7 Nisan 2026 Salı

(Çeviri) Balkanlar ve İran'daki Olaylar - V. I. Lenin

Çevirenin Notu: Bu yazı Proletari gazetesinin 16 (29) Ekim 1908 tarihli 37. sayısında yayımlanmıştır. Yazıya şu linkten ulaşabilirsiniz:

https://www.marxists.org/archive/lenin/works/1908/oct/16.htm

Rusya’da ve Avrupa genelindeki siyasi basın son zamanlarda Balkanlar'daki olaylarla meşgul. Bir süreliğine Avrupa'da bir savaş tehlikesi çok yakın görünüyordu ve bu tehlike hiçbir şekilde ortadan kalkmış değil, ancak her şeyin bağırış çağırışla sonuçlanması ve savaşın önlenmesi ihtimali çok daha yüksek.

Krizin niteliğine ve bunun Rusya’daki işçi partisine yüklediği görevlere kısaca bir göz atalım.

Rus-Japon Savaşı ve Rus devrimi, Asya halklarının siyasi uyanışına güçlü bir ivme kazandırdı. Ancak bu uyanış ülkeden ülkeye o kadar yavaş yayıldı ki, İran’da Rus karşı devrimi belirleyici bir rol oynadı ve oynamaya devam ediyor; Türkiye’de devrim, başını Rusya’nın çektiği güçlerin karşı devrimci koalisyonuyla karşı karşıya kaldı. Doğru, Avrupa basınının ve diplomatik açıklamaların genel tonu bununla çelişiyor gibi görünebilir. Bu açıklamalara ve yarı resmi basına inanacak olursak, yeniden canlanan Türkiye’ye karşı evrensel bir “sempati”, anayasal rejiminin güçlendirilip geliştirilmesini yönelik evrensel bir arzu ve burjuva Jön Türklerin “ılımlılığı”na yönelik genel bir övgü söz konusudur.

Ancak tüm bu güzel sözler, Avrupa’nın “günümüz” gerici hükümetlerinin ve günümüz gerici burjuvazisinin alışıldık burjuva ikiyüzlülüğünün tipik bir örneğidir. Gerçek şu ki, kendisini demokrasi olarak adlandıran tek bir Avrupa ülkesi ve demokratik, ilerici, liberal, radikal vb. olduğunu iddia eden tek bir Avrupa burjuva partisi bile, Türk devriminin zaferini ve konsolidasyonunu desteklemek için hiçbir şekilde gerçek bir istek göstermemiştir. Aksine, hepsi devrimin başarısından korkmaktadır; çünkü devrimin kaçınılmaz sonucu, bir yandan tüm Balkan uluslarında özerklik ve gerçek demokrasi arzusunu beslemek, diğer yandan ise İran devriminin zaferini sağlamak, Asya’daki demokratik harekete yeni bir ivme kazandırmak, Hindistan’daki bağımsızlık mücadelesini yoğunlaştırmak, Rusya’nın sınırları boyunca uzanan muazzam bir alanda özgür kurumlar yaratmak ve dolayısıyla Kara Yüzler[1] çarlık rejiminin politikasını engelleyecek ve Rusya’da devrimin yükselişini kolaylaştıracak yeni koşullar yaratmak olacaktır, vb.

Esasen, şu anda Balkanlar, Türkiye ve İran’da gördüğümüz şey, Asya’da yükselen demokrasi dalgasına karşı Avrupa güçlerinin kurduğu bir karşı-devrimci koalisyondur. Hükümetlerimizin tüm çabaları, “büyük” Avrupa gazetelerinin tüm vaazları, bu gerçeği örtbas etmeye, kamuoyunu yanıltmaya, ikiyüzlü konuşmalar ve diplomatik hokus-pokuslarla, az medeni ama demokrasi mücadelesinde en enerjik olan Asya uluslarına karşı, sözde medeni Avrupa uluslarının kurduğu karşı-devrimci koalisyonu gizlemeye yöneliktir. Ve bu aşamada proletaryanın politikasının özü, bu burjuva ikiyüzlülerin maskesini düşürmek ve kendi ülkelerindeki proleter mücadelesinden korkan, Asya’daki devrime karşı jandarma rolünü oynayan ve başkalarının da oynamasına yardım eden Avrupa hükümetlerinin gerici karakterini en geniş halk kitlelerine ifşa etmek olmalıdır.

Avrupa, Türkiye ve Balkanlardaki tüm olaylarının etrafına yoğun bir entrika ağı örmüştür ve sıradan vatandaş, sürecin bütününü gizlemek amacıyla halkın dikkatini önemsiz ayrıntılara, ikincil meselelere ve güncel gelişmelerin münferit yönlerine çekmeye çalışan diplomatlar tarafından aldatılmaktadır. Buna karşılık, bizim görevimiz, uluslararası Sosyal Demokrasi’nin görevi, halka bu gelişmelerin birbiriyle nasıl bağlantılı olduğunu göstermek, bunların temel eğilimini ve altında yatan nedenleri ortaya çıkarmak olmalıdır.

Mümkün olduğunca büyük bir pay “kapmak” ve topraklarını ve sömürgelerini genişletmek isteyen kapitalist güçler arasındaki rekabet, Avrupa’ya bağımlı veya Avrupa tarafından “korunan” uluslar arasında bağımsız bir demokratik hareketin ortaya çıkmasından duyulan korku ile birleşince, tüm Avrupa politikasının iki temel kaynağı ortaya çıkmaktadır. Jön Türkler, ılımlılıkları ve itidalli davranışları nedeniyle övülüyor; yani Türk devrimi, zayıf olduğu, halk kitlelerini gerçekten bağımsız eyleme teşvik etmediği, Osmanlı İmparatorluğu’nda başlayan proletarya mücadelesine düşman olduğu için övülüyor — ve aynı zamanda Türkiye’nin yağmalanması da devam ediyor. Jön Türkler, Türk topraklarının yağmalanmasına devam edilmesini mümkün kıldıkları için övülüyorlar. Jön Türkleri övüyorlar ve açıkça Türkiye’yi bölmeyi amaçlayan bir politikayı sürdürüyorlar. Bu bağlamda, Sosyal-Demokrat Leipziger Volkszeitung gazetesi şu çok doğru ve yerinde yorumu yaptı:

“1791 yılının Mayıs ayında, ülkelerinin refahını gerçekten önemseyen ileri görüşlü devlet adamları Polonya’da bir siyasi reform gerçekleştirdiler. Prusya Kralı ve Avusturya İmparatoru, 3 Mayıs Anayasası’nı överek bunun ’komşu ülkeye refah getireceğini’ söylediler. Bütün dünya, Paris’teki korkunç Jakobenlerden farklı olarak ’ılımlılık’ sergiledikleri için Polonyalı reformcuları övdü... 23 Ocak 1793'te Prusya, Avusturya ve Rusya, Polonya'yı bölüşen bir antlaşma imzaladılar!

“Ağustos 1908’de Jön Türkler, siyasi reformlarını alışılmadık bir pürüzsüzlükle gerçekleştirdiler. Tüm dünya, Rusya’nın korkunç sosyalistlerinden farklı olarak böylesine saygıdeğer bir ’ılımlılık’ sergiledikleri için onları övdü... Şimdi, Ekim 1908’de, Türkiye’nin bölünmesini müjdeleyen bir dizi gelişmeye tanık oluyoruz.”

Gerçekten de, diplomatların sözlerine inanıp, devrimci Türkiye’ye karşı güçlerin kolektif eylemini, yani yaptıklarını göz ardı etmek çocukça olur. Mevcut gelişmelerin öncesinde birçok ülkenin dışişleri bakanları ve devlet başkanlarının toplantı ve görüşmelerinin yapılmış olması gerçeği bile, diplomatik açıklamalara duyulan bu naif inancı ortadan kaldırmaya yeter. Ağustos ve Eylül aylarında, Jön Türk devriminin hemen ardından ve Avusturya ile Bulgaristan’ın açıklamalarından hemen önce, Bay Izvolski[2], Karlsbad ve Marienbad’da İngiltere Kralı Edward ve Fransa Başbakanı Clemenceau ile bir araya geldi; Avusturya ve İtalya Dışişleri Bakanları von Aehrenthal ve Tittoni, Salzburg'da bir araya geldi; ardından 15 Eylül'de Buchloe'de Izvolski ile Aehrenthal arasında; Budapeşte'de Bulgaristan Prensi Ferdinand ile İmparator Franz-Joseph arasında; Izvolski'nin Alman Dışişleri Bakanı von Schoen ile ve daha sonra Tittoni ve İtalya Kralı ile görüşmeleri gerçekleşti.

Bu gerçekler her şeyi açıkça ortaya koymaktadır. Avusturya ve Bulgaristan’ın harekâtından önce, altı büyük güç –Rusya, Avusturya, Almanya, İtalya, Fransa ve İngiltere– arasında krallar ve bakanların katıldığı gizli ve doğrudan görüşmelerde tüm önemli hususlar üzerinde mutabakat sağlanmıştı. Aehrenthal'ın İtalya, Almanya ve Rusya'nın Avusturya'nın Bosna-Hersek'i ilhak etmesine onay verdiğini söylediğinde doğruyu mu söylediğine dair basında çıkan tartışma, başından sonuna kadar bir komediydi, sadece liberal cahilleri kandırabilecek düpedüz bir aldatmacaydı. Avrupa güçlerinin dış politika yöneticileri — Izvolski'ler, Aehrenthal'lar ve taçlı haydutlar çetesi ile bakanları — basına kasten şu kemiği attılar: “Devam edin beyler, kimin kimi aldattığı ve kimin kime hakaret ettiği, Avusturya'nın Rusya'yı mı, yoksa Bulgaristan'ın Avusturya'yı mı aldattığı vb. konularında, Berlin Antlaşması'nı[3] yırtmaya "ilk" kimin başladığı konusunda önerilen güçler konferansına yönelik farklı tutumlar konusunda ve benzeri konular hakkında. Lütfen kamuoyunun dikkatini bu ilginç ve önemli — ah, çok önemli! — sorularla meşgul edin. Gerçekten önemli olan şeyi, yani asıl mesele üzerinde, yani Jön Türk devrimine karşı harekete geçilmesi, Türkiye’yi bölmek için atılacak sonraki adımlar, Çanakkale anlaşmasının bir bahaneyle yeniden düzenlenmesi, Rusya’nın Kara Yüzler çarı’nın İran devrimini boğmasına izin verilmesi konusunda zaten bir ön anlaşmaya vardığımızı gizlemek için tam da buna ihtiyacımız var. Meselenin özü budur; tüm Avrupa’nın gerici burjuvazisinin liderleri olarak bizim gerçekten ihtiyacımız olan budur ve yaptığımız da budur. Basındaki ve parlamentodaki liberal ahmaklara gelince, onlar zamanlarını tüm bunların nasıl başladığını, kimin ne dediğini ve sömürgeci yağma ile demokratik hareketlerin bastırılması politikasının nihayet nasıl imzalanıp mühürlenerek dünyaya sunulacağını tartışarak geçirebilirler.

