31 Aralık 2025 Çarşamba

(Çeviri) Ernest Mandel'e Yanıt - Monty Johnstone

Çevirenin Notu: Bu yazı Nicolas Krassó’nun editörlüğünü yaptığı ve New Critics Press tarafından 1972 yılında yayımlanan Trotsky: The Great Debate Renewed başlıklı kitapta yer almıştır.

Ernest Mandel, makaleme verdiği yanıtta, "tek ülkede sosyalizm" tartışmasının gerçek meselelerini çarpıtmaya devam ediyor ve benim argümanımı yanlış aktarıyor. Bunu, Troçki'nin "haklılığını" kanıtlamaya katkıda bulunan unsurları görme konusunda derin bir "ihtiyaç" hissetmesinden kaynaklanan, üzücü bir bulanık görüş örneği olarak görüyorum.

Kuşkusuz bu yüzden, benim "okuyucularımı, 1926’daki tartışmanın SSCB'de üretici güçlerin geliştirilmesinin ve sanayileşmenin mümkün olup olmadığına odaklandığını ikna etmeye çalıştığımı, oysa tam da ("Rus sosyalizminin iç güçlerine şüpheyle yaklaştığı" iddia edilen) Troçki’nin hızlandırılmış sanayileşmenin büyük savunucusu olduğunu” yazıyor. Aslında, makalemin ilk sayfasında şöyle yazmıştım: "Troçki, sosyalizmi inşa etme işine başlamanın gerekliliğini hiçbir zaman tartışmadı ve bu amaçla ekonomik büyüme oranının artırılmasına yönelik önerilerde bulundu." (New Left Review, 50, s. 113-114.) Ardından, bu iddialı öneriler ile Troçki'nin yıllar boyunca, Batı'da devrimin zaferi olmadan "Rusya'da gerçek bir sosyalist ekonominin yükselişi"nin mümkün olmadığı, aksi takdirde ülkenin kapitalizme geri döneceği yönündeki argümanları arasındaki çözülmemiş çelişkiye işaret ettim. Bu bakış açısı, Rusya'nın iç güçleriyle sosyalizmi gerçekleştirme olasılığını, bunu nasıl tanımlarsak tanımlayalım, dışlamakla kalmayıp bir işçi devleti olarak hayatta kalmasını bile dışladı. Tarih bu görüşü çürütmüştür. Mandel bu önemli noktada sessiz kalmayı tercih ediyor.

Daha önce de belirttiğim gibi, tartışma biraz muğlak terimlerle yürütüldü. Bu nedenle, katılımcıların sosyalizm anlayışları ne tekdüze ne de net idi. Dahası, Lenin (veya Troçki, Stalin veya diğer Rus devrimci liderler) tarafından farklı zamanlarda ve farklı bağlamlarda kullanılan, birbiriyle çelişiyor gibi görünen çok çeşitli sosyalizm tanımları üretmek mümkündür. Önemli olan, hepsinde ortak olan anlayışın özüdür - Lenin'in Devlet ve Devrim'de "kelimenin genel kabul gören anlamı" olarak adlandırdığı şey[1], yani üretim araçlarının özel mülkiyetine karşıt olarak kolektif mülkiyet. Troçki'nin 1906 tarihli tanımı –“büyük ölçekli kooperatif üretim"- Lenin'in 1923 tarihli benzer görüşüyle olduğu kadar bu geleneksel görüşle de tam olarak örtüşmektedir: "Üretim araçlarının toplumsal mülkiyeti altında, proletaryanın burjuvaziye karşı sınıf zaferiyle, medeni kooperatifçilerin oluşturduğu bir sistem sosyalizmdir."

Mandel, tek ülkede sosyalizmi inşa etmenin ne anlama geldiğine dair bu "saçma" tanımın, Stalin'in sonradan uydurduğu ve 1936'ya kadar "cesaret edemediği" bir şey olduğunu iddia ediyor! Bu nefes kesici iddiayı çürütmek için neyi alıntılamak gerektiğine karar verirken, insan gerçek bir seçim zorluğu ile karşı karşıya kalıyor. Örneğin, Stalin 1924 yılının Nisan ayında, tek ülkede sosyalizmin zaferi olasılığından olumsuz bir şekilde bahsederken, bunu "sosyalist üretimin örgütlenmesi" ile eşanlamlı olarak sunmuştu.[2] Troçki bu formülasyonu onaylamıştı.[3] Ocak 1925'te, artık tek ülkede sosyalizmin uygulanabilirliğini savunan Stalin, "meselenin özü"nün "genel olarak sosyalizmin zaferi, yani toprak sahiplerini ve kapitalistleri kovmak, iktidarı ele geçirmek, emperyalizmin saldırılarını püskürtmek ve sosyalist bir ekonomi inşa etmeye başlamak" olduğunu açıkladı.[4]

Üstelik bu, sadece bireysel liderlerin konuyu nasıl anladıkları meselesi değil, partinin büyük çoğunluğunun anlayış meselesiydi. O yılın ilerleyen aylarında, bu konunun ilk kez tartışıldığı On Dördüncü Parti Kongresi (Troçki, 1926'ya kadar tartışmaya katılmamayı ve sessiz kalmayı tercih etmişti), konuyu tam da makalemde belirttiğim şekilde ele aldı. Ana kararında şöyle deniyordu:

Ekonomik inşa alanında parti kongresi, ülkemizin, proletarya diktatörlüğünün ülkesinin, "tam bir sosyalist toplum inşa etmek için gerekli olan her şeye" [Lenin] sahip olduğu gerçeğinden hareket etmektedir… Ekonominin içinde, onu oluşturan tüm unsurların çeşitliliğinin (köylülerin doğal ekonomisi, küçük meta üretimi, piyasa kapitalizmi, devlet kapitalizmi ve sosyalizm) yanı sıra, sosyalist sanayinin, devlet ve kooperatif ticaretinin, kamulaştırılmış kredinin ve proleter devletin diğer önemli alanlarının payı belirgin bir şekilde artmaktadır. Bu şekilde, proletaryanın ekonomik saldırısı ve SSCB ekonomisinin sosyalizme doğru ilerleyişi devam etmektedir.[5]

Son olarak, Mandel'in alıntıladığı pasajdan kısa bir süre önce, On Beşinci Parti Kongresi'ne sunduğu raporda Stalin şöyle demişti: "Ülkemizde sosyalizmin zaferi olasılığı, Rus Devrimi'nin iç güçleri aracılığıyla sosyalist unsurların kapitalist unsurlar üzerinde zafer kazanma olasılığından başka bir şey değildir."[6] Kayıtların da gösterdiği gibi -ve okuyucunun bunu açık bir zihinle kendisinin inceleyeceğini umuyorum- Troçki'nin defalarca olasılığını tartıştığı şey tam da böyle bir zaferdi, ki bunu makalemde yeterince gösterdiğimi iddia ediyorum.

Rus komünistlerinin sosyalizmi metaların, paranın ve devletin varlığıyla bağdaşmaz gördükleri iddiasını haklı çıkarmak için Mandel, Lenin'in Devlet ve Devrim (Collected Works [New York, tarihsiz]) adlı eserinde sosyalizm ve komünizm arasındaki ayrımlara dair klasik tanımını reddetmek için özellikle beceriksiz bir girişimde bulunuyor. 1925'te tek ülkede sosyalizm teorisine karşı çıkan Grigori Zinovyev bile, benim "küstahça" alıntı yaptığım pasajlarda yer alan ifadeleri "Leninizm'in verdiği en kesin tanım" olarak nitelendirmiştir.[7] Lenin'in "devletin tamamen ortadan kalkması için tam komünizm gereklidir" ifadesi, onun devletsiz bir toplumu, Mandel'in savunduğu gibi, komünizmin alt aşaması olan sosyalist aşamaya değil, Marx'ın komünizmin üst aşaması olarak adlandırdığı aşamaya ait gördüğünü çok açık bir şekilde göstermektedir. Bu, 1936'da Troçki'nin The Revolution Betrayed adlı kitabında yazdığı şu satırlarda bile kabul edilmiştir: "Komünist bir toplumda devlet ve para ortadan kalkacaktır. Dolayısıyla bunların kademeli olarak ortadan kalkması sosyalizm altında başlamalıdır."[8] Mandel, sürecin başlangıcını sonuyla karıştırıyor! Ancak, iç işlevleri açısından (dış savunma rolüne karşıt olarak) Sovyet devletinin, etkili bir halk denetimine tabi olmayan bürokratik bir aygıt tarafından uygulanan aşırı derecede şişirilmiş yetkilerle ters yönde ilerlemesi ciddi bir zayıflıktır.

