Nükleer Müzakere etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Nükleer Müzakere etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Haziran 2026 Cumartesi

Hürmüz'den Versay'a: Kâğıt Üzerindeki Barış

ABD-İran müzakereleri, nihayet kâğıt üzerinde bir sonuca ulaştı. 18 Haziran'da ABD Başkanı Trump ile İran Cumhurbaşkanı Pezeşkiyan'ın dijital ortamda imzaladığı ve "İslamabad Mutabakat Anlaşması" adı verilen metin yürürlüğe girdi. Fakat imzanın kurumasını beklemeden soykırımcı ve işgalci İsrail'in Lübnan'a yönelik saldırılarını sürdürmesi bu "mütabakatın" da savaşın sonu değil, yeni ve kırılgan bir molası olduğunu bir kez daha gösterdi.

“Anlaşma”

Pakistan'ın ve eş arabulucu Katar'ın yürüttüğü görüşmeler sonucunda nihayete erdirilen on dört maddelik metin, geçen hafta sızan taslakla büyük ölçüde örtüşüyor: Lübnan dahil tüm cephelerde çatışmaların durdurulması, ABD'nin deniz ablukasını 30 gün içinde kaldırması, İran'ın Hürmüz Boğazı'nda ticari geçişi güvenceye alması, en az 300 milyar dolarlık bir yeniden inşa paketi, yaptırımların ve dondurulmuş varlıkların serbest bırakılması, nihai anlaşmanın BM Güvenlik Konseyi kararıyla tescili.[1] Nükleer dosya ise ikinci aşamaya bırakıldı: İran'ın elindeki yüksek oranda zenginleştirilmiş uranyumun IAEA gözetiminde seyreltilerek yakıt haline getirilmesi ve tesislerin kapatılmaması kabul edildi. İran’ın füze programı ve direniş eksenine verdiği destek ise yine masanın dışında tutuldu.[2]

Anlaşmanın imza töreni de bir o kadar anlamlı bir sahnede gerçekleşti. Trump, G7 Zirvesi için bulunduğu Fransa'da, 1919'da Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşı'nı resmen sona erdiren antlaşmanın imzalandığı Versay Sarayı'na yakın bir yerde imzayı attığını duyurdu. Versay Antlaşması'nın getirdiği "barışın" yirmi yıl dahi sürmeden daha büyük bir emperyalist paylaşım savaşının fitilini ateşlediği hatırlandığında, sembolizmin tesadüf olmadığı görülüyor. Taraflar arasında 19 Haziran'da Cenevre'de planlanan resmî imza töreni ise İsrail'in Lübnan'a yönelik saldırılarını sürdürmesi üzerine İran heyetinin İsviçre'ye gitmekten vazgeçmesiyle iptal oldu. Bu iptal, Washington ile Tahran arasında varılan her mutabakatın Tel Aviv'in saha hamlelerine bağımlı kalmayı sürdürdüğünü ve soykırımcı ve işgalci İsrail'in bu bağımlılığı her seferinde istismar edebildiğini bir kez daha gözler önüne seriyor.

ABD ve İsrail Neden Yenildi?

Dört aydan fazla süren savaşın sonunda Washington ve Tel Aviv'in masaya oturmak zorunda kalması, kendi iradeleri dışında gerçekleşti. Bu “zorunlu” geri çekilişin ardında birden fazla yapısal kırılma yatıyor.

İlk kırılma cephesi ekonomik. İran'ın fiilen kapattığı Hürmüz Boğazı, küresel petrol piyasalarında somut eşiklerin aşılmasına neden oldu. Mayıs başında Goldman Sachs küresel petrol stoklarının son sekiz yılın en düşük seviyesine, 98 günlük tüketime kadar gerilediğini açıklarken[3], Chevron CEO'su Mike Wirth krizi 1970'lerin arz şoklarıyla kıyasladı[4]. Bu krizin etkileri Dubai ve Abu Dabi borsalarında 120 milyar dolarlık piyasa değeri kaybına, otel doluluk oranlarının yüzde yetmişten yirmiye düşmesine ve Singapur Havayolları'nın Dubai seferlerini askıya almasına kadar uzandı.[5] LVMH gibi küresel sermaye gruplarının “dünya felaketi” uyarısında bulunması[6], savaşın küresel kapitalist dolaşıma verdiği zararın boyutunu özetliyor.

