25 Nisan 2026 Cumartesi

Irak’ta Kuşatma ve Yükselen Direniş

Soykırımcı Epstein Koalisyonu’nun (ABD ve İsrail) 28 Şubat’ta İran’a karşı başlattığı savaşın etkileri, yalnızca İran sınırları içinde kalmadı. Bugün Irak, bir yandan ABD’nin ekonomik ve askeri kuşatması altında ezilirken, diğer yandan emperyalist saldırganlığın yarattığı lojistik krizleri aşmak için tarihi adımlar atıyor. Bölgesel denklemin en kritik aktörlerinden biri haline gelen Irak'ta, Direniş Ekseni'nin meydan okuması da giderek yükseliyor.

Suriye Rotası

ABD ve İsrail'in İran'a saldırısının ardından Tahran'ın Hürmüz Boğazı'nı fiilen kapatması, bölgedeki enerji akışını altüst etti. Deniz yoluyla ihracatı büyük ölçüde duran Irak, bu krizi aşmak için 15 yıl aradan sonra Suriye üzerinden karayoluyla petrol ihracatına başladı. "Siyah petrol" olarak bilinen fuel-oil taşıyan ilk Irak tanker konvoyu, uluslararası pazarlara sevk edilmek üzere Suriye'nin Tartus kıyısındaki Banyas Rafinerisi'ne ulaştı. Irak Petrol Bakanlığı, fuel-oilin tankerlerle Suriye üzerinden ihraç edilmeye başlandığını resmen doğruladı.[1]

Bu hamle, Irak için yalnızca bir ihracat sorununun çözümü değil, aynı zamanda bütçe gelirlerinin ve üretimin sürdürülebilirliği açısından oluşan krize verilen stratejik bir yanıt. Zira Hürmüz Boğazı'nın kapanmasıyla Irak'ın güneyindeki ana petrol sahalarında üretimin yüzde 80 oranında düştüğü ve günlük üretimin yaklaşık 800 bin varil seviyesine kadar gerilediği belirtiliyor. Ayrıca bu sevkiyat planının geçici bir refleks değil, haziran ayına kadar geçerli olmak üzere dört farklı şirketle anlaşma imzalanan organize bir ihracat programı olduğu da ifade ediliyor.[2]

Bu gelişmeler, HTŞ lideri Ahmed Şara'nın Suriye’yi Hürmüz’e alternatif bir kara güzergâhı olarak yeniden konumlandırma çabasıyla da örtüşüyor.  Dolayısıyla ABD’nin de.

ABD’nin Vesayeti

Irak’taki son yasama seçimleri, ABD işgali sonrası kurulan ve kimliklere dayalı siyasi sürecin kısır döngü içinde devam ettiğini bir kez daha gösterdi. Asaib Eh el-Hak gibi bazı Şii silahlı grupların sandalye sayısındaki belirgin artış dikkat çekerken, Başbakan Sudani’nin İmar ve Kalkınma Koalisyonu 45 sandalye ile Şii partiler içinde en büyük blok haline geldi.[3]

Fakat seçimlerin üzerinden aylar geçmesine rağmen başbakanlık makamı hâlâ doldurulamadı. Şii Koordinasyon Çerçevesi, eski Başbakan Nuri el-Maliki’yi yeniden aday göstermek isteyince Trump yönetimi doğrudan müdahale ederek petrol gelirlerini bloke etme tehdidinde bulundu. Maliki bu ağır şantaj üzerine geri adım atarak yerine Basim Bedri’yi önerdi, karşısına ise mevcut Başbakan Muhammed Şia es-Sudani’nin desteklediği İhsan Avadi çıktı. Yapılan iç toplantıda Bedri 7, Avadi 5 oy almasına rağmen kesin karar çıkmadı. ABD’nin Irak siyaseti üzerindeki tahripkâr vesayeti, başbakanlık krizini kronikleştirmiş durumda.[4]

Bu siyasi restleşmeye İran sessiz kalmadı. Devrim Muhafızları Kudüs Gücü Komutanı Tuğgeneral İsmail Kaani, ateşkes sürecinden bu yana ilk yurt dışı ziyaretini Bağdat’a yaparak, “Irak, başkalarının müdahale edemeyeceği kadar büyüktür” mesajıyla Washington’a yüklendi.[5]

Bu mesaja ABD silah gücüyle yanıt verdi. ABD güçleri Enbar, Kerbela ve Necef gibi çeşitli yerlerde Irak Sınır Muhafızları’nı ve Haşdi Şabi güçlerini hedef aldı.[6] Böylece ABD İran’a giden lojistik hatları kesmek ve Irak’ı savaşın lojistik üssüne çevirmek için silah gücünü kullanacağını göstermiş oldu.

Direniş Ekseni

Ancak ABD emperyalizmine karşı Direniş Ekseni’nin mücadelesi de sürüyor. Irak’taki İslami Direniş grupları, ABD ile gayri resmi ateşkesin sona erdiğini ilan etti. Nuceba Hareketi’nden Haydar el-Lami, “Irak içindeki tüm ABD üsleri hedeftedir” derken, bu tehdit hemen sahaya yansıdı. Direniş güçleri bugüne dek 170’ten fazla düşman hava aracı ve seyir füzesini etkisiz hale getirdi ve 12 Mart’ta da bir KC-135 tanker uçağını imha etti. Saraya Awliya al-Dam grubu ise ABD’nin bölgedeki tüm üslerini hedef alan saldırılarını artırmaya hazır olduğunu duyurdu.[7]

Diğer yandan Yemen’deki Ensarullah güçleri ABD-İran müzakereleri çöktüğü ve savaşın yeniden alevlendiği takdirde Babülmendep Boğazı’nı ve Kızıldeniz’i uluslararası trafiğe kapatma tehdidinde bulundu. Bu da İran’ın Direniş Ekseni kapsamında Irak ve Yemen cephelerini de stratejik bir bütünlük içinde gördüğünü ortaya koyuyor.

İran’ın hamlelerine karşı ise ABD Irak’a tam anlamıyla bir kuşatma uyguluyor. Bir yandan dolar şantajıyla hükümeti teslim alıp başbakanı belirlemeye çalışırken, diğer yandan askeri işgalle Irak’ı doğrudan egemenliği altına almak istiyor. Ancak başbakan düğümünün çözülememesi, direniş eksenindeki grupların saldırıları ve İran’ın savaşı bölgeye yayma stratejisi Washington’un Irak’ta işinin hiç de kolay olmayacağına işaret ediyor.


[1] https://t24.com.tr/dunya/hurmuz-bogazi-krizi-irak-i-petrol-sevkiyatinda-suriye-ye-yoneltti-irak-15-yil-sonra-suriye-uzerinden-siyah-petrol-ihracatina-basladi,1311585?_t=1777143379790

[2] https://www.gzt.com/ekonomi/irak-petrol-uretimi-son-durum-26-mart-2026-hurmuz-bogazi-neden-kapali-ekonomi-haberleri-4026411/2

[3] https://bianet.org/haber/irak-hukumeti-kurmakla-muhammed-siya-es-sudani-nin-gorevlendirilmesi-bekleniyor-313523

[4] https://x.com/kursunmuhammet/status/2046304666905108893

[5] https://www.indyturk.com/node/776028/d%C3%BCnya/washington-ve-tahran-ba%C4%9Fdat-%C3%BCzerindeki-bask%C4%B1y%C4%B1-art%C4%B1r%C4%B1yor

[6] https://www.rudaw.net/turkish/middleeast/iran/0404202617

[7] https://ydh.com.tr/d/37452/d/38410/tahran-dan-washington-a-sartli-yesil-isik

21 Nisan 2026 Salı

İlerleme, Çatışma ve Özgürleşme: Kant'tan Marx'a Siyasi Düşüncede Evrensel ile Özelin Gerilimi

Modern siyasi düşüncenin temel gerilimlerinden biri, bireyin özgürlüğü ile toplumsal bütünün gereklilikleri arasında nasıl bir denge kurulabileceği sorusunda düğümlenir. Kant'ın tarihsel ilerleme kuramı, Hegel'in devlet felsefesi ve Marx'ın bu felsefeye yönelttiği eleştiriler; bu gerilimi farklı düzlemlerde ele alarak birbirini hem tamamlayan hem de aşan bir düşünsel silsile oluşturur. Kant'ta ahlaki eğilimin kılavuzluğuyla gerçekleşen insanlık tarihi, Hegel'de kurumsal uzlaşım arayışına, Marx'ta ise bu uzlaşımın köklü bir eleştirisiyle ortaya çıkan devrimci bir ufka dönüşür.

I. Kant: Ahlaki İlerleme ve Cumhuriyetçi Ufuk

Kant, insan türünün sürekli ilerlediği sorusunu yanıtlarken tarihin ne deterministik bir kötümserliğe ne de saf bir iyimserliğe teslim edilemeyeceğini öne sürer. Tarihte geleceğe dair yapılabilecek üç tür öngörünün —terörist, mutlulukçu ve durgun Abderacı— hiçbirinin tek başına tatmin edici olamayacağını gösterdikten sonra Kant, insan türünün ahlaki eğiliminden kaynaklanan bir ilerleme ufkuna kapı aralar. Kötüden iyiye dönüş, ani bir devrimle değil; geçmişten ders alınarak ve özgür eylemle mümkün olur.

Bu ilerlemenin kolektif bir nitelik taşıdığını vurgulayan Kant'a göre devrim gibi köklü dönüşümler sırasında kamuoyunda beliren çıkarsız duygudaşlık, ahlaki bir kapasitenin kanıtıdır. Söz konusu duygudaşlık, bireysel çıkara değil "ideal"e yönelir. İşte bu nitelik, insanları cumhuriyetçi bir anayasa için mücadeleye sevk eder. Cumhuriyetçi anayasaya sahip halklar, savaşların yol açtığı acıları bizzat deneyimledikleri için başkalarına saldırılmasına izin vermeyecek; böylece kalıcı bir barışın temelleri atılacaktır. Kant, bu süreçte hukuki-kurumsal bir ilerlemenin zorunlu olduğunu kabul etmekle birlikte soyut ahlaki niyetlerin değil, ödeve uygun somut eylemlerin tarihsel değişimi mümkün kıldığını özellikle vurgular.