1919 Parti Programı, "tamamen gelişmiş bir komünist üretim ve meta dağıtım sisteminin örgütlenmesinden önce paranın ortadan kaldırılması imkansızdır" şeklinde oldukça kesin bir ifadeye yer vermiştir.[9] Savaş Komünizmi döneminden kalma bazı ütopik fikirleri bir kenara bırakırsak, öngörülen ve fiilen gerçekleşen şey, paranın faaliyet alanlarının daraltılması olmuştur. Böylece, 1930 yılında, kamulaştırılmış bankalarda muhasebe kayıtları için kullanılan bir hesap birimi dışında, devlet işletmeleri ve kuruluşları arasındaki işlemlerde paranın kullanılması sona ermiştir.[10] Aynı şekilde, paranın varlığını gerektiren, ancak sermaye malları sektörünün genel olarak dışlandığı meta üretiminin faaliyet alanı, tüm ekonomiyi domine eden sosyalist devlet tarafından sıkı bir şekilde düzenlenmiş ve kısıtlanmıştır. Lenin, meta üretiminin sürekli olarak ilkel sermaye birikiminin tehlikesini yeniden ürettiğinden bahsederken, devrimden sonraki ilk yıllarda milyonlarca sermaye sahibi köylüyü, bağımsız üreticiyi ve tüccarı kastediyordu. Mandel'in çok iyi bildiği gibi, bu grupların ortadan kalkması durumu tamamen değiştirdi. Bu, Troçki'nin sık sık ve yanlış bir şekilde öngördüğü Rusya'da piyasa kapitalizminin yeniden canlanması için son olası temeli ortadan kaldırdı ve Mandel'in bugün bu korkuyu yeniden gündeme getirmesi oldukça inanılmaz.

Sovyetler Birliği, 1930'ların ortalarında Lenin'in sınıfsız toplum anlayışının özünü gerçekleştirmişti: Toprağın ve sermayenin mülkiyetinden elde edilen tüm gelirler, bir sınıfın diğerini sömürmesi tamamen ortadan kaldırılmıştı. Her ne kadar sınıfların tamamen ortadan kalktığı bir toplum olmasa da, geriye kalan iki sınıf arasında, sanayi ve toprağın ulusal mülkiyetine dayanan ulusal plan çerçevesinde, farklı tür ve düzeylerdeki sosyalist işletmelerde çalışan işçiler ve kolektif çiftlik köylüleri arasında sınıf çatışmaları için gerekli bir zemin kalmamıştı.[11]

Bu, hiçbir şekilde, resmi Sovyet propagandasının iddia ettiği gibi, komünizme geçiş sürecinde tam anlamıyla gelişmiş, uyumlu bir sosyalist toplumun inşa edildiği anlamına gelmez. Tarımdan bahsetmeye gerek bile yok, tüketim malları endüstrisi, konut ve ulaşım düzeyleri uzun bir süre böyle bir şeyden söz edilemeyecek kadar düşük olmakla kalmıyor, aynı zamanda ilk makalemde bahsettiğim ve her şeyden önce Sovyet toplumunu trajik bir şekilde çirkinleştiren anti-demokratik, anti-sosyalist siyasi üst yapı da bir sorun teşkil ediyor. Burada, 1953 ile 1962 yılları arasındaki düzensiz ve istikrarsız sıçramalardan sonra, inisiyatif şimdilik partinin ve devletin iktidar pozisyonlarından şiddetli bir karşı saldırı yürüten "sertlik yanlısı" unsurlara geçmiştir. Stalin dönemindeki duruma tam anlamıyla bir dönüş olmamasına rağmen, Stalinist güçlerin, eğilimlerin ve uygulamaların (siyasi ve kültürel baskı ve Çekoslovakya'nın işgaliyle vurgulanan) endişe verici bir şekilde güçlendiğine tanık oluyoruz ve buna karşı da embriyonik bir anti-Stalinist komünist muhalefet şekilleniyor. 1930'ların ortalarından itibaren Sovyetler Birliği'nin ekonomik temellerini sosyalist olarak nitelemek, Troçki'nin Stalin'in çok daha korkunç tasfiyelerini ortaya çıkararak Rusya'nın her şeye rağmen bir "işçi devleti" olduğunu ısrarla savunması kadar, bürokratik ve baskıcı özelliklerini onaylamak anlamına gelmez.

Başlamak zorunda kaldığı son derece düşük bir seviyeye ve demokrasinin getirdiği ciddi sınırlamalara rağmen SSCB, Lenin'in sosyalist üretim olarak adlandırdığı şeyin avantajlarını[12], birkaç on yıl boyunca sürdürülen olağanüstü bir endüstriyel gelişme hızıyla dünyaya göstermeyi başardı. Bu sosyalist ekonomik temelin daha da gelişmesi, uzun vadede ülkenin siyasi üst yapısı üzerinde belirleyici bir etkiye sahip olacaktır; ancak bu etki, şüphesiz, çoğumuzun Yirminci Kongre'nin ardından öngördüğümüzden daha uzun, daha karmaşık ve zaman zaman fırtınalı bir şekilde gerçekleşecektir. 1936'nın Rusya'sını, ya da daha da ötesi bugünün Rusya'sını, gelişmemiş karma ekonomisiyle niteliksel olarak farklı olan 1919'un Rusya'sıyla bir araya getirmek, her ikisini de kapitalizm ve sosyalizm arasında geçiş rejimleri olarak sınıflandırmak, bana tuhaf, kafa karıştırıcı ve Marksist olmayan bir yaklaşım gibi geliyor. Bu, Sovyet gelişiminin ana eğilimlerini anlamak için yanlış bir çerçeve sunuyor, çünkü bence Troçki'nin öngörülerinin eleştirel bir incelemesi bunu çok açık bir şekilde gösteriyor.



[1] V. I. Lenin, Collected Works, XXl/2 (New York, tarihsiz), s. 223.

[2] Joseph Stalin, The Theory and Practice of Leninism (Londra, 1925), s. 45. Vurgu bana ait.

[3] Leon Trotsky, The Third International After Lenin (New York, 1957), s. 36.

[4] J. Stalin, Works, VII (Moskova, 1954), s. 16.

[5] Die kommunistische Partei der Sowjetunion in Resolutionen und Beschlussen der Parteitage, Konferenzen und Plenen des Z. K., VI (Berlin, 1957), s. 6-7. İtalik yazılar orijinal metinden.

[6] J. Stalin, a.g.e., VIII, s. 274, 277.

[7] Staline contre Trotsky (Paris, 1965), s. 192.

[8] L. Trotsky, The Revolution Betrayed (New York, 1957), s. 65. Vurgu bana aittir.

[9] Nikolai Bukharin ve Evgeny Preobrajenski, The ABC of Communism (Londra, 1924), s. 408. Vurgu bana aittir.

[10] Bkz. örneğin, C. Bettelheim, La Planification Sovietique (Paris, 1945), s. 56.

[11] Bu, aralarında sınıf farklılıklarının, hatta önemli farklılıkların olmadığı veya çıkarlarının farklılaşamayacağı anlamına gelmez. Ancak bu farklılıklar, gerçek ya da görünür olsun, Mandel'in Marxist Economic Theory, Cilt 2 (Londra, 1968), s. 565'te iddia ettiği gibi, "tarihsel olarak antagonistik" sınıf çıkarları olarak değil, birçok açıdan işçi sınıfı içindeki çıkar farklılıkları olarak görülmelidir.

