2 Nisan 2009 Perşembe

Alevilikte Nevruz

(Özgürlükçü Gençlik, Nisan 2009 sayısı)

Nevruz kelimesinin aslı eski Farsça'daki nava (yeni) ve razanh (gün-gün ışığı) kelimelerinin birleşmesinden gelmektedir ve bugünkü Farsçada da aynı anlamda (yenigün-yenigün ışığı) kullanılmaktadır. Nevruz birçok toplumda da; örneğin Azerbaycan'da Novruz, Kazakistan'da ve Tacikistan'da Navrız meyrami, Kırgızistan'da Nooruz, Kırım Türklerinde Navrez, Batı Trakya Türkleri'nde Mevris, Kürtçe'de Newroz gibi benzer anlamda kullanılmaktadır.

Nevruz, güneş ışınlarının ekvatora dik vurduğu (kuzey yarıkürede ilkbahar ekinoksu, güney yanıkürede sonbahar ekinoksu), miladi takvime göre 21 Mart olan gündür.

Alevilikte Nevruz'un önemi nedir?

Nevruz'un birçok toplum için olduğu gibi Alevi toplumu için de çok önemli bugündür. Bugünde yaşanmış birçok olay sayesinde Nevruz Alevilerin için önemli bir gün olmuştur. Bu olaylar şunlardır:

"Tanrının dünyayı yaratmayı tamamladığı gündür.

"Hz.Adem'in yaratıldığı gündür. "Hz. Nuh'un gemisinin karaya çıktığı gündür.

"Hz. Ali'nin doğduğu gündür. "Hz.Muhammed'e peygamberliğin verildiği gündür.

"Hz. Ali'nin Hz.Fatma ile evlendiği gündür.

"Hz.Muhammed'in Gadir-i Hum'da okuduğu hutbeyle Hz.Ali vasi ve kendisinden sonra Müslümanların önderi olarak tayin ettiği gündür.

"Hz. Ali'nin hilafeti aldığı gündür. "Gaip Erenlerinin (Kırklar) toplandığı gündür. Kırklar bayramı olarak da bilinir.

"Hünkâr Bektaş-ı Veli'nin Anadolu'ya geldiği gündür.

"Hz.Hüseyin'in intikamını almak için Muhtar Sakafi önderliğinde kurulan gizli örgütün kurulduğu gündür. İhtilal işareti olarak mahallerde büyük ateşler yakılır ve Aleviler o günden bu yana zulme karşı başkaldırdıkları zaman ateş yakarlar.

"Nevruz adlı öksüz ve yetim bir çocuğun Hz. Ali'ye kırmızı boyalı bir yumurta verdiği ve Hz. Ali'nin de bugünü Nevruz Bayramı ilan ettiği gündür.

"Ölülerin dirilip eğlendiğine inanılan gündür.

Aleviler Nevruz'da ne yaparlar?

Aleviler de diğer doğu toplumları gibi Nevruz'a çok önem verirler. Aleviler bulundukları bölgeye göre 20 Şubat ile 21 Mart arasında Nevruz'u kutlarlar. Nevruz sabah toplu yemek yenecekse, Dede bir dua okur. Ardından Nevruziyeler okunarak herkese süt ikram edilerek kahvaltı yapılır. Daha sonra evler temizlenir, temiz giysiler giyinerek gençler evleri dolaşarak bayramı kutlarlar. Gençler evlerden topladıkları bayramlıkları (şeker, pirinç, bulgur, un, yağ, yumurta) ziyaret ettikleri yoksul ve yetimlere dağıtırlar. Böyle- ce yoksullar ve yetimler "buraya Hızır uğradı" diyerek sevinirler. Sonra hastalar, yeni ölmüşlerin evleri ile mezarlıklar ve türbeler ziyaret edilir. Akşama doğru yaşlılar ve gençler için ayrı ayrı mekânlarda muhabbet sofraları kurulur ve akşam sekize doğru Nevruz erkanına başlanılır.

