12 Mart 2025 Çarşamba

Görüşmeler, Gerilimler ve Çatlaklar

Trump’ın başkanlık koltuğuna oturmasıyla birlikte dünya çapındaki gelişmeler hız kazanmaya devam ediyor. Bunda Trump’ın “açık sözlülüğü” kadar kapitalizmin yapısal krizinin ekonomik alana ve dolayımıyla siyasal alan sirayet etmesinin payı büyük. Yüzyılımızın başından itibaren harekete geçen bu sirayet, şimdilerde değdiği yerde “düzeni” dağıtmayan düzensizliği ve çatlakları daha da büyütüyor. Fakat bu düzensizlik ve çatlaklar, kapitalizmin dünya çapında kazandığı bütünlük nedeniyle özneler tarafından belirli bir sınırda tutulsa da düzenin “organikleşmesini” de engelliyor. Organikleşmenin gerçekleşmemesi ise baş emperyalist ABD’nin hegemonyasının dünya çapında baskın olmasını engellemekle birlikte diğer emperyal güçlerin etkili olmasına ve Çin’in başa güreşmesine neden oluyor. Ve bu öznelerin yaptıkları her hamle de düzensizlikleri ve çatlakları büyüterek krizler sarmalını içinden çıkılamaz hale getiriyor.

Kissinger Değil Win-Win

Son günlerde dünya gündemini etkileyen hamleler ABD ve Rusya ikilisinden gelmekte. ABD ve Rusya heyetlerinin Riyad'da görüşmeleri, Trump'ın Rusya ile ateşkes yapmak istemeyen Zelenski'yi Beyaz Saray'da "aşağılaması" ve "barışa" zorlaması Moskova ile Washington arasında “yeni” bir sürecin açıldığı izlenimini verdi. Bunlara G7 zirvesi öncesinde ABD’nin üye ülkelerden Rusya’ya karşı tavırlarını yumuşatmalarını ve saldırgan olarak tanımlamamalarını istemesi, Rusya'nın ABD ile İran arasında arabulucu olmayı teklif etmesi ve Putin’in sözcüsü Peskov'un "ABD’nin dış politikası Rusya ile örtüşüyor" demesi eklendiğinde "yeni" bir sürecin başladığı izlenimi güçleniyor. 

Perde arkasındaki diğer gelişmeler ise sürece "serinkanlı" yaklaşılmasını salık veriyor.

Trump'ın ateşkese ve barışa varılana kadar Rusya’ya yaptırımların devam edeceğini belirtmesi ve Rusya'ya yönelik yaptırımları bir yıl uzatması ABD'nin ne düzden ne de tersten bir "Kissinger stratejisi" içinde olmadığını gösteriyor. ABD Rusya'yı Çin'e karşı yanına çekmekten çok ilk olarak Ukrayna ve Suriye'deki hammadde (nadir madenler) kaynaklarına "tek başına" çökmeyi istiyor. Bunun karşılığında Ukrayna'daki savaşı durdurarak Rusya ekonomisinin nefes almasını ve Moskova'nın toprak kazanımlarını kalıcılaştırmayı öneriyor ve bu da kabul görüyor.

Diğer yandan Rus ordusunun özellikle son günlerde saldırılarını artırması ve hatta Putin'in özellikle askeri üniforma ile Kursk Askeri Grubu’nun komuta merkezini ziyaret etmesi ise Moskova ile Trump'ın "ateşkes ve barış"tan farklı şeyler anladıklarına işaret ediyor. Putin Zelenski "durdurulana" kadar belirlediği hedeflerin önemli bir kısmına ulaşmayı ve kendisinin de "karar verici" bir "güç" olduğunu göstermek istiyor. 

Dolayısıyla Rusya ve ABD arasındaki "yeni" gelişmeler yan yana gelmekten çok iki tarafın da kazanacağı noktalara yönelen bir "win-win" stratejisine dayanıyor.

Avrupa vs. Trump

Trump'ın Rusya ile yakınlaşması "Batı"nın diğer öznesi Avrupa'da hâlihazırda var olan gerilimleri ve çatlakları daha da artırıyor. Çoğu ülkede iktidarda olan bir taraf Rusya'ya yönelik saldırgan politikaların artarak devam etmesini savunurken Trump yanlısı diğer taraf ise Rusya ile iyi ilişkiler kurulmasının yanı sıra "ulusal" çıkarlara önem verilmesini istiyor. Ve iki tarafın da son günlerde hamlelerini sıklaştırması gerilimi ve çatlakları daha da büyütüyor.

Rusya'ya yönelik saldırgan politikaların başını İngiltere ve Fransa çekiyor. Zelenski'nin "aşağılanmadan" hemen sonra Londra'ya uçması, Londra'nın Ukrayna’yı "barıştan" sonra da silahlandıracağını söylemesi ve barış gücü göndermek istemesi ile Amerikalı neoconların Avrupalıların yeni bir askeri blok kurması teklifini desteklemesi İngilizlerin 18. yüzyıldan beri uyguladıkları sömürgeci ve emperyalist politikalardan vazgeçmeyeceklerini ortaya koyuyor. Sömürgecilik ve emperyalizmde İngilizlerin ardında kalmayan Fransa ise askeri bütçeyi artırmaya çalışmakla birlikte Avrupa’yı Rusya’ya karşı nükleer silahla koruyabileceğini, Almanya’ya uçak konuşlandırabileceğini açıkça belirtiyor.

Bu iki ülkenin "saldırgan" politikalarının altında sömürgeci ve emperyalist gelenekleri-görenekleri olduğu kadar tekrardan emperyalist bir güç olma ve ülke içerisinde emekçilerin ve yoksulların artan tepkisini "ötekilere" kanalize etme amacı da yatıyor.

AB'nin başat gücü Almanya ise bu iki ülkeden farklı olarak "tereddüt" içerisinde. Geçtiğimiz ay yapılan seçimlerde Rusya ve Çin'e yönelik saldırganlığı doğru bulmayan ve "önce Almanya" diyen politikaların seçmen nezdinde güç kazanması tereddütü artırıyor. Seçimde yenilgi almalarına rağmen Sosyal-Demokratlar ve Yeşillerin savaşa devam demesi, Avrupa Parlamentosu'nun Rusya'yı AB için 'başlıca tehdit' olarak nitelendirmesi ve AB'nin Trump'ın gümrük vergilerine karşı ABD'den ithal edilen ürünlere vergi koyma kararı alması Berlin'i Londra ve Paris'in yanına gitmeye zorluyor.

Bununla birlikte Fransa ve İngiltere'nin aksine askeri sanayisi güçlü olmayan Alman sermayesi için Rusya ve Ukrayna'dan gelecek hammaddeler ve Çin pazarı daha büyük önem taşıyor. Bu bağlamda Berlin, "Avrupa da Ukrayna’nın nadir madenlerinin bir kısmını alsın" diyerek Trump'ı taklit eden seslere destek verirken Ukrayna'ya barış gücü göndermeyeceğini de belirtiyor. 

Öte yandan Rusya ile "iyi ilişkiler" kurulmasına ve "ulusal" çıkarlara önem verilmesini savunanların etki alanı da büyüyor. Almanya'da AfD'nin seçimlerde ikinci olması, Macaristan Başbakanı Orban Trump’tan yana olduğunu açıkça belirtmesi, Romanya ve Moldova'da "aykırı" seslerin artması ve son olarak NATO genel sekreteri Rutte'nin "Ukrayna'nın NATO’ya alınacağına dair hiçbir zaman söz vermediklerini” ifade etmesi bu cephenin de gücünün arttığını gösteriyor. Fakat Danimarka'nın Rusya'ya karşı kullanılacak nükleer silahları konuşlandırmaya gönüllü olması, AB Komisyonu Başkanı'nda Polonya, Baltık ülkeleri ve Çekya'ya kadar irili ufaklı ülkelerin "savaşa devam" demesi ve Avrupa sermayesinin "var olabilmesi" için ulusal sermaye olarak da değil bir bütün olarak "kendisi-için" harekete geçmek zorunda olması ikinci cephenin güç artışının sınırlı olabileceğini ortaya koyuyor.

Ve bu durum da önümüzdeki günlerde Avrupa ile ABD arasındaki gerilimlerin artacağına işaret ediyor.

Çin "Sessiz"

ABD, AB ve Rusya üçgeninde yaşanan "hızlı" gelişmelere karşın "Doğu"da görece sessizlik hâkim. Hamlelerini sessiz ve derinden yapmaya alışkın Çin için bu "gürültülü ortam" oldukça uygun. Nitekim Pekin de ABD ile başlayan görüşmeleri hemen kendisine haber veren Putin'e desteğini iletmekle birlikte eşit temelde "çok kutuplu dünyadan" yana olduğunu bir kez daha dünyaya ilan etti.

Çin'in görüşmeleri ve "Batı"daki karşılıklı hamleleri desteklemesinin esas nedeni ise "kutupların" güçlerini kendisine karşı harcamamaları ve böylece kendi olası hamlelerini engelleme ihtimallerinin azalması. Bu nedenle de Çin görünürde "okları kendi üzerine çekecek" hamleler yapmamaya ve her "kutubu" kendi özelinde değerlendirerek cazip hamleler yapmaya odaklanmış durumda. Fakat Pekin diğer yandan pazularını güçlendirmeyi de sürdürüyor. Rusya, Çin ve İran deniz kuvvetlerinin katılımıyla gerçekleşen 'Deniz Güvenlik Kuşağı-2025' tatbikatı başta Tayvan olmak üzere Pekin'i kuşatacak deniz aşırı ülkelere mesaj niteliği taşıyor.

Sonuç olarak krizlerin çözülmek bir yana derinleşerek farklı çatlaklara yol açtığı bir ortamda öznelerin yaptıkları her hamle, öznelerin kendilerine alan açmakla birlikte aralarındaki çatışmaları da güçlendiriyor. Özneler aralarındaki bu çatışmaların konumlandıkları dünya düzenini yok etmemesine dikkat etseler de  çatlakların büyümesini engelleyemiyorlar. Bu çatlaklardan sızacak "dikenli otlar" oluşmadığı durumda ise dünya düzeni kadar dünyadaki canlı yaşamın varoluşu da büyük bir yok oluşla karşı karşıya kalıyor.



12 Şubat 2025 Çarşamba

Çin: Bir Adım Daha İleri

Yüzyılımızın başlangıcından itibaren ABD’nin imparatorluk hayallerine ve hegemonyasına darbe vuran etmenlerin başında kapitalizmin yapısal krizi ve halkların direnişleri geliyor. Fakat bunlar kadar önemli olan ve hatta son yıllarda daha da etkili olan etmen ise Çin. 

Büyüyen ekonomisi, “esnek” siyaseti, zengin kültürü ve gelişen askeri gücüyle Pekin dünya siyasetinin artık tek kutuplu olmayacağını herkese kabul ettirmiş durumda. Kabul ettiriciliğini sağlayan ise ekonomik gücü.

90’lardan itibaren dünyanın fabrikası haline gelen Çin, bugün dünyadaki üretimin yüzde 33’ünü karşılarken ABD’nin üretimi yüzde 15 seviyesine geriledi.

Bu “başarıyı” ticarete de aktarabilen Çin’in 2024 yılında ihracatı yüzde 5,9 artarken ithalatı yüzde 1,1 arttı ve bunun sonucunda 992 milyar dolarla tüm zamanların en yüksek dış ticaret fazlasını gerçekleştirdi. Bunda Trump’ın vaat ettiği vergiler öncesi ön sevkiyatlara yoğunluk verilmesinin payı büyük. Nitekim yılın ilk yarısında yüzde 7 artış gösteren ihracat performansı, ikinci yarısında yüzde 12 civarında artış gösterdi. İhracatın yüzde 15’i ABD’ye, yüzde 19’u Güneydoğu Asya ülkelerine, yüzde 12’si AB ülkelerine ve yüzde 4’ü Rusya’ya gerçekleştirildi.

Ticaret hacmindeki bu büyümeye rağmen Çin’in 2024 yılında Gayri Safi Millî Hasılası’nın (GSMH) büyümesi yüzde 4,9 ile 90’lı yıllardan bu yana (pandemi yılları hariç) en düşük rakamda kaldı. Bunda kapitalizmin yapısal krizinin nedeni olan artı-değerin üretimi ve realizasyonu ile kâr oranlarındaki düşüşün etkisi büyük. 