İkinci kırılma cephesi ABD'nin kendi içinde. Dışişleri Bakanı Rubio'nun Savaş Yetkileri Yasası'nı “anayasaya aykırı” bularak yürütmenin yasama denetiminden kaçınma çabasını açığa vurması[7], Ulusal Terörle Mücadele Merkezi eski Başkanı Joe Kent'in istifa mektubunda İsrail lobisini ve medyayı “Trump'ı savaşa manipüle etmekle” suçlaması[8], sağcı yorumcu Tucker Carlson'a yönelik “yabancı ajan” soruşturması tehdidi[9] ve kamuoyu desteğinin yüzde 37'ye kadar gerilemesi[10], savaşın meşruiyet zemininin ABD içinde de daraldığını gösteriyor.

Üçüncü kırılma cephesi ise doğrudan İsrail ordusunda yaşandı. Litani Nehri'ne kadar “tam kontrol” hedefiyle başlatılan kara harekâtı, Hizbullah'ın direnişine çarparak fiilen tıkandı. Genelkurmay Başkanı Zamir'in “daha fazla askere ihtiyacımız var” itirafı, Nahal Tugayı askerlerinin ailelerinin Netanyahu'ya gönderdiği mektup ve yedek general Hakohen'in “Hizbullah gerçekten yenildiyse nasıl bu kadar çabuk toparlanabildi” sorusu[11], orduda yaşanan tıkanıklığın artık gizlenemediğini ortaya koydu.

Bütün bu kırılmalara son olarak ittifak içi gerilim eklendi. ABD Başkan Yardımcısı Vance'in Beyaz Saray'daki bir basın brifinginde İsrail kabinesindeki bazı isimlerin mutabakata ve doğrudan Trump'a yönelik eleştirilerinden duyduğu memnuniyetsizliği açıkça dile getirmesi ve İsrail'in savunmasının önemli bir kısmının Amerikan vergi mükellefleri tarafından finanse edildiğini hatırlatarak İsrail'i mutabakata uymaya çağırması[12], Washington-Tel Aviv hattındaki çatlağın artık örtbas edilemeyen bir aşamaya geldiğini gösterdi. Bu tablo, askeri ve teknolojik üstünlüğe sahip bir koalisyonun, başlangıçta koyduğu hedeflerin (rejimi değiştirmek, Hizbullah'ı silahsızlandırmak, Hürmüz'ü zorla açmak) hiçbirine ulaşamadan masaya oturmak zorunda kaldığını ortaya koyuyor.

İran Neden Kazandı?

İran'ın “kazanımı” ise her şeyden önce hayatta kalmanın kendisinde gizli. 28 Şubat'taki saldırıların ilk gününde dinî lider Ali Hamaney öldürülmüş, Washington bunun rejimin çöküşünü tetikleyeceğini hesaplamıştı. Fakat Uzmanlar Meclisi'nin on gün içinde oğlu Mücteba Hamaney'i “ezici çoğunlukla” yeni lider seçmesi ve Devrim Muhafızları'nın yeni lidere bağlılık bildirmesi, “düşük maliyetli rejim değiştirme” hesabını çökertti.[13] Üst düzey liderin fiziksel olarak ortadan kaldırılmasıyla devletin dağılacağı varsayımı, devlet aygıtının kişilerden değil kurumsal ve askeri ilişkilerden beslendiği gerçeğiyle çarpıştı.

İkinci kazanım alanı doğrudan maddi: Hürmüz Boğazı. Savaş öncesinde günde yaklaşık yüz tankerin geçtiği boğazdan Haziran ayına gelindiğinde İran petrolü taşıyan tek bir tanker dahi geçemez hâle geldi. İran'ın mayıs sonunda boğaza giriş yapacak gemilerin kendi donanmasından izin alması gerektiğini açıklaması[14], düşük maliyetli bir araçla küresel enerji arzını doğrudan etkileme kapasitesine sahip olduğunu kanıtladı. Bu “petrol silahı”, Washington'ı sahada açamadığı tıkanıklığı müzakere masasında gidermeye zorladı.

Üçüncü kazanım alanı askeri toparlanma hızı. Altı haftalık ateşkes sürecinde İHA üretimini yeniden başlatan İran'ın, vurulan füze sahalarını ve fırlatma rampalarını yıllar değil muhtemelen birkaç ay içinde eski hâline getirebileceğini ortaya koydu.[15] Bu toparlanma hızı, hava saldırılarının “kalıcı” bir caydırıcılık sağlayamadığını gösterdi.