Avrupa'daki her büyük güçte — şimdilik “doymuş” olan Avusturya hariç — liberal basın, hükümetini ulusal çıkarlarını yeterince savunmamakla suçluyor. Her yerde liberaller, ülkelerini ve hükümetlerini durumu “kullanma” konusunda en beceriksiz, kandırılmış vb. olarak gösteriyorlar. Ve bu tam da bizim Kadetlerimizin[4] politikasıdır. Uzun zamandır Avusturya’nın başarılarının kendilerini “kıskandırdığını” söylüyorlar (Bay Milyukov’un kendi sözleri). Genel olarak liberal burjuvazinin ve özel olarak bizim Kadetlerimizin bu politikası, ilerleme ve özgürlüğün gerçek çıkarlarına yönelik en iğrenç ikiyüzlülük, en alçakça ihanettir. Çünkü bu politika, öncelikle, gerici hükümetlerin komplosunu örtbas ederek kitlelerin demokratik bilincini bulandırmaktadır. İkincisi, her ülkeyi sözde aktif bir dış politika izlemeye zorlamaktadır, yani sömürgeci yağma sistemini ve Balkan meselelerine büyük güçlerin müdahalesini meşrulaştırmaktadır; bu müdahale her zaman gericidir. Üçüncüsü, bu politika doğrudan gericiliğin işine gelir; halkın ilgisini “biz”in ne kadar alacağına, ganimetten ne kadar pay alacağına, “kendimiz” için ne kadar pazarlık yapabileceğimize çekiyor. Gerici hükümetlerin bu noktada en çok ihtiyaç duydukları şey, tam da “kamuoyunun” toprak ele geçirmelerini, “tazminat” taleplerini vb. desteklediğini savunma fırsatıdır. Bakın, diyorlar, ülkemin basını beni aşırı cömertlikle, ulusal çıkarları yeterince savunmamakla, fazla uysal olmakla suçluyor ve savaşla tehdit ediyor. Dolayısıyla, taleplerim son derece “mütevazı ve adil”dir ve bu nedenle tam olarak karşılanmalıdır!

Rus Kadetlerinin politikası, Avrupa liberal burjuvazisinin politikası gibi, gerici hükümetlere boyun eğme, sömürgeci genişleme ve yağmalamayı savunma ve diğer ülkelerin işlerine karışmadır. Kadetlerin politikası, “muhalefet” bayrağı altında yürütüldüğü için özellikle zararlıdır ve bu nedenle pek çok kişiyi yanıltır, Rus Hükümetine güvenmeyenlerin güvenini kazanır ve kitleleri yozlaştırır. Bu nedenle, Duma milletvekillerimiz ve tüm parti örgütlerimiz şunu akılda tutmalıdır: Duma kürsüsünde, broşürlerde ve toplantılarda, otokrasinin gerici politikası ile Kadetlerin ikiyüzlü muhalefeti arasındaki bağı ortaya koymadan, Balkan olayları hakkındaki Sosyal-Demokrat propaganda ve ajitasyonda tek bir ciddi adım bile atamayız. Kadetlerin dış politikasının özünde onlarla aynı olduğunu açıklamadıkça, halkımıza Çarlık hükümetinin politikasının ne kadar zararlı ve gerici olduğunu asla açıklayamayız. Kadetlerin laf kalabalıkları, poz kesmeleri, ahlâki çekinceleri ve kaçamaklarıyla mücadele etmedikçe, dış politikadaki şovenizm ve Kara Yüzler ruhuyla mücadele edemeyiz.

Liberal-burjuva bakış açısına verilen tavizlerin sosyalistleri nereye götürdüğü, aşağıdaki örnekten anlaşılacaktır. Tanınmış oportünist dergi Sozialistische Monatshefte’de Max Schippel, Balkan krizi hakkında şöyle diyor: “Parti üyelerinin neredeyse tamamı, Berlin’deki merkezi yayın organımızda [Vorwärts] son zamanlarda bir kez daha dile getirilen, Almanya’nın Balkanlar’daki ne şimdiki ne de gelecekteki devrimlerde arayacağı bir şey olmadığı görüşünün hâkim olmasını bir hata olarak görecektir. Elbette, toprak kazanımları için çabalamamalıyız... Ancak, Avrupa, tüm Asya ve Afrika’nın bir kısmı arasında önemli bir bağlantı noktası olan bu bölgedeki büyük güç dengesi değişikliklerinin, uluslararası konumumuz üzerinde doğrudan bir etkisi olduğu şüphesizdir... Şu an için gerici Rus devinin belirleyici bir önemi yoktur... 1850’lerin demokratlarının yaptığı gibi, Rusya’yı her zaman ve her yerde bir düşman olarak görmek için hiçbir nedenimiz yok.”

Sosyalist kılığına girmiş bu aptal liberal, Rusya’nın “Slav kardeşler”e yönelik “ilgisi”nin ardındaki gerici entrikaları fark edememiştir! “Biz” (yani Alman burjuvazisi), “bizim” konumumuz vb. ifadeleri kullanarak, ne Jön Türk devrimine indirilen darbeyi ne de Rusya’nın İran devrimine karşı eylemlerini fark edememiştir!

Schippel’in açıklaması derginin 22 Ekim tarihli sayısında yer aldı. 5 (18) Ekim'de, Novoye Vremya[5], “Tebriz'deki anarşinin inanılmaz boyutlara ulaştığını” ve şehrin “yarı vahşi devrimciler tarafından yarı yarıya tahrip edildiğini ve yağmalandığını” iddia eden zehirli bir makale yayımladı. Başka bir deyişle, Tebriz'de devrimin Şah'ın birlikleri üzerindeki zaferi, yarı resmi Rus dergisinin öfkesini hemen uyandırdı. Dergi, Pers devrimci güçlerinin lideri Sattar Han’ı “Azerbaycan’ın Pugaçov’u[6]” olarak tanımlıyor (Azerbaycan, Pers ülkesinin kuzey eyaletidir ve Reclus’a göre toplam nüfusun yaklaşık beşte birini oluşturur; Tebriz ise bu eyaletin başkentidir). Novoye Vremya, “Rusya’nın, Pers sınırındaki kârlı ticaretimizi mahveden bu saldırganlıkları sonsuza kadar tolere edip edemeyeceği sorusu akla gelmektedir...” diye yazmıştır. “Doğu Transkafkasya ve Azerbaycan’ın etnik olarak bir bütün olduğu unutulmamalıdır... Transkafkasya’daki Tatar yarı-entelektüeller, Rus tebaası olduklarını unutarak, Tebriz’deki ayaklanmalara sıcak bir sempati gösteriyor ve şehre gönüllüler gönderiyorlar... Bizim için çok daha önemli olan, Rusya’ya sınır komşusu olan Azerbaycan’ın sakinleştirilmesidir. Ne kadar üzücü olursa olsun, koşullar, müdahale etmeme konusundaki güçlü isteğine rağmen, Rusya’yı bu görevi üstlenmeye zorlayabilir.”

20 Ekim’de Alman Frankfurter Zeitung gazetesi, St. Petersburg’dan gelen bir habere göre, “telafi” amacıyla Rusya’nın Azerbaycan’ı işgal etmesinin düşünüldüğünü yazdı. 11 (24) Ekim’de aynı gazete Tebriz’den gelen bir telgrafı yayımladı: “İki gün önce süvari ve topçu desteğiyle altı Rus piyade taburu İran sınırını geçti ve bugün Tebriz’de olmaları bekleniyor.”

Max Schippel’in liberal ve polis basınının güvencelerini ve haykırışlarını kölece tekrarlayarak Alman işçilere Rusya’nın gerici bir dev olarak öneminin artık geçmişte kaldığını ve her koşulda Rusya’yı düşman olarak görmenin hatalı olacağını söylediği gün, tam da o gün Rus birlikleri İran sınırını geçiyordu!

Elleri kanlı Nikolay’ın birlikleri tarafından İranlı devrimcilere yönelik yeni bir katliam yaşanacak. Lyakhov’un[7] gayri resmi olarak harekete geçmesinin ardından, Azerbaycan’ın resmi işgali ve 1849’da I. Nikolay’ın Macar devrimine karşı birliklerini gönderdiği zaman Rusya’nın Avrupa’da yaptıklarının Asya’da tekrarlanması gerçekleşiyor. O dönemde Avrupa’nın burjuva partileri arasında, günümüzde tüm burjuva demokratların yaptığı gibi sadece ikiyüzlü bir şekilde özgürlükten bahsetmekle kalmayıp, özgürlük için mücadele edebilecek gerçek demokratlar vardı. Rusya o zaman, en azından birkaç Avrupa ülkesine karşı Avrupa’nın jandarması rolünü oynamak zorundaydı. Bugün, “kızıl” Clemenceau’nun “demokratik” cumhuriyeti de dahil olmak üzere tüm büyük Avrupa güçleri, demokrasinin kendi ülkelerinde yayılmasından, bunun proletaryaya sağlayacağı yarardan ötürü, ölümcül bir korku duydukları için, Rusya’nın Asya’da jandarma rolünü oynamasına yardım ediyorlar.