Bektaşilikte ise Nevruz'da dem sofrası kurarlar. Kurbanın karaciğeriyle şarap (kızıldeli) ve rakıdan (akyazılı) oluşan dem dedeye kontrol ettirilir ve dualandırılır. Dem almak isteyenler dem sofrasın- da belli bir hizaya geçerek yedi kez dem alırlar. Bu sırada zakirler nefes ve deyiş okurlar, saki ve sakiye bade dağıtır ve sohbetler edilir. Bundan sonra meclise serbestlik ve neşe gelir, böylece semah dönülmeye başlanılır. Sonra on iki hizmet sahiplerinin hizmeti sona erdirilir.

Arap Alevileri (Nusayriler) bir kısmı 21 Mart'ta, bir kıs- mi 1 Nisan'da kutlarlar Nevruz'u. Arap Alevileri bu günde davet et- tikleri şeyhle birlikte namaz kılarlar. Şeyh kimsenin bilmediği duaları sessizce okuduğundan dolayı davet edilir. Kitabu'l Mecmu-a'dan sureler okunur. Nusayri erkekleri bu günde dövülmüş buğday ve etten oluşan "Hirisi" adlı bir çeşit aşure yapar ve herkese dağıtırlar. 

Newroz Piroz Be!

(Özgürlükçü Gençlik, Nisan 2009 sayısı)

Novruz, Nooruz, Navrez, Navrız, Nevruz, Newroz...

Bu sözcüklerin bütün doğu halkları için tek bir anlamı vardır: Yeni gün. Gelen bu yeni günle doğu halkları, bugünden önce gelen bütün kötülükleri, baskıları ve zulümleri yenerek yeni bir sayfa açarlar ömürlerinde ve yeni bir güne, yeni bir yaşama başlarlar.

Kuşkusuz baskıları ve zulümleri yenmede dünyanın en bereketli toprakları olan Mezopotamya'daki halkların üzerine yoktur. Bu halklar var oluşlarından beri zaman zaman tutsak düşmüşlerse de hiçbir zaman baş eğmemişler ve eninde sonunda özgürlüklerini almışlardır.

Newroz geleneği, tarihin en son Buzul Çağı'nın bitmesinden hemen önceki günlere, yani 15.000 yıl öncesine kadar uzanır. Efsanevi Pers Kralı Cemşid, Indo-İranlıların avcılıktan hayvancılığa ve yerleşik yaşama geçişini temsil eder. O çağlarda mevsimler insanoğlunun hayatında günümüzdekinden daha yaşamsal bir önem arz ediyordu ve yaşamla ilgili her şey dört mevsim ile çok yakından ilgiliydi. Zor geçmiş bir kışın ardından gelen bahar, tabiat ananın çiçekleri ve yeşillenen bitkileriyle uykusundan uyanması ve sığırların yavrulaması, insanoğlu için büyük bir fırsat ve bolluğun canlanması demekti. İşte böyle bir dönemde bu Newroz kutlamalarını başlatanın Kral Cemşid olduğu söylenir.

Sümerler de Bereket Tanrısı İnnana'nın her 21 Mart'ta doğayı canlandırdığına inanır ve bu inançla "yeni doğuş" adını verdikleri bir dini tören düzenlerlerdi.

M.Ö. 487 yılında, Büyük Darius, Persepolis'teki yeni inşa edilmiş olan sarayında Newroz'u kutluyordu. Sadece Newroz gününde sabah saatin 06.30'unda güneşin ilk ışıkları gözlemevindeki büyük kabul salonuna denk geliyordu ve bu olay sadece 1400 yılda bir gerçekleşiyordu. Bu durum aynı zamanda Babillilerin ve Yahudilerinde yeni yılı ile çakışıyordu ve bu nedenle, bu kutlamaların eski toplumlar için çok uğurlu ve önemli sayıldığı açıktır. Persepolis yerleşkesinin ya da en azından Apadana'nın sarayının ve "Yüz sütunlu Salon"un Newroz'u kutlamak amacıyla inşa edildiği sanılmaktadır.

Newroz: Kürt halkının özgürlük ateşi

Newroz'un Kürt halkının yüreğinde ve belleğindeki yeri ise Demirci Kawa efsanesine dayanmaktadır. Bundan çok eski zamanlar öncesinde, daha yeryüzünde kimsenin olmadığı dönemlerde Zervan isimli tanrının iki oğlu olmuştur. Birinin adı Hürmüz'dür ve bereket ile ışık saçan anlamına gelmektedir. Diğerininki ise Ehriman'dır ve kötülük ile kıtlık saçan anlamındadır. Fırat ve Dicle'nin yaşam bulduğu, Ahura Mazda'nın kutsadığı topraklarda Hürmüz hep iyinin ve uygarlığın temsilcisi, Ehriman da onun karşıtı olmuştur.