Pekin de kâr oranlarını yüksek tutmak ve artı-değeri realize etmek için üretimden çok dolaşıma yoğunlaşmaya başlamış durumda. Çin ilk olarak Tek Kuşak Tek Yol (TKTY) ile Asya ve Afrika başta olmak üzere Avrupa’da özellikle altyapı yatırımlarına hız veriyor. Pekin bu yatırımlarla ticaret blokları oluşturarak kendi metaları için pazar yaratmayı da amaçlıyor. Nitekim Çinli BYD şirketi elektrikli otomobil üretiminde birinci olarak “Batı”nın otomotiv sektöründeki tekelini kırdı. 

Bununla birlikte Çinli Alibaba sitesinden sonra Temu sitesi de e-ticarette öne çıktı ve geçtiğimiz yıl dünyanın en çok ziyaret edilen ikinci e-ticaret sitesi oldu. Ayrıyeten Çinli satıcıların Amazon sitesindeki pazar paylarının da yüzde 50’nin üzerine çıktığı düşünüldüğünde Pekin’in “dolaşıma” da hâkim olmaya başladığı görülüyor. 

Bütün bunlara Çin’in döviz rezervlerinin artmaya devam ederek 3 trilyon doları geçtiği de eklendiğinde Pekin’in ekonomik gücünün dünya kapitalizmi için vazgeçilmez olduğu ortaya çıkıyor. Ve Çin’in önümüzdeki dönemde yürüteceği politikaları ekonomik gücüne dayandırarak bir adım daha ileri gideceğine de. 

Ve bu bağlamda “yeni” başkan Trump’ın söylemlerinde sürekli Çin’i, ekonomiyi ve vergileri vurgulaması tesadüf olmuyor.

Trump 2.0

İlk başkanlığı döneminde de Çin’i hedef almasına rağmen ciddi darbeler vuramayan Trump’ın ikinci döneminde Pekin’e yönelik politikalarının (ilk dönemde edindiği tecrübeden dolayı) daha sert olması bekleniyor. Nitekim kendisi Çin mallarına yeni vergiler uygulanması ve Panama Kanalı üzerindeki Çin’in kontrolünü kırmaya yönelik hamleler ile hızlı bir başlangıç da yaptı. Fakat Pekin’in “hızlı” karşı hamleleri Çin’in de “ikinci döneme” hazırlıklı olduğunu gösteriyor.

Trump’ın gelir gelmez Çin’den ithal edilen mallara yüzde 10’luk gümrük vergisi uygulamasına misilleme olarak Çin’in 10 Şubat’tan itibaren ABD’den ithal edilen LNG, kömür ve tarım ekipmanlarına gümrük vergisi getirdi ve Google’ın yanı sıra ABD merkezli biyoteknoloji devi Illumina ve Calvin Klein, Tommy Hilfiger gibi markaların çatı şirketi PVH’yi ticari kara listeye aldı. Keza Çin Biden’ın giderayak 140’tan fazla Çinli şirketi ticari kara listeye eklemesine karşı ABD’ye galyum vb. süper sert malzemelerin ihracatını yasaklamıştı.

Fakat bu hızlı hamlelerin içeriğine bakıldığında Çin’in “hesaplı” hareket ettiği görülüyor. İngiliz Capital Economics’e göre Trump’ın uyguladığı tarifelere tabi Çin mallarının değeri 450 milyar doları bulurken, Çin’in ek gümrük vergileri yıllık yaklaşık 20 milyar dolarlık ithalata denk geliyor. Hızlı karar almasına rağmen Pekin’in 10 Şubat’a kadar beklemesi de “diyaloglara” açık olacağını gösteriyor. Nitekim Trump’ın Şi Cinping ile yaptığı ilk telefon görüşmesinde “dünyayı güvenli kılmak için her şeyi yapacağız” demesi ve konuşmanın ardından TikTok yasağını kaldırması Pekin’e umut vermişti.

Pekin’in “umudunu” besleyen esas etmenler ise “ekonomik”.

Çinli şirketler ABD’nin en büyük iki LNG ihracatçısı olan Venture Global LNG ve Cheniere ile uzun vadeli sözleşmeler imzalamış durumda. Şu an dünyanın en büyük LNG ihracatçısı olan ABD bu sektöre büyük yaptırımlar yapmakta ve Trump'ın içerideki ekonomiyi canlandırma planında LNG önemli yer tutuyor. Öyle ki Trump’ın yaptığı ilk hamlelerden biri Biden'in çevresel etkileri nedeniyle izin vermediği LNG projelerine izin vermek oldu. Diğer yandan Elon Musk gibi Çin’in geniş ve büyük pazarıyla iş yapan büyük Amerikan burjuvazisinin iktidarda olması, Musk gibi “gençlerin” Batı teknolojisine ve sermayesine erişebilmenin devamı ve ekonomik ayrışmanın önlenmesinde önemli rolü olabileceği düşüncesi ve Çin karşıtlığıyla bilinen Başkan Yardımcısı Vance ve Dışişleri Bakanı Rubio’nun söylemlerini görece yumuşatması Pekin’in “umutlu” olmasını sağlıyor. Fakat “yaşamın altın ağacının yemyeşilliği” umutların sınırlı olacağına işaret ediyor.

Trump’ın Panama Kanalı’nı geri alacaklarını söylemesinin hemen ardından Panama’nın Çin ile 2017’de TKTY kapsamında imzalanan antlaşmayı uzatmayacağını belirtmesi bunun ilk göstergesi.

İkincisi ise Ocak ayının sonunda Japonya Savunma Bakanı Gen Nakatani ve Trump’ın çiçeği burnunda ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth arasında yapılan görüşmede iki ülkenin Doğu Çin Denizi’ndeki ortak askeri varlıklarını genişletme konusunda anlaşmaları. Bu anlaşma Trump’ın Biden’in Çin’i askeri yönden kuşatma politikasına devam edeceğini gösteriyor.

Üçüncü olarak Trump’ın Çin’e vergiler koymasının bir diğer nedeni de “Batı”nın yatırımlarını Güney Asya ve Hindistan’a çekerek ayrıca ekonomik bir kuşatma yaratmak istemesi. 

Dördüncü gösterge ise Grönland’dan. Grönland doğalgaz ve petrolün yanı sıra pil ve elektrikli araç üretiminde kullanılan grafit ve lityum gibi 25 önemli hammaddeyi barındırıyor. Halihazırda Çin lityum üretiminde önemli paya sahipken grafit üretiminin de yüzde 65’ini kontrol ediyor. Bu açıdan Grönland hem ABD’deki meta üretimi hem de Çin’in hakimiyetine zarar vermek açısından önemli. 

Grönland’a göz dikmenin yanı sıra imzaladığı ilk kararnamelerin iklim anlaşmalarından çıkarak hammadde çıkartmaya ve petrol ile doğalgaz üretimine yönelik olması da Trump’ın kaynakların paylaşımı konusunda Çin’e karşı sert olacağına işaret ediyor.

Trump’ın bu hamleleri ABD ile Çin arasındaki ilişkileri koparmaya ya da en azından azaltmaya istekli olduğunu gösteriyor. Bu da Çin’in “umutlarının” sınırlı olması gerektiğini ortaya koyuyor. Öte yandan Pekin’in bu durumlara karşı hazırlıklı olduğuna işaret eden gelişmeler de mevcut.

Huawei’ye yönelik Android yasağının ardından geliştirilen HarmonyOS’nin kullanıcı sayısının hızla artması, Deepseek’in yapay zeka alanında yarattığı etki, Pekin’in dünyanın en büyük amfibi saldırı gemisini denize indirip Tayvan’a askeri güç çıkarmasını sağlayacak mobil iskeleler inşa etmesi ve son olarak da Çin’in yapay zekayla donatılmış altıncı nesil savaş uçağının ilk uçuşunu başarılı şekilde yapması “hazırlıkların” güçlü olduğunu ortaya koyuyor.

ABD ve Çin’in bu karşılıklı hamleleri gerilimlere yol açsa da IMF’nin yaptırımların tedarik zincirlerini bozabileceğini söyleyerek "yapıcı yollar bulmanın" gerekliliğini söylemesinde olduğu gibi “sağduyu” çağrısı da giderek artıyor. Fakat kapitalizmin krizinin sürmesi neticesinde üretim ve dolaşım alanında yaşanan “sıkıntıların” yol açtığı paylaşım savaşları ve ticari bloklar “sağduyu”nun duyulmamasına neden olabilir. Bu noktada Avrupa ve Rusya’nın izleyeceği politikaların etkisi de artıyor.

AvRUSya

Çin, ABD ile “mücadelesinde” Avrupa ve Rusya ile olan ilişkilerinin önemli olacağının farkında olarak “ipleri koparmama” gayretini sürdürüyor. Ukrayna’yı işgali sırasında müttefiki Rusya’ya sert yaptırımlar uygulayan Avrupa ile ilişkilerini koruyan Çin, kendisine yönelik hamlelere karşı da aynı politikayı izliyor. Çinli şirketlere yönelik yaptırım planı hazırlığında olan Avrupa Birliği (AB), ilk hamleyi Çinli elektrikli otomobillere ek gümrük vergisi kararı alarak yaptı. Bununla birlikte AB uygulanacak tarifeler konusunda Çin ile anlaşabileceğini söyleyerek “açık kapı” da bıraktı. Gerçekleşmesi olası birçok gelişme bu kapının açık olmasını sağlıyor. 

Trump’ın Avrupa ülkelerinden “koruma parası” istemesi ve Ukrayna’dan desteğini çekip AB’ye ek vergi getireceğini söylemesi Avrupa’nın Pekin’den uzaklaşmasını engelliyor. Hatta AB’nin motor gücü Almanya’da yakında gerçekleşecek seçimde ikinci olması beklenen AfD Almanya’nın Rusya ve Çin ile ekonomik ilişkilerini geliştireceğini ve ucuz enerji alıp dış pazarları koruyacağını açıkça belirtiyor. Çin de TKTY kapsamında Avrupa’daki altyapı yatırımlarına devam ederek bu gelişmelerin “olgunlaşmasını” sabırlı bir şekilde bekleyerek açık kapıyı gözetlemeyi sürdürüyor. Olası gelişmeler gerçekleştiği takdirde kapının açılması sürpriz olmayabilir. 

Avrupa’daki bu olası gelişmelerden medet uman bir diğer ülke de Rusya. Moskova’nın Ukrayna ile savaşı bitirip Avrupa ile eski ticari ilişkilerini kurmayı istemesi Çin için de oldukça uygun. Moskova ile Pekin dünyada istikrarı sağlanması, BM’de iş birliğinin artması, Lavrov’un yayımlanan son makalesinde belirttiği üzere ABD’nin “kovboy baskınlarına” karşı beraber hareket edilmesi konusunda anlaştıklarını ilan ederek ilişkilerindeki “altın çağı” sürdürüyorlar. Rusya ile bu ilişkiler Pekin’in sadece Avrupa üzerindeki etkisini değil, dünyanın geri kalanı üzerindeki etkisini de artırmaya devam ediyor. Özellikle de BRICS üzerinden.

BRICS ve “Ötekiler”

Çin ve Rusya’nın “Batı”ya karşı kendilerini korumak amacıyla başlattıkları BRICS girişimi, artık dünyaya yön verecek düzeye geldi.

Yeni katılımlarla birlikte BRICS ülkeleri dünya nüfusunun yüzde 45’ine sahipler ve küresel üretimin yüzde 36’sını (G-7 ülkeleri yüzde 30) gerçekleştiriyorlar. Ek olarak BRICS üyesi ülkelerin nüfusun çokluğundan dolayı pazar büyüklüklerinin devasa olması, döviz rezervlerinin yarısına sahip olmaları, dünya tahıl ve et üretimin yarısından fazlasına, doğalgaz rezervinin yüzde 52’sine ve petrol ve kömür rezervlerinin yüzde 40’ına sahip olmaları güçlerine güç katıyor.

