29 Ocak 2020 Çarşamba

Cehennemin Kapıları (Zaten) Açık

(El Yazmaları, 30 Ocak 2020)

Kasım Süleymani suikastı ile birlikte, neredeyse Orta Doğu ile bütünleşmiş sözcük oyunlarının tekrardan zuhur ettiğini gördük.

Fakat her zamanki gibi bunlardan sadece biri daha öne çıkarak gündeme oturdu: “Cehennemin kapıları açıldı”.

Cehennemin kapılarını açan taraflar olarak ifade edilen ABD ve İran’ın, suikastın ardından geçen süreçte savaşın ateşini “cehennem” derecesine çıkaracak saldırılardan kaçındıkları gözüküyor. Bunda her iki tarafın da kullanmaya başladığında bölgeyi gerçekten cehenneme çevirecek silahlara sahip olmalarının yanı sıra, Orta Doğu’da süregiden durumun çok da “farklı” olmamasının payı büyük.

Kapitalizmin Krizi ve Sert Güç Zorunluluğu

Irak’ın işgali ve “Arap Baharı” süreciyle kalıcılaşan “savaş hali”, iniş ve çıkışlarla birlikte Orta Doğu’nun devam edegelen ahvali.

Bu nedenle Kasım Süleymani suikastı, bu “savaş halinin” tamamına biçim verme potansiyeline sahip bir olay olmakla birlikte, savaş halinin bir parçası da. Nitekim kendi deyimiyle “İran’ın Orta Doğu politikasına şekil veren” Süleymani de bu savaş halini var eden öznelerden biriydi.

Orta Doğu’da savaş halinin var olmasında her ne kadar bu öznelerin payı büyük olsa da temel belirleyenin (özellikle ABD özelinde) kapitalizmin ve onun en yüksek aşaması olan emperyalizmin kendisinin olduğu aşikâr.

Kapitalizmin çıkış emaresi göstermeyen yapısal krizi ve bununla birlikte emperyalizmin hegemonya krizi, bölgeden emperyalist merkezlere akacak “artık”ın öncesine nazaran daha da fazla zor yoluyla elde edilmesini mecbur kılmakta. Dolayısıyla ABD emperyalizmi, dünyanın her yerinde “sert gücünü” göstermek zorunda.

Mollalar Savaş Halinden Memnun

ABD’ye düşen bu “öncülük rolü”, kapitalizmi doğrudan karşısına almayan, piyasanın yarattığı değerden pay alma mücadelesi içerisindeki bütün öznelerin kendilerini ve davranışlarını da haliyle belirliyor.

Küresel ve bölgesel özneler, çeşitli koşullara ve kendi güçlerine göre ABD’nin bu sert gücü doğrultusunda konum almaktalar.

Krizin ortaya çıkardığı iktidar boşluklarında ise, bu konumlarını güçlendirip geliştirerek paylarını arttırmaktalar.

Irak’ın işgalinden bu yana, İran’ın izlediği stratejiyi de bu bağlamda ele alabiliriz.

1979’da iktidara gelen mollalar, destekledikleri Şah rejiminin devrilmesinin akabinde toplumsal desteklerini başarılı bir şekilde kullanarak İran solunu ekarte ederek iktidarı aldılar.

Ardından Irak ile girişilen savaşla, rejimini kurmayı ve yerleştirmeyi beceren mollalar, günümüze kadar çeşitli savaş hallerini ve gerilimlerini kullanarak halkın rızasını almayı ve böylece rejimlerinin devamını ve sömürü mekanizmasının kendilerine çalışmasını sağladılar.

Kudüs Ordusu, Devrim Muhafızları vb. gibi askeri kurumların İran’daki molla rejimi (ve İran burjuvazisi) için önemi burada yatmakta. Bu askeri kurumlar sayesinde 2000’lerin başından itibaren oluşan boşluklara sızan ve Suriye, Irak, Yemen ve Lübnan’a yayılabilen molla rejiminin, Orta Doğu’daki savaş halinden oldukça memnun olmaları sürpriz olmasa gerek.

Karşılıklı Hamleler

Bu bağlamda Süleymani suikastı, İran mollaları için önemli bir kayıp olmakla birlikte, savaş halinin derinleştirilmesi için de büyük bir fırsat taşıyor.

Günümüz Yezidlerine (ABD ve İsrail) karşı kendisine günümüz Hüseyin rolünü biçerek mazlumların (Filistin direnişçilerinden Yemen’deki Husilere) yardımına “koşan” Süleymani imgesi, İran’daki molla rejimine Orta Doğu’daki ABD karşıtlığından da faydalanarak birçok bölgeye sızma fırsatını sunuyor.

ABD üslerine yapılan nokta atışı saldırılar da, rejimin bu fırsattan faydalanmaya çalışacağına işaret ediyor.

Fakat rejimin, gücünün farkında olarak, saldırılarına yan kuvvetleri katarak ABD ve İsrail’in gücünü dengeleme arayışında olacağı açık.

Bundan dolayı da rejim, Orta Doğu halklarının (Irak’taki ABD karşıtı yürüyüşte görüldüğü üzere) ABD ve İsrail karşıtlığını istismar ederek, “anti-emperyalist” bir postu üzerine giymekten yüksünmeyecektir.

ABD ve İsrail ise; bu ve benzeri nokta atışı saldırılarla, bölgedeki savaş halinin kontrolünü sağlamaya çalışıyorlar. Diğer öznelerin (Rusya, Türkiye, Suudi Arabistan gibi) bu savaş halini kontrol edecek kapasiteye sahip olamadıklarından mütevellit, kendilerine “bağımlılıklarının” farkında olan bu ikili, var olan durumu, “devrimci” bir duruma yol açmayacak bir şekilde müdahaleler yapmaya devam edecekleri görülüyor.

Tarih Çağırıyor

Orta Doğu’daki savaş halinin devrimci bir duruma dönüşmesi ise giderek güçlenen bir olasılık haline geliyor.

Bu savaş halinin on yıllardır yarattığı yoksulluk, yolsuzluk, ölüm Orta Doğu halklarının isyanını daha da körüklüyor.

Irak halkı yüzlerce ölüye rağmen yürüyüşünü sürdürüyor.

Süleymani suikastiyle İran’ın istismarına açık olsa da Irak halkının protestosundan ABD kadar mollalar da payını alıyor. Irak halkı meydanlarda ve sokaklarda başka bir Irak’ı inşa ediyor.

Keza Lübnan’da da protestolar kimi zaman düşük seviyede olsa da devam ediyor. Kurulan yeni hükümet halkın protestolarını dindirmek yerine arttırmış durumda. Halkın nezdinde mezhepsel rejimin meşruiyeti bitmiş halde. Lübnan sokakları da Irak sokakları gibi yeninin inşa edildiği mekan oluyor.

Süleymani suikasti öncesinde sokakları dolduran İran halkı, suikastin açtığı duygu selinin kendisini dindirmesine izin vermeden rejime karşı yürümeye devam ediyor. Rejimin düşürdüğü sivil uçağa yönelik tepkilerin de gösterdiği üzere mollaların durumu hiç de kolay değil.

Orta Doğu’daki bu savaş hali, kapitalizmin kriziyle birlikte derinleşiyor.

Bu durumun derinleşmesine karşı Orta Doğu halkları meydanlarda ve sokaklarda yüzlerce ölü vererek direnişini sürdürüyor. Bu direnişlerin çeşitli yerlerde ve değişik biçimlerde büyüyerek genişlemesi, oldukça güçlü bir olasılık.

Tarih, Orta Doğulu devrimcileri daha şiddetli bir şekilde çağırmaya devam ediyor.

8 Ocak 2020 Çarşamba

Kıvılcımlı, İslam ve Marksizm – 1

(El Yazmaları, 9 Ocak 2020)

Toplumsal gerçeklik, gerek üretim biçimi ve sınıf hareketlerinin içsel varlığıyla gerekse çevrimsel ve yayılmacı kimi koşulların etkisiyle oluşmaktadır. Toplumsal gerçekliğin bu oluşumu, toplumun temel yapıtaşını oluşturan üretimin gerçeklik kazanmasıdır. Fakat toplumsal gerçeklik, üretim olgusunun yanı sıra toplumsal yaşamın düzenlenmesi ve üretimin sürekliliğinin sağlanması bakımından biçimlendirilir.

Türkiye toplumsal gerçekliğini belirleyen en önemli öğelerinden biri de kuşkusuz İslam’dır. Fakat İslam’ın üretim biçimi ve sınıf hareketlerinin belirleyicilerinden biri olarak ele alınması Türkiye’deki sosyalist hareketlerin birçoğu tarafından göz ardı edilmiş ya da önemsenmemiştir. Türkiye’deki sosyalistler İslam’a yaklaşımlarında genel olarak Müslümanların insanüstü ve oldukça soyut bir Allah anlayışından hareket ettikleri, dolayısıyla somut gerçeklikle bağı olmayan bu soyut inanışın sadece acıları, sömürüyü hafifletmeye yarayan bir “afyon” olduğu görüşünden hareket etmektedirler. Bu görüşün devamı olarak da yapılması gerekenin inançlı insanlara dinin “afyon” niteliğinin gösterilerek terk edilmesi gerektiği ve acılara ve sömürüye karşı çözümün sınıf mücadelesine katılmaktan geçtiğinin propaganda edilmesi olduğu ifade edilmektedir. Bununla birlikte İslam’ın getirdiği kültürel etkilerin “gerici” nitelik taşıdığından dolayı bu kültüre ait davranış biçimlerinin de tamamıyla reddedilmesi gerektiği de belirtilmektedir.

Bu konuda tek ve en önemli istisna ise Hikmet Kıvılcımlı’dır. “Dini siyasete alet etmekle” yargılanan[1] ilk ve tek sosyalist olan Hikmet Kıvılcımlı, İslam’ı bir bütün olarak sistematik ve maddeci bir şekilde analiz ederek ele alan tek sosyalist olmaya devam etmektedir. Hikmet Kıvılcımlı, İslam’daki Allah anlayışının aslında tarihsel determinizm yani tarihin gidiş kanunları olduğunu ileri sürmüştür. Buna göre Müslümanların “Allah”ı, üretim biçimi ve sınıf mücadeleleri tarafından belirlenen tarihin gidiş kanunlarıdır. Dolayısıyla Allah’a olan inanış, esasında tarihte gerçekleşen olayların üretim biçimi ve sınıf mücadeleleri tarafından belirlendiğini kabul eden somut ve maddecil bir inanıştır. Buna ek olarak Kıvılcımlı İslam’ın Yukarı Barbarlık Konağı’ndaki Arap toplumunun medeniyete geçişinin düşüncesi olduğunu, bundan dolayı medeniyetin sınıflı toplumun değerlerini taşımakla birlikte komünal değerleri de barındırdığını belirtir. Bu yüzden İslam’ın getirdiği kültürel etkilerin “gerici” yönleri olmakla birlikte temel olarak kimi komünal etkiler taşıdığını belirtir ve sosyalistlerin kendi özgünlüklerini korumakla birlikte bu komünal etkileri “modern sosyalizm” mücadelesiyle birleştirmeleri gerektiğini vurgular.

Bu çalışmamızda öncelikle Hikmet Kıvılcımlı’nın İslam’ı analiz edişini ele alacağız. Bunun için de ilk olarak Kıvılcımlı’nın Tarih Tezi’ni incelemek gerekmektedir. Kıvılcımlı’nın Tarih Tezi, kendisinin deyişiyle “susuş kumkuması” ile karşılanmış, sosyalist hareket tarafından da dikkate değer görülmemiştir. Bununla birlikte Kıvılcımlı’yı ve onun teorik katkılarını anlayabilmenin yolu tarih tezini ele almaktan geçmektedir.

1. Hikmet Kıvılcımlı’nın Tarih Tezi

a.Tarih ve Üretici Güçler

Kıvılcımlı’ya göre tarih çok yanlıdır, çelişkilidir ve temeli üretimdir. Tarih metodu sebep-sonuç, mekân ve zaman içinde birbirleriyle karşılıklı etki, birbirinden ötekine geçiş ve atlayış bağlantılarıyla ele alınmalıdır. İnsanın kendi dışında, isteğinin ve iradesinin üstünde etki yapan çevresi kendisi doğmadan önce vardır. İnsan yaşarken de kendisinden önce var olmuş olan çevresinin şartlarına göre hareket eder.[2]

İnsan doğaya toplum aracılığıyla ve araçlarıyla tepki gösterir. Tekniğin gelişiminde doğal şartları ancak toplum sebepleri ile bir araya gelirse gelişme gösterir. İnsan toplumla doğayı değiştirir ve dolayısıyla aynı zamanda doğa da toplumun eseridir.[3]

İnsanlar tekniği kullanıp içinde bulunduğu maddi koşulları işleyip değiştirirken toplum ve birey arasında diyalektiği de geliştirir. Toplum ve birey arasındaki diyalektik birbirine üstün gelmek şeklinde değil, birbirini dengeleyecek şekilde gerçekleşir. Bu gerçekleşme Kıvılcımlı’nın deyişiyle “cebirsel akış” şeklinde olmaktadır. Bu cebirsel akış, toplum ve birey arasındaki diyalektiğin birbirlerini denkleyen, oluşturan bir etkileşimli eylemsellik çerçevesinde gerçekleşmesidir. Bu cebirsel akışın gidişini belirlemede üretici güçlerin gelişimi temel etkenlerden biridir.[4] Hayatın yeniden üretimini sağlayan üretici güçler tarihi en son olarak belirleyendir. Bu maddi güç aynı zamanda bilinci de belirler.[5]

İnsanın somut varoluşunu etkileyen en önemli nedenlerden biri üretici güçlerdir. Kıvılcımlı dört üretici gücün olduğunu ileri sürmektedir: İnsan, tarih (gelenek-görenek), teknik ve coğrafya. “Medeniyetlerin kuruluş ve yıkılış kanunlarının” gerçekleşmesinde bu dört üretici güç belirleyicidir. İnsan ve tarihin manevi, coğrafya ve tekniğin maddi güçler olduğunu söyleyen H. Kıvılcımlı, bu güçlerin birbirlerini olabildiğince denk şekilde etkilediğini belirtir.

