne çıkartırken AKP, İslam’ın Erdoğanist bir yorumunu öne çıkarıyor. 

Bu iki “çelişki” alanında AKP önemli bir etkiye sahip olsa da, geçtiğimiz ay çektiği “rest” ile MHP de önemli bir inisiyatif kazanmış oldu. 

Ancak Türkiye kapitalizminin krizi ve Ortadoğu’daki savaş hali bu ikilinin “restlerini” sınırlayıp birbirine olan ihtiyacını arttırmakta. Fakat MHP’nin iktidar için gerekli kitleselliğe sahip olmamasıyla birlikte uygulayacağı şiddete karşı halk güçlerinin göstereceği ciddi bir direniş, MHP’nin farklı bir “Uzun Bıçaklar Gecesi”ne** uğrama potansiyelini de olanaklı kılabilir. 

** Hitler’in 1934 yılında kendisine tehdit olarak algıladığı önde gelen Nazi Partisi liderlerini tutuklayıp infaz ettirdiği operasyona “Uzun Bıçaklar Gecesi” denilmektedir. 

1 Kasım 2018 Perşembe

Suud Hanedanı “Duvara” Yaklaşıyor

(Toplumsal Özgürlük, Kasım 2018 sayısı)

Cemal Kaşıkçı cinayetiyle bir kez daha cani karakterini gösteren Suud hanedanı, Orta Doğu halk-larının “yeni” ve “reforme” edilmiş bir Suudi Arabistan beklentisinde bulunmamaları gerektiğini ortaya koydu. “Reformcu” prens Muhammed bin Selman’ın (MbS) hem cinayette rol oynaması hem de sonrasında resmen taltif edilmesi, gelenin gideni aratacağını gösteriyor. 

Suud “aşınıyor” 

“Arap Baharı”nın kendi kışına ulaşmasını engelleyen Suud, petro-dolarların verdiği güçle de Orta Doğu’da bölgesel güç olmaya yönelmişti. Bunun için Suriye’de Vahabi çetelerini destekleyen, Yemen’i yerle bir edip milyonlarca insanı açlık ve ölüme terk eden, “eski” ortağı Katar’la köprüle-ri atan Suud hanedanı bölgesel güç olma arzusuna ulaşmak bir yana, var olan gücü de giderek “aşınıyor”. Bu aşınmaya karşı “reformcu” prens MbS’nin Selman’ın liderliğinde neo-liberalizme içkin bir İs-lamcılıktan ödün vermeden “Arapçılığı” öne çıkaran Suud, kısa vadede isteklerine ulaşamadılar. Bölgede İran’ın etkisi geriletilemedi, Katar’a tamamen boyun eğdirilemedi ve Suriye’de Esad karşıtı güçlerin hakim oldukları tek yer olan İdlib’te de Türkiye bulunuyor. Dolayısıyla aşınmanın giderilmesi bir yana, uygulanan politikalar aşınmayı daha da arttırmasına neden oldu. Böylece reformcu prensin “büyüsü” bozuldu ve krallık tahtına varmadan veliahtlık sandalyesi sarsıldı. 

”Yumuşama” yok 

MbS, sarsılmayı engellemek ve büyüyü sürdürmek için şiddeti arttırmayı seçmiş durumda. Şidde-tini göstererek hem içeride hem de bölgede kendisinden başka alternatifi düşündürtmemeyi amaç-lıyor. Bu yüzden MbS’nin kurban olarak Cemal Kaşıkçı ve Türkiye’yi seçmesi ise tesadüf değil. Hanedana iktidarına karşı hiçbir muhalefeti olmayan ve Sovyetlere karşı Afganistan’da savaşan cihatçılarla bazukalı poz veren Kaşıkçı’nın MbS göre en önemli suçu Müslüman Kardeşler’e (MK) “yakın” olması. Hanedanın aşınmaya karşı sermayeyi öne çıkaran “yumuşak” politikalar izlemesini savunan Ka-şıkçı’nın katledilmesi, benzer politikaları savunmayı öneren “alternatif veliahtlara” verilen bir gözdağı. Öte yandan bölgede “yumuşama” olmayacağının da bir göstergesi. Cinayetin Türkiye’de işlenmesinin önemli bir boyutu ise Ankara’nın 9-10 Ekim’de Kuveyt ile askeri anlaşmalar imzalaması. Katar’dan sonra Kuveyt’i de Türkiye’ye kaptırmak istemeyen Suud, iki tarafa da “demir yumruğunun” hazır olduğunu ispat etme çabasında. 