BRICS bu maddi kaynak gücüyle yetinmeyip BRICS-Clear ve BRICS Sigorta Şirketi’ni kurarak “mali” etkisini de artırmak istiyor. BRICS-Clear ile SWIFT’e alternatif yaratmanın yanı sıra ulusal para birimlerinin kullanılmasına olanak tanınmak isteniyor. Fakat finansman olanaklarının hâlâ kısıtlı olması önemli bir eksik ve bu alanda “Batı”ya mahkûmlar.

Diğer yandan BRICS geçtiğimiz yılın Ekim ayındaki toplantısında getirilen “partner ülkeler” uygulamasıyla Batı ile ilişkilerini koparmak istemeyen ülkelerle ilişkiler geliştirilmesi hedefleniyor. Böylece ekonomik ve siyasi etkinin artırılması ve dolayısıyla ABD ve AB’ye karşı kullanılması hedefleniyor. Burada da Çin inisiyatif alarak bu genişlemenin öncülüğünü yapıyor. Pekin olası genişlemeyle ekonomik gücünün küresel düzlemde hegemon güç olmasını ve kendisine yönelik kuşatmayı kırmak istiyor.

Fakat BRICS içindeki ve dışındaki gerilimler “gerçeklerin” toz pembe olmadığını gösteriyor. Brezilya’nın önce bölgesel sonra küresel güç olma çabasının bir ürünü olarak Venezuela ile yaşadığı gerginlik, Hindistan ile Çin arasındaki sınır anlaşmazlıkları, küresel ekonomide rekabet etmeleri ve Hindistan’ın QUAD’ın parçası olması, yine Brezilya ve Hindistan’ın ABD ile ilişkileri koparmamaya çalışmaları, diğer ülkelerin BRICS’i Batı’ya karşı pazarlık aracı olarak görmeleri ve BRICS’in anti-emperyalist olmaktan ve halkların çıkarlarını gözetmekten uzak “millî burjuvazilerin” çıkarlarına uygun olması gelecekte BRICS üyesi veya partner ülkeler arasında çatışmaların yaşanmasının olası olduğunu ortaya koyuyor. Çin’in maddi gücünün ve “esnek” politikalarının bunları engellemesi veya yönetebilmesi hegemon güç olup olamayacağı konusunda ciddi bir test olacaktır. 

Kuşatmayı Kırma

Pekin’in hegemon güç olma konusundaki önemli sınavlarından birisi de “çevresiyle” ilgili. Biden döneminde ABD’nin yoğun çabasıyla Çin’in çevresindeki ülkeler askeri ve ekonomik olarak belli bir hizaya getirilmişlerdi. Bu konuda bazı devamlılıkları sürdürse de Trump’ın “önce ABD” sloganı bölge ülkelerini Çin ile olan ilişkilerini “korumaya” itiyor.

Bunun farkında olan Pekin ise Filipinler ile görüşerek Güney Çin Denizi’ndeki anlaşmazlıkları gidermeye çalışıyor, Orta Doğu ile arasında artan ilişkiler sayesinde Çinli finans şirketleri Dubai’de ofis açıyor, “önce ABD” sloganından çekinen Güney Kore ve Japonya ile ilişkilerini koparmıyor, Sri Lanka ile 3,7 milyar dolarlık anlaşma imzalayarak TKTY’de yeni bir aşamaya geçiyor, Pakistan ile ekonomik koridoru geliştirme ve “terörle” mücadelede iş birliği konusunda anlaşıyor.

Bunlarında dışında ABD’nin “yeni” hamleleri Çin’e “yeni” hamleler için de fırsat tanıyor. ABD’nin dış yardımlarının yanı sıra USIAD üzerinden yardımları da azaltması özellikle küresel güneydeki ülkeleri Çin’e yakınlaştırıyor. Yüksek teknolojik ürünlerinin yanı sıra hammadde tedarik ağı ve “siyasi talep” olmadan sunduğu krediler Pekin’i cazip kılıyor. Diğer yandan “Batı”nın koyduğu vergilerden dolayı bu pazarlara giremeyen Çin mallarının bu ülkelerde üretilmesiyle duvarın delinebilmesi imkanını yaratması da kazancın karşılıklı olduğunu gösteriyor. Böylece Çin ekonomik gücünü koruyup büyütmenin yanı sıra nüfuzunu da artırma imkanını elde etmiş bulunuyor.

Sonuç olarak bakıldığında gerek on yılların getirdiği birikim gerekse de içinde bulunulan tarihsel koşulların zorunluluğu Çin’i bir adım daha ileri atmaya zorluyor. Bu adımı atarken ekonomik gücü korumayı ve büyütmeyi temel almak zorunda olsa da Pekin’in siyasi ve askeri gücü de önemli oranda kullanması gerekiyor. Bu noktada kendisinden daha “tecrübeli” ve “güçlü” ABD’nin karşısında ne kadar ve nasıl duracağı önemli kazanacak ve bu duruş dünya tarihinin şekillenmesinde önemli olacaktır. 

20 Ocak 2025 Pazartesi

Kalıpların Dışındaki Lenin’e Bakmak

20. yüzyılın en önemli lideri denildiğinde akıllara gelen ilk isimlerden olan Lenin, ölümünün üzerinden yüz yıl geçse de önemini korumaya devam etmektedir. Kendisinden sonraki kuşaklara ilham olan devrimci Lenin figürü, oluşturulan kültü nedeniyle ulaşılamaz bir “aziz” haline de gelmiştir. Bu “ulaşılamazlık” kimi zaman “devrimciliği” ve “devrimi” de ulaşılamaz hale getirmiştir. Fakat “azizlik” perdesi kaldırıldığında, “ulaşılamaz” devrimi başaran Lenin’in de “insan” olduğu gerçeği kendisini çeşitli biçimlerde göstermiştir. “İnsan” Lenin’e bakmak, “ulaşılamazlık” fikrinin yanı sıra bazı “kalıplardan” kurtulmayı da sağlayabilir. Bu bağlamda Ralph Carter Elwood’un The Non-Geometric Lenin isimli eseri bizlere önemli bakış açıları sunmaktadır.

2011 yılında Anthem Yayınevi tarafından yayımlanan The Non-Geometric Lenin, 248 sayfadan oluşmaktadır. Yayınevinin Rusya, Doğu Avrupa ve Avrasya Araştırmaları Serisi başlığı altında bastığı kitap, yazarın daha önce çeşitli dergilerde yayımlanmış on bir makalesini içermektedir. 

Kitabın yazarı Ralph Carter Elwood (1936-2018), Kanada'nın Ottawa kentindeki Carleton Üniversitesi'nde Tarih Profesörü olarak görev yapmıştır. Kanada Slavistler Derneği ve Ottawa Tarih Derneği'nin başkanlığını yapmış olan Elwood, devrim öncesi Rus Sosyal Demokrasisi ile ilgili sekiz kitabın yazarı ya da editörü olmuştur. Bu kitaplardan Inessa Armand: Revolutionary and Feminist ile yazar, Slav Kadın Çalışmaları alanında En İyi Kitap dalında Heldt Ödülü'nü kazanmıştır.

Eserinin bir Lenin biyografi olmadığını belirten yazar, niyetini Nikolay Valentinov mahlasıyla yazan N. V. Volski’den yaptığı alıntıyla açıklamıştır. Bu alıntıda Volski, Lenin ile ilgili biyografilerde ve anılarda siyasal alanın dışındaki Lenin’e dair bilgilerin dikkatli bir şekilde kesildiğini söylemiştir. Bu kesintiler sonucunda ortaya çıkan Lenin yaşayan bir insandan çok kalıpsal bir figürdür. Volski’nin kendisi ise yaşayan Lenin’e dair küçük meselelerle ilgilenmek istediğini belirtmiştir. Elwood da Volski’nin takipçisi olduğunu, 45 yıl boyunca Lenin’in yaşamı, eşi, dostları ve yoldaşları üzerine çeşitli eserleri okuduğunu ve bunun sonucunda “kalıpların dışında bir Lenin” bulunduğu fikrine ulaşabildiğini ifade etmiştir. Yazara göre Lenin'in dengeli, kapsamlı ve “kalıpsal olmayan” bir görüntüsünü elde edebilmek için, siyasetin ötesine geçmek ve polis ajanı, eşi veya sevgilisi gibi etrafındaki kişilerle olan ilişkisini incelemek gerekmektedir.

Bu incelemeyi gerçekleştirmek için yazar kitabını iki kısma ayırmıştır. “Lenin’in Bolşevik Parti’yi Kurma Girişimi (1910-1914)” başlığını verdiği ilk kısımda Lenin’in Bolşevik Parti’yi inşa etme çabasını incelemiştir. Yazara göre savaştan önceki yaklaşık 4,5 yıl, parti tarihinin en karanlık ve en az incelenen yılları olmakla birlikte Sovyet araştırmacıların Lenin’i “aziz” mertebesine yükseltmelerini sağlayan süreçtir. Yazar bu yıllardaki gelişmeleri analiz ederek, partisine dahiyane önderlik eden Lenin’in “mükemmelliğinin”, Lenin'in kendi hizbi içinde sorgulanmayan bir lider ve devrim öncesindeki Bolşevik Parti’nin iktidarı ele geçirmeye hazır bir parti olduğu varsayımının şüpheli olduğunu ortaya koymuştur.

“Öteki” Lenin başlığını taşıyan ikinci kısımdaki altı makalede ise Lenin ile ilgili biyografilerde ve anılarda kesilen yerlere odaklanılarak “kalıpların” dışındaki Lenin incelenmiştir. Bu kısımdaki makaleler sonucunda kendini devrime adamış kusursuz bir liderden çok insani zaafları ve zayıflıklarıyla birlikte hayatın her alanıyla ilgilenen “renkli” bir Lenin figürü karşımıza çıkmaktadır.

Parti Okulu

İlk makalede 1911 yazında yeraltı parti militanları için Fransız kasabası Longjumeau'da kurulan parti okulunun örgütlenme süreci incelenmektedir. 

1905 Devrimi’nin başarısızlıkla sonuçlanmasının ardından devrimci aydınlar ya yeraltı faaliyetine geçmiş ya yurtdışına göç etmiş ya devrimci faaliyeti bırakmış ya da kendilerini cezaevlerinde bulmuşlardır. Bu durum işçi sınıfı hareketini sürdürme ve örgütleme görevini işçilerin üstlenmesine neden olmuştur. Fakat seleflerinin aksine işçi militanların önemli bir kısmı yeraltı parti faaliyeti ve devrimci propaganda için yeterli teorik eğitime ve pratik deneyime sahip olamamışlardır. Bu eksikleri gidermenin siyasi baskılardan dolayı Rusya’da mümkün olmaması gözleri yurtdışına çevirmiştir. Yurtdışındaki Rusyalı devrimciler de işçilerin bu eksikliklerini gidermek için Capri, Bologna ve Longjumeau'da üç parti okulu kurmuşlardır.

Yazara göre Batılı tarihçiler bu okulların varlığından söz etseler de incelemeye gerek görmemişler, Sovyet tarihçiler ise sadece Longjumeau'daki okula biraz ilgi göstermişlerdir. Okullara yönelik bu “ilgisizliğin” Rusya’daki sosyalist partilerin gelişimini anlamada eksiklik yaratacağını belirten yazar, kurulmuş olan okulların hepsini özel olarak ele almıştır. 

Bolşevikler Longjumeau'da parti okulu kurmuş olsalar da ilk başlarda Lenin bu fikre olumlu bakmayıp işçilerin devrimci eğitim almalarını meşru bir istek olarak görse de, kendi yönetiminde olmayan bir okulda eğitim yapılmasını diğer hizipleri güçlendirecek bir hamle olarak görmüştür.