Fakat toplumlar ayrı insan, tarih, teknik ve coğrafya üretici güçlerine sahip oldukları için ayrı biçimlere sahip toplumlar oluşabilir. Bu üretici güçlerin süreç içerisinde gelişmesi, mevcut toplumu değişime zorlar ve bu zorlama bir krize yol açar. Bu krizin sonucunda ise tarihsel ve sosyal devrimler gerçekleşir ve bu üretici güçler yeni bir düzlemde tekrardan oluşurlar.  Bu parçalanma ve tekrar derlenme “tarihin gidiş kanunları” doğrultusunda olur ve Kıvılcımlı bunu tarihsel determinizm olarak tanımlamaktadır.[6]

İnsan üretici gücü, üretici güçlerin içinde en elastiki ve uyum yapma yetenekli olanıdır. İnsan üretici gücü, insanların birbirleriyle ve doğayla olan ilişkilerinden doğan somut eylemlerdir. Nitekim tarihe yön veren öğelerden biri de insanların bir araya gelerek oluşturdukları bir toplumun başka bir topluma karşı somut eylemde bulunmasını sağlayan “Kolektif Aksiyon”dur. Bu kolektif aksiyon aynı zamanda insanların bir araya gelerek oluşturdukları kolektif emek gücünün bir başka görünümüdür ve insan üretici gücünün somutlaşmasıdır. Diğer yandan insan üretici gücü, teknik üretici gücüne ve coğrafyaya oldukça bağımlıdır. İnsan, düşünüp yeniden yeni davranışlar geliştirerek diğer üretici güçlerin altında kalmamayı başarabilir. Fakat insanlığın gelişimi göz önüne alındığında insan üretici gücünün diğer üretici güçlere olan bağımlılığı görülmektedir. [7]

Kıvılcımlı’ya göre tarih, son derece somut, insan eylemidir. İnsan gelenekler ve göreneklerle düşünüp davranır ve bu gelenekler bilinç yerine geçerler. Gelenekler ve görenekler, insanların kendileriyle çevrelerini yorumlama ve bu yorumlama doğrultusunda üretimi gerçekleştirmeye yönelik eyleme, davranma biçimleridirler. Bundan dolayı nesiller boyunca, yüzlerce-binlerce yıl bu gelenekler terk edilemezler. Tarih üretici gücü de insanın geçmişten kalma gelenek-göreneklerle, içinde yaşadığı belirli coğrafya ve tekniğe dayanarak yaptığı yaşama eyleminde belirli seviyeye ulaşmış kolektif aksiyonundan doğar ve gelişir. [8]

Teknik üretici gücü ise insanın çevresine uyum geliştirmekte kullandığı ve bu açıdan insanın kendisinden de daha fazla uyum zenginliklerine sahip olan bir üretici güçtür. İnsan teknikle toplum biçimlerini başkalaştırmıştır. Teknik üretici gücü, potansiyel gücü ile komünü parçalayıp sınıflı toplum biçimlerini gelişime açarak insan toplumuna çağları aştıran başlıca maddi güçtür. Fakat teknik üretici gücü, ancak sınıflı toplumda diğer üretici güçlerden daha fazla etkin olabilmektir. [9]

İnsan toplumu yaşayabilmek için doğayı toplumcullaştırarak, yani insan toplumu doğal güçleri ve nesneleri toplumun yararına kullanabileceği şekilde biçimlendirir. Böylece insan toplumu doğayı kendisi için biçimlendirerek yani toplumcullaştırarak doğayı kendi mekânı haline getirmiştir.  Bu durum insanın teknik ve metot geliştirmesine yol açar. İnsan toplumu, üretici güçlerin bütünlüğü içerisinde doğayı istediği koşullarda toplumcullaştırması coğrafya üretici gücüdür. İnsanın doğayı toplumcullaştırabilmesi için teknik, metot, toplum ve gelenek gibi üretici güçleri geliştirmesi gerekmektedir. Bu güçler gelişmedikçe doğayı toplumcullaştıramaz, coğrafya üretici gücünü geliştiremez. Doğanın olanakları, onu değerlendirebilecek gelişmişlikte bir toplum olmadıkça bir hiçtir ve coğrafya üretici gücü gelişemez. Dolayısıyla coğrafya üretici gücü de, diğer üretici güçlerle topyekûn etkileşimle gelişebilmektedir. [10]

Üretimin gelişimi sadece tekniğin değil, bütün üretici güçler diyalektiğinindir. Örneğin göçebelik aşamasına coğrafya üretici gücünün evcilleştirecek hayvan sürüsünü sunması ve insan aklıyla geçilmiştir. Medeniyete coğrafyanın subtropikal ırmak boyunda ekilebilir toprak sunması, insan toplumunun kolektif emek birikimleriyle-gelenekleriyle ve aksiyonlarıyla ve ateş, ok, yay, çömlekçilik, kerpiç ev gibi tekniklerle geçilmiştir. Dolayısıyla üretici güçler, birbirinden koparılamaz bir biçimde bütünlük sergileyerek dinamik bir etkileşim içindedirler.  [11]

Kıvılcımlı’nın üretici güçleri dörde ayırması ve bunlardan insan ve tarih üretici gücünü “manevi” olarak tanımlaması, Marksist üretici güçler tanımlamasından ayrılma olarak görülebilir. Kıvılcımlı bu üretici güçleri üretimin gerçekleşmesini sağlayan kolektif aksiyon ve gelenekler-görenekler gibi eyleme biçimleri üzerinden tanımlamaya özen göstererek bu “ayrışmanın” önüne geçmeye çalışmıştır. Fakat bu Marksist tanımlamadan bir farklılaşma ortaya çıkmıştır. Kıvılcımlı da bu ayırmayı soyut olarak görünen şeylerin altındaki somut gerçeklikleri ortaya çıkarıp derinleştirmek için yaptığını ifade ederek farklılaşmayı Marksizm’den kopmadan hatta Marksizm’i derinleştirmek adına yaptığını belirtmiştir. Bununla birlikte insan ve tarih üretici gücünün ayrı olarak ele alınması teknik ve coğrafi belirleyiciliğin de önüne geçilmesini sağlamıştır.

b. Antika Tarih ve Barbarlık Konakları

Kıvılcımlı insanlık tarihini iki bölüme ayırır: Kapitalist üretim biçiminin hâkim olduğu dönemi “Modern Tarih”, öncesindeki dönemi ise “Antika Tarih” olarak tanımlamaktadır. Fakat modern tarih ile antika tarih birbirinden kopuk değillerdir. Modern tarih, antika tarihin temellerinden çıkıp gelmiş ve antika tarihte yaşanan olayları modernize etmiştir. [12]Modern tarihte teknik üretici gücü öne çıkarak belirleyici olurken, antika tarihte diğer üç üretici güç (coğrafya, insan ve tarih) belirleyicidir. [13] Bu bağlamda da iki çağ bulunmaktadır: 1) Tarihsel Devrimler Çağı: Bezirgân ekonomisi temeldir, medeniler ve barbarlar çatışır. 2) Sosyal Devrimler Çağı: Modern kapitalizm çağıdır. Barbarlar yoktur, iç zıtlıkların çatışması vardır. [14]Bu tarihsel ve sosyal devrimler, mülkiyet biçimleri üretici güçlerinin gelişmesini engellediği zaman gerçekleşmektedirler.[15]

Kıvılcımlı medeniler ile barbarların 15. yy’a kadar birbirleriyle dövüşerek bir arada var olduklarını belirtmektedir. 6500 yıl medeniyet ile barbarlık çatışmış, kimi zaman barbarlar kimi zaman medeniler kazanmıştır; kapitalizm ise barbar düzenini alt etmiştir. [16]

Kıvılcımlı, Marks’ın Antika Tarih konusundaki araştırmalarının bütün teorik derinliğine rağmen tamamlanmış bir eser sunmadığını belirtir. Bunun nedenini ise Marks modern toplumla ilgilenmekten antika tarihle yeterince ilgilenememesi olarak gösterir. Kıvılcımlı Engels’in de antika tarih üzerinde kısmen durabildiğini belirtmiştir. Bundan dolayı kendisinin Antika Tarihi incelediğini ifade etmiştir. [17] Hobsbawn da Marks ve Engels’in eski çağları ciddi olarak incelemelerini sağlayacak klasik eğitime ve mevcut materyale sahip olmadığını belirtir. Hobsbawn, Marks ve Engels’in Formen’in yazıldığı dönemde ilkel toplumlara dair bilgilerinin yalnızca taslaksal bilgiler olduğunu yazmaktadır.[18] Kıvılcımlı Marks’ın basit ve geniş yeniden üretim kavramlarını kullanıp, Antika Tarihi basit yeniden üretimin, Modern Tarihi de geniş yeniden üretimin hâkim olduğu tarih olarak ayırarak farklı ve Marksizm dışı olmayan bir tarihlendirme yapmıştır. [19]

Kıvılcımlı barbarları tamamlarken Morgan ve Engels’in sınıflandırmasını kullanmaktadır. Barbarlık birbiri ardı sıra gelen aşağı, orta ve yukarı barbarlık konaklarındaki toplulukları ifade etmektedir. Bu ilkel barbar topluluklarda emeğin sübjektif ve objektif şartları toplumsaldır. İnsan ve doğa iç içedir. Dolayısıyla üreme ve yeniden üretim de toplumsaldır, ortak mülkiyetle gerçekleşir. Bu toplum biçimi komündür. Komünün temeli tarımdır. Tarımda “Kolektif Emek” ağır bastıkça “Ortak Mülkiyet” de ağır basar. Fakat coğrafya ve teknik üretici güçlerin gelişmesiyle birlikte tarımda “Kolektif Emek” ne kadar az ağır basarsa, “Özel Mülkiyet” de o kadar ağır basar. Bunlarla birlikte komünde teknik ve coğrafya üretici gücünden çok insan üretici gücü belirleyicidir.[20]

Aşağı Barbarlık konağındaki topluluklarda ziraat değil çapa ekimi vardı ve toprağın verimi bittikten sonra başka bölgelere gitmekteydiler. [21] Orta Barbarlık’taki topluluklarda ise göçebelik ve çobanlık hâkimdi. Çobanlığın oluşumu, özel mülkiyetin, özel ailenin tohumlarını atarak ataerkilliğe geçişin ve kadın-erkek işbölümünün yolunu açmıştır. [22] Ziraatın keşfedilmesinin sonucunda kentleşme ve yerleşikliğe geçiş, Yukarı Barbarlık Konağı’nı oluşturmaktadır. Ziraatla birlikte demirin keşfi de devrimi başlatır. İlk iş bölümü efendi-köleyi yaratırken, ikincisi zanaat ile ziraat arasında yaratılır. Bu da ürünlerin değişimine, ticaretin ve paranın doğuşuna yol açar. Bu durum sadece savaş durumunda seçilen askeri şefin kalıcılaşmasına, soyca devam eden liderliğe yol açar. Bu da üçüncü iş bölümüne yol açar, bezirgânları dünyaya getirir. [23]

Yukarı Barbarlık’tan önce alışverişler değiş-tokuş niteliğindeydi ve kabile şefleri bu alışverişlerde toplumun tümü adına davranmışlardır. Genişleyen işbölümlü üretimle birlikte alışverişin de genişlemesi özel bir alışverişçi sınıfı gerektirmiştir. Toplum, bu işle ilgilenmeleri için bazı kişileri görevlendirmiştir. Bezirgânlar toplum adına görevlendirilmiş ve gıda maddelerini madenlerle takas etmişlerdir. Kentin ilk zamanlarında “Kan’a” göre yani klan örgütlenme devam ettiğinden kentin yönetimi “imam”, “işakku” gibi öğüt veren, yol gösterenlerin elindeydi ve yurttaşlar ortak karar almaktaydılar. Bezirgânlar yönetimdekilerle yani “ulularla”, tapınakla işbirliği içinde fazlaya el koyup sosyal sınıflaşmanın oluşmasını sağladılar. Zamanla da bezirgân (özel) ile tapınak (kamu) arasındaki çatlak ilerlemiş ve karma sistem özelin lehine sonuçlanmıştır. Bezirgânlar üretimdeki ihtiyaçtan doğmuş, sonrasında ise üretime egemen olmuşlardır. Bezirgânlıkla birlikte ziraatın da yardımıyla kent ortaya çıkmıştır.[24]

İlk kentlerin ortaya çıktığı Irak’ta madenler önemli rol oynamışlardır. Maden yataklarını elde etme önemli savaş nedeni ve ticaret nedeni olmuştur. Subtropikal ırmak bereketine sahip kentler, taş-maden kıtlığı çekmekteydiler. Bu kıtlığı ise madenlerin bulunduğu yerlerdeki Orta Barbarlık’taki topluluklarla savaşarak ya da ticaret yaparak gidermeye çalışmışlardır. Özellikle demirden yapılan aletler, sulama ve toprağın onarımının süreklileşmesiyle üretim bollaştı ve üretim işi de toplumsallaşmıştır. Bollaşan ürünü satmak için, yani ticaret için yeni kentler kurulmaya başlanmıştır. [25]

Üretimin gelişmesiyle birlikte oluşan kentler iki tipte gelişim göstermişlerdir: Barbar Kent ve Medeni Kent. Barbar kentte toprak ekonomisi ve ortak mülkiyet ağır basmıştır. Medeni kentte ise bezirgân ekonomi ve özel mülkiyet ağır basmıştır. [26]

Yukarı Barbarlıkta ziraatın yardımıyla doğan kent, ilk olarak içine kapanık bir örgütlenmedir. Yabancıları kenttaşlığa kabul etmeyen kent, medeniyetten sonraki halinden farklı olarak medeniyet öncesi oturukluk idi. Askeri şefin komutasında ana-kentten ayrılanlar ise kurulan kenti destanlarla anlatırlar ve sonrasında askeri şef kentin tanrısı haline gelir. Bu kentlerde de mülkiyet kent tanrısınındır, kenttaşlar aileler bazında tasarruf hakkına sahiptirler. [27]

