30 Aralık 2024 Pazartesi

Avrupa: Kendinde mi Kendisi-İçin mi?

“Batı” bloğunun diğer sac ayağı olan Avrupa, içsel gelişim ile dışsal baskının gerilimi altında. İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’nın ardından NATO’nun (dolayısıyla ABD’nin) koruması altında “gelişen” Avrupa sermayesi, SSCB ve Yugoslavya’nın yıkılmasıyla kıtanın tamamına hâkim olmuştu. İçerideki bu hâkimiyetle küresel emperyalist güç odağı olma fırsatını yakalayabilen Avrupa, bir yandan kendisine bu olanağı sağlayan ABD’nin Ukrayna üzerinden yaptığı “baskıyla” diğer yandan da kıtasal gelişiminin küresel gelişimi “zorlamasıyla” karşı karşıya. Baskı ve zorlama da son dönemde “içerideki” tartışmaları alevlendirmekte.

“İçteki” Gerilim

Avrupa içerisindeki tartışmalarının odağı ise ABD. 

ABD, Rusya’nın kuşatılmasında belirli bir rol verdiği Avrupa’yı kuşatmanın son halkası olan Ukrayna-Rusya savaşına katılmaya da “ikna” etti. Bu iknada “baskı” kadar Avrupa sermayesinin Ukrayna’ya yönelik savaşı ağır sanayi sermayesini savaş sanayisine dönüştürme, Rusya içerisinde yeni sömürgeler oluşturma ve hammadde kaynakları ile pazarlar elde etme “fırsatı” olarak görmesinin de payı vardı. Fakat gelinen son noktada bu amaçlarının hiçbirine ulaşamamış olması Avrupa’yı ABD’den çok kendisine odaklanması gerektiği düşüncesine itiyor. 

“Ulusal çıkarı” savunan siyasi parti ve hareketlerin siyasal alanda öne çıkması da bunun göstergesi. Bu durumun etkisi ABD’nin baskısına uyum sağlamış olan iktidardaki partilerin politikalarındaki “ufak” değişikliklerde görülüyor. Geçtiğimiz günlerde New York Times gazetesinin Avrupa ülkelerinin Rusya’ya karşı yaptırımları uygulamak bir yana petrol ithalatını artırdığını belirterek şikâyet etmesi, Almanya Başbakanı Scholz’un Putin’le görüşmesinin “olumlu” karşılanması da bir diğer göstergeler. Ek olarak Trump’ın korumacılık politikası, Avrupa’ya gümrük vergisi uygulayacağını söylemesi, Ukrayna’da “barışı” vurgulaması ve Avrupa’daki ABD güçlerini çekmeyi vaat etmesi de Avrupa’da kendine odaklanma düşüncesini güçlendiriyor.

Buna karşılık ABD yanlısı özneler de hamlelerini yoğunlaştırıyorlar. AB Komisyonu Başkanı'nın Avrupalıların Rusya’dan sıvılaştırılmış doğalgaz alımının son bir yılda artış gösterdiğini ileri sürerek yeni yaptırım paketi hazırlaması, NATO Genel Sekreteri Rutte’nin Avrupa ülkelerinin gelirlerini sağlık ve sosyal güvenliğe değil savunma sanayine yatırmaları gerektiğini söylemesi baskının “zor” yönünde artacağına işaret ediyor. Ayrıca ABD ile Avrupa arasındaki toplam ticaretin, 2006 yılından sonra ilk kez (2022 yılında) Avrupa’nın Rusya ve Çin ile yaptığı ticaretin toplamından fazla olması “ekonomik” baskının da etkili olacağını gösteriyor. Bu noktada Avrupa sermayesinin motor gücü Almanya’daki gelişmeler önem kazanıyor.

Almanya’nın Seçimi 

“Sosyal Demokrat” Şansölye Schröder döneminde başlayan Rusya (doğalgaz, petrol) ve Çin (otomobil ve diğer fabrikalar) ile ilişkiler, Alman sermayesinin atılım yaparak Avrupa’da hegemon olmasını sağlamıştı. Ukrayna-Rusya savaşını emperyalist güç olma fırsatı olarak gören Alman sermayesi bu süreçte ne ağır sanayisini savunma sanayisini dönüştürebildi ne de Rusya’nın ucuz enerji kaynaklarına hâkim olabildi. Tam tersine evdeki bulgurundan oldu.

Alman sermayesi Rusya pazarından çekilince yerini Çin sermayesi doldurdu, Pekin yüksek teknolojili ve dayanıklı tüketim malları üretmeye başlayınca Alman mallarının Çin’deki pazarı daraldı ve en önemlisi Alman sanayisine devasa kâr sağlayan ucuz enerjiden mahrum oldu. İktidara gelen Yeşillerin dayatmasıyla geçilmeye çalışılan yeşil enerjinin maliyetli olması ve Rusya’dan gelen ucuz doğalgazın kesilmesi Alman sanayisinin rekabetçiliğine darbe vurdu. Ve bu da 2023’te artmaya başlayan iflas eden şirket sayısının 2024’te daha da yükselmesine ve üstelik bu şirketlerin çoğunun cirolarının milyon avrolar olmasına ve dolayısıyla hükümetin çökmesine neden oldu.

“İçerinin” ve “dışarının” birbirlerini belirleyici olduğu bu mesele, Şubat 2025’te yapılacak erken seçimlere doğru giderken gündemin zirvesinde yer alıyor. 

Nitekim seçimlerde birinci parti olma ihtimali yükselen AfD “Batı”nın Rusya politikasını eleştirirken Rusya’nın AB’ye entegre edilmesini ve Almanya’nın Çin’in Tek Kuşak Tek Yol projesine katılmasını savunuyor, ABD askerlerinin Almanya’dan çekilmesini istiyor. İktidardaki partiler de bu temadan uzak kalamıyorlar. Putin ile görüşen "Sosyal Demokrat" Başbakan Scholz Moskova’ya da gidebileceğini söylüyor, buna karşılık muhafazakâr-liberal CDU/CSU bunu “reklam kampanyası” olarak gördüğünü belirtiyor. Rusya ile ilişkilerin düzeltilmesinin meşrulaştığını gösteren bu gelişmeler Alman sermayesinin “içeriye” ve “kendi çıkarlarına” yoğunlaşacağı ve “dışarıdaki” politikasını buna göre belirleyeceği ihtimalinin yüksek olduğunu gösteriyor.

Diğer yandan düşük büyüme hızı, Macron’un neoliberal programının çöküşü ve siyasal kriz de Fransa’nın “içeriye” yoğunlaşacağı ihtimalinin yüksek olabileceğine işaret ediyor.

Sonuç olarak gelişmeler önümüzdeki süreçte Almanya-Fransa birlikteliğiyle güç kazanan AB’nin blok olarak hareket etme olasılığının azaldığını ortaya koyuyor. Buna ek olarak AB üyesi olan ülkelerdeki “ulusalcı” hareketlerin ve programların gelişerek ABD, Rusya ve Çin ile farklı düzeyde ilişkiler yürütmek istediklerini belirtmeleri de Avrupa’nın parçalı bir şekilde de olsa kendisine ve çıkarlarına odaklanacağı bir sürecin öne çıktığını gösteriyor. 

24 Aralık 2024 Salı

“Yeni” Yıla Başlarken

21. yüzyılın ilk çeyreğinin sonlarına gelinirken düzensizliğin yayıldığı ve krizlerin arttığı bir dünya hali giderek kalıcılaşıyor. Vestfalya’dan bu yana iyi kötü bir şekilde var olabilen uluslararası düzen, dayandığı kuralların ve kurumların işlevini yeterince yerine getirememesinden dolayı çözülüyor. Çözülmede başat rolü savaşlar ile ekonomik kriz oynamayı sürdürüyor.