Dördüncü kazanım alanı ise dış destek. Çin'in İran petrolünü almayı 25 yıllık kapsamlı işbirliği anlaşmasına sadık kalarak sürdürmesi, Hindistan'ın bu petrol için yuan ile ödeme yapmaya başlaması ve Çin'in Sınır Ötesi Bankalararası Ödeme Sistemi'nin (CIPS) bu süreçte rekor işlem hacmine ulaşması[16], Tahran'ı Batı'nın yaptırım kıskacından önemli ölçüde korudu. Rusya ile yürütülen stratejik ortaklığın sürmesi de bu korumayı tahkim etti.

Son ve belki de en kalıcı kazanım, masadaki pazarlık sonucunda elde edilen mevzi. İran'ın 14 maddelik çerçevesinde füze programının ve “direniş eksenine” verilen desteğin müzakere dışında tutulması[17], ABD'nin savaş öncesindeki “maksimalist” taleplerinin (füze programının kısıtlanması, bölgesel müttefiklerle bağların koparılması) büyük ölçüde terk edildiğini gösteriyor. Buna yaptırımların kaldırılması, 300 milyar dolarlık yeniden inşa paketi, dondurulmuş varlıkların serbest bırakılması ve nükleer tesislerin kapatılması yerine seyreltme yönteminin kabul edilmesi eklendiğinde, İran'ın masadan büyük bir yıkımın ardından bile bölgesel güç kapasitesini önemli ölçüde koruyarak kalktığı görülüyor.

Olasılıklar

Bütün bu tablo, İslamabad Mutabakatı'nın nihai bir barış değil, 60 günlük yeni bir müzakere sürecinin başlangıcı olduğunu gösteriyor. Bu süre içinde yaptırımların kalıcı olarak kaldırılması, nükleer dosyanın somutlaştırılması ve izleme mekanizmasının kurulması gibi en çetrefilli konular ele alınacak. Fakat sahadaki tablo şimdiden kâğıt üzerindeki maddelerle örtüşmüyor: Anlaşma yürürlüğe girdikten sonraki gece İsrail'in Lübnan'a yönelik 150'den fazla hava saldırısı düzenlediği ve en az 47 kişinin öldüğü bildirildi[18]; Lübnan Sağlık Bakanlığı'nın 18 Haziran verilerine göre 2 Mart'tan bu yana hayatını kaybedenlerin sayısı 3.900'ü, yaralıların sayısı 11.800'ü aştı, yerinden edilenler ise bir milyonu geçti.[19] Birkaç saat sonra 19 Haziran'da ABD ve Katar arabuluculuğunda, İran'ın da desteğiyle İsrail-Hizbullah hattında yeni bir ateşkes ilan edildiyse de[20], ilandan kısa süre sonra gelen ihlal haberleri bu “ateşkesin” de öncekilerin kaderini paylaşıp paylaşmayacağı sorusunu açık bırakıyor. İsrail içindeki bölünme de (Netanyahu'nun “zafer” ilanına karşı muhalefet liderleri Bennett ve Golan'ın bunu “tarihi başarısızlık” olarak nitelendirmesi[21]) sürecin kırılganlığını artıran bir diğer unsur.

Önümüzdeki olası senaryolar ise üç eksende toplanıyor. Birincisi, 60 günlük sürecin -bütün güvensizliğe rağmen- kısmen işleyerek yaptırımların aşamalı olarak kalkmasına ve Hürmüz'ün istikrarlı bir şekilde açılmasına yol açması, ki bu bölgede kısa-orta vadeli bir “nefes alma” dönemi anlamına gelir. İkincisi, Lübnan cephesindeki ihlallerin birikerek müzakereleri yeniden çökertmesi ve savaşın -bu sefer daha sınırlı ama yine de yıkıcı bir biçimde- yeniden alevlenmesi. Üçüncüsü ise ABD ve İsrail'in uygulama sürecinde bilinçli tıkanıklıklar yaratarak zaman kazanmaya ve İran'ı zayıflatacak yeni bir fırsat kollamaya yönelmesi. Nitekim savaş boyunca tekrarlanan “anlaşma yakın” açıklamalarının ardından gelen yeni tehditler döngüsü, bu ihtimalin hiç de uzak olmadığını gösteriyor.