Kıvılcımlı, Formen’i okuduktan sonra Tarih Tezi’ni yeniden yorumlayarak eklemeler yapmıştır. Kıvılcımlı Yukarı Barbarlık Konağı’ndaki yerleşik toplumda dört tip ortak toprak mülkiyeti olduğunu belirtir: Asyalı (Doğulu), Antik (Romalı), Cermen, Slav. Asyalı (Doğulu) mülkiyette Askeri Şef (Despot) bireylere toprağı tasarruf hakkı vermektedir. Antik (Romalı) mülkiyette ise mülkiyet komüne değil kente (şehir) aittir ve birey kenttaş olma üzerinden bu mülkiyete ortak olmaktaydı. Kıvılcımlı, Antik-Roma mülkiyeti ile İslam arasında benzerlik kurarak, İslam’da da toprakların bütün Müslümanlara ait olduğunu ve bireyin Müslümanlık (kenttaşlığın yerini Müslümanlık almıştır) üzerinden toprağın tasarruf hakkına sahip olduğunu belirtir. Kıvılcımlı, İslam’da toprakların bütün Müslümanlara ait olduğu düşüncesine Beytülmâl kavramı yani bütün Müslümanların “malevi” üzerinden varmıştır. Fakat Beytülmâl kavramı sadece devlete ait taşınır ve taşınmaz malların tamamını ifade etmektedir. Diğer yandan İslamiyet’te özel mülkiyet açıkça kabul edilmiştir. Bununla birlikte Allah’ın evren üzerindeki mutlak hâkimiyeti fikri üzerinden insanların eşyalar ve toprak üzerindeki sahipliğinin bir tür geçici, âriyet niteliği taşıdığı, insanların Allah adına vekil olduğu fikri yaygınlık kazanmış ve uygulanmıştır. Dolayısıyla Kıvılcımlı Müslümanların topraktaki tasarruf hakkı konusunda haklı olmakla birlikte toprakların bütün Müslümanlara ait olduğu konusunda ise somut bir gerçeklikten çok söylem üzerinden bu düşünceye varmıştır. [28] Cermen tipi ise mülkiyette birey komün üyesi olduğu için mülk sahibi olarak görünür, fakat ortak mülkiyet vardır. Cermen bireyi, özerk kişilerin karşılıklı bağı ve ilişkisi doğrultusunda toprağın sahibi gibi görünür. Slav tip mülkiyette despot mülkiyet hakkına sahiptir ve bireyin mülkiyetten nasıl tasarruf edeceğini despot belirlemektedir. [29]

Kıvılcımlı’nın Engels ve Morgan’dan barbarlık sınıflandırmasını alması ve Formen’i okumasının ardından tezine eklemeler yapması, ilkel toplumları tanımlarken Marksizm dışına çıkmamaya çalıştığını göstermektedir.

c. Medeniyet ve Ticaret

Bezirgânlığın gelişmesi ve ticaret yollarının büyümesiyle medeniyetteki kentler de büyürler. Bu durum diğer barbar toplumlara ulaşılmasını ve böylece barbarlarla etkileşimin gerçekleşerek medeniler ile barbarların birbirlerine sızmalarına neden olur. Özellikle bezirgân ekonomiden kaynaklı zenginliği elinde toplayan bezirgânlar, içteki zıtlıklara karşı korunmak için dışarıdan barbarları getirirler. Kent dışındaki barbarlar arasında ise ortak mülkiyet devam etmektedir.[30]

Medeniyet için tarım üretimi temelli şarttır, fakat tek başına yeterli değildir. Kıvılcımlı’ya göre medeniyet bezirgân sınıf ile Yazı-Para-Devlet üçüzünü barındırır. Barbarlıktan medeniyete ilk geçiş de toplumun malını bezirgânlık kanalıyla özel mülk haline getirilmesiyle olmuştur. Medeniyet karakteristiği sanayi kolları ile tarım arasındaki iş bölümünün gelişmesine bağlı olan “ticaret”tir. Toplumda, alışveriş aracıları olan bezirgânlar toplumcul bir sınıf haline geldikleri yerde ve zamanda “Medeniyet” başlar.[31]

Medeniyet ilk doğduğu yerden daha ileri ve gelişkin üretici güçlere ulaşacağı yerlere doğru yayılmıştır. Bu yayılmada tüccarlarla birlikte tapınak da dışarıya açılır. Tapınak tüccardan daha önce giderek ticaretin köşe yerlerine Orakl (Tapınak) kurar ve tüccarlar da o yol üzerinden giderler. Böylece ticaret yolları oluşmaya başlamıştır. Tarihte bütün medeniyetlerin genel gelişim yönlerini de bu ticaret yolları belirlemiştir. [32]

Antika çağ medeniyetleri arasında üç büyük ticaret yolu oluşmuştur. Birincisi Hunlar ve Atilla’nın barbar ordularının akınlarla Çin medeniyeti ile Batı Roma medeniyeti arasında açtıkları, Baykal-Ceyhun-Seyhun-Hazar Denizi-Karadeniz kuzeylerinden Orta Avrupa’ya bağlanan Kuzey Ticaret Yolu’dur. İkincisi Basra-Umman Körfezi’nden başlayıp, Şattülarap’tan Fırat- Dicle boyundan kuzeye çıkan, sonra Anadolu içlerinden Ege Denizi, Karadeniz boylarına ulaşan, Suriye’den Fenike’ye, Filistin’e, Mısır’a uzanan; Zagros dağları, İran yaylaları ve kıyıları üzerinden Orta Asya İpek Yoluna, Afganistan’a dek ulaşan Orta Ticaret Yolu’dur. Üçüncüsü ise Kızıldeniz-Hicaz-Yemen-Aden boylarından Umman Denizi ile Hint Denizi’ne doğru açılan Güney Ticaret Yolu’dur.[33]

Medeniyetler yayılma türlerine göre ikiye ayrılırlar: 1) Bitkicil medeniyet: Bir ırmağın suladığı geniş toprakların bulunduğu yerde, bir ağaç gibi dal budak salarak büyür. Fırat-Dicle ırmaklarının Irak medeniyetini, Sind Irmağı’nın Hint medeniyetinin, Nil ırmağının ise Mısır medeniyetini oluşturması ve büyümesini sağlaması buna örnektir. Keza Atina’nın Mısır’dan gelen Kekrops, Roma’nın Truva’dan Enee (Aeneas), Mekke’nin Irak-Ur’dan gelmiş İbrahim ile kent haline gelmesi, Atina, Roma ve Mekke’nin stratejik bezirgân yolları üstündeki en elverişli ortamlar olarak daha eski ve ilk medeniyetlerin sıçrama kolonileri olduklarını göstermektedir.[34] 2) Hayvancıl medeniyet: Bitkicil medeniyetin önüne aşılmaz denilen denizler çıkınca medeniyet, uzun mesafeler içinde yer değiştirip kolonileşerek yayılır ve yeni medeniyetler doğurur. Doğu Akdeniz ve Ege kıyıları boyunca kurulan medeniyetler buna örnektir. [35]

Kıvılcımlı’nın ticaret yolları tanımlaması ve medeniyet yayılması sınıflandırmasının, Frank ve Wallerstein’ın dünya-sistemi kavramına büyük ölçüde benzer olduğunu görmekteyiz. Tarihin itici gücü olarak sermaye birikimini gören dünya-sistemi kuramına göre bölgeler, ticari ve devletlerarası bir sistemle birbirleriyle bağlantılı parçalardırlar. Ve bu dünya-sistemi tek dünya-ekonomisine sahiptir. [36] Frank bütün tarih boyunca tek bir dünya-sistemi ve buna bağlı olarak da tek dünya-ekonomisi olduğunu ileri sürerken Wallerstein sadece modern kapitalizmin dünya-sistemi olduğundan bahseder. Wallerstein kapitalizm öncesinde yüksek medeniyetlerin olduğunu, bunların geniş alanları kapsayan bürokratik “dünya-imparatorlukları” olduklarını belirtir. [37] Kapitalizm öncesindeki medeniyetlerin şekillenmesinde ticaretin ve ticaret yollarının önemini vurgulayan Kıvılcımlı’nın Wallerstein ile benzer düşündüğü ileri sürülebilir.  Bu noktada Kıvılcımlı’nın dolaşımı esas alıp üretimin dönüştürücülüğünü ihmal etmemesine rağmen üretimi ikincilleştirdiğini söyleyebiliriz. Böylece dolaşımdan elde edilen birikimi öne alarak, ilkel birikimi kapitalist olmayan üretim ilişkileriyle gerçekleştirilen üretime dayanarak tanımlayan Marksist literatürden[38] ayrıştığını söyleyebiliriz.

Medeniyetleşmeyle birlikte daha da çok zenginleşen bezirgânlar, antika tarih dönemi toprak ekonomisi olduğu için paralarını sürekli toprağa yatırarak toprak sahibi olmaya yönelmişlerdir. Diğer yandan bezirgânlar, diğer kentlerdeki toprak sahiplerine borç vererek tefeciliğe de başlamışlardır. Bu borç vermenin sonucunda kenttaşı oldukları kentlerin yanı sıra diğer kentlerde de toprak sahibi olmuşlardır. [39]

Tefeci-bezirgânların biriken sermayeleriyle toprak satın almaları, kent içinde sınıflaşmalara yol açmıştır. Bu sınıflaşmalar coğrafya, tarih, insan üretici gücünün durumuna göre köleliğe veya serfliğe yol açmıştır. Örneğin Akdeniz kıyılarında bulunan medeni kentlerdeki kıraç topraklarda oluşan toprak sahipliği, kölelik-efendilik sınıflaşmasının türemesine neden olmuştur. Roma ve Bizans medeniyetleri üzerine akınlar yaparak tarihsel devrim yapan Cermen barbarları, kentte ileri aşamada toprak sahipliği ve kölelik olmadığından fethettikleri topraklardaki insanlar zamanla serf ya da derebeyi olmuştur. Kıvılcımlı, derebeyliğin tam ve orijinal bir “medeniyet” olmadığını, bir medeniyetin çökkünleştiği sıralarda ona darbe indiren barbarlığın yarattığı geçiş dönemi olduğunu ifade etmektedir. [40]

d. Tarihsel Devrimler

Medeni kentlerde giderek derinleşen sınıflaşmayla birlikte iç çatışmaları hızlanır ve bu çatışmalar iki yolla çözülmüştür: Barışçıl (bir taraf başka yerlere gidip yeni bir kent kurar) ve Savaşçıl (ya iç çatışma ya da çevre kentler ile barbarların saldırısı). Bu iç çatışmalar, var olan sınıfların birbirlerini devirecek kolektif aksiyona sahip olmamalarından kaynaklı olarak bir sosyal devrime yol açamaz. Bu yüzden medeniyet giderek “çürür”. Antika medeniyetlerde Coğrafya+ Tarih (Gelenek-Görenek) + İnsan (Kolektif Aksiyon) üretici güçlerinin toplamına medenilerden daha fazla sahip olan barbarlar, çürüyen bu medeniyetleri kolayca yenerek iç çatışmayı bitirmişlerdir. Barbarlar teknik olarak geri olsalar da kolektif aksiyon güçlerinden dolayı “medenilere” karşı zafer kazanmış ve “Tarihsel Devrimleri” gerçekleştirmişlerdir. [41]

Barbarların medeniyetine geçmesine de neden olan bu tarihsel devrimler iki türde olur: 1) Yukarı Barbarlık (Tarımı keşfetmiş, kent kurabilmiş toplum) medeniyeti yıkar, orijinal medeniyet doğar. 2) Orta Barbarlık (göçebe, çoban toplum) medeniyeti yıkar, medeniyet rönesans-diriliş yaşar, barbar aşısı yapılmış olur. [42]

Kıvılcımlı, medeniyet öncesindeki barbarlık konaklarında da tarihsel devrimler olduğunu belirtir. Fakat bu devrimlerde sınıf farklılığı oluşmadığını, barbarların “ilkel sosyalist düzeninin” devam ettiğini ifade eder. Bundan dolayı medeniyet öncesinde gerçekleşen alt-üstlükleri “Ön-Tarihsel Devrim” olarak adlandırır. Bu Ön-Tarihsel Devrimler adım adım üretici güçleri geliştirerek medeniyetin doğmasını sağlamıştır. [43]

Orta Barbarlık’takiler ne maddi ortam (tarım ve kent içinde işbölümlerini geliştirmiş sanayi) ne de manevi ortam (kentleşme derecesinde sistemleşmiş kendisine özgü kurumları ve kuralları) sahibiydi. Bu yüzden yıktıkları medeniyetin kurumlarını almışlardır. Fakat Orta Barbarlık Konağı’ndaki çoban-göçebe barbarlar yıktıkları medeniyet tarafından içerilirler; bu medeniyete rönesans-diriliş yaşatırlar. Yukarı Barbarlar ise bezirgân sınıfa, yazı-para-devlet ve kentin oluş haline sahip oldukları için yeni bir medeniyet kurarlar. Yukarı Barbarlık Konağı’ndaki barbarlar, orijinal medeniyet kurabilmeleri için gerekli maddi (tarım-sanayi-işbölümü) ve manevi (devlet kurumları) temellere kısmen de olsa sahiplerdi. [44] Dolayısıyla bir medeniyetten ötekine geçişler, yeni ve taze (İnsan -Kolektif Aksiyon, Tarih, Coğrafya) üretici güçleriyle medeniyetin eşiğinde bekleyen bir barbar toplumun, tarihsel devrimler ile yazılı antika tarihe girişidir. [45] Irak, Mısır, Çin, İslam medeniyetlerinin oluşumu orijinal medeniyetlere örnek iken; Roma İmparatorluğunu çökerken Hunların,  Çin medeniyetinde Tanglar sülalesi çökerken Tibetli ulusların, İslam medeniyeti çökerken Hun torunlarından Cengiz Moğolları’nın yaptıkları tarihsel devrimler rönesans-dirilişe örnektir. [46]