Rusya’nın İran devrimine karşı “harekete geçme özgürlüğü”nün, Rusya, Avusturya, Almanya, İtalya, Fransa ve İngiltere’nin Eylül ayındaki gerici komplosunun bir parçası olduğuna dair en ufak bir şüphe olamaz. Bunun bazı gizli belgelerde açıkça belirtilmiş olması (ki bu belgeler yıllar sonra bir tarihsel belgeler derlemesinde yayımlanabilir) ya da sadece İzvolski tarafından en uysal müzakerecilere ima edilmiş olması, ya da bu sonuncuların “işgal”den “ilhak”a geçmeyi amaçladıklarını “ima” etmiş olmaları, ve Rusların belki de Lyakhov politikasından “işgal”e geçmek isteyeceklerini, ya da başka bir anlaşma yapıldığını ima etmiş olsalar da — bunların hiçbiri en ufak bir öneme sahip değildir. Önemli olan, ne kadar resmi olursa olsun, Rus güçlerinin Eylül ayındaki karşı-devrimci komplosunun bir gerçek olduğu ve bunun öneminin her geçen gün daha da netleşmesidir. Bu, proletaryaya ve demokrasiye karşı bir komplodur. Bu, Asya’daki devrimi doğrudan bastırmak ya da en azından dolaylı darbeler indirmek için yapılan bir komplodur. Bu, bugün Balkanlar’da, yarın İran’da, belki de ertesi gün Anadolu’da ve Mısır’da vb. sömürgeci yağma ve toprak fetihlerinin devamı için yapılan bir komplodur.

Sadece dünya proleter devrimi, taçlı haydutlar ile uluslararası sermayenin bu birleşik gücünü devirebilir. Tüm sosyalist partilerin acil görevi, kitleler arasında ajitasyonu yoğunlaştırmak, tüm ülkelerin diplomatlarının hilelerini ortaya çıkarmak ve halkın görmesi için tüm gerçekleri ortaya koymaktır; bu gerçekler, istisnasız tüm müttefik güçlerin, hem jandarmanın görevlerini doğrudan yerine getirenler olarak hem de onun suç ortakları, dostları ve finansörleri olarak oynadıkları alçakça rolü ortaya koymaktadır.

Duma’daki Rus Sosyal Demokrat milletvekillerine, Izvolski’nin bir açıklaması ve Kadetler ile Oktobristlerin[8] bir sorusunun beklendiği bir ortamda, son derece ağır, ancak aynı zamanda son derece asil ve önemli bir görev düşüyor. Sosyal-Demokrat milletvekilleri, başlıca gerici gücün, karşı devrimin baş komplocusunun politikasının paravanı olan bir organın üyeleridir ve kendilerinde tüm gerçeği söyleme cesaretini ve yeteneğini bulmak zorundadırlar. Böyle bir zamanda, Kara Yüzler Duma’sındaki Sosyal-Demokrat milletvekilleri, kendilerine çok şey verilmiş ve onlardan çok şey beklenen kişilerdir. Çünkü onlar dışında, Duma'da Kadetler ve Oktobristlerin pozisyonlarından başka bir pozisyondan çarlık rejimine karşı protesto sesini yükseltecek kimse yoktur. Ve böyle zamanlarda ve mevcut koşullarda bir Kadet “protesto”, hiç protesto etmemekten daha kötüdür; çünkü bu protesto, ancak aynı kapitalist kurt sürüsünün içinden ve aynı kurt politikası adına yapılabilir.

Bu nedenle Duma grubumuz ve diğer tüm parti örgütlerimiz derhal harekete geçmelidir. Kitleler arasında propaganda yapmak, sıradan zamanlara kıyasla şu anda yüz kat daha önemlidir. Tüm parti propagandamızda üç temel ilke ön plana çıkmalıdır. Birincisi, Kara Yüzler’den Kadetler’e kadar tüm gerici ve liberal basının aksine, Sosyal-Demokratlar konferansların diplomatik oyunlarını, büyük güçlerin anlaşmalarını, Avusturya’ya karşı İngiltere ile, ya da Almanya’ya karşı Avusturya ile yapılan ittifakları ya da diğerlerini ifşa etmelidir. Bizim görevimiz, büyük güçlerin gerici bir komplo düzenlediklerini, hükümetlerin bu komployu kamuoyu görüşmeleri maskaralığının arkasına saklamak için ellerinden gelen her şeyi yaptıklarını ortaya çıkarmaktır. Politikamız, bu diplomatik maskaralığı kınamak, gerçeği halka duyurmak, uluslararası anti-proleter gericiliği ifşa etmek olmalıdır! İkincisi, bu komplonun iddia edilen sonuçlarından farklı olarak gerçek sonuçlarını, yani Türk devrimine vurulan darbeyi, Rusya’nın İran devrimini boğmadaki yardımını, diğer ulusların işlerine müdahalesini ve temel demokratik ilke olan ulusların kendi kaderini tayin hakkının ihlalini ortaya koymalıyız. Bu hak, bizim programımız ve dünyadaki tüm Sosyal-Demokrat partilerin programları tarafından savunulmaktadır. Ve bir yandan Avusturyalıların, diğer yandan da Rus Kara Yüzler’in “Slav kardeşleri” için duydukları “kaygı”dan daha gerici bir şey olamaz. Bu “kaygı”, Rusya’ya Balkanlar’da uzun zamandır kötü bir şöhret kazandıran alçak entrikaları örtbas etmek için kullanılmaktadır. Bu “kaygı”, her zaman bir Balkan ülkesinde veya diğerinde gerçek demokrasiye yönelik ihlallere indirgenmektedir. Güç sahiplerinin Balkan uluslarına “kaygı” duymalarının tek samimi yolu vardır; o da onları rahat bırakmak, yabancı müdahaleyle onları taciz etmeyi bırakmak, Türk devriminin tekerleğine çomak sokmaktan vazgeçmektir. Ancak elbette işçi sınıfı burjuvaziden böyle bir politika bekleyemez.

Adı en liberal ve “demokratik” olanlar da dahil olmak üzere tüm burjuva partileri, bizim Kadetler de dahil, kapitalist dış politikayı desteklemektedir. Sosyal-Demokratların halkın bilgisine özel bir gayretle sunmaları gereken üçüncü husus budur. Çünkü her bakımdan liberaller ve Kadetler, kapitalist uluslar arasındaki mevcut rekabeti savunurlar; Kara Yüzler’den sadece bunun alacağı biçimler konusunda ayrılırlar ve sadece hükümetin şu anda dayandığı anlaşmalardan farklı uluslararası anlaşmalar üzerinde ısrar ederler. Ve burjuva dış politikasının bir çeşidine karşı, aynı politikanın başka bir çeşidini savunan bu liberal mücadele, hükümetin diğer ülkelerin gerisinde kaldığı (yağma ve müdahale konusunda!) yönündeki bu liberal suçlamalar, kitleler üzerinde son derece yozlaştırıcı bir etkiye sahiptir. Tüm sömürge politikasına hayır, yabancı toprakları ve yabancı halkları fethetmek, yeni ayrıcalıklar, yeni pazarlar, Boğazların kontrolü vb. için yürütülen tüm müdahale politikasına ve kapitalist mücadeleye hayır! Sosyal-demokratlar, “barışçıl ve adil” kapitalist ilerleme gibi aptalca ve dar görüşlü bir ütopyaya inanmazlar. Onların mücadelesi, dünyada barış ve özgürlüğün tek savunucusunun uluslararası devrimci proletarya olduğunu bilerek, kapitalist toplumun tamamına karşıdır.

P.S.: Bu makale baskıya gönderildikten sonra, gazeteler St. Petersburg Telgraf Ajansı’nın, Rus birliklerinin İran sınırını geçtiğine dair haberi yalanlayan bir telgrafını yayımladılar. Bu telgraf, 24 Ekim tarihli Frankfurter Zeitung’un ikinci sabah baskısında yer aldı. Üçüncü baskıda, 24 Ekim saat 22.50'de İstanbul’dan gelen bir habere göre, 24 Ekim akşamı Rus birliklerinin İran sınırını geçtiği haberi İstanbul’a ulaşmıştı. Sosyalist gazeteler hariç yabancı basın, şu ana kadar Rusya'nın İran'ı işgaline ilişkin sessizliğini koruyor.

Özetle: Henüz bütün gerçeği öğrenebilecek durumda değiliz. Her halükârda, Çarlık  ile St. Petersburg Telgraf Ajansı’ndan gelen “yalanlamalara” elbette güvenilemez. Rusya’nın, büyük güçlerin bilgisi dahilinde, entrikadan asker göndermeye kadar elindeki her türlü imkânla İran devrimine karşı savaştığı bir gerçektir. Rusya’nın politikasının Azerbaycan’ı işgal etmek olduğu da şüphesizdir. Ve eğer birlikler henüz sınırı geçmemişse, büyük olasılıkla bunu yapmak için gerekli tüm hazırlıklar çoktan yapılmıştır. Ateş olmayan yerden duman çıkmaz.



[1] 20. yüzyılın başlarında (özellikle 1905-1914 arası) Çarlık Rusyasında faaliyet gösteren; monarşi yanlısı, aşırı sağcı, Yahudi karşıtı ve gerici bir harekettir. (ç.n.)

[2] Çarlık Rusyasının Dış İşleri Bakanı. (ç.n.).

[3] 1877-78 Rusya-Osmanlı Savaşı'ndan sonra Rusya, İngiltere, Avusturya-Macaristan, Almanya, Fransa, İtalya ve Osmanlı temsilcilerinden oluşan kongre tarafından 13 Temmuz 1878'de imzalan bir antlaşma. (ç.n.)

[4] Genellikle liberal akademisyenler, hukukçular ve burjuvaziden oluşan ve 1905 Devrimi'nden sonra Rusya’da kurulan Anayasal Demokrat Parti üyelerine, partinin Rusça baş harfleri olan "K-D"nin okunuşundan dolayı, "Kadetler” denirdi. (ç.n.)

[5] Novoye Vremya (Yeni Zamanlar), 1868'den Ekim 1917'ye kadar St. Petersburg'da yayımlanan günlük bir gazete. Başlangıçta ılımlı liberal olan gazete, 1876'da aristokrasi ve bürokrasi arasındaki gerici çevrelerin sözcüsü haline geldi. Burjuva-liberal hareketin yanı sıra devrimci harekete de karşıydı. 1905'ten itibaren Kara Yüzler'in organı oldu. Lenin, onu rüşvetçi basının bir örneği olarak adlandırdı.

[6] Yemelyan Pugaçov, 1773-75 yıllarında Rusya'daki gerçekleşen köylü ayaklanmasının lideriydi.

[7] Vladimir Lyakhov (1869-1919) 1908 yılında Albay rütbesiyle, Tahran'daki İran Kazak Tugayı'nın komutanı olarak görev yaparken, Şah Muhammed Ali'nin emriyle İran Meclisi'ni (Meclis-i Şura-yı Millî) bombalatmıştır. (ç.n.)