[12] Buna karşılık, Mandel, Sovyet ekonomisi hakkında yazarken, "kapitalist olmayan bir üretim biçimi ile hâlâ temelde burjuva bir dağıtım biçiminin çelişkili birleşiminden" söz etmeyi tercih eder (a.g.e., s. 565, 572. Vurgu bana ait.) Yine de, bu birleşimi tanımlarken, farkında olmadan Lenin'in Devlet ve Devrim'de sosyalist (komünist değil) toplumun ünlü tanımının özünü yeniden üretmektedir: Üretim araçları konusunda proleter devletin burjuva hakları ortadan kaldırması ve dağıtım alanında bu hakları muhafaza etmesi (ve devlet tarafından "korunması"). (Lenin, a.g.e., s. 224.) Mandel'in iddia ettiği gibi, Ekim 1919'da Economics and Politics in the Era of the Dictatorship of the Proletariat adlı eserini yazdığı sırada sosyalizm anlayışını değiştirmiş olmaktan uzak olan Lenin'in, Aralık 1919'da 1917'dekiyle aynı sosyalizm ve komünizm ayrımını yaptığını görüyoruz. O zaman da "Sosyalizm, doğrudan kapitalizmden ortaya çıkan, yeni toplumun ilk biçimidir" diye tekrarlamıştı. Bu, "kapitalistlerin yardımı olmadan işin yapılması", ancak "en sıkı muhasebe, kontrol ve denetim" ile "işgücü standartlarının ve işgücü karşılığı ücretin" belirlenmesi anlamına geliyordu. O dönemde Rusya'da var olan ekonomik sistem, "büyük ölçekli üretimde sosyalizmin temellerinin atıldığı bir süreçti" (Lenin, Selected Works, VIII, s. 239, 241).

27 Aralık 2025 Cumartesi

2025 Biterken

 Önceki yılları aratmayan bir şekilde “heyecanlı” ve hareketli geçen 2025 yılı, birtakım sorunları ve “fırsatları” da 2026’ya aktarıyor. Yıl boyunca yaşanan gelişmelerden kaynaklanan bu sorunların ve “fırsatlar”ın, özellikle küresel güçlerin hamleleriyle şekilleneceği görülüyor. Nitekim küresel güçlerin önümüzdeki yıl yapacakları hamleler de bu sene yaptıklarıyla belirli bir süreklilik içeriyor.

ABD’nin “Çabaları”

Dünya düzeninde egemen güç olma niteliğini koruyan ABD, geçtiğimiz senelerde olduğu gibi rakipsiz kalma çabalarını sürdürdü. Bu çabalar kimi olayların (İsrail-İran, Hindistan-Pakistan, Tayland-Kamboçya arasındaki çatışmalarda ateşkesin sağlanması gibi) ABD’nin istediği şekilde sonuçlanmasıyla sonuç da verdi. Ama bununla birlikte başka çabaların (Trump’ın Çin’e yönelik tarifeleri ve Ukrayna’ya ağır silah yardımı) Çin ve Rusya gibi “rakiplerde” ciddi güç kaybına yol açmaması, toplamda ABD’nin “rakipsiz” olmadığını ve kalamayacağını gösterdi. Sene içerisinde Trump’ın Avrupa ile yaşadığı gerilimlerin de bunda bir nebze payı bulunmakta.

Senenin sonuna doğru yayımlanan Ulusal Güvenlik Stratejisi (UGS) belgesi ise ABD’nin bu sene olduğu gibi gelecek sene de Avrupa’ya kendini dayatma, Çin ile Rusya arasında ayrılık yaratma, “içe dönerek” öz gücünü artırma politikalarına devam edeceğini ortaya koyuyor.

Çin “İlerliyor”

Dünya düzenine yavaş ama kararlı adımlarla ve güç biriktirerek çıkan Çin, egemen güç olma yönünde ilerliyor.

Trump’ın tekrar başa geçmesiyle birlikte “eski” boyun eğme politikasına son veren Çin, ABD’den gelen hamlelere benzer tonda karşılık vermekten çekinmiyor.

Boyun eğmeme politikasına bu sene de devam eden Çin, Trump’ın tarifeler üzerinden yaptığı yoğun baskıya benzer tarifelerle karşılık vererek meydan okudu. Buna ek olarak Pekin yönetimi Rusya ile ilişkilerini koruyup derinleştirdi, bölgesindeki ABD müttefiki ülkelerle özellikle ticari ve askeri ilişkilerini geliştirdi ve Tayvan’a yönelik askeri hazırlıklarını artırdı. Ve son olarak Çin, UGS belgesine karşı yayımladığı Latin Amerika ve Karayiplere yönelik strateji belgesiyle ABD’nin hamlelerine karşı dünya geneline nüfuzunu yayma politikasını ilerleteceğinin sinyallerini veriyor.

Rusya “Dengede”

Batı’nın kendisini adım adım parçalama ve sömürgeleştirme politikasına karşı Ukrayna’yı işgal eden Rusya, savaşın dördüncü yıl dönümüne yaklaşılırken istediği hedefe tam anlamıyla ulaşamadı. Bununla birlikte Ukrayna’da belirli bir statüko edinen ve küçük ilerlemeler sağlayabilen Moskova, ülke ekonomisini de güçlendirmeyi sürdürüyor. Ve bu durum Rusya’nın “şimdilik” korumak istediği denge halini oluşturuyor. Bu denge halinin yavaş yavaş da olsa Rusya’nın gücünü artırma imkanını taşıması, dış politikayı da etkiliyor. Putin’in ağustos ayında Alaska’da Trump ile görüşmesi, Avrupa’ya saldırmayacağını sürekli tekrarlaması da bu etkinin göstergeleri. Bu bağlamda Rusya’nın gelecek sene de ABD’yle uyumlu politikalar izlemeye, Avrupa’daki savaş karşıtlarını yanına çekmeye çalışmaya ve Çin ile de ilişkilerini koruyup derinleştirmeye devam edeceği öngörülebilir.

Avrupa “Yol Ayrımında”

2025 yılı boyunca neredeyse her güne silahlanma, ordu kurma ve Rusya’nın dondurulan varlıklarına el koyma gündemiyle uyanan Avrupa, yılın sonuna gelindiğinde henüz istediği hiçbir sonuca varamadı. Rusya’nın gücünü koruması ve Ukrayna’da ilerleme sağlaması, Trump’ın silahlanma konusunda Avrupa’yı yalnız bırakması, Avrupa Birliği içerisinde Macaristan ve Slovakya’dan gelen çatlak sesler ve meydanlardaki “savaş karşıtları” Avrupa’nın sonuca varmasının kolay olmayacağını da gösteriyor. Ve bu durum Avrupa’yı “Rusya’yla savaşa hazırlanma” ya da “Putin’le barışma” seçeneklerinin bulunduğu bir yol ayrımına sürüklüyor.

Ve sonuçta 2025 yılındaki gelişmelerin de küresel güçleri ve sermayeyi benzer bir yol ayrımına, savaş ya da barış seçeneklerinin bulunduğu bir yol ayrımına sürüklediğini ve 2026 yılında da buna yönelik hamlelerini sürdüreceklerini söyleyebiliriz.

23 Aralık 2025 Salı

(Çeviri) Troçki'nin Marksizmi: Yanıta Verilen Yanıt (3) - Ernest Mandel

Çevirenin Notu: Nicolas Krassó’nun “Troçki’nin Marksizmi” adlı makalesi New Left Review’in Temmuz-Ağustos 1967 tarihli 44. sayısında yayımlanmıştı. Makalenin çevirisini uzunluğundan dolayı üç bölüm halinde paylaşmıştım, aşağıdaki linklerden ulaşabilirsiniz.

Ernest Mandel’in bu makaleyi eleştirdiği “Troçki'nin Marksizmi: Bir Karşı Eleştiri” başlıklı makalesi ise New Left Review’in Ocak 1968 tarihli 47. sayısında yayımlanmıştı.

Krassó’nun Mandel’in eleştirisine yanıt verdiği “Ernest Mandel'e Yanıt” başlıklı makalesi ise New Left Review’in Mart 1968 tarihli 48. sayısında yayımlanmıştı.

Ernest Mandel’in bu makaleye yanıt verdiği “Troçki'nin Marksizmi: Yanıta Verilen Yanıt” başlıklı makalesi ise New Left Review’in Temmuz-Ağustos 1969 tarihli 56. sayısında yayımlanmıştı.

Makalenin çevirisini uzunluğundan dolayı üç bölüm halinde paylaşıyorum.