Tarihsel devrimler diğer yandan kentlerdeki insanların eski medeniyetin teknik, sosyal, kültürel kazançlarını yeni topraklara götürmelerine ve tarım-sanayide işbölümünün çabuklaşmasıyla birlikte tefeci-bezirgan ekonomisinin de yayılmasını sağlayan yeni yolların açılmasına da neden olmuşlardırlar. Diğer yandan Tarihsel Devrimlerle birlikte medeniyette Kolektif Aksiyon tekrardan harekete geçer ve üretimde hız ve ürün bolluğu gerçekleşir. Bunlardan dolayı barbarların tarihteki yıkıcı rolü olumludur. [47] Fakat Barbarlar tarihsel devrimlerle antik tarihte oynadığı olumlu rolü, Hindistan gibi aşılamaz coğrafyalarda oynayamayabilir. Bu durum kastlaşmaya yol açabilmektedir. [48]

Kıvılcımlı’ya göre Tarihsel Devrimler çağı yeknesak, monoton, yekpare gidişe sahip değildir. Çoğu zaman medeniyet barbarları yenerek “medenileştirir” ya da yok eder. Bundan dolayı her barbar yığını medeniyeti yenemez, yenebilmesi şu şartlar gereklidir: Barbarların tarih ve insan üretici gücünün medenilerinkinden üstün olması, bu tarih ve insan üretici gücünün yeni teknik ve coğrafya üretici güce gebe ve o güçleri ele alabilecek güçte olabilmesi, medeniyetteki sınıf farklılıklarının keskinleşmesi ve bu keskinleşmeden dolayı sömürülenlerin toprağı “eşitçe” dağıtacak olan barbarlara yardım etmesi gerekmektedir. [49]

Barbarların ilkel sosyalist düzeninde oluşan insan savaştaki maddi gücü oluşturur. Barbarların manevi gücü gelenek-göreneklerden oluşan sosyal gücüdür, toplu bir şekilde hareket etmeleridir. Bu insan gücü ile toplu hareket ediş barbarların, sınıflara ayrıldığı için birbirinden kopuk olan medenileri yenmesini sağlar. Fakat barbarların insan ve tarih gücü teknik ve coğrafya güçleri olmadan tek başına belirleyici değildir. Bireysel mülkiyeti kaldırdıkları için medeniyetteki ezilenler barbarlara karşı çıkmaz, çoğu zaman da yardımcı olurlar. Barbarlar medeniyeti yıkarak tıkanmış ve krizde olan özel mülkiyeti dağıtır, toplumcul mülkiyeti getirir. Barbarlar medeniyeti yıktıktan sonra kendilerine geçimlik toprağı alırlar, gerisini medeniyetin halkına dağıtır. [50]Örnek olarak Osmanlılar, İslam’ı rönesans-dirilişe uğratan Selçuklular ile Roma’yı rönesans-dirilişe uğratan Bizans arasında sıkışan ve çürüyen medeniyete vurgun yapmıştır. Osmanlılar Orta Barbarlıktan geldikleri için ve bireysel mülkiyetleri olmadığından göçebe toplumun özelliklerini koruyarak dirlik düzenini getirmiştir. [51]

Kıvılcımlı sınıflaşmadan kaynaklı krizde olan medeniyetlerin ilerlemesi için, diğer medeniyetlerin müdahalesini dışlamamakla birlikte, “dışarıdan” müdahale eden barbarlara gereksinim duyduğunu ileri sürerek barbarların müdahalesini diğer medeniyetlerin müdahalesine öncelemesi, Kıvılcımlı’nın “dış belirlenim” varsayımına ve dünya-sistemi kuramına ayrıştığı noktayı oluşturuyor. Tarihin itici gücü olarak sermaye birikimini kabul eden dünya sistemine göre sermaye birikiminin belirli ülkelerde yoğunlaşması çevre-merkez ayrılığını oluşturmaktadır. Ve bu merkez çevreye dışarıdan müdahale ederek onu değiştirip dönüştürmektedir. [52] Dış belirlenim varsayımı, iç güçlerin tek bir dünya ekonomisinin yapısının bir parçası olduğunu varsayarak varlıklarını yadsımaktadır. Bu varsayım Avrupa dışı toplumların iç gerçeklerinin ve dinamiklerinin değişmeyi ve gelişmeyi engelleyici bir etmen olarak kavramsallaştırır. [53] Kıvılcımlı, barbarların dolaylı olarak medeniyetin “içinde” olduklarını söyler ve tarihsel devrimlerden sonra “medenileşmeleri” de bunu göstermektedir. Diğer yandan barbarların tarihsel devrimi yapabilmeleri için medeniyetteki sınıf çatışmalarının keskinleşmesi gerektiği vurgusu da Kıvılcımlı’nın dış belirlenimden çok iç belirlenimi öne çıkarttığını, barbarların dışsallığını araç olarak gördüğünü söyleyebiliriz. Nitekim Turner, bağımsız köylüler, serfler ve yarı-köleler gibi tabi sınıfların, tüccarlar, toprak sahipleri gibi başat sınıfların olmasının egemen bloktaki sınıf-içi çatışmalarıyla, kapitalizm öncesi üretim tarzlarını ve tarzların dönüşümlerindeki krizleri kavramsallaştırmamıza olanak sağladığını belirtir.[54] Böylece Kıvılcımlı’nın medeniyetlerin yayılması konusunda yakınlaştığı dünya-sisteminden iç belirlenim varsayımıyla ayrıştığını, tam bu noktada da barbarların “devrimci” etkisini vurgulamasıyla klasik Marksist literatürden farklılaştığını ama ayrışmadığını söyleyebiliriz.

Kıvılcımlı medeniyetin antik tarihte geçirdiği evrimleri şöyle basamaklandırır:

1) Dağınık kapalı kentler konağı: Barbarlıktan yeni çıkmış olan toplum, maddî, manevî kent sınırlılıklarını dokunulmaz kutsallıklar gibi savunur. Barbarlık gelenekleri hâlâ üstündür.

2) Kentlerin kümelenişi konağı: Medeniyet etkileriyle oldukça aşınmış bulunan kent sınırları, Barbarlığa en yakın ve en genç olan kentler tarafından ele geçirilerek federasyon biçimli derlenmelere uğratılır. Medeniyet gelenekleri üstündür.

3) Kentlerin tamamen açılışı konağı: İlk büyük Barbar akınları ile eski kentlerin sınırları da yok edilir. Barbarlık gelenekleri tekrardan üstün olur.

4) İmparatorlukların kuruluş konağı: Kentler şehirleşirler. Başkent, evrensel bir imparatorluğun merkezi olur. Medeniyet gelenekleri tekrardan üstün hale gelir.

5) Orijinal medeniyetin çöküşü: İç çelişkileriyle ayakta duramaz hâle gelen büyük medeniyet, çürüklüğünü öğrettiği Barbarların akını ile yok olur. Barbarlık gelenekleri yine üstündür. [55]

Her tarihsel devrim ticaret yollarını ve medeniyetleri birbirine yakınlaştırıp bağlar ve yoğunlaşmalarını sağlayarak genişlemelerine neden olur. [56]

Medeniyetlerin genişlemesi ise üç aşamada gerçekleşir: Birinci Aşama: Medeniyetler ve Tarihsel Devrimler lokaldir. Sübtropikal ırmak çevresinde gerçekleşir. İkinci Aşama: Medeniyetler kıtalararası saçılır. Lokalin aşılmasıyla Mısır’a, Fenike’ye, Yunanistan’a Hayvancıl ve Bitkicil Medeniyetlerin geçişi gerçekleşir. Üçüncü aşama: İslamiyet ve Bezirganlığın evrensel çağı açılır. Ticaret yolları ve medeniyetler evrensel ölçüde kurulur.[57]

Bezirgân ekonomi ile geçimlik toprak ekonomisi arasındaki çekişme 12. yüzyıla kadar sürmüştür. 12. yüzyıla kadarki süreçte sürekli geçimlik toprak ekonomisi bezirgân ekonomisine karşı galip gelmiş fakat sonunda bezirgân ekonomi gelişerek doğal ekonomiye üstün gelmiştir. Doğu ülkelerinde arazi iradının nakdi değil ayni olması, bu ülkelerde bezirgânın değil geçimlik toprak ekonomisinin egemenliğinin devam etmesine neden olmuştur. Fakat Batı ülkelerinde dış ve uzak ticaretin gelişmesiyle nakdi verginin mümkün olması kapitalist sermayenin ilk birikişinin oluşmasını sağlamıştır. [58]

Bezirgân ekonomisinden kapitalizme atlamayı sağlayan coğrafi şartlar, ırmakların karaların içine ticaret yapılmasını sağlaması ve Çin’den Atlas kıyısına kadar yeryüzünün uygarlığa açık olmasıdır. Bununla birlikte kentte ticaretle birlikte sanayi el imalathanesinin gelişmesi, ticaretin “uzak dış ticaret” ile birlikte dünya pazarı ölçüsüne ulaşması tefeci-bezirgân sermayenin gelişimini ve kapitalizmin doğuşunu mümkün kılmıştır. [59]

13. yüzyılda sermayenin birikişi, talanı ve ilişkilerinin büyümesiyle kapitalizmin doğuşu başlamıştır. Böylece Doğu ticaret yolları yıkılmış, Batı’da Hollanda, Venedik ve Floransa yükselmeye başlamıştır. Diğer yandan da Parlamentarizm, Makyavelizm, Sanat, Askerlik gibi üst yapılar da bu yükselmeye uygun şekilde gelişmiştir. 15.yüzyıldan itibaren ise geniş yeniden üretim yapabilen kapitalizmin iç zıtlıklarını medeniyet çökmeden sosyal devrimlerle çözümleyebilecek düzeye gelmiştir. [60]

İslam medeniyeti de tefeci-bezirgânlığın evrensel köprüsünü kurulmasının ilk adımlarından birini atmıştır. İslam medeniyeti Moğol -Türk-Arap akınlarıyla Avrupa içlerine, Hindistan’a ve Çin’e dek uzanarak, bütün ticaret yollarını birleştirmiştir. Sonrasında Osmanlı, özellikle İstanbul’un fethiyle, kadim Hint ve Uzakdoğu bezirgân yolları ile Karadeniz ve Akdeniz’le Tuna boylarını koruyup emniyetini sağlayarak dünya ticaretinin anahtarını eline almış, burjuvazinin oluşumunu hızlandırmıştır. [61]

Kıvılcımlı’nın medeniyetin genişlemesi ve evrensel boyut almasını ifade edişinin, Wallerstein’ın kapitalizme dair olarak ifade ettiği dünya ekonomisinden çok Frank’ın bütün tarih boyunca olan dünya-ekonomisi ile benzer olduğu görülmektedir. Fakat Kıvılcımlı’nın kapitalizmin 15. yüzyıldan itibaren egemen olmaya başladığını ifade etmesiyle, Wallerstein’in kapitalizmin 16. yüzyılda Avrupa’da yaratılan bir sistem olduğunu ifade etmesi Kıvılcımlı’nın bu noktada da Frank’tan çok Wallerstein’a yaklaştığını göstermektedir. [62]

15.yüzyıldan itibaren geniş yeniden üretim yapabilen kapitalist düzeninin iç zıtlıklarını medeniyet çökmeden sosyal devrimlerle çözümleyebilmesi nedeniyle, barbarlar bu dönemden sonra Tarihsel Devrimler yapamamışlardır. Ayrıca yeni üretici güçler sağlayacak coğrafya ve barbarların kalmaması, teknik üretici güçlerin büyük gelişimi ve onun sağladığı sosyal devrimci modern sınıfların oluşumu ile bu sınıflardaki bilinçten dolayı Tarihsel Devrim artık mümkün değildir. Artık sosyal sınıf tahakkümünün yıkıldığı Sosyal Devrimler çağındayız. [63] Sosyal Devrimler ile birlikte Modern Tarih’e geçeriz. Tarihsel Devrimler ne kadar bilinçsiz atılımlar ve bilinçaltıyla gelişmişlerse, Sosyal Devrimler o denli bilinçli bir şekilde gerçekleşmişlerdir. Kendi toplum biçimleri gelişim kanunlarını ve üretici güçler gelişiminin bütün insanlık tarihi ölçüsünde yarattığı/yaratacağı etkileri/dengeleri bilincine varan insanla birlikte insan üretici gücü, diğer üretici güçlerle sentezlenmiş olarak Sosyal Devrimleri gerçekleştirecektir. Çünkü insanlık tarihi aynı zamanda komünün kendini yeniden ve yeniden üretişidir.[64]

Komün, üretici güçlerin hızlı gelişiminden kaynaklı sınıflı toplum içerisinde çözülmüş olsa da, insan bilinci geliştikçe kollektivizmin yeniden üretimiyle geliştirilmiş olacaktır. İnsanlık tarihi Komün’ün parçalanma tarihi olmakla birlikte, komünün sınıflı toplum içerisinde daha modern biçimde yeniden ve yeniden üretilmesidir de. Yani komün parçalanırken kendisini bilince çıkararak kendi kanunları doğrultusunda evrensel biçimde kendisini modernleştirerek yeniden üretir. Ve böylece komün tekrardan egemen hale gelmiştir, gelecektir. [65]

Dipnotlar

[1]Ağcabay, Cenk. (2015). Dr. Hikmet Savaşçı Bir Hayat 1902-1971. (Birinci Baskı).İstanbul: Sosyal İnsan Yayınları, 243.

[2]Kıvılcımlı, Hikmet. (2014). Tarih Devrim Sosyalizm. (Birinci Baskı). İstanbul: Sosyal İnsan Yayınları, 89-90.

[3]Kıvılcımlı, Hikmet. (2011g). Tarih Yazıları. (Birinci Baskı). İstanbul: Sosyal İnsan Yayınları, 73.

[4]Kıvılcımlı, Hikmet. (2011a). Allah-Kitap-Peygamber. (Birinci Baskı). İstanbul: Sosyal İnsan Yayınları, 13-14

[5]Kıvılcımlı, 2014, 43; Kıvılcımlı, 2011g,19.