[8] 1905 Rus Devrimi sırasında Çar II. Nikolay'ın yayımladığı Ekim Manifestosu'nu destekleyen, ılımlı, anayasal monarşist ve liberal-muhafazakar bir Rus siyasi partisi.

4 Nisan 2026 Cumartesi

Lübnan'da “Yeni” Savaş

Soykırımcı Epstein Koalisyonu’nun (ABD ve İsrail) 28 Şubat'ta İran'a yönelik başlattığı kapsamlı saldırıların üzerinden bir ay dahi geçmeden, Orta Doğu'daki savaşın ağırlık merkezi hızla Lübnan'a kaymış durumda. Soykırımcı ve işgalci İsrail'in 2 Mart'ta başlattığı hava saldırıları ve 16 Mart'ta duyurduğu kara harekâtı, emperyalizmin ve siyonizmin bölgedeki hegemonyasını tesis etme arayışının en kanlı tezahürü. Ancak Nisan ayının ilk günleriyle birlikte sahadan gelen güncel veriler, Tel Aviv'in planlarının ciddi bir direniş duvarına çarptığına işaret ediyor.

"Gazze Modeli" Dayatması

İsrail Savunma Bakanı Katz'ın harekâtın başında dile getirdiği "Litani Nehri'ne kadar olan hattı tam kontrol altına alma" ve bölgeyi "Gazze modeline" dönüştürme “planı”, sivillere yönelik bir soykırım planıydı.[1] Nitekim hayatını kaybedenlerin sayısının 1200'ü aşması ve sivil altyapının planlı tahribatı bu vahşetin boyutlarını özetliyor.[2] Fakat işgal ordusu sahada ilerledikçe direnenlerin duvarına çarpmaya başladı. İsrail ordusu "Hizbullah'ın silahsızlandırılması" gibi büyük hedeflerden geri adım atma sinyalleri veriyor; zira bu hedefe ulaşmanın "Lübnan'ın her köyünü tek tek dolaşmayı" gerektirdiğinin ve bunun büyük bir askeri felaket anlamına geleceğinin farkına varmış durumdalar.

Tampon Bölgenin ve Ordunun Çöküşü

İsrail'in teknolojik ve hava üstünlüğüne dayalı askeri doktrini, sahada Hizbullah'ın hazırlığına şiddetle çarptı. Nisan ayının ilk günlerinde İsrail'in ilan ettiği sözde "tampon bölge" fiilen çöktü, direniş roketleri İsrail'in içlerine, tüm yerleşim hattına yayıldı. Hizbullah'ın gelişmiş silah sistemlerini sahaya sürmesi de dengeleri değiştiriyor. Nitekim İsrail ordusu, Güney Lübnan'da gelişmiş bir Hermes-450 insansız hava aracının yerden havaya füzeyle düşürüldüğünü kabul etmek zorunda kaldı.[3]

İsrail ordusunda yaşanan tıkanıklık da artık gizlenemiyor. Genelkurmay Başkanı Zamir'in "daha fazla askere ihtiyacımız var" diyerek itiraf ettiği personel krizine, asker ailelerinin isyanı eklenmiş durumda. Nahal Tugayı'ndaki askerlerin aileleri, hava desteği eksikliği ve güvenli olmayan saha koşulları nedeniyle çocuklarının Lübnan'da görevlendirilmesine karşı Başbakan Netanyahu'ya bir mektup gönderdi. İşgal ordusunun yedek generali Gerşon Hakohen'in de açıkça dile getirdiği "Eğer onlara söylendiği gibi Hizbullah gerçekten yenildiyse, nasıl bu kadar çabuk toparlanabildi?" sorusu[4], İsrail kamuoyundaki paniğin en net özeti.

Ortak Direniş Hattı

Meselenin sadece Güney Lübnan'a hapsedilemeyecek kadar çok boyutlu olduğu, güncel gelişmelerle bir kez daha kanıtlanıyor. Savaşın askeri boyutuna, son derece tehlikeli bir siyasi kuşatma eşlik ediyor. Washington'ın baskısıyla Lübnan hükümeti, Hizbullah'ın askeri kanadını "yasadışı" ilan etmeye girişerek iç cepheyi çökertmeye çalışıyor. Üstelik Suriye'deki HTŞ iktidarının bu silahsızlandırma dayatmasına destek vererek Lübnan sınırına kuvvet yığması, direnişin hem güneyden işgalci İsrail hem de kuzeyden emperyalist destekli vekil güçler tarafından kıskaca alınmaya çalışıldığını gösteriyor.

Ancak bu kuşatmaya karşı direniş cephesi de safları sıklaştırıyor. İran Devrim Muhafızları'nın başlattığı "Gerçek Vaat 4" operasyonunun 93. dalgasının, doğrudan Hizbullah ile tam bir koordinasyon içerisinde yürütüldüğü, Hayfa ve Batı Celile'deki İsrail askeri noktalarının ortaklaşa hedef alındığı duyuruldu.[5] Bu durum, cephelerin birleştiğinin ve bölgesel savaşın artık tek bir harita üzerinden okunduğunun ilanı.

Halkların Direnişi

Lübnan, İsrail'in işgalci politikaları ile ABD emperyalizminin hegemonya çabaları nedeniyle ağır bir toplumsal maliyet yükleniyor. Savaşın sivil altyapıda yarattığı kalıcı yıkım ve kitlesel göç hareketleri, sürecin asıl mağdurunun bölge halkları olduğunu net bir biçimde gösteriyor. Diğer taraftan, İsrail'in “Litani'ye kadar kontrol” hedefi uzun vadeli bir işgal projesinin bir diğer adımı. Ancak sahadaki direnişin bu projeyi ciddi biçimde sekteye uğrattığı ve İsrail ordusunu askerî açıdan sürdürülemez bir yıpratma savaşına doğru çektiği de somut bir gerçeklik olarak karşımızda durmaktadır.

Bu da bölgede kalıcı bir barışın ancak halkların örgütlü direnişiyle emperyalistleri ve işbirlikçilerini bölgeden söküp atılması sonucunda mümkün olacağını ortaya koyuyor.


[1] https://www.bbc.com/news/articles/c5yx8knpr5no

[2] https://www.cumhuriyet.com.tr/dunya/lubnan-da-israil-saldirilarinda-hayatini-kaybedenlerin-sayisi-1238-ya-yukseldi-2490587

[3] https://ydh.com.tr/d/37553/hizbullah-tan-yeni-hamle-hermes-450-vuruldu

[4] https://ydh.com.tr/d/37589/hizbullah-israil-in-hava-operasyon-kabiliyetini-sinirliyor

[5] https://www.ydh.com.tr/d/37681/gercek-vaat-4-un-93-dalgasi-hizbullah-ile-ortak-yurutuldu

31 Mart 2026 Salı

(Çeviri) Türk Devrimi - Christian Rakovsky

Çevirenin Notu: 1908’de yazılan ve Le Socialisme isimli gazetenin 1 Ağustos 1908 tarihindeki 37. sayısında yayımlanan yazı, Harry Ratner tarafından İngilizceye çevrilmiştir. Aşağıdaki linkten yazıya ulaşabilirsiniz:

https://www.marxists.org/archive/rakovsky/1908/08/01.htm

Rusya ve İran'ın ardından, şimdi de Türkiye devrimci harekete katılıyor. Ancak Türk Devrimi'ni karakterize eden şey, en azından görünüşte, aniden gelişmesi ve hızlıca başarıya ulaşmasıdır. İki hafta içinde isyancı ordu Makedonya'nın hâkimi haline geldi. Dehşete kapılan Sultan, anayasayı kabul etmek, daha doğrusu 1876 Anayasası’nı yeniden yürürlüğe koymak zorunda kaldı. Böylece Avrupa’daki son otokrasi de devrildi. İlk Türk anayasasının ilan edildiği sırada İstanbul’daki Rus Büyükelçisi General Ignatief’in “Rusya’nın Avrupa’da anayasasız tek ülke olarak kalmasına izin vermeyeceğiz” şeklindeki açıklaması artık geçerliliğini yitirmiştir. En azından teorik olarak tüm Avrupa anayasal bir yapıya sahiptir.

Ancak Türkiye’deki değişikliklerin daha genel bir önemi varsa, bu da meşhur “Doğu Sorunu” ile ilgilidir.

Bu sorunun çözümüne ve dolayısıyla savaşın en büyük nedenlerinden birinin ortadan kaldırılmasının başlangıcında mıyız?

Kuşkusuz, Doğu’daki Türkiye halklarının dışında bu sorunun tam olarak çözülmesinde çıkarı olan bir kesim varsa, o da proletaryadır. Bugün Türkiye, tüm ülkelerin kapitalist ve emperyalist komploları için açık bir alandır. Hepsi, imparatorluğun çöküşünü bekleyip topraklarının bir kısmını ele geçirmeyi umarken, şu anda da imparatorluğun içerisinde daha fazla nüfuz, mali imtiyaz ve ayrıcalık elde etmeye çalışıyorlar. “Hasta adam”ın mallarını ölmeden önce bölüşülmesinin büyük bir başarıyla gerçekleştirildiği söylenmelidir.

Sadece kendi çıkarlarını gözeten bir sultan ve despot, cahil ve yozlaşmış bir bürokrasi sayesinde, her ülkeden gelen akbabalar, yani muzaffer kapitalizmin ajanları, bu uçsuz bucaksız İmparatorluğun her köşesine yuvalarını kurmayı başardılar. Her tarafta, milliyetçi propagandacılar, Bulgarlar, Rumenler, Sırplar, Yunanlılar vb. gibi alelade bir kalabalık, ateş, kılıç ve para yoluyla etki alanlarını genişletmeye çalışıyorlar.

Tüm bunların bedelini, herkes tarafından terk edilmiş, umutsuzlukla mücadele eden ve Sultan’ın zulmüne, diğer ülkelerdeki vatandaşlarının entrikalarına ve sözde koruyucu güçlerin doyumsuz iştahına karşı güçsüz kalan Türk halkı ödemektedir.

Tüm bu zararlı faktörlerin etkisini ortadan kaldırarak veya azaltarak Türkiye halklarına inisiyatif veren bir devrim, tek başına Doğu Sorunu’nu çözecektir.