Nicolas Krassó’nun “Troçki’nin Marksizmi” adlı makalesi:

Birinci bölüm için tıklayınız: https://gcmalatya.blogspot.com/2025/10/ceviri-trockinin-marksizmi-1-nicolas.html

İkinci bölüm için tıklayınız:  https://gcmalatya.blogspot.com/2025/10/ceviri-trockinin-marksizmi-2-nicolas.html

Üçüncü bölüm için tıklayınız:  https://gcmalatya.blogspot.com/2025/10/trockinin-marksizmi-3-nicolas-krasso.html

Ernest Mandel’in “Troçki'nin Marksizmi: Bir Karşı Eleştiri” başlıklı makalesi için tıklayınız:
https://gcmalatya.blogspot.com/2025/11/ceviri-trockinin-marksizmi-bir-kars.html

Nicolas Krassó’nun “Ernest Mandel'e Yanıt” başlıklı makalesi için tıklayınız:
https://gcmalatya.blogspot.com/2025/11/ceviri-ernest-mandele-yant-nicolas.html

Ernest Mandel’in “Troçki'nin Marksizmi: Yanıta Verilen Yanıt” başlıklı makalesi:

Birinci bölüm için tıklayınız: https://gcmalatya.blogspot.com/2025/12/ceviri-trockinin-marksizmi-yanta.html

İkinci bölüm için tıklayınız: https://gcmalatya.blogspot.com/2025/12/ceviri-trockinin-marksizmi-yanta_16.html

Teori ve Pratik Birliği

Troçki'nin Marksizmi — Bir Karşı-Eleştiri adlı çalışmamızda, Lenin'i sistematik olarak Troçki'ye karşı konumlandırmaya çalıştıktan sonra, Krassó'nun 1923 sonrası Troçki'nin teorisine ve pratiğine yönelik eleştirisinin, nesnel olarak Lenin'in temel teorisi ve pratiğinin revizyonuna yol açtığını belirtmiştik. Lenin'i eleştirmeden Troçki'yi tutarlı bir şekilde eleştirmek zordur; bunun nedeni Troçki’nin 1923'ten sonra Leninizm'in en tutarlı savunucusu ve devamcısı olmasıdır.

Krassó, Troçki'nin sanayileşme önerilerinde haklı olduğunu kabul ediyor. 1930-33 yıllarında Komintern'in Almanya’ya yönelik politikalarını eleştirmede haklı olduğunu kabul ediyor.[1] Troçki'nin mücadelesinin sadece bu iki noktasını ele alsak bile, zaten çok büyük sonuçlarla karşı karşıya kalırız. Bu konularda Troçki'nin "mutluluk dolu iyimserlik" tarafından yönlendirildiğini iddia etmek saçmadır; tam tersi doğrudur. Onu yönlendiren, yaklaşan bir felaketi önleme dürtüsüydü. Rusya'da Sovyet iktidarının varlığı tehlikedeydi; Almanya'da ise Batı'nın en güçlü işçi sınıfı hareketinin, hatta belki de tüm Avrupa işçi sınıfı hareketinin varlığı tehdit altındaydı.

Krassó'ya basit bir soru soralım: Troçki bu iki özel durumda ne yapmalıydı? Sessiz mi kalmalıydı? Eleştirilerini parti içi açıklamalarla mı sınırlandırmalıydı? Peki ya bunlar 1926'dan sonra olduğu gibi bastırılsaydı? Partinin, üzerine baskı yapan toplumsal güçlerden bağımsız olarak, kendi hatalarının nesnel sonuçlarından bağımsız olarak Sol Muhalefet'i görüşlerinden vazgeçmeye çağıran iç rejiminden bağımsız olarak, bir şekilde, bir gün "rotasını düzelteceğine" dair güvenle —mutluluk dolu iyimserlik!— mi yetinmeliydi? Yoksa dünya sahnesinin "eleştirel gözlemcisi" konumuna çekilip, gerçek mücadele alanına inmek istemeyen veya inemeyen bir dışarıdan gözlemcinin yorumlarıyla mı yetinmeliydi?

Krassó, Troçki'nin izlediği yolun bu iki olası alternatifinin —oportünizmle uzlaşma ya da pratik siyasetten çekilme— herhangi bir anlamda "Leninizm"i temsil ettiğine herhangi bir kimseyi ikna etmekte zorlanacaktır! Lenin'in siyasi lider olarak faaliyet gösterdiği tüm tarih boyunca, onun böyle bir tutum sergilediğine dair tek bir örnek bile gösteremeyecektir. Lenin, parti çoğunluğunun yanlış olduğunu düşündüğü her durumda, 1923'ten sonra Troçki'den bile daha büyük bir enerji ve kararlılıkla bu yanlış fikirlerle mücadele etti. Bu, iktidarı ele geçirmeden önce de geçerliydi; iktidarı ele geçirdikten sonra da geçerli olmaya devam etti (Stalin ve Ordjonikidze'ye karşı Gürcistan meselesinde verdiği son mücadelenin tüm boyutu, ancak şimdi ünlü olan Complete Works’ün 36. cildinin yayımlanmasından bu yana yakın zamanda bilinir hale geldi). Lenin'in bürokrasi ile uzlaşacağını veya ona boyun eğeceğini düşünmek akıl dışıdır; siyasi faaliyetlerden tamamen çekileceğini düşünmek ise daha da akıl dışıdır.

Krassó, Lenin hayatta olsaydı bürokrasinin 1923 gibi erken bir tarihte yenilgiye uğratılabileceğini savunabilir. Ancak bu da yine asıl sorundan kaçmaktır. İşçi sınıfının o anda neredeyse "dağılmış" olduğunu ve gücünün yeniden teyit edilmesinin, bir liderin (Lenin) diğerinden (Troçki) daha etkili hareket etmesiyle basitçe çözülebilecek bir mesele olduğunu iddia etmek zordur. "Eski Muhafazakârlar"ın olayların keskin bir dönüşümünü fark edememesi ve buna uyum sağlayamaması yeni bir şey değildi. Bu durum daha önce Şubat-Mart 1917'de de yaşanmıştı. O zaman Lenin, Nisan Tezleri ile yanlış yönelimi düzeltebilmişti, çünkü muazzam bir devrimci ayaklanmanın zirveye çıkabileceğine güvenebiliyordu ve binlerce Bolşevik işçi, onun talep ettiği aynı dönüşümü istiyordu. 1923-24'te bu işçiler ya sessizdi ya da ölmüştü. Lenin'in partinin bürokratikleşmesini tersine çevirebilmesi en azından olasılık dışıdır. Eski Muhafazakârlar devrimci bir araç olarak işlevlerini yitirmişlerdi.

Lenin'in, 1914'te İkinci Enternasyonal'e karşı tutumunda "eski parti"nin sosyalist devrime ihanet ettiğini düşündüğünde nasıl davrandığına dair açık bir örnek görüyoruz. Onun kopuşu radikal ve acımasızdı. Sayılar önemli değildi, anlık kitle etkisi de. Önemli olan program, doğru fikirler, işçi sınıfının tarihsel çıkarlarının ifadesiydi. Lenin, toplumsal çelişkilerin keskinleşip yeni devrimci ayaklanmalara yol açacağı için, er ya da geç kitlelerin küçük enternasyonalist azınlıklara yöneleceğinden kesinlikle emindi. Şimdiye kadar tarih bu öngörüyü yalnızca kısmen ve sadece belirli ülkelerde doğruladı. Peki, gerçekleşmiş olguların hayranı olan Krassó, Lenin'in İkinci Enternasyonal’den kopmasının ve enternasyonalistlere yeni komünist partiler kurma çağrısı yapmasının (ki bu partiler çoğu durumda bugüne kadar küçük azınlıklar olarak kalmıştır) yanlış olduğu sonucuna mı varıyor?

Troçki, Sovyet devletinin ve Komünist Enternasyonal'in yozlaşması sorunuyla karşı karşıya kaldığında Lenin'in örneğini izledi. Bürokratik oportünistlerle uzlaşma ya da devrimci siyasetten çekilme, bir Marksist için kabul edilemez. Teori ve pratiğin birliği, uluslararası sınıf mücadelesinin tarihsel bir dönüşümüne, ancak ulusal ve uluslararası düzeyde yeni bir örgütlenmede somutlaşabilecek yeni bir program için mücadeleyle karşılık verilmesini gerektirir. Lenin'in 1914'te Üçüncü Enternasyonal çağrısı gibi, Troçki'nin Dördüncü Enternasyonal çağrısı da sınıf mücadelesindeki tarihsel yenilgilerden kaynaklanıyordu. Üçüncü Enternasyonal çağrısı gibi, Dördüncü Enternasyonal çağrısı da dünya devriminin nihai olarak yeniden yükselişe geçeceğine duyulan güvenin bir ifadesiydi.