[6]Kıvılcımlı, 2014, 17-20; Kıvılcımlı, 2011a, 189.

[7]Kıvılcımlı, 2011a, 90; Kıvılcımlı, Hikmet. (2013). Komün Gücü. (Birinci Baskı). İstanbul: Sosyal İnsan Yayınları, 218

[8]Kıvılcımlı, 2013, 219; Kıvılcımlı, 2014, 25, 101.

[9]Kıvılcımlı, 2013, 220.

[10]Kıvılcımlı, 2013, 222.

[11]Kıvılcımlı, 2013, 222.

[12]Kıvılcımlı, 2011a, 261.

[13]Kıvılcımlı, 2014, 25-26.

[14]Kıvılcımlı, 2011g, 52-53.

[15]Kıvılcımlı, 2011a, 15.

[16]Kıvılcımlı, 2011g, 47.

[17]Kıvılcımlı, Hikmet. (2011h). Toplum Biçimlerinin Gelişimi. (Birinci Baskı). İstanbul: Sosyal İnsan Yayınları, 11; Kıvılcımlı, 2014, 43-44.

[18]E. Hobsbawn, “Önsöz”,F. Engels ve K. Marks,, 2009, 20, 24

[19]Kıvılcımlı, Hikmet. (2015). Üretim Nedir?. (İkinci Baskı). İstanbul: Sosyal İnsan Yayınları, 25.

[20]Kıvılcımlı, 2011h, 11; Kıvılcımlı, 2014, 43-44.

[21]Kıvılcımlı, 2014, 118-119.

[22]Kıvılcımlı, 2014, 125-129.

[23]Kıvılcımlı, 2014, 129-133.

[24]Kıvılcımlı, 2011g, 146; Kıvılcımlı, 2014, 194, 217, 354-355.

[25]Kıvılcımlı, 2011g, 147-148; Kıvılcımlı, 2013, 300; Kıvılcımlı, 2014, 220-223.

[26]Kıvılcımlı, 2011h, 81-82.

[27]Kıvılcımlı, 2013, 300; Kıvılcımlı, 2014, 209.

[28]Erkal, Mehmet. (1992). “Beytülmâl”, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. VI, 90; Hacak, Hasan. (2006). “Mülkiyet”, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. XXXI, 543-544; Kıvılcımlı, 2011g, 261, 297; Kıvılcımlı, 2011h, 80; Kıvılcımlı, 2014, 284, 349-350.

[29]Kıvılcımlı, 2011h, 81-82.

[30]Kıvılcımlı, 2011g, 22-24.

[31]Kıvılcımlı, Hikmet. (2011f). İlkel Sosyalizmden Kapitalizme Son Geçiş Japonya. (Birinci Baskı). İstanbul: Sosyal İnsan Yayınları, 37; Kıvılcımlı, 2011g, 145, 155; Kıvılcımlı, 2014, 147.

[32]Kıvılcımlı, 2011g, 164, 169, 292; Kıvılcımlı, 2013, 300; Kıvılcımlı, 2014, 279.

[33]Kıvılcımlı, 2009, 110-111.

[34]Kıvılcımlı, 2013, 403; Kıvılcımlı, 2014, 205.

[35]Kıvılcımlı, 2011g, 63-65; Kıvılcımlı, 2013, 404; Kıvılcımlı, 2014, 230-231.

[36]Andre Gunder Frank, “İdeolojik Geçiş Tarzları: Feodalizm, Kapitalizm, Sosyalizm”, Frank, Andre Gunder ve Gills, Barry K. (Derleyenler). (2003). Dünya Sistemi: Beş Yüzyıllık mı, Beş Binyıllık mı?. (Birinci Baskı). (Çev. Esin Soğancılar), Ankara: İmge Kitabevi Yayınları, 392-396; Wallerstein, Immanuel. (2011). Dünya Sistemleri Analizi – Bir Giriş. (Birinci Baskı).(Çev. Ender Abadoğlu) İstanbul: Boğaziçi Gösteri Sanatları Topluluğu Yayınları, 40.

[37]Immanuel Wallerstein, “Dünya-Sistemleri Kavramına Karşı Dünya-Sistemi Kavramı: Bir Eleştiri”, Frank ve Gills, 2003, 531-533; Wallerstein, 2011, 26.

[38]Akbulut, Örsan Ö. (2007). Küreselleşme, Ulus-Devlet ve Kamu Yönetimi.(Birinci Baskı).Ankara: Türkiye ve Orta Doğu Amme İdaresi Enstitüsü Yayını, 49.

[39]Kıvılcımlı, 2014, 250, 276.

[40]Kıvılcımlı, Hikmet. (2011e). İlkel Sosyalizmden Kapitalizme İlk Geçiş İngiltere. (Birinci Baskı). İstanbul: Sosyal İnsan Yayınları, 21-29; Kıvılcımlı, 2011f, 97; Kıvılcımlı, 2013,  203-204, 320.

[41]Kıvılcımlı, Hikmet. (2008a). Bilimsel Sosyalizmin Doğuşu. (Birinci Baskı). İstanbul: Sosyal İnsan Yayınları, 9; Kıvılcımlı, 2011g, 22-26, 163-164; 292-293; Kıvılcımlı, 2014, 19, 279-280.

[42]Kıvılcımlı, Hikmet. (2007). Osmanlı Tarihinin Maddesi. (Birinci Baskı). İstanbul: Sosyal İnsan Yayınları, 117; Kıvılcımlı, 2014, 21-22; Kıvılcımlı, 2011g, 28-29.

[43]Kıvılcımlı, 2011a, 162; Kıvılcımlı, 2014, 388-391.

[44]Kıvılcımlı, 2011g, 248; Kıvılcımlı, 2014, 29, 280, 335-336.

[45]Kıvılcımlı, 2014, 19.

[46]Kıvılcımlı, Hikmet. (2008b). Dinin Türk Toplumuna Etkileri. (Birinci Baskı). İstanbul: Sosyal İnsan Yayınları,19; Kıvılcımlı, 2014, 279-280.

[47]Kıvılcımlı, 2007, 153; Kıvılcımlı, 2011h, 81-82; Kıvılcımlı, 2014, 80-83, 171.

[48]Kıvılcımlı, 2013, 323.

[49]Kıvılcımlı, 2011g, 28; Kıvılcımlı, 2014, 313-315, 369.

[50]Kıvılcımlı, 2011a, 285-286; Kıvılcımlı, 2011e, 113; Kıvılcımlı, 2011g, 253, 293-296; Kıvılcımlı, 2014, 345.

[51]Kıvılcımlı, 2007, 356; Kıvılcımlı, 2014, 296.

[52]Akbulut, 2007, 85; Frank ve Gills, “5000 Yıllık Dünya Sistemi: Disiplinler Arası Bir Giriş”, Frank ve Gills, 2003, 42, 43.

[53]Akbulut, 2007, 150-151; Frank, Andre Gunder. (2010). Yeniden Doğu: Asya Çağında Küresel Ekonomi. (Birinci Baskı), (Çev. Kamil Kurtul). Ankara: İmge Kitabevi Yayınları, 30.

[54]Turner, Bryan S. (2001), Marks ve Oryantalizmin Sonu. (Birinci Baskı).(Çev. Ç. Keskinok), İstanbul: Kaynak Yayınları, 85.

[55]Kıvılcımlı, 2014, 376.

[56]Kıvılcımlı, 2011a, 168.

[57]Kıvılcımlı, 2011a, 169; Kıvılcımlı, 2013, 403-405.

[58]Kıvılcımlı, 2007, 385-387.

[59]Kıvılcımlı, 2007, 460-462; Kıvılcımlı, 2011g, 77.

[60]Kıvılcımlı, 2007, 372-376.

[61]Kıvılcımlı, 2007, 609; Kıvılcımlı, Hikmet. (2011d). Fetih ve Medeniyet. (Birinci Baskı). İstanbul: Sosyal İnsan Yayınları, 34-36; Kıvılcımlı, 2013, 405.

[62]Akbulut, 2007, 85; Wallerstein, 2011, 51.

[63]Kıvılcımlı, 2008a, 12; Kıvılcımlı, 2013, 406; Kıvılcımlı, 2014, 10, 65.

[64]Kıvılcımlı, 2011a, 87; Kıvılcımlı, 2013, 402; Kıvılcımlı, 2014, 400.

[65]Kıvılcımlı, 2011a, 287, 308-310.

1 Ocak 2020 Çarşamba

“Devletlûların” CHP mücadelesi

(Toplumsal Özgürlük, Ocak Şubat 2020 sayısı)

Deniz Baykal’ın “başkanlıktan” indirilmesiyle kamuoyuna açık hale gelen CHP içindeki kliklerin “mücadelesi”, Cumhuriyet gazetesine yapılan müdahalenin ardından Muharrem İnce ve Sinan Aygün şahsında devam ediyor. Bu “mücadele” CHP içi iktidar mücadelesi olduğu kadar iktidar zemininde yer kapma mücadelesi de. 

Fırsat ve kazanımlar 

Ergenekon yargılamaları ile iktidar zemininden tasfiye edilen “devlet sınıfları”, sonrasında Baykal’ın tasfiyesiyle siyasal alandan da itilerek kenara atılmışlardı. Kenarda geçirdikleri bu süreçte neoliberalizmi içselleştirerek eski talan düzenleriyle vedalaşan “devletlûlar”, iktidar zeminine fırsat buldukça yengeç adımlarıyla yanaşmaktaydılar. Ve aradıkları fırsatı 15 Temmuz darbe girişiminde buldular.

15 Temmuz’un ardından “devletlûlar”, kaybettikleri birçok mevkiyi geri alamasalar da Ergenekon davasının düşürülmesi ve kısmi iade-i itibar ile iktidar zeminine yerleştiler. Böylece eski iktidar alanlarını elde etmek için hamleler yapabilecekleri alanı kazanarak harekete geçen “devletlûlar”, Cumhuriyet gazetesinin ardından CHP’ye yönelerek 2018 ve 2019’daki seçimlerde önemli kazanımlar da elde ettiler. 

Karşı taarruz 

Fakat bu “kazanımlar”, eski şaşaalı günlerine devlet krizinin açtığı boşluktan faydalanarak bir an önce dönmek isteyen “devletlûlar” için “yetersiz”. Bununla birlikte bu kriz ortamında her “kazanımın” kaybedilme ihtimali de yüksek. Nitekim Muharrem İnce ve Sinan Aygün meseleleri de bunu göstermekte. 2018 seçimlerinde aday olarak yüzde 30’u geçen ve böylece “ulusalcıların” medar-ı iftiharı olan İnce, Ekrem İmamoğlu’nun seçim zaferlerinin ardından 2023 seçimleri için adaylığını hemen açıklayarak sahnedeki yerini kaybetmemeye çalışmıştı. Fakat İmamoğlu şahsında sermayenin saf “neoliberalizmini” temsil eden klik, alanına yapılan bu “siyasal” taarruzu (acemice gerçekleştirilmiş olsa) “Saray’a çıkma” mevzusuyla savmaya çalıştı. Ardından Ergenekon sanığı ve Ankara Ticaret Odası eski başkanı Sinan Aygün’ün “rantına” yapılan müdahale de bu kliğin hamlelerini “ekonomik” alana da taşıdığına işaret etmekte. 

“Mücadele” sürecek 

Neoliberalizme iman etmiş bu kliğin hamleleri, “devletlûlara” kısmi bir alan verilebileceğini ama bu alanın siyasal ve ekonomik alanda “geçinecekleri” kadar olduğunu, aksi halde onları tasfiye etmekten (Sinan Aygün’ün ihracında olduğu gibi) hiç çekinilmeyeceğini gösteriyor. 

Diğer yandan bu hamleler “devletlûlara” tek başlarına CHP’de konum kazanmalarının oldukça zor olduğunu göstererek (Cumhuriyet gazetesinden olduğu gibi) iktidardan “yardım” istemelerinin yolunu açıyor. Dolayısıyla CHP içindeki kliklerin, iktidar ekonomik ve siyasal kriz içinde debelendikçe oluşacak boşluktan kendi çıkarları için faydalanmak doğrultusunda “mücadele” edecekleri görülüyor. Sosyal-demokratlardan “sosyal reformlar” bekleyen işçilere ve emekçilere bu “mücadeleden” düşecek pay ise hayal kırıklığı olacaktır. 

“Dışarısı” İktidara Nefes Sağlıyor

(Toplumsal Özgürlük, Ocak Şubat 2020 sayısı)

“Stratejik Derinlik” ve “Komşularla Sıfır Sorun” sloganlarıyla huruç eyleyen AKP iktidarının dış politikası, artık parlak olmayan ve hatta kısa sürede unutulan söylemlerle eskisi kadar “hayal ve umut” saçmasa da bir süreklilik arz ederek devam ediyor. 

Hesaplar tutmadı 

Şam’daki Emevi Camii’nde Cuma namazı kılınması hedefiyle başlanılan Suriye seferi, “şimdilik” üç küçük bölgenin alınması, iki gözlem noktasının kuşatma altında olması ve içinde el-Kaide’nin “utangaç” uzantısı HTŞ’nin de olduğu bilimum cihatçı grupların hamiliğine varmış durumda. Ve bu durum “kötünün iyisi” olsa da durumun “daha kötüye” gitme ihtimali oldukça yüksek. 

Bu ihtimali yükselten ilk göstergelerden biri “Kuzey Suriye’de” yaşananlar. Fırat Kalkanı, Zeytin Dalı, Barış Pınarı adı verilen operasyonlarla elde edilen üç bölge, YPG’yi bitirmek bir yana onun belkemiği olduğu Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) uluslararası bir aktör haline getirdi. Buna ek olarak son operasyon sonucunda Rusya ve Esad’ın sınırlara 

gelmesi hem YPG ve SDG’nin varlığını garanti altına aldı hem de “Katil Esed”in uzun yıllar sonra Türkiye sınırlarına gelmesini sağladı. Dolayısıyla Türkiye’nin bu hamleleri Suriye’de Kürtlerin statü kazanmasını kısa vadede engellemeyi başarmış olsa da, orta ve uzun vadede bunu engelleyebilmenin önünü de kendi eliyle kapatmış oldu. 