ABD’nin desteği 

ABD ise Washington Post gibi “prestijli” bir gazetesinin yazarını katleden MbS’nin sırtını sıvazlamayı sürdürüyor. ABD kameralar önünde çeşitli tehditler savursa da milyarlarca dolar değerinde silah sattığı ve İsrail’den sonra Orta Doğu’daki en önemli uydusu Suudların arkasında duruyor.

ABD’den güç alan MbS’nin önümüzdeki dönemde de Orta Doğu’ya kan ve gözyaşı boca etmeye devam edeceği görülüyor. Fakat bu durum aynı zamanda MbS ve Suud hanedanının halkların “duvarına” çarpacağı süreyi de kısaltıyor. 

Yeni Çatışmalar Öncesi Son Diplomasiler

(Toplumsal Özgürlük, Kasım 2018 sayısı)

Muhaliflerin tamamen İdlib’e gönderilmesiyle son perdesi açılan Suriye’deki savaşta “diploma-tik süreç” ağırlığını ve hızını arttırıyor. Türkiye ile Rusya arasında varılan anlaşmayla somutla-şan “diplomatik süreç”, İstanbul Zirvesi ve kurulan “Küçük Grup” ile seviyeyi küresel boyuta taşıdı. 

Rusya’nın hesapları 

İstanbul da Cenevre, Astana, Soçi’den sonra Suriye’deki savaşın tartışıldığı yer olma şerefine nail oldu. Keza diğer kentlerde olduğu gibi İstanbul’da da çözümden çok pazarlık hasıl oldu. Fransa, Almanya ve Türkiye “rejim” tanımlamasıyla Esad’ın gidişinde ısrarcı olduğunu göste-rirken, Rusya da “Suriye Arap Cumhuriyeti” vurgusuyla bu ısrara direneceğini belirtti. Suriye’nin geleceği için “farklı” düşüncelere sahip olan bu ülkeleri bir araya getiren ise sahada inisiyatiflerini arttırma çabaları. Rusya, Türkiye’den sonra Fransa ve Almanya ile ilişki kurmayı başararak ABD’yi “kısmen” de olsa ekarte edip, esas aktör olduğunu teyit ettirdi. Fransa ve Almanya da Rusya’nın bu esas aktörlüğünü kabullenerek ABD’den ayrı, kendi çıkarlarını öne alan kanallar açma konusunda bir tık daha ilerlemiş oldular. 

Buna karşılık ABD ise İngiltere, Fransa, Almanya, Mısır, Suudi Arabistan ve Ürdün’den olu-şan “Küçük Grup”u 26 Eylül’de New York’ta toplayıp “Savaşa askeri çözüm yok ve siyasi çözüme alternatif de yok” diyen bir bildiri açıkladı. 

Daha önce bölge ülkelerini esas alarak grup-lar kuran ABD, bu sefer İngiltere, Fransa, Almanya gibi küresel güçleri yanında tutarak hem Rusya’nın çatlaklardan yaralanma gayretine ket vurmayı hem de sıkışan “Esad karşıtlarına” yeni bir alan açmayı amaçlıyor. 

Kısa ve orta vadede Rusya’nın inisiyatifini kıramayacağını öngören ABD, bu süreçte inisiyatif almayı isteyen İngiltere, Fransa, Almanya’ya alan açarak Rusya’yı yıpratma görevini onların üzerine yıkmayı, böylece Çin’le daha fazla “ilgilenebilmeyi” planlıyor. ABD diğer yandan “Esad karşıtlarını” ayakta tutarak orta vadede tekrardan Esad’a yönelik hamlenin tohumlarını atmakta. 