Krassó, bu temel soruları yanıtlamaktan kaçınmak için iki dolambaçlı yola başvuruyor. Bazı ülkelerde iktidarın gerçekten de Komünist Parti liderliğindeki proletarya tarafından ele geçirildiğini savunuyor ve Troçki'nin Dördüncü Enternasyonal'inin ise etkisiz kaldığını iddia ediyor. İlk noktaya gelince, Krassó'ya Troçki'nin böyle bir olasılığı dışlamadığını hatırlatmak yeterlidir;[2] o sadece bunun bir istisna olarak kalmayıp kural haline geleceğinden şüphe duyuyordu. Tarih onun haklı olduğunu kanıtladı ve özellikle hiçbir sanayileşmiş ülkede işçi sınıfının, doğru Leninist program, strateji ve taktiklerle eğitilmiş devrimci bir parti olmadan iktidarı ele geçiremediğini doğruladı.

İkinci soruya gelince, Krassó biraz daha ihtiyatlı olmalı. Bolşevik Parti’nin iniş çıkışları, devrimin iniş çıkışlarıyla iç içe geçmiştir. Bir gericilik döneminde, Bolşevizm programı, teorinin sürekliliğini ve kilit kadroları korumaya çalışmakla sınırlı kalır. Rusya'da 1907 ile 1912 arasında beş yıllık bir gericilik dönemi yaşandı; dünya ölçeğinde ise Leninistler 20 yıllık bir gericilik dönemiyle karşı karşıya kaldılar (1923-43). Programın ve kadroların sürekliliğini korumaya yönelik çabalar, çok daha uzun süren bir gericilik dönemi, çok daha acımasız gericilik biçimleri (faşizm ve stalinizm) ve en önemlisi, iki başarısız denemenin ardından proletaryanın çok daha şüpheci tavrıyla karşılaşan devrimci hareketi dünya ölçeğinde üçüncü kez inşa etme çabası nedeniyle, ölçülemeyecek kadar zordu.

Bu gericilik dönemini, birkaç yıllık bir ara dönemden sonra, neredeyse sadece dünyanın daha geri kalmış bölgeleriyle sınırlı kalan bir yükseliş dönemi izledi; bu bölgelerde, Leninizm’in yeniden doğuşu için ne programatik ne de toplumsal önkoşullar çok elverişliydi. Ancak dünya devriminin dalgası, büyük bir sanayi proletaryasına sahip ülkelere yöneldiğinde, durum kökten değişir. 1968'deki Fransa ve Çekoslovakya, devrimin, Leninizm’in temel unsurlarını yeniden ortaya koymadan Batı'ya geri dönemeyeceğini ikna edici bir şekilde kanıtladı: devrimci sınıf mücadelesi, Sovyet tipi devlet iktidarı, proletarya enternasyonalizmi. Dördüncü Enternasyonal, bugün bu programatik temelleri beş kıtadaki aktif kadrolarında ve örgüt çekirdeklerinde somutlaştıran tek örgüttür. Bugün yaşayan Leninizm budur.

Artık Krassó'nun Troçki'nin Marksizmi tanımına daha uygun bir tanım sunabiliriz. Troçki'nin Marksizmi, bilimsel sosyalizmin klasik ilkelerine, devrimlerin ve karşı-devrimlerin yaşandığı emperyalist dönemin özel sorunlarına bir yanıt ekleme girişimidir: Proletarya diktatörlüğünün temeli olarak Sovyet iktidarı[3] sorunu; geri kalmış ülkelerdeki sürekli devrim sorunu; zafer kazanan proletarya devriminin uluslararası dinamikleri sorunu; işçi sınıfı bürokrasisinin ikili doğası sorunu; parti, parti aygıtı ve sınıf arasındaki ilişki sorunu. Onun zayıflıkları bile — örneğin Bolşevik partinin gerekliliğini ve proletarya devriminin tarihsel sürecindeki kilit rolünü geç anlaması— bu devasa çabanın bir ifadesidir. Bu yanıtın bazı kısımları 1917'de klasik Marksizm'e dahil edildi. Diğerleri ise 1923'ten sonra devrimci Marksizm'e kademeli olarak dahil edildi.

Troçki'nin Marksizmi, küçük burjuva oportünizmi, milliyetçilik ve bürokratik yenilenme tehdidinin üçlü saldırısı altında devrimci doktrinin proleter doğasını savunma girişimidir. Eşitsiz ve birleşik gelişme yasasının keşfi ve uygulanması yoluyla Marksist tarih anlayışını en yüksek düzeye çıkarma girişimidir. Bugün, Troçki'nin Marksizminin ana unsurlarının özümsenmesi olmadan dünya devriminin zaferi mümkün değildir.

Deneycilik ve Marksist Tarih Yazımı: İkinci bir yaklaşım

Krassó'nun tanımının aksine, Troçki'nin Marksizmi hakkındaki tanımımız iki temel eksen etrafında şekillenir: Ekim Devrimi'nin açtığı dönemin tarihsel niteliğinin değerlendirilmesi; 1923'ten bu yana dünya komünist hareketinde yaşanan tartışma ve mücadelenin toplumsal arka planının değerlendirilmesi. Bu dönemi dünya devrimi dönemi olarak tanımlıyoruz (bu tabii ki birçok karşı devrimci gerilemeyi de içermektedir); bu mücadeleyi Sovyet bürokrasisi ile işçi sınıfı arasındaki temel bir mücadele olarak tanımlıyoruz. Bu açıklama çerçevesinde, Troçki, Sovyet devletinin ve Komünist Enternasyonal'in bürokratik yozlaşmasına karşı mücadele ederek Sovyet ve uluslararası proletaryanın tarihsel çıkarlarını temsil etti.

Şimdi bu açıklamayı Krassó'nun kendi pozisyonunu özetleyen şu sözleriyle karşılaştıralım: "Troçki'nin siyasi kurumlara karşı kayıtsızlığı, Ekim Devrimi'nden önce onu Lenin'den ayırdı ve Bolşevik Partisi'nden dışladı. Daha önceki teorisi ve pratiği, onu 1920'lerde Parti içinde izole etti ve nihayetinde yenilgisini garantiledi. 1930'larda, onun soyut enternasyonalizmi, dünya devrimci hareketinin farklı gruplarının ana gelişimini yöneten karmaşık ulusal dinamikleri anlamasını engelledi."[4]

Bu yargı, Marksizm'de iki temel revizyonu ima ediyor. Yüzbinlerce insanı içeren ve uluslararası sınıf mücadelesi için en geniş kapsamlı sonuçları olan tarihi bir siyasi mücadele, tek bir kişinin çocukça hatalarıyla açıklanıyor. On milyonlarca emekçi ve aydının bürokrasiye karşı hoşnutsuzluğunu, protestosunu ve potansiyel isyanını içeren, daha da devasa boyutlardaki bir çatışma, şu soyut klişeye indirgeniyor: "Dünya devrimci hareketinin farklı gruplarının ana gelişimini yöneten karmaşık ulus içi dinamikler." Krassó'nun, Sibirya'daki zorunlu çalışma kamplarından kurtulanlara, 1956'daki Macar işçilere veya 1968'deki Çek işçilere, onlara baskı uygulayanın, iktidarını ve ayrıcalıklarını savunmaya çalışan muhafazakâr bir bürokrasi değil, "karmaşık ulus içi dinamikler" olduğunu açıklaması çok zor olacaktır.

Krassó'nun, Troçki'nin Marksizmi hakkındaki yorumunu, toplumsal güçlerin ve mücadelelerinin canlı diyalektiğinden ayırma girişimi, Marksist bir çerçevede anlamlı değildir. Bu, tarihsel eğilimlerin değerlendirilmesinde kaba bir deneyciliğe yol açar. Birinci Dünya Savaşı'nın açtığı dünya tarihi döneminin küresel bir değerlendirmesini imkânsız kılar. Leninist düşüncenin uluslararası alanda, özellikle de Üçüncü Enternasyonal'in kuruluşunda temsil ettiği şeyin tamamen yeniden değerlendirilmesine ve revize edilmesine yol açar. Ve Marksist tarih yazımına teşebbüs ettiğini iddia eden herkesin nihai başarısızlığına yol açar: bireylerin ve grupların öznel kendini haklı çıkarma çabaları ile tarihsel olarak objektif rollerinin değerlendirilmesi arasındaki karışıklığa.

