1908 Devrimi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
1908 Devrimi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Temmuz 2026 Çarşamba

(Çeviri) Türk Devrimi - Otto Bauer

Çevirmenin Notu: Otto Bauer’in 1911 yılında kaleme aldığı bu yazı ilk olarak Der Kampf gazetesinin 1 Mart 1911 tarihli sayısında yayımlanmıştır. Yazıya şu linkten ulaşabilirsiniz:

https://www.marxists.org/deutsch/archiv/bauer/1911/03/oest-ung-ital.htm

1853 yılında Karl Marx şöyle yazmıştı: “Diğer pek çok sorunun çözümü gibi, Türk sorununun çözümü de Avrupa Devrimi’nin tekelindedir. Bu iddiada hiçbir küstahlık yoktur. 1789’dan beri devrim giderek daha geniş topraklara yayılıyor, sınırları giderek genişliyor. Devrimin son dönüm noktaları Varşova, Debrecen ve Bükreş’ti; bir sonraki devrimin en uç noktaları ise Petersburg ve İstanbul olmalıdır. Bunlar, devrim karşıtı Rus devinin saldırısına uğraması muhtemel en savunmasız iki noktadır.”[1] Yarım yüzyıl sonra, Marx’ın öngördüğü şey gerçekleşti. Devrim, 30 Ekim 1905’te Petersburg’da, 24 Temmuz 1908’de ise İstanbul‘da zafer kazandı.

Rus Devrimi, Büyük Fransız Devrimi’nin Avrupa halkları üzerinde yarattığına benzer etkilerle tüm Doğu’yu sarsmıştır. Devrim dalgası ilk olarak Kafkasya üzerinden İran’a sıçradı. 5 Ağustos 1906’da Şah, halk ayaklanmasına boyun eğmek zorunda kalarak İran halkına bir anayasa vermek zorunda kaldı. Gerici güçler kısa sürede toparlandı: 23 Haziran 1908’de Şah, Rus Albay Liachoff’un komutasındaki İran Kazak Tugayı’na parlamento binasını bombalatırdı. Milletvekilleri kaçmak zorunda kaldı ve devrimin önderleri tutuklandı. Ancak gericiliğin zaferi uzun sürmedi. Taşra ayaklandı. 13 Temmuz 1909’da Tahran, iki devrimci ordu tarafından ele geçirildi. Şah, Rus elçiliğine sığındı. Devrimciler, reşit olmayan oğlunu tahta çıkardılar, anayasayı yeniden yürürlüğe koydular ve iki devrimci ordunun liderlerinin başa geçtiği bir hükümet kurdular.

Avrupa için İran Devrimi’nin ilk etkisi, Büyük Britanya’nın Rusya’ya yakınlaşması oldu. On yıllardır Rusya ve İngiltere birbirleriyle savaşıyordu. İran Devrimi’nin başlangıcında bile İngiltere, İran sarayındaki Rus etkisini kırmak için devrimcileri desteklemişti. Ancak olayların ilerleyişi içinde devrim, her iki güç için de bir araç olarak kullanılamayacak kadar tehlikeli hale geldi. Rusya, 1905 ve 1906 yıllarında imparatorluğun diğer tüm bölgelerinden daha fazla sarsıldığı Kafkasya’da, İran’daki olayların yaratacağı yankılardan korkuyordu. İngiltere ise kendini daha da büyük bir tehdit altında hissediyordu. Japonya’nın Mançurya’daki zaferinden bu yana güçlü bir yükseliş göstermiş ve ancak kanlı olağanüstü hal yasaları ile adaletin acımasız misillemeleriyle bastırılabilecek Hindistan ve Mısır’daki devrimci partiler, İran Devrimi’nin zaferlerini kendi davalarının zaferleri olarak karşıladılar. Karşı-devrimci çıkarlar, bu iki Asya süper gücünü bir araya getirdi. 30 Ağustos 1907’de İngiltere ve Rusya, Asya’da ortak hareket etme konusunda bir anlaşma imzaladılar.

Karşı-devrimci niyetle imzalanan Rus-İngiliz Antlaşması, devrimi daha da ileriye taşıdı. Makedonya meselesi üzerine Rusya ile Avusturya-Macaristan arasında yapılan anlaşma, 27 Ocak 1908’de Baron Aehrenthal’ın Sancak Demiryolu’nun inşasını duyurmasıyla feshedildi. Artık Rusya ve İngiltere, Türkiye’de de ortak hareket etme konusunda anlaştılar. 10 Haziran 1908’de VII. Eduard, Reval’da [Tallinn-ç.n.] Çar’ı ziyaret etti. Bakanları, Makedonya için bir reform programı hazırlayarak Sultan’dan bunun uygulanmasını talep ettiler. Bu hamle, beklenmedik bir etki yarattı. Türkiye’deki milliyetçi üst sınıf, özellikle de Avrupa’da eğitim görmüş subaylar, Rus-İngiliz taleplerinin Türkiye’nin bağımsızlığını tehdit ettiğini düşündüler. Devrim dalgası Türkiye’ye de sıçradı. Temmuz 1908’de Makedonya’da ordu ayaklandı. Sultan, Şah’ın boyun eğdiği gibi boyun eğmek zorunda kaldı. Burada da isyan girişimi [31 Mart-ç.n.] silah zoruyla bastırıldı. Devrimci ordu, Türkiye’de diktatörlüğünü kurdu.

Balkan sorunu çözüldü. Avusturya-Macaristan, Bosna’yı ilhak etti. Bulgaristan bağımsızlığını ilan etti. Girit, Yunanistan’a katılacağını duyurdu. Büyük güçler silahlanmaya başladı. Ancak Japonya Savaşı ve devrim nedeniyle zayıflamış olan Rusya, savaşa girme cesaretini gösteremedi. Barış korundu.

Dıştaki zorluklar aşıldıktan sonra, Jön Türk askeri hükümeti iktidarını sağlamlaştırmaya girişti. Türkiye, halkları hâlâ doğal tarım ve hayvancılıktan geçimini sağlayan, kadim kabile ve klan yapılarını hâlâ koruyan, Türk makamlarına ve mahkemelerine henüz boyun eğmemiş, vergi tahsilatı ve asker alımı uygulamalarının henüz yürürlüğe giremediği geniş bölgeleri kapsıyordu. Türkiye, modern bir idareye ve güçlü bir orduya sahip modern bir devlet olmak istiyorsa, topraklarında ekonomik kalkınmanın koşullarını yaratmak istiyorsa, bu halklar karşısında devletin merkezi otoritesi tesis edilmelidir. Arnavutluk’ta ve Doğu Lübnan’da, Kürdistan’da ve Arabistan’da, aile reislerinin, kabile büyüklerinin ve aşiret reislerinin yerine Türk makamlarının idaresini, klanların kan davalarının yerine Türk mahkemelerinin yargı yetkisini getirmek, halkları silahsızlandırmak ve bu bölgelerde askerlik ve vergi tahsilatını uygulamak gerekir. Devrim, burada eski klan ve aşiret düzenine karşı modern devlet iktidarının uygulanmasını başlatmaktadır. Ancak bu girişimler, artık merkezi devlet otoritesine boyun eğmeleri beklenen halklar arasında öfkeye yol açıyor. Lübnan’ın doğusundaki Dürzi bölgesinde, Türk hükümeti isyancılarla bir uzlaşma sağlamak zorunda kalıyor. Arnavutluk ancak büyük zorluklarla boyun eğdirilip silahsızlandırılıyor. Arabistan büyük bir kargaşa içinde... Türkiye için tehlike son derece büyük. Arabistan’da bir yenilgi – ve Makedonya’da Bulgarlar, Sırplar, Ulahlar ve Yunanlıların birbirlerine ve ortak efendilerine karşı mücadelesinin yeniden alevlenmesine neden olacak. Ve Bulgar birlikleri Edirne’nin kapılarına dayanacak!