Kâr oranlarının düşme eğiliminin tetiklediği kapitalizmin yapısal krizi, artı-değerin realizasyonunda yaşanan sorunlarla birlikte derinleşiyor. Bu sorunları klasik reflekslerinden biri olan savaşla çözmeye çalışan kapitalizm, son 10 yılda şiddet eğiliminin dünya çapında artmasına ve sıcak çatışmaların Hindistan’ın iki katı kadar büyük alanda yaşanmasına neden oluyor. Fakat savaşların “yaratıcı-yıkıcılığının” krizlere çözüm olamaması, sermayeyi ticaret blokları temelinde çözüm aramaya yöneltiyor.

SSCB’nin yıkılmasıyla zaferini ilan eden neoliberalizmin gerçekleştirdiği küreselleşme ise ticaret bloklarının oluşmasında “pürüzlere” neden oluyor. Küreselleşmeyle birlikte üretim ve dolaşım alanının yanı sıra finans alanında da birbirine bağlanmış olan piyasaların arasına bloklar koymanın yolu da karşılıklı hamlelerden geçiyor. Nitekim siyasal alan ile savaş alanında yaşanan son gelişmeler de ekonomik alanda yapılacak bu hamlelerle bağlantılı. Ve ABD ile AB öncülüğündeki “Batı” bloğunun hamleleri de bu bağlamda yoğunlaşarak hız kazanıyor.

ABD ve Trump

Yeni yılla birlikte ikinci Trump dönemine geçecek olan ABD’de hazırlıklar sürüyor. Emperyalist özünü koruyan ABD’de Trump ile birlikte dışarıda ve içeride bir takım politika değişikliklerinin olacağı görülüyor.

Trump önceki döneminde olduğu gibi bu döneminde de en güçlü rakibi Çin’e odaklanıyor. Kabinesi için düşündüğü isimlerin İsrail destekçileri, göçmen karşıtları ve Çin’e karşı sert politika izleme taraftarlarından oluşması bunun bir göstergesi. Yasadışı göç ve uyuşturucu kaçakçılığını bahane ederek yeni yılda Meksika, Kanada ve Çin’den gelen tüm mallara gümrük vergisi uygulayacağını söylemesi de Meksika ve Kanada’yı “içerme” amacının yanı sıra Çin’e yönelik ticari hamlelerine devam edeceğine işaret ediyor. Keza BRICS üyelerinin dolara alternatif para birimi yaratmalarına karşı gümrük vergisi tehdidinde bulunması da.

İlk döneminde Çin mallarına yüksek vergiler uygulama ve Trans-Pasifik Ortaklığı’ndan çekilme gibi politikalarının Biden yönetiminde de devam ettirilmesi, Trump’ın üzerine basacağı bir zeminin bulunduğunu gösteriyor. Ticari baskının yanı sıra bu zemini kuvvetlendirmenin bir yolu da Rusya’ya karşı izlenen politikalardan geçiyor. 

Trump Moskova üzerindeki siyasi ve askeri baskıyı azaltarak hem Rusya ile Çin arasındaki bağı gevşetmeyi hem de gücünü Pekin’e kuşatmada kullanmayı amaçlıyor. Bu nedenle bir taraftan Ukrayna’ya Rusya ile barışmaya hazır ol mesajı verirken diğer taraftan ABD’nin Rusya’ya karşı kendilerini korumasını isteyen NATO üyesi ülkelere savunma harcamalarını GSYH’nın yüzde 5’ine yükseltmelerini talep ediyor. Trump “müttefikler” yüzünden Rusya’ya karşı harcadığı askeri ve ekonomik gücü Çin’le birlikte “içeride” de kullanmayı amaçlıyor.

ABD’yi “yeniden büyük yapmanın” yolunun “içeriden” geçtiğini düşünen Trump, korumacılık politikası ile “küçük ve orta” burjuvazinin memnun etmeyi hedefliyor. ABD’nin açtığı savaşlardan sadece silah tekellerinin kazandığını ve savaşların bedelini sermayenin diğer kesimlerinin ödediğini ileri sürerek onların gönüllerini okşayan Trump, kendisi gibi “büyük” sermayeye yaslanıyor. Sermaye üzerindeki denetimlerin ve vergilerin kaldırılmasını talep eden Elon Musk’ın önderliğindeki kesimle hareket ederek Trump, muslukların bu yöne akmasına çabalıyor. Bu çaba kendisini özellikle “müttefikler” ile vatandaşların devlet tahvillerini almaya zorlanmasında gösteriyor. 

Geçtiğimiz Ekim ayında Amerikan devlet tahvillerinin en büyük alıcısı 1,1 trilyon dolar ile Japonya olurken Çin 760 milyar ile ikinci, Britanya 746 milyar dolar ile üçüncü oldu. Böylece yıllardır Çin’in ABD’ye karşı kullandığı “ekonomik” kozun gücü azaltılırken ABD sermayesinin finansmanında “müttefikler” Washington’da daha da bağımlı kılınarak kullanılıyor. Bunlara ilaveten ABD vatandaşları “sınıf mücadelesinin” bir öznesi olmaya değil “Trumplaşabilecek” bir birey olmaya davet ediliyor.

Trump’ın izleyeceği politikalar belirli köşe taşlarına sahip olsa da yolun kendisine özgü marazlar bulunmakta. Trump’ın seçilmesinin ardından devlet içi kliklerin bir yandan Ukrayna’ya füzeleri Rusya içine fırlatma izni vermesi ve Polonya’yı Rusya’ya karşı savaşmaya yönlendirmeye çalışması diğer yandan da senato ve temsilciler meclisinde çoğunluğu kazanan Trump’ın tüm kontrolü eline almasına karşı mücadeleye şimdiden başlaması marazların büyük olduğunu gösteriyor. Çin’e yönelik politikaların küresel ticaret ortamını zayıflatmasını da bunlara eklediğimizde Trump’ın, ABD emperyalizminin ve sermayenin işlerinin yeni yılda hiç kolay olmayacağı ortaya çıkıyor.

4 Aralık 2024 Çarşamba

İbn Haldûn’un Sosyoloji, Psikoloji ve Siyaset Bilimi Temelinde Tarihi Ele Alışı

14. yüzyılın en önemli düşünürü olan İbn Haldûn, gerek bıraktığı eserleriyle gerekse birçok modern bilim dallarının öncüsü olmasıyla günümüzde de etkisini sürdürmektedir. Bıraktığı eserlerin en ünlüsü olan Mukaddime, toplumların oluşumu, yaşantısı ve dağılışı üzerine önemli tespitleri içermektedir. Bu tespitlerini tarihsel bir süreç içerisindeki ekonomik ve kültürel gelişim üzerinden değerlendirmesi günümüzdeki sosyal bilimlerin öncüsü olmasını sağlamıştır. Bu bağlamda bu çalışmada İbn Haldûn’un Mukaddime isimli eserinin tarihi günümüzdeki “sosyal bilimler”den sosyoloji, psikoloji ve siyaset bilimi temelinde ele aldığı ortaya konulmaya çalışılacaktır.