Parti okulu fikri ise ilk olarak 1908’de sol-Bolşevik çevrelerde gelişmiş ve Urallarda eğitim eksikliğini bizzat deneyimlemiş N. E. Vilonov tarafından ileri sürülmüştür. Vilonov’un teklifini olumlu bulan Gorki, Örgütleme Komitesi’nde yer alarak Capri adasındaki villasını okula açmıştır. Vilonov’un parti okuluyla ilgili yerel örgütlere çağrı yapan yazısı Lenin’in yönetimindeki Proletarii gazetesi tarafından reddedilmiş ve önerisi de Bolşevik “Merkez” tarafından onaylanmamıştır. Buna rağmen yirmi dokuz kişinin katılımıyla "İşçiler İçin Birinci Yüksek Sosyal Demokrat Propagandist-Ajitatör Okulu" Ağustos 1909’da Capri adasında eğitimlerine başlamıştır. Gorki, Lunaçarski ve Bogdanov’un da eğitim verdiği okulda dersler yoğunlukla teorik içeriğe sahip olmuştur.

Okulun açılmasından sonra bile Vilonov, eğitim vermesi için Lenin’i davet etmiş, fakat küçümseyici ton içeren bir yanıtla birlikte Paris’e davet edilmiştir. Davet üzerine Paris’e giden Vilonov ve arkadaşları, Lenin’den eğitim almak yerine eleştiri görmüşlerdir.

Lenin’in müdahaleleri eğitimlerin kesilmesini engelleyememiş ve Kasım 1910’da Bologna’da ikinci bir okul kurulmuştur. Troçki ve Kollontay gibi Bolşevik olmayanların da katıldığı eğitimler ve Lenin’in artan eleştirileri sonucunda Vperëdciler Bolşeviklerden ayrılmışlardır.

Vperëdcilerin ayrılmasıyla Lenin Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi (RSDİP) içerisinde güç kazanmak için Menşeviklere yönelmiştir. Menşevikleri partiden tasfiye etmek için bir konferans düzenlemeyi düşünen Lenin, bunun için de eğitimli kadrolara ve delegelere ihtiyacı duymuştur. Örgütlenecek bir parti okulunun bu ihtiyacı giderebileceğini gören Lenin, Haziran 1911’de Paris’in 19 km güneyindeki Longjumeau'da eğitimlere başlamıştır. Okul, özel olarak seçilen ve yirmili yaşların ortasındaki sanayi işçileri ve zanaatkarlar olan öğrencilerden oluşmuştur. Lenin eğitim verdiği öğrencileriyle partinin kontrolünü ele geçirme ve yaklaşan Prag Konferansı için kendine sadık delegeler yetiştirme amacını gütmüş ve yazarın da haklı olarak belirttiği gibi bunda başarılı olmuştur.

Prag Konferansı

Yazar, Lenin’in Menşeviklere karşı zafer kazanmasını sağlayan nedenlerin Prag Konferansı’na yönelik çalışmalarda ve konferans sürecinin kendisinde görüldüğünü belirterek ikinci makalede Prag Konferansı’nı ele almaktadır.

Parti organlarının genel kurulun toplanmasına yönelik çağrısının başarısız olması üzerine Lenin, topladığı göçmen Bolşeviklerle konferans çağrısını yapacak bir genel kurul oluşturmaya yönelmiştir. Lenin diğer taraftan da konferansa çağrılabilecek güvenilir Leninistleri bulmaları için Orconokidze, Breslav ve Şvarts’ı Rusya’ya göndermiştir. Bu üçlü Rusya’da Leninistler dışındaki parti üyelerinin partinin birliğini engellediği propagandasını yapmakla birlikte uygun gördükleri yerlerde tüzüğe aykırı biçimde ve sayıda delegeler belirlemişler ve yeni bir merkezi Rusya örgütünün kurulması ve tüm-parti konferansı çağrısının yapılması için yerel örgütlerin çoğunun desteğini almışlardır. 

Rus sınırına yakın, çarlık ajanlarına ve meraklı Rus göçmenlere nispeten uzak olduğu için Lenin tarafından bizzat seçilen Prag’da başlayan konferans, beklenildiği gibi “kusursuz” olmamıştır. Rusya’dan gelen delegelerin bir kısmı Plehanov, Troçki, Akselrod ve Martov gibi liderlerin olmamasını protesto etmiş, programa yönelik kimi itirazları da dile getirmişlerdir. Bunlara rağmen Lenin'in istediği örgütsel değişiklikler benimsenmiş ve "yeni tipte" tam bir Bolşevik Parti yaratılmıştır. Yazara göre uyguladığı hizipçi “entrikalarla” Lenin, hedefine odaklanmış ve sıkı örgütlenmiş bir parti yaratabilmiş ve böylece Menşeviklere baskın gelmekle kalmayıp devrimi başarabilmiştir.

Pravda “Efsanesi”

Üçüncü makalede ele alınan konu ise Lenin hakkındaki önemli efsanelerden birine sahip olan Pravda üzerine. Sovyet tarihçilerde egemen olan bu efsaneye göre Lenin, Pravda’nın kurulmasında etkili olmuş ve Pravda aracılığıyla işçilerin isyanını yönlendirebilmiştir. Yazar, bu “efsaneyi” sorgulayacak ve Lenin ile gazete arasındaki ilişkilerin pürüzlü ve uyumsuz olduğunu gösterecek zengin malzemelerin bulunmasına rağmen Batılı tarihçilerin bu konuyu görmezden gelmelerini anlayamadığını ifade etmiştir.

Lenin, Menşevikler 1910 yılının sonlarında yasal günlük işçi gazetesi çıkarma fikrini ortaya attığında, bu fikrin işçilere siyasi değişimin yasal ve evrimci yollarla olacağı izlenimini vereceğini ileri sürerek karşı çıkmıştır. Fakat bu karşı çıkışın altındaki esas neden yazarın da belirttiği üzere partinin örgütsel mekanizması üzerinde Lenin’in kontrolünün düşük olmasıdır.

St. Petersburg’daki sendikacılar ve parti üyeleri tarafından ortaya atılan yasal günlük işçi gazetesi fikri ise somut gerekçelerden kaynaklanmıştır. Başkentteki dağınık proletaryayı toparlamak için aydınların yerine işçilerin yazdığı ve onların ilgisini çekecek yazıların bulunduğu ucuz bir gazeteye ihtiyaç duyulmuştur. Diğer yandan gazetenin büyüyen Rus proletaryasının karşılaştığı tüm önemli meselelere Sosyal Demokrat bir yaklaşım getirmesi de amaçlanmıştır. Bu nedenlerden ötürü günlük işçi gazetesi fikri hem parti içinde hem de işçiler arasında giderek daha çok destek bulmaya başlamıştır.

Bu desteğin yanı sıra gelişen olaylar Lenin’in fikrini değiştirmiştir. Yazara göre dört neden bu değişimi sağlar: Birincisi Prag Konferansı sonrasında Lenin parti üzerindeki kontrolünü sağladı. İkincisi hükümetin baskılarının gevşemesi nedeniyle yasal fırsatlardan yararlanmak istiyordu. Üçüncüsü yaklaşan Dördüncü Duma seçimleri için ajitasyondan yararlanmayı amaçlıyordu. Dördüncüsü ise gazetenin Bolşevik olmayanların RSDİP’ten atılmasına yönelik çalışmalarına yardımcı olacağını düşünüyordu. 

Yazarın birinci ve dördüncü nedendeki “parti”ye yönelik vurgusu, Lenin’in faaliyetlerini partide egemen olma üzerinden okumaya devam etmesinin bir göstergesi olarak görebiliriz. Fakat işçi sınıfı hareketinin yükselmesinin ve bu harekete yön verme kaygısının Lenin’in faaliyetleri üzerinde daha fazla etkili olmaya başladığına işaret etmeliyiz.

Nitekim Nisan ve Mayıs 1912’de gazete 40 ve 60 bin adet satılmış ve 1912’de Lena madencilerinin vurulmasının ardından yükselen işçi hareketinin sesi olmuştur. Bu noktada ilginç olan ise on üçüncü sayıya kadar Lenin’in hiçbir makalesinin gazetede yayımlanmamış olmasıdır. Hatta Lenin temmuz ayına kadar özel yazışmalarında bile gazeteden bahsetmemiştir. Öte yandan bu süreçte Lenin’e en yakın olanlardan Zinovyev’in otuz bir makalesi Pravda’da yayımlanmıştır.

Yazara göre bunun nedeni Pravda’nın görece bağımsızlığı ve gazetenin editörleri ile Lenin arasındaki gergin ilişkilerdir. Gazetenin örgütleyicilerinden ve editörlerinden olan Poletaev Lenin’e gazeteyle ilgili bilgi vermemekle kalmamış, seçimlere ve hizipçiliğe dair makalelerinde değişiklik yapmış ve hatta çoğu yazısını yayımlamamıştır. Örneğin Lenin’in Mart 1912-Temmuz 1914 tarihleri arasında yazdığı kırk yedi makale yayımlanmamıştır. Bunun nedeni ise Pravda’nın yayın kurulunun partiyi, yani Bolşevikler ile Menşevikleri, yeniden bir araya getirmeye çalışmasıdır. 

Sonrasında Lenin Poletaev’i yayın kurulundan uzaklaştırıp gazete üzerindeki hakimiyetini kazansa da Pravda ile yaşanan bu gerginlikler, Lenin’in partisini “demir yumruk”la yöneten bir lider olduğu görüntüsünün gerçek olmadığını göstermektedir.

Gerçekleşmeyen Kongre

Yazara göre Lenin, Prag Konferansı’nın ardından izlediği politikalarla hem parti hem de işçi sınıfı içerisinde ciddi bir güç elde etmiştir. Bu gücü RSDİP’i tamamen Bolşevik yapmak için kullanmayı amaçlayan Lenin, 1914 yılının başlarında kongre hazırlıklarına başlamış ve dördüncü makalede bu hazırlıklar incelenmiştir. Lenin ayrıca bu kongreyle (milliyetçilik ve tarım sorunları başta olmak üzere) partinin programını, tüzüğünü ve örgütlenmesini de güncellemeyi planlamıştır.

Kongreyi örgütlemeye Nisan Toplantısı ile başlayan Bolşevikler, kongreyi Sosyalist (İkinci) Enternasyonal'in ağustos ayındaki 10. Kongresi’ne gönderilecek delegeliklerin hepsini kapmak için bir araç olarak da görmüşlerdir. Bu bağlamda çalışmalarını hızlandıran Bolşevikler, Rusya’daki yerel örgütlere yönelmişler ve parti tüzüğünü delik deşik ederek hemen hemen her yerde Bolşevik delegeler “üretmişlerdir”. Fakat hem yer meselesinin sorun olması hem de kongre için gerekli paranın toparlanamaması üzerine haziran ayında yapılan toplantıyla kongre girişimi süresiz ertelenmiştir. Hemen ardından Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasıyla da amaçlanan kongre hiçbir zaman gerçekleştirilememiştir.

Yazara göre kongre hazırlıklarının, Sovyet tarihçilerin iddia ettiği üzere, Bolşevikleri güçlendirip güçlendirmediği tartışma konusudur. Çünkü kurulan komisyonlar bölgesel koordinasyonu sağlayamadığı gibi St. Petersburg örgütlenmesine de katkı verememiştir. Bununla birlikte partinin merkezileşmiş yapısı sağlam durmaya devam etmiştir.

“Birlik” Konferansı

1914 yılının önemli konularından biri de parti içindeki birlik meselesi olmuştur. Menşeviklerin girişimiyle Uluslararası Sosyalist Büro (ISB), Rus Sosyal Demokrasisi’nin hizipçi gruplarını bir araya getirmek için “Birlik” Konferansı düzenlemiştir. Beşinci makalede bu konferansı inceleyen yazara göre Bolşeviklerin sergilediği “uzlaşmaz” tutum, diğer grupların onlara karşı birleşmesine ve 23 Ağustos 1914'te Viyana'da Enternasyonal’in 10. Kongresi toplansaydı Bolşeviklerin Avrupa sosyalist hareketinden kovulmasına neden olacaktı. Fakat Birinci Dünya Savaşı’nın başlaması bu olasılıkları yok ederek Bolşeviklerin rahatlamasını sağlamıştır.