Tansiyon yükseliyor 

Küresel güçlerin masa başı hamleleri süredursun, sahadaki tansiyon tekrardan yükseliyor. Türkiye ile Rusya’nın İdlib anlaşması cihatçı çeteler arasında “şimdilik” küçük çaplı çatışmalara yol açmış durumda. Diğer yandan Türkiye bu çeteleri Suriye Demokratik Güçleri’nin üzerine bir an önce sürerek sahadaki kontrolünü arttırmanın peşinde. 

SDG’de bir Afrin daha yaşamamak için mevzilerini güçlendiriyor. Savaş süresince tekrar görüldüğü üzere bugünkü “diplomatik süreç” de yeni çatışmalar öncesi pozisyon kapma mücadelesini yansıtıyor. Küresel güçlerin de sahada etkin olduğu bu son perdedeki çatışmalarda, halklar kendi adlarına müdahil olmadıkça, oldukça kanlı geçeceği görülüyor. 

8 Ekim 2018 Pazartesi

Hürlüğe Övgü

(sendika.org, 8 Ekim 2018)

Yaklaşık 40 yıldan sonra bir Rus uçağının İsrail’in “etkisiyle” düşürülmesi, Suriye’deki cihatçıların son sığınakları İdlip’te bir süre daha “kalmaları” ve on yıllar sonra İran ordusuna kendi toprağı Ahvaz’da saldırılması Ortadoğu’da bir dönemin final bölümü olacak olan “yeni” döneme başladığımızı gösteriyor. Uzun, kanlı ve oldukça çetrefilli geçeceği görülen bu dönem, fiili ve kuvve öznelere çok çeşitli olasılıklar ve fırsatlar sunuyor.

Uçağın “düşüşü”

Geçtiğimiz günlerde “düşen” Rus IL-20 uçağının failine dair çeşitli iddialar bulunmakla birlikte müsebbibinin İsrail olduğu konusunda neredeyse herkes hemfikir. En önemli varlık sebebi emperyalizmin ileri karakolu olma olan İsrail’in bu müsebbipliğinin yardımcı rolünde ise Fransa var. Bu ikilinin ABD’nin yönetmenliğinde rol aldığını söylemek abes olmaz.

Suriye’nin doğusunda sıkışan ABD’nin İsrail öncülüğünde yapılan bu saldırıyla savaşın düzlemini bir üst seviyeye, yani bölgesel güçler arasındaki savaştan bölgesel-küresel güçler arasındaki savaşa yükseltmeye karar verdiği görülüyor. ABD, başarısız olduğu bu alt düzlem yerine, etkisini ve gücünü daha fazla fiilen koyabileceği bir üst düzlemde sonuç almayı hedefliyor. Rusya’nın kendi başına bu düzlemde ona karşı koyamayacağını ve bunun için de Çin’den askeri ve ekonomik yardıma ihtiyaç duyacağını da hesaplıyor. Böylece Çin ile olan ticari savaşını askeri düzleme taşıyıp, Çin’i daha zayıf olduğu “askeri” cepheden yıpratmak istemeyi de hedefleyecektir.

Rusya’nın Suriye’ye S-300’leri yerleştirmesi, Rusya ve Çin’in ortak askeri tatbikatı, İdlip’teki Uygurlar’dan kaynaklı Çin’in İdlip’e müdahale isteği de ABD’nin restinin görüldüğünü gösteriyor. Böylece küresel güçlerin Ortadoğu’daki askeri mevcudiyetlerinin daha da fazlalaşacağı ve bunun sonucunda da gerilimin had safhada olacağı bir sürece girmiş durumdayız. Özcesi uçağın “düşüşü” namluların ısısının karşılıklı olarak  “yükseltilmesi” ile karşılanıyor.

İdlip n’olacak?