Kant'ın bu tablosu, evrensel ile özeli birbirinden koparmaz; aksine, bireylerin ahlaki kapasitesini evrensel bir ilerlemenin taşıyıcısı olarak görür. Ne var ki bu uzlaşım, kurumsal düzeyde gerçek bir çatışmayla yüz yüze geldiğinde gerilir. İşte bu noktada Hegel devreye girer.

II. Hegel ve Marx: Devlet, Özel Alan ve Çözümsüz Çatışma

Hegel'in Hukuk Felsefesi'nin 261. paragrafı, somut özgürlüğü özel çıkar sistemi (aile ve sivil toplum) ile evrensel çıkar sisteminin (devlet) özdeşliği üzerine kurar. Hegel'e göre devlet, bu iki alan karşısında bir "dış zorunluluk" olarak belirir; yasa ve çıkarların kendisine bağlı kılındığı erki temsil eder. Aile ve sivil toplum, bir yanda özerk olarak gelişirken öte yanda devletin öngerekliliklerini karşılar. Böylece Hegel, özel ve evrensel olanın özdeşleştiği bir birlik tablosu çizer.

Marx ise bu birlik iddiasını köklü biçimde sorgular. Ona göre devletin özel alanlara uyguladığı "bağımlılık" ve "bağlılık" ilişkisi, aslında özel varlığa yönelik bir baskıdır. Devlet, bir yanda dış zorunluluk olarak aile ve sivil toplumu kısıtlarken öte yanda bu alanların kendi içkin ereklerini devlette görecekleri ileri sürülür. Marx'a göre bu çelişki çözülmeden bırakılır: Hegel, özel çıkarlar ile evrensel erekler arasındaki gerilimi birlik ve özdeşlik söylemiyle örtbas eder. Bireyler, devlet karşısındaki haklarıyla devlete karşı ödevlerinin özdeş olduğu söylendiğinde çatışma görünmez kılınır; ama ortadan kalkmaz.

Kant'ın ilerleme söyleminin kurumsal uzantısı sayılabilecek Hegel'in devlet felsefesi, Marx'ın bu eleştirisiyle siyasi idealizmden gerçek çelişkilere dönülmesinin bir çağrısına dönüşür. Evrensel ile özelin uzlaşımını kurumsal değil sınıfsal bir zemine oturtmak, Marx'ın düşüncesinin merkezine oturur.

III. Marx: İttifak, Enternasyonalizm ve Komünist Toplumda Bölüşüm

Gotha Programının Eleştirisi, Marx'ın bu sınıfsal perspektifi somut bir programa karşı nasıl uyguladığını gösterir. İki sosyal demokrat örgütün birlik kongresi için hazırladığı taslağı inceleyen Marx, önce ittifak sorununu ele alır. Taslak, işçi sınıfının mücadelesini yalnızca kapitalistlere karşı yöneltirken toprak sahiplerini görmezden gelir. Marx'a göre bu yaklaşım, Lassalle'nin feodallerle kurduğu örtük ittifakın ürünüdür. Köylüler, zanaatçılar ve orta katmanlar, üretimi kapitalist karakterden kurtarmaya çalışan proletaryayla ittifak kurabildikleri sürece "gerici" değildirler.

İkinci büyük sorun enternasyonalizmdir. Kant'ın cumhuriyetçi halklar arasında kalıcı bir barış ufku çizdiği yerde Marx, proletaryanın evrenselliğini yalnızca soyut bir "halkların kardeşliği" bilincine indirgeyen anlayışa karşı çıkar. Gerçek enternasyonalizm, ulusal sınırları aşan somut işçi dayanışmasından doğar; soyut ilkelerden değil.

Üçüncü ve belki de en özgün boyut, Marx'ın komünist toplum tahlilidir. Toplam toplumsal üründen; tüketilen üretim araçlarının yenilenmesi, genişletilmiş yatırım, sigorta fonu, yönetim giderleri, eğitim ve sağlık ile çalışamayanların geçimi için kesintiler yapıldıktan sonra geriye kalan, bireyin topluma kattığı emek miktarıyla orantılı biçimde paylaşılır. Kapitalizmden yeni çıkmış bir toplumda bu paylaşım, bireylerin eşit olmayan niteliklerinden kaynaklanan eşitsizlikleri tam anlamıyla aşamaz. Ancak komünist toplumun üst aşamasında bu eşitsizlikler giderilebilir ve dağıtım ilkesi şuna dönüşür: herkesten yeteneklerine göre, herkese gereksinimlerine göre.

Sonuç: Üç Düşünürde Evrensel ile Özelin Kaderi

Kant, Hegel ve Marx'ın ele aldığı sorun özünde aynıdır: Birey ile toplum, özel ile evrensel nasıl ilişki kurar ve bu ilişki nasıl dönüştürülebilir? Kant için yanıt, ahlaki eğilim ve cumhuriyetçi kurumlar aracılığıyla gerçekleşen kademeli bir ilerlemede yatmaktadır. Hegel bu yanıtı kurumsal bir diyalektikle derinleştirir; devleti, aile ve sivil toplumun üzerinde yükselen evrensel bir uzlaşım mekânı olarak tasarlar. Ne var ki Marx, her ikisinin de gizlediği çelişkiyi gün yüzüne çıkarır: Ne Kant'ın ahlaki öznesi ne de Hegel'in devleti, gerçek toplumsal çatışmayı çözebilir. Çözüm, ancak mülkiyet ilişkilerini dönüştürecek ve bölüşümü emeğe —sonunda da gereksinimlere— dayandıracak köklü bir toplumsal dönüşümle mümkündür.

Bu üç düşünür, modern siyasi felsefenin birbirini izleyen üç büyük hamlesi gibi okunabilir. Kant özgürlüğü ve ilerlemeyi mümkün kılan ahlaki zemini döşer; Hegel bu zemini kurumsal bir mimariye dönüştürür; Marx ise bu mimarinin taşıyıcı duvarlarındaki çatlakları göstererek onun ötesine geçer. Evrensel ile özelin gerilimi, bu silsile boyunca çözüme kavuşturulmaz; ancak her seferinde daha keskin bir biçimde kavranır.

Kaynakça:

Kant, Immanuel. ([1798] 2022) "’İnsan Türü Sürekli İlerliyor Mu?’ Sorusunu Yeniden Yanıtlama Denemesi", çev. Aydın Gelmez, Politik Yazılar, Ankara: Dipnot Yayınları, 171-188.

Marx, Karl. ([1843] 2016) "§261", çev. Kenan Somer, Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisi, Ankara: Sol Yayınları, 11-14.

Marx, Karl, Friedrich Engels. (2017) "Gotha Programının Eleştirisi”, çev. Erkin Özalp, Gotha ve Erfurt Programları Üzerine, İstanbul: Yordam Kitap, s. 23-33.

18 Nisan 2026 Cumartesi

Pekin'in Sessiz Satrancı

Soykırımcı Epstein Koalisyonu’nun (ABD ve İsrail) İran'a geniş çaplı hava saldırılarıyla başlattığı savaş, altı haftayı geride bıraktı. Nükleer müzakerelerin sürdüğü bir dönemde, hiçbir resmi savaş ilanı yapılmadan ve Kongre kararı alınmadan yeni bir katliama imza atan bu koalisyon, İran'ın beklenmedik direnişi karşısında hesaplarının tutmadığını gördü. Tüm dünyanın gözü Orta Doğu'ya çevrilmişken, küresel güç olma yolunda kararlı adımlarla ilerleyen Çin'in bu saldırılara nasıl tepki vereceği en büyük soru işareti olmaya devam etti.

Pekin yönetimi ise pek çok kişinin beklediği gibi doğrudan ve sert bir askeri angajman yerine, sabır ve hesaplamaya dayalı, çok katmanlı bir strateji izledi. Bu strateji; diplomatik söylem, ekonomik direnç ve dikkatli askeri gözlemden oluşan nüanslı bir bütünü ifade ediyor.

Diplomatik Söylem

Dışişleri Bakanı Vang Yi'nin krizin ilk anından itibaren başlattığı yoğun telefon diplomasisi, Çin'in önceliğini net biçimde ortaya koydu: çatışmanın bölgesel bir yangına dönüşmesini engellemek. Rusya'dan Suudi Arabistan'a, İran'dan İsrail'e kadar geniş bir yelpazede temas kuran Pekin, saldırıları “uluslararası hukukun açık ihlali” olarak kınarken ilginç biçimde Trump'ı doğrudan hedef almaktan kaçındı. Bu tutum diyalog kapısını açık tutmaya yönelik bilinçli bir stratejinin yansımasıydı.

Çin Devlet Başkanı Şi Cinping de bu süreçte Orta Doğu ve Körfez bölgesinde “barış içinde bir arada yaşama” ilkesine bağlılığını yineledi. “Ulusal egemenlik” vurgusunu ön plana çıkararak bölgedeki tüm ülkelerin toprak bütünlüğüne saygı gösterilmesi çağrısında bulundu.

Böylece Pekin, bölgede Batılı güçlerin asırlık “böl ve yönet” taktiğinin tam karşısında konumlanıyor. Çin'in hedefinin kaos değil istikrar, sömürgecilik değil altyapı yatırımları ve ekonomik iş birliği yoluyla bölgeyi müreffeh bir pazara dönüştürmek olduğunu göstermek istiyor.

Buna ek olarak Çin, ABD'nin koşulsuz İsrail desteğinin bölgede yarattığı güvensizlik ortamında sivil kayıplara karşı net tavır alarak ahlâki bir alternatif de sunuyor.

2023'te Suudi-İran normalleşmesindeki yapıcı rolünü bu krizde de sürdüren Pekin, Batı'nın askeri hegemonyasının karşısına arabulucu ve rasyonel ortak kimliğiyle de çıkıyor.