Hürmüz, dünyada kendisini temsil etmesi için Zerdüştü gönderir ve yüreğini sevgi ile doldurur. Zerdüşt ise buna karşılık oğullarını ve kızlarını Hürmüz'e hediye eder. Ehriman bu durumu kıskanır ve yüz yıllar boyunca sürecek olan iyilerle savaşına başlar. Tüm iyilere, Zerdüşt'ün soyuna ve iyiliklere Medya coğrafyasındaki yaşamı çekilmez bir duruma getirir. Ehriman bazen gökten ateşler yağdırır bazen fırtınalar koparır ve iyiliğe ve iyilere hep zulüm eder. En sonunda da içindeki nefreti ve kötülük zehrini zalim Kral Dehak'ın (Dehaq olarak da bilinir) beynine akıtır ve onu bir bela olarak Asur ve Med halkının üzerine salar.

Dehak'ın bildiği tek şey kötülük etmektir. Zalim Dehak halkının kanını emerken beynindeki zehir bir ura dönüşür ve onu ölümcül bir hastalığın pençesine düşürür. Dehak acılar içinde kıvranarak yataklara düşer ve hastalığına bir türlü çare bulanamaz. Dönemin doktorları acılarının dinmesi ve yarasının kapanması ve hastalığının iyileşmesi için yaraya genç ve çocukların beyinlerinin sürülmesini önerirler. Böylece Kürtlerin yaşadığı coğrafyada aylarca hatta yıllarca süren bir katliam başlar; her gün zorla anne babalarından alınan iki gencin kafası kesilip beyinleri merhem olarak Dehak'ın yarasına sürülür. Bu katliam sürerken, sıra Med halkının çocuklarına gelir. Gençler öldükçe Fırat'ın, Dicle'nin, Mezrabotan'ın hali perişan ve içler acısıdır. Halk çaresiz ve güçsüz düşmüştür. Gençler katledilirken sıra bir gün daha önce bu şekilde 17 oğlunu kaybetmiş olan Kawa adındaki demircinin en küçük oğluna gelmiştir

Demirci Kawa'nın isyanı

Her gün Kürt gençleri Dehak'ın askerleri tarafından başları kesilmek üzere götürülürken Kawa'nın aklına başkaldırı fikri gelir ve bu konuyu etrafında güvendiği birkaç kişiye açıklar. Demirci dükkânında demir- den savaş malzemeleri olarak Gürz-ü Kember, Kér gibi araçlar yapar ve bir taraftan da başkaldırı için etrafindakileri eğitir. Bu hareket yavaş yavaş yayılmaya baş lar. Mart ayının 20'sini 21'ine bağlayan gece zalim Dehak'a karşı direniş başlar. O gece kralın sarayı direnişçiler tarafından ele geçirilir. Aynı zamanda bu direniş Dehak'ın egemenliğindeki bütün topraklarda devam eder. Direnişçiler kendi aralarında dağlar da ateş yakarak haberleşmekteydiler. Direniş bittiğinde Kawa'nın halk harekâtı Dehak'ı ve yönetimini devirir. Sevinçle dağlara koşan halk bu ateşlerin etrafında oynamaya başlar.