Sadece yeniden doğmuş, demokratik ve güçlü bir Türkiye, Gladstone’un meşhur “Elinizi çekin” [1] sözünü başarıyla tekrarlayabilir ve ardından çürüme halinin yakın ve uzak komşularında uyardığı tüm iştahları kesebilir.

Bu değişimin barış ve işçi sınıfının davası için getireceği sonuçlar ölçülemez. Genel olarak şunu söylemek gerekir ki – ve işte Doğu ve Uzak Doğu halklarının uyanışının büyük tarihsel önemi burada yatmaktadır – kapitalist İmparatorluğun saldırgan ve açgözlü emperyalizminin geri püskürtülmesi, aşırı üretim ve kapitalist anarşinin zorluklarına ulusal emeğin başka bir örgütlenmesinde çözüm bulunması gerekliliğini kesin olarak ortaya koyacaktır.

Sömürgeci emniyet sübabı artık mevcut olmadığına göre, ister istemez gerçek anlamda toplumsal adalete dayalı bir çözüm bulunmalıdır.

Ancak bu genel ve geniş kapsamlı sonucun dışında, Türk Devrimi, hayatları Türkiye ile iç içe geçmiş olan tüm Balkan ve Batı gruplarının dış politikası açısından daha acil ve daha pratik sonuçlar doğuracaktır. Bu, genel bir gerilim azalması ve belki de bir miktar silahsızlanma için zemin oluşturacaktır.

Bu nedenle, tekrarlıyoruz, işçi sınıfı Türk Devrimi'ni coşkuyla karşılamalıdır.

Peki, önemli sonuçları olmayan bir devrim mi yoksa bir askeri darbe mi yaşıyoruz? Yakın gelecek bunu gösterecek. Ancak, Türk Devrimi başından beri raydan çıkma konusunda çok tehlikeli bir eğilim gösterdiği görülüyor.

Bu kadar çok tutkuyla parçalanmış Türkiye'yi barışa kavuşturmanın tek yolunun, mümkün olan en büyük özgürlüğü gerçekleştirmek olduğu tartışılmaz. İmparatorluğun farklı halklarının haklı taleplerini karşılayarak, onları ortak bir dayanışma ruhu içinde birleştirebilecek olan da budur. Ne yazık ki, bu açıdan bakıldığında Jön Türklerin gücü tamamen yetersizdir. Talep ettikleri ve elde ettikleri 1876 Anayasası, pek çok açıdan arzu edilenden çok uzaktır. Anayasa, Sultan’ın otokratik iktidarını neredeyse olduğu gibi koruyor.

Öte yandan, İmparatorluğun içinde bulunduğu çürüme durumundan şüphesiz etkilenen Jön Türklerin aklında tek bir şey var: Merkezi iktidarı olabildiğince güçlendirmek. Bu da otokratik bir Sultan yerine, en az onun kadar otokratik bir oligarşinin oluşmasına neden olacaktır. Oysa dillerin, geleneklerin ve farklı illerindeki ekonomik ve toplumsal koşulların çeşitliliği nedeniyle Türkiye, böyle bir rejime en az uygun olan ülkedir. Ve Jön Türkler tam olarak bu tuzağı görmek istemiyorlar. İmparatorluğun tüm halklarının bir federasyonunda kurtuluşlarını bulabilecekleri ve “özerklik ya da parçalanma” – yani federasyon ya da bölünme – şeklindeki eski sloganın bugün her zamankinden daha doğru olduğu şeklindeki bu tarihsel gerçeği anlamak istemiyorlar.

Aslında şu anda, onca kanlı mücadelenin ardından, Türkiye halkları, 1876 Anayasası’nda vaat edilen yarı mutlakiyetçi merkezi hükümetin zulmüne, otuz iki yıl önce olduğundan daha az boyun eğeceklerdir. Türk Devrimi’nin ilerlemesinin önündeki zorlukları görmezden gelmiyoruz, ancak Jön Türkler, Abdülhamid ile müzakere etmeye hevesli davranarak durumu daha da kötüleştiriyorlar. Bu, şeytanla yapılan bir anlaşmadır ve bizim düşüncemize göre hareket için ölümcül olacaktır. Türk Devrimi’nin başarılı olmasının tek bir yolu vardır: O da, ırk veya inanç ayrımı gözetmeksizin Türkiye’nin tüm halklarını gerçek anlamda devrimci ve demokratik bir program etrafında birleştirmektir.

Peki, Jön Türk Partisi bu birliği gerçekleştirebilir mi?

Gerçekten de Jön Türk hareketinin toplumsal karakteri nedir? Türk işçileri ve köylüleri hâlâ din adamlarının etkisi altındadır. Jön Türklerin bir miktar sempati duyduğu Müslüman burjuvazi pek bir öneme sahip değildir. Uzun bir tarihsel evrim, Türk burjuvazisini bir askeri ve memuriyet kastına dönüştürürken, Hıristiyan burjuvazi sanayi ve ticaretle uğraşmaktadır.

Dolayısıyla, Jön Türklerin popüler olduğu tek çevre ordu ve bürokrasidir. Bu iki unsur, devrimin hızlı ama kısa ömürlü bir başarıya ulaşmasını garanti edebilir. Ancak Sultan’ın, mümkün olduğunca çok sayıda Jön Türk’ü iktidara davet ederek yapacağı akıllıca bir manevra, tüm hareketi bölebilir ve tehlikeye atabilir.

Jön Türkler, Hıristiyan burjuvazi ve proletaryada sağlam bir destek bulabilirler, ancak bunu yapmak için gerekli öngörüye ve ahlâki cesarete sahip olacaklar mı?

Aynı zamanda, ciddi reformlar vaadiyle Müslüman kitleleri de yanlarına çekebilirler. Bunun için yeterli kapasiteye sahip olup olmadıklarını gelecek bize gösterecektir. Türk devriminin, çatlakları örtbas etmekle mi kalacağı, yoksa tüm insanlık için siyasi ve sosyal sonuçlarla dolu bir hareket mi olacağı, onların tutumuna bağlı olacaktır.



[1] “Elinizi çekin!”, Britanyalı Liberal Partili olan ve Birleşik Krallık’ta Başbakanlık yapan William Ewart Gladstone ile özdeşleşmiş siyasi bir slogandır. (ç.n.)

28 Mart 2026 Cumartesi

Ali Laricani: İran'ın Kant ve Descartes'la Kurduğu Felsefi Cephe

Ali Laricani'nin adı, Hamaney’in Epstein koalisyonu tarafından (ABD-İsrail) öldürülmesinin ardından bütün dünyada duyulmaya başladı. Meclis başkanlığı yapan ve nükleer müzakerelerin baş aktörü olan Laricani’nin ününün yayılmasında Hamaney’in öldürülmesinin ardından İran Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi Sekreteri olmasının ve kendisi de öldürülene kadar gösterdiği duruşun payı büyük. Bütün bunlarla birlikte gündeme gelen ama görece perde arkasında kalan bir yönü de mevcut. O da Laricani’nin Tahran Üniversitesi'nde felsefe öğretim üyesi olarak ders veren, Immanuel Kant üzerine en az üç kitap yazmış, René Descartes'ın metodolojisini devlet aklına uyarlamış özgün bir düşünür olması.

Siyasi bir figürün aynı zamanda bir entelektüel olması, özellikle içinde yaşadığımız dönemde, pek alışılmadık bir durum. Bu yazıda Laricani'yi yalnızca İran’ın bir yöneticisi olarak değil, aynı zamanda bir entelektüel olarak anlamaya çalışacağız.

Laricani’nin düşüncelerine geçmeden önce önemli bir hususu belirtmemiz gerekiyor. Laricani’nin kitaplarını ve makalelerini Farsça yazmış olması ve bunların başka bir dile çevrilmemiş olması nedeniyle edindiğimiz bilgiler ikincil kaynaklardan gelmektedir.[1] Bunun Laricani’nin düşüncesini anlamaya çalışırken yaşadığımız önemli bir handikap olduğunu ifade etmek isteriz.

Kum'dan Tahran'a

1958'de Irak'ın Necef şehrinde doğan Ali Ardeşir Laricani, Şii ilim dünyasının tam merkezinde büyümüştür.

Babası Ayetullah Mirza Haşim Amolî, yalnızca önde gelen bir din adamı değil, aynı zamanda Rıza Şah'ın laikleştirme politikalarına direnen bir figürdü.

Sadece babası değil ailesinin tamamı da Laricani'nin siyasi ve düşünsel macerası açısından da belirleyici bir etkendir. Kardeşler arasında en dikkat çekici olanı ağabeyi Muhammed Cevad Berkeley mezunudur. Ağabeyi zamanla Ayetullah Hamaney'in dışişleri danışmanı ve etkili bir muhafazakâr teorisyen haline gelecektir. Kardeşi Sadeq ise 2009-2019 yılları arasında İran yargısının başında bulunmuş, ardından Düzenin Maslahatını Teşhis Konseyi’nin başkanlığını üstlenmiştir. En küçük kardeş Bakır, eski sağlık bakan yardımcılığı görevini yapmıştır. Bunlara ek olarak Ali Laricani, İran İslam Devrimi’nin önemli düşünürlerinden Murtaza Mutahhari'nin kızıyla evlidir. Kısacası Laricani ailesi, İran İslam Cumhuriyeti'nin yalnızca bürokratik değil, ideolojik çekirdeğiyle de doğrudan akrabalık ilişkisi içindedir.

Ali Laricani'nin akademik çizgisi alışılmadık bir yol izlemiştir. Şerif Teknoloji Üniversitesi'nden matematik ve bilgisayar bilimleri alanında lisans diploması alan Laricani, daha sonra Tahran Üniversitesi'nde Batı felsefesi üzerine doktora yapmıştır. Bir hafız olarak teknik bilimlerle çalışmış, oradan Kant'ın sentetik a priori yargılarına yönelmiş ve sonrasında da devlet yönetimine geçmiştir. Ailesi de göz önüne alındığında aslında bu yolculuğun rastlantısal değil, son derece tutarlı bir arayışın ürünü olduğu görülmektedir.

Molla Sadra'dan İbn Arabî'ye

Laricani'nin felsefi bilinci, modern dönemde İran İslam düşüncesini şekillendiren üç büyük ismin etkisinde oluşmuştur: Seyyid Muhammed Hüseyin Tabatabaî, Şeyh Murtaza Mutahhari ve İmam Humeyni. Ayrıca bu üçlü, çok daha derin bir felsefi mirasın, Molla Sadra ve İbn Arabî çizgisinin de devamıdır.