Uçağın düşüşünün bir diğer boyutu da Türkiye ile Rusya arasında sağlanan İdlip “anlaşmasından” hemen sonra gerçekleşmesi. İdlip’i salam dilimleme (salami slicing) taktiğiyle sonlandırmayı planlayan Rusya, anlaşmayla birlikte bıçak olma görevine İran ve Suriye’yi değil Türkiye’yi uygun görmekte. Rusya Türkiye’yi çeperinde tutmaya devam etmeyi ve müttefikleri İran ve Suriye’nin yıpranmamalarıyla birlikte savaştaki inisiyatiflerini arttırmalarını engellemeyi sağlamaya çalışıyor. Dolayısıyla İdlip’in “şu andaki” statüsü, “ilerideki” çözümün “şimdi” gerçekleşmesine nazaran Rusya için daha tercih edilebilir. “Şu andaki” statünün maliyetinin özellikle Türkiye’ye yüklenmesinden dolayı, “ilerideki” çözümün maliyetinin şu andaki çözümün maliyetine nazaran daha az olacak olması Rusya için oldukça çekici. Bundan dolayı da Rusya maliyetin “rahatça karşılanabileceği” bir seviyeye inmesine kadar Türkiye’ye süre tanıyacaktır.

Diğer yandan Türkiye de bu maliyeti tek başına karşılamamak için, kimyasal saldırıya cevap vereceklerini ilan eden “Batı”ya hızla döndü. ABD ile Münbiç ve Fırat’ın doğusu konularında  “anlaşmazlıklar” sürse de İdlip, “bu taraf” için son kale. Dolayısıyla “bu tarafın” İdlip’in çözülmemesi için iç “anlaşmazlıklarını” geriye iterek “karşı taraf” ile karşı karşıya gelmekten imtina etmeyecekleri akılda tutulmalı. Sonuç olarak ise İdlip’te, diğer bölgelerdeki çözümün aksine, inisiyatifi elinde tutan Rusya ve ittifaklarının gücü kadar “Batı”nın müdahale şekli ve şiddeti de belirleyici olacaktır.

İran-ABD “savaşı”

Batı’nın iç “anlaşmazlıklarının” yaşandığı İran konusunda da giderek aynı çizgiye yaklaştıkları görülüyor. Nükleer anlaşmasının iptali ve yaptırımlar ile İran’ın Ortadoğu’da genişleyen nüfuzunu kesmenin ilk adımlarını atan ABD’ye önce “karşı çıkan” AB, İran’dan yatırımlarını çekmeyi hızlandırmakta. Total gibi petrol şirketlerinin yatırımlarını çekmesi ve Kasım ayında ABD’nin doğalgaz ve petrol yaptırımlarının başlayacak olması, İran’ı özellikle ekonomik olarak oldukça zorlayacaktır. Üstelik ham petrol fiyatının varil başına 100 dolara yaklaşırken uygulanacak olan bu yaptırımlar ile İran, hem ülke dışındaki “askeri” operasyonların hem de içerideki “huzursuzlukların” giderilmesi için gerekli olan önemli bir kaynaktan mahrum bırakılacak ve ekonomik açıdan kıskaca alınmış olacaktır.

Ahvaz’da yapılan saldırı da İran’ın askeri açıdan kıskaca alınmasının bir boyutu. Dera, Yemen, İdlip’te görüldüğü üzere dışarıda frenlenen İran’ın Ahvaz saldırısı ile de içeriden sıkıştırılmasına başlanmış oldu.

İran ise bu askeri ve ekonomik kıskacı, nüfuzunu siyasi açıdan sürdürerek aşmayı çabalıyor. Irak’ta Mukteda el-Sadr ile Hadi el-Amiri’nin anlaşması, ABD’nin cumhurbaşkanı olmasını “çok istediği” Bahram Salih’in kendisine yakın olan KYB’ye tekrardan girmesini sağlaması bunun göstergesi. İran’ın “dışarıda” sağlayacağı siyasi nüfuz, “içerideki” askeri ve ekonomik “saldırıları” aşması için gerekli yoğunlaşmayı ve enerji sağlayabilir. Nitekim Erbil’deki İran-Kürdistan Demokrat Partisi’ne füzelerle saldırarak alarmda olduğunu gösterdi. Fakat Ahvaz saldırısı İran’ın sistematik ve düzenli saldırılara karşı koyabilme kapasitesine yönelik soru işareti uyandırdı. İran’ın kısa vadede ABD’nin saldırılarına karşı koyabilse de orta vadede oldukça sıkıntı yaşayacağı görülüyor. Bu “savaşın” gidişatında şiddetin “sürekliliği” belirleyici olacaktır.