Hangi senaryo gerçekleşirse gerçekleşsin, ortada değişmeyen bir gerçek var: Kâğıt üzerindeki maddelerin kaderini esas olarak sahadaki güç dengeleri ve bölge halklarının direnişi belirleyecek. Bu da İran'da abluka altında yaşayan halkın, Hürmüz'ün kapatılmasından etkilenen emekçilerin ve Lübnan'da bombalar altında yaşamını sürdürmeye çalışan halkların geleceğinin, imzalanan metinlerden çok bu somut mücadelenin sonucuna bağlı kalacağını bir kez daha ortaya koyuyor.


[1] https://www.bbc.com/turkce/articles/cly0w9yy4jzo

[2] https://www.bbc.com/turkce/articles/cly0w9yy4jzo

[3] https://www.investing.com/news/commodities-news/goldman-says-global-oil-stocks-approaching-eightyear-low-depletion-speed-a-concern-4657132

[4] https://www.energyconnects.com/news/oil/2026/may/chevron-ceo-warns-oil-shortages-could-slow-global-economies-as-hormuz-disrupted/

[5] https://nomadlawyer.org/middle-east-aviation-crisis-2026-singapore-airlines-dubai-cancellation

[6] https://www.thestreet.com/retail/lvmh-ceo-warns-of-fallout-from-middle-east-tensions

[7] https://harici.com.tr/rubio-savas-yetkileri-yasasi-butunuyle-anayasaya-aykiridir/

[8] https://x.com/cradleturkiye/status/2033909061213642977

[9] https://www.indyturk.com/node/774311/d%C3%BCnya/tucker-carlson-mesajlar%C4%B1m%C4%B1-okuyorlar

[10] https://ydh.com.tr/d/40085/trump-bu-savas-tan-pacasini-kurtarmaya-calisiyor

[11] https://ydh.com.tr/d/37589/hizbullah-israil-in-hava-operasyon-kabiliyetini-sinirliyor

[12] https://www.cgtnturk.com/abdden-israile-sert-tepki-yerinizde-olsam-tek-guclu-muttefikinize-saldirmazdim

[13] https://t24.com.tr/dunya/hamaney-in-oglu-mucteba-hamaney-iran-in-yeni-lideri-secildi,1305556

[14] https://harici.com.tr/abd-ve-iran-hurmuz-bogazi-icin-anlasmaya-yakin/

[15] https://harici.com.tr/cnn-iran-askeri-kapasitesini-beklenenden-daha-hizli-toparliyor/

[16] https://finance.yahoo.com/news/deutsche-bank-declares-china-energy-000000059.html

[17] https://harici.com.tr/iran-abd-ile-taslak-anlasmanin-14-maddesini-acikladi/

[18] https://www.ehamedya.com.tr/gundem/israil-ve-hizbullah-ateskes-icin-anlasti-ancak-bombalar-susmadi/4781

[19] https://www.cgtnturk.com/lubnan-israil-saldirilarinda-can-kaybi-3-bin-980e-yukseldi

[20] https://www.euronews.com/2026/06/19/israel-and-the-hezbollah-have-agreed-to-renew-their-ceasefire-three-officials-say

[21] https://turkish.aawsat.com/d%C3%BCnya/5284625-i%CC%87srailde-abd-i%CC%87ran-anla%C5%9Fmas%C4%B1na-kar%C5%9F%C4%B1-nadir-g%C3%B6r%C3%BClen-uzla%C5%9Fma

13 Haziran 2026 Cumartesi

Tehdit, Teklif, Ret

ABD ile İran arasındaki müzakereler, uzun zamandır yaşanan tehditler, teklifler ve retlerin ardından bir anlaşmayla sonuçlanma aşamasına geldi. İki taraf da anlaşmaya dair farklı anlatılar ifade etseler de sürecin bir döngü halini almasında ortaklaştıkları görülüyor. Anlaşmanın yakın olduğunun açıklanması, ardından yeni tehditlerin ortaya çıkması, sonrasında yeni tekliflerin gelmesi, ardından bu tekliflerin reddedilmesi, sonra “büyük ölçüde uzlaşıldı” haberlerin yayılması ve ardından yeniden tehditlerde bulunulması... Bu döngünün oluşmasının esas nedeni ise tarafların yeni bir savaş öncesinde güç ve meşruluk kazanmaya çabalamaları.