Laricani’nin etkilendiği bu düşünce çizgisinde felsefe ile irfan kesişir ve akıl ile keşif iç içe geçer. Bilgi ise varlığın birliği ve dereceleri üzerine inşa edilir. Molla Sadra'nın kurduğu “aşkın hikmet” (hikmet-i müteâliye) çerçevesiyle akıl ile nakil, felsefe ile din arasındaki klasik ayrımı aşmayı hedeflemiştir. Bu yaklaşım cevheri hareket fikrine, yani varlığın dereceli oluşuna ve varlığın tek ama mertebeli bir hakikat olduğuna dayanır. İnsan bilgi ve eylemle gerçekleşir ve varlığın mertebelerinde yükselerek olgunlaşır.

Laricani için Tabatabaî'nin “el-Mizan” tefsiri de bu anlayışın somut örneğiydi. Bu yaklaşımda vahiy akıldan kopuk okunmaz, ama akıl da deney sınırlarına indirgenemez. İkisi aynı bilgi ufkunda birleşir. Mutahhari’ye göre de akıl yalnızca analiz aracı değil; varlığın mertebelerini kavrama, zahir ile batını, duyum ile aklı, bilgi ile huzuru ayırt etme yetisidir. Ve bu felsefi birikim, Laricani’yi Kant’a götürmektedir.

Kant ile Karşılaşma

Edindiği felsefi birikim Laricani'nin yaptığı Kant çalışmalarının yüzeysel bir akademik merakın ürünü olmadığını göstermektedir. Tahran Üniversitesi’ndeki özgeçmişine göre Kant üzerine üç telif eseri vardır: Kant Felsefesinde Matematiksel Yöntem, Kant Felsefesinde Metafizik ve Pozitif Bilimler ve Kant Felsefesinde Sezgi ve Sentetik A Priori Yargılar. Bunlara Descartes'ın Yöntem Üzerine Konuşma’sı hakkında bir çalışma da eşlik eder.

Laricani'nin Kant yorumunun özgünlüğü, bilim felsefesiyle ilişkisinde gizlidir. Sentetik a priori yargılar meselesinde Laricani şunu sormaktadır:

“Eğer matematiksel ve bilimsel bilginin temelleri deneyim öncesi bilişsel sezgiye dayanıyorsa, dini bilginin sezgisel temeli basitçe irrasyonel ya da “aşağı” olarak nasıl reddedilebilir?”

Bu soru son derece keskindir. Kant'ın matematiksel bilgiye ilişkin argümanını —ki bunun temeli “sentetik a priori”, yani hem zorunlu doğru hem de deneye dayanmayan yargılardır— dini bilginin meşruiyetini savunmak için kullanan Laricani, Aydınlanma'nın en sert silahını tersine çevirmektedir.

Ödev ve Devlet

Laricani'nin Kant yorumunun siyasi boyutu en çarpıcı yönüdür. Kant'ın felsefesindeki “ödev” kavramı —kategorik imperatif— bireysel etik alanında sınırlama değil, aklın özgürlüğünün ifadesidir. Laricani bu kavramı kolektif siyaset alanına taşır ve İslam Cumhuriyeti'nin varlığını bir kategorik imperatife dönüştürür: Devlet yalnızca pragmatik bir zorunluluk değil, ahlâki bir ödevdir; koşullara değil, ilkelere bağlıdır.

Bu yorum, İran'ın nükleer programından Orta Doğu’daki etkisine kadar pek çok meseleyi basit çıkar pazarlıklarının ötesine taşıyarak “ödev” alanına yerleştirir. Batılı müzakereciler İran'ın tutumunu inatçılık olarak yorumlarken, Laricani'nin çerçevesinden bakıldığında bu tutum tutarlı bir kategorik ahlâkın gereğidir. Bir “uzlaşma” mümkün değildir; çünkü konu “çıkar” değil, “ödev”dir.

Laricani'nin Kant'tan aldığı başka bir ders de sınır bilincidir. Kant'a göre aklın etkin olabilmesi için sınırlarını bilmesi gerekir; sınır tanımayan güç zorbalığa dönüşür. Laricani'de bu bilinç, liderliği mutlak hakikat iddiasından uzaklaştırır ve ona koşullara bağlı bilginin alçakgönüllülüğünü kazandırır. Siyasi bilgi matematik kesinliği taşımaz; imkânlar içinde yürütülen bir değerlendirmedir.

Fenomen ve Numen

Laricani'nin en özgün hamlesi, Kant'ın epistemolojik ayrımını —fenomen/numen, yani görünüş/kendinde şey— doğrudan uluslararası ilişkilere uygulamasıdır. Kant'a göre bilgimiz kendi zihinsel yapılarımızla sınırlıdır; “kendinde şeyi” asla gerçekten bilemeyiz. Laricani bu tezi şu sonuca taşır: Batı'nın “evrensel değerler” olarak sunduğu şeyler yalnızca Batı bilincinin “fenomenleridir”, başkaları için ne zorunlu ne de bağlayıcıdır.

Bu çerçeve, Laricani'ye uluslararası hukuk ve küresel kurumlar karşısında güçlü bir argüman sunar. Birleşmiş Milletler ya da Uluslararası Adalet Divanı gibi kurumların egemen olduğu küresel hukuk düzeni, nesnel ya da evrensel bir adaleti temsil etmez; Atlantik dünyasının tarihinden, önyargılarından ve güç yapılarından süzülerek ortaya çıkmış belirli bir kurallar bütünüdür. Uluslararası hukuku mutlak bir gerçeklik yerine fenomen olarak çerçeveleyerek Laricani, İran devletine küresel normlara seçici biçimde uyma konusunda felsefi bir gerekçe sunar.

Batılı güçler uluslararası hukuku referans göstererek İran'ın eylemlerini kınadığında, Laricani bunu yabancı bir “zihinsel kategorinin” dayatılması olarak görür. İran İslam Cumhuriyeti'nin içsel mantığı, tarihsel kırgınlıkları ve devrimci kimliği —yani “numenal gerçekliği”— Batı'nın hukuki çerçevesinin ölçemeyeceği bir düzlemde var olur. Bu yaklaşım, tartışmayı “hukuk ihlali” meselesinden “algıların çatışması” meselesine taşır; Batı'nın evrensellik iddiasını felsefî zeminde çökertir.

Descartes'ı Devletin Hizmetine Sokmak

Laricani, Kant'a ek olarak Descartes'ı da çalışmıştır; Descartes hakkında Zihnin Yönlendirilmesi Kurallarının Eleştirisi ve İncelenmesi adlı bir çalışma kaleme almıştır. Ancak burada ilginç olan, yalnızca Descartes'ı incelemesi değil, onun yöntemini devlet felsefesine uyarlamasıdır.

Descartes'ın “radikal şüphe” yöntemi bireysel epistemolojinin temelini atar:

Yanlış olma ihtimali bulunan tüm inançları sistematik biçimde elden geçir, şüphe edilemez bir kesinliğe ulaş ve “düşünüyorum, öyleyse varım.”

Laricani bu bireyci epistemoloji stratejisini kolektif, ulusal bir stratejiye dönüştürür. Devlet de şüphe etmelidir: Yabancı modellere, Batı değerlerine, başkalarının anlattığı tarihe, bağlayıcı olduğu ilan edilen uluslararası normlara. Şüpheyi bıçak gibi kullan; taklitçiliği kes, bağımlılığı kes. O zaman devlet kendisinin netliğine ulaşır.

Bu çerçevede gerçek egemenlik, dışa bağımlılıklardan —entelektüel, ekonomik, askerî— kopuşla başlar. Laricani'nin yerli teknoloji ve ulusal sanayi politikalarına verdiği destekte bu Kartezyen mantığın izleri görülür: “Öteki”ne bağımlı olmak, onun tahayyülünün bir ürünü olmak ve oyunun bir piyonu olmak riskini taşır. Aynı biçimde Kartezyen yöntemin dört adımı —kesin olmayan hiçbir şeyi kabul etmeme; sorunları parçalama; düşünceleri düzene sokma; kapsamlı inceleme— Laricani'nin stratejik sabrına da yansır.

 “Nihilizm” ve Meşru Direniş

Laricani'nin Batı medeniyetine yönelik değerlendirmesinin özünü salt siyasi bir çekişmeden öte felsefi bir teşhis oluşturmaktadır. Ona göre Batı, “kutsal olanı” ya da “numenal olanı” terk ederek saf faydacılığı benimsediğinde etik pusulasını kaybetmiştir. Ortaya çıkan “kötücüllük,” gücün kendini sofistike ama nihayetinde boş söylemlerle haklı çıkardığı bir durumdur: Erdem görüntüsü sunarken aslında gerçek bir ilkesizliği, “nihilizmi” barındırır.

Bu nihilizm teşhisi, Laricani'ye Batı diplomasisinin “çifte standartlarını” açıklamanın tutarlı bir çerçevesini sunar. Eğer nesnel bir ahlâki yasa yoksa “adalet” yalnızca o anki en güçlü aktörün söylediğidir. Laricani'ye göre Batı, “hukukun üstünlüğü” söyleminden “kurallara dayalı düzen”e geçişte bile bu çürümeyi açıkça sergilemiştir: Kant'ın kategorik imperatifi koşullu imperatiflere dönüşmüştür; “çıkarına hizmet ediyorsa böyle davran.”

Bu teşhisin doğal sonucu, İran İslam Cumhuriyeti'ni bu nihilizmin karşıtı olarak konumlandırmaktır. Devrimi salt bir teolojik hareket olarak değil, Batı modernitesinin krizine karşı en mantıklı ve “saygın” tepki olarak gören Laricani, yönetim ideolojisine Humeynici mistikle aynı olmayan ama onunla bütünleşebilen bir rasyonalist çerçeve kazandırır. Humeyni'nin söylemi çoğu zaman aşkın ve mutlakken, Laricani'ninki yapısal ve sistematiktir.

“Militan Entelektüel”

Laricani'nin profiline bakıldığında, Batı'daki modern entelektüelin krizi olarak tanımlanabilecek durumla keskin bir karşıtlık göze çarpar. Çağdaş Batı entelektüeli, söylemin sonuçlarından yapısal olarak yalıtılmıştır; düşünce eylemden ve varoluştan kopuktur.