Bütün bu “imajlar” geleceğin dünya düzeninde Çin’in esas belirleyici güç olacağı intibasını yaratıyor.

Ekonomik Direnç

Çin'in “sakinliğinin” altında ekonomik savunma hattı da yatıyor. İran'ın ham petrol ihracatının yüzde doksanından fazlasının Çin'e akıyor olması, Tahran'ı Batı'nın yaptırım kıskacından koruyan en kritik kalkan. ABD, bu saldırılarla aynı zamanda Çin'in “enerji musluğunu” kesmeyi ve İran'ı bir “prova sahası” haline getirmeyi hedeflemekteydi. Ancak Pekin, 25 yıllık kapsamlı iş birliği anlaşmasına sadık kalarak bu darboğazı aşmayı başardı.

Bu süreçteki en kritik hamle ise finansal cephede yaşandı. Batı'nın SWIFT sistemine bağımlılığı kırmak amacıyla geliştirilen Çin'in Sınır Ötesi Bankalararası Ödeme Sistemi (CIPS), bu savaş döneminde adeta altın çağını yaşadı. Hindistan’ın İran petrolü için Çin Yuanı ile ödeme yapmaya başlaması da Yuan'ın uluslararasılaşması açısından tarihi bir dönüm noktası oldu. Bu gelişmeler dolar hegemonyasındaki çatlakların küçük ama kalıcı bir genişlemesini sağlamakta. Deutsche Bank ve Barclays gibi küresel finans kuruluşlarının raporları da bu tespiti doğruluyor.[1]

Böylece Çin, enerji piyasalarına şok etkisinin yaşandığı, petrol fiyatlarının dalgalandığı bu krizden sabırla ördüğü ekonomik ağ sayesinde ekonomik ve stratejik olarak daha güçlü çıkıyor.

Askeri Gözlem

Çin'in İran ile ilişkisi “askeri ittifak” olmaktan uzak. Ama bu durum, Pekin'in sahadaki süreci tamamen pasif biçimde izlediği anlamına da gelmiyor. Pekin, bu savaşı adeta bir “laboratuvar” olarak kullanıyor ve ABD'nin stratejik açmazlarını ve teknolojik darboğazlarını uzaktan ama son derece dikkatli bir gözle süzüyor.

Özellikle Hürmüz Boğazı'nın İHA'lar aracılığıyla kapatılmasının küresel enerji piyasalarına yaşattığı şok etkisi, Pekin için olası bir Tayvan krizinde Washington'ın “acı eşiğini” ölçmek adına paha biçilmez bir ders niteliği taşıyor. ABD kamuoyunun ve ekonomisinin enerji şoklarına nasıl tepki verdiğini, Amerikan askeri gücünün uzak cephelerde lojistik açıdan nerede zorlandığını gözlemlemek, Çin'in stratejisine doğrudan önemli veriler sağlıyor.

Sahadaki desteğe yönelik en çarpıcı iddia ise teknolojik destek konusunda. İran'ın misilleme operasyonlarında, Çin merkezli “Earth Eye Co” şirketi tarafından üretilen "TEE-01B" uydusunu kullandığına ilişkin “iddialar” gün yüzüne çıktı.[2] Pekin ise bu iddiaları ne doğruladı ne de yalanladı. Çin’in bu tutumuyla hem küresel arenada meşruiyetini korumayı hem de müttefikine somut fayda sağlamayı başardığı görülüyor.

Doğrudan Müdahale

Çin’in savaşa doğrudan müdahil olmamasının birden fazla nedeni bulunuyor.

Çin'in Orta Doğu'daki temel önceliği, Tek Kuşak Tek Yol girişiminin istikrarlı biçimde sürdürülmesidir. Çatışmayı tırmandıracak, petrol fiyatlarını yükseltecek ve ekonomik güvenliğini riske atacak doğrudan bir askeri müdahale, bu girişimine ciddi zararlar verebilir.

İkinci neden ise bölgesel çok taraflılık. Çin, yalnızca İran'la değil Suudi Arabistan, Mısır ve çeşitli Körfez devletleriyle de köklü ekonomik bağlar sürdürüyor. “Herkesle iyi geçinen tarafsız ortak” imajı, Pekin için uzun vadede son derece kıymetli. Açıkça İran’ın tarafını tutması bu imajını yerle bir edebilir.

Üçüncü neden ise askeri öncelikler. Çin'in birincil askeri hazırlıkları hâlâ çok daha kritik iki göreve odaklanmış durumda: Tayvan meselesi ve ABD'nin kuşatması. İran'a verilecek kapsamlı askeri destek, bu temel görevlere ayrılması gereken kaynakları tüketme riskini barındırıyor.

Yeni Düzenin Sessiz Mimarı

ABD ve İsrail'in saldırıları, Washington'ın bölgedeki meşruiyetini ve “oyun kurucu” vasfını önemli ölçüde sarstı. Bu erozyon, Çin'in "kazan-kazan" odaklı pragmatik diplomasisine devasa bir alan açtı.

Bununla birlikte Çin bu savaştan birçok kazanç elde etti. Pekin ABD'nin stratejik açmazlarını yakından öğrendi, İran petrolü üzerindeki ekonomik nüfuzunu pekiştirdi, Yuan'ın uluslararası kullanımını genişletti, Batılı finansal sistemlerin kırılganlığını açığa çıkardı ve bölgede “tercih edilen ortak” imajını güçlendirdi.

Öte yandan Pekin için tablonun olumsuz tarafları da bulunuyor. ABD bu savaşı aynı zamanda “Çin'e karşı gelecekteki olası savaşa hazırlık” perspektifiyle değerlendirirken, savaş Çin'in son on yılda titizlikle ördüğü diplomatik ve stratejik ağlara kimi hasarlar verdi, enerji piyasalarını sarstı ve Tayvan üzerindeki gerginliği dolaylı biçimde artırdı.

Fakat yine de gelişmelerin yönü, ABD hegemonyasının ironik biçimde kendi başlattığı savaşla sarsıldığı bu eşikte, yeni dünya düzeninin sessiz mimarının Pekin olacağına işaret ediyor.


[1] https://finance.yahoo.com/news/deutsche-bank-declares-china-energy-000000059.html

[2] https://haber.sol.org.tr/haber/ft-iran-cin-yapimi-casus-uyduyla-abd-uslerini-izledi-408472

14 Nisan 2026 Salı

(Çeviri) Orta Doğu’da Emperyalist Diplomasi – Lev Troçki

Çevirenin Notu: Bu çeviri 14 (27) Ekim 1908’de yazılan ve Proletari gazetesinin 1 (14) Ekim 1908 tarihli sayısında yayımlanan “Balkanlar, kapitalist Avrupa ve çarlık” yazısından alıntıları içermektedir. Yazının tamamına İş Bankası Kültür Yayınları’ndan çıkan Lev Troçki-Balkan Savaşları kitabının 17-35. sayfalarından ulaşabilirsiniz.

Çevirinin yapıldığı alıntılara şu linkten ulaşabilirsiniz:

https://www.marxists.org/archive/trotsky/britain/v1/ch02a.htm

Berlin hükümeti dişlerini sıkarak kenara çekildi ve beklemeyi tercih etti. Jön Türklerle yakınlaşma arayışına ne kadar zorlanırsa, onların tutumları o kadar sertleşecektir. Ancak kapitalist Almanya’nın, anayasal Türkiye’nin zaferini şimdiye kadar ikiyüzlü bir şekilde kutladığı kadar, çöküşünü de aynı samimiyetle karşılamaya hazır olduğu şüphesizdir. Öte yandan, Türkiye Almanya’nın Balkanlar’daki konumunu ne kadar zayıflatırsa, İngiltere de yeni düzene olan dostluğunu o kadar gürültülü bir şekilde gösterdi. Bu iki güçlü Avrupa devleti arasındaki bitmek bilmeyen mücadelede, Jön Türkler doğal olarak Thames Nehri’nde destek ve “dostlar” aradılar. Ancak İngiliz-Türk ilişkilerindeki hassas nokta Mısır’dır. Elbette İngiltere’nin Mısır’ı gönüllü olarak boşaltması söz konusu olamaz: Süveyş Kanalı’nı kontrol etmek, İngiltere’nin çıkarları açısından çok büyük önem taşıyor. Askeri zorluklar yaşanması durumunda İngiltere Türkiye’yi destekler mi? Yoksa Türkiye’yi sırtından bıçaklayıp Mısır’ı kendi malı ilan eder mi? Koşullara bağlı olarak her iki ihtimal de aynı derecede olasıdır. Ancak her iki durumda da İngiliz hükümetinin eylemlerini yönlendiren şey, liberal Türkiye’ye duyulan duygusal bir sevgi değil, soğuk ve acımasız bir emperyalist hesaplamadır.

***

Rus diplomasisi, donanmasının yarım asırdan fazla bir süredir engellendiği Karadeniz'den Akdeniz'e serbestçe çıkmasını istemektedir. Toplarla güçlendirilmiş iki deniz geçidi olan İstanbul Boğazı ve Çanakkale, Avrupa’nın mandası olması gereğiyle boğazların bekçisi olan Türklerin elindedir. Ancak Rus savaş gemileri Karadeniz'den çıkamıyorsa, yabancı gemiler de Karadeniz'e giremez. Çarlık diplomasisi, yasağın sadece kendi gemileri için kaldırılmasını istiyor. İngiltere buna pek razı olamaz. Boğazların silahsızlandırılması, ancak filosunu Marmara Denizi'ne veya Karadeniz'e gönderme imkânı verilirse kabul edilebilir. Ancak o zaman, önemsiz deniz kuvvetlerine sahip olan Rusya kazançlı çıkamayacak, aksine kaybedecektir. Ve Türkiye her iki durumda da kaybeder. Donanması güçsüzdür ve İstanbul’un efendisi, savaş gemilerini sadece limanlarına koyabilen bir devlet olur. Novoe Vremya[1], Çarlık hükümetine bu hakkı tanımayan İngiltere’ye sert bir dille eleştiriyor; bu hak, Karadeniz Filosu’nun zayıflığı göz önüne alındığında “tamamen teorik nitelik” taşıyor, ancak Şah’ın hükümetini Rusya’ya kapıları açmaya ikna ediyor ve karşılığında Türkiye’nin boğazlar üzerindeki hakimiyetini yabancı müdahalelerden koruyacağına söz veriyor. Berlin Antlaşması adına Türkiye ile Avusturya arasındaki özel anlaşmaya itiraz eden Rusya, kendisi de Türkiye ile özel bir anlaşma yoluyla Avrupa'nın mandası olma durumundan kurtulmak istiyor. Eğer amacına ulaşmayı başarsaydı, bu sadece Türkiye'nin barışçıl gelişimi için değil, tüm Avrupa'nın barışı için de bir tehlike oluşturacaktı.