Yine yazara göre “Birlik” Konferansı Sovyet tarihçilerin de kabul ettiği üzere “parti tarihinin sayfalarında yeterince aydınlatılmamıştır.” Bununla birlikte hem Sovyet hem de Batılı tarihçiler konferansı, Bolşeviklerin Rusya'da artan popülaritesini yurtdışındaki prestijli ittifaklarla dengelemek için Menşeviklerin umutsuz bir girişimi olarak görmüşlerdir. Yazara göre bu yaklaşım yanlıştır. Çünkü birleşmeye dair konferans fikri ISB’ye ilk olarak 1912’de Plehanov tarafından getirilmiş ve reddedilmiştir. Sonrasında 1913’te Rosa Luxemburg benzer bir teklifi yapmış ve sonuç alamamıştır. Menşeviklere yönelik “düşmanca” hareketleri ve Lenin’in uzlaşmazlığı gibi Bolşeviklerin davranışları ISB’yi harekete geçirmeye zorlamıştır. Nitekim Brüksel’de de devam eden “uzlaşmaz” tutum Lenin’in düşmanlarına ihtiyaç duydukları cephaneyi vermiş ama Dünya Savaşı Lenin’i bu durumdan kurtarmıştır.

Malinovski Meselesi

“Öteki” Lenin’e eğilen ikinci kısmın ilk makalesi en tartışmalı konulardan biri olan Malinovski meselesi üzerinedir. Glasnost’a kadar “tabu” konusu olan bu mesele nedeniyle Malinovski ismi neredeyse her yerden silinmiştir. Malinovski meselesinin “tabu” olmasının en büyük nedeni ise Lenin ve Bolşevikler için bir “utanç” konusu olmasıdır.

Malinovski Lenin’in ısrarı üzerine 1912’deki Prag Konferansı’nda Merkez Komite’ye alınmış, Duma’ya Bolşevik milletvekili olarak seçilmiş, ISB’de Bolşeviklerin temsilcisi olmuş, partiye polisin sızmasını engellemekle görevlendirilmiş ve Lenin’le Avrupa’da sık sık görüşecek kadar ona yakın olmuştur. Parti içinde böyle önemli bir konuma sahip olan Malinovski’nin polis ajanı olduğuna dair ortaya sunulan kanıtlar ve Buharin ile Rozmiroviç'in verdiği ifadeler, özellikle Lenin ve Zinovyev’in bastırmasıyla görmezden gelinmiştir. Hatta Malinovski Duma’dan izinsiz istifa ettiği için ihraç edildiğinde bile Lenin onun siyasi dürüstlüğünü ifade etmeye ve Menşeviklerin “iftiralarına” karşı savunmaya devam etmiştir. Üstüne Lenin Şubat Devrimi’nden önce Dünya Savaşı sırasında partiye verdiği hizmetlerden dolayı Malinovski'nin itibarını kamuoyu önünde iade de etmiştir. Fakat Geçici Hükümet’in kurduğu Olağanüstü Soruşturma Komisyonu’nun çalışması sonucunda Malinovski’nin ajanlığı resmen ortaya çıkınca hatasını kabullenmek zorunda kalmıştır.

Yazar, özellikle Glasnost sonrasında ortaya çıkan belgeler üzerinden sürecin tamamının izini sürerek Lenin ve Zinovyev’in Malinovski’ye duydukları aşırı güvene vurgu yapmıştır. Ona göre Lenin Malinovski’nin işçi kökenine ve yapmış olduğu başarılı çalışmalara duyduğu güvenden dolayı böyle bir hata yapmıştır. Ve bu aşırı güven de Lenin’in “zayıflıkları” olan bir insan olduğunu ortaya koymaktadır.

Lenin’in “İfadesi”

Lenin’in toplu eserlerinde “gözden kaçırılan” metinlerden birisi de 26 Mayıs 1917'de Geçici Hükümet’in Olağanüstü Soruşturma Komisyonu önünde verdiği ifadedir. 1990 ve 1991’de tarih dergilerinde yayımlanana kadar bu ifadenin tamamına erişilememiştir. Yazar ikinci makalede komisyonun oluşturulmasıyla birlikte ifadenin kendisini ve ortaya çıkış sürecini ele almıştır.

Geçici Hükümet tarafından kurulan Olağanüstü Soruşturma Komisyonu, 1905'teki birinci Rus devrimi ile 1917 Şubat'ındaki ikincisi arasında meydana gelen olaylara bakmakla görevlendirilmiştir. Komisyon Malinovski gibi provokatörlerin kullanımı, basına uygulanan sansür ve kişisel postaların ele geçirilmesi, hükümet yetkililerinin Rasputin skandalına karışması, Nisan 1912'de Lena madenlerindeki grevcilerin ve Şubat 1917'de Petrograd'daki göstericilerin vurulması ve savaş sırasında bakanların beceriksizliği ve yolsuzluğu gibi konularda soruşturmalar yapmıştır. Lenin de Zinovyev ile birlikte Malinovski meselesi üzerine komisyona ifade vermiştir. Bu ifadede Lenin’in yanlışlarını kabul etmesi, Menşevikler tarafından siyaseten kullanılmaya çalışılmıştır. Bu durum ifadenin devrimden sonra “gizlenmesine” neden olmuştur. 

Lenin ve Armand 

Armand hakkında yazdığı eseriyle Heldt ödülünü alan yazar, eserinde onun yeraltı propagandacısı, Bolşevik bir örgütçü ve kadın haklarının savunucusu olarak yaptığı çalışmalara dikkat çekmeye çalıştığını ifade etmiştir. Bu çabasına rağmen Lenin ile olan ilişkisinden kaçamadığını belirten yazar, 1992’de çok yakın arkadaş olan iki kişinin, aynı anda duygusal ilişki yaşamadıklarını kanıtlamanın imkânsız olduğunu yazmıştır. Bunları yazdıktan iki sene sonra, daha önce yayımlanmamış mektup vb. belgelerin ortaya çıkması üzerine, bu konuyu ikinci kısmın üçüncü makalesinde tekrar incelemiştir. 

Yazara göre ortaya çıkan mektuplar, kartpostallar vb. birlikte bu yazışmalarda bahsedilen ama ya yok edilen ya da “bulunamayan” belgeler, ikili arasında bir aşk ilişkisi olduğunu ortaya koymaktadır. Fakat Lenin ya Krupskaya'nın hatırı için ya uzun süredir acı çeken eşinden gelen bir ültimatomdan dolayı ya da Armand'a olan ilgisinin onun kendisine olanınkinden daha az olması nedeniyle ilişkiye son vermek istemiş ve ilişkiyi bitirmek konusunda ikili anlaşmışlardır. İkili bu anlaşmaya uyma konusunda özen göstermiş olsa da yazarın ortaya koyduğu mektupların gösterdiği üzere Armand ölene kadar ikisinin de “hisleri” devam etmiştir.

Lenin ve Yeme-İçme

Yazara göre Lenin'in "kalıpsal olmayan" bir resmini sunmak için, yemeklerini kimin pişirdiğinin, nerede yemek yediğinin, ne yediğinin ve ne içtiğinin tartışılması önem kazanmaktadır ve dördüncü makalede bu konuyu incelemiştir.

Lenin hayatı boyunca hiç yemek yapmamış ve yemek yapmayı öğrenmek de istememiştir. Fakat yemek yapmayı bilmese de yiyecekleri satın almaktan ve masayı hazırlamaktan kaçınmamıştır. Diğer yandan Lenin gibi Krupskaya'nın kendisi de ne hevesli ne de yetenekli bir aşçı olmuştur.

Lenin ve Krupskaya yemeklerini başka birinin hazırlayacağını bekleyerek büyümüşler ve ikisi de ev işlerinden daha önemli işleri olduğunu düşünmüşlerdir. 17 yıl boyunca Bolşeviklerin sekreterliğini tek başına ücret almadan yapmış olan Krupskaya, “kadın sorunu” ve eğitimle ilgili konularda da araştırma yapmak ve yazmak için kendisine zaman ayırmaya çabalamıştır. Dolayısıyla ikisi için de yemek meselesi hep “önemsiz” olmuştur. 

Bu nedenle 1898'de Sibirya'daki kızının ve damadının yanına taşınmış ve 1915'teki ölümüne kadar onlarla yaşamış olan Krupskaya’nın annesi, mutfakta ve ev işlerinde gönüllü olarak onlara yardım etmiştir.

 Kendisine verilen her şeyi oldukça itaatkâr bir şekilde yiyen Lenin, Batı Avrupa’daki göçmen hayatı boyunca çoğunlukla dışarıda (pansiyonlar, restoranlar, lokantalar) yemek yemekten çekinmemiştir. Seyahatleri ve dağdaki yürüyüşleri sırasında ise ana yemeği sandviç olmuştur.

Lenin sağlığını ve üretkenliğini korumak için düzenli ve ölçülü beslenmeye dikkat etse de yemek yemeyi pek sevmeyen ve nadiren düşünen biri olmuştur. Yazara göre yemek yemeye bu gelişigüzel yaklaşım, Lenin'in sağlığının bozulmasına sebep olmuştur.

Diğer yandan Lenin’in en sevdiği içecek çaydır. “Mühürlü trende”, suikasta uğradıktan sonra olduğu gibi çay hayatının vazgeçilmezlerinden biridir. Anılara bakıldığında alkol konusunda ölçülü de olsa Lenin’in bira ve şarap içmeyi sevdiği ortaya çıkmaktadır. Sonuç olarak yazar, Lenin’i disiplinli ve özverili bir lideri olarak tasvir etmekten hoşlanan Sovyet yazarların onun yeme ve içmeye “önem vermeyen” tarafını göstermemelerini, haklı olarak, ilginç bulmaktadır. 

Lenin ve Tatil

Lenin’in hayatı boyunca sürdürdüğü en önemli alışkanlıklardan biri de tatilleri olmuştur. Neredeyse hiç tatil yapmamış diğer Rusyalı devrimci liderlerin aksine Lenin, 1917 devriminden önceki 15 yıl boyunca yazlarının neredeyse tamamını deniz kıyısında veya dağlarda geçirmiştir. Beşinci makalede Lenin’in tatil alışkanlıklarını inceleyen yazara göre bu tatil sürekliliğinin ardında düzenli ve makul bir gelire sahip olmasının da payı olmuştur.

Lenin’in tatil alışkanlığı çocukluğundan itibaren başlamış ve yaz tatillerini genellikle taşrada geçirmiştir. Devrimci siyasi yaşamında ise tatillere çıkma nedeni ya sinirlerinin yıpranması ve kendini oldukça kötü hissetmesi ya annesiyle buluşması ya da Krupskaya’nın sağlık sorunlarından ötürü olmuştur. Bununla birlikte sinirlerinin yıprandığı anlarda da kısa süreli tatil yapmaktan da çekinmemiştir. Lenin’in dikkat çeken bir özelliği ise tatildeyken siyasi tartışmalardan, yoldaşlarıyla yazışmaktan olabildiğince uzak kalmaya özen göstermiş olmasıdır. 

Yazara göre bütün bunlar Lenin’in kendisinin ve eşinin kişisel esinliklerini çoğu zaman günün siyasi taleplerinden önce geldiğini göstermekte ve dolayısıyla Lenin'in “kalıpsal olmayan” bir özelliğini daha ortaya koymaktadır.

Lenin ve Spor

Altıncı ve son makalede incelenen konu ise Lenin’in “kalıpsal” olmayan özelliklerinden biri olan spora duyduğu ilgidir. 

Çocukluğunu geçirdiği taşra Lenin’in doğa sporlarına ilgi duymasını sağlamıştır. Burada kürek çekme, yüzme ve dalma gibi su sporlarıyla uğraşan Lenin, Sibirya’daki sürgün döneminde ise kayak yapma, kızakla kayma, avcılık, balık tutma ve buz pateni kayma gibi sporları yapmaktan da çekinmemiştir. İsviçre’deki göçmen yaşamında dağa tırmanma ve yürüyüş yapma alışkanlığını kazanan Lenin, iki defa kaza atlatsa da bisiklete binmekten de vazgeçmemiştir.

Yazara göre Lenin’in spora olan bu tutkusu daha iyi bir devrimci olmaktan çok iki nedene dayanmaktaydı. Birincisi fiziksel egzersizler Lenin’in psikolojik strese ve duygusal belirsizliğe verdiği bir tepkiydi. İkincisi ise Lenin kendisine fiziksel meydan okumayı seven biriydi. 