Bir diğer söylentiye göre de Kawa, 20 Mart'ı 21 Mart'a bağlayan gece sabaha kadar demir ocağının başında sabahlar ve oğlunu zalim Dehak'ın katlinden kurtarmak için çareler düşünürken imdadına göğün yedinci katındaki iyiliğin temsilcisi Hürmüz, Ninowa'lı Kawa'nın yüreğini sevgi ve umutla doldurur ve bileğine güç, aklına ışık verir. Ona Zalim Dehak'tan kurtuluşun yolunu öğretir. 21 Mart sabahı, gün doğduğunda, Kawa oğlunu kendi eliyle Dehak'a teslim etmek ister ve zulmün ve kötülüğün kalesi olan Dehak'ın sarayına girer. Oğlunu zalim Dehak'ın huzuruna çıkanırken yanında getirdiği örsünü Dehak'ın kafasına vurur. Dehak'ın ölü bedeni Demirci Kawa'nın önüne düştüğü anda kötülüğün alevi Ninowa'da söner. Kısa sürede bütün Ninowa ve bölge halkı isyan eder ve ateşler yakarak saraya yürürler. Zulme karşı isyanı başlatan Kawa, demir ocağında çalışırken giydiği yeşil, sarı, kırmızı önlüğünü isyanın bayrağı, ocağındaki ateşi ise özgürlük meşalesi yapar. Ninowa cayır cayır yanarken meşaleler elden ele dolaşır, dağ başlarında ateşler yakılır ve kurtuluş coşkusu günlerce devam eder. Zalim Dehak'tan kurtulan halklar 21 Mart'ı özgürlüğün, kurtuluşun ve halkların bayramı olarak kutlar. Demirci Kawa; başkaldırı kahramanı, Newroz ise; direniş ve başkaldırı günü olarak tarihe geçer.

Kürt yazar Musa Anter'e göre Newroz aslında Kürtlerde ilk başlarda 31 Ağustos'ta kutlanıyordu ancak daha sonra Arap Takviminin kabul edilmesiyle bu kutlamalar Mart ayına kaymıştır.

Mem û Zîn ve Newroz

Newroz, Ehmedê Xanî'nin Mem û Zîn'i ile Kürt tarihçi Şeref-Xan'ın Şerefname'si başta olmak üzere birçok farklı kaynakta da ele alınan ve anlatılan efsaneler arasındadır. Ehmedê Xanî Newroz'u, ateş figürüne yer vermeden herkesin kırlara çıkıp eğlendiği bir gün olarak tanımlıyor. Newroz'un, özellikle genç kız ve erkeklerin birbirlerini görüp beğendikleri bir gün olduğu Ehmedê Xanî'nin eserinde belirgin bir temadır.

İsyan ve özgürlük ateşi sönmedi

Newroz'un Kürt halkı için esirlikten kurtulup yeniden doğmaları anlamı taşınması sadece efsanelere dayanmamaktadır. Yakın zamanda 16-17 Mart 1988'de Hlepçe'de yaşanan katliam, yine Mahabad Kürt Cumhuriyeti'nin kurucusu Qadi Muhammed'in Mahabad kentinin Çarçıra Meydanında idam edilişi Kürt halkının Newroz'dan önceki kötü günlerini ve Newroz'la birlikte ayaklanmalarını gösterir. Bu olaylar Newroz'un ve özgürlük bilincinin sadece efsanelere dayanmadığını ve Mezopotamya halklarının hangi şartlarda ve çağlarda olursa olsun hiçbir zaman esaret altında tutulamayacağının egemenlere karşı en büyük göstergesidir. Newroz'un her daim Mezopotamya halklarının isyan ve özgürlük ateş olması dileğiyle. Newroz Piroz Be! 

13 Şubat 2009 Cuma

Pozitivizm Üzerine Karalamalar

Materyalizm, diğer deyişle materyalist felsefe, olgulara ve olgulardan yola çıkan düşünce ve davranışlara dayanmaktadır. İdealizm de olduğu gibi materyalizm içinde de onu farklı yöntem ve düşüncelerle açıklayan sistemler vardır. Pozitivizm bunlardan biridir. Pozitivist felsefe, düşüncesini nesnel (objektif) olgular üzerine kuran, bilimlerle sıkı ilişkiler içinde olan felsefedir. Pozitivizm’e göre her bilim teolojik ve metafizik süreçlerden geçerek pozitivist evreye varır. 

Buradan pozitivizmin olgular arasındaki ilişkilere mekanik, öznelliği kabul etmeyen ve nesnel olarak baktığını ve düşüncenin, maddenin yahut olgunun ana kaynağı veya esinlediği kaynak olarak gördüğü sonuçlarını çıkartabiliriz. Dolayısıyla pozitivizmin mekanik yahut Politzer’in deyişiyle felsefi materyalizmin önemli parçalarından birisi olduğunu söyleyebiliriz. Buna göre olgular, domino taşlarının birbirini yıkmaları gibi, birbirlerini sürekli iterler ve böylece başka olgulara, onlar da başka olgulara yol açar. Bu yol açma sırasında olguların öznel bir etkisi yoktur, her şey nesnel olarak gerçekleşir. Pozitivizmin eksikliği, daha doğrusu temelinin bozukluğu burada başlıyor. Bu anlayışın olgular üzerindeki gerçekliğinin oluşması için “ceteris paribus” gereklidir. Yani olguların ve olayların sürekli aynı veya benzer durumda gerçekleşmesi gerekir ki, bu nesnel olması gereğindendir. Öznellik katıldığında, ki pozitivizmin önceden belirttiğimiz gibi nesnel olgulara dayanır, pozitivist temel çöker. 