Izvolski[2] Avrupa’da diplomatik entrikaların düğümlerini birbirine bağlarken, Albay Lyakhov[3] onun işini paylaşarak kılıcıyla bazı diplomatik düğümleri kesmek üzere Asya’ya doğru yola koyuluyor. Balkan olaylarının[4] gürültüsünün ve sadık basının vatansever çığlıklarının ardında, Çarlık, devrimci İran'ın kalbine karşı Kazak çizmelerinin ikinci bir saldırısını hazırlıyor.[5] Ve bu, sadece Avrupa'nın sessiz suç ortaklığıyla değil, aynı zamanda “liberal” Britanya'nın aktif işbirliğiyle de gerçekleştiriliyor.

İran’ın en önemli şehri Tebriz’in Şah’ın ordularına karşı kazandığı zafer, St. Petersburg ve Londra diplomasisinin planlarını tamamen altüst etme tehdidinde bulundu. Devrimin nihai zaferinin İran’ın ekonomik ve siyasi yeniden doğuşunu beraberinde getireceği gerçeğinin yanı sıra, uzayan iç savaş, Rus ve İngiliz sermayesinin çıkarlarına da doğrudan zarar verdi... İran’ın hükmü verilmişti.[6] İzvolski ile Grey[7] arasındaki son görüşmeler hakkında rapor veren Dışişleri Bakanlığı, Orta Asya sorunlarının çözümünde “uyumlu işbirliği”nin garantisi olarak her iki hükümetin de tam bir dayanışma içinde olduğunu gösterişli bir şekilde vurguladı. Ve 11 Ekim gibi erken bir tarihte, ciddi bir topçu ve süvari gücüyle desteklenen altı Rus piyade taburu, devrimci Tebriz’i işgal etmek için İran sınırını geçti. Şehirle telgraf bağlantıları uzun süredir kesilmiş durumda, böylece Avrupa'nın insancıl halkları, Çarlık rejiminin küstah ayaktakımının Tahran'ın dumanı tüten yıkıntıları arasında iki “Hıristiyan” ulusun “uyumlu işbirliğini” nasıl gerçekleştirdiğini adım adım takip etmek zorunluluğundan kurtulmuş oluyor...



[1] 1868'den 1917'ye kadar yayımlanan aşırı gerici St. Petersburg gazetesi. 1905'ten sonra Kara Yüzler olarak bilinen aşırı sağcı grupları açıkça destekledi.

[2] 1905'ten 1909'a kadar Rusya Dışişleri Bakanı. (ç.n.)

[3] Albay Lyakhov (1869-1919), İran'da Rus subaylardan oluşan bir Kazak Tugayının komutanıydı. Haziran 1908'de karşı devrimci bir darbeyi desteklemek amacıyla İran parlamentosunu bombaladı. (ç.n.)

[4] Bosna-Hersek, Ekim 1908'de Avusturya-Macaristan tarafından ilhak edildi. Avusturya-Macaristan'ın Balkanlar'daki bu güç pekiştirme hamlesine Çarlık Rusyası karşı çıktı. (ç.n.)

[5] 1905-1908 İran Devrimi, Şah'ın feodal rejiminden demokratik reformlar kazanmak için köylülük ve işçilerin desteğiyle küçük burjuva demokratlar tarafından yönetildi. Ana merkezi Tebriz'de olmak üzere yerel devrimci konseyler (encümenler) kuruldu. Eylül 1906'da Şah Muhammed Ali, kısıtlı bir oy hakkıyla Meclis'i toplamak zorunda kaldı. Daha küçük reformlar, grevlerin ve toprak gaspının artışını durdurmaya yetmedi ve Haziran 1908'de, İngiliz ve Rus emperyalizminin desteğiyle Şah, Meclis'i ve genel encümeni dağıtan bir darbe düzenledi. Bunun üzerine Tebriz ayaklandı ve encümen iktidarı ele geçirdi, ancak Ekim 1908'de Çarlık güçleri tarafından devrildi. (ç.n.)

[6] "Antlaşma" olarak adlandırılan belge, Ağustos 1907'de imzalanan İngiliz-Rus Antlaşması'ydı. Bu antlaşma, iki imparatorluk gücünün Orta Asya, Tibet, Afganistan ve İran'daki çıkarlarını tanımlıyordu; buna göre kuzey bölgesi (Tahran ve Tebriz dahil) ve doğu bölgesi sırasıyla Rusya ve İngiltere'ye "etki alanları" olarak tahsis edilmişti. (ç.n.)

[7] İngiliz liberal siyasetçi, 1905-1916 yılları arasında Dışişleri Bakanı. (ç.n.)

11 Nisan 2026 Cumartesi

İslamabad'da Müzakere Molası

28 Şubat'ta soykırımcı Epstein Koalisyonu'nun (ABD ve İsrail) İran'a karşı başlattığı savaş, Pakistan'ın arabuluculuğuyla sağlanan geçici ateşkesle iki haftalığına “durdu”. 22 Nisan'da sona erecek ateşkes öncesinde taraflar, 11 Nisan'da İslamabad'da bir araya geldiler. İran heyetine Meclis Başkanı Kalibaf, ABD heyetine ABD Başkan Yardımcısı Vance başkanlık etmekte. İran, görüşmelerin başlayabilmesi için Lübnan'da ateşkes sağlanmasını ve dondurulmuş varlıklarının serbest bırakılmasını ön şart olarak belirlerken, ABD ise gündem maddesini nükleer silahla sınırlı tuttu.

Diğer şartlarla birlikte ateşkes de kâğıt üzerinde kalmış durumda. İsrail "Ebedi Karanlık" adını verdiği operasyonlarla Lübnan'da üç yüzü aşkın kişiyi katlederken, Hizbullah da misilleme olarak Hayfa ve Tel Aviv'e füze saldırılarında bulundu. Hürmüz üzerinde ABD'ye ait dört yüz milyon dolarlık MQ-4C Triton uçağı düşürüldü, İran boğazı kısa süreliğine yeniden kapattı. Müzakere heyetlerine yönelik suikast tehdidi de sürecin kilit isimlerinden Harrazi'nin İsrail’in saldırısı sonucunda 9 Nisan'da ölmesiyle gerçeğe dönüştü. Pakistan, İslamabad'da kırmızı alarm ilan edip on binden fazla güvenlik personeli konuşlandırdı. Kısacası herkes diken üstünde.

ABD Masaya Oturtuldu

Kırk günlük savaşta on üç binden fazla hedefi vurmasına, İran'ın hava savunmasını, füze depolarını ve nükleer altyapısının büyük bölümünü tahrip etmesine rağmen ABD’nin masaya oturması kendi iradesi dışında gerçekleşti. Yani ABD masaya oturtuldu ve ABD’yi masaya oturtan ise İran’ın teslim olmayarak direnmesi ve bölgedeki ABD üslerini sürekli saldırı altında tutması oldu.

İran’ın direnişinin yanı sıra Hürmüz’ü kapatması da ABD’nin masaya oturmasına neden oldu. Hürmüz'ün kapanması petrol fiyatlarını yukarı fırlatırken dünya ticaretinin kritik bir yolu tıkandı ve bu da küresel sermayenin ve hammaddenin dolaşımına ciddi bir zarar verdi. Şimdi Washington, sahada açamadığı bu tıkanıklığı müzakere masasında gidermeye çalışıyor.

Buna ek olarak, ABD'nin iç çelişkileri de müzakereyi dayatıyor. Savaş boyunca Raytheon gibi silah tekellerinin yeni üretim sözleşmeleri kapmasına karşın, savaşa karşı sokaklara dökülen kitleler savaşın meşruiyet zeminini daraltıyor. Hakeza Trump destekçisi MAGA kitlesi ile Cumhuriyetçi Kongre üyeleri de ikiye bölündüler. Bu nedenle ABD ve Trump için müzakere hem iç baskıyı yönetme hem de zaman kazanarak yeni bir baskı gücü oluşturma girişimi olarak görünüyor. Nitekim ABD'nin müzakere sürerken bölgeye güç sevk etmeyi sürdürmesi de bunu doğruluyor.

İran’ın “Zaferi”

Daha önce müzakereler sürerken defalarca saldırıya uğrayan İran’ın masaya oturmasının ardında “zaferini” kalıcı kazanımlara dönüştürme isteği yatıyor.

On üç bin hedefin vurulduğu bir savaştan sağ çıkıp müzakere masasında kendi on maddelik çerçevesini dayatabilmek bir “zafer” olsa da, ABD gibi emperyalist bir güç karşısında bu “zaferin” uzun süre kalıcı olması pek olası değil. Bu nedenle İran hem direnişinin meşruiyetini güçlendirmek hem de somut kazanımları zorlamak için masada.

Diğer yandan küresel petrol ticaretinin can damarı olan Hürmüz Boğazı’nı elinde tutması, müttefikleri Husilerin yardımıyla Babülmendep Boğazı'nı da kapatabilecek olması ve Lübnan’da Hizbullah ile Irak’ta Haşdi Şabi’nin direniş gücü İran'ı masada güçlü kılıyor. Bununla birlikte yeni lider Mücteba Hamaney'in Direniş Cephesi'nin birliğini koruyacağını açıkça ilan etmesi İran’ın müzakerelerden çok sahadaki “zafere” odaklanmayı sürdüreceğini gösteriyor.