Laricani ise canlı bir geleneğin içinde yer alan “militan entelektüel” tipini temsil eder. Onun felsefeyle ilişkisi hiçbir zaman tamamen akademik kalmamıştır; düşünce, egemenlik, direniş ve eylemlerinden ayrılamaz. Hakeza İslam felsefesindeki bilgi ve eylem birliği —ilim ve amel— de bireyi hareket etmeye, bilgiye somut bir biçim vermeye davet eder. Siyaset bu perspektiften çıkar yönetimi değil; dünya görüşünün, insan tasavvurunun ve bilgi anlayışının başka araçlarla sürdürülmesidir.

Laricani'nin kariyer çizgisi de bu bütünlüğün cisimleşmesidir: İran Radyo Televizyon Kurumu başkanlığı, Kültür ve İslami Rehberlik Bakanlığı, on iki yıl süren İran Meclisi başkanlığı ve Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi sekreterliği. Bu görevlerle birlikte nükleer görüşmelerinden Orta Doğu’daki savaşlara kadar uzanan tarihsel kırılmaların tam merkezinde bulundu. Dolayısıyla Laricani'nin bu siyasi görevlerini en üst düzeyde ve sürekli olarak gerçekleştirmesini felsefi arka planını bilmeden anlamak pek mümkün değildir.

Yeni İslami Rasyonalizm mi?

Laricani'nin uzun vadeli anlamı, belki de şu soruda yatmaktadır: İran İslam Cumhuriyeti'nin ideolojik repertuvarına yeni bir dil eklemekte midir?

Laricani düşüncesinin sentezi, İran İslam Devrimi’ni gerçekleştiren kuşağın “Büyük Şeytan” retoriğinden farklı bir iletişim tarzı üretir. Humeynici mistik düşünce, Batı'yı ruhani bir kategorilemeyle reddederken; Laricani, Batı'yı rasyonalist bir kategorilemeyle reddeder: “Nihilizm,” “öznel,” “fenomenal.” Yani Batı’nın diliyle, Batı'ya karşı.

Bu sentez sayesinde İran liderliği, yoğun diplomatik ve ekonomik baskı altında bile bir tür ahlâki tutarlılık hissini koruyabilir. Kendi mücadelelerini, daha yüksek ve akla dayalı bir yasaya bağlılığın zorunluluğu olarak tanımlayabilirler. Bu durum içeride olası bir çözülmeye karşı da bir güvence işlevi görür: Tek bir liderin karizmatik önderliğine ya da konjonktürel koşullara bağlı kılmadan halk nezdinde kalıcı ve tutarlı bir temel sağlar.

Laricani'nin bu katkısı, İran İslam Devrimi’nin küreselleşmiş bir dünyada entelektüel olarak savunulabilir olması gerektiği ısrarında yatmaktadır. İslam Cumhuriyeti'nin hayatta kalabilmesi için yalnızca devrimci neslin coşkusuna değil; modern bilimi, uluslararası hukuku ve küresel ekonomiyi analiz edip çözümleyebilecek sofistike bir içsel mantığa da ihtiyacı vardır. Laricani bu mantığı inşa etmeye çalışmıştır.

Çıkarılabilecek Dersler

Laricani'nin düşüncesi, elbette sol açıdan ciddi metodolojik sorular doğurmaktadır; hem içeriği hem de yapısı itibarıyla.

İçerik açısından Laricani'nin düşüncesinin sınıfsal niteliği açıktır: Batı hegemonyasına karşı direnişin dili, toprak bütünlüğünü ve devlet egemenliğini öne çıkaran bir burjuva-ulusalcı zemine oturur. Batı emperyalizmine yönelik eleştiri net ve keskindir; ancak bu eleştiri sistemi aşmayı değil, içinde farklı bir konumlanma kurmayı hedefler. Toplumsal sınıfları, üretim ilişkilerini ve sermayenin mantığını devre dışı bırakan bir anti-emperyalizm, sonunda sistemi yeniden üretme riskini taşır. Nitekim İran'ın “direniş ekonomisi” söylemi, söylem düzeyinde Batı kapitalizmini reddederken pratik düzeyde mülkiyet ilişkilerini ve sınıf antagonizmalarını büyük ölçüde yeniden üretmektedir.

Bununla birlikte Laricani'den alınabilecek ciddi metodolojik dersler de mevcuttur. Birincisi, hegemonya kavramına ilişkin sezgisidir: Laricani'nin Kant ve Descartes okuması, iktidarın yalnızca silah ve sermayeyle değil, aynı zamanda kavramsal çerçeveler ve epistemolojik varsayımlar aracılığıyla işlediğini somut biçimde gösterir. Gramsci'nin hegemonya analizine benzer bir sezgiyle Laricani, Batı'nın “evrensel” iddialarını tarihsel ve öznel inşalar olarak teşhir eder. Bundan çıkarılacak ders şudur: Özgürlük mücadelesi kaçınılmaz biçimde bir ideoloji eleştirisi ve kavramsal yeniden inşa sürecini de kapsar.

İkincisi, entelektüel üretimi siyasi pratikle buluşturma meselesidir. Laricani, teorinin eylemden kopuk kaldığında giderek araçsal bir dekorasyon haline geldiğini yaşamıyla kanıtlamıştır. Bu, tarihsel materyalizmin daima vurguladığı bir noktadır: Bilgi biçimlerinin nesnel bir sınıfsal konumla ilişkisi vardır ve bu ilişkiyi görmeden yalnızca kavramsal eleştiri üretmek, ideolojiyi eleştirmeden ideoloji içinde dolaşmak olur.

Üçüncüsü ise siyasi mücadelenin entelektüel temeli meselesidir. Laricani'nin Descartes'tan aldığı “radikal şüphe” ilkesi —aceleci kanaatlerden kaçınma, koşulları parçalayarak kavrama, kapsamlı bir değerlendirme yürütme— devrimci siyasetin zaman zaman ihmal ettiği pratik bir disiplini çağrıştırır. Nesnel koşulları iradecilikle değil metodolojik bir titizlikle analiz etme zorunluluğu, Lenin'in “somut durumun somut analizi” ilkesiyle örtüşür. Laricani'nin felsefesi burjuva bir hedefe hizmet etse de kullandığı entelektüel araçların yapısı, bu bakımdan tümüyle yabancı değildir.

Sonuç olarak Laricani'nin düşünceleri, bir burjuva-devrimci devletin kendi egemenliğini felsefi düzeyde yeniden üretme çabasıdır. Onu yalnızca bir “İran devletinin” temsilcisi olarak okumak yetersizdir; ama onu sınıfların üzerinde duran bir düşünür olarak okumak da yanıltıcıdır. Asıl değeri, hegemonyanın epistemolojik boyutunu teşhis etme biçiminde yatmaktadır. Bu teşhisi ciddiye almak, onu ürettiği siyasi projeyle özdeşleştirmeden, sosyalist siyasete metodolojik bir katkı sunar.

Kaynakça

Mahmoud Hadhoud, “Larijani and Kant: Reason and Intuition”, Substack, 2026. Erişim 28 Mart 2026. https://mahmoudhadhoud.substack.com/p/larijani-and-kant-reason-and-intuition

Douglas Youvan, “Entelektüel Direniş ve Rasyonel Devlet”, Gürgun Karaman Blog, Mart 2026. Erişim 28 Mart 2026. https://karamangurgun.blogspot.com/2026/03/

“Ali Larijani: The Martyr Philosopher”, Al-Akhbar English, 2026. Erişim 28 Mart 2026. https://en.al-akhbar.com/

“The Strategic Legacy of Ali Larijani and Its Impact on Iran's Resistance Doctrine”, İlkha, 2026. Erişim 28 Mart 2026. https://ilkha.com/...ali-larijani-519317

“Laricani: Aşkın Hikmet ile Eleştirel Akıl Arasında”, YDH, 2026. Erişim 28 Mart 2026. https://ydh.com.tr/d/37038/

“İntikam Peşinde Koşan Bir Filozof”, YDH, 2026. Erişim 28 Mart 2026. https://ydh.com.tr/d/36688/

"Ali Larijani on Descartes and State Reason", X (Twitter), 2026. Erişim 28 Mart 2026. https://x.com/i/status/2034670461481615805

"Ali Larijani", Muslim Skeptic, 19 Mart 2026. Erişim 28 Mart 2026. https://muslimskeptic.com/2026/03/19/ali-larijani/



[1] Bkz. Kaynakça.

24 Mart 2026 Salı

(Çeviri) Türkiye'deki Referandum - Daniel De Leon

Çevirenin Notu: Bu yazı Daily People gazetesinin 29 Nisan 1909 tarihli 303. sayısında yayımlandı. 1877’de kurulan Amerika Sosyalist İşçi Partisi’nin yayın organı olan gazete, 1891-2011 yılları arasında yayın hayatını sürdürmüştür.

Yazar Daniel De Leon ise 1852-1914 yılları arasında yaşamış bir gazeteci, politikacı, Marksist teorisyen ve sendika örgütleyicisidir. Devrimci endüstriyel sendikacılık fikrinin öncüsü olarak kabul edilir ve 1890'dan ölümüne kadar Amerika Sosyalist İşçi Partisi'nin önde gelen figürüydü. De Leon, Dünya Endüstriyel İşçileri Sendikası'nın kurucularından biriydi ve fikirleri Avustralya, Birleşik Krallık, Kanada gibi İngilizce konuşulan dünyadaki sosyalist işçi partilerinin kurulmasına katkıda bulundu.

Yazıya şu linkten ulaşabilirsiniz: https://www.marxists.org/archive/deleon/pdf/1909/apr29_1909.pdf

 

Burada, Amerika'da, Kongre'de çoğunluğu elinde bulunduran parti bir karar aldığında, kararın reddedilmesini önlemek için yeniden görüşme önergesiyle bir "düğüm atılır" ve hemen ardından bu önergenin masaya yatırılması önergesi verilir. Masaya yatırma önergesi, bu tür önergelerde alışılageldiği gibi hızla kabul edildiğinde, konu kapanır. Modern Türkiye'de, sultanın tahttan indirilmesi durumlarında aynı amaca ulaşmak için mecliste yapılan uygulamanın, Şeyhülislam'ın bu yönde bir fetva vermesi ve bunun mecliste önergeyle onaylanmasıyla düğümün aynı şekilde atılması ve konunun kapanması şeklinde olduğu görülmektedir. Bu uygulama, sultan üzerinde etkili bir şekilde yürürlüğe kondu.