Peki öznellik var mıdır? Bunu söyleyebilmek için kanımca önce öznelliği tanımlamalıyız. Öznellik; bireyin, olguların veya maddelerin dış etkenlerden edindiğini, kendi içinde birikimini sağlayarak bir sistem haline getirip davranışa ve duyuma dönüştürmesidir. Bunda yola çıkarak, doğa olayları, olgularda ve maddelerde pozitivizmin dediğinin aksine sadece nesnelliğin değil, onunla birlikte öznelliğin de olduğunu belirtiyorum. Örneğin; bir durum ve olay her bir olgu ve kişide farklı bir etkiye yol açar. Bunun nedeni de öznel bakış veya öznel davranıştır. Nitekim “ceteris paribus” teriminin çıkması da buna işaret eder. Eğer nesnellik ve mekanik bir şekilde olaylar oluşsaydı, “ceteris paribus”u kullanma gereğimiz olmazdı. Keza pozitivizme göre insan tarihi gelişmenin ürünüdür, birey tarihi yapmaz. Yani tarihin nesnel olgular ve gerekliliği öznelliği dışarıda bırakarak, hatta onu biçimlendirip neredeyse yok ederek ilerler. Fakat tarih ve günümüzdeki olaylar göstermiştir ki tarihin oluşmasında bireylerin öznel davranışları da katkıda bulunmaktadır. Althusser’in “İdeoloji bireylere hep özne olarak seslenir.” Sözünde olduğu gibi olgular ve düşünceler özneye ve öznelliğe dikkat ederler. 

Sonuç olarak olaylar, olgular, davranışlar, düşünceler öznel ve nesnel öğelerden oluşurlar. Nesnel öğeleri biz belirleyemesek de öznel öğeleri belirleme ve yönetme şansına sahibiz. Tek şartla: Öğemizin farkında olmak ve kendi bilincimizle şekillendirmek. 

Faydalandığım Kaynaklar:

Macit Gökberk, Felsefe Ansiklopedisi, Remzi Kitapevi

Georges Politzer, Felsefenin Temel İlkeleri, Sol Yayınları

Louis Althusser, İdeoloji ve Devletin İdeolojik Aygıtları, İthaki Yayınları


1 Haziran 2008 Pazar

Nasıl Bir Eğitim Olmalı veya Vermeliyiz?

Eğitim kelimesi kimi Batı dilinde karşılığı olan Latince “éducation”dan gelir. Education kelimesinin kökeninde beslemek anlamına gelen educare ve bir şeye doğru yönelmek, yetiştirmek anlamına gelen educere vardır. Eğitim ise bireyi toplumun istendik davranışlara yönlendirmek, kazandırmak ve o davranışlar doğrultusunda yetiştirmektir. Bu yüzden eğitim okul çevresini aşarak, 7’den 77’ye bütün toplumun ve yaşamın en önemli parçalarından biri olur. 