Türk devlet otoritesini güçlendirmenin en önemli yolu, demiryolu ağının genişletilmesidir. Demiryolu, asker naklini kolaylaştırır, taşrayı başkente yaklaştırır, ülkenin tek elden siyasi yönetimi ve ekonomik olarak kalkınmasını kolaylaştırır. Bay v. Gwinner, Anadolu Demiryollarının inşasının etkilerini çok canlı bir şekilde anlatmaktadır. Demiryolu inşaatı başlamadan önce, “İstanbul ve Türk ordusu, Rus tahılından yapılmış ekmek yiyordu; bugün ise kendi ülkelerinin hasadından elde edilen tahılı yiyorlar”. Demiryolu inşaatının başlamasından önce “Küçük Asya’daki güvenlik, bugün Kürdistan’dakinden pek de fazla değildi. Deustche Bank mühendisleri, Marmara Denizi kıyısındaki İzmit’in biraz ötesindeki bir istasyona ulaştıklarında, Çerkes haydutlar bölgede kargaşa yaratıyordu; bu haydutların lideri bugün Anadolu Demiryolu Şirketi’nde istasyon şefi olarak çalışmaktadır”. Böylece demiryolu öncelikle kişi ve mal güvenliğini sağlıyor, ülkenin üretici güçlerini geliştiriyor ve demiryolu inşaatı sayesinde ulaşılabilir hale gelen bölgelerden elde edilen vergi gelirlerindeki artış, demiryolu inşaatı için verilen devlet sübvansiyonlarından çok daha fazla.[2] Bu nedenle Türkiye bugün her şeyden önce demiryolu ağının geliştirilmesine önem vermelidir. Ancak bu çabasında, Avrupa güçlerinin çıkar çatışmalarıyla karşı karşıya kalıyor ve bu da iç sorunlarını daha da karmaşık hale getiriyor.

Bu demiryolu projeleri arasında en önemlisi Bağdat Demiryolu’dur. Türk hükümeti, Konya’dan Basra’ya kadar bir demiryolu inşa etmek üzere, Deutsche Bank’ın liderlik ettiği bir şirkete imtiyaz vermiştir. Demiryolunun başlangıç noktası, İzmir (Ege Denizi kıyısında) ve Haydarpaşa (Boğaz kıyısında) ile halihazırda demiryollarıyla bağlantılı olan Küçük Asya şehri Konya’dır. Demiryolu hattı, Konya’dan büyük bir kömür havzasının merkezi olan Ereğli’ye (Kilikya Toros Dağları’nın kuzeybatısında) kadar halihazırda uzanmaktadır. Ereğli’den Adana üzerinden Kilis’e uzanan Toros hattı inşa halindedir; buradan Şam’a giden bir yan hattın da inşası planlanmaktadır; Şam, halihazırda faaliyette olan Mekke Demiryolu (Beyrut-Şam-Medine-Mekke) üzerinde yer almaktadır. Kilis’ten Bağdat Demiryolu’nun Harran, El Hille, Musul ve Bağdat üzerinden Basra’ya kadar uzatılması ve buradan da Basra Körfezi’ndeki limanlardan birine bağlanması planlanmaktadır.

İngiltere bu demiryolu inşaatına düşmanca yaklaşmaktadır. Her şeyden önce, Basra Körfezi’ndeki egemen konumunu kaybetmekten korkmaktadır. İngiltere için Basra Körfezi’ndeki egemen konumu, Hindistan üzerindeki hakimiyetinin bir parçasıdır; Bağdat Demiryolu bu tekel konumunu tehlikeye atacaktır. Türkiye’nin Basra Körfezi üzerindeki bugün kâğıt üzerinde kalan egemenliği, ancak demiryolu Türkiye’nin Basra Körfezi kıyılarına asker sevk etmesine imkân verirse anlam kazanacaktır. Ayrıca, Bağdat Demiryolu’nu inşa eden Alman sermayesi Basra Körfezi’ne yaklaşırsa, İngiltere’nin buradaki ticaret egemenliği tehlikeye girecektir. İngiltere’nin Basra Körfezi’ndeki hakimiyete ne kadar önem verdiği, İngiliz Dışişleri Bakanı Lord Landsdowne’un 7 Mayıs 1903’te yaptığı şu meşhur açıklamadan anlaşılmaktadır: “İngiltere, başka hiçbir ulusun Basra Körfezi’nde liman veya demiryolu istasyonlarına sahip olmasına izin veremez; herhangi bir gücün oraya yerleşmeye yönelik her türlü girişimi savaş sebebi sayılacak ve silah gücüyle püskürtülecektir.”

Ancak İngiliz emperyalizmi sadece Basra Körfezi’ndeki konumuyla ilgilenmiyor. Gözü aynı zamanda Mezopotamya’ya da dikilmiş durumda. Sir William Willcocks, Bağdat’ta bulunuyor ve Fırat ile Dicle arasındaki bölgeleri eskiden olduğu gibi dünyanın tahıl ambarı haline getirmek amacıyla devasa sulama tesislerinin inşasına başlıyor. Tahıl, pamuk, yün, petrol, maden yatakları orada bulunuyor! İngiliz politikası, İngiliz sermayesinin bu bölgedeki doğal kaynakları sömürmesini güvence altına almak istiyor. Ancak Batı’dan, Bağdat Demiryolu’nun inşası ilerledikçe, Alman sermayesi bu gelecek vaat eden topraklara yaklaşıyor!

Türkiye için Bağdat Demiryolu’nun inşasının hızlandırılması şüphesiz hayati bir önem taşıyor – bu, devletin gücünün artması için en önemli ön koşul. Almanya bu konuda Türkiye’ye destek veriyor: Alman bankaları tarafından inşa edilecek bu demiryolu, Alman sermayesi için Yakın Doğu’nun ekonomik olarak fethedilmesinin başlangıç noktası olacak. Ancak İngiltere, Fransa’nın desteğiyle demiryolu inşaatının önündeki en büyük engelleri oluşturuyor. Londra ve Paris Borsaları, sermaye artırımı sürecine katılmamaktadır. Fransa, Türkiye’ye gelirinin bir kısmı demiryolu inşaatının hızlandırılması için kullanılacak olan bir krediyi vermeyi reddetmektedir. İngiltere ise aynı gerekçeyle, Türkiye’nin ithalat gümrük vergilerini yüzde 11’den yüzde 15’e çıkarma talebine onay vermemektedir. Son olarak İngiltere, Basra Körfezi’ndeki Kuveyt çevresindeki bölgenin kendi koruması altında olduğunu ve bu bölgede demiryolu inşasına izin vermeyeceğini açıkladı ... Böylece Bağdat Demiryolu meselesi, bugün bir yanda Büyük Britanya, diğer yanda Alman İmparatorluğu ve Türkiye arasında en önemli gerilim kaynağı haline gelmiştir.[3]

Türkiye için durum son derece tehditkâr. Arnavutluk, Arabistan, Doğu Lübnan ve Kürdistan’daki ayaklanmalar Türkiye’nin gücünü felç ederken, Türkiye büyük güçlerin çekişme konusu haline geliyor. Türkiye demiryolu inşaatlarında Alman sermayesini tercih ederken, İngiltere (kredi vermeyi reddederek ve gümrük vergilerinin artırılmasına karşı çıkarak) Türkiye’nin mali güçlenmesinin önündeki en büyük engelleri oluşturuyor; Asya’daki isyancı kabileleri (en azından Kızıldeniz’de silah kaçakçılığına göz yumarak) destekliyor ve Makedonya’daki devrimcileri (örneğin, Makedonya’nın silahsızlandırılması sırasında işlenen zulümler üzerine Avam Kamarası’nda yapılan son tartışma gibi) cesaretlendiriyor. Ancak Türkiye, Almanya’dan uzaklaşıp Batılı güçlerden destek aramak istese bile, durumu pek de iyi olmazdı; çünkü İngiltere, çok güçlü bir Türkiye’yi istemez; zira Müslüman bir devletin yeniden canlanması, Mısır’daki devrimci hareketleri güçlendirir, İran, Afganistan ve Belucistan’da İngiliz egemenliğine karşı direnişi pekiştirir ve belki de Hindu devrimci hareketine herhangi bir taviz verilmesinden rahatsız olan Hindistan'daki Müslümanları cesaretlendirir.