"Mola"

Müzakerelerin "kalıcı barıştan” çok savaşa verilmiş bir “mola” olduğuna işaret eden birden fazla neden var.

Birincisi, nükleer dosya, füze kapasitesi, yaptırımlar, Hürmüz'ün yönetimi, ABD’nin bölgedeki askeri varlığı ve İran'ın direniş eksenine verdiği destek gibi birbiriyle iç içe geçmiş ve onlarca yıllık birikimin ürünü olan meselelerin hiçbirinin değil iki haftada, aylarca uğraşılsa da çözülemeyecek olması.

İkincisi, soykırımcı işgalci İsrail'in saldırıları. İlan edilen her ateşkesi saldırılarıyla ihlal eden İsrail, bu sefer de Beyrut’u bombalayarak müzakere sürecini fiilen sabote etti. Bu durum, Epstein Koalisyonu'nun tutarlı ve birleşik bir aktör olarak davranamadığını gösteriyor. Netanyahu'nun her müzakere evresini işlevsiz kılabilmesi, ABD-İsrail ilişkisinde küçük ortağın büyüğünü sıklıkla peşinde sürükleyebileceğini ortaya koyuyor.

Üçüncüsü ve en belirleyici olanı ABD emperyalizminin müzakereyi savaşın alternatifi olarak değil, farklı araçlarla sürdürülen bir baskı biçimi olarak kullanması. ABD emperyalizminin enerji kaynaklarını, ticaret yollarını ve bölgedeki güç dengelerini belirlemede tek karar verici olma ısrarı, savaş ateşinin Orta Doğu’dan bütün dünyaya yayılacağını açıkça gösteriyor.

7 Nisan 2026 Salı

(Çeviri) Balkanlar ve İran'daki Olaylar - V. I. Lenin

Çevirenin Notu: Bu yazı Proletari gazetesinin 16 (29) Ekim 1908 tarihli 37. sayısında yayımlanmıştır. Yazıya şu linkten ulaşabilirsiniz:

https://www.marxists.org/archive/lenin/works/1908/oct/16.htm

Rusya’da ve Avrupa genelindeki siyasi basın son zamanlarda Balkanlar'daki olaylarla meşgul. Bir süreliğine Avrupa'da bir savaş tehlikesi çok yakın görünüyordu ve bu tehlike hiçbir şekilde ortadan kalkmış değil, ancak her şeyin bağırış çağırışla sonuçlanması ve savaşın önlenmesi ihtimali çok daha yüksek.

Krizin niteliğine ve bunun Rusya’daki işçi partisine yüklediği görevlere kısaca bir göz atalım.

Rus-Japon Savaşı ve Rus devrimi, Asya halklarının siyasi uyanışına güçlü bir ivme kazandırdı. Ancak bu uyanış ülkeden ülkeye o kadar yavaş yayıldı ki, İran’da Rus karşı devrimi belirleyici bir rol oynadı ve oynamaya devam ediyor; Türkiye’de devrim, başını Rusya’nın çektiği güçlerin karşı devrimci koalisyonuyla karşı karşıya kaldı. Doğru, Avrupa basınının ve diplomatik açıklamaların genel tonu bununla çelişiyor gibi görünebilir. Bu açıklamalara ve yarı resmi basına inanacak olursak, yeniden canlanan Türkiye’ye karşı evrensel bir “sempati”, anayasal rejiminin güçlendirilip geliştirilmesini yönelik evrensel bir arzu ve burjuva Jön Türklerin “ılımlılığı”na yönelik genel bir övgü söz konusudur.

Ancak tüm bu güzel sözler, Avrupa’nın “günümüz” gerici hükümetlerinin ve günümüz gerici burjuvazisinin alışıldık burjuva ikiyüzlülüğünün tipik bir örneğidir. Gerçek şu ki, kendisini demokrasi olarak adlandıran tek bir Avrupa ülkesi ve demokratik, ilerici, liberal, radikal vb. olduğunu iddia eden tek bir Avrupa burjuva partisi bile, Türk devriminin zaferini ve konsolidasyonunu desteklemek için hiçbir şekilde gerçek bir istek göstermemiştir. Aksine, hepsi devrimin başarısından korkmaktadır; çünkü devrimin kaçınılmaz sonucu, bir yandan tüm Balkan uluslarında özerklik ve gerçek demokrasi arzusunu beslemek, diğer yandan ise İran devriminin zaferini sağlamak, Asya’daki demokratik harekete yeni bir ivme kazandırmak, Hindistan’daki bağımsızlık mücadelesini yoğunlaştırmak, Rusya’nın sınırları boyunca uzanan muazzam bir alanda özgür kurumlar yaratmak ve dolayısıyla Kara Yüzler[1] çarlık rejiminin politikasını engelleyecek ve Rusya’da devrimin yükselişini kolaylaştıracak yeni koşullar yaratmak olacaktır, vb.

Esasen, şu anda Balkanlar, Türkiye ve İran’da gördüğümüz şey, Asya’da yükselen demokrasi dalgasına karşı Avrupa güçlerinin kurduğu bir karşı-devrimci koalisyondur. Hükümetlerimizin tüm çabaları, “büyük” Avrupa gazetelerinin tüm vaazları, bu gerçeği örtbas etmeye, kamuoyunu yanıltmaya, ikiyüzlü konuşmalar ve diplomatik hokus-pokuslarla, az medeni ama demokrasi mücadelesinde en enerjik olan Asya uluslarına karşı, sözde medeni Avrupa uluslarının kurduğu karşı-devrimci koalisyonu gizlemeye yöneliktir. Ve bu aşamada proletaryanın politikasının özü, bu burjuva ikiyüzlülerin maskesini düşürmek ve kendi ülkelerindeki proleter mücadelesinden korkan, Asya’daki devrime karşı jandarma rolünü oynayan ve başkalarının da oynamasına yardım eden Avrupa hükümetlerinin gerici karakterini en geniş halk kitlelerine ifşa etmek olmalıdır.

Avrupa, Türkiye ve Balkanlardaki tüm olaylarının etrafına yoğun bir entrika ağı örmüştür ve sıradan vatandaş, sürecin bütününü gizlemek amacıyla halkın dikkatini önemsiz ayrıntılara, ikincil meselelere ve güncel gelişmelerin münferit yönlerine çekmeye çalışan diplomatlar tarafından aldatılmaktadır. Buna karşılık, bizim görevimiz, uluslararası Sosyal Demokrasi’nin görevi, halka bu gelişmelerin birbiriyle nasıl bağlantılı olduğunu göstermek, bunların temel eğilimini ve altında yatan nedenleri ortaya çıkarmak olmalıdır.

Mümkün olduğunca büyük bir pay “kapmak” ve topraklarını ve sömürgelerini genişletmek isteyen kapitalist güçler arasındaki rekabet, Avrupa’ya bağımlı veya Avrupa tarafından “korunan” uluslar arasında bağımsız bir demokratik hareketin ortaya çıkmasından duyulan korku ile birleşince, tüm Avrupa politikasının iki temel kaynağı ortaya çıkmaktadır. Jön Türkler, ılımlılıkları ve itidalli davranışları nedeniyle övülüyor; yani Türk devrimi, zayıf olduğu, halk kitlelerini gerçekten bağımsız eyleme teşvik etmediği, Osmanlı İmparatorluğu’nda başlayan proletarya mücadelesine düşman olduğu için övülüyor — ve aynı zamanda Türkiye’nin yağmalanması da devam ediyor. Jön Türkler, Türk topraklarının yağmalanmasına devam edilmesini mümkün kıldıkları için övülüyorlar. Jön Türkleri övüyorlar ve açıkça Türkiye’yi bölmeyi amaçlayan bir politikayı sürdürüyorlar. Bu bağlamda, Sosyal-Demokrat Leipziger Volkszeitung gazetesi şu çok doğru ve yerinde yorumu yaptı:

“1791 yılının Mayıs ayında, ülkelerinin refahını gerçekten önemseyen ileri görüşlü devlet adamları Polonya’da bir siyasi reform gerçekleştirdiler. Prusya Kralı ve Avusturya İmparatoru, 3 Mayıs Anayasası’nı överek bunun ’komşu ülkeye refah getireceğini’ söylediler. Bütün dünya, Paris’teki korkunç Jakobenlerden farklı olarak ’ılımlılık’ sergiledikleri için Polonyalı reformcuları övdü... 23 Ocak 1793'te Prusya, Avusturya ve Rusya, Polonya'yı bölüşen bir antlaşma imzaladılar!

“Ağustos 1908’de Jön Türkler, siyasi reformlarını alışılmadık bir pürüzsüzlükle gerçekleştirdiler. Tüm dünya, Rusya’nın korkunç sosyalistlerinden farklı olarak böylesine saygıdeğer bir ’ılımlılık’ sergiledikleri için onları övdü... Şimdi, Ekim 1908’de, Türkiye’nin bölünmesini müjdeleyen bir dizi gelişmeye tanık oluyoruz.”

Gerçekten de, diplomatların sözlerine inanıp, devrimci Türkiye’ye karşı güçlerin kolektif eylemini, yani yaptıklarını göz ardı etmek çocukça olur. Mevcut gelişmelerin öncesinde birçok ülkenin dışişleri bakanları ve devlet başkanlarının toplantı ve görüşmelerinin yapılmış olması gerçeği bile, diplomatik açıklamalara duyulan bu naif inancı ortadan kaldırmaya yeter. Ağustos ve Eylül aylarında, Jön Türk devriminin hemen ardından ve Avusturya ile Bulgaristan’ın açıklamalarından hemen önce, Bay Izvolski[2], Karlsbad ve Marienbad’da İngiltere Kralı Edward ve Fransa Başbakanı Clemenceau ile bir araya geldi; Avusturya ve İtalya Dışişleri Bakanları von Aehrenthal ve Tittoni, Salzburg'da bir araya geldi; ardından 15 Eylül'de Buchloe'de Izvolski ile Aehrenthal arasında; Budapeşte'de Bulgaristan Prensi Ferdinand ile İmparator Franz-Joseph arasında; Izvolski'nin Alman Dışişleri Bakanı von Schoen ile ve daha sonra Tittoni ve İtalya Kralı ile görüşmeleri gerçekleşti.