ABD Sıkıntıda

Güç ve meşruiyet kazanma konusunda en büyük sıkıntıyı ABD çekiyor. Trump bir taraftan kendi tabanına “İran'ı dize getirdik” mesajını verirken diğer taraftan müzakereyi sürdürmek için gerektiğinde soykırım suçlusu Netenyahu’ya küfür edebiliyor.

Bununla birlikte ABD’nin müzakereler boyunca pozisyonunu birçok defa değiştirmesinin altında içerideki tartışmalar yatıyor. Meclis Başkanı Johnson, Dışişleri Bakanı Rubio ve Hazine Bakanı Bessent gibi İran’a karşı izlenecek politikalar konusunda farklı seslerin olması, ABD’nin elini zayıflatıyor.

İran ise nükleer ve bölgesel güç kapasitesini korumakla birlikte saldırıya uğramanın getirdiği meşruiyeti korumak adına müzakere masasından kalkmıyor. ABD içerisindeki tartışmalar ve Trump’ın bitmek bilmeyen yalanları ise İran’ın masadaki pozisyonunu da güçlendiriyor. Buna Hürmüz Boğazı’nın “ağırlığı” eklenince İran’ın pozisyonu daha da güçleniyor.

Hürmüz'ün Ağırlığı

Müzakerelerde Hürmüz Boğazı'nın “ağırlığını” büyülten şey piyasalara yaptığı etki. Savaş öncesinde günde yaklaşık 100 tanker geçişinin yaşandığı boğazdan, haziran ayına gelindiğinde İran petrolü taşıyan tek bir tanker dahi geçemez oldu.[1] Bu durum küresel enerji arzını doğrudan etkilemekle birlikte dünya piyasalarını ve ülke ekonomilerini zorlayan somut bir krize yol açtı.

Bu krizin farkında olan İran, mayıs sonunda boğaza giriş yapacak gemilerin kendi donanmasından izin alması gerektiğini açıklayarak “kozunu” ortaya koydu.[2] Soykırımcı Epstein Koalisyonu’nun (ABD ve İsrail) bunu “ücretli geçiş” olarak nitelendirerek reddetmesi durumu değiştirmedi.

ABD’nin ablukasına ve saldırılarına rağmen İran’ın boğaz üzerindeki fiilî kontrolünün devam etmesi Tahran’ın kozunu güçlü kılıyor. Bununla birlikte ABD’nin boğazdaki ablukası İran ekonomisini sıkıştırmaya devam ediyor. Fakat bu ablukanın ABD yanlısı bölge ülkelerinin de petrol ihraç edememesine neden olması ABD’nin elini bağlıyor ve Tahran’ın dayanma gücünü artırıyor.

Trump’ın Zaferi

Elinin bağlı olduğunun farkında olan Trump ise yalan söylemeye doyamıyor. 11 Haziran'da “planlanan saldırıları” iptal ettiğini açıklayan Trump, “Bugün İran'la savaşı bitirdik ve onlar da nükleer silah sahibi olmamayı kabul ettiler”[3] diyerek zafer ilan etti. Fakat halihazırdaki gerçekler bu zaferin ömrünü kısalttı.

İran’ın nükleer silah üretmeyeceğini dair yıllardır taahhütte bulunuyor olması ve bu taahhüdünü “yenilenmesi” ve İran Dışişleri Bakanı Arakçi'nin “ABD zenginleştirmenin kalıcı olarak askıya alınmasını dahi talep etmedi” demesi[4] Trump’ın zafer ilanını boşa çıkarıyor.

Fakat Cumhuriyetçi tabanın İran'a “boyun eğdirilmeden” varılan her anlaşmayı zayıflık olarak görerek baskıda bulunması, Trump'ın zafer ilanını ve müzakere süresince kullandığı tehdit dilinin nedenini açıklıyor.

İran'ın 14 Maddesi

Anlaşmanın sağlandığına dair umutların artmasına neden olan şey ise İran'ın yarı resmi haber ajansı Mehr'in sızdırdığı 14 maddelik taslak[5] oldu. ABD'nin daha önce 9 maddelik teklif sunduğu, İran'ın bunu reddettiği ve Pakistan aracılığıyla kendi 14 maddelik çerçevesini ilettiği biliniyor[6].