Dolayısıyla Türkiye, iç ve dış nedenlerden ötürü son derece kırılgan bir durumdadır. Arnavutluk’tan Basra Körfezi’ne kadar çözülmemiş çok sayıda iç ve dış sorun devam ediyor! Bugün hiç kimse, Türk devriminin bir yeniden doğuşun başlangıcı mı, yoksa Türkiye’nin dağılmasının başlangıcı mı olduğunu söylemeye cesaret edemiyor. Bugün Londra’da, Berlin’de, Viyana’da ve Roma’da Türkiye’nin çöküşü ihtimali değerlendiriliyor. Mirasçılar, miras için savaşmaya hazırlanıyor. Uluslararası silahlanmanın en önemli nedeni budur.

Avusturya-Macaristan ve İtalya’nın silahlanmalarının da nedeni, Türk egemenliğinin sarsılmasıdır. Avusturya-Macaristan ve İtalya da Türkiye’nin çöküşünün miras mücadelesi doğurması ihtimaline karşı silahlanmaktadırlar.


[1] Marx, “Was soll aus der Türkei in Europa werden?”, Neue Zeit. XXVIII. 2. s. 10.

[2] Artur v. Gwinner, “The Baghdad and the question of british cooperation”, The XIXth century, Haziran 1909.

[3] Bağdat Demiryolu’nun yanı sıra, uluslararası politikada benzer bir rol oynayan başka demiryolu planları da bulunmaktadır; örneğin, halihazırda inşaatı devam eden Samsun’dan (Karadeniz kıyısında) Sivas’a uzanan demiryoluna, bir yandan batıya doğru, halihazırda Haydar Paşa’ya (Boğaz kıyısında) bağlı olan Sivas’tan Ankara’ya bir bağlantı hattı eklenecek, diğer yandan da güneye doğru Sivas-Ereğli demiryolu ile Bağdat Demiryolu’na bağlanacaktır. Her iki demiryolunun da yine Alman sermayesiyle inşa edilmesi planlanmaktadır. Buna karşılık Almanya, Trabzon-Erzurum-Van (aynı adı taşıyan gölün kıyısında) demiryolu inşaatı planını Potsdam’da açıkça rafa kaldırmıştır; Rusya, Türkiye’nin Kuzey İran’a karşı konumunu güçlendirecek olan bu demiryolunun inşasını istememektedir. Bunun yerine Rusya, Bağdat Demiryolu’nun devamına engel çıkarmayacağını ve Kuzey İran’da inşa etmeyi planladığı demiryollarını Hanekin’de (Bağdat’ın kuzeydoğusunda) Bağdat Demiryolu’na bağlayacağını taahhüt etmektedir.

7 Nisan 2026 Salı

(Çeviri) Balkanlar ve İran'daki Olaylar - V. I. Lenin

Çevirenin Notu: Bu yazı Proletari gazetesinin 16 (29) Ekim 1908 tarihli 37. sayısında yayımlanmıştır. Yazıya şu linkten ulaşabilirsiniz:

https://www.marxists.org/archive/lenin/works/1908/oct/16.htm

Rusya’da ve Avrupa genelindeki siyasi basın son zamanlarda Balkanlar'daki olaylarla meşgul. Bir süreliğine Avrupa'da bir savaş tehlikesi çok yakın görünüyordu ve bu tehlike hiçbir şekilde ortadan kalkmış değil, ancak her şeyin bağırış çağırışla sonuçlanması ve savaşın önlenmesi ihtimali çok daha yüksek.

Krizin niteliğine ve bunun Rusya’daki işçi partisine yüklediği görevlere kısaca bir göz atalım.

Rus-Japon Savaşı ve Rus devrimi, Asya halklarının siyasi uyanışına güçlü bir ivme kazandırdı. Ancak bu uyanış ülkeden ülkeye o kadar yavaş yayıldı ki, İran’da Rus karşı devrimi belirleyici bir rol oynadı ve oynamaya devam ediyor; Türkiye’de devrim, başını Rusya’nın çektiği güçlerin karşı devrimci koalisyonuyla karşı karşıya kaldı. Doğru, Avrupa basınının ve diplomatik açıklamaların genel tonu bununla çelişiyor gibi görünebilir. Bu açıklamalara ve yarı resmi basına inanacak olursak, yeniden canlanan Türkiye’ye karşı evrensel bir “sempati”, anayasal rejiminin güçlendirilip geliştirilmesini yönelik evrensel bir arzu ve burjuva Jön Türklerin “ılımlılığı”na yönelik genel bir övgü söz konusudur.

Ancak tüm bu güzel sözler, Avrupa’nın “günümüz” gerici hükümetlerinin ve günümüz gerici burjuvazisinin alışıldık burjuva ikiyüzlülüğünün tipik bir örneğidir. Gerçek şu ki, kendisini demokrasi olarak adlandıran tek bir Avrupa ülkesi ve demokratik, ilerici, liberal, radikal vb. olduğunu iddia eden tek bir Avrupa burjuva partisi bile, Türk devriminin zaferini ve konsolidasyonunu desteklemek için hiçbir şekilde gerçek bir istek göstermemiştir. Aksine, hepsi devrimin başarısından korkmaktadır; çünkü devrimin kaçınılmaz sonucu, bir yandan tüm Balkan uluslarında özerklik ve gerçek demokrasi arzusunu beslemek, diğer yandan ise İran devriminin zaferini sağlamak, Asya’daki demokratik harekete yeni bir ivme kazandırmak, Hindistan’daki bağımsızlık mücadelesini yoğunlaştırmak, Rusya’nın sınırları boyunca uzanan muazzam bir alanda özgür kurumlar yaratmak ve dolayısıyla Kara Yüzler[1] çarlık rejiminin politikasını engelleyecek ve Rusya’da devrimin yükselişini kolaylaştıracak yeni koşullar yaratmak olacaktır, vb.

Esasen, şu anda Balkanlar, Türkiye ve İran’da gördüğümüz şey, Asya’da yükselen demokrasi dalgasına karşı Avrupa güçlerinin kurduğu bir karşı-devrimci koalisyondur. Hükümetlerimizin tüm çabaları, “büyük” Avrupa gazetelerinin tüm vaazları, bu gerçeği örtbas etmeye, kamuoyunu yanıltmaya, ikiyüzlü konuşmalar ve diplomatik hokus-pokuslarla, az medeni ama demokrasi mücadelesinde en enerjik olan Asya uluslarına karşı, sözde medeni Avrupa uluslarının kurduğu karşı-devrimci koalisyonu gizlemeye yöneliktir. Ve bu aşamada proletaryanın politikasının özü, bu burjuva ikiyüzlülerin maskesini düşürmek ve kendi ülkelerindeki proleter mücadelesinden korkan, Asya’daki devrime karşı jandarma rolünü oynayan ve başkalarının da oynamasına yardım eden Avrupa hükümetlerinin gerici karakterini en geniş halk kitlelerine ifşa etmek olmalıdır.

Avrupa, Türkiye ve Balkanlardaki tüm olaylarının etrafına yoğun bir entrika ağı örmüştür ve sıradan vatandaş, sürecin bütününü gizlemek amacıyla halkın dikkatini önemsiz ayrıntılara, ikincil meselelere ve güncel gelişmelerin münferit yönlerine çekmeye çalışan diplomatlar tarafından aldatılmaktadır. Buna karşılık, bizim görevimiz, uluslararası Sosyal Demokrasi’nin görevi, halka bu gelişmelerin birbiriyle nasıl bağlantılı olduğunu göstermek, bunların temel eğilimini ve altında yatan nedenleri ortaya çıkarmak olmalıdır.