Kalıpların Dışına Bakmak

Eser boyunca yazarın yoğun kaynak kullanımı dikkat çekmektedir. 1958 ile 1965 yılları arasında Moskova’da yayımlanmış 55 ciltlik V. I. Lenin’in Bütün Eserleri’ni (Polnoe sobranie sochinenii) temel alan yazar, Marksizm-Leninizm Enstitüsü’nün Moskova’da 1970–82 arasında yayımladığı ve Lenin’in günlük yaşamında hangi günler nerede olduğunu ve ne yaptığını takip etmeye çalışan on iki ciltlik Biografi cheskaia khronika, bütün siyasi gazetelerin arşivleri, Ohranka Arşivleri, Nadejda Krupskaya’nın Lenin’den Anıları ve Krupskaya ve Lenin’in akrabalarına yazdığı yaklaşık 235 mektup ile de Lenin’in kişisel yaşamına büyük ışık tutmaktadır. Bunlara ek olarak Glasnost ile ortaya çıkan belgeleri de özenle inceleyen yazar, Sovyet tarihçilerin hagiografi eserlerine karşın insani yönü ağır basan Lenin’i ortaya koymakla birlikte Batılı akademisyenlerin gözünden kaçan yerleri de açıkça ifade etmektedir.

“İnsan” Lenin’i çeşitli yönleriyle ortaya koyarak yazar, hayranlarının ikon ve düşmanlarının ise tiran olarak kalıplaştırdığı görüntüden Lenin’i kurtarmaktadır. Eserdeki kimi yerlerde yapılan bu “kurtarmanın”, Lenin’in siyasi becerilerini küçültme ve “büyüklüğünü” önemsizleştirme gibi deformasyonlara yol açtığı da görülmektedir. Fakat kitabın sonunda ortaya çıkan “kalıpların dışındaki” Lenin, “ölü yıldızlara hayatı götürmeye” niyetli olanlar için Lenin’in ve devrimin ulaşılabilir olduğunu göstermeye devam etmektedir.

16 Ocak 2025 Perşembe

Rusya için “Nefeslenme” Vakti

Yüzyılın başında derinleşen kapitalizmin krizi, savaş ateşini ortaya çıkartıp dünya geneline yayarak sürüyor. Yerel ve bölgesel güçlerin katılımıyla başlayan savaş ateşi, son yıllarda Rusya’nın doğrudan katılımıyla emperyal güçlerin düzeyine sıçradı. İki yılı aşkındır süren bu durum, Rusya için “yeni bir dönemin” başlangıcına neden olmuştu. Bu “yeni dönemin” sancılarına göğüs gererek ayakta kalabilen Moskova, şimdi hem güç toparlamak hem de yeni dönemin “fırsatlarına” odaklanmak için kısa bir nefeslenme sürecinde.

Ukrayna, Kore ve İran

Suriye’de ve Wagner aracılığıyla Afrika’daki çeşitli ülkelerde doğrudan ama “sınırlı” bir güçle bulunan Rusya, Ukrayna’yı işgal ederek savaş ateşine “bütün” gücüyle dalmıştı. Ukrayna’yı işgal sürecinde ekonomik, siyasi ve askeri yaptırımların yanı sıra NATO güçlerinin bizzat katılımına rağmen Rusya’nın ayakta kalması ve hedeflerinin bir kısmına ulaşması önemli bir “başarı”. Fakat “başarının” önemli olması onun sürdürülebilir olmasından geçiyor. Bu da Moskova’yı “fırsatlara” ve “güç kazanmaya” odaklanmaya itiyor.

Fırsatların ilkini ise “Trump” sunmakta. Trump’ın “barış” söylemlerine sarılan Moskova, müzakere ve ateşkesi dilinden düşürmeyerek “kazanımlarını” konsolide etmeyi hedefliyor. Moskova diğer yandan da savaş sahasına ciddi güç yığarak Trump koltuğa oturana kadar Ukrayna’da ilerleyebildiği kadar ilerleyip masaya güçlü oturmayı arzuluyor. Böylece “barış” masasına güçlü ve kazanmış olarak oturup “nefeslenme” için oldukça çok vakit edinmeyi amaçlıyor.

Moskova’ya fırsatların ikincisini ise Kuzey Kore sunmakta. Çin’in “etkisi altındaki” Pyonyang yönetiminin hem askeri gücünü geliştirmeyi hem de Çin’in etkisini “dengelemeyi” istemesi, keza Rusya’nın da hem Çin’in etki alanına “dokunmayı” hem de savaş sahasındaki “maliyeti” düşürmek istemesi iki ülke arasındaki ilişkileri alevlendirdi. Geçtiğimiz aylarda Rusya ile Kuzey Kore arasında “Kapsamlı Stratejik Ortaklık Anlaşması”nın imzalanması ve anlaşmanın ardından Kuzey Koreli askerlerin Ukrayna’daki Rus ordusuna katılması ilişkilerinin daha da büyüyeceğine işaret ediyor. Diğer yandan Moskova bu ilişki biçiminin Kuzey Kore gibi “gücünü geliştirme” ve “denge” arayan (özellikle Orta Doğu ve Afrika’daki) ülkelere örnek olmasını da istiyor. Ki bunların başında da İran geliyor.

Rusya’nın Orta Doğu’daki müttefiki İran’ın “önemi”, Esad’ın devrilmesinin ardından daha da arttı. İran’ın “önemi” siyasi ve askeri müttefik olmasından çok “ekonomiden” kaynaklanıyor. İki ülkeye de uygulanan “Batı” yaptırımlarının etkilerini hafifletmesi için ikili ticaretin geliştirilmesi, Avrasya Ekonomik Birliği’nin ekonomilerini birbirlerine entegre etme için kullanılması ve özellikle ikilinin enerji sektöründeki güçlerini karşılıklı olarak büyütmesi yaşamsal önem taşıyor. Bu nedenle İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan’ın Moskova’ya yapacağı ziyarette imzalanacak olan “Kapsamlı Stratejik Ortaklık Anlaşması”nda askeriden çok “ekonomik” noktalar öne çıkıyor.

“Ekonomi”nin öne çıkması Rusya’nın ve İran’ın, Esad’ın devrilmesinin de ortaya koyduğu üzere, “ekonomik güçle” desteklenmeyen “askeri gücün” kolayca çökebileceği dersini aldıklarını gösteriyor. Nitekim Rusya da Esad’ı ayakta tuttuktan sonra Suudi Arabistan, Mısır ve Körfez ülkeleriyle “ekonomik” ilişkilerini geliştirmeye daha fazla önem vermişti ve şimdi de bölgedeki “ekonomik” ilişkilerin “müttefiki” Esad’dan daha önemli gördüğünü hızlıca kesilen Moskova biletiyle ortaya koydu. Dolayısıyla önümüzdeki süreçte Rusya’nın Orta Doğu’da özellikle ekonomik gücünü artırarak (Suriye’deki üslerini korumanın da gösterdiği üzere) askeri gücünü konsolide etmeye odaklanacağı görülüyor.

ABD ve AB

Napolyon’un Rusya seferinden sonra ilk defa Moskova’ya karşı bir araya gelen[1] Batı, bu seferde de kesin bir zafere ulaşamadı. Bu iki sefer, Rusya’ya önemli ölçüde zarar verse de “Batı”nın kendi içerisindeki çatlakları derinleştirmeye neden oldu.

Bu bağlamda hem ABD hem de AB içerisindeki karşıt görüşler son zamanlarda kendilerini dillendirmekle kalmıyor, harekete de geçiyorlar. Bir taraf Rusya’ya yönelik kuşatmayı ve askeri saldırıları yoğunlaştırmaya diğer taraf görüşmeleri ve “ekonomik” ilişkileri geliştirmeye çalışıyor.

“Demokratlar”ın Başkanı Biden, giderayak savaşı kışkırtmayı sürdürerek halefi ve selefi Trump’ı “barıştan” mahrum bırakmak istiyor. Biden ve destekçileri, NATO uydularının yönlendirmesiyle kullanılabilen uzun menzilli ATACMS füzelerinin Rusya’ya karşı kullanılması iznini verme ve yeni askeri yardımlarla doğrudan savaşı devam ettirmeye çalışıyorlar. Buna ek olarak Romanya’ya yeni üs, Gürcistan’da seçimi kazanan Rusya yanlısı başkanı protesto gösterileri, Ermenistan ile stratejik ortaklık komisyon kurulması, Azerbaycan uçağın düşürülmesinden sonra Bakü’nün Rusya’ya yaptığı baskıya destek verilmesi de “kuşatmanın” sürdürüleceğine işaret ediyor.

Buna karşılık AB içerisindeki “savaş” ve “kuşatma” yanlısı seslerin sayısı azalmakta. Polonya dışında açıktan ve yüksek perdeden konuşan neredeyse kalmamış durumda. Öte yandan Avrupa’da Rusya ile işbirliği giderek gelişiyor. Avrupa ülkeleri 2024’te 2023’ten 2 milyon ton daha fazla Rusya’dan sıvılaştırılmış doğalgaz alırken Rusya’nın Almanya’ya uranyum ihracatı geçen yıla göre yüzde 70 artıyor, Slovakya ve Sırbistan’ın “barışa” desteği sürerken Hırvatistan’da Kiev’e askeri yardımın artırılmasına karşı olan Milanović cumhurbaşkanı oluyor, Çekya’da Rusya yanlısı Babis’in iktidara gelme olasılığı büyürken Kiev’in Rusya doğalgazının Avrupa’ya transit geçişini iptal etme “kararı” büyük tepkiyle karşılanıyor.

Avrupa ve ABD arasındaki bu çelişkilerin farkında olan Putin ise nabza göre şerbet veriyor. Savaşı ve kuşatmayı devam ettirmek isteyenlere karşı “Oreşnik” füzesini ortaya koyarken İran, Husiler vb. “Batı” karşıtlarına desteğini sürdüreceğini belirtiyor. Scholz ile görüşerek de Putin, ekonomik ve siyasi ilişkileri geliştirmek isteyen Avrupalılara kapısının açık olduğunu da gösteriyor. Önümüzdeki süreçte Trump vaat ettiği gibi Ukrayna’da “barış” Avrupa’da “gümrük vergisi” politikalarını uygularsa Putin’in “ikili taktiği” Moskova’nın güç ve nefes almasını devam ettirebilir.

Çin

Rusya’nın askeri gücünü kullandığı dönemde ekonomik olarak en büyük destekçisi Çin olmuştu. Bu süreçte iki ülke arasındaki ekonomik ilişkiler tarihi rekorlar kırmıştı. Şimdi de bu ilişkiler çeşitlenerek devam ediyor. Batı’nın yaptırımlarının ardından Rusya en önemli ihracat kalemleri olan doğalgaz ve petrol ihracını Orta Asya ülkeleri ile Çin’e kaydırması Moskova’nın elinin güçlü olmasını sağlıyor. Yine Çin ile öncülüğünü yaptıkları BRICS’in genişlemesi de Rusya’nın bu konuda önünün açık olduğuna işaret ediyor.

Ayrıca BRICS ve Orta Asya’da kurulan bu ilişkiler iki ülkenin kuşatılmasının da önüne geçilmesi açısından askeri ve siyasi bir anlam da taşıyor.

İki ülke arasında stratejik boyutta geliştirilen bu ilişkiler "iyimser" hava yaratmakla birlikte "temkinliliği" de yanında getiriyor. Çin’in dünya ekonomisi üzerindeki hakimiyetini koruma ve geliştirme açısından kimi zamanlarda Rusya’yı yalnız bırakmış olması Moskova’nın hatırında. Bundan dolayı Moskova’nın "nefeslenme" sürecinde Çin’e muhtaç kalmayacağı ama onu "kızdırmayacak" şekilde ekonomik gücünü artıracağı yeni "müttefikleri" bulmaya çalışacaktır. Bu noktada da Sovyetlerden kalma ilişkilerini, özellikle Asya, Afrika ve Orta Doğu’da kullanmaya yönelecektir. Çünkü Rusya’nın varlığını devam ettirebilmesi için sınırlı kaynakları ve fırsatları "verimli" kullanmaktan başka çaresi yok. Ve bunun için de bir nefes arasına ihtiyacı var.



[1] 1812’deki seferde sadece İngiltere Rusya’ya destek vermişti.