Bu gerçekler her şeyi açıkça ortaya koymaktadır. Avusturya ve Bulgaristan’ın harekâtından önce, altı büyük güç –Rusya, Avusturya, Almanya, İtalya, Fransa ve İngiltere– arasında krallar ve bakanların katıldığı gizli ve doğrudan görüşmelerde tüm önemli hususlar üzerinde mutabakat sağlanmıştı. Aehrenthal'ın İtalya, Almanya ve Rusya'nın Avusturya'nın Bosna-Hersek'i ilhak etmesine onay verdiğini söylediğinde doğruyu mu söylediğine dair basında çıkan tartışma, başından sonuna kadar bir komediydi, sadece liberal cahilleri kandırabilecek düpedüz bir aldatmacaydı. Avrupa güçlerinin dış politika yöneticileri — Izvolski'ler, Aehrenthal'lar ve taçlı haydutlar çetesi ile bakanları — basına kasten şu kemiği attılar: “Devam edin beyler, kimin kimi aldattığı ve kimin kime hakaret ettiği, Avusturya'nın Rusya'yı mı, yoksa Bulgaristan'ın Avusturya'yı mı aldattığı vb. konularında, Berlin Antlaşması'nı[3] yırtmaya "ilk" kimin başladığı konusunda önerilen güçler konferansına yönelik farklı tutumlar konusunda ve benzeri konular hakkında. Lütfen kamuoyunun dikkatini bu ilginç ve önemli — ah, çok önemli! — sorularla meşgul edin. Gerçekten önemli olan şeyi, yani asıl mesele üzerinde, yani Jön Türk devrimine karşı harekete geçilmesi, Türkiye’yi bölmek için atılacak sonraki adımlar, Çanakkale anlaşmasının bir bahaneyle yeniden düzenlenmesi, Rusya’nın Kara Yüzler çarı’nın İran devrimini boğmasına izin verilmesi konusunda zaten bir ön anlaşmaya vardığımızı gizlemek için tam da buna ihtiyacımız var. Meselenin özü budur; tüm Avrupa’nın gerici burjuvazisinin liderleri olarak bizim gerçekten ihtiyacımız olan budur ve yaptığımız da budur. Basındaki ve parlamentodaki liberal ahmaklara gelince, onlar zamanlarını tüm bunların nasıl başladığını, kimin ne dediğini ve sömürgeci yağma ile demokratik hareketlerin bastırılması politikasının nihayet nasıl imzalanıp mühürlenerek dünyaya sunulacağını tartışarak geçirebilirler.

Avrupa'daki her büyük güçte — şimdilik “doymuş” olan Avusturya hariç — liberal basın, hükümetini ulusal çıkarlarını yeterince savunmamakla suçluyor. Her yerde liberaller, ülkelerini ve hükümetlerini durumu “kullanma” konusunda en beceriksiz, kandırılmış vb. olarak gösteriyorlar. Ve bu tam da bizim Kadetlerimizin[4] politikasıdır. Uzun zamandır Avusturya’nın başarılarının kendilerini “kıskandırdığını” söylüyorlar (Bay Milyukov’un kendi sözleri). Genel olarak liberal burjuvazinin ve özel olarak bizim Kadetlerimizin bu politikası, ilerleme ve özgürlüğün gerçek çıkarlarına yönelik en iğrenç ikiyüzlülük, en alçakça ihanettir. Çünkü bu politika, öncelikle, gerici hükümetlerin komplosunu örtbas ederek kitlelerin demokratik bilincini bulandırmaktadır. İkincisi, her ülkeyi sözde aktif bir dış politika izlemeye zorlamaktadır, yani sömürgeci yağma sistemini ve Balkan meselelerine büyük güçlerin müdahalesini meşrulaştırmaktadır; bu müdahale her zaman gericidir. Üçüncüsü, bu politika doğrudan gericiliğin işine gelir; halkın ilgisini “biz”in ne kadar alacağına, ganimetten ne kadar pay alacağına, “kendimiz” için ne kadar pazarlık yapabileceğimize çekiyor. Gerici hükümetlerin bu noktada en çok ihtiyaç duydukları şey, tam da “kamuoyunun” toprak ele geçirmelerini, “tazminat” taleplerini vb. desteklediğini savunma fırsatıdır. Bakın, diyorlar, ülkemin basını beni aşırı cömertlikle, ulusal çıkarları yeterince savunmamakla, fazla uysal olmakla suçluyor ve savaşla tehdit ediyor. Dolayısıyla, taleplerim son derece “mütevazı ve adil”dir ve bu nedenle tam olarak karşılanmalıdır!

Rus Kadetlerinin politikası, Avrupa liberal burjuvazisinin politikası gibi, gerici hükümetlere boyun eğme, sömürgeci genişleme ve yağmalamayı savunma ve diğer ülkelerin işlerine karışmadır. Kadetlerin politikası, “muhalefet” bayrağı altında yürütüldüğü için özellikle zararlıdır ve bu nedenle pek çok kişiyi yanıltır, Rus Hükümetine güvenmeyenlerin güvenini kazanır ve kitleleri yozlaştırır. Bu nedenle, Duma milletvekillerimiz ve tüm parti örgütlerimiz şunu akılda tutmalıdır: Duma kürsüsünde, broşürlerde ve toplantılarda, otokrasinin gerici politikası ile Kadetlerin ikiyüzlü muhalefeti arasındaki bağı ortaya koymadan, Balkan olayları hakkındaki Sosyal-Demokrat propaganda ve ajitasyonda tek bir ciddi adım bile atamayız. Kadetlerin dış politikasının özünde onlarla aynı olduğunu açıklamadıkça, halkımıza Çarlık hükümetinin politikasının ne kadar zararlı ve gerici olduğunu asla açıklayamayız. Kadetlerin laf kalabalıkları, poz kesmeleri, ahlâki çekinceleri ve kaçamaklarıyla mücadele etmedikçe, dış politikadaki şovenizm ve Kara Yüzler ruhuyla mücadele edemeyiz.

Liberal-burjuva bakış açısına verilen tavizlerin sosyalistleri nereye götürdüğü, aşağıdaki örnekten anlaşılacaktır. Tanınmış oportünist dergi Sozialistische Monatshefte’de Max Schippel, Balkan krizi hakkında şöyle diyor: “Parti üyelerinin neredeyse tamamı, Berlin’deki merkezi yayın organımızda [Vorwärts] son zamanlarda bir kez daha dile getirilen, Almanya’nın Balkanlar’daki ne şimdiki ne de gelecekteki devrimlerde arayacağı bir şey olmadığı görüşünün hâkim olmasını bir hata olarak görecektir. Elbette, toprak kazanımları için çabalamamalıyız... Ancak, Avrupa, tüm Asya ve Afrika’nın bir kısmı arasında önemli bir bağlantı noktası olan bu bölgedeki büyük güç dengesi değişikliklerinin, uluslararası konumumuz üzerinde doğrudan bir etkisi olduğu şüphesizdir... Şu an için gerici Rus devinin belirleyici bir önemi yoktur... 1850’lerin demokratlarının yaptığı gibi, Rusya’yı her zaman ve her yerde bir düşman olarak görmek için hiçbir nedenimiz yok.”

Sosyalist kılığına girmiş bu aptal liberal, Rusya’nın “Slav kardeşler”e yönelik “ilgisi”nin ardındaki gerici entrikaları fark edememiştir! “Biz” (yani Alman burjuvazisi), “bizim” konumumuz vb. ifadeleri kullanarak, ne Jön Türk devrimine indirilen darbeyi ne de Rusya’nın İran devrimine karşı eylemlerini fark edememiştir!

Schippel’in açıklaması derginin 22 Ekim tarihli sayısında yer aldı. 5 (18) Ekim'de, Novoye Vremya[5], “Tebriz'deki anarşinin inanılmaz boyutlara ulaştığını” ve şehrin “yarı vahşi devrimciler tarafından yarı yarıya tahrip edildiğini ve yağmalandığını” iddia eden zehirli bir makale yayımladı. Başka bir deyişle, Tebriz'de devrimin Şah'ın birlikleri üzerindeki zaferi, yarı resmi Rus dergisinin öfkesini hemen uyandırdı. Dergi, Pers devrimci güçlerinin lideri Sattar Han’ı “Azerbaycan’ın Pugaçov’u[6]” olarak tanımlıyor (Azerbaycan, Pers ülkesinin kuzey eyaletidir ve Reclus’a göre toplam nüfusun yaklaşık beşte birini oluşturur; Tebriz ise bu eyaletin başkentidir). Novoye Vremya, “Rusya’nın, Pers sınırındaki kârlı ticaretimizi mahveden bu saldırganlıkları sonsuza kadar tolere edip edemeyeceği sorusu akla gelmektedir...” diye yazmıştır. “Doğu Transkafkasya ve Azerbaycan’ın etnik olarak bir bütün olduğu unutulmamalıdır... Transkafkasya’daki Tatar yarı-entelektüeller, Rus tebaası olduklarını unutarak, Tebriz’deki ayaklanmalara sıcak bir sempati gösteriyor ve şehre gönüllüler gönderiyorlar... Bizim için çok daha önemli olan, Rusya’ya sınır komşusu olan Azerbaycan’ın sakinleştirilmesidir. Ne kadar üzücü olursa olsun, koşullar, müdahale etmeme konusundaki güçlü isteğine rağmen, Rusya’yı bu görevi üstlenmeye zorlayabilir.”