Mümkün olduğunca büyük bir pay “kapmak” ve topraklarını ve sömürgelerini genişletmek isteyen kapitalist güçler arasındaki rekabet, Avrupa’ya bağımlı veya Avrupa tarafından “korunan” uluslar arasında bağımsız bir demokratik hareketin ortaya çıkmasından duyulan korku ile birleşince, tüm Avrupa politikasının iki temel kaynağı ortaya çıkmaktadır. Jön Türkler, ılımlılıkları ve itidalli davranışları nedeniyle övülüyor; yani Türk devrimi, zayıf olduğu, halk kitlelerini gerçekten bağımsız eyleme teşvik etmediği, Osmanlı İmparatorluğu’nda başlayan proletarya mücadelesine düşman olduğu için övülüyor — ve aynı zamanda Türkiye’nin yağmalanması da devam ediyor. Jön Türkler, Türk topraklarının yağmalanmasına devam edilmesini mümkün kıldıkları için övülüyorlar. Jön Türkleri övüyorlar ve açıkça Türkiye’yi bölmeyi amaçlayan bir politikayı sürdürüyorlar. Bu bağlamda, Sosyal-Demokrat Leipziger Volkszeitung gazetesi şu çok doğru ve yerinde yorumu yaptı:

“1791 yılının Mayıs ayında, ülkelerinin refahını gerçekten önemseyen ileri görüşlü devlet adamları Polonya’da bir siyasi reform gerçekleştirdiler. Prusya Kralı ve Avusturya İmparatoru, 3 Mayıs Anayasası’nı överek bunun ’komşu ülkeye refah getireceğini’ söylediler. Bütün dünya, Paris’teki korkunç Jakobenlerden farklı olarak ’ılımlılık’ sergiledikleri için Polonyalı reformcuları övdü... 23 Ocak 1793'te Prusya, Avusturya ve Rusya, Polonya'yı bölüşen bir antlaşma imzaladılar!

“Ağustos 1908’de Jön Türkler, siyasi reformlarını alışılmadık bir pürüzsüzlükle gerçekleştirdiler. Tüm dünya, Rusya’nın korkunç sosyalistlerinden farklı olarak böylesine saygıdeğer bir ’ılımlılık’ sergiledikleri için onları övdü... Şimdi, Ekim 1908’de, Türkiye’nin bölünmesini müjdeleyen bir dizi gelişmeye tanık oluyoruz.”

Gerçekten de, diplomatların sözlerine inanıp, devrimci Türkiye’ye karşı güçlerin kolektif eylemini, yani yaptıklarını göz ardı etmek çocukça olur. Mevcut gelişmelerin öncesinde birçok ülkenin dışişleri bakanları ve devlet başkanlarının toplantı ve görüşmelerinin yapılmış olması gerçeği bile, diplomatik açıklamalara duyulan bu naif inancı ortadan kaldırmaya yeter. Ağustos ve Eylül aylarında, Jön Türk devriminin hemen ardından ve Avusturya ile Bulgaristan’ın açıklamalarından hemen önce, Bay Izvolski[2], Karlsbad ve Marienbad’da İngiltere Kralı Edward ve Fransa Başbakanı Clemenceau ile bir araya geldi; Avusturya ve İtalya Dışişleri Bakanları von Aehrenthal ve Tittoni, Salzburg'da bir araya geldi; ardından 15 Eylül'de Buchloe'de Izvolski ile Aehrenthal arasında; Budapeşte'de Bulgaristan Prensi Ferdinand ile İmparator Franz-Joseph arasında; Izvolski'nin Alman Dışişleri Bakanı von Schoen ile ve daha sonra Tittoni ve İtalya Kralı ile görüşmeleri gerçekleşti.

Bu gerçekler her şeyi açıkça ortaya koymaktadır. Avusturya ve Bulgaristan’ın harekâtından önce, altı büyük güç –Rusya, Avusturya, Almanya, İtalya, Fransa ve İngiltere– arasında krallar ve bakanların katıldığı gizli ve doğrudan görüşmelerde tüm önemli hususlar üzerinde mutabakat sağlanmıştı. Aehrenthal'ın İtalya, Almanya ve Rusya'nın Avusturya'nın Bosna-Hersek'i ilhak etmesine onay verdiğini söylediğinde doğruyu mu söylediğine dair basında çıkan tartışma, başından sonuna kadar bir komediydi, sadece liberal cahilleri kandırabilecek düpedüz bir aldatmacaydı. Avrupa güçlerinin dış politika yöneticileri — Izvolski'ler, Aehrenthal'lar ve taçlı haydutlar çetesi ile bakanları — basına kasten şu kemiği attılar: “Devam edin beyler, kimin kimi aldattığı ve kimin kime hakaret ettiği, Avusturya'nın Rusya'yı mı, yoksa Bulgaristan'ın Avusturya'yı mı aldattığı vb. konularında, Berlin Antlaşması'nı[3] yırtmaya "ilk" kimin başladığı konusunda önerilen güçler konferansına yönelik farklı tutumlar konusunda ve benzeri konular hakkında. Lütfen kamuoyunun dikkatini bu ilginç ve önemli — ah, çok önemli! — sorularla meşgul edin. Gerçekten önemli olan şeyi, yani asıl mesele üzerinde, yani Jön Türk devrimine karşı harekete geçilmesi, Türkiye’yi bölmek için atılacak sonraki adımlar, Çanakkale anlaşmasının bir bahaneyle yeniden düzenlenmesi, Rusya’nın Kara Yüzler çarı’nın İran devrimini boğmasına izin verilmesi konusunda zaten bir ön anlaşmaya vardığımızı gizlemek için tam da buna ihtiyacımız var. Meselenin özü budur; tüm Avrupa’nın gerici burjuvazisinin liderleri olarak bizim gerçekten ihtiyacımız olan budur ve yaptığımız da budur. Basındaki ve parlamentodaki liberal ahmaklara gelince, onlar zamanlarını tüm bunların nasıl başladığını, kimin ne dediğini ve sömürgeci yağma ile demokratik hareketlerin bastırılması politikasının nihayet nasıl imzalanıp mühürlenerek dünyaya sunulacağını tartışarak geçirebilirler.

Avrupa'daki her büyük güçte — şimdilik “doymuş” olan Avusturya hariç — liberal basın, hükümetini ulusal çıkarlarını yeterince savunmamakla suçluyor. Her yerde liberaller, ülkelerini ve hükümetlerini durumu “kullanma” konusunda en beceriksiz, kandırılmış vb. olarak gösteriyorlar. Ve bu tam da bizim Kadetlerimizin[4] politikasıdır. Uzun zamandır Avusturya’nın başarılarının kendilerini “kıskandırdığını” söylüyorlar (Bay Milyukov’un kendi sözleri). Genel olarak liberal burjuvazinin ve özel olarak bizim Kadetlerimizin bu politikası, ilerleme ve özgürlüğün gerçek çıkarlarına yönelik en iğrenç ikiyüzlülük, en alçakça ihanettir. Çünkü bu politika, öncelikle, gerici hükümetlerin komplosunu örtbas ederek kitlelerin demokratik bilincini bulandırmaktadır. İkincisi, her ülkeyi sözde aktif bir dış politika izlemeye zorlamaktadır, yani sömürgeci yağma sistemini ve Balkan meselelerine büyük güçlerin müdahalesini meşrulaştırmaktadır; bu müdahale her zaman gericidir. Üçüncüsü, bu politika doğrudan gericiliğin işine gelir; halkın ilgisini “biz”in ne kadar alacağına, ganimetten ne kadar pay alacağına, “kendimiz” için ne kadar pazarlık yapabileceğimize çekiyor. Gerici hükümetlerin bu noktada en çok ihtiyaç duydukları şey, tam da “kamuoyunun” toprak ele geçirmelerini, “tazminat” taleplerini vb. desteklediğini savunma fırsatıdır. Bakın, diyorlar, ülkemin basını beni aşırı cömertlikle, ulusal çıkarları yeterince savunmamakla, fazla uysal olmakla suçluyor ve savaşla tehdit ediyor. Dolayısıyla, taleplerim son derece “mütevazı ve adil”dir ve bu nedenle tam olarak karşılanmalıdır!