Bu taslağın öne çıkan özelliği ise İran’ın anlaşmayı salt bir nükleer meselenin çözümü olarak değil, ablukanın kaldırılması, savaş tazminatı, yaptırımların kaldırılması ve Lübnan dahil tüm cephelerde ateşkes sağlanması gibi bütünlüklü bir pakete bağlaması. Ek olarak taslak Hürmüz'ün açılmasını, nükleer kısıtlamaların ve yaptırımların kademeli esnetilmesini de kapsıyor.[7]

Taslakta en dikkat çekici noktalarından birisi de İran'ın füze programını ve direniş eksenine verdiği desteği müzakere dışında tutuyor olması. ABD'nin başlangıçta bu konularda somut tavizler talep ettiği göz önüne alındığında, bu dışarıda bırakmanın kabul görmesi, Tahran'ın masada önemli bir mevzi kazandığını gösteriyor.

Nükleer Dosyanın Ertelenmesi

Müzakerelerin en kritik kırılma noktalarından birisi de nükleer dosyanın ikinci aşamaya bırakılması.

Taraflar birinci aşamada deniz ablukasının kaldırılması ve Hürmüz'ün açılması gibi daha yakın hedeflerde mutabakat sağlamış olmalarını kazanç olarak görmekteler. Bu nedenle nükleer zenginleştirme, uranyum stoklarının geleceği ve denetim mekanizmaları gibi anlaşmaları “zor” olan konuları 60 günlük ikinci müzakere sürecine bırakmaktalar.[8] Elbette bu erteleme bir çözüm olmaktan öte mevcut anlaşmazlığın ileri bir tarihe taşınması anlamına geliyor. Fakat iki taraf arasındaki derin güvensizlik müzakerelerin ikinci sürecinin olabileceği ihtimalini düşürüyor.

Nitekim taslak metnin İran'ın yeni dini lideri Mücteba Hamaney tarafından henüz resmen onaylamamış olması da ihtimali düşüren etkenlerden biri.

Zorunluluklar

Müzakere sürecine bütünlüklü bakıldığında her iki tarafın da anlaşmayı hem istediği hem de istemek “zorunda” kaldığı görülüyor. Savaşın yarattığı ekonomik ve askeri maliyetler, müzakerelerin sürdürülmesini mümkün kılan “ortak çıkarı” oluşturuyor. Ama yapısal çelişkiler de tam anlamıyla çözülmüş değil.

Anlaşma imzalandığı takdirde bölgedeki güç dengelerinin yeniden biçimleneceği uzun ve çetrefilli bir sürecin başlama ihtimali yüksek. Böyle bir durumda İran, nükleer ve bölgesel güç kapasitesini büyük ölçüde koruyarak masadan kalkmış olurken, ABD de başlangıçta koyduğu hedeflerin önemli bir bölümünü ertelemiş ya da onlar vazgeçmiş olacak. Bu da ABD gibi kendini dünyanın sahibi zanneden emperyalist bir güç için kabul edilemez bir durum.

Dolayısıyla ABD ve ortağı soykırımcı İsrail’in anlaşma sağlansa bile uygulama sürecinde tıkanıklıklar yaratarak savaşı yeniden alevlendirme olasılıkları oldukça yüksek. Bu da başta İran’da ve Lübnan'da abluka altında yaşayan halkın, Hürmüz'ün kapanmasından etkilenen emekçilerin ve savaşın yakıp geçtiği coğrafyalardaki her insanın yaşamının ABD ve İsrail yok edilmedikçe tehlikede olmaya devam edeceğini açıkça ortaya koyuyor.



[1] https://harici.com.tr/abd-ve-iran-hurmuz-bogazi-icin-anlasmaya-yakin/

[2] https://harici.com.tr/abd-ve-iran-hurmuz-bogazi-icin-anlasmaya-yakin/

[3] https://www.haberler.com/politika/trump-iran-la-savasi-bitirdik-nukleer-silah-olmayacak-19939860-haberi/

[4] https://haber.sol.org.tr/haber/abd-ve-israilin-saldiri-tehdidi-surerken-irandan-aciklama-savasa-da-barisa-da-haziriz-406693

[5] https://harici.com.tr/iran-abd-ile-taslak-anlasmanin-14-maddesini-acikladi/

[6] https://haber.sol.org.tr/haber/abd-israil-saldirilarinda-65-gun-iran-teklifi-iletti-abd-inceleyecek-409085

[7] https://harici.com.tr/axios-abd-ve-iran-nukleer-ve-ticari-sartlarda-anlasti/

[8] https://www.bloomberght.com/erakci-islamabad-mutabakat-zapti-imzaya-cok-yakin-3779932

7 Şubat 2026 Cumartesi

Diplomasi mi, Zaman Kazanma mı?