20 Ekim’de Alman Frankfurter Zeitung gazetesi, St. Petersburg’dan gelen bir habere göre, “telafi” amacıyla Rusya’nın Azerbaycan’ı işgal etmesinin düşünüldüğünü yazdı. 11 (24) Ekim’de aynı gazete Tebriz’den gelen bir telgrafı yayımladı: “İki gün önce süvari ve topçu desteğiyle altı Rus piyade taburu İran sınırını geçti ve bugün Tebriz’de olmaları bekleniyor.”

Max Schippel’in liberal ve polis basınının güvencelerini ve haykırışlarını kölece tekrarlayarak Alman işçilere Rusya’nın gerici bir dev olarak öneminin artık geçmişte kaldığını ve her koşulda Rusya’yı düşman olarak görmenin hatalı olacağını söylediği gün, tam da o gün Rus birlikleri İran sınırını geçiyordu!

Elleri kanlı Nikolay’ın birlikleri tarafından İranlı devrimcilere yönelik yeni bir katliam yaşanacak. Lyakhov’un[7] gayri resmi olarak harekete geçmesinin ardından, Azerbaycan’ın resmi işgali ve 1849’da I. Nikolay’ın Macar devrimine karşı birliklerini gönderdiği zaman Rusya’nın Avrupa’da yaptıklarının Asya’da tekrarlanması gerçekleşiyor. O dönemde Avrupa’nın burjuva partileri arasında, günümüzde tüm burjuva demokratların yaptığı gibi sadece ikiyüzlü bir şekilde özgürlükten bahsetmekle kalmayıp, özgürlük için mücadele edebilecek gerçek demokratlar vardı. Rusya o zaman, en azından birkaç Avrupa ülkesine karşı Avrupa’nın jandarması rolünü oynamak zorundaydı. Bugün, “kızıl” Clemenceau’nun “demokratik” cumhuriyeti de dahil olmak üzere tüm büyük Avrupa güçleri, demokrasinin kendi ülkelerinde yayılmasından, bunun proletaryaya sağlayacağı yarardan ötürü, ölümcül bir korku duydukları için, Rusya’nın Asya’da jandarma rolünü oynamasına yardım ediyorlar.

Rusya’nın İran devrimine karşı “harekete geçme özgürlüğü”nün, Rusya, Avusturya, Almanya, İtalya, Fransa ve İngiltere’nin Eylül ayındaki gerici komplosunun bir parçası olduğuna dair en ufak bir şüphe olamaz. Bunun bazı gizli belgelerde açıkça belirtilmiş olması (ki bu belgeler yıllar sonra bir tarihsel belgeler derlemesinde yayımlanabilir) ya da sadece İzvolski tarafından en uysal müzakerecilere ima edilmiş olması, ya da bu sonuncuların “işgal”den “ilhak”a geçmeyi amaçladıklarını “ima” etmiş olmaları, ve Rusların belki de Lyakhov politikasından “işgal”e geçmek isteyeceklerini, ya da başka bir anlaşma yapıldığını ima etmiş olsalar da — bunların hiçbiri en ufak bir öneme sahip değildir. Önemli olan, ne kadar resmi olursa olsun, Rus güçlerinin Eylül ayındaki karşı-devrimci komplosunun bir gerçek olduğu ve bunun öneminin her geçen gün daha da netleşmesidir. Bu, proletaryaya ve demokrasiye karşı bir komplodur. Bu, Asya’daki devrimi doğrudan bastırmak ya da en azından dolaylı darbeler indirmek için yapılan bir komplodur. Bu, bugün Balkanlar’da, yarın İran’da, belki de ertesi gün Anadolu’da ve Mısır’da vb. sömürgeci yağma ve toprak fetihlerinin devamı için yapılan bir komplodur.

Sadece dünya proleter devrimi, taçlı haydutlar ile uluslararası sermayenin bu birleşik gücünü devirebilir. Tüm sosyalist partilerin acil görevi, kitleler arasında ajitasyonu yoğunlaştırmak, tüm ülkelerin diplomatlarının hilelerini ortaya çıkarmak ve halkın görmesi için tüm gerçekleri ortaya koymaktır; bu gerçekler, istisnasız tüm müttefik güçlerin, hem jandarmanın görevlerini doğrudan yerine getirenler olarak hem de onun suç ortakları, dostları ve finansörleri olarak oynadıkları alçakça rolü ortaya koymaktadır.

Duma’daki Rus Sosyal Demokrat milletvekillerine, Izvolski’nin bir açıklaması ve Kadetler ile Oktobristlerin[8] bir sorusunun beklendiği bir ortamda, son derece ağır, ancak aynı zamanda son derece asil ve önemli bir görev düşüyor. Sosyal-Demokrat milletvekilleri, başlıca gerici gücün, karşı devrimin baş komplocusunun politikasının paravanı olan bir organın üyeleridir ve kendilerinde tüm gerçeği söyleme cesaretini ve yeteneğini bulmak zorundadırlar. Böyle bir zamanda, Kara Yüzler Duma’sındaki Sosyal-Demokrat milletvekilleri, kendilerine çok şey verilmiş ve onlardan çok şey beklenen kişilerdir. Çünkü onlar dışında, Duma'da Kadetler ve Oktobristlerin pozisyonlarından başka bir pozisyondan çarlık rejimine karşı protesto sesini yükseltecek kimse yoktur. Ve böyle zamanlarda ve mevcut koşullarda bir Kadet “protesto”, hiç protesto etmemekten daha kötüdür; çünkü bu protesto, ancak aynı kapitalist kurt sürüsünün içinden ve aynı kurt politikası adına yapılabilir.

Bu nedenle Duma grubumuz ve diğer tüm parti örgütlerimiz derhal harekete geçmelidir. Kitleler arasında propaganda yapmak, sıradan zamanlara kıyasla şu anda yüz kat daha önemlidir. Tüm parti propagandamızda üç temel ilke ön plana çıkmalıdır. Birincisi, Kara Yüzler’den Kadetler’e kadar tüm gerici ve liberal basının aksine, Sosyal-Demokratlar konferansların diplomatik oyunlarını, büyük güçlerin anlaşmalarını, Avusturya’ya karşı İngiltere ile, ya da Almanya’ya karşı Avusturya ile yapılan ittifakları ya da diğerlerini ifşa etmelidir. Bizim görevimiz, büyük güçlerin gerici bir komplo düzenlediklerini, hükümetlerin bu komployu kamuoyu görüşmeleri maskaralığının arkasına saklamak için ellerinden gelen her şeyi yaptıklarını ortaya çıkarmaktır. Politikamız, bu diplomatik maskaralığı kınamak, gerçeği halka duyurmak, uluslararası anti-proleter gericiliği ifşa etmek olmalıdır! İkincisi, bu komplonun iddia edilen sonuçlarından farklı olarak gerçek sonuçlarını, yani Türk devrimine vurulan darbeyi, Rusya’nın İran devrimini boğmadaki yardımını, diğer ulusların işlerine müdahalesini ve temel demokratik ilke olan ulusların kendi kaderini tayin hakkının ihlalini ortaya koymalıyız. Bu hak, bizim programımız ve dünyadaki tüm Sosyal-Demokrat partilerin programları tarafından savunulmaktadır. Ve bir yandan Avusturyalıların, diğer yandan da Rus Kara Yüzler’in “Slav kardeşleri” için duydukları “kaygı”dan daha gerici bir şey olamaz. Bu “kaygı”, Rusya’ya Balkanlar’da uzun zamandır kötü bir şöhret kazandıran alçak entrikaları örtbas etmek için kullanılmaktadır. Bu “kaygı”, her zaman bir Balkan ülkesinde veya diğerinde gerçek demokrasiye yönelik ihlallere indirgenmektedir. Güç sahiplerinin Balkan uluslarına “kaygı” duymalarının tek samimi yolu vardır; o da onları rahat bırakmak, yabancı müdahaleyle onları taciz etmeyi bırakmak, Türk devriminin tekerleğine çomak sokmaktan vazgeçmektir. Ancak elbette işçi sınıfı burjuvaziden böyle bir politika bekleyemez.

Adı en liberal ve “demokratik” olanlar da dahil olmak üzere tüm burjuva partileri, bizim Kadetler de dahil, kapitalist dış politikayı desteklemektedir. Sosyal-Demokratların halkın bilgisine özel bir gayretle sunmaları gereken üçüncü husus budur. Çünkü her bakımdan liberaller ve Kadetler, kapitalist uluslar arasındaki mevcut rekabeti savunurlar; Kara Yüzler’den sadece bunun alacağı biçimler konusunda ayrılırlar ve sadece hükümetin şu anda dayandığı anlaşmalardan farklı uluslararası anlaşmalar üzerinde ısrar ederler. Ve burjuva dış politikasının bir çeşidine karşı, aynı politikanın başka bir çeşidini savunan bu liberal mücadele, hükümetin diğer ülkelerin gerisinde kaldığı (yağma ve müdahale konusunda!) yönündeki bu liberal suçlamalar, kitleler üzerinde son derece yozlaştırıcı bir etkiye sahiptir. Tüm sömürge politikasına hayır, yabancı toprakları ve yabancı halkları fethetmek, yeni ayrıcalıklar, yeni pazarlar, Boğazların kontrolü vb. için yürütülen tüm müdahale politikasına ve kapitalist mücadeleye hayır! Sosyal-demokratlar, “barışçıl ve adil” kapitalist ilerleme gibi aptalca ve dar görüşlü bir ütopyaya inanmazlar. Onların mücadelesi, dünyada barış ve özgürlüğün tek savunucusunun uluslararası devrimci proletarya olduğunu bilerek, kapitalist toplumun tamamına karşıdır.

P.S.: Bu makale baskıya gönderildikten sonra, gazeteler St. Petersburg Telgraf Ajansı’nın, Rus birliklerinin İran sınırını geçtiğine dair haberi yalanlayan bir telgrafını yayımladılar. Bu telgraf, 24 Ekim tarihli Frankfurter Zeitung’un ikinci sabah baskısında yer aldı. Üçüncü baskıda, 24 Ekim saat 22.50'de İstanbul’dan gelen bir habere göre, 24 Ekim akşamı Rus birliklerinin İran sınırını geçtiği haberi İstanbul’a ulaşmıştı. Sosyalist gazeteler hariç yabancı basın, şu ana kadar Rusya'nın İran'ı işgaline ilişkin sessizliğini koruyor.