Rus Kadetlerinin politikası, Avrupa liberal burjuvazisinin politikası gibi, gerici hükümetlere boyun eğme, sömürgeci genişleme ve yağmalamayı savunma ve diğer ülkelerin işlerine karışmadır. Kadetlerin politikası, “muhalefet” bayrağı altında yürütüldüğü için özellikle zararlıdır ve bu nedenle pek çok kişiyi yanıltır, Rus Hükümetine güvenmeyenlerin güvenini kazanır ve kitleleri yozlaştırır. Bu nedenle, Duma milletvekillerimiz ve tüm parti örgütlerimiz şunu akılda tutmalıdır: Duma kürsüsünde, broşürlerde ve toplantılarda, otokrasinin gerici politikası ile Kadetlerin ikiyüzlü muhalefeti arasındaki bağı ortaya koymadan, Balkan olayları hakkındaki Sosyal-Demokrat propaganda ve ajitasyonda tek bir ciddi adım bile atamayız. Kadetlerin dış politikasının özünde onlarla aynı olduğunu açıklamadıkça, halkımıza Çarlık hükümetinin politikasının ne kadar zararlı ve gerici olduğunu asla açıklayamayız. Kadetlerin laf kalabalıkları, poz kesmeleri, ahlâki çekinceleri ve kaçamaklarıyla mücadele etmedikçe, dış politikadaki şovenizm ve Kara Yüzler ruhuyla mücadele edemeyiz.

Liberal-burjuva bakış açısına verilen tavizlerin sosyalistleri nereye götürdüğü, aşağıdaki örnekten anlaşılacaktır. Tanınmış oportünist dergi Sozialistische Monatshefte’de Max Schippel, Balkan krizi hakkında şöyle diyor: “Parti üyelerinin neredeyse tamamı, Berlin’deki merkezi yayın organımızda [Vorwärts] son zamanlarda bir kez daha dile getirilen, Almanya’nın Balkanlar’daki ne şimdiki ne de gelecekteki devrimlerde arayacağı bir şey olmadığı görüşünün hâkim olmasını bir hata olarak görecektir. Elbette, toprak kazanımları için çabalamamalıyız... Ancak, Avrupa, tüm Asya ve Afrika’nın bir kısmı arasında önemli bir bağlantı noktası olan bu bölgedeki büyük güç dengesi değişikliklerinin, uluslararası konumumuz üzerinde doğrudan bir etkisi olduğu şüphesizdir... Şu an için gerici Rus devinin belirleyici bir önemi yoktur... 1850’lerin demokratlarının yaptığı gibi, Rusya’yı her zaman ve her yerde bir düşman olarak görmek için hiçbir nedenimiz yok.”

Sosyalist kılığına girmiş bu aptal liberal, Rusya’nın “Slav kardeşler”e yönelik “ilgisi”nin ardındaki gerici entrikaları fark edememiştir! “Biz” (yani Alman burjuvazisi), “bizim” konumumuz vb. ifadeleri kullanarak, ne Jön Türk devrimine indirilen darbeyi ne de Rusya’nın İran devrimine karşı eylemlerini fark edememiştir!

Schippel’in açıklaması derginin 22 Ekim tarihli sayısında yer aldı. 5 (18) Ekim'de, Novoye Vremya[5], “Tebriz'deki anarşinin inanılmaz boyutlara ulaştığını” ve şehrin “yarı vahşi devrimciler tarafından yarı yarıya tahrip edildiğini ve yağmalandığını” iddia eden zehirli bir makale yayımladı. Başka bir deyişle, Tebriz'de devrimin Şah'ın birlikleri üzerindeki zaferi, yarı resmi Rus dergisinin öfkesini hemen uyandırdı. Dergi, Pers devrimci güçlerinin lideri Sattar Han’ı “Azerbaycan’ın Pugaçov’u[6]” olarak tanımlıyor (Azerbaycan, Pers ülkesinin kuzey eyaletidir ve Reclus’a göre toplam nüfusun yaklaşık beşte birini oluşturur; Tebriz ise bu eyaletin başkentidir). Novoye Vremya, “Rusya’nın, Pers sınırındaki kârlı ticaretimizi mahveden bu saldırganlıkları sonsuza kadar tolere edip edemeyeceği sorusu akla gelmektedir...” diye yazmıştır. “Doğu Transkafkasya ve Azerbaycan’ın etnik olarak bir bütün olduğu unutulmamalıdır... Transkafkasya’daki Tatar yarı-entelektüeller, Rus tebaası olduklarını unutarak, Tebriz’deki ayaklanmalara sıcak bir sempati gösteriyor ve şehre gönüllüler gönderiyorlar... Bizim için çok daha önemli olan, Rusya’ya sınır komşusu olan Azerbaycan’ın sakinleştirilmesidir. Ne kadar üzücü olursa olsun, koşullar, müdahale etmeme konusundaki güçlü isteğine rağmen, Rusya’yı bu görevi üstlenmeye zorlayabilir.”

20 Ekim’de Alman Frankfurter Zeitung gazetesi, St. Petersburg’dan gelen bir habere göre, “telafi” amacıyla Rusya’nın Azerbaycan’ı işgal etmesinin düşünüldüğünü yazdı. 11 (24) Ekim’de aynı gazete Tebriz’den gelen bir telgrafı yayımladı: “İki gün önce süvari ve topçu desteğiyle altı Rus piyade taburu İran sınırını geçti ve bugün Tebriz’de olmaları bekleniyor.”

Max Schippel’in liberal ve polis basınının güvencelerini ve haykırışlarını kölece tekrarlayarak Alman işçilere Rusya’nın gerici bir dev olarak öneminin artık geçmişte kaldığını ve her koşulda Rusya’yı düşman olarak görmenin hatalı olacağını söylediği gün, tam da o gün Rus birlikleri İran sınırını geçiyordu!

Elleri kanlı Nikolay’ın birlikleri tarafından İranlı devrimcilere yönelik yeni bir katliam yaşanacak. Lyakhov’un[7] gayri resmi olarak harekete geçmesinin ardından, Azerbaycan’ın resmi işgali ve 1849’da I. Nikolay’ın Macar devrimine karşı birliklerini gönderdiği zaman Rusya’nın Avrupa’da yaptıklarının Asya’da tekrarlanması gerçekleşiyor. O dönemde Avrupa’nın burjuva partileri arasında, günümüzde tüm burjuva demokratların yaptığı gibi sadece ikiyüzlü bir şekilde özgürlükten bahsetmekle kalmayıp, özgürlük için mücadele edebilecek gerçek demokratlar vardı. Rusya o zaman, en azından birkaç Avrupa ülkesine karşı Avrupa’nın jandarması rolünü oynamak zorundaydı. Bugün, “kızıl” Clemenceau’nun “demokratik” cumhuriyeti de dahil olmak üzere tüm büyük Avrupa güçleri, demokrasinin kendi ülkelerinde yayılmasından, bunun proletaryaya sağlayacağı yarardan ötürü, ölümcül bir korku duydukları için, Rusya’nın Asya’da jandarma rolünü oynamasına yardım ediyorlar.