Sermayenin gözü doymuyor 

Diğer yandan Erdoğan’ın BM’deki konuşmasında birbirinden güzel tasarımlarla hazırlanmış haritalarla sergilediği TOKİ villalarını Kuzey Suriye’deki bölgelerde henüz inşa edemedi. Bunda bölgenin cihatçı grupların iç çatışmaları ve talan kavgaları nedeniyle “güvenli” olmamasının payı büyük. Fakat buna rağmen Afrin’den koparılan zeytin ağaçları ile toplanan tonlarca zeytin ve zeytinyağı, Cerablus’ta kurulan meslek yüksek okulu ve kurulan PTT vb. kamu kuruluşları, Türkiye sermayesinin murat ettiği rant ve talanı kısmen de olsa elde ettiğini ve gözünün daha da fazlasını elde etmekte olduğunu gösteriyor. 

Nitekim bu minvalde Türkiye sermayesinin göz koyduğu yerlerden biri de Libya. Doğu Akdeniz’deki savaşımda konum kazanma saikiyle atılan Libya adımı, ardında doğalgaz ve petrol hedeflerini de barındırıyor. Hafter’i düzenlediği operasyonlarla yolun sonunu görmeye başlayan Sarrac hükümetine uzatılan “askeri tezkerenin” bir anlamı da bu hedeflerin gerçekleştirilmesi ve güvenliğinin sağlanmasını içermekte. 

Durmak yok 

Bunlarla birlikte Libya, Orta Doğu’da tecrit yaşayan ve ABD ile Rusya’nın çizdiği çizgileri aşamayan iktidar için bir manevra alanı sağlıyor. Fakat Tunus ve Cezayir’in Erdoğan’ı reddetmesinin de gösterdiği üzere bu manevra alanı oldukça sınırlı. Yine de bu sınırlı manevra alanı, içeride ve dışarıda sıkışan iktidar için bir nefes sağlıyor. 

Bu nefes iktidara, Rusya ve Suriye’nin İdlib operasyonuyla sınırlara doğru kaçan on binlerce cihatçıyı onlarca uçak aracılığıyla Libya’ya göndermesinde olduğu gibi, yaşamını devam ettirmesini sağlıyor. Bu açıdan gerek Suriye gerekse Libya hamleleri iktidarın ve sermayenin krizleri aşmak için hiçbir kural tanımadıklarını ve tanımayacaklarını açıkça gösteriyor. Ta ki durdurulana kadar... 

31 Aralık 2019 Salı

(Çeviri) Anti-Siyaset ve İngiliz İşçiciliğinin Son Nefesi – Tad Tietze

1983’teki seçim felaketinden daha az sandalye kazanılması, İşçi Partisi’nin Birleşik Krallık seçimlerinde aldığı yenilgiyi, anlam açısından, seçim yenilgisinin derecesinin çok ötesine götürüyor. Uzun yıllardır işçi sınıfının kalbi olan Blyth Valley, Sedgefield, Bolsover ve çok daha fazla yerdeki İşçi Partisi’ne ait sandalyeler on yıllardan sonra ilk defa Torylere* geçti. Daha geniş bir tarihsel bağlamda bu seçim, Britanya İşçiciliğinin ölümcül durumuna ve son 10 yıldaki büyük seçim yenilgileri bağlamında işçi sınıflarını temsil ettiğini iddia eden güçlü partilerin (Yunanistan’ın PASOK’undan Fransa’nın Sosyalist Partisi’ne ve hatta bir zamanlar güçlü olan Almanya’nın SPD’sine) ölümlerine işaret ettiğini doğruladı. Bundan anlamlı bir şekilde geri dönüş de yoktur.

Sonuçlar 2016 Brexit referandumunda AB’den ayrılma kararının çıkmasıyla, Birleşik Krallık siyaseti içindeki siyasetlerin gruplaşmalarını nasıl ilerlettiklerini ortaya koydu. Ayrıca sonuçlar,  İşçi Partisi’nin Londra dışında, AB’den ayrılma oyunun güçlü olduğu geleneksel işçi sınıfı kalelerinde, muhafazakârlara karşı ağır bir şekilde kaybettiklerini de ortaya koydu. Bu sırada Brexit’e şiddetle karşı oy veren İskoçya’da ise İşçi Partisi, ki bir zamanlar kalesi olan bu bölgede, Tony Blair’in 1997’deki tarihi zaferinde aldığı 56 sandalyeden ve daha yakın geçmişte 2010’da aldığı 41 sandalyeden tek sandalyeye düştü.

Kendisini paldır küldür ve neredeyse oybirliği ile tartışmalı bir radikal sol Corbyn deneyimine atan (bazı radikal grupların yaptığı gibi resmen dışarıda dursalar bile) Birleşik Krallık solu için belki de en acı verici olan felaket, 2017’nin sahte şafağından sonra gelmektedir.

2017’deki seçimde İşçi Partisi, iki partili ve sınıf esasına dayanan İngiliz seçim düzeninin (iki partinin toplamda 1970’lerden beri aldıkları en yüksek oy) canlanmasına benzeyen süreçte, beklenenden çok daha iyi bir sonuç aldı. Theresa May liderliğindeki Muhafazakârlar çoğunluğu kaybettiler ve iktidar olabilmek için Kuzey İrlanda Birlikçileri ile ittifak yapmak zorunda kaldılar. Kamuoyu tarafından pek bilinmeyen Jeremy Corbyn ise yaptığı kampanyanın enerjisiyle kendisinin değişimin bir öznesi olarak görülmesine izin verdi. 2019’da neredeyse her seçmen Corbyn’in kim olduğunu biliyordu ve kamuoyu yoklamalarındaki memnuniyet oranlarının net şekilde olumsuz olmasının gösterdiği gibi ondan pek hoşlanmamaktaydılar.

Brexit sorunu

İşçi Partisi’nin sorunları ise üç katmanlıdır. Birincisi Brexit konusundaki  konumuydu. Bunu anlamak için biraz arka plana bakmak gerekli. Muhafazakâr başbakan David Cameron,”parti yönetimi” sorunu olarak düşündüğü şeyi çözmek için 2016’da referandum çağrısında bulundu. Toryler, 1990’lardan bu yana AB üyeliğine yönelik iç tartışmalardan rahatsızlık duyuyordu. Bu sorun, Soğuk Savaş’ın sona ermesi ve sendikaların düşüşe geçmesiyle birlikte Torylerin kendilerini tanımladıkları tarihsel konumlarının çalındığı bir dönemde, partinin kimlik krizinin bir simgesi olarak ortaya çıkmıştır. 2010 yılının başlarında sağcı ve AB karşıtı Birleşik Krallık Bağımsızlık Partisi’ne (UKIP) yönelik artan desteğe ve İşçi Partisi’nin seçimdeki yenilgisine rağmen Torylerin seçimlerdeki eski gücünü geri alamaması ve kemer sıkma önlemleri ile devam etmesi, Avrupa’ya karşı bir dizi parlamento üyesinin isyan etmesine cesaret verdi. Elit çevrelerin beklenmeyen bu çıkışı sonucunda, dörtte üçü AB’de kalmak isteyen Westminster siyasi sınıfının isyanı yaygınlaşarak yıkıcı oldu. Belki de daha önemlisi AB’den ayrılmayı oylama, seçmenlerin çoğu tarafından siyasetin “kontrolünü geri almak” olarak görülüyordu. Ve bu, Tony Blair yıllarında çekimserliğin arttığı işçi sınıfının kesimlerinin referanduma katılımlarını artmasını sağlayan, Ayrılma taraftarı bir stratejist olan (ve şimdi de Boris Johnson’ın danışmanı) Dominic Cummings’in formüle ettiği bir slogandı.

Siyasiler buna, gizli veya açık bir şekilde, otoriteyi yeniden kurma girişimleriyle tepki verdi. Bu tepkiler, ayrılma için oy verenlere karşı kötü niyetli küçümseyici kinayelerin mobilizasyonu, oylamayı uygulamaya çalışan herhangi bir hükümetin üzerinde parlamentonun yasal üstünlüğünü inşa eden davalar ve Theresa May’ın AB ile imzalandığı Brexit anlaşması görüşmeleri gibi; Birleşik Krallığı hiçbir gücün değiştiremeyeceği birçok AB kurallarının altında bırakacak sulandırmaları içermekteydi. Tüm bunlar, referandum sonucunu boğma ve hatta mümkünse bozma çabalarının planlanmış bir parçasıydı. İşçi Partisi de dâhil olmak üzere neredeyse bütün partiler, 2017 yılındaki anketlerde Brexit’i sağlamayı vaat etmişlerdi. Ancak ertesinde her partiden kimi milletvekillerinin bu konuda türlü şart koşmaları oluştu ve şüpheleri arttı. “Halkın Oyu” kampanyası ile 2016 sonucunu “teyit” etmek (gerçekte tersine döndürmek) için ikinci bir referandum için baskı yapmaya başladılar. Siyasetçilerin, parlamentonun herhangi bir anlaşmayı veto etme hakkı üzerindeki ısrarı, Avam Kamarası’nda May’in AB ile olan anlaşmasının bir dizi feci mağlubiyetine yol açtı. Bunun yanı sıra Milletvekillerinin çoğunluğunun herhangi bir sayıda oy değiştirmeye karşı çıktığını gösteren “açık oylar” ortaya koydu ki anlaşmayla sunulan hemen hemen hiçbir şeye çoğunluğun desteği yoktu.

Kamuoyu yoklamaları Brexit’in ülkedeki kilit kutuplaştırıcı siyasi mesele haline geldiğini, bu durumun 2017’de Torylerin İşçi Partisi’nin hakim olduğu geleneksel işçi sınıflarında bir gedik açtığını ve İşçi Partisi’nin de Brexit’in daha yumuşak bir versiyonunu teklif ettiği için kısmen AB’de kalma için oy kullanan daha varlıklı bölgeleri kazandığını, böylece büyük bir yeniden yapılanmanın olduğunu gösterdi.

Bu durumun 2017’de beklenmedik ve güçlü bir şekilde ortaya çıkmasının ardından Corbyn’in iç çemberi ile sendika bürokrasisindeki bir dizi kilit destekçi, tamamen mantıklı bir nedene dayanarak Brexit konusunda ezici bir şekilde kalma yanlısı parti üyelerinden ve aktivist katmanından ayrı düşünen partinin seçmenlerindeki gelgitlerde ısrar ettiler. Bu ısrara rağmen İşçi Partisi liderliği, Brexit’i engelleyebilecek bir güç olmaya daha da yakınlaşmaya başladı. Brexit’e ihanet etme duygusu, referandumda siyaset üzerindeki bazı kontrolleri yeniden ele alma şansı bulduğunu söyleyen birçok “paslanmış” işçi sınıfı seçmeni arasında özellikle belirleyici olmuştu. Çünkü tam da şimdi geleneksel partiler, halkın egemenliğini inkâr etmeyi iktidar olmanın bir parçası olarak görmekteydi. Yabancılaşma daha aşırı olamazdı.

Corbyn’in Çelişkileri

İşçi Partisi’nin ikinci sorunu ise Corbyn projesinin çelişkileri idi. Corbyn 2015 yılında, üyelere ve ödeme yapan destekçilere seçim üzerinde münhasır kontrol verme yönünde değişen kurallar sayesinde partinin lideri oldu. Kampanyası ve zaferi parti için bir büyüme dalgası yarattı ve partiyi (yaklaşık yarım milyon üyeyle) Avrupa’nın en büyük siyasi partisine dönüştürdü. 2015’te Muhafazakâr Parti’nin kazandığı zaferin yarattığı umutsuzluk bağlamında, daha önceden (en radikal unsurlar da dahil olmak üzere) kendi prensiplerine sadık kaldığı için kötü bir şöhrete sahip olan marjinal radikal sol adayın zaferi, solun çoğu tarafından potansiyel olarak Britanya siyasetinde solun yeniden canlanmasının önemli bir göstergesi olarak görüldü. Kendini devrimci ve Marksist olarak tanımlayan çok sayıda kişi, Corbynizm’e olan desteğini önemli bir şekilde belirtti, ki birçoğu da geçmişte “parlamenter reformizme” karşı çok eleştirel oldukları halde İşçi Partisi’ne katıldı. Bununla birlikte radikal sol, eski benliğinin kovanı olan partide boyundan büyük etki kazanabilmiş olsa da, çürümüş bir İşçiciliğin kalbindeki bu sosyal vakumun üstesinden gelebilmesinin bir yolu yoktu.

Bu biçimleniş Corbyn’in, çoğu İşçi Partisi Milletvekili tarafından reddedilmesine karşın parti üyelerinin büyük çoğunluğunun, partinin adanmış aktivistlerinin çoğunun ve bazı kilit sendika liderlerinin desteğini aldığı bir dinamiği oluşturdu. 2015 ve 2017 seçimleri arasında Corbyn’e yönelik parti için darbe teşebbüslerinin olması gibi yıpratılma girişimleri oldu, ancak taraftarlarının çok sayıda olması nedeniyle Corbyn devam edebildi. 2017’den sonra Corbyn’in parlamentodaki düşmanları, seçim açısından güvenilir bir lider gibi gördükleri Corbyn ile çalışmak için onu büyük ölçüde kabullenmek zorunda kaldılar.

Corbynizm’e olan bütün coşkusuna rağmen sol, Birleşik Krallık siyasetini (toplumu kendi haline bırakarak) radikal bir doğrultuda dönüştürmenin hayallerini gerçekleştirme yeteneğine sahip değildi. Corbyn’in İşçi Partisi’nin bir toplumsal harekete dönüşme sürecinde olduğu söylemine karşın, Birleşik Krallık’taki toplumsal mücadeleler herhangi bir şekilde yeniden canlanmadı. Gerçekten de sanayideki hareketlilik 19. yüzyılın sonlarından beri görülmeyen bir şekilde düşük seviyedeydi ve İşçi Partisi’nin resmi siyasetten ayrı olarak alanlardaki kampanyalarını artırmaya giriştiğine dair de hiçbir kanıt yoktu. Partideki gerginlikler, yüksek düzeydeki aktivist enerjisinin iç çekişmeye ve sonrasında ise herhangi bir “hareketin inşası” yerine tamamen seçim çalışmalarına çekilmesine neden olmaktaydı.