30 Aralık 2024 Pazartesi

Avrupa: Kendinde mi Kendisi-İçin mi?

“Batı” bloğunun diğer sac ayağı olan Avrupa, içsel gelişim ile dışsal baskının gerilimi altında. İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’nın ardından NATO’nun (dolayısıyla ABD’nin) koruması altında “gelişen” Avrupa sermayesi, SSCB ve Yugoslavya’nın yıkılmasıyla kıtanın tamamına hâkim olmuştu. İçerideki bu hâkimiyetle küresel emperyalist güç odağı olma fırsatını yakalayabilen Avrupa, bir yandan kendisine bu olanağı sağlayan ABD’nin Ukrayna üzerinden yaptığı “baskıyla” diğer yandan da kıtasal gelişiminin küresel gelişimi “zorlamasıyla” karşı karşıya. Baskı ve zorlama da son dönemde “içerideki” tartışmaları alevlendirmekte.

“İçteki” Gerilim

Avrupa içerisindeki tartışmalarının odağı ise ABD. 

ABD, Rusya’nın kuşatılmasında belirli bir rol verdiği Avrupa’yı kuşatmanın son halkası olan Ukrayna-Rusya savaşına katılmaya da “ikna” etti. Bu iknada “baskı” kadar Avrupa sermayesinin Ukrayna’ya yönelik savaşı ağır sanayi sermayesini savaş sanayisine dönüştürme, Rusya içerisinde yeni sömürgeler oluşturma ve hammadde kaynakları ile pazarlar elde etme “fırsatı” olarak görmesinin de payı vardı. Fakat gelinen son noktada bu amaçlarının hiçbirine ulaşamamış olması Avrupa’yı ABD’den çok kendisine odaklanması gerektiği düşüncesine itiyor. 

“Ulusal çıkarı” savunan siyasi parti ve hareketlerin siyasal alanda öne çıkması da bunun göstergesi. Bu durumun etkisi ABD’nin baskısına uyum sağlamış olan iktidardaki partilerin politikalarındaki “ufak” değişikliklerde görülüyor. Geçtiğimiz günlerde New York Times gazetesinin Avrupa ülkelerinin Rusya’ya karşı yaptırımları uygulamak bir yana petrol ithalatını artırdığını belirterek şikâyet etmesi, Almanya Başbakanı Scholz’un Putin’le görüşmesinin “olumlu” karşılanması da bir diğer göstergeler. Ek olarak Trump’ın korumacılık politikası, Avrupa’ya gümrük vergisi uygulayacağını söylemesi, Ukrayna’da “barışı” vurgulaması ve Avrupa’daki ABD güçlerini çekmeyi vaat etmesi de Avrupa’da kendine odaklanma düşüncesini güçlendiriyor.

Buna karşılık ABD yanlısı özneler de hamlelerini yoğunlaştırıyorlar. AB Komisyonu Başkanı'nın Avrupalıların Rusya’dan sıvılaştırılmış doğalgaz alımının son bir yılda artış gösterdiğini ileri sürerek yeni yaptırım paketi hazırlaması, NATO Genel Sekreteri Rutte’nin Avrupa ülkelerinin gelirlerini sağlık ve sosyal güvenliğe değil savunma sanayine yatırmaları gerektiğini söylemesi baskının “zor” yönünde artacağına işaret ediyor. Ayrıca ABD ile Avrupa arasındaki toplam ticaretin, 2006 yılından sonra ilk kez (2022 yılında) Avrupa’nın Rusya ve Çin ile yaptığı ticaretin toplamından fazla olması “ekonomik” baskının da etkili olacağını gösteriyor. Bu noktada Avrupa sermayesinin motor gücü Almanya’daki gelişmeler önem kazanıyor.

Almanya’nın Seçimi 

“Sosyal Demokrat” Şansölye Schröder döneminde başlayan Rusya (doğalgaz, petrol) ve Çin (otomobil ve diğer fabrikalar) ile ilişkiler, Alman sermayesinin atılım yaparak Avrupa’da hegemon olmasını sağlamıştı. Ukrayna-Rusya savaşını emperyalist güç olma fırsatı olarak gören Alman sermayesi bu süreçte ne ağır sanayisini savunma sanayisini dönüştürebildi ne de Rusya’nın ucuz enerji kaynaklarına hâkim olabildi. Tam tersine evdeki bulgurundan oldu.

Alman sermayesi Rusya pazarından çekilince yerini Çin sermayesi doldurdu, Pekin yüksek teknolojili ve dayanıklı tüketim malları üretmeye başlayınca Alman mallarının Çin’deki pazarı daraldı ve en önemlisi Alman sanayisine devasa kâr sağlayan ucuz enerjiden mahrum oldu. İktidara gelen Yeşillerin dayatmasıyla geçilmeye çalışılan yeşil enerjinin maliyetli olması ve Rusya’dan gelen ucuz doğalgazın kesilmesi Alman sanayisinin rekabetçiliğine darbe vurdu. Ve bu da 2023’te artmaya başlayan iflas eden şirket sayısının 2024’te daha da yükselmesine ve üstelik bu şirketlerin çoğunun cirolarının milyon avrolar olmasına ve dolayısıyla hükümetin çökmesine neden oldu.

“İçerinin” ve “dışarının” birbirlerini belirleyici olduğu bu mesele, Şubat 2025’te yapılacak erken seçimlere doğru giderken gündemin zirvesinde yer alıyor. 

Nitekim seçimlerde birinci parti olma ihtimali yükselen AfD “Batı”nın Rusya politikasını eleştirirken Rusya’nın AB’ye entegre edilmesini ve Almanya’nın Çin’in Tek Kuşak Tek Yol projesine katılmasını savunuyor, ABD askerlerinin Almanya’dan çekilmesini istiyor. İktidardaki partiler de bu temadan uzak kalamıyorlar. Putin ile görüşen "Sosyal Demokrat" Başbakan Scholz Moskova’ya da gidebileceğini söylüyor, buna karşılık muhafazakâr-liberal CDU/CSU bunu “reklam kampanyası” olarak gördüğünü belirtiyor. Rusya ile ilişkilerin düzeltilmesinin meşrulaştığını gösteren bu gelişmeler Alman sermayesinin “içeriye” ve “kendi çıkarlarına” yoğunlaşacağı ve “dışarıdaki” politikasını buna göre belirleyeceği ihtimalinin yüksek olduğunu gösteriyor.

Diğer yandan düşük büyüme hızı, Macron’un neoliberal programının çöküşü ve siyasal kriz de Fransa’nın “içeriye” yoğunlaşacağı ihtimalinin yüksek olabileceğine işaret ediyor.

Sonuç olarak gelişmeler önümüzdeki süreçte Almanya-Fransa birlikteliğiyle güç kazanan AB’nin blok olarak hareket etme olasılığının azaldığını ortaya koyuyor. Buna ek olarak AB üyesi olan ülkelerdeki “ulusalcı” hareketlerin ve programların gelişerek ABD, Rusya ve Çin ile farklı düzeyde ilişkiler yürütmek istediklerini belirtmeleri de Avrupa’nın parçalı bir şekilde de olsa kendisine ve çıkarlarına odaklanacağı bir sürecin öne çıktığını gösteriyor. 

24 Aralık 2024 Salı

“Yeni” Yıla Başlarken

21. yüzyılın ilk çeyreğinin sonlarına gelinirken düzensizliğin yayıldığı ve krizlerin arttığı bir dünya hali giderek kalıcılaşıyor. Vestfalya’dan bu yana iyi kötü bir şekilde var olabilen uluslararası düzen, dayandığı kuralların ve kurumların işlevini yeterince yerine getirememesinden dolayı çözülüyor. Çözülmede başat rolü savaşlar ile ekonomik kriz oynamayı sürdürüyor.

Kâr oranlarının düşme eğiliminin tetiklediği kapitalizmin yapısal krizi, artı-değerin realizasyonunda yaşanan sorunlarla birlikte derinleşiyor. Bu sorunları klasik reflekslerinden biri olan savaşla çözmeye çalışan kapitalizm, son 10 yılda şiddet eğiliminin dünya çapında artmasına ve sıcak çatışmaların Hindistan’ın iki katı kadar büyük alanda yaşanmasına neden oluyor. Fakat savaşların “yaratıcı-yıkıcılığının” krizlere çözüm olamaması, sermayeyi ticaret blokları temelinde çözüm aramaya yöneltiyor.

SSCB’nin yıkılmasıyla zaferini ilan eden neoliberalizmin gerçekleştirdiği küreselleşme ise ticaret bloklarının oluşmasında “pürüzlere” neden oluyor. Küreselleşmeyle birlikte üretim ve dolaşım alanının yanı sıra finans alanında da birbirine bağlanmış olan piyasaların arasına bloklar koymanın yolu da karşılıklı hamlelerden geçiyor. Nitekim siyasal alan ile savaş alanında yaşanan son gelişmeler de ekonomik alanda yapılacak bu hamlelerle bağlantılı. Ve ABD ile AB öncülüğündeki “Batı” bloğunun hamleleri de bu bağlamda yoğunlaşarak hız kazanıyor.

ABD ve Trump

Yeni yılla birlikte ikinci Trump dönemine geçecek olan ABD’de hazırlıklar sürüyor. Emperyalist özünü koruyan ABD’de Trump ile birlikte dışarıda ve içeride bir takım politika değişikliklerinin olacağı görülüyor.

Trump önceki döneminde olduğu gibi bu döneminde de en güçlü rakibi Çin’e odaklanıyor. Kabinesi için düşündüğü isimlerin İsrail destekçileri, göçmen karşıtları ve Çin’e karşı sert politika izleme taraftarlarından oluşması bunun bir göstergesi. Yasadışı göç ve uyuşturucu kaçakçılığını bahane ederek yeni yılda Meksika, Kanada ve Çin’den gelen tüm mallara gümrük vergisi uygulayacağını söylemesi de Meksika ve Kanada’yı “içerme” amacının yanı sıra Çin’e yönelik ticari hamlelerine devam edeceğine işaret ediyor. Keza BRICS üyelerinin dolara alternatif para birimi yaratmalarına karşı gümrük vergisi tehdidinde bulunması da.

İlk döneminde Çin mallarına yüksek vergiler uygulama ve Trans-Pasifik Ortaklığı’ndan çekilme gibi politikalarının Biden yönetiminde de devam ettirilmesi, Trump’ın üzerine basacağı bir zeminin bulunduğunu gösteriyor. Ticari baskının yanı sıra bu zemini kuvvetlendirmenin bir yolu da Rusya’ya karşı izlenen politikalardan geçiyor. 

Trump Moskova üzerindeki siyasi ve askeri baskıyı azaltarak hem Rusya ile Çin arasındaki bağı gevşetmeyi hem de gücünü Pekin’e kuşatmada kullanmayı amaçlıyor. Bu nedenle bir taraftan Ukrayna’ya Rusya ile barışmaya hazır ol mesajı verirken diğer taraftan ABD’nin Rusya’ya karşı kendilerini korumasını isteyen NATO üyesi ülkelere savunma harcamalarını GSYH’nın yüzde 5’ine yükseltmelerini talep ediyor. Trump “müttefikler” yüzünden Rusya’ya karşı harcadığı askeri ve ekonomik gücü Çin’le birlikte “içeride” de kullanmayı amaçlıyor.

ABD’yi “yeniden büyük yapmanın” yolunun “içeriden” geçtiğini düşünen Trump, korumacılık politikası ile “küçük ve orta” burjuvazinin memnun etmeyi hedefliyor. ABD’nin açtığı savaşlardan sadece silah tekellerinin kazandığını ve savaşların bedelini sermayenin diğer kesimlerinin ödediğini ileri sürerek onların gönüllerini okşayan Trump, kendisi gibi “büyük” sermayeye yaslanıyor. Sermaye üzerindeki denetimlerin ve vergilerin kaldırılmasını talep eden Elon Musk’ın önderliğindeki kesimle hareket ederek Trump, muslukların bu yöne akmasına çabalıyor. Bu çaba kendisini özellikle “müttefikler” ile vatandaşların devlet tahvillerini almaya zorlanmasında gösteriyor. 