İlm-i Umran ve Sosyoloji

Mukaddime, İbn Haldûn’un bir giriş ve üç cilt kitaptan oluşan Dünya Tarihi isimli eserinin giriş metnidir (Canatan, 2016, s. 202). 
Mukaddime’nin önsözünde İbn Haldûn tarih bilimi hakkındaki düşüncelerini açıklamaktadır ve şöyle demektedir: 
“Tarih ilmi olayların nedenselliğini ve sebeplerini derinliğine inceleyen bir ilimdir. Bu yüzden de o, felsefenin temeli ve felsefi ilimlerden biri sayılmaya layıktır.” (İbn-i Haldûn, 2004, s. 26)
Tarihi felsefi bilimlerden biri sayan Haldûn, kendisinden önceki tarihçileri devletlerin kurulma, gelişme ve dağılma nedenlerine hiç değinmediklerini belirterek eleştirmiştir (Canatan, 2016, s. 204).
Haldun’un eleştirilerinden biri de tarihçilerin umranın tabiatını bilmemeleridir. Haldun’a göre umran toplumsal yaşamı ifade etmektedir. Bu toplumsal yaşamın kendine özgü bir doğası vardır. Doğası gereği toplumlar uzun bir süreç içerisinde değişirler ve tarihçiler bunu fark edemezler. (İbn-i Haldûn, 2004, s. 59)
Haldûn’a göre insanlar hayatta kalabilmek için birbirlerine yardım etmek zorundadırlar. Bu zorundalık birlikte yaşamayı gerektirmektedir ve umran da buradan doğmuştur. Böylece Haldûn insanın sosyal varlık olduğunu belirtmiştir. Buna ek olarak Haldûn, umranı kavrayabilmek için farklı toplumların değişik dönemlerdeki yaşayışlarını, geleneklerini, dinlerini ve inançlarını bilmek gerektiğini ifade eder. (İbn-i Haldûn, 2004, s. 79) Böylece Haldûn tarihi anlamak için günümüzdeki sosyal bilimlerden sosyolojinin bilinmesini gerektiğini ortaya koymaktadır. Bunu da İlm-i Umran olarak adlandırmaktadır (Altun, 2015, s. 76; İbn-i Haldûn, 2004, s.80). Haldun sosyolojinin kurucusu olmak kalmaz, onu tarihi ele almanın temellerinden biri olarak da görmektedir.

Asabiyye ve Psikoloji

Haldûn’a göre toplumlar yani umranlar bedevi ve hadari olmak üzere iki formasyona sahiptirler. Tüm toplumların geldiği ilk aşama olan bedevi umranda insanlar göçebedirler ve sınırlı ihtiyaçlarını gidermektedirler. Bedevi umranda asabiyye yani dayanışma ruhu yüksektir ve umranın ayakta kalmasını sağlar. Haldun’a göre asabiyye umranın zorluklara dayanarak yaşamını devam ettirmesini mümkün kılmaktadır. Bedevi umranın bir sonraki aşaması olan hadari umranda ise insanlar şehirlerde yaşamaktadırlar. Hadari umranda refah ve zenginlik artmıştır. Bu refah ve zenginlik asabiyyeyi azaltır ve bireyciliği arttırır. Bireyciliğin artması umran içindeki bağları ve güvenliği zayıflatır. Böylece umran çözülmeye başlar. (Altun, 2015, s. 80; Canatan, 2016, s. 210, Dilek ve Fidan, 2022, s. 382; Parlak, 2012, s. 148).
Haldun, asabiyye kavramını kullanarak toplumların tarihsel süreç içerisindeki dönüşümlerini ortaya koymaya çalışmaktadır. Dayanışma ruhu olan asabiyye, bireylerin toplumla kurduğu ilişki üzerinden insan psikolojisini de açıklamaktadır. Bu bağlamda Haldun’un toplumların tarihsel süreç içerisindeki dönüşümleri açıklamaya çalışırken psikoloji bilimini de temel aldığı görülmektedir.

Mülk ve Siyaset Bilimi

Haldûn’a göre bir arada yaşamak zorunda olan insanlar arasında haksızlıklar yaşanabilir. Bu haksızlıkları gidermek için emredici ve yasaklayıcı bir otoriteye ihtiyaç vardır. Her kabilede var olan bir reis bu otorite ihtiyacını gidermektedir. Bir kabile diğer kabileler üzerinde üstünlük kurmaya başladığında devlete doğru bir gidiş gerçekleşir ve mülk yani devlet kurulur. Devlet kurulduğunda ise kabile reisi devlet başkanı olmaktadır. Kabile reisi otoritesi olan ama gücü olmayan yönetici iken devlet başkanı otoritesinden çok gücü olan yönetici olur. Kabile reisi iktidarını daha çok kabile üyelerinin rızası üzerine kurarken devlet başkanı iktidarını zora ve baskıya dayandırmaktadır. (Belge, 2018, s.273, 281, Canatan, 2016, s. 211).
Devlet aynı zamanda bedevi umranın hazari umran olmasının doğal ve nihai bir sonucudur. (Altun, 2015, s. 79). Çünkü Haldûn’a göre göçebenin amacı medenileşmektir ve o yolda ilerlemektir. Umranın medenileşmeye ve devletleşmeye götüren ise asabiyyedir (Parlak, 2012, s. 161). Fakat mülkün yani devletin kurulmasıyla birlikte asabiyye de zamanla azalmaktadır. Bu azalma mülkün geçirdiği beş evreyle de bağlantılıdır (İbn-i Haldûn, 2004, s.216).
Haldun’a göre mülkler yani devletler şu beş evreyi geçirirler: Zafer yani mülkün doğuşu, istibdat yani mülkün yükselişi, ferağ yani refah dönemi, müsâlemet yani gerileme ve israf ve son olarak tebzîr yani mülkün yıkılması. Her mülk bu beş evreyi yaşar ve sonunda yerini başka bir mülke bırakır (Dilek ve Fidan, 2022, s. 391; İbn-i Haldûn, 2004, s.249-250). 
Haldûn, mülkün yani devletin kuruluş süreciyle birlikte geçirdiği tarihsel evreleri ele alırken iktidarın izlediği siyaseti ortaya koymaktadır. İktidarın izlediği bu siyaset, mülkün içinde bulunduğu tarihsel evreyle bağlantılıdır. Bu bağlantı Haldun’un, mülkün tarihsel sürecini ortaya koyarken siyaset bilimini temel aldığını göstermektedir.

Sonuç

İbn Haldûn, sadece İslam tarihinin değil dünya tarihinin de en önemli düşünürlerinden biridir. İbn Haldûn’u önemli kılan ise tarihi inceleme yönteminin yanı sıra tarihi oluşturan somut ve soyut öğeleri de incelemenin kapsamına almasıdır. Haldûn en önemli eseri olan Mukaddime’de bu tarih anlayışını, yöntemini ve incelemesini ortaya koymuştur.
İbn Haldûn Mukaddime isimli eserinde tarihin merkezi öğelerinden biri olarak toplumu yani umranı ele almıştır. Umranın yapısını geçirdiği tarihsel süreç üzerinden ele alan Haldun, tarihi ilm-i umran yani sosyoloji üzerinden ele almıştır.
İbn Haldûn’un Mukaddime isimli eserinde bir diğer önemli kavram ise asabiyyedir. Umranın birlikte hareket etmesini sağlayan asabiyye yani dayanışma ruhu, umranın tarihini de belirleyen etmenlerden biridir. Asabiyye toplumun ruhu kadar bireyin psikolojisini de belirlemektedir. Haldûn, asabiyye dolayımıyla tarihi ele alırken psikoloji temelinden de hareket etmiştir.
İbn Haldûn Mukaddime’de umranın mülk yani devlet evresine vardığını ve bu evrede beş aşamadan geçtiğini ileri sürmektedir. Haldûn mülkün geçirdiği evreleri izlenen siyasetleri üzerinden inceleyerek tarihi siyaset bilimin temelinde ele almıştır.
Sonuç olarak İbn Haldûn tarihi Mukaddime isimli eserinde ele alırken başta sosyoloji, psikoloji ve siyaset bilimi olmak üzere günümüzde “sosyal bilimler” adıyla anılan bilimler gruplarını temel aldığı görülmektedir.