İç gerilimler belki de, partinin Yahudi karşıtlığı krizinde en net şekilde ifade edildi. İşçi Partisi’nin milletvekilleri, çalışanları ve üyeleri tarafından yapılan çok sayıdaki ciddi suçlamaya rağmen Corbyn, sorunu net olarak kabul etmedi (ya da bu sorunu inkâr etti) ve daha sonra bu sorunla başa çıkabilmek adına parti içi süreçlerde ciddi değişiklikler yapmamak için ayağını sürüdü. Kendisini, iç çemberini, Yahudi karşıtı ifadeler ve davranışlarla suçlanan parti içi müttefiklerini korumak için defalarca müdahale ettiğine dair kanıtlar bu konudaki savunmasına yardımcı olmadı ve İşçi Partisi’nin baş ağrısı oldu. Bu duruş, her suçlamada İşçi Partisi’nin liderini baltalamaya yönelik bir komploda başka bir “sağcı lekelemesi” gören aktivistler ve sosyal medya savaşçıları tarafından teşvik edildi. Corbyn’in ırkçılık karşıtı geçmişini belirtmek ya da Muhafazakâr Partinin İslamofobisini açığa vurmak; parti tarafından konunun değiştirmeye çalışıldığı şeklinde düşünülmesine neden oldu. Sorunla ilgili raporlarda kaydedilen dilin bir kısmına bakıldığında, politik olarak aynı fikirde olmayanlara karşı yöneltmek için makul bir hakaret olarak görülen “Siyonist” tabiri, İşçi Partisi’nin tuhaf iç dünyası hakkında çok şey söylüyor. Ateşli İşçi Partisi katarına dâhil olmayan seçmenler için bu Yahudi karşıtı önyargılarla damgalanma konusu, en kötümser görüşle ciddiyet eksikliği en iyimser görüşle tuhaf olarak görülmüş olmalıydı.

Soldaki birçok kişi İşçi Partisi’nin (Birleşik Krallık için) nispeten büyük harcama öngören radikal devletçi programında “neoliberalizm” ve “kemer sıkma” ile ciddi bir kopukluk görse de, halk arasında popüler olan politikalarla dolu bu program, aslında gerçekçi görünmüyordu. Çünkü pek çok seçmene göre devlet maliyesinin kısıtlı gerçeklikleri göz önüne alındığında bu programın İşçi Partisi tarafından gerçekleştirilebilmesinin mümkünatı şüpheliydi. Ayrıca bana göre, hem siyasi programın “parti merkezi tarafından oluşturulduğu” hissiyatı hem de İşçi Partisi’nin Brexit konusunda net olmaması,  kamuoyunun şüphelerini daha da şiddetlendirerek diğer vaatlerin de makul görünmemesine neden olmaktaydı. Son olarak İşçi Partisi’nin radikalleşmesinin halkın tutumlarındaki radikal bir değişimin yaşandığı bir zamanda gerçekleşmemiş olması, Corbynizm’in ideolojik olarak daha ılımlı görüşlere sahip olan geniş seçmen kitlesine çok uzak görünmesine neden olduğuna dair basit bir gerçek var. Bunlar son yıllarda diğer sol projelere zarar veren benzer çelişkilerdir. Bunun en feci örneği ise Yunanistan’da SYRIZA’nın, başka bir siyaset izlemek için halk tabanı bulunmadığında, sert bir kemer sıkma uygulama kararı almasıydı.

İşçi Partisi Tabanını Kaybetti

Ancak sonuçta Corbynizm’in kalbindeki çelişki, İşçi Partisi’nin üçüncü sorununu ele alamamasıydı. Bu sorun partinin eski sosyal tabanının uzun vadede kaybetmesiydi. Söz konusu kayıp, ironik bir biçimde, radikal sol kanattan olan birini İşçi Partisi lideri olarak seçilme olasılığını yaratmıştı. İşçiciliğin tabanı, II. Dünya Savaşı sırasında Britanya kapitalizminin siyasal yapılarıyla derinlemesine bütünleşmiş olan, kitlesel, güçlü ama nispeten muhafazakâr bir sendikal hareketin bürokrasisine dayanmaktaydı. Sendika liderleri ve İşçi Partisi milletvekilleri partiye egemen oldular, sıradan parti üyeleri ise yakın zamana kadar nispeten zayıf bir bileşendiler. Bu dengedeki en son değişiklik, 1974-1979 arasındaki İşçi Partisi Hükümeti zamanında yapılan ve işçilerin ücretinde kesintiye neden olan toplu sözleşmeyle, sendikaların sosyal bir güç olarak gerilemesinin hızlanmasından kaynaklandı. Thatcher da aslında, “hegemonik neoliberalizmi” başarıyla uyguladığına dair mitolojiye rağmen, 1980’lerde gücünü korumak için İşçi Partisi’nin çektiği sancılara dayanmaktaydı.

Toryler bir gündemden yoksun kalarak 1992’deki kur krizinden sonra ekonomiyi iyi yönettiklerine dair itibarlarını kaybettiklerinde, artık geçmişte bırakılan sol-sağ politikalarına yönelik toplumun hoşnutsuzluğunu giderecek bir proje ortaya koyan Tony Blair’in Yeni İşçi Partisi’ne yenildiler. Bu İşçiciliğin temel yönlerini ortadan kaldıran İşçi Partisi idi. Torylerin kimlik krizi ve iç tartışmalarının yardımı ile rahatça üç seçim kazanılmasına rağmen Blair’in modernizasyon projesi, İşçi Partisi’nin eski tabanının azalmasını tersine döndürmek için hiçbir şey yapmadı. Blair, halkın beğenilmeyen bir siyasi sistemle ilişkilenmesinden çekilmesini önlemek için seçim reformları, yetki devri, teknokratik karar vermeye daha fazla dayanma ve AB’ye daha fazla entegrasyon gibi birçok reform yaptı. Bu önlemlerin hepsi halkın siyaset karşıtı hislerini daha da arttırdı. Birleşik Krallık Demokratik Denetimi’nin 2012’de sertçe belirttiği üzere:

“Neredeyse tüm mevcut göstergeler, temsili demokrasinin uzun vadeli ölümcül düşüşte olduğunu, ancak şu anda uygun bir alternatif demokrasi modelinin olmadığını göstermektedir. Temsili demokrasiye yönelik halkın bağlılığına ve tutumlarına dair tüm ölçütler, 1970’lerden bu yana belirgin bir düşüşü göstermektedir. Seçimlere katılım, siyasi partilere üyelik, seçmenlerin kimliğini siyasi partilerle tanımlaması veya hükümet sistemine toplumun güveni ise bu ölçütlerin sonuçlarıyla aynıdır.”

Bu süreçler yerleşik siyasi düzenlemelerin parçalanması ve yeniden düzenlenmesi olasılığını tetikliyordu. Bu durum İşçi Partisi’nin, Westminster kurumundan yana olarak 2014 referandumunda İskoçya’nın bağımsızlığına karşı çıkma kararını alevlendirmesi sonucunda, 2015’te İskoçya’daki çöküşünde ortaya çıkmıştı. Dahası sosyal sınıfların eski kimlikleri oy kullanma biçimlerinde daha az öneme sahip olmaya başladı. İşçi Partisi 2015 ve 2017’de işçi sınıfı seçmenini kaybediyor ve Muhafazakârlar, özellikle de 2017’de, onlardan kayda değer sayılarda oy alıyordu.

Büyük ironi ise İşçi Partisi’nin işçi sınıfının, yoksulların ve ezilen azınlıkların partisi olduğuna dair tarihsel imajı üzerinden kendisini biçimlendiren solcu bir proje olan Corbynizm’in, tarihsel desteğine sahip olduğu seçmen tabanından hiç olmadığı kadar kopuk olan bir partiyi kontrol etmesiydi. Corbyn’in İşçi Partisi “sınıf dayanışmasını yeniden inşa etmek” üzerine olan bütün sol söylemlerine karşın; Britanya toplumundaki örgütlü sınıf dayanışması, sendikaların ve diğer sivil toplum kuruluşlarının gerilemesiyle birlikte tarihinin en düşük seviyelerindeydi. İşçi Partisi’nin seçim kampanyası dayanışmaya dair hiç olmadı, atomize olmuş seçmenlerinden siyasal projesini destek almakla ilgilendi. İşçi Partisi’nin üye sayısındaki artış parti aktivistlerinin gözlerini kör etti ve bu artış onların partinin toplumsal ağırlığını ve ilgi düzeyini yükseltmek için bir zamanların güçlü olan kitlesel sendika hareketindeki taban kaybını telafi etmeye nasıl başlayabileceklerini düşünmelerinin üzerini kapattı. Herhangi bir “radikal manifesto” da uzun zaman önce kaybolmuş toplumsal kurumların yerini alamazdı.

Boris Johnson’ın Başarısı

Son olarak, Boris Johnson’ın buradaki başarısı dikkate almaya değer. İki partili sistem 2019’da uçurumdan düştükten kısa bir süre sonra seçmenlerin Brexit sürecinin yürütülme tarzıyla ilgili hoşnutsuzlukları nedeniyle dört partili bir sistem oldu. Bunlar Toryler, İşçi Partisi, Liberal Demokratlar ve Nigel Farage’nin yeni kurulan Brexit Partisiydi. Bu partilerin hepsi anketlerde yaklaşık yüzde 20 oranında oya sahipti ve Toryler Mayıs ayının sonlarındaki AB Parlamentosu seçimlerinde beşinci sırayı aldı. Johnson, Brexit’i sağlayarak partinin, Brexit Partisi’nin ortaya koyduğu “varoluşsal” bir tehdidi yenebileceğini açıkça belirtti ve Torylerin liderliği için yarıştı. Ne yazık ki çok sayıda Tory üyesinin, Farage’nin partiyi yönetmesini veya Birleşik Krallık için Brexit’i gerçekleştirmesini istemesi krize yol açtı.

İdeolojik olarak biçimsiz, sosyal- liberal “Tek Milletçi” bir Tory ve açıklamalarından dolayı ırkçı ya da homofobik olarak görülen bir provokatör olan Johnson, sağ popülist (ya da anti siyasetçi) değil. Fakat muhalifler ve yorumcular onu (ve Ayrılmaya dair oylamayı) çaresizce tercih ettikleri çağın anlatısına sıkıştırmaya çalıştılar. Johnson siyaset sınıfını halkın iradesine göre yıkmaya çalışan bir kundakçı değildi. Demokratik bir görevi acımasızca yerine getirerek, siyasetin otoritesini geri kazanmaya çalışan bir siyasi içeriğe sahipti. Onun tarzı, kesinlikle karmakarışık olmasına rağmen, aslında toplumdan kopmuş olması nedeniyle çökmüş siyasi düzenini onarmaya çalışıyordu.

Johnson, sadece halk o yönde oy kullandığı için yapmak zorunda olduğu bir şey olarak değil, aynı zamanda hem Westminster’i etkileyen felç durumunu sona erdirmek hem de siyasetin topluma daha genel olarak götürülmesi potansiyelini açığa çıkarmak için Brexit’te konumlanmıştı. Bu arada çoğunluğu AB’de kalma yanlısı olan siyasi sınıfın Brexit’i geciktirme, geri tutma, daha yumuşatma ve hatta devirmeye çalışma gibi olumsuz bir gündemi vardı. Siyasi sınıflar bunları Johnson hükümetini tuzağa düşürerek, bir dizi ortodoks parlamenter manevra kullanarak yaptılar. Ancak bunu çoğunluğa sahip olmadan “anlaşma olmadan” yapılacak bir Brexit’i önleme adına ve seçim çağrısı yapamadan Johson’ın gündemini takip ederek yaptılar. Bu sayede siyasi sınıflar solun ezici kitlesinin desteğini aldılar. Birçok radikal, AB üyeliğini övmek için kendilerini şaşkına çevirdiler ve bazıları da Brexit’e oy veren ve İşçi Partisi’ni terk eden seçmenleri “ırkçı”, “geri kalmış solcu” diyerek hakaret edenlere katıldılar.

Johnson AB liderleriyle bir anlaşma yaparak onların beklentilerini altüst etti ve böylece meclis oyunlarını halkın egemenliğini devirme girişimi olarak göstermeye başladı. Bu siyasi yaklaşım, Johnson’un Theresa May’ınkinden sadece biraz daha “Brexit” olan anlaşmasının, May’in reddedilen anlaşmasını destekleyen seçmenler tarafından hoş karşılandığı anlamına geliyordu. Bu durum Johnson’ın, Brexit Partisi’ni varoluşsal tehditten önemsizliğe doğru hızla sürüklemesine ve gerçek bir politikacı karşıtı olan Nigel Farage’ı geride bırakmasına izin verdi. Son olarak bu durum Toryleri, bir zamanlar Torylerin serbest piyasa ve kemer sıkma yanlısı olduğuna dair bir imaja sahip olan İşçi Partisi’nin işçi sınıfı seçmenlerini cezbetmeye çalışmada bir köprü olacak kamu hizmetleri yanlısı bir gündem sunmasını da sağladı. Elbette soldaki birçok kişi bunların hepsinin göz boyama olduğunu söyleyecektir. Ancak bu söylemler, bu seçimin İşçi Partisi’nin eski kalelerindeki Tory alternatifi için yaygın bir coşkudan ziyade, İşçi Partisi’nin ciddi şekilde reddedilmesiyle ilgili bir seçim olduğu gerçeğinden dikkatleri uzaklaştıramayacaktır.