Rusya’nın İran devrimine karşı “harekete geçme özgürlüğü”nün, Rusya, Avusturya, Almanya, İtalya, Fransa ve İngiltere’nin Eylül ayındaki gerici komplosunun bir parçası olduğuna dair en ufak bir şüphe olamaz. Bunun bazı gizli belgelerde açıkça belirtilmiş olması (ki bu belgeler yıllar sonra bir tarihsel belgeler derlemesinde yayımlanabilir) ya da sadece İzvolski tarafından en uysal müzakerecilere ima edilmiş olması, ya da bu sonuncuların “işgal”den “ilhak”a geçmeyi amaçladıklarını “ima” etmiş olmaları, ve Rusların belki de Lyakhov politikasından “işgal”e geçmek isteyeceklerini, ya da başka bir anlaşma yapıldığını ima etmiş olsalar da — bunların hiçbiri en ufak bir öneme sahip değildir. Önemli olan, ne kadar resmi olursa olsun, Rus güçlerinin Eylül ayındaki karşı-devrimci komplosunun bir gerçek olduğu ve bunun öneminin her geçen gün daha da netleşmesidir. Bu, proletaryaya ve demokrasiye karşı bir komplodur. Bu, Asya’daki devrimi doğrudan bastırmak ya da en azından dolaylı darbeler indirmek için yapılan bir komplodur. Bu, bugün Balkanlar’da, yarın İran’da, belki de ertesi gün Anadolu’da ve Mısır’da vb. sömürgeci yağma ve toprak fetihlerinin devamı için yapılan bir komplodur.

Sadece dünya proleter devrimi, taçlı haydutlar ile uluslararası sermayenin bu birleşik gücünü devirebilir. Tüm sosyalist partilerin acil görevi, kitleler arasında ajitasyonu yoğunlaştırmak, tüm ülkelerin diplomatlarının hilelerini ortaya çıkarmak ve halkın görmesi için tüm gerçekleri ortaya koymaktır; bu gerçekler, istisnasız tüm müttefik güçlerin, hem jandarmanın görevlerini doğrudan yerine getirenler olarak hem de onun suç ortakları, dostları ve finansörleri olarak oynadıkları alçakça rolü ortaya koymaktadır.

Duma’daki Rus Sosyal Demokrat milletvekillerine, Izvolski’nin bir açıklaması ve Kadetler ile Oktobristlerin[8] bir sorusunun beklendiği bir ortamda, son derece ağır, ancak aynı zamanda son derece asil ve önemli bir görev düşüyor. Sosyal-Demokrat milletvekilleri, başlıca gerici gücün, karşı devrimin baş komplocusunun politikasının paravanı olan bir organın üyeleridir ve kendilerinde tüm gerçeği söyleme cesaretini ve yeteneğini bulmak zorundadırlar. Böyle bir zamanda, Kara Yüzler Duma’sındaki Sosyal-Demokrat milletvekilleri, kendilerine çok şey verilmiş ve onlardan çok şey beklenen kişilerdir. Çünkü onlar dışında, Duma'da Kadetler ve Oktobristlerin pozisyonlarından başka bir pozisyondan çarlık rejimine karşı protesto sesini yükseltecek kimse yoktur. Ve böyle zamanlarda ve mevcut koşullarda bir Kadet “protesto”, hiç protesto etmemekten daha kötüdür; çünkü bu protesto, ancak aynı kapitalist kurt sürüsünün içinden ve aynı kurt politikası adına yapılabilir.

Bu nedenle Duma grubumuz ve diğer tüm parti örgütlerimiz derhal harekete geçmelidir. Kitleler arasında propaganda yapmak, sıradan zamanlara kıyasla şu anda yüz kat daha önemlidir. Tüm parti propagandamızda üç temel ilke ön plana çıkmalıdır. Birincisi, Kara Yüzler’den Kadetler’e kadar tüm gerici ve liberal basının aksine, Sosyal-Demokratlar konferansların diplomatik oyunlarını, büyük güçlerin anlaşmalarını, Avusturya’ya karşı İngiltere ile, ya da Almanya’ya karşı Avusturya ile yapılan ittifakları ya da diğerlerini ifşa etmelidir. Bizim görevimiz, büyük güçlerin gerici bir komplo düzenlediklerini, hükümetlerin bu komployu kamuoyu görüşmeleri maskaralığının arkasına saklamak için ellerinden gelen her şeyi yaptıklarını ortaya çıkarmaktır. Politikamız, bu diplomatik maskaralığı kınamak, gerçeği halka duyurmak, uluslararası anti-proleter gericiliği ifşa etmek olmalıdır! İkincisi, bu komplonun iddia edilen sonuçlarından farklı olarak gerçek sonuçlarını, yani Türk devrimine vurulan darbeyi, Rusya’nın İran devrimini boğmadaki yardımını, diğer ulusların işlerine müdahalesini ve temel demokratik ilke olan ulusların kendi kaderini tayin hakkının ihlalini ortaya koymalıyız. Bu hak, bizim programımız ve dünyadaki tüm Sosyal-Demokrat partilerin programları tarafından savunulmaktadır. Ve bir yandan Avusturyalıların, diğer yandan da Rus Kara Yüzler’in “Slav kardeşleri” için duydukları “kaygı”dan daha gerici bir şey olamaz. Bu “kaygı”, Rusya’ya Balkanlar’da uzun zamandır kötü bir şöhret kazandıran alçak entrikaları örtbas etmek için kullanılmaktadır. Bu “kaygı”, her zaman bir Balkan ülkesinde veya diğerinde gerçek demokrasiye yönelik ihlallere indirgenmektedir. Güç sahiplerinin Balkan uluslarına “kaygı” duymalarının tek samimi yolu vardır; o da onları rahat bırakmak, yabancı müdahaleyle onları taciz etmeyi bırakmak, Türk devriminin tekerleğine çomak sokmaktan vazgeçmektir. Ancak elbette işçi sınıfı burjuvaziden böyle bir politika bekleyemez.

Adı en liberal ve “demokratik” olanlar da dahil olmak üzere tüm burjuva partileri, bizim Kadetler de dahil, kapitalist dış politikayı desteklemektedir. Sosyal-Demokratların halkın bilgisine özel bir gayretle sunmaları gereken üçüncü husus budur. Çünkü her bakımdan liberaller ve Kadetler, kapitalist uluslar arasındaki mevcut rekabeti savunurlar; Kara Yüzler’den sadece bunun alacağı biçimler konusunda ayrılırlar ve sadece hükümetin şu anda dayandığı anlaşmalardan farklı uluslararası anlaşmalar üzerinde ısrar ederler. Ve burjuva dış politikasının bir çeşidine karşı, aynı politikanın başka bir çeşidini savunan bu liberal mücadele, hükümetin diğer ülkelerin gerisinde kaldığı (yağma ve müdahale konusunda!) yönündeki bu liberal suçlamalar, kitleler üzerinde son derece yozlaştırıcı bir etkiye sahiptir. Tüm sömürge politikasına hayır, yabancı toprakları ve yabancı halkları fethetmek, yeni ayrıcalıklar, yeni pazarlar, Boğazların kontrolü vb. için yürütülen tüm müdahale politikasına ve kapitalist mücadeleye hayır! Sosyal-demokratlar, “barışçıl ve adil” kapitalist ilerleme gibi aptalca ve dar görüşlü bir ütopyaya inanmazlar. Onların mücadelesi, dünyada barış ve özgürlüğün tek savunucusunun uluslararası devrimci proletarya olduğunu bilerek, kapitalist toplumun tamamına karşıdır.

P.S.: Bu makale baskıya gönderildikten sonra, gazeteler St. Petersburg Telgraf Ajansı’nın, Rus birliklerinin İran sınırını geçtiğine dair haberi yalanlayan bir telgrafını yayımladılar. Bu telgraf, 24 Ekim tarihli Frankfurter Zeitung’un ikinci sabah baskısında yer aldı. Üçüncü baskıda, 24 Ekim saat 22.50'de İstanbul’dan gelen bir habere göre, 24 Ekim akşamı Rus birliklerinin İran sınırını geçtiği haberi İstanbul’a ulaşmıştı. Sosyalist gazeteler hariç yabancı basın, şu ana kadar Rusya'nın İran'ı işgaline ilişkin sessizliğini koruyor.