Orta Doğu, bir kez daha Washington ve Tahran arasındaki "kontrollü gerginlik" ile "topyekûn savaş" arasındaki o ince çizgide salınıyor. Son günlerde Umman’ın başkenti Maskat’tan gelen haberler, nükleer müzakerelerin yeniden başladığını ve tarafların en azından "konuşma" niyetinde olduğunu gösteriyor. Ancak sahada namluların ucundaki gerçeklik, diplomatik masadaki iyimserlikten çok daha soğuk.

Talepler ve Haklar

Müzakere masasına oturan tarafların pozisyonları arasındaki uçurum, kalıcı bir anlaşmanın ne kadar güç olduğunu açıkça ortaya koyuyor. ABD yönetimi, özellikle Trump’ın "maksimalist" yaklaşımıyla, sadece nükleer programın durdurulmasını değil; İran’ın balistik füze programının kısıtlanmasını ve "Direniş Ekseni" olarak adlandırılan bölgesel müttefikleriyle bağlarını koparmasını talep ediyor. Bu talepler, Washington’ın İran’ı sadece nükleerden arındırmak değil, aynı zamanda bölgesel bir güç odağı olmaktan çıkarmak istediğinin ilanıdır.

Tahran ise bu baskıya net bir yanıt veriyor: Nükleer zenginleştirme oranları yaptırımların kaldırılması karşılığında müzakere edilebilir ancak füze savunma sistemleri ve bölgesel ittifaklar birer egemenlik hakkıdır ve asla pazarlık konusu yapılamaz. İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi’nin "haklarımızdan taviz vermeden diplomasi" vurgusu, bu kararlılığın diplomatik dildeki karşılığı oluyor.

Caydırıcılık ve "Dehşet Dengesi"

Diplomasinin gölgesinde ise devasa bir askeri yığınak birikiyor. USS Abraham Lincoln uçak gemisi grubunun bölgeye sevki ve yaklaşık 5.700 ek ABD askerinin konuşlandırılması, Tahran üzerinde bir "sopayla ikna" politikası yürütüldüğünü gösteriyor. Ancak bu askeri gövde gösterisinin İran cephesindeki karşılığı bir geri çekilme değil, aksine bir "dehşet dengesi" inşası.

İran’ın elindeki "Hürremşehir 4" gibi hipersonik füzeler ve insansız hava araçları, olası bir savaşın maliyetini hem İsrail hem de bölgedeki ABD üsleri için katlanılamaz hale getiriyor. Tarafların birbirini "taş devrine" döndürebilecek kapasiteye ulaşmış olması, paradoksal bir şekilde sıcak çatışma ihtimalini dizginliyor.

Bölgesel ve Küresel Denklem

Müzakerelerin başlangıçta Türkiye’de yapılmasının planlanması, ardından Umman’a kayması, bölgesel arabuluculuk çabalarının ne kadar hassas olduğunu kanıtlıyor. Türkiye, Katar ve Umman gibi aktörler, bölgeyi ateşe atacak bir savaşı önlemek için yoğun mesai harcıyor.

Küresel düzlemde ise İran, Batı’nın "müstekbir" ve güvenilmez tavrına karşı Rusya ve Çin ile stratejik ilişkilerini derinleştirerek bir "nefes alanı" yaratıyor. Çin’in İsrail’e yönelik sessiz yatırım yasağı ve Rusya ile nükleer konulardaki olası iş birliği, Washington’ın yaptırım gücünü kıran önemli unsurlar olarak öne çıkıyor.

Umman’daki görüşmelerin "başarılı" olup olmadığını zaman gösterecek. Ancak şu anki manzara, tarafların birbirini teslim alamadığı, bu yüzden masaya mecburen döndüğü bir "gergin bekleyiş" safhasına işaret ediyor. Ve bu “gergin bekleyiş” savaşın bir süre daha ertelenmesiyle de sonuçlanabilir ya da Hamaney’in de uyardığı gibi, bölgeyi içine alacak devasa bir "bölgesel savaş"ın fitilinin ateşlenmesiyle de.

Encomienda'dan Luther'e: Parsellenmiş İktidar ve Direniş Doktrini

Encomienda, İspanya'nın Amerika kıtasında kurduğu ve yerlilerin dinî eğitim ile koruma karşılığında encomenderoya haraç ödeyerek çalıştı...