Kaynakça

Altun, M. (2015). Mukaddime’ye Giriş: Kahır ve Şiddete Dayalı Siyasetin Yükseliş ve Düşüşü. Çankırı Karatekin Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 6(2), 71-112.
Belge, R. (2018). İbn Haldun’un Mukaddime’sinde İktisadi Coğrafya. Öneri Dergisi, 13(50), 266-287.
Canatan, K. (2016). Sosyal Bilimler Metni Olarak Mukaddime: Bir Meta-Anlatı. Mukaddime, 7(2), 201-216. 
Dilek, S., & Fidan, M. (2022). Mukaddime’nin İktisat Okulları Bağlamında Değerlendirilmesi. Ekonomi İşletme Siyaset ve Uluslararası İlişkiler Dergisi, 8(2), 379-397.
İbn-i Haldûn. (2004). Mukaddime. (Çev. Halil Kendir). Ankara: Yeni Şafak Yayınları.
Parlak, N. (2012). Some Cross-Sectıons from The Muslım World of the XIV th Century in the Muqaddımah of Ibn Khaldûn. Erzincan Üniversitesi Eğitim Fakültesi Dergisi, 14(2), 131-166.

31 Temmuz 2024 Çarşamba

ABD’nin Seçimi ve “Savaşlar”

(El Yazmaları, 31 Temmuz 2024 (Toplumsal Özgürlük, Ağustos 2024 Sayısı)

K asım ayında yapılacak ABD başkanlık seçimleri yaklaştıkça hem ülke içerisinde hem de dünyada gerilimler artıyor. Kapitalizmin derinleşen yapısal krizinin büyük oranda tetiklediği bu gerilimler, siyasal öznelere yeni adımlar attırmakla kalmıyor; kısa ve orta vadede yaşanacaklara dair de önemli ipuçları sunuyor. Ve bu gelişmeler, ABD’nin ve olası başkanının izleyeceği politikaların yakın tarihi belirleyici önemde olacağına işaret ediyor.

NATO Toplantısı

Temmuz ayının başlarında Washington’da gerçekleşen 3 günlük NATO toplantısında alınan kararlar ve yapılan vurgular, ABD’nin “Batı” üzerindeki etkisinin giderek arttığını gösteriyor.

İlk olarak toplantıda Rusya, Çin ve İran’ın birlikte hedefe konulmuş olması, “Batı”nın bir blok olmakla kalmayıp karşısındakini de “blok” olarak gördüğüne işaret ediyor. Nitekim toplantıya NATO üyesi olmayan ama Çin’i kuşatmada rol alması istenen Japonya, Güney Kore, Filipinler ve Avustralya liderlerinin çağrılması ise “Batı”nın coğrafi tanımdan çok “biz” yani “hegemon sermayeye hizmet edenler” olarak “bloklaştığını” ortaya koyuyor.

İkinci olarak Ukrayna’ya verilecek askeri desteğin kalıcılaşacağının vurgulanması ve Ukrayna için NATO Güvenlik Yardımı ve Eğitimi’nin (NSATU) kurulması kararının alınması ise Avrupa’da savaşa karşı başlayan mırıldanmalara rağmen ABD’nin savaş halinin büyütülmesindeki ısrarının onaylandığını gösteriyor. Buna ek olarak toplantıda Ukrayna’nın yanı sıra Karadeniz, Orta Doğu ve Pasifik’teki çatışmaların ve gerginliklerin gündeme getirilmesi ise savaş coğrafyasının genişletilmesinin arzulandığını ifade ediyor.

Üçüncüsü ise savaş ateşinin büyütülmesiyle bağlantılı olarak savaş sanayinin çıkarlarının esas alınması. Devlet bütçelerinden silahlanmaya ayrılan payın en az yüzde 2 olması (bu seviyede harcama yapan “sadece” Kanada) ve Ukrayna’ya gelecek yıl en az 40 milyar Avro destek sunulması kararlarının alınması ile ABD savaş sanayinin “Batı”nın harcamalarıyla gönence erilmesi hedeflenmekte.

Son NATO toplantısında alınan bu kararlar, ABD sermayesinin derinleşen yapısal krize savaş sanayisinin “yıkıcılığı” ile çare bulmaya çalıştığının bir başka ifadesidir. Öte yandan bu çaredeki ısrar, ABD Başkanı’ndan izlenmesi istenen politikalarda da yansımasını buluyor.

Trump Suikasti

Başkanlığı döneminde NATO’dan çekilmekten bahseden ve ABD’nin kendilerini koruduğu için Batı’dan açıkça para talep eden Trump, adaylığı sürecinde de bu çizgisini sürdürüyor.

Öncelikle Çin’i hedefe koyan Trump, ABD’nin savaşa ve finansa değil sanayiye öncelik vermesini söylemeye devam ediyor. Trump’ın Rusya ile Ukrayna arasında müzakereyi de savunuyor olması, savaş sanayisi için muteber bir aday olmadığını gösteriyor. Suikasta uğramadan önce SSCB ile “yumuşama” politikasına başlayıp askeri harcamaları kısmayı düşündüğünü belirten J. F. Kennedy gibi keskin nişancı suikastine uğraması, Trump’ın “muteber” olmayışıyla bağlantılı olabileceğini akıllara getiriyor.

Fakat Trump ABD’nin kır/kasaba kültürüne ve ideolojisine yakın, beyaz ve Hıristiyan işçi sınıfının işsizlik ve yoksulluk korkusuna yönelik “önce ABD sanayisi” söylemini dile getirse de savaşa ve savaş sanayisine karşı değil. Trump savaş ateşinin büyütülmesiyle oluşacak pastadan aslan payını finans sermayesi ve “müesses nizam”ın kurumlarıyla bütünleşmiş egemen savaş sanayisinin değil, kendisini destekleyen (Elon Musk başta olmak üzere) teknoloji sermayesi ile sanayi sermayesinin almasını istiyor.

Bu bağlamda Trump yoksulların da öfkesini çeken “müesses nizam”ın bekasını güvenceye alan kurumları ve bürokrasiyi hedef almaktan çekinmiyor, “2025 Projesi” ile gücü tek elde toplayacak liderliğiyle halkın (yani teknoloji ve sanayi sermayesinin) sorunlarını çözeceğini iddia ediyor.

Önceki döneminden farklı olarak Trump, bu iddiasının bir sürekliliğe işaret ettiğini göstermek üzere kendisine genç (ve büyük ihtimalle varisi olacak) bir başkan yardımcısı seçmiş durumda.

Siyasi kariyerine Trump’a hakaret ederek başlasa da zamanla aynı çizgiye gelen 39 yaşındaki Ohio Senatörü J. D. Vance’nin kürtajı yasaklamayı savunma ile yabancı ve Müslüman düşmanlığı gibi konularda Trump’tan farkı yok. Washington’daki “egemenlerin” unuttuğu küçük kasabalardan geldiğini iddia eden Vance, egemenlerin ülkenin çocuklarını denizaşırı savaşlara göndermesini eleştirip Çin’in ekonomik gücüne dikkat çekerek finansa değil sanayiye yatırım yapılması gerektiğini vurguluyor. Kendine has entelektüel birikimiyle de dikkat çeken “genç” Vance’nin seçim kazanılsa da kaybedilse de önümüzdeki yıllarda “Make America Great Again” (MAGA) hareketinin liderliğini ve davasını sürdüreceği öngörülüyor.