Krasso şöyle yazıyor: "Troçki, Leninist olmayan geçmişi, askeri üstünlüğü, savaş komünizmi sırasındaki otoriter rolü ve sendika tartışmalarındaki komutacı tavrı nedeniyle diğer Bolşevik liderler tarafından müttefik olarak değil, ana tehdit olarak görülüyordu."[5] Başka bir deyişle: Troçki'nin gençlik yıllarındaki hataları (savaş komünizmi sırasındaki otoriter rolü ve sendika tartışmalarındaki komutacı tavrı büyük ölçüde efsanedir) neden Eski Muhafazakârları kendi etrafında birleştiremediğini açıklıyor.

Bunun, Zinovyev ve Buharin'in Stalin ile birlikte Troçki'ye karşı birleşmelerini haklı çıkarmak için kullandıkları gerekçelendirmenin bir parçası olduğunu inkar etmeyeceğiz. Ancak Krassó’nun, siyasi davranışların toplumsal nedenlerini, tarihsel dramın aktörlerinin kafalarındaki bu nedenlerin bireysel gerekçelendirmeleriyle özdeşleştirecek kadar saf olamayacağı kesindir.

Marx uzun zaman önce bize insanları kendileri hakkında söyledikleriyle değil, yaptıklarıyla yargılamamızı öğretti. Almanya'da dürüst bir sosyal demokrat, Aralık 1918'de ülkesinde bir Sovyet cumhuriyetine karşı olmasının nedenini, "kızıl terörden", Lenin'in sağcı Menşeviklere uyguladığı baskıdan, demokratik özgürlükleri savunma arzusundan, devrimin karşı devrimle sonuçlanmasından korktuğundan, "nesnel koşulların henüz olgunlaşmadığından" vb. vb. dolayı açıklayabilirdi. Ancak hiçbir Marksist (Leninistlerden bahsetmeye gerek bile yok) bu gerekçelendirmelerin, onun Spartaküs'e karşı Reichswehr ile ittifak kurmasına neden olduğuna inanmaz. Bu ittifak, sonunda Hitler'in iktidarı ele geçirmesine ve aynı sosyal demokratların komünistlerle birlikte toplama kamplarında kendilerini bulmalarına yol açan tarihsel süreci başlattı. Alman sosyal demokratlarının 1919'daki tutumunun nesnel anlamı, ayrıcalıklı bir işçi bürokrasisinin proletarya devrimine karşı burjuva karşı-devrimle ittifak kurmasıydı. Bu ittifakın temel teorik yansıması, burjuva demokrasisine karşı proletarya demokrasisi sorununu anlamamalarıydı.

"Eski Muhafazakârlar"ın Troçki'ye karşı Stalin'e katılmasının nesnel anlamı, Sovyet proletaryasına karşı Sovyet bürokrasisiyle ittifak kurmalarıydı. Bu ittifakın temel teorik yansıması, Sovyet demokrasisi ile bürokratik diktatörlük arasındaki sorunu ve sürekli devrim teorisini anlamamalarıydı. Geri kalan her şey, belirli bireylerin belirli toplumsal ihtiyaçları neden ve nasıl ifade ettiklerinin mekanizmasını anlamak için önemli olan, ancak kendilerini hangi toplumsal güçlerle hizaladıklarını değerlendirmek için kesinlikle belirleyici olmayan bir gerekçelendirmedir.

Krassó, Troçki'nin tarihteki rolünü önceden belirlenmiş birkaç soyut "günah" ile açıklamaya çalıştığı için Troçki'nin Marksizmini tutarlı bir şekilde yorumlayamıyor. Marx'ın Lassalle hakkındaki şu görüşünü düşünmelidir: "O (Lassalle), bir bilimi eleştiri yoluyla diyalektik olarak sunulabilecek noktaya getirmekle, soyut ve hazır bir mantık sistemini böyle bir sistemin sadece sezgilerine uygulamak arasında büyük bir fark olduğunu acı bir şekilde öğrenecektir."[6] Bu, Krassó'nun Rus devriminin kaderine ilişkin Marksist yorumu güncel hale getirme konusundaki başarısız girişimine de aynı şekilde uygulanabilir.

"Tek Ülkede Sosyalizm" Üzerine Son Not

Monty Johnstone, sosyalizmi "sınıfların, metaların, paranın ve devletin olmadığı bir toplum" olarak tanımlamamızın, 1924-26 yıllarında Sovyetler Birliği Komünist Partisi içinde tek bir ülkede sosyalizmin başarılı bir şekilde inşa edilip edilemeyeceği sorusu etrafında yürütülen tartışmayla ilgisiz olduğunu iddia ediyor. "Bu, tartışmaya dahil edilen bir yanıltmacadır, çünkü Rus komünistleri sosyalist bir ekonomi yaratma hedefini belirlediklerinde anladıkları şey bu değildi; onlar, Troçki'nin 1906'da sosyalizme verdiği tanım olan, büyük ölçekli kooperatif üretimin örgütlenmesi anlamına gelen şeyi kastetmişlerdi."[7]

1924-26 yıllarında yapılan tartışmanın ne hakkında olduğunu 1906 yılına ait bir alıntıyla kanıtlamaya yönelik bu absürt girişimi bir kenara bırakalım! Monty Johnstone'un, "tek ülkede sosyalizmi inşa etmek" ile kastedilenin … üretim araçlarının özel mülkiyetinin ortadan kaldırıldığı bir toplum inşa etmek olduğu şeklindeki saçma varsayımını desteklemek için 1924-26 tartışmalarından tek bir konuşmacıya veya yazara bile alıntı yapamaması oldukça dikkat çekicidir. Bu arada bu tanımı Stalin 1936'da ortaya atmaya cesaret edebildi, çünkü eleştirel Marksist düşüncenin tüm temsilcileri en keskin diyalektik argüman olan (her zaman tarihsel olarak ikna edici olmasa da) makineli tüfekle susturuluyordu.

1924-1926 yıllarındaki tartışmanın her iki tarafının da gerçekte ne iddia ettiğini inceleyelim.

Stalin, SBKP’nin XV. konferansında Sol Muhalefet'e karşı çoğunluğun sözcüsü olarak konuşurken açıkça şöyle dedi:

"Tek bir ülkede sosyalizmin zaferi olasılığı, tek bir ülkede (elbette kendi ülkemizi kastediyoruz) tamamen aşılabilecek iç çelişkilerin çözülmesi olasılığı anlamına geliyorsa, sosyalizmin kesin zaferi olasılığı, sosyalist ülke ile kapitalist ülkeler arasındaki dış çelişkilerin aşılması olasılığı anlamına gelir ve bu çelişkiler ancak belirli sayıda ülkede proletarya devriminin zaferi sayesinde aşılabilir."

La Correspondence Internationale, 1926, s. 1436.

Ayrım çok açık: Sosyalizmi inşa etme olasılığı, özel mülkiyetin basitçe ortadan kaldırılması olarak değil, tüm iç toplumsal, ekonomik ve politik çelişkilerin aşılması olarak anlaşılmaktadır. Ve Stalin bile, farklı sınıflar hâlâ var olduğu sürece ekonomik ve toplumsal çelişkilerin "tamamen ortadan kalkması"nın düşünülemez olduğunu anlayacak kadar Marksistti. Stalin'in tanımı, sınıfların ortadan kalkmasını ima etmektedir.