Eğitim, yaşadığı toplumun, onunda ötesinde iktidardaki sınıfın damgasını taşır. Egemen sınıfın iktidarını koruyup, devam ettirecek bireylerin yetiştirilmesi için kullanılır. Ülkemizde eğitim ise 12 Eylül darbesi ve bu darbenin oluşturduğu egemen sınıfın doğrultusundadır. Peki, nasıldır bu eğitim düzeni? Her şeyden önce eğitim ve öğretimin olması için olmazsa olmazlardan karşılıklı aktif olmayı kaldırmasıdır. Bu düzende eğitim öğretmen merkezlidir ve bilginin “yanılmaz” kaynağı öğretmendir. Öğrencinin öğrenebilmesi için “pasif” kalarak öğretmenin dediklerini yapmaktır. Öğrencilere ödev verildiğinde veya öğrenciler araştırma yapmak istediğinde izlemesi gereken yol öğretmenin göstereceği yoldur. Dolayısıyla öğrenciye verilen eğitim sorgulamadığı, düşünmediği, üretemediği bir eğitim, yani “ezberci” eğitimdir. Bunun yanında başarı ölçütü ise “en iyi ezberleyen” olmaktır. Arkadaşlarından daha iyi ezberlemeli, öğretmenin dediğinden çıkmayıp, onun gösterdiği yollardan başka yollara bakmamalı, arkadaşlarıyla yarışmalı, gerekirse onlarla bilgisini ve araştırmalarını paylaşmamalıdır. 1980’den bugüne kadar ülkemizde aldığımız eğitimin temel ilkeleri bunlardır. Toplumun en önemli parçalarından biri dediğimiz eğitim bu ise öğretmenin ve toplumun durumu nasıldır? Öğretmenin durumunun ele alacak olursak, bu eğitim düzeninde öğretmen mutlak hâkimiyetin verdiği rahatlıkla tam bir gardiyan durumundadır. Yukarıdan verilen müfredatı uygular, bu müfredatın oluşumunda etkisi yoktur ve öğrencilere “zorla” da olsa müfredatı çizilen yoldan vermek zorundadır. Ayrıca sendikalılaşma sınırlıdır, geçimini sağlayabilecek ve yaşamını sürdürebilecek birçok maddi gereksinimden mahrum bırakılmıştır. Dolayısıyla öğretmen tam bir esaret altındadır. Toplumun durumu ise üç aşağı beş yukarı aynıdır. Eğitim konusunda söz sahibi olmayan, eğitimin anayasal olarak bedava olmasına rağmen bağış adı altında sürekli sömürülen, apolitik bir toplum oluşturulmuştur. Ayrıca uygulanan eğitim düzenindeki öğrenciler arasındaki rekabet ailelere, dolayısıyla topluma yansımıştır. Bunun sonucunda birbirine güvenmeyen çocuklar ve aileler, dostluk, arkadaşlık gibi bağların olmadığı insanlar yetişmiştir. Toplum, öğretmen ve öğrenciler tam anlamıyla bir yozlaşmaya sürüklenmektedir. 

Bu sürüklenmenin durması için gerekli olan eğitim düzeninin değiştirilmesidir. Peki, ne değişiklikler yapılmalıdır? Öncelikle eğitim görevleri hedefleri şunlar olmalıdır: Öğrencinin fiziksel, zihinsel yeteneklerini olabildiğince geliştirmek, yaratıcılığını geliştirerek kendisini aşmasını sağlamak, öğrencileri kaynaştırarak toplumda güveni ve sevgiyi oluşturmak ve kuramla pratiği birleştirerek öğrencileri üretime ve topluma katmak. Bunları sağlayabilmeni yolu da eğitim ortamının demokratikleştirmesinden geçiyor. Bunun içinde müfredatın öğrencilerin, velilerin isteği ve toplumun gereksinimlerine göre düzenlenmesi, öğretmen yerine öğrencinin merkez olması, öğrencini araştırmasında ve geliştirmesinde öğretmenin engel değil rehber olması gerekmektedir. Bu koşullar sağlandığı takdirde öğrenci kendine güvenen ve üretken bir birey olacağından daha iyi öğrenmeye başlayacaktır. Öğretmen ise bilgi yoluna yapacağı rehberlikten dolayı sürekli kendini geliştirecek ve gelecekte daha iyi ve daha donanımlı bilgilere sahip olacaktır. Bu daha iyi ve daha donanımlı bilgiler sayesinde toplumda düşünen, kendini geliştiren ve başta kendini ve herkesi sevebilen bireyler yetiştirerek toplumsal işlevini layıkıyla yerine getirmiş olacaktır. Bunları gerçekleştirmenin yolu eğitim düzeninin değiştirmekten geçiyor. Dolayısıyla tüm eğitimciler görev başına! 


Encomienda'dan Luther'e: Parsellenmiş İktidar ve Direniş Doktrini

Encomienda, İspanya'nın Amerika kıtasında kurduğu ve yerlilerin dinî eğitim ile koruma karşılığında encomenderoya haraç ödeyerek çalıştı...