Tory’nin seçimlerdeki kırılganlığı, 2019’un başlarında parti’nin oyları düştüğünde kendisini ortaya koydu ve Johnson hükümetinin Tory’nin sosyal tabanının uzun vadeli çöküşünü tersine çevirebileceğine inanmak için hiçbir neden bulunmuyor. Sosyal tabanların çöküşünün, yeni ve eski partilerin sosyal olarak ağırlıksız partiler olmasına neden olduğu bir çağda yaşıyoruz. “Hadi Brexit’i Yapalım” diyen halkın zorlamasının ötesinde Johnson’ın zaferi, ezici bir seçim zaferi kazanmasına rağmen, esas olarak rakiplerinin çökmesine dayanmaktadır. İşçicilik etkin olsa bile, önümüzdeki yıllarda daha fazla siyasi çatlama ve yeniden düzenleme, Torylerin yana doğru adım atmasını neredeyse imkânsız kılacaktır.

Çok açık olduğunu düşündüğüm şey ise Britanya’da sol için önemli olan çoğu şeyi peşinden sürükledikten sonra İşçi Partisi’nin şimdi çelişkilerine yakalanmış olması ve ölümcül durumda kalması nedeniyle, kendisini önündeki felaketlerden faydalanamayacak durumda bulmasıdır.

*Muhafazakârlar (Çev. Notu)

Bu yazı Left Flank’ten Türkçeye El Yazmaları için Caner Malatya tarafından çevrildi. (Yazının orijinali için: https://left-flank.org/2019/12/13/anti-politics-the-last-gasp-of-british-labourism/)

1 Kasım 2019 Cuma

Suriye’de Savaş “Bitmiyor”

(Toplumsal Özgürlük, Kasım Aralık 2019 sayısı)

Suriye’de savaşın son perdesi, farklı alanlarda farklı aktörlerin değişken rolleriyle dinamik bir şekilde devam ediyor. Türkiye’nin Barış Pınarı Harekâtı da bu son perdenin gidişatını az da olsa etkilemekle birlikte Ankara’yı ateşten çemberin içine çıkılamaz bir şekilde soktu. 

Söylemler ve gerçekler 

Rusya ve Suriye’nin İdlib’e sıkışan cihatçılara yönelik kısmi saldırısının ardından gerçekleşen Türkiye’nin harekâtı, öncelikle hem küresel hem de bölgesel güçlerin Suriye’deki savaşı bitirmemeye niyetli olduklarını açığa vurdu. ABD, Avrupa, Rusya ve İran’dan harekâta karşı gelen söylemsel tepkilerin pratiktekilerden fazla olması bunun göstergesi.

Trump’ın sürekli değişen pespaye söylemleri, ABD’de harekâta ve savaşa yönelik farklı tutumların devlet içindeki krizle paralel olduğunu göstermektedir. 

Bir taraf esas gündem olarak İran’ı görüp doğrudan harekete geçme yanlısıyken diğer taraf Orta Doğu’da çeşitli yerlere konumlanarak hegemonyayı herhangi bir küresel güce kaptırmadan sürdürme taraftarı. 

İki tarafın da ortaklaştığı nokta ise Suriye’deki savaşın devam etmesi. Böylece ABD “imparatorluğunun” somut varlığı hem bölgede caydırıcı güç olacak hem de İran’ın Suriye’de yıpratılmasını sağlayacak. 

Çekişmeler ve olasılıklar 

Rusya ise savaşla Orta Doğu’da tekrar kazandığı inisiyatifi en az maliyetle sürdürmeyi başarmakta. Bunun nedeni ise Türkiye, İran, Suriye ve SDG arasındaki dehşet dengesini sağlayabilmesi. Rusya

bu güçlerin birbirleri ve ABD-İsrail ile aralarındaki çekişmelerden yararlanarak “uzlaştırıcı” rolünü oynayabiliyor. Bu rolün ayrıca Türkiye’nin “Batı” ile olan gerilimlerinden Moskova’nın faydalanmasını sağlaması da cabası. Dolayısıyla savaş, Rusya için de bir nimet. 

Suriye’deki savaşla bölgesel nüfuzunu arttırma imkânı bulan İran, savaşın devamından yana olmakla birlikte Türkiye’nin harekâtından rahatsız. Bunda Türkiye’nin ve onun desteklediği cihatçıların Suriye’deki savaşı tekrardan alevlendirme ihtimalinin payı büyük. Buna karşılık İran’ın gücünü konsolide edebilmek ve verimli kullanmak açısından Türkiye karşıtı güçlerle kısmi bir ittifak yapması büyük bir olasılık. 

Savaşa devam 

Bu olasılık Suriye için daha hayati bir önem taşıyor. Harekâtla birlikte uzun bir aradan sonra kuzeydeki sınırlarına ulaşan Suriye, hem Türkiye’nin varlığına hem de cihatçılara karşı koyabilmek için çok sınırlı bir güce sahip. Bunun için de başta SGD olmak üzere “ekstra” güçlere ihtiyacı var.

Türkiye ise harekâtla birlikte Suriye masasına güçlü oturma ve Esad’ı devirme inadını sürdürme şansını yakalamış durumda. Fakat Türkiye’nin yaşadığı ekonomik ve siyasal krizin yanı sıra neredeyse bütün cihatçıların sorumluluğunu almış olması, savaşı ilerletmesini zorunlu kılıyor. Ve bu da sınırlı olan gücünün giderek yok olmasının önünü açıyor. Sonuç olarak Suriye’deki savaşın son perdesinde çatışmaların, bölgesel güçlerin daha fazla müdahil olmasıyla birlikte şiddeti artıyor. Küresel ve bölgesel güçler de çıkar sağladıkları bu savaşı harlamaya devam ederek, bölge halklarına ölüm, kan, zulüm dışında bir şey sunmayacaklarını tekrar tekrar gösteriyorlar. 

AKP’nin Her ‘Zaferi’ Bedelleri Ağırlaştırıyor

(Toplumsal Özgürlük, Kasım Aralık 2019 sayısı)

Büyük bir şovenist ve milliyetçi dalga eşliğinde gerçekleştirilen Barış Pınarı Harekâtı, AKP’nin “zafer” çığlıklarıyla şimdilik sona ermiş gözüküyor. Ancak çığlıkların şiddetinin azalmasıyla birlikte kazanılan “zaferin” niceliği ve niteliği hakkında soru işaretleri ortaya çıkıyor. 

Askeri başarısızlık 

Harekât başlamadan önce, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda gösterilen haritada belirtildiği üzere, Cerablus’tan Irak sınırına uzanan bölgede 30 km derinliğinde güvenli bölge oluşturulması ve yaklaşık 2 milyon Suriyeli mültecinin buraya yapılacak bahçeli dubleks evlere yerleştirilmesi planlanmaktaydı. 

Harekât başlangıcında Girê Spî (Tel Abyad) ve Serêkanîyê (Resulayn) üzerinden bölgeye girilmiş, fakat ABD ile yapılan anlaşmaya kadar sadece Girê Spî ve çevresindeki birtakım köyler ile Serêkanîyê çevresindeki birkaç köy alınabilmişti. Bu da hedeflenen bölgenin anca yüzde 15’ine denk geliyordu. Dolayısıyla anlaşmaya kadar süren onca bombardıman ve saldırıya rağmen askeri başarının sağlanamadığını gördük. 

Ağır bedel 

Bununla birlikte önce ABD, sonrasında Rusya ile varılan anlaşmayla TSK ve Suriye Milli Ordusu (SMO) Serêkanîyê merkezine girebilmiş ve Girê Spî (Tel Abyad) ile Serêkanîyê arasındaki bölgede 30 km derinliğinde bir bölge edinilmiş oldu. 

Elde edilen bölgenin, hedeflenilene kıyasla küçük olmasının yanı sıra bedeli de büyük oldu.

SMO askerlerinin sivillere yönelik işlediği savaş suçlarının bütün dünyada izlenmesi ve bu suçlardan Türkiye’nin sorumlu tutulabileceğine dair iddialar, ileride iktidarın önüne konulacak bir “şantaj” malzemesi olacaktır.

Öte yandan Ankara’nın, ABD ve Rusya ile yapılan anlaşmalarla, “terörist” dediği YPG’nin belkemiğini oluşturduğu Suriye Demokratik Güçleri(SDG)’ni de fiilen tanımış olması ve SDG komutanı “General Mazlum’un” Trump ve Lavrov ile görüşmesi de Türkiye’nin Rojava’daki varlığının uluslararası düzlemde gayrimeşruluğunu “resmen” ilan etti. 

AKP’nin “dışarıdaki” alanı daralıyor

ABD ve Rusya’nın “müdahalesi” nedeniyle Barış Pınarı Harekâtı’nda hedeflenilen bölgenin çok azının ele geçirilmesi, uluslararası tepkiler, silah ambargoları AKP’nin izlediği dış politikanın “iflasının” göstergeleri olarak duruyor. Fakat bu göstergelerin AKP/Erdoğan’ı somut zarar vermekten çok soyut “uyarılarla” sınırlı kalması iflasın ertelenmesiyle birlikte yeni hamlelerin yapılabilmesini sağlıyor. 

Tepkilerin “sınırı” 

Barış Pınarı Harekâtı’na yeterli sayıda olduğunu düşündüğü yeşil ışıkla başlayan AKP/Erdoğan, ilk günlerden itibaren başlayan tepkiler nedeniyle yine “kandırıldık” söylemine başvurmuştu. Özellikle AB ve ABD’den gelen tepkiler Erdoğan’ın bu söylemine yol açmış olsa da harekâtın durdurulmasını sağlayamamıştı. Nitekim Avrupa’daki Kürt halkının ve devrimci-demokrat güçlerin eylemleri ve Serêkanîyê’de gösterilen direniş AB ve ABD’yi harekete geçmeyi zorladı. Neticede önce ABD ile sonra Rusya ile yapılan anlaşmalarla hedeflenen bölgelerin bir kısmı, ki bunun da önemli bir kısmı SDG’nin direnişi nedeniyle alınamamıştı, Türkiye ve Suriye Milli Ordusu’nun kontrolüne geçti. Dolayısıyla Batı’dan “tepkilerin” somut kazanım elde edilmesini engellemediği ortada. 

Hesaplar ve çerçeve 

Her ne kadar “tepkiler” somut kazanımların elde edilmesini engellemese de AKP/ Erdoğan’ın ödeyeceği hesabını şişirmeye devam ediyor. Erdoğan ve ailesinin mal varlığını araştırmaya yönelik yaptırım tasarısı ile Ermeni Soykırımı ve Türkiye’ye uygulanacak yaptırımlara dair tasarıların Temsilciler Meclisi’nde ezici çoğunlukla kabul edilmesi; Bağdadi’nin Türkiye’ye haber verilmeden sınıra yakın bir yerde öldürülmesi, AKP/Erdoğan’ın belli sınırlar çerçevesinde hareket ettirilmeye zorlandığını gösteriyor. 

Bu çerçeve ise Türkiye’nin özellikle Orta Doğu’da ABD’nin işini madden kolaylaştıracak görevleri üstlenmesi ile Rusya’nın bölgede artan inisiyatifinin genişlemesine ve derinleşmesine destek olmayacak bir biçimde ilişkilenmesi şeklinde çizilmiş durumda.

Bununla birlikte S-400’ler aktif edilmediği takdirde Türkiye’nin tekrardan F-35 programına alınacağının belirtilmesinin gösterdiği üzere Ankara’nın belli bir güç kaybına uğramamasının da istenmediği ortada. 

Alan ve güç kaybı 

Diğer yandan S-400 meselesi, İdlib’deki durum ve Suriye ordusunun TSK ve MSO’nun bulunduğu sınırlara ulaşmasıyla birlikte karşı karşıya gelmeleri; Türkiye-Rusya ilişkisinin, Batı’nın çizdiği sınırları aşmasına neden olacak potansiyele sahip. AKP/Erdoğan’ın, kendisine çizilen çerçevenin sınırlarını zorlayıp içeride ve dışarıda alan kazanmasını sağlayan Rusya ile ilişkisi ise giderek bağımlılık durumuna dönüşmüş durumda. Bu potansiyel ve bağımlılık hali, Rusya ve ABD arasındaki “çekişmeden” kaynaklı AKP/ Erdoğan’ın hamle yapabilmesini sağlayan alanının giderek daralmasına ve gücünün yıpranmasına yol açıyor. 

Alan daralması ve güç kaybı ise yeni hamlelerle ertelense de AKP/Erdoğan’ın dış politikadaki iflasının gerçekleşme ihtimalinin yükseldiğine işaret ediyor. 

Kazanımlar ve hedefler

Askeri başarısızlık, işlenen savaş suçları, gayrimeşruluk gibi “olumsuz” olgulara rağmen AKP/Erdoğan, önce Kobane ve Cizire kantonları arasındaki bağı koparma ardından da teker teker kantonları ele geçirme stratejisi uyarınca ilk hedefini gerçekleştirmiş oldu. Ayriyeten 10 km derinliğinde Rusya ile yapılan ortak devriyeler de bu iki kantonu ele geçirme stratejisi açısından önemli bir kazanım. 

Bu nedenle AKP/Erdoğan’ın, her ne kadar ABD ve Rusya anlaşmış olsa da bu kazanımları konsolide eder etmez iki kantonu hedef alacağı görülüyor.

Fakat Barış Pınarı Harekâtı’nın gösterdiği üzere elde edilen her “kazanım” altından kalkılmasının her geçen gün zorlaştığı “bedellere” yol açıyor ve Türkiye’nin bu bedelleri karşılama gücü giderek azalıyor. Buna ek olarak ortak devriyelere Kürt köylülerinin gösterdiği direniş de AKP/ Erdoğan’ın hayallerinin gerçekleşmesini zorlaştırıyor. Fakat AKP/Erdoğan, siyaseten var kalabilmek için bu “zoru” başarmak mecburiyetinde. 

İşgalci ABD’nin Irak’tan Çekilmesi

30 Eylül’de son Amerikan birliklerinin Erbil yakınındaki Harir Hava Üssü’nden ayrılmasıyla ABD’nin Irak’taki yirmi üç yıllık askerî varlığı ...