Biden İstifası ve Kamala Harris

Trump karşıtı bölük ve parçalı bir koalisyonun çabasıyla başkanlığa gelebilen Biden, oğul Bush’tan sonra en kanlı başkanlık dönemlerinden birine imza attı. Latin Amerika ülkelerindeki darbelerden Orta Doğu’daki çatışmalara ve en son Ukrayna’daki savaşla birlikte dünyanın dört bir yanında şiddeti büyüttü. Bu politikalarıyla Biden, ABD müesses nizamı ile savaş sanayinin takdirini alsa da dünya halkları ile yoksulluğa ittiği ABD halkının tepkisini kazandı.

Ve halkın büyüyen tepkisini Trump’ın kanalize etmesi, Biden’in “yaşlılığı” ile birleşince istifa “kaçınılmaz” oldu. Yerine aday olarak halihazırda başkan yardımcısı olan 59 yaşındaki “genç” Kamala Harris layık görüldü.

Siyah, kadın ve Yahudi bir kocaya sahip olmak gibi “kimlikleri” bulunan Kamala Harris’in adaylığı belli olunca gönüllü sayısında ve bağışlarda hızlı bir artış gerçekleşmesi, ABD’li “demokratlar” ve “ilericilerde” heyecan yaratmış durumda. Fakat Harris’in geçmişine bakıldığında “umut” ve “heyecan” kısa sürüyor.

Trump’ın başkanlığı döneminde (2017-2021) sözünü esirgemeyen Kaliforniya Senatörü Harris, düşük gelirliler için üniversite eğitiminin ücretsiz olmasından federal asgari ücretin yükselmesine, tarımdaki zehirli ilaçların yasaklanmasından kadın ile erkek arasındaki ücret farkının ortadan kaldırılmasına dek “ilerici” önerileri desteklemekten çekinmedi.

Fakat Harris’in Kaliforniya Başsavcısı olduğu dönem (2011-2017) ise zikzaklarla dolu.

Bu dönemde sivil özgürlüklerin savunucusu söylemini dilinden düşürmeyip idam cezasına karşı olduğunu belirten Harris, herhangi bir hafif suçun üçüncü kez işlendiği taktirde en az 25 yıl hapis cezası veren “üç vuruş” yasasını tepkilere rağmen savunmuş biri.

Harris’in bir diğer vukuatı ise “mortgage” üzerine. Harris, 2011’de mortgage sunan bankaların haksız ve yüksek faizlerine karşı sendika liderlerinin ve konut hakları aktivistlerinin mücadelesinin zorlamasıyla bankalar hakkında soruşturma yürüttü. Bu soruşturma sonucunda bankalarla çeşitli anlaşmalar yapılmış, ama bankalar çok düşük ceza ödemekle birlikte ev sahiplerinin çok azı bu anlaşmalardan faydalanmışlar.

Geçmişine bakıldığında Harris’in “söylemleriyle” ötekileştirilmiş kimliklerin desteğini, uygulamalarıyla da “müesses nizam”ın çizgisinin dışına çıkmaya niyetli olmadığını göstermesinden dolayı savaş sermayesinin desteğini alacağı öngörülüyor. Fakat bunun başkanlık için yeterli olup olmayacağını önümüzdeki süreç gösterecek.

“Savaşlar”

Kapitalizmin krizinin derinleşip kalıcılaşması ABD sermayesini, savaş sermayesinin öncülüğünde gerçekleşecek “yıkıcılıkla” nefes almaya itiyor. Zorunluluk haline gelen bu durum, teknoloji ya da sanayi sermayesi gibi diğer sermaye fraksiyonlarını da savaş pastasından pay almaya itiyor. Fakat krizin derinleşmesinden dolayı pastadan alınmak istenen pay, sermayeler için büyülüp serpilmeden çok hayatta kalma niteliğini taşıyor. Suikastin de gösterdiği üzere bu nitelik, aradaki savaşımın kanlı ve “ölüm-kalım” biçiminde olmasında neden oluyor. Trump destekçilerinin 2020’deki yenilginin ardından yaptıkları baskından daha büyüğünü, yani seçimi kaybederlerse iç savaş çıkarmaktan korkmadıklarını söylemeleri de “tarafların” her türlü savaşa hazırladıklarını gösteriyor.

Diğer yandan sağlık sisteminin çöküntü içinde olması, beklenen yaşam sürelerinin düşmesi ve fiyatlardaki artış ABD halkının yaşam savaşımını her geçen gün zorlaştırıyor.

Bütün bunlar, hangi aday başkan seçilecek olursa olsun, iç içe geçmiş “savaşlar” içerisindeki ABD’nin dünyaya önümüzdeki günlerde artan şekilde savaş yaymaya devam edeceğini açıkça ortaya koyuyor.

20 Temmuz 2024 Cumartesi

Nasıl ve Ne Kadar “Yumuşama”?

(El Yazmaları, 20 Temmuz 2024 (Toplumsal Özgürlük, Ağustos 2024 Sayısı)

Yerel seçimlerden sonra siyasete hâkim olan “yumuşama” söylemi, kısa vadede kimi politika değişikliklerine neden olmuş durumda. Seçim sonuçlarıyla bağlantılı olarak ortaya çıkan yumuşama söyleminin getirdiği bu değişiklikler, özellikle iktidar alanında halı altına süpürülmüşlerin sızarak ortalığı belli oranda kaplamasını sağladı. Bu sızma AKP/Erdoğan iktidarı için “sağlıksız” bir durum oluşturmakla birlikte fırsatlar da sunuyor.

Genişletme

Erdoğan’ın söylemlerindeki “sertlik”, Gezi İsyanı ile ivmesini almış ve darbe girişimi ile zirvesine vararak günümüze kadar sürmüştü. Faşizmin inşa süreci pratiğiyle iç içe gelişen bu söylemlerde kimi zaman geri vites (Rahip Brunson, Deniz Yücel vb.) yapılsa da “sertlik” düzeyi özellikle ülke içerisinde (başkana oy vermeyenlerin “terörist” ilan edilmesinden Gezicilerin “sürtük” olmasına kadar) istikrar kazanmıştı. Dolayısıyla Erdoğan’ın “yumuşama” kelimesini kullanması açıkça bir “yenilgiyi” ifade etmekte.

Bununla birlikte Erdoğan için “yenilgi”, sonun başlangıcından çok “yeni hamleleri” ifade ediyor. “Yeni hamlelerinin” odağını ise (Gezi, 7 Haziran’ın gösterdiği üzere) siyaset alanını genişletmek birlikte kendi güç alanını konsolide etmek oluşturuyor.

CHP ile görüşmelere başlanılması da genişletme hamlesinin ilk ve büyük adımını oluşturuyor.

Huzursuzluk, yoksulluk ve arayış içinde olan halkın tepkisini yaptığı mitinglerle soğuran ve “erken seçimi” utangaçça dile getiren CHP’nin tanıdığı zaman, Erdoğan’a büyük fırsat sunuyor. Fırsatın kıymetini bilen Erdoğan ise Kılıçdaroğlu’nu kamu kurumlarına sokmazken Özel’in “gölge kabinesini” bakanlarına törenlerle karşılatıyor, “tahliye” isteklerini kırmıyor ve böylece “milletin” ve “milli iradenin” temsilcisi rolünü oynayabiliyor.

Kendine oy kaybettirse de Şimşek’in programını uygulamada kararlı olması ise Erdoğan’ın ikinci genişleme hamlesi. Kamuda tasarruf söylemiyle kıstığı kaynakları vergi afları ve hatta vergisizlikle sermayeye aktaran Erdoğan, asgari ücretli ve emeklilere bahşettiği cüzi Temmuz zammıyla sermayenin bütün fraksiyonlarına da “iradeleri” olduğunu gösteriyor.