Birkaç hafta sonra Komintern’in Genişletilmiş Yürütme Komitesi'nin VII. oturumunda konuşan Stalin, daha da açık bir şekilde şunları söyledi:

"Sosyalizm için ekonomik bir temel oluşturmak, tarımsal ekonomiyi sanayi ekonomisiyle birleştirerek bunları ortak bir ekonomiye dönüştürmek, tarımı sanayinin kontrolü altına almak, tarım ürünleri ile sanayi ürünlerinin doğrudan takası temelinde kent ve kırsal arasındaki ilişkileri düzenlemek, sınıfları, özellikle de sermayeyi yaratan tüm kanalları kapatmak ve tasfiye etmek, ve nihayetinde sınıfların ortadan kaldırılmasına doğrudan yol açan üretim ve dağıtım koşullarını yaratmak anlamına gelir." (s. 1722)

Eğer "sosyalizmin ekonomik temeli" sınıf farklılaşmasını yeniden üretebilecek tüm kanalları ortadan kaldırmaksa - ve hiçbir Marksist, meta üretiminin sürekli olarak ilkel sermaye birikiminin tehlikesini yeniden ürettiği yönündeki Lenin'in bilgeliğini inkar etmeyecektir; eğer bu, "tarım ürünleri ile sanayi ürünlerinin doğrudan takası"nı (yani piyasa ekonomisinin ve paranın ortadan kaldırılmasını) ima ediyorsa; ve bu "temel" sınıfların ortadan kaldırılmasına "doğrudan yol açmak" zorundaysa, o zaman bu temel çoktan "sağlandığında" ve "sosyalizm" zaten kurulduğunda, sınıflar meta üretimi ve para değişimi ile birlikte ortadan kalkmış olmalıdır!

Diğer taraf neyi savunuyordu? Genişletilmiş Yürütme Komitesi'nin aynı oturumunda konuşan Troçki, kesin bir dille şöyle dedi:

"Stalin'in teorisi çelişkilerle doludur. Raporunda, sosyalizmi inşa etmenin burjuvaziyle mücadelede zafer kazanmak anlamına geldiğini iddia ediyor. Bu savunulamaz. Sosyalizmi inşa etmek, sınıfların ortadan kaldırılması anlamına gelir ve sınıfların ortadan kaldırılmasıyla devlet de yok olur." (s. 1733)

Troçki, SBKP’nin XV. parti konferansında yaptığı konuşmada şunları söyledi:

"Sosyalist ekonomi ve sosyalist ekonominin gerçek bir yükselişinden bahsettiğimizde, bu, şehir ve kırsal kesim arasında artık bir karşıtlık olmadığı, genel bir memnuniyet ve genel bir refah, genel bir kültür olduğu anlamına gelir." (s. 1460-61)

Bir Marksist için, şehir ve kırsal kesim arasındaki karşıtlığın ortadan kalkması ve ihtiyaçların "genel olarak karşılanması"nın sınıfların ve meta üretiminin ortadan kalkması anlamına geldiği açık değil mi?

Dolayısıyla, Monty Johnstone'un "yanıltıcı argüman" olarak adlandırdığı şeyin, aslında yanıltıcı bir argüman değil, 1926 tartışmasının katılımcılarının kendilerinin de belirttiği gibi, tartışmanın gerçek içeriği olduğu sonucuna varmak zorundayız. Tartışmaya "yanıltıcı argüman" sokmaktan suçlu olan varsa, bu kişi, 1926 tartışmasının üretici güçlerin geliştirilmesi ve SSCB'nin sanayileştirilmesinin olasılığı veya imkansızlığı etrafında döndüğüne okuyucularına ikna etmeye çalışan (Krassó'dan bile daha beceriksizce) Monty Johnstone'dur. Oysa, hızlandırılmış sanayileşmenin büyük savunucusu tam olarak ("Rus sosyalizminin iç güçlerine şüpheyle yaklaştığı" iddia edilen) Troçki'ydi.

Kendi sosyalizm tanımına (yani 1936 sonrası dönemin stalinist tanımına!) saygınlık kazandırmak için Monty Johnstone iki otoriteden alıntı yapmaya çalışıyor. Alıntı yaptığı ABC of Communism’de, Buharin ve Preobrajenski'nin "sosyalist toplumda bu meta ekonomisi bir dereceye kadar devam edecek" diye yazdıklarını belirtiyor. 1936 sonrası SSCB'de, meta ekonomisi "bir dereceye kadar"dan biraz daha fazla devam etti, bunu da belirtelim. Ancak, Monty Johnstone'un alıntı yaptığı pasajda Buharin ve Preobrajenski'nin bahsettiği bağlamı incelersek, başarılı bir şekilde gerçekleştirilmiş sosyalizmin inşasından değil, sadece kapitalizm ile sosyalizm arasındaki geçiş döneminden, yani proletarya diktatörlüğü döneminden bahsettikleri hemen anlaşılıyor.

Monty Johnstone'un alıntı yaptığı sayfaları okursak, bu durum hemen anlaşılır. Emtia üretiminin "bir dereceye kadar" devam etmesinin nedenini açıklamak için kullanılan argümanlar, özel zanaatkarların, özel köylülerin ve özel tüccarların hayatta kalmasıdır. Ve yazarlar hemen şöyle devam ederler: "Sosyalist devrimin başlangıcından itibaren para yavaş yavaş değerini yitirir. Tüm kamulaştırılmış işletmeler... ortak bir nakit fonuna sahiptirler ve artık karşılıklı alım ve satımları para yoluyla yapmak zorunda değildirler. Böylece parasız takas yavaş yavaş uygulamaya girer. Para, böylece halk ekonomisinde ortadan kaldırılır."[8] Başka bir deyişle: Monty Johnstone'a göre "partinin temel ders kitabı" olan ABC of Communism’e göre, para, sosyalizmin inşasının nihai ve başarılı bir şekilde gerçekleştirilmesinden çok önce, proletarya diktatörlüğünün kurulmasından hemen sonra yok olmaya başlar. Bu gerçekten de "parti düsturu" idi. Bu koşullar altında, meta üretiminin ve paranın giderek yaygınlaştığı, tam anlamıyla gelişmiş bir sosyalist topluma inanmak, Stalin 1936'da bu kavramı aniden ortaya attığında, Eski Bolşevikler için korkunç bir fikir olurdu.

Monty Johnstone'un Lenin'in otoritesini kullanma girişimi ise, açıkça küstahlıktır. Lenin, temel makalesi "Economy and politics in the epoch of the dictatorship of the proletariat"te açıkça şöyle demiştir: "Sosyalizm, sınıfların ortadan kaldırılması anlamına gelir."[9] Bu makalede, sosyalist toplum ile kapitalizm ve sosyalizm arasındaki geçiş dönemi olan proletarya diktatörlüğü dönemi arasında açık bir ayrım yapmaktadır. "Devlet ve Devrim"de bu ayrım henüz açıkça yapılmamıştır, yani proletarya diktatörlüğü dönemi ve komünizmin ilk aşaması hâlâ tek bir aşama olarak kabul edilmektedir; bu nedenle, sosyalist devrim ve proletarya diktatörlüğü dönemine uygulanan formüller, sosyalizm aşaması için de kullanılmaktadır.

Ancak bu bağlamda bile Lenin, sosyalist devrimden sonraki dönemde devletin yok olmaya başlaması gerektiği gerçeğini hatırlatır. Komünizmin ilk aşaması (yani tam gelişmiş sosyalist toplum) hakkında konuşurken Lenin şöyle der: "Devlet, kapitalistler ve sınıflar ortadan kalktığı ve herhangi bir sınıfı baskı altında tutmanın imkânsız hale geldiği ölçüde yok olur. Ancak devlet, fiili eşitsizliği teyit eden 'burjuva hukukunu' korumaya devam ettiği için henüz tamamen ortadan kalkmamıştır. Devletin tamamen ortadan kalkması için komünizmin tamamlanması gerekir."[10]

Dolayısıyla Lenin için 1917'de bile sosyalizmin sınıfsız bir toplum, sınıfların olmadığı bir toplum anlamına geldiği zaten açıktı. Bolşevik Parti bu ruhla yetiştirilmişti. 1926'daki tartışma da bunu içeriyordu. Ve tarih, 43 yıl sonra bugün, Sovyetler Birliği'nde sınıfların ortadan kalkıp kalkmadığını ve bu tartışmada kimin haklı olduğunu değerlendirmemize olanak tanıyor.[11]



[1] Krassó'nun Komintern'in aşırı sol politikalarını eleştiren Troçki'yi onaylaması tesadüf değildir; sağ oportünizme karşı tutumu ise en hafif tabirle belirsizdir. Ancak Lenin'i örnek aldığını iddia eden biri, Lenin'in sağ oportünizme karşı tutarlı ve şiddetli mücadelesini nasıl tamamen göz ardı edebilir?