Hürlüğe doğru

Kapitalizmin yapısal krizinin derinleşerek devam etmesi, sadece ABD’nin dünyanın tek hâkimi olma hayallerini yıkmakla sınırlı kalmıyor. ABD’nin gücünün sınırlılığından dolayı oluşan çatlakta kendilerine alan açılan küresel güçler de, kapitalizmi aşan bir perspektif ve faaliyete haiz olmamalarından kaynaklı giderek kendi güç sınırlarına yaklaşıyorlar. Bunu sürdürebilmek için de “savaş hali”, “kaotik durum” oldukça işlevli. Nitekim yukarıda bahsedildiği üzere savaş halinin küresel güçler seviyesine sıçramasında da hiçbir beis görmemekteler.

Fakat geçtiğimiz aylarda İran, Irak ve Ürdün’de sokaklara dökülen kitlelerin yoksulluk, yolsuzluk ve ölüme karşı haykırışları, “savaş haline” yönelik kıpırdanmalarının başlangıcı olarak görülmeli. Nitekim bu kıpırdanmalar diğer Ortadoğu ülkelerine de irili ufaklı olarak sıçramış halde. Savaş halinin baskınlığı bu kıpırdanmaların şimdilik yayılmasını engellese de, Buazizi’nin kıvılcımı tekrardan kendini duyumsatıyor. Sonuç olarak Ortadoğulu devrimcilerin savaş halinin yarattığı zeminden “hürleşerek”  kendi zeminlerini yaratmaları ve bu zeminden doğru savaş haline müdahale etmelerinin imkân ve fırsatları uç vermekte. Bunun gelişip serpilmesini ise hürlüğe doğru yapılacak koşu belirleyecektir.

Bu minvalde koşunun öncüllerinden Ramin Hüseyin Penahi, Zanyar Muradi ve Lukman Muradi’yi saygıyla anıyoruz. Başta Arap halkının yiğit evladı Mithatcan Türetken, genç kadın mücadelesinin çalışkan karıncası Hatice Göz ve enternasyonalizmin simgesi Max Zirngast olmak üzere bütün siyasi tutsaklar bir an önce serbest bırakılmalıdır.

* Başlık Beethoven’in 9. Senfonisi’nin son bölümüne de ismini veren Schiller’in “Neşeye Övgü” şiirinden esinlenilmiştir. Kimi rivayetler göre şiirin asıl adı  “Ode an die Freiheit” (Hürlüğe Övgü) sansürden dolayı “Ode an die Freude” (Neşeye Övgü) olarak değiştirilmiştir. Dönemin koroları ve şairlerin de bu şiiri okurken Freude’yi Freiheit olarak söyledikleri de rivayet edilmektedir.

Herbert von Karajan şefliğindeki versiyonu tavsiye edilir:

https://youtu.be/QfrAXZC7GKA?si=_GLdXAYRpd6ttEwc

1 Eylül 2018 Cumartesi

Bağdat’ta Hükûmet Kurma “Çekişmesi”

(Toplumsal Özgürlük, Eylül Ekim 2018 sayısı)

12 Mayıs’ta gerçekleşen Irak milletvekili seçim sonuçları, nihayet Ağustos ayı sonunda Irak Federal Yüksek Mahkemesi tarafından onaylandı. Onaylanan sonuçlarla Mukteda es-Sadr’ın öncülüğündeki ve Irak Komünist Partisi’nin de bileşeni olduğu Sairun koalisyonun 54 vekillikle birinciliği, Haşdi Şabi’nin öncülüğündeki Fetih’in 48 vekillikle ikinciliği, Başbakan İbadi’nin Nasr’ın 42 vekillikle üçüncülüğü kesinleşmiş oldu. Böylece hükûmet kurulma çalışmaları “resmen” başlamış oldu. 

Çekişme ve rekabet 

Fiilen seçim öncesinde başlamış olan hükûmet kurma çalışmaları, aylardır “çekişmeli” bir şekilde devam ediyor. Çekişmenin iç boyutunu koalisyonlar arasındaki “rekabet”, dış boyutunu İran ve ABD çekişmesi oluşturmakta. 

Seçimi ilk üç sırada tamamlayan gruplar arasında kurulacak hükûmetin yapısı konusunda anlaşmazlıklar bulunuyor.