Geçtiğimiz Ekim ayında Amerikan devlet tahvillerinin en büyük alıcısı 1,1 trilyon dolar ile Japonya olurken Çin 760 milyar ile ikinci, Britanya 746 milyar dolar ile üçüncü oldu. Böylece yıllardır Çin’in ABD’ye karşı kullandığı “ekonomik” kozun gücü azaltılırken ABD sermayesinin finansmanında “müttefikler” Washington’da daha da bağımlı kılınarak kullanılıyor. Bunlara ilaveten ABD vatandaşları “sınıf mücadelesinin” bir öznesi olmaya değil “Trumplaşabilecek” bir birey olmaya davet ediliyor.

Trump’ın izleyeceği politikalar belirli köşe taşlarına sahip olsa da yolun kendisine özgü marazlar bulunmakta. Trump’ın seçilmesinin ardından devlet içi kliklerin bir yandan Ukrayna’ya füzeleri Rusya içine fırlatma izni vermesi ve Polonya’yı Rusya’ya karşı savaşmaya yönlendirmeye çalışması diğer yandan da senato ve temsilciler meclisinde çoğunluğu kazanan Trump’ın tüm kontrolü eline almasına karşı mücadeleye şimdiden başlaması marazların büyük olduğunu gösteriyor. Çin’e yönelik politikaların küresel ticaret ortamını zayıflatmasını da bunlara eklediğimizde Trump’ın, ABD emperyalizminin ve sermayenin işlerinin yeni yılda hiç kolay olmayacağı ortaya çıkıyor.

4 Aralık 2024 Çarşamba

İbn Haldûn’un Sosyoloji, Psikoloji ve Siyaset Bilimi Temelinde Tarihi Ele Alışı

14. yüzyılın en önemli düşünürü olan İbn Haldûn, gerek bıraktığı eserleriyle gerekse birçok modern bilim dallarının öncüsü olmasıyla günümüzde de etkisini sürdürmektedir. Bıraktığı eserlerin en ünlüsü olan Mukaddime, toplumların oluşumu, yaşantısı ve dağılışı üzerine önemli tespitleri içermektedir. Bu tespitlerini tarihsel bir süreç içerisindeki ekonomik ve kültürel gelişim üzerinden değerlendirmesi günümüzdeki sosyal bilimlerin öncüsü olmasını sağlamıştır. Bu bağlamda bu çalışmada İbn Haldûn’un Mukaddime isimli eserinin tarihi günümüzdeki “sosyal bilimler”den sosyoloji, psikoloji ve siyaset bilimi temelinde ele aldığı ortaya konulmaya çalışılacaktır.

İlm-i Umran ve Sosyoloji

Mukaddime, İbn Haldûn’un bir giriş ve üç cilt kitaptan oluşan Dünya Tarihi isimli eserinin giriş metnidir (Canatan, 2016, s. 202). 
Mukaddime’nin önsözünde İbn Haldûn tarih bilimi hakkındaki düşüncelerini açıklamaktadır ve şöyle demektedir: 
“Tarih ilmi olayların nedenselliğini ve sebeplerini derinliğine inceleyen bir ilimdir. Bu yüzden de o, felsefenin temeli ve felsefi ilimlerden biri sayılmaya layıktır.” (İbn-i Haldûn, 2004, s. 26)
Tarihi felsefi bilimlerden biri sayan Haldûn, kendisinden önceki tarihçileri devletlerin kurulma, gelişme ve dağılma nedenlerine hiç değinmediklerini belirterek eleştirmiştir (Canatan, 2016, s. 204).
Haldun’un eleştirilerinden biri de tarihçilerin umranın tabiatını bilmemeleridir. Haldun’a göre umran toplumsal yaşamı ifade etmektedir. Bu toplumsal yaşamın kendine özgü bir doğası vardır. Doğası gereği toplumlar uzun bir süreç içerisinde değişirler ve tarihçiler bunu fark edemezler. (İbn-i Haldûn, 2004, s. 59)
Haldûn’a göre insanlar hayatta kalabilmek için birbirlerine yardım etmek zorundadırlar. Bu zorundalık birlikte yaşamayı gerektirmektedir ve umran da buradan doğmuştur. Böylece Haldûn insanın sosyal varlık olduğunu belirtmiştir. Buna ek olarak Haldûn, umranı kavrayabilmek için farklı toplumların değişik dönemlerdeki yaşayışlarını, geleneklerini, dinlerini ve inançlarını bilmek gerektiğini ifade eder. (İbn-i Haldûn, 2004, s. 79) Böylece Haldûn tarihi anlamak için günümüzdeki sosyal bilimlerden sosyolojinin bilinmesini gerektiğini ortaya koymaktadır. Bunu da İlm-i Umran olarak adlandırmaktadır (Altun, 2015, s. 76; İbn-i Haldûn, 2004, s.80). Haldun sosyolojinin kurucusu olmak kalmaz, onu tarihi ele almanın temellerinden biri olarak da görmektedir.

Asabiyye ve Psikoloji

Haldûn’a göre toplumlar yani umranlar bedevi ve hadari olmak üzere iki formasyona sahiptirler. Tüm toplumların geldiği ilk aşama olan bedevi umranda insanlar göçebedirler ve sınırlı ihtiyaçlarını gidermektedirler. Bedevi umranda asabiyye yani dayanışma ruhu yüksektir ve umranın ayakta kalmasını sağlar. Haldun’a göre asabiyye umranın zorluklara dayanarak yaşamını devam ettirmesini mümkün kılmaktadır. Bedevi umranın bir sonraki aşaması olan hadari umranda ise insanlar şehirlerde yaşamaktadırlar. Hadari umranda refah ve zenginlik artmıştır. Bu refah ve zenginlik asabiyyeyi azaltır ve bireyciliği arttırır. Bireyciliğin artması umran içindeki bağları ve güvenliği zayıflatır. Böylece umran çözülmeye başlar. (Altun, 2015, s. 80; Canatan, 2016, s. 210, Dilek ve Fidan, 2022, s. 382; Parlak, 2012, s. 148).
Haldun, asabiyye kavramını kullanarak toplumların tarihsel süreç içerisindeki dönüşümlerini ortaya koymaya çalışmaktadır. Dayanışma ruhu olan asabiyye, bireylerin toplumla kurduğu ilişki üzerinden insan psikolojisini de açıklamaktadır. Bu bağlamda Haldun’un toplumların tarihsel süreç içerisindeki dönüşümleri açıklamaya çalışırken psikoloji bilimini de temel aldığı görülmektedir.

Mülk ve Siyaset Bilimi

Haldûn’a göre bir arada yaşamak zorunda olan insanlar arasında haksızlıklar yaşanabilir. Bu haksızlıkları gidermek için emredici ve yasaklayıcı bir otoriteye ihtiyaç vardır. Her kabilede var olan bir reis bu otorite ihtiyacını gidermektedir. Bir kabile diğer kabileler üzerinde üstünlük kurmaya başladığında devlete doğru bir gidiş gerçekleşir ve mülk yani devlet kurulur. Devlet kurulduğunda ise kabile reisi devlet başkanı olmaktadır. Kabile reisi otoritesi olan ama gücü olmayan yönetici iken devlet başkanı otoritesinden çok gücü olan yönetici olur. Kabile reisi iktidarını daha çok kabile üyelerinin rızası üzerine kurarken devlet başkanı iktidarını zora ve baskıya dayandırmaktadır. (Belge, 2018, s.273, 281, Canatan, 2016, s. 211).
Devlet aynı zamanda bedevi umranın hazari umran olmasının doğal ve nihai bir sonucudur. (Altun, 2015, s. 79). Çünkü Haldûn’a göre göçebenin amacı medenileşmektir ve o yolda ilerlemektir. Umranın medenileşmeye ve devletleşmeye götüren ise asabiyyedir (Parlak, 2012, s. 161). Fakat mülkün yani devletin kurulmasıyla birlikte asabiyye de zamanla azalmaktadır. Bu azalma mülkün geçirdiği beş evreyle de bağlantılıdır (İbn-i Haldûn, 2004, s.216).
Haldun’a göre mülkler yani devletler şu beş evreyi geçirirler: Zafer yani mülkün doğuşu, istibdat yani mülkün yükselişi, ferağ yani refah dönemi, müsâlemet yani gerileme ve israf ve son olarak tebzîr yani mülkün yıkılması. Her mülk bu beş evreyi yaşar ve sonunda yerini başka bir mülke bırakır (Dilek ve Fidan, 2022, s. 391; İbn-i Haldûn, 2004, s.249-250). 
Haldûn, mülkün yani devletin kuruluş süreciyle birlikte geçirdiği tarihsel evreleri ele alırken iktidarın izlediği siyaseti ortaya koymaktadır. İktidarın izlediği bu siyaset, mülkün içinde bulunduğu tarihsel evreyle bağlantılıdır. Bu bağlantı Haldun’un, mülkün tarihsel sürecini ortaya koyarken siyaset bilimini temel aldığını göstermektedir.

Sonuç

İbn Haldûn, sadece İslam tarihinin değil dünya tarihinin de en önemli düşünürlerinden biridir. İbn Haldûn’u önemli kılan ise tarihi inceleme yönteminin yanı sıra tarihi oluşturan somut ve soyut öğeleri de incelemenin kapsamına almasıdır. Haldûn en önemli eseri olan Mukaddime’de bu tarih anlayışını, yöntemini ve incelemesini ortaya koymuştur.
İbn Haldûn Mukaddime isimli eserinde tarihin merkezi öğelerinden biri olarak toplumu yani umranı ele almıştır. Umranın yapısını geçirdiği tarihsel süreç üzerinden ele alan Haldun, tarihi ilm-i umran yani sosyoloji üzerinden ele almıştır.
İbn Haldûn’un Mukaddime isimli eserinde bir diğer önemli kavram ise asabiyyedir. Umranın birlikte hareket etmesini sağlayan asabiyye yani dayanışma ruhu, umranın tarihini de belirleyen etmenlerden biridir. Asabiyye toplumun ruhu kadar bireyin psikolojisini de belirlemektedir. Haldûn, asabiyye dolayımıyla tarihi ele alırken psikoloji temelinden de hareket etmiştir.
İbn Haldûn Mukaddime’de umranın mülk yani devlet evresine vardığını ve bu evrede beş aşamadan geçtiğini ileri sürmektedir. Haldûn mülkün geçirdiği evreleri izlenen siyasetleri üzerinden inceleyerek tarihi siyaset bilimin temelinde ele almıştır.
Sonuç olarak İbn Haldûn tarihi Mukaddime isimli eserinde ele alırken başta sosyoloji, psikoloji ve siyaset bilimi olmak üzere günümüzde “sosyal bilimler” adıyla anılan bilimler gruplarını temel aldığı görülmektedir.

Kaynakça

Altun, M. (2015). Mukaddime’ye Giriş: Kahır ve Şiddete Dayalı Siyasetin Yükseliş ve Düşüşü. Çankırı Karatekin Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 6(2), 71-112.
Belge, R. (2018). İbn Haldun’un Mukaddime’sinde İktisadi Coğrafya. Öneri Dergisi, 13(50), 266-287.
Canatan, K. (2016). Sosyal Bilimler Metni Olarak Mukaddime: Bir Meta-Anlatı. Mukaddime, 7(2), 201-216. 
Dilek, S., & Fidan, M. (2022). Mukaddime’nin İktisat Okulları Bağlamında Değerlendirilmesi. Ekonomi İşletme Siyaset ve Uluslararası İlişkiler Dergisi, 8(2), 379-397.
İbn-i Haldûn. (2004). Mukaddime. (Çev. Halil Kendir). Ankara: Yeni Şafak Yayınları.
Parlak, N. (2012). Some Cross-Sectıons from The Muslım World of the XIV th Century in the Muqaddımah of Ibn Khaldûn. Erzincan Üniversitesi Eğitim Fakültesi Dergisi, 14(2), 131-166.

Encomienda'dan Luther'e: Parsellenmiş İktidar ve Direniş Doktrini

Encomienda, İspanya'nın Amerika kıtasında kurduğu ve yerlilerin dinî eğitim ile koruma karşılığında encomenderoya haraç ödeyerek çalıştı...