Konsolidasyon

Erdoğan genişlemeyle beraber gücünü toparlamaya da odaklanmakta. En yakınına yönelen Erdoğan, genel ve yerel seçimlerde beklentileri karşılamayan Gelecek, Deva ve İyi Parti’ye pençesini atmış durumda. Milletvekillerini ve belediye başkanlarını “duygusal” şeylerle iknaya çabalıyor.

Yol arkadaşlarına karşı cömertlikte sınır tanımayan Erdoğan, “duygusal”ların yanında “ideolojik” şeyleri sunmayı da beis görmüyor. Dinbazların içeriğini hazırladığı “yeni” müfredatla sunulan Maarif Modeli, bu modeli uygulayacak öğretmenleri yetiştirecek ve “ayrıksıları” ayıklayacak Öğretmen Meslek Kanunu ile kamuda kadrolaşmanın yanı sıra “dindar ve kindar” neslin yetişmesi için Allah’ını sevenler saflara çağrılıyor.

Saflara çağrılan eskilerin arasında “liberaller”in de eksik olmadığı görülüyor. Sıcak paranın gelmesi için dışarıya güven verme ve “hukuka” uyma çağrısını yapan “liberallere” sessiz kalamayan Erdoğan, Osman Kavala davasını öne çıkartıyor. Kalemşörü Abdülkadir Selvi’nin Kavala’nın suçunun düştüğünü yazması, Osman Kavala’nın avukatlığını AKP Milletvekili’nin yeğeninin üstlenmesi ve “yeğenin” Adalet Bakanlığı’na itiraz başvurusu yaparken “kripto” yapılarla mücadele vurgusu yapması ise Erdoğan’ın “liberalleri” kazanmayı istediğini göstermesinin yanı sıra “koalisyon” alanına da mesaj anlamını taşıyor.

MHP ve “Dış Güçler”

Koalisyon alanına verilen mesajın esas alıcısı ise MHP.

Gülen Cemaatinin tasfiyesinin ardından iktidar alanına giren ve iyice yerleşen MHP, “yumuşama” hamlelerinin kazanımlarını tehdit ettiğinin farkında. Yargıtay seçimleriyle başlayan ve Sinan Ateş davası ile Ayhan Bora Kaplan soruşturmasıyla kendisine doğrudan yönelen sürecin farkında olan MHP “şimdilik” dolaylı mesajlar yolluyor.

Özel Harekâtçıların Devlet Bahçeli’nin elini öpmesi, yine Bahçeli’nin sosyal medyadan elinde dosya olduğu fotoğrafını paylaşması, iki ÖSO liderinin Alaattin Çakıcı ve “kama”yla poz vermesi, Kayseri’deki pogrom girişiminde MHP’lilerin ön plana çıkması ve MHP ile özdeşleşen “Bozkurt” işaretinin Türk milletine “tamamına” ait olduğunun iddia edilmesi MHP’nin “sert” ve çok yönlü saldırıya geçebileceğine işaret ediyor.

Nitekim Süleyman Soylu’nun geri dönme ihtimalinin dile getirilmesi Erdoğan’ın “şimdilik” bu resti gördüğüne ve süreci ilerletirken “temkinli” olacağına işaret ediyor.

Doğrudan olmasa da “yumuşama” sürecinin etkilediği bir diğer yer ise “dışarısı”.

Birikiminin sınırlarına ulaşan Türk burjuvazisinin ihtiyacı doğrultusunda hammadde ve pazar arayışı içerisinde “savaş” alanlarına dalan AKP/Erdoğan iktidarı “sıkışma” içerisinde.

Dağlık Karabağ’da Azerbaycan’a yardım etse de inisiyatifi İsrail, ABD ve Rusya’ya bırakan, Ukrayna’da Rusya’nın ağır basması ve NATO’nun doğrudan dahil olmasıyla istediği “fırsatı” değil elde edemeden “kırıntıya” talim eden AKP/Erdoğan, Esad ile diyalog başlatarak “kazanımlarını” koruyup içerideki siyasete tahvil etmeyi amaçlıyor. Fakat ÖSO’dan gelen “sert” tepki ve Esad’ın önce “işgali” bitirin resti burada da “sıkışma” olduğunu ve “yumuşamanın” işe yarama ihtimalini düşük olduğunu gösteriyor.

AKP/Erdoğan sıkıştığı ve kayıp yaşadığı siyasal alanı korumak, tahkim etmek ve mümkünse genişletmek amacıyla çıktığı “yumuşama” yolunda önemli hamlelerde bulunmaya devam edeceği görülüyor. Buna karşılık başta MHP ve “dış güçler” olmak üzere var olan siyasal alanda mevzilenen öznelerin ise “yumuşamaya” bir sınır çizerek ya da “kıvamını” düşürerek şekil vermeye çalışacağı da ortada. Bu hamlelerden hangilerinin başarılı olacağında somut koşullarla birlikte güç dengesinin belirleyici olacaktır. Var olan durumun öncekisinden daha da “sertleşmesi” ihtimaliyle birlikte.

1 Temmuz 2024 Pazartesi

3. Dünya Savaşı Başlıyor mu?

(El Yazmaları, 1 Temmuz 2024)

Yüzyılımızın başından itibaren ateşi sürekli artan savaş hâli, ulaştığı küresel zeminde çok özneli ve boyutlu içeriğiyle kalıcılaşma eğiliminde. Süreklileşen eylemler ve söylemlerle kendini ortaya konan bu kalıcılaşma, savaş hâlinin yeniden tanımlanması ihtiyacını duyuruyor. Hakan Fidan’ın açıkça söyleyerek gündeme getirdiği “3. Dünya Savaşı” tanımının, yapılan ateşli tartışmaların gösterdiği üzere, bu ihtiyacı büyük oranda karşılayacağı görülüyor. Fakat son dönemlerde gerçekleşen gelişmelerin sürekliliği ve genişliği ile öznelerin hamlelerinin kazandığı boyutların çokluğuna bakıldığında ise “3. Dünya Savaşı” tanımının içeriğiyle birlikte tartışılması ve “kullanılmasının” önemli olduğu ortaya çıkıyor.

Süreklilik ve Benzerlik

“Üçüncü” ve “Dünya Savaşı” tanımlamalarından yola çıkıldığında son dönemdeki gelişmelerin “ilk ikisinde” olanlar ile süreklilikleri ve benzerlikleri göze çarpıyor. Bunların içerisinde ise ekonomik kriz, yani kapitalizmin yapısal krizi başı çekiyor. 2008 yılında açığa çıkan kriz, yapılan son açıklamaların[1] da gösterdiği üzere önümüzdeki yıllarda derinleşerek devam edecek. Her biri bir öncekinden daha büyük ve derin yıkımlara yol açan önceki krizlerden savaş ve yok etme[2] yoluyla “çıkan” sermaye güçleri, bugün de aynı yolu denemeye kararlı olduklarını ABD politikaları özelinde gösteriyorlar.

2000’li yılların başında “imparatorluk” hayalleri suya gömülen ve 2008’de mortgage kriziyle süreci başlatan ABD, hegemonyasını ve kapitalist sistemin bekasını yerel savaşlarla sürdürmeyi hedeflemişti. Krizin derinleşmesiyle bağlantılı olarak genişleyen savaşlar önce bölgesel ve günümüzde ise bölgeler arası seviyeye ulaştı. Bu seviyede “başarılı” olmanın yolu ise bloğa “sahip olmaktan” geçiyor.