Sadr Kürtleri ve Sünnileri de gözeten, dengeli ve Irak vurgusu öne çıkan bir hükûmet yapısı isterken; Fetih Şii’leri esas alan ve çubuğu İran’a büken bir hükûmeti arzuluyor. Nasr ise İbadi’nin başbakanlığını önceleyen, İran’ı gözeterek çubuğu ABD’ye büken bir yapıyı murat etmekte. 

İbadi, Amiri, Sadr 

Nitekim bu doğrultuda harekete ilk geçen İbadi oldu. Haydar İbadi hem Haşd Şabi’nin başkanlığını hem

de Irak Ulusal Güvenlik Danışmanlığı görevini yürüten ve Nasr’ın kilit isimlerinden olan Feyyad’ı görevinden alarak iktidarı bırakmayacağını gösterdi.

İbadi’nin bu hamlesine Fetih grubunun lideri Amiri ile İran büyük tepki göstererek İbadi ve Nasr’ın olacağı bir hükûmete katılmayacaklarını bildirerek bütün Şii gruplara birleşme çağrısı yaptı. Fakat bu çağrı Iraklı Şii dini lider Sistani’nin, başta İbadi ve Amiri olmak üzere, adı geçen bütün başbakanlık adaylarını reddetmesi ile sekteye uğramış durumda. 

Kürtler ile Sünnilerin de hükûmette olması gerektiğini vurgulayan Sadr iseKDP, KYB gibi Kürt partileri ile çoğunluğunu Sünnilerin oluşturduğu Vataniye ittifakı ile görüşerek “Irak” hükûmeti kurma konusunda ısrarcı. 

Irak halkı belirleyici 

Irak üzerindeki Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani ile IŞİD’le mücadele koordinatörü Brett McGurk’te simgeleşen İran-ABD savaşı hükûmet kurma çabalarına yansımış durumda. ABD İbadi’nin başbakanlığında, iran ise Fetih’in öncülüğündeki bir hükûmet oluşturulmasında ısrarcı. Bu durum Sadr’ı kilit konuma getiriyor. Sadr ise Amiri ile görüşmesinin ardından Sairun ile Fetih Koalisyonu’nun büyük koalisyonu oluşturarak, hükûmeti kurması konusunda fikir birliğine vardığını ilan etti. Böylece Sadr ABD’ye karşı bir zeminde fakat İran’a da tabi olmadan ve seçimde kazandığı inisiyatifi kaybetmeden hükûmetin kurulması yönünde önemli bir adım atmış oldu. Fakat Sadr’ın bütün Iraklıları kapsayan ve İran etkisinden olabildiğince uzakta bir hükûmet kurulması konusunda diretmeye edecek olması, bu “adımın” alacağı şekli belirleyecektir. Hükûmet kurma hamlelerinin yanı sıra Irak halkının Irak’ın zengin petrol kaynaklarına sahip Basra kentinde ilk olarak 8 Temmuz’da başlayan, 3 Eylül’den itibaren tekrardan ortaya çıkan ve diğer kentlere de yayılan kitlesel gösteriler sürüyor. Su ve elektrik kesintilerine karşı başlayan bu gösteriler, Irak halkının acil ihtiyaçlarını elde etme konusunda kararlı bir direnişi sürdüreceğine işaret ediyor. 

Böylece Irak’ta iktidarda kimin olacağı konusunda hükûmet oluşturma hamleleri kadar yoksulluğa ve yolsuzluğa karşı sokağa çıkmaktan imtina etmeyen Irak halkı da belirleyici olacaktır. 

İdlib’te Gerilim Had Safhada

(Toplumsal Özgürlük, Eylül Ekim 2018 sayısı)

Suriye’deki savaşın İdlib’te açılan son perdesi, gerilimin yüksek olduğu bir seviyede devam ediyor. 7 Eylül’de gerçekleştirilen Tahran Zirvesi, beklenenin aksine gerilimin düzeyinin inmesine ilaç olamadı. Nitekim zirveden sonra bölgesel ve küresel güçler, silahlarının namlularının temizliğini bitirerek ateşe hazır hale getirerek yüksek gerilimin esas müsebbipleri olduklarını gösterdiler. 