Özetle: Henüz bütün gerçeği öğrenebilecek durumda değiliz. Her halükârda, Çarlık  ile St. Petersburg Telgraf Ajansı’ndan gelen “yalanlamalara” elbette güvenilemez. Rusya’nın, büyük güçlerin bilgisi dahilinde, entrikadan asker göndermeye kadar elindeki her türlü imkânla İran devrimine karşı savaştığı bir gerçektir. Rusya’nın politikasının Azerbaycan’ı işgal etmek olduğu da şüphesizdir. Ve eğer birlikler henüz sınırı geçmemişse, büyük olasılıkla bunu yapmak için gerekli tüm hazırlıklar çoktan yapılmıştır. Ateş olmayan yerden duman çıkmaz.



[1] 20. yüzyılın başlarında (özellikle 1905-1914 arası) Çarlık Rusyasında faaliyet gösteren; monarşi yanlısı, aşırı sağcı, Yahudi karşıtı ve gerici bir harekettir. (ç.n.)

[2] Çarlık Rusyasının Dış İşleri Bakanı. (ç.n.).

[3] 1877-78 Rusya-Osmanlı Savaşı'ndan sonra Rusya, İngiltere, Avusturya-Macaristan, Almanya, Fransa, İtalya ve Osmanlı temsilcilerinden oluşan kongre tarafından 13 Temmuz 1878'de imzalan bir antlaşma. (ç.n.)

[4] Genellikle liberal akademisyenler, hukukçular ve burjuvaziden oluşan ve 1905 Devrimi'nden sonra Rusya’da kurulan Anayasal Demokrat Parti üyelerine, partinin Rusça baş harfleri olan "K-D"nin okunuşundan dolayı, "Kadetler” denirdi. (ç.n.)

[5] Novoye Vremya (Yeni Zamanlar), 1868'den Ekim 1917'ye kadar St. Petersburg'da yayımlanan günlük bir gazete. Başlangıçta ılımlı liberal olan gazete, 1876'da aristokrasi ve bürokrasi arasındaki gerici çevrelerin sözcüsü haline geldi. Burjuva-liberal hareketin yanı sıra devrimci harekete de karşıydı. 1905'ten itibaren Kara Yüzler'in organı oldu. Lenin, onu rüşvetçi basının bir örneği olarak adlandırdı.

[6] Yemelyan Pugaçov, 1773-75 yıllarında Rusya'daki gerçekleşen köylü ayaklanmasının lideriydi.

[7] Vladimir Lyakhov (1869-1919) 1908 yılında Albay rütbesiyle, Tahran'daki İran Kazak Tugayı'nın komutanı olarak görev yaparken, Şah Muhammed Ali'nin emriyle İran Meclisi'ni (Meclis-i Şura-yı Millî) bombalatmıştır. (ç.n.)

[8] 1905 Rus Devrimi sırasında Çar II. Nikolay'ın yayımladığı Ekim Manifestosu'nu destekleyen, ılımlı, anayasal monarşist ve liberal-muhafazakar bir Rus siyasi partisi.

31 Mart 2026 Salı

(Çeviri) Türk Devrimi - Christian Rakovsky

Çevirenin Notu: 1908’de yazılan ve Le Socialisme isimli gazetenin 1 Ağustos 1908 tarihindeki 37. sayısında yayımlanan yazı, Harry Ratner tarafından İngilizceye çevrilmiştir. Aşağıdaki linkten yazıya ulaşabilirsiniz:

https://www.marxists.org/archive/rakovsky/1908/08/01.htm

Rusya ve İran'ın ardından, şimdi de Türkiye devrimci harekete katılıyor. Ancak Türk Devrimi'ni karakterize eden şey, en azından görünüşte, aniden gelişmesi ve hızlıca başarıya ulaşmasıdır. İki hafta içinde isyancı ordu Makedonya'nın hâkimi haline geldi. Dehşete kapılan Sultan, anayasayı kabul etmek, daha doğrusu 1876 Anayasası’nı yeniden yürürlüğe koymak zorunda kaldı. Böylece Avrupa’daki son otokrasi de devrildi. İlk Türk anayasasının ilan edildiği sırada İstanbul’daki Rus Büyükelçisi General Ignatief’in “Rusya’nın Avrupa’da anayasasız tek ülke olarak kalmasına izin vermeyeceğiz” şeklindeki açıklaması artık geçerliliğini yitirmiştir. En azından teorik olarak tüm Avrupa anayasal bir yapıya sahiptir.

Ancak Türkiye’deki değişikliklerin daha genel bir önemi varsa, bu da meşhur “Doğu Sorunu” ile ilgilidir.

Bu sorunun çözümüne ve dolayısıyla savaşın en büyük nedenlerinden birinin ortadan kaldırılmasının başlangıcında mıyız?

Kuşkusuz, Doğu’daki Türkiye halklarının dışında bu sorunun tam olarak çözülmesinde çıkarı olan bir kesim varsa, o da proletaryadır. Bugün Türkiye, tüm ülkelerin kapitalist ve emperyalist komploları için açık bir alandır. Hepsi, imparatorluğun çöküşünü bekleyip topraklarının bir kısmını ele geçirmeyi umarken, şu anda da imparatorluğun içerisinde daha fazla nüfuz, mali imtiyaz ve ayrıcalık elde etmeye çalışıyorlar. “Hasta adam”ın mallarını ölmeden önce bölüşülmesinin büyük bir başarıyla gerçekleştirildiği söylenmelidir.

Sadece kendi çıkarlarını gözeten bir sultan ve despot, cahil ve yozlaşmış bir bürokrasi sayesinde, her ülkeden gelen akbabalar, yani muzaffer kapitalizmin ajanları, bu uçsuz bucaksız İmparatorluğun her köşesine yuvalarını kurmayı başardılar. Her tarafta, milliyetçi propagandacılar, Bulgarlar, Rumenler, Sırplar, Yunanlılar vb. gibi alelade bir kalabalık, ateş, kılıç ve para yoluyla etki alanlarını genişletmeye çalışıyorlar.

Tüm bunların bedelini, herkes tarafından terk edilmiş, umutsuzlukla mücadele eden ve Sultan’ın zulmüne, diğer ülkelerdeki vatandaşlarının entrikalarına ve sözde koruyucu güçlerin doyumsuz iştahına karşı güçsüz kalan Türk halkı ödemektedir.

Tüm bu zararlı faktörlerin etkisini ortadan kaldırarak veya azaltarak Türkiye halklarına inisiyatif veren bir devrim, tek başına Doğu Sorunu’nu çözecektir.

Sadece yeniden doğmuş, demokratik ve güçlü bir Türkiye, Gladstone’un meşhur “Elinizi çekin” [1] sözünü başarıyla tekrarlayabilir ve ardından çürüme halinin yakın ve uzak komşularında uyardığı tüm iştahları kesebilir.

Bu değişimin barış ve işçi sınıfının davası için getireceği sonuçlar ölçülemez. Genel olarak şunu söylemek gerekir ki – ve işte Doğu ve Uzak Doğu halklarının uyanışının büyük tarihsel önemi burada yatmaktadır – kapitalist İmparatorluğun saldırgan ve açgözlü emperyalizminin geri püskürtülmesi, aşırı üretim ve kapitalist anarşinin zorluklarına ulusal emeğin başka bir örgütlenmesinde çözüm bulunması gerekliliğini kesin olarak ortaya koyacaktır.

Sömürgeci emniyet sübabı artık mevcut olmadığına göre, ister istemez gerçek anlamda toplumsal adalete dayalı bir çözüm bulunmalıdır.

Ancak bu genel ve geniş kapsamlı sonucun dışında, Türk Devrimi, hayatları Türkiye ile iç içe geçmiş olan tüm Balkan ve Batı gruplarının dış politikası açısından daha acil ve daha pratik sonuçlar doğuracaktır. Bu, genel bir gerilim azalması ve belki de bir miktar silahsızlanma için zemin oluşturacaktır.

Bu nedenle, tekrarlıyoruz, işçi sınıfı Türk Devrimi'ni coşkuyla karşılamalıdır.

Peki, önemli sonuçları olmayan bir devrim mi yoksa bir askeri darbe mi yaşıyoruz? Yakın gelecek bunu gösterecek. Ancak, Türk Devrimi başından beri raydan çıkma konusunda çok tehlikeli bir eğilim gösterdiği görülüyor.