Nitekim Ukrayna savaşı ile bu “zorunluluğun” gerektirdiği büyük adımı atan ABD, hedefine yaklaşmış durumda. “Batı” ve “Kuzey” ağırlıklı ülkeleri Haziran ortasında gerçekleşen “Ukrayna Barış Konferansı”nda toplaması ve konferans bildirisinde özellikle Çin’e yönelik tanımlamalarında öncekilerden farklı olarak “düşmanlığı” vurgulaması, ABD’nin “bloğunu” oluşturduğuna işaret ediyor. Ek olarak son aylarda ABD, İngiltere, Fransa ve Almanya’daki savaş sanayilerindeki sermaye ve işgücü artışı[3] ve Batılı askerlerin Ukrayna’ya gönderilmesi tartışmasının artması, “bloğun” bundan sonra savaşa doğrudan katılacağını gösteriyor.

Süreklilik ve benzerliğin bir diğer örneğini ise “karşıt blok” oluşturuyor. ABD öncülüğündeki “bloğun” karşısına koyduğu bu bloğun öncülüğünü Rusya ve Çin çekiyor. Bu iki ülke her ne kadar “karşıtlık” oluşmaması için on yıllardır çaba gösterip kapitalizmin küresel düzeye sıçramasına “yardımcı” olsalar da hedef olmaktan “kurtulamadılar”. Gerek geniş hammadde olanaklarına gerek devasa pazar büyüklüklerine gerekse sosyalist geçmişlerinin getirdiği nitelikli ve “ucuz” işgücüne sahip olmaları, onların “hedef” olmaları için oldukça yeterli nedenler. Ayrıyeten Batı sermayesine sundukları olanakların devlet kontrolünde “sınırlı” bir biçimde olması ve Rusya’nın askeri gücü ile Çin’in sermaye birikiminin “dışarılara” taşıp başka pazarlara ulaşmaları da “karşıt” olmaların bir diğer nedenleri. İki ülke uzun süredir “karşıt” olmadıklarını kabul ettirmeye çalışsalar da artık geri dönülemez noktaya gelindiğinin farkına vararak hamlelerini sıklaştırıyorlar.

Eylül 2023’te BRICS’in genişletilmesi ve Çin’in Tek Kuşak Tek Yol (TKTY) projesine hız vermesiyle ekonomik ve siyasi olarak oluşturulmaya çalışılan bloğa Putin’in Kuzey Kore ve Vietnam gezileriyle askeri boyut da ekleniyor. Kuzey Kore ile Rusya arasında askeri ittifak kurulması, Pyongyang’ın Kiev’e karşı savaşmak üzere asker göndermeyi gündemine alması ve Putin’in nükleer silah kullanma ihtimalini tekrarlaması ile Kiev’e silah vereni de vuracaklarını ileri süremesi, “karşıt bloğun” bir yönüyle savaşın genişletilmesine, diğer yönüyle Çin’in kuşatılmasını kırmaya yönelik “askeri” hamlelerini ve savaşın ateşini artıracağını ortaya koyuyor.

“Farklılıklar”

Süreklilikler ve benzerlikler ağırlık kazansa da kimi “farklılıklar”, bir “dünya savaşının” gerçekleşmeme olasılığının da olabileceğine işaret ediyor.

Farklılıkların başında savaşların yerel ve bölgesel düzeyde ağırlıklı olmasına gösterilen “özen” geliyor. Ukrayna’daki ve Filistin’deki savaşın “sınırları” aşmaması ve Tayvan’daki gerilimin savaşa dönüşmemesi hâlâ bir “özen”in olduğuna işaret ediyor.

Fakat son dönemde Rusya’ya yönelik Dağıstan ve Abhazya’da gerçekleşen saldırılar, İsrail’in Lübnan’a girmeye yönelik hazırlıklar yapması ise bu “özen”in kısa süre sonra yok olabileceğini gösteriyor.

Bir diğer “farklılığı” ise faşist hareketlerin yükselişi oluşturuyor. Oksimoronun parlak bir örneğini oluşturan bu gelişme, halkların “3. Dünya Savaşı”na henüz ikna olmadıklarına dair bir işareti de barındırıyor.

Faşist hareketlerin yükselişinde kapitalizmin krizinin getirdiği yoksulluk, geleceksizlik, güvencesizlik ve dolayısıyla kötümserliğin etkisinin olduğu büyük bir gerçeklik. Öte yandan son Avrupa Parlamentosu seçimlerinde faşist hareketlerin aldıkları yüksek oyların gösterdiği bir diğer gerçeklik ise halkların ABD’ye bağlanmanın getirdiği siyasi ve ekonomik sonuçlara tepkili olduğudur. Nitekim Biden’in savaş politikalarına karşı Rusya ile “barış” görüşmelerini savunan ve NATO’ya para ödemeye karşı çıkan Trump’ın anketlerde önde olması, ABD’de de savaşa yönelik soru işaretlerinin güçlü olduğuna işaret ediyor.

Bunlarla birlikte sermayedarların faşist hareketlere ilgi göstererek liderleriyle görüşmelerde bulunması, bu hareketlerin dünya savaşına kanalize olma olasılığının ciddiyetini de gösteriyor.

“Farklılıkların” son örneğini ise savaşı ve yıkımı durduracak “karşıt” hareketlerin varlığı oluşturuyor. “Birinci Dünya Savaşı” öncesinde II. Enternasyonal’in kendi burjuvazilerini desteklemeleri, “İkinci Dünya Savaşı” öncesinde devrimci hareketlerin faşizm tarafından tasfiye edilmesinin aksine çeşitli biçimlerde mücadele eden halk hareketlerinin varlığı söz konusu.

Geçtiğimiz haftalarda yeni bir darbe girişimine karşı Bolivya halkının inisiyatif alarak gösterdiği örgütlü mücadele, Fransa’da solun faşist hareketlere karşı bir araya gelerek kurduğu Yeni Halk Cephesi’nin şimdilik anketlerde ikinci gözükmesi, Gazze’deki soykırıma karşı üniversitelerde gelişen eylemlerin nükleer savaş karşıtı eylemlere dönüşmesi ise “karşıt” hareketlerin güç kazanmasının ve büyümesinin ihtimal dahilinde olduğuna işaret ediyor.

Sonuç olarak bakıldığında benzerliklerin ve sürekliliklerin ağırlık kazandığı ve dolayısıyla yerkürenin “3. Dünya Savaşı”nın öngünlerini yaşadığı söylenebilir. Fakat “farklılıklardan” faşist hareketler yerine halk hareketleri güç kazandığı takdirde bugünlerden kurtulma olasılığı da oldukça yüksek. Aksi hâlde ise savaşın ve yıkımın canlı yaşamı hızlıca yok edeceği acı bir gerçek olarak önümüzde duruyor.