Abdulhamid’in görevden alınması ve Anayasa’nın kesin bir şekilde yeniden yürürlüğe konmasıyla, 13 Nisan'daki[1] saray isyanından bu yana meydana gelen heyecan verici olaylara kuşbakışı bir bakış, tek bir önemli gerçeği ve dersi ortaya koymaktadır; bu gerçek ve ders, kargaşanın tüm tozu dumanına rağmen açıkça söylenmelidir: REFERANDUM İÇİN YASAMA KARARI GEREKMEZ: REFERANDUM ZATEN GERÇEKLEŞMİŞTİR: İSTEYEN HER ÜLKE REFERANDUM YAPABİLİR. Türkiye bunu istedi ve referandumu hızlı ve hassas bir şekilde uyguladı.

Para ve din adamları tarafından kışkırtılan İstanbul’daki yaklaşık 7.000 Müslüman asker, subaylarından koparak çavuşların önderliğinde meclisi kuşattı, Jön Türk hükümetinin istifasını talep etti, eline geçirdiklerini katletti ve Anayasa'nın yerini aldığı iğrenç rejimi fiilen geri getirdi. Bu olaylar meydana getiren askerlerin söylemleri şüphesiz ki Yıldız Köşkü'nden esinlenmişti ve meclisin sadece kuklalardan oluştuğu, asıl hükümdarın İttihat ve Terakki Komitesi olduğu ve bu örgütün sadece bir otokrasiyi devirip yerine daha kötüsünü koyduğu yönündeydi. New York'taki iki Türk gazetesinin editörleri de bu görüşleri dile getirmiş ve görüşleri kapitalist basının sütunlarında defalarca yankı bulup tekrarlanmıştı. "Kuklalara" durumun ne olduğu tam olarak anlatıldıktan tam iki hafta sonra, yine o "kukla" meclisin emriyle yapılan 101 top atışıyla Abdülhamid'in sonunu ve yeni bir dönemin başlangıcını ilan etti; İstanbul ve neredeyse tüm Türkiye artık tam kontrol altındaydı.

Ne olmuştu? Bir mucize mi? Mucizelerin çağı çoktan geride kaldı. Olan şey -eğer düzgün işliyorsa, otomatik olarak işleyen bir şey olan- referandumun sesini duyurmasıydı.

Meclisin üyeleri, "doğmayan" ama "büyüyen" Topsy’ler[2] gibi değillerdir. Onlar, ne istediklerini açıkça bilen ve bu nedenle bunu elde etmek için örgütlenmiş seçmenlerin iradesinden doğarlar. Eğer üyeler, ebeveynlerinin meşru çocuklarıysa, meclisteki eylemleriyle mecliste yer almayanların iradesini yansıtmaktan başka bir şey yapmazlar ve bunlar her zaman hazır ve örgütlü durumdadırlar. Böyle bir örgütlenmenin desteğine sahip üyelerle oynamak, testereyle oynamak gibidir - Türkiye'deki Abdülhamid'in yaptığı budur ve bizim kendi Abdülhamid'lerimiz de eninde sonunda bunu anlayacaktır.

"Her Şey Referandum Hakkında", Türkiye'de son iki haftada yaşananların toplu başlığı olmalıdır.



[1] 31 Mart Vakası-ç.n.

[2] Harriet Beecher Stowe'un "Tom Amca'nın Kulübesi" (Uncle Tom's Cabin) romanındaki Topsy karakterine "Seni kim yarattı?" diye sorulduğunda, "Hiç kimse, sanırım ben sadece büyüdüm" cevabını verir. Yazar meclisin üyelerinin bürokrasi gibi planlanmadan, denetlenmeden veya kendi kendine hızla büyüyen bir kesim olmadığını söylemek istemektedir.

21 Mart 2026 Cumartesi

ABD Kara Harekâtı Yapacak mı?

Epstein Koalisyonu’nun (ABD ve İsrail) 28 Şubat'ta başlattığı savaşın üçüncü haftasına girilirken sahadaki tablo, hava harekâtının tek başına belirleyici sonuç üretemediğini açıkça ortaya koyuyor. Hürmüz Boğazı kapalı, petrol fiyatları hızla yükseliyor, bölgedeki ABD üsleri füze ve İHA saldırılarına maruz kalıyor. Bu koşullarda Pentagon'ın kara harekâtı seçeneklerini masaya yatırdığı ve Hark Adası'nın işgal planının gündeme geliyor. Peki bu gerçekçi bir hamle mi, yoksa diplomasiyi ikame etmeye çalışan siyasi bir yıldırma taktiği mi?

Hürmüz'den Hark'a

ABD'li uzmanlar, İran'ın deniz gücünün bir bölümünün ve hava kuvvetlerinin büyük bölümünün tahrip edilmesine karşın asıl tehdit unsurlarına, yani sürat tekneleri, mobil füze bataryaları ve İHA'lara, henüz dokunulamadığını vurguluyorlar.[1] Keza İran'ın su altı füzeleri, torpidoları ve denizaltıları ile Hürmüz’ü geçmeye çalışan gemileri vurması da bunu gösteriyor. Bu saldırılar altında Basra Körfezi’nin içerisinde olan Hark adasına çıkarma yapılabilmesi oldukça zor. Çıkarma başarılı olduğu takdirde ise ABD birliklerinin olası yoğun saldırılar altında barınabilmesi pek mümkün değil.

Orta Doğu'daki tabloya bakıldığında ise durum ABD için daha da kötüleşiyor. İran'ın bölgesel gücü, hava saldırılarıyla ciddi biçimde aşınmış olsa da hâlâ ayakta. Lübnan'daki Hizbullah bağlantılı güçlerin kuzeyden İsrail'e roket yağdırması, Irak'taki direniş gruplarının bölgedeki ABD üslerine İHA saldırılarına devam etmesi, Devrim Muhafızları’nın bölgedeki her ABD askerinin izini sürmesi kara savaşının İran’la sınırlı kalmayacağını ortaya koyuyor.

İçerideki Çatlaklar

Kara harekâtına karşı olanların sesleri ABD içerisinde yükseliyor. Trump tarafından Ulusal Terörle Mücadele Merkezi Başkanlığı’na atanan Joe Kent’in görevden ayrılırken kaleme aldığı istifa mektubunda İsrail lobisini ve Amerikan medyasını "dezenformasyon kampanyasıyla Trump'ı savaşa manipüle etmekle" suçlaması ve "İran'dan gelen acil bir tehdit yok"[2] demesi büyük etki yaratmış durumda. Sağcı yorumcu Tucker Carlson’un İsrail karşıtı yorumları gerekçesiyle Adalet Bakanlığı'nın "yabancı ajan" soruşturması başlatmakla tehdit ettiğini duyurması[3] da çatlakları artırıyor. Cumhuriyetçi cephedeki çatlaklar büyüdükçe Trump "askeri çabaları azaltmayı değerlendirdiğini" söylemek durumunda kalıyor.

Öte yandan ABD’nin somut askeri gücünde de sorunlar artıyor. Gerald R. Ford uçak gemisi yangın ve personel açığıyla boğuşurken mühimmat stokları eriyor, Ukrayna'ya gönderilmesi gereken hava savunma füzeleri de İran cephesine kaydırılıyor.

NATO, İsrail ve Küresel Güç Mücadelesi

Uluslararası düzlemdeki gelişmeler de kara harekâtının gerçekleşme olasılığını düşürüyor.

Fransa, Macron'un uçak gemisi Charles de Gaulle'ü Akdeniz'e göndermesine karşın Hürmüz'e gemi gönderme talebini reddetti. İspanya üslerini ABD'ye kullandırtmıyor. Avustralya ve Japonya bölgeye gemi göndermeyeceklerini açıkladı. NATO Lahey Zirvesi'nde Rusya-Ukrayna ve silahlanma baskısının yanında Orta Doğu krizi de gündemdeydi; ancak üyeler ikiye bölünmüş durumda. Trump, müttefiklerden ısrarla Hürmüz'e savaş gemisi göndermelerini isterken NATO'yu da "yardım etmezseniz çok kötü bir gelecekle karşılaşırsınız" diye açıkça tehdit ediyor.

Bu tabloda tek kararlı ses Netanyahu'dan yükseliyor: "Havadan devrim yapamazsınız. Kara unsuru şart." Netanyahu'nun bu baskısı, İsrail'in İran'ı toprak bütünlüğünden koparma hedefini çıplak biçimde ortaya koyuyor.

Çin ve Rusya ise Orta Doğu krizinin ardından Arktik ticaret güzergahlarını güçlendirme planlarını konuşurken Asya ülkeleri Rus petrolünü kapmak için adeta yarışıyor. Katar'daki LNG tesislerinin vurulmasıyla Avrupa'da gaz fiyatları yüzde 35 fırladı. Küresel enerji düzeni dönüşüyor; kazanan şimdilik Çin ve Rusya.

Sonuç olarak Hark adası planı gerçek bir harekât niyetinden çok, müzakere masasında İran'ı köşeye sıkıştırmak için kullanılacak bir koz gibi duruyor. Fakat bu hesabın çarşıya uyması pek mümkün değil. İran kara çatışmasına hazır olduğunu ilan ederken NATO bölünmüş durumda, askerî harekât için mühimmat kıt ve ABD içindeki muhalefet büyüyor.

Bütün bunlarla birlikte köşeye sıkışmış ve Orta Doğu halklarının canını hiçe sayan Epstein Koalisyonu’nun yapacağı caniliğin de maalesef sınırı yok.


[1] https://harici.com.tr/amerikali-emekli-albay-davis-zaman-abdden-ziyade-iranin-lehine-isliyor/

[2] https://x.com/cradleturkiye/status/2033909061213642977

[3] https://www.indyturk.com/node/774311/d%C3%BCnya/tucker-carlson-mesajlar%C4%B1m%C4%B1-okuyorlar 

Encomienda'dan Luther'e: Parsellenmiş İktidar ve Direniş Doktrini

Encomienda, İspanya'nın Amerika kıtasında kurduğu ve yerlilerin dinî eğitim ile koruma karşılığında encomenderoya haraç ödeyerek çalıştı...