[2] Troçki tarafından kaleme alınan Dördüncü Enternasyonal'in Geçiş Programı, savaş ve eski toplumsal düzenin parçalanması gibi olağanüstü koşullar altında, oportünist işçi partilerinin kitlelerin baskısıyla iktidara gelmek zorunda kalabileceğini açıkça belirtmektedir. Krassó'nun bahsettiği örneklerde de tam olarak bu yaşanmıştır.

[3] Troçki, yeni bir proleter devlet aygıtını örgütlemenin temeli olarak Sovyet’in kilit rolünü teorik olarak anlayan ilk kişiydi. Lenin bu kavramı ancak 1917'de Bolşevik teorisine dahil etti ve 1919-20'de Komünist Enternasyonal'in programatik belgelerine dahil etti.

[4] NLR 48, s. 103.

[5] NLR 48, s. 93.

[6] Marx'ın Engels'e 1 Şubat 1858 tarihli mektubu, Selected Correspondence, s. 102.

[7] Monty Johnstone: Trotsky and the Debate on Socialism in One Country, NLR 50 Temmuz-Ağustos 1968, s. 117-8.

[8] Fransızca baskı, Paris, Maspéro 1963, s. 314.

[9] Cilt II, ‘Oeuvres Choisies en 2 volumes, Moskova, Editions en Langues étrangères, 1947, s. 641,

[10] ‘State and Revolution’, s. 239, Oeuvres Choisies en 2 volumes, cilt II— Mandel’in çevirisi

[11] Johnstone, sosyalizmde bile eşitsizliğin devam etmesinin nedeninin, tüketim mallarının her üyenin topluma verdiği emek miktarına göre dağıtılması olduğu sorusunu tartışmaya dahil ederek, konuyu sadece karmaşıklaştırmaktadır. Mesele, eşitsizliğin tamamen ortadan kaldırılması değil, meta üretiminin, para ekonomisinin ve toplumsal sınıfların ortadan kalkmasıdır. Johnstone, Marx ve Engels için komünizmin ilk aşamasında bile meta üretimine yer olmadığını çok iyi bilmektedir.

20 Aralık 2025 Cumartesi

Çin’in “Rest”e “Rest”i

Geçtiğimiz günlerde yayımlanan Ulusal Güvenlik Stratejisi (UGS) belgesi, ABD’nin kısa ve orta vadede izleyeceği politikaların temel ilkelerini ortaya koymuştu. Bu belgenin ardından Çin’in Latin Amerika ve Karayiplerdeki ülkelerle ilişkilerini tanımlayan strateji belgesini yayımlaması[1], dünya düzeninin “yeni” ve hareketli bir dönemine girildiğinin en önemli göstergesi oldu.

İki belgenin içerikleri ise ABD’nin ve Çin’in “yeni” ve hareketli dönemde dünya sahnesinde sergileyecekleri politikalara dair bilgiler barındırıyor.

Çin Atakta

Belgenin UGS’nin ardından “restine rest” şeklinde yayımlanması ve özellikle Latin Amerika ile Karayiplerdeki ülkelerle “sınırlandırılması”, Pekin’in ABD’ye karşı artık açıktan oynamak istediğini gösteriyor.

UGS’de ABD sermayesi için pazar ve hammadde kaynağı bir “arka bahçe” olarak görülen Latin Amerika ve Karayiplerin esas alınması, Pekin’in aynı zamanda yıllardır kendisini “Asya Pivot” politikasıyla kuşatmaya çabalayan ABD’ye kendi bahçesinden cevap vermek istediğini ortaya koyuyor. Ki belgenin içeriği de Çin’in uzun soluklu ve ciddi bir süreçle bölgeye hamle yapacağına işaret ediyor.

Öncelikle Çin, belgede bölgeyi “Küresel Güney”in bir parçası olarak gördüğünü ifade ederek ideolojik bir yaklaşım sergiliyor. Zengin Kuzey-Yoksul Güney kutupları üzerinden yapılan bu tanımlamayla Çin, “güney” ülkelerine destek veren “lider ülke” rolünü üstlenmeye hazırlanıyor. Nitekim belgede “var olan siyasi iktidarların egemenliğinin” destekleneceğinin belirtilmesi, ABD’nin ve Batılı müttefiklerinin “demokrasi” getirmesi tehdidiyle yaşayan iktidarlar için oldukça hayati ve de “çekici”.

Buna ek olarak yayımlanan belgede Tek Kuşak Tek Yol projesi kapsamında bu ülkelere altyapı yatırımları yapılarak tedarik zincirine eklemlenmelerinin sağlanması, yapılacak ticarette doların yerine ulusal paraların kullanılmasının planlanması, savunmada ve güvenlikte işbirliği ile teknoloji, uzay ve yapay zeka alanlarında ortaklık yapılması, kültürel diplomasi aracılığıyla insani bağların kurulması gibi başlıkların öne çıkarılması, Pekin’in kendisine yaklaşanlara hayatın bütün alanlarında arka çıkarak destek olacağını açıkça ortaya koyuyor.

İçeride Güç ve Enerji

Çin’in “dışarıda” gösterdiği bu atak politikalar, “içerideki” güç ve enerjiyle de destekleniyor.

“Çin’in Manhattan Projesi” denilen projede Çinli bilim insanlarının yapay zekâ, akıllı telefonlar ve silahlarda kullanabilecek son teknoloji ürünü yarı iletken çipleri üretebilen makinenin prototipini yapmayı başarması[2] ile Pekin, Batı’nın teknolojik üstünlüğüne önemli darbe vurmanın eşiğinde.

Nitekim bu “başarı” sayesinde Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, Trump’ın satışlarına izin verdiği ABD yapımı çiplerin kritik sanayilerde kullanılmaması emrini verdi.[3]

Öte yandan Çin, teknolojideki bu güçlenmeyi iktidar alanını gençleştirmeyle ikame ediyor. 1970’li yıllarda doğmuş yeni nesil kadroların 2026’da bölgesel düzeydeki yönetimlere getirilmeleri ve 2028 yılıyla birlikte de Çin Komünist Partisi Merkez Komitesi’ne girmelerinin planlanması[4], Çin’in hazırlıklarının uzun vadeli olduğunu ortaya koyuyor.

Çin’in bu hamlelerine karşı ABD’den ve Batı’dan bilindik “sert” hamleler gelmekte.

NATO’nun Çin’i malzemede ve teknolojide oynadığı baskın rolden dolayı (Rusya ile birlikte) Avrupa’nın enerji güvenliği için tehdit olarak gördüğünü belirtmesi[5], ABD yönetiminin Tayvan’a 11,1 milyar dolarlık silah satışını onaylaması[6] Çin’le savaşmaya kararlı olduklarını gösteriyor.

Her ne kadar Britanya’nın dış istihbarat teşkilatı MI6’nın yeni şefi, “yayılmacı Rusya ile verimli iktisadi ilişkiler kurmak isteyen Çin arasında ayrım yapmalıyız”[7] dese de huylunun bugüne kadar huyundan pek vazgeçmediği de aşikâr. Keza bundan sonra Pekin’in ABD’nin “restlerine rest” diyeceği de.


[1] https://www.globaltimes.cn/page/202512/1350190.shtml

[2] https://www.reuters.com/world/china/how-china-built-its-manhattan-project-rival-west-ai-chips-2025-12-17/

[3] https://youtu.be/WRwqRoIfAAU?si=ZYZZYH7NBK7jGbMe

[4] https://asia.nikkei.com/politics/international-relations/us-china-tensions/new-cadre-of-chinese-leaders-in-2026-may-reshape-us-ties-think-tank

[5] https://www.politico.eu/article/china-poses-major-risk-to-europes-energy-grids-top-nato-official-radmila-sekerinska-warns/

[6] https://www.ft.com/content/feda40da-5297-43f8-80a0-a5252e6bc89e

[7] https://www.politico.eu/article/britain-new-female-mi6-chief-blaise-metreweli-wants-to-do-things-differently/

(Çeviri) Balkan Savaşı - Amadeo Bordiga

Çevirenin Notu: İtalyan Marksist Amadeo Bordiga’nın bu yazısı ilk olarak Sosyalist Gençlik Federasyonu'nun sol kanadının yayını olan “L...