Dipnotlar:

[1] https://www.cumhuriyet.com.tr/ekonomi/unlu-ekonomist-buyuk-finansal-cokus-icin-tarih-verdi-bir-kac-ay-2218792

[2] Bkz. Komünist Manifesto: “Burjuvazi, krizleri ne yolla aşıyor? Bir yandan üretici güçlerin büyük bölümünü zorla yok etme, öbür yandan yeni pazarlar fethetme ve mevcut pazarları daha dibine kadar sömürme yollarıyla. Yani? Daha çok yönlü ve daha büyük krizleri hazırlama ve krizleri önleyici araçları daha da azaltma yoluyla.” https://www.marxists.org/turkce/m-e/1848/manifest/kpm.htm

[3] https://www.cumhuriyet.com.tr/yazarlar/ergin-yildizoglu/yeni-silahlanma-yarisi-2219921

14 Mayıs 2024 Salı

Dünya Çapında Şiddetlenen Savaş Ateşi Canlı Yaşamı Tehdit Ediyor

(El Yazmaları, 14 Mayıs 2024 (Toplumsal Özgürlük, Mayıs 2024 Sayısı)

Kapitalizmin yapısal krizinin bir sonucu olarak varlığını sürdüren hegemonya krizi ve paylaşım mücadelesi, yeni eşiklere ulaşarak derinleşiyor. İran’ın İsrail’e doğrudan saldırmasıyla perdesi açılan bu yeni eşiklerde bölgesel ve küresel güçler, sıcak savaşa yönelik hamlelerini sıklaştırarak var olan gerilimleri artırıyorlar. Bu artışta “Batılı” ülkeler başı çekiyor.

Batı Savaşı Büyütme Derdinde

İran’ın İsrail’e yönelik saldırısında on yıllardır Orta Doğu’daki karakolları olan işgalci Siyonist devletin hemen yardımına koşan ABD ve İngiltere, Ukrayna ve Pasifik’te yeni adımlar atarak savaş ateşinin harlıyorlar.

Rusya’nın Ukrayna’yı işgaliyle Moskova’yı çevreleyerek çökertme planları aksayan İngiltere ve ABD, Kiev’e yeni ve “etkili” silahlar göndermeyi açıktan vaat ediyorlar. Fakat bu vaatlerin başta ekonomik kriz olmak üzere “müttefiklerle” savaşın bedelini paylaşma konusunda yaşanan sıkıntılardan dolayı gecikeceği de açıkça dile getiriliyor.

Bu gecikme “Batı”nın savaşın ateşini büyütmesini engellemiyor.

“Gizli yollardan” İngiltere ve Fransa uzun, ABD ise kısa ve orta menzilli füzeler göndermeyi sürdürürken NATO üyeleri doğrudan savaşa müdahil olmayı tartışıyor. Nitekim geçtiğimiz günlerde yapılan “gizli” toplantıda NATO üyelerinin doğrudan müdahale için Rusya’nın Ukrayna’da ilerlemesini ve Baltık, Polonya ile Moldova’ya saldırısını “kırmızı çizgi” olarak belirledikleri öne sürülüyor. Halihazırdaki durum ise “gizlice” tartışılanların ayan beyan ortada olduğunu gösteriyor.

Ülke içindeki tartışmalara rağmen Almanya bir ileri adım atarak Ukrayna askerlerini Alman silahlarını kullanmaları için eğitmeye başlarken Fransa da asker gönderme meselesini gündemde tutuyor. Kısmen “farklı” bir çizgi olarak İtalya ise Ukrayna’ya yardımın artırılmasını desteklemekle birlikte asker göndermeye “şimdilik” karşı duruyor.

Dolayısıyla Avrupa, ABD-İngiltere kanadının duraksadığı yerde ekstra güç katarak Ukrayna’daki savaşın sürmesini amaçladığını ortaya koyuyor.

Rusya ise hatalarından derslerini çıkararak Ukrayna’da köy köy ilerlemeyi sürdürüyor. Ekonomisini de savaşı sürdürebilmek için belli bir düzene koymayı başaran Moskova, “Batı”nın kendisine yönelik saldırılarının durmayacağını görerek hazırlıklarının boyutunu artırıyor. Rusya İngiltere, Fransa ve ABD’nin Ukrayna’ya gönderdiği çeşitli menzillerdeki füzelerini öne sürerek nükleer silahlarla tatbikat yapmaya başlamış durumda. Ukrayna’yı işgale girişirken “nükleer silahların da kullanılabileceği” söyleminin Putin’in bir blöfü değil zamanını bekleyen hamle olduğu görülüyor. Artık nükleer savaş ve dolayısıyla canlı yaşamın yok olması ihtimali ciddi bir gerçeklik olarak önümüzde duruyor.

Japonya ve Güney Kore Sahnede

Ukrayna’daki savaş ateşini sahip olmasa da son derece yüksek gerilime sahip bir bölge de Hint-Pasifik. Tayvan üzerinden bölgede yükselmeye başlayan gerilimler, yaşanan son gelişmelerle yayılmayı sürdürüyor. Obama döneminde konulan “Asia-Pivot” politikasıyla Çin’i çevrelemeye yönelen ABD, bölge ülkeleriyle siyasi ilişkilerini geliştirmenin yanı sıra AUKUS gibi paktlarla askeri yoğunlaşmaya yönelmişti. Bunlardan istediği “verimi” alamayan ABD, bölgedeki ekonomik olarak güçlü iki müttefikine yöneldi: Japonya ve Güney Kore.

Uzun yıllardır bu iki ülkenin silahlanmalarını kısıtlayıp üsler kurarak savunmalarını üstlenen ABD, şimdi onlardan Çin’e yönelerek bedel ödemelerini istiyor. Bu bağlamda Japonya ve Güney Kore’nin NATO zirvelerine çağrılmalarıyla birlikte ve NATO’nun Japonya’da irtibat ofisi açması, bu iki ülkenin hem NATO’dan destek alarak Çin’e yönelmede hem de ona destek verip Rusya’ya saldırıda rol almaları dayatılıyor. Bu iki ülkedeki iktidarların da ABD’nin politikalarına destek veriyor olması önümüzdeki dönemdeki Çin’e yönelik askeri baskının yükseleceğine işaret ediyor.

Çevreleme politikasını başta Orta Doğu ve Afrika’daki hamleleriyle aşmaya çalışan Çin, şimdi Avrupa’ya yönelmiş durumda.

Büyük Avrupa turuna çıkan Çin lideri Xi Jinping, ”savaş sopası” yerine “ekonomi havucunu” koyup Avrupa’yı ABD’den ayırarak hem kendisine yönelen savaş ateşini düşürmeyi hem de Avrupa’nın da desteğiyle ekonomik alanda hegemonya kurmayı planlıyor. Bir yandan Ukrayna’da krizin tarafı olmadıklarını belirtip yeni soğuk savaş karşı olduğunu ifade ederek diğer taraftan Tek Kuşak Tek Yol projesinin sunduğu fırsatları işaret edip iştah kabartarak “başka bir olasılığın” olabileceğini dünyaya göstermeye çalışıyor.

Pekin sahnenin önünde bunları yapmakla birlikte perde arkasında savaş hazırlıklarına hız veriyor. Uzay teknolojisini geliştirmenin yanı sıra ordunun yeniden yapılandırmasına başlayan Çin, donanmasını geliştirmeye çabalıyor. Çin, güçlü bir donanmayla hem ABD’nin kendisini çevrelemesine karşı gelmeyi hem de denizaşırı üs elde ederek askeri ve siyasi hegemonyasını da kurmayı hedefliyor.

Ekonomi havucunun sunduğu fırsatların savaş sopasınınkinden daha tatlı olsa da sopanın bütün havuçları alabilme ihtimalini barındırması, başta Ukrayna civarı ve Hint-Pasifik bölgesi olmak üzere savaş ateşinin yükseleceğine işaret ediyor. Kapitalizmin derinleşen krizi de göz önüne alındığında savaş ateşinin nükleer boyuta ulaşıp canlı yaşamı tehdit edeceği günlerin yaklaştığı açıkça görülüyor.

Encomienda'dan Luther'e: Parsellenmiş İktidar ve Direniş Doktrini

Encomienda, İspanya'nın Amerika kıtasında kurduğu ve yerlilerin dinî eğitim ile koruma karşılığında encomenderoya haraç ödeyerek çalıştı...