Eller tetikte 

İdlib’in “ılımlı” muhalifinden selefi cihatçısına kadar bütün Esad karşıtların biriktiği son havuz olması, savaşın taraflarının “sert” olmalarına neden olmakta. ABD’den AB’ye, Türkiye’den Suudi Arabistan’a kadar çeşitlilik gösteren Esad karşıtı “koalisyon” İdlib’in kesinlikle düşmemesi konusunda hemfikirken, Rusya, İran ve Çin ise zaman kaybetmeden İdlib’tekilerin temizlenmesinden yanalar. Ve iki taraf da “kararlılıklarını” sahadaki askeri güçlerini arttırarak göstermekteler. 

ABD-AB, İdlib’e yönelik kimyasal bir saldırı olduğu takdirde saldıracağını açıklamakla birlikte Akdeniz’deki savaş gemilerini arttırdılar. Buna karşılık Rusya da Akdeniz’deki askeri varlığını arttırmakla birlikte “kimyasal saldırı mizansenine” karşılık Suriye’yi savunacağını bildirdi. 

Türkiye de gözlem noktalarındaki askeri varlığını büyütmekle birlikte, yerel kaynaklara göre İdlib’teki silahlı güçlere de cephane desteği sunmakta. İran ve Suriye de on binleri bulan seçkin kuvvetlerini çatışma bölgelerine yığmış durumda. 

Herkes kazancının derdine 

“Tetiklere” uzanmanın bir diğer nedeni ise elde edilecek “kazanç”.

ABD, İdlib’ten sonra sıranın kendi üslerine geleceğini ve böylece Orta Doğu’daki varlığının tehlikeye gireceğini öngördüğü için İdlib sürecinin olabildiğince uzatılmasından yana. Ayrıca bu sürecin uzatılması ile ABD, kendisinin bölgeye kök salmasını ve tekrardan “muhalif ” güçlerin konsolide etmesini de sağlayacak süreyi “kazanmayı” hedefliyor. 

Rusya ve Çin için ise öncelik, İdlib’teki Uygur ve Orta Asyalı cihatçıların kendi topraklarına dönmeden temizlenmeleri. Bu iç güvenlik “kazancının” yanı sıra İdlib’in temizlenmesi ile iki ülke savaştan sonra Suriye’de elde edecekleri “kazanca” bir an önce kavuşma arzusundalar. 

İran ise ABD’nin izole etme çabalarına karşılık hem kendi etki alanını hem de müttefiği Esad’ın alanını genişletmek ve derinleştirmek için İdlib’e yönelmiş durumda. İran, İdlib’ten sonraki hedefinin Fırat’ın doğusundaki ABD olacağını açıklayarak da Suriye’deki “kazancını” korumaya kararlı olduğunu ifade ediyor. 

Türkiye ise İdlib’teki kontrolünü kaybetmemek, İdlib’ten sonra sıranın Afrin, Bab ve Cerablus’taki “kazançlarına” gelmemesi için operasyonu olabildiğince erteletmeye çalışmakta. Diğer yandan da İdlib’teki grupları Fırat’ın doğusuna yönlendirmeye çalışarak “kazancını” büyütme amacında. 

Cihatçılar ne olacak? 

Herkes hesabını yapadursun, sayıları on binlere varan cihatçılar da kendi hesaplarını yapmaktalar. Kaçacak başka bir İdlib’in olmaması bu cihatçıların her birinin ölüm makinesine dönmesine neden olmakta. 

Bunun farkında olan güçler ise bu “makineleri” olabildiğince kendi kazançları doğrultusunda bir diğerine karşı yönlendirmeye çalışmaktalar. 

Dolayısıyla önümüzdeki süreçte İdlib’te oluşacak sonuçta bölgesel ve küresel güçlerin “silahları” kadar bu cihatçıların nereye yönlendirileceği belirleyici olacak. 

İşgalci ABD’nin Irak’tan Çekilmesi

30 Eylül’de son Amerikan birliklerinin Erbil yakınındaki Harir Hava Üssü’nden ayrılmasıyla ABD’nin Irak’taki yirmi üç yıllık askerî varlığı ...