Özetle: Henüz bütün gerçeği öğrenebilecek durumda değiliz. Her halükârda, Çarlık  ile St. Petersburg Telgraf Ajansı’ndan gelen “yalanlamalara” elbette güvenilemez. Rusya’nın, büyük güçlerin bilgisi dahilinde, entrikadan asker göndermeye kadar elindeki her türlü imkânla İran devrimine karşı savaştığı bir gerçektir. Rusya’nın politikasının Azerbaycan’ı işgal etmek olduğu da şüphesizdir. Ve eğer birlikler henüz sınırı geçmemişse, büyük olasılıkla bunu yapmak için gerekli tüm hazırlıklar çoktan yapılmıştır. Ateş olmayan yerden duman çıkmaz.



[1] 20. yüzyılın başlarında (özellikle 1905-1914 arası) Çarlık Rusyasında faaliyet gösteren; monarşi yanlısı, aşırı sağcı, Yahudi karşıtı ve gerici bir harekettir. (ç.n.)

[2] Çarlık Rusyasının Dış İşleri Bakanı. (ç.n.).

[3] 1877-78 Rusya-Osmanlı Savaşı'ndan sonra Rusya, İngiltere, Avusturya-Macaristan, Almanya, Fransa, İtalya ve Osmanlı temsilcilerinden oluşan kongre tarafından 13 Temmuz 1878'de imzalan bir antlaşma. (ç.n.)

[4] Genellikle liberal akademisyenler, hukukçular ve burjuvaziden oluşan ve 1905 Devrimi'nden sonra Rusya’da kurulan Anayasal Demokrat Parti üyelerine, partinin Rusça baş harfleri olan "K-D"nin okunuşundan dolayı, "Kadetler” denirdi. (ç.n.)

[5] Novoye Vremya (Yeni Zamanlar), 1868'den Ekim 1917'ye kadar St. Petersburg'da yayımlanan günlük bir gazete. Başlangıçta ılımlı liberal olan gazete, 1876'da aristokrasi ve bürokrasi arasındaki gerici çevrelerin sözcüsü haline geldi. Burjuva-liberal hareketin yanı sıra devrimci harekete de karşıydı. 1905'ten itibaren Kara Yüzler'in organı oldu. Lenin, onu rüşvetçi basının bir örneği olarak adlandırdı.

[6] Yemelyan Pugaçov, 1773-75 yıllarında Rusya'daki gerçekleşen köylü ayaklanmasının lideriydi.

[7] Vladimir Lyakhov (1869-1919) 1908 yılında Albay rütbesiyle, Tahran'daki İran Kazak Tugayı'nın komutanı olarak görev yaparken, Şah Muhammed Ali'nin emriyle İran Meclisi'ni (Meclis-i Şura-yı Millî) bombalatmıştır. (ç.n.)

[8] 1905 Rus Devrimi sırasında Çar II. Nikolay'ın yayımladığı Ekim Manifestosu'nu destekleyen, ılımlı, anayasal monarşist ve liberal-muhafazakar bir Rus siyasi partisi.

4 Nisan 2026 Cumartesi

Lübnan'da “Yeni” Savaş

Soykırımcı Epstein Koalisyonu’nun (ABD ve İsrail) 28 Şubat'ta İran'a yönelik başlattığı kapsamlı saldırıların üzerinden bir ay dahi geçmeden, Orta Doğu'daki savaşın ağırlık merkezi hızla Lübnan'a kaymış durumda. Soykırımcı ve işgalci İsrail'in 2 Mart'ta başlattığı hava saldırıları ve 16 Mart'ta duyurduğu kara harekâtı, emperyalizmin ve siyonizmin bölgedeki hegemonyasını tesis etme arayışının en kanlı tezahürü. Ancak Nisan ayının ilk günleriyle birlikte sahadan gelen güncel veriler, Tel Aviv'in planlarının ciddi bir direniş duvarına çarptığına işaret ediyor.

"Gazze Modeli" Dayatması

İsrail Savunma Bakanı Katz'ın harekâtın başında dile getirdiği "Litani Nehri'ne kadar olan hattı tam kontrol altına alma" ve bölgeyi "Gazze modeline" dönüştürme “planı”, sivillere yönelik bir soykırım planıydı.[1] Nitekim hayatını kaybedenlerin sayısının 1200'ü aşması ve sivil altyapının planlı tahribatı bu vahşetin boyutlarını özetliyor.[2] Fakat işgal ordusu sahada ilerledikçe direnenlerin duvarına çarpmaya başladı. İsrail ordusu "Hizbullah'ın silahsızlandırılması" gibi büyük hedeflerden geri adım atma sinyalleri veriyor; zira bu hedefe ulaşmanın "Lübnan'ın her köyünü tek tek dolaşmayı" gerektirdiğinin ve bunun büyük bir askeri felaket anlamına geleceğinin farkına varmış durumdalar.

Tampon Bölgenin ve Ordunun Çöküşü

İsrail'in teknolojik ve hava üstünlüğüne dayalı askeri doktrini, sahada Hizbullah'ın hazırlığına şiddetle çarptı. Nisan ayının ilk günlerinde İsrail'in ilan ettiği sözde "tampon bölge" fiilen çöktü, direniş roketleri İsrail'in içlerine, tüm yerleşim hattına yayıldı. Hizbullah'ın gelişmiş silah sistemlerini sahaya sürmesi de dengeleri değiştiriyor. Nitekim İsrail ordusu, Güney Lübnan'da gelişmiş bir Hermes-450 insansız hava aracının yerden havaya füzeyle düşürüldüğünü kabul etmek zorunda kaldı.[3]

İsrail ordusunda yaşanan tıkanıklık da artık gizlenemiyor. Genelkurmay Başkanı Zamir'in "daha fazla askere ihtiyacımız var" diyerek itiraf ettiği personel krizine, asker ailelerinin isyanı eklenmiş durumda. Nahal Tugayı'ndaki askerlerin aileleri, hava desteği eksikliği ve güvenli olmayan saha koşulları nedeniyle çocuklarının Lübnan'da görevlendirilmesine karşı Başbakan Netanyahu'ya bir mektup gönderdi. İşgal ordusunun yedek generali Gerşon Hakohen'in de açıkça dile getirdiği "Eğer onlara söylendiği gibi Hizbullah gerçekten yenildiyse, nasıl bu kadar çabuk toparlanabildi?" sorusu[4], İsrail kamuoyundaki paniğin en net özeti.

Ortak Direniş Hattı

Meselenin sadece Güney Lübnan'a hapsedilemeyecek kadar çok boyutlu olduğu, güncel gelişmelerle bir kez daha kanıtlanıyor. Savaşın askeri boyutuna, son derece tehlikeli bir siyasi kuşatma eşlik ediyor. Washington'ın baskısıyla Lübnan hükümeti, Hizbullah'ın askeri kanadını "yasadışı" ilan etmeye girişerek iç cepheyi çökertmeye çalışıyor. Üstelik Suriye'deki HTŞ iktidarının bu silahsızlandırma dayatmasına destek vererek Lübnan sınırına kuvvet yığması, direnişin hem güneyden işgalci İsrail hem de kuzeyden emperyalist destekli vekil güçler tarafından kıskaca alınmaya çalışıldığını gösteriyor.

Ancak bu kuşatmaya karşı direniş cephesi de safları sıklaştırıyor. İran Devrim Muhafızları'nın başlattığı "Gerçek Vaat 4" operasyonunun 93. dalgasının, doğrudan Hizbullah ile tam bir koordinasyon içerisinde yürütüldüğü, Hayfa ve Batı Celile'deki İsrail askeri noktalarının ortaklaşa hedef alındığı duyuruldu.[5] Bu durum, cephelerin birleştiğinin ve bölgesel savaşın artık tek bir harita üzerinden okunduğunun ilanı.

Halkların Direnişi

Lübnan, İsrail'in işgalci politikaları ile ABD emperyalizminin hegemonya çabaları nedeniyle ağır bir toplumsal maliyet yükleniyor. Savaşın sivil altyapıda yarattığı kalıcı yıkım ve kitlesel göç hareketleri, sürecin asıl mağdurunun bölge halkları olduğunu net bir biçimde gösteriyor. Diğer taraftan, İsrail'in “Litani'ye kadar kontrol” hedefi uzun vadeli bir işgal projesinin bir diğer adımı. Ancak sahadaki direnişin bu projeyi ciddi biçimde sekteye uğrattığı ve İsrail ordusunu askerî açıdan sürdürülemez bir yıpratma savaşına doğru çektiği de somut bir gerçeklik olarak karşımızda durmaktadır.

Bu da bölgede kalıcı bir barışın ancak halkların örgütlü direnişiyle emperyalistleri ve işbirlikçilerini bölgeden söküp atılması sonucunda mümkün olacağını ortaya koyuyor.


[1] https://www.bbc.com/news/articles/c5yx8knpr5no

[2] https://www.cumhuriyet.com.tr/dunya/lubnan-da-israil-saldirilarinda-hayatini-kaybedenlerin-sayisi-1238-ya-yukseldi-2490587

[3] https://ydh.com.tr/d/37553/hizbullah-tan-yeni-hamle-hermes-450-vuruldu

[4] https://ydh.com.tr/d/37589/hizbullah-israil-in-hava-operasyon-kabiliyetini-sinirliyor

[5] https://www.ydh.com.tr/d/37681/gercek-vaat-4-un-93-dalgasi-hizbullah-ile-ortak-yurutuldu

İşgalci ABD’nin Irak’tan Çekilmesi

30 Eylül’de son Amerikan birliklerinin Erbil yakınındaki Harir Hava Üssü’nden ayrılmasıyla ABD’nin Irak’taki yirmi üç yıllık askerî varlığı ...