Bu kadar çok tutkuyla parçalanmış Türkiye'yi barışa kavuşturmanın tek yolunun, mümkün olan en büyük özgürlüğü gerçekleştirmek olduğu tartışılmaz. İmparatorluğun farklı halklarının haklı taleplerini karşılayarak, onları ortak bir dayanışma ruhu içinde birleştirebilecek olan da budur. Ne yazık ki, bu açıdan bakıldığında Jön Türklerin gücü tamamen yetersizdir. Talep ettikleri ve elde ettikleri 1876 Anayasası, pek çok açıdan arzu edilenden çok uzaktır. Anayasa, Sultan’ın otokratik iktidarını neredeyse olduğu gibi koruyor.

Öte yandan, İmparatorluğun içinde bulunduğu çürüme durumundan şüphesiz etkilenen Jön Türklerin aklında tek bir şey var: Merkezi iktidarı olabildiğince güçlendirmek. Bu da otokratik bir Sultan yerine, en az onun kadar otokratik bir oligarşinin oluşmasına neden olacaktır. Oysa dillerin, geleneklerin ve farklı illerindeki ekonomik ve toplumsal koşulların çeşitliliği nedeniyle Türkiye, böyle bir rejime en az uygun olan ülkedir. Ve Jön Türkler tam olarak bu tuzağı görmek istemiyorlar. İmparatorluğun tüm halklarının bir federasyonunda kurtuluşlarını bulabilecekleri ve “özerklik ya da parçalanma” – yani federasyon ya da bölünme – şeklindeki eski sloganın bugün her zamankinden daha doğru olduğu şeklindeki bu tarihsel gerçeği anlamak istemiyorlar.

Aslında şu anda, onca kanlı mücadelenin ardından, Türkiye halkları, 1876 Anayasası’nda vaat edilen yarı mutlakiyetçi merkezi hükümetin zulmüne, otuz iki yıl önce olduğundan daha az boyun eğeceklerdir. Türk Devrimi’nin ilerlemesinin önündeki zorlukları görmezden gelmiyoruz, ancak Jön Türkler, Abdülhamid ile müzakere etmeye hevesli davranarak durumu daha da kötüleştiriyorlar. Bu, şeytanla yapılan bir anlaşmadır ve bizim düşüncemize göre hareket için ölümcül olacaktır. Türk Devrimi’nin başarılı olmasının tek bir yolu vardır: O da, ırk veya inanç ayrımı gözetmeksizin Türkiye’nin tüm halklarını gerçek anlamda devrimci ve demokratik bir program etrafında birleştirmektir.

Peki, Jön Türk Partisi bu birliği gerçekleştirebilir mi?

Gerçekten de Jön Türk hareketinin toplumsal karakteri nedir? Türk işçileri ve köylüleri hâlâ din adamlarının etkisi altındadır. Jön Türklerin bir miktar sempati duyduğu Müslüman burjuvazi pek bir öneme sahip değildir. Uzun bir tarihsel evrim, Türk burjuvazisini bir askeri ve memuriyet kastına dönüştürürken, Hıristiyan burjuvazi sanayi ve ticaretle uğraşmaktadır.

Dolayısıyla, Jön Türklerin popüler olduğu tek çevre ordu ve bürokrasidir. Bu iki unsur, devrimin hızlı ama kısa ömürlü bir başarıya ulaşmasını garanti edebilir. Ancak Sultan’ın, mümkün olduğunca çok sayıda Jön Türk’ü iktidara davet ederek yapacağı akıllıca bir manevra, tüm hareketi bölebilir ve tehlikeye atabilir.

Jön Türkler, Hıristiyan burjuvazi ve proletaryada sağlam bir destek bulabilirler, ancak bunu yapmak için gerekli öngörüye ve ahlâki cesarete sahip olacaklar mı?

Aynı zamanda, ciddi reformlar vaadiyle Müslüman kitleleri de yanlarına çekebilirler. Bunun için yeterli kapasiteye sahip olup olmadıklarını gelecek bize gösterecektir. Türk devriminin, çatlakları örtbas etmekle mi kalacağı, yoksa tüm insanlık için siyasi ve sosyal sonuçlarla dolu bir hareket mi olacağı, onların tutumuna bağlı olacaktır.



[1] “Elinizi çekin!”, Britanyalı Liberal Partili olan ve Birleşik Krallık’ta Başbakanlık yapan William Ewart Gladstone ile özdeşleşmiş siyasi bir slogandır. (ç.n.)

24 Mart 2026 Salı

(Çeviri) Türkiye'deki Referandum - Daniel De Leon

Çevirenin Notu: Bu yazı Daily People gazetesinin 29 Nisan 1909 tarihli 303. sayısında yayımlandı. 1877’de kurulan Amerika Sosyalist İşçi Partisi’nin yayın organı olan gazete, 1891-2011 yılları arasında yayın hayatını sürdürmüştür.

Yazar Daniel De Leon ise 1852-1914 yılları arasında yaşamış bir gazeteci, politikacı, Marksist teorisyen ve sendika örgütleyicisidir. Devrimci endüstriyel sendikacılık fikrinin öncüsü olarak kabul edilir ve 1890'dan ölümüne kadar Amerika Sosyalist İşçi Partisi'nin önde gelen figürüydü. De Leon, Dünya Endüstriyel İşçileri Sendikası'nın kurucularından biriydi ve fikirleri Avustralya, Birleşik Krallık, Kanada gibi İngilizce konuşulan dünyadaki sosyalist işçi partilerinin kurulmasına katkıda bulundu.

Yazıya şu linkten ulaşabilirsiniz: https://www.marxists.org/archive/deleon/pdf/1909/apr29_1909.pdf

 

Burada, Amerika'da, Kongre'de çoğunluğu elinde bulunduran parti bir karar aldığında, kararın reddedilmesini önlemek için yeniden görüşme önergesiyle bir "düğüm atılır" ve hemen ardından bu önergenin masaya yatırılması önergesi verilir. Masaya yatırma önergesi, bu tür önergelerde alışılageldiği gibi hızla kabul edildiğinde, konu kapanır. Modern Türkiye'de, sultanın tahttan indirilmesi durumlarında aynı amaca ulaşmak için mecliste yapılan uygulamanın, Şeyhülislam'ın bu yönde bir fetva vermesi ve bunun mecliste önergeyle onaylanmasıyla düğümün aynı şekilde atılması ve konunun kapanması şeklinde olduğu görülmektedir. Bu uygulama, sultan üzerinde etkili bir şekilde yürürlüğe kondu.

Abdulhamid’in görevden alınması ve Anayasa’nın kesin bir şekilde yeniden yürürlüğe konmasıyla, 13 Nisan'daki[1] saray isyanından bu yana meydana gelen heyecan verici olaylara kuşbakışı bir bakış, tek bir önemli gerçeği ve dersi ortaya koymaktadır; bu gerçek ve ders, kargaşanın tüm tozu dumanına rağmen açıkça söylenmelidir: REFERANDUM İÇİN YASAMA KARARI GEREKMEZ: REFERANDUM ZATEN GERÇEKLEŞMİŞTİR: İSTEYEN HER ÜLKE REFERANDUM YAPABİLİR. Türkiye bunu istedi ve referandumu hızlı ve hassas bir şekilde uyguladı.

Para ve din adamları tarafından kışkırtılan İstanbul’daki yaklaşık 7.000 Müslüman asker, subaylarından koparak çavuşların önderliğinde meclisi kuşattı, Jön Türk hükümetinin istifasını talep etti, eline geçirdiklerini katletti ve Anayasa'nın yerini aldığı iğrenç rejimi fiilen geri getirdi. Bu olaylar meydana getiren askerlerin söylemleri şüphesiz ki Yıldız Köşkü'nden esinlenmişti ve meclisin sadece kuklalardan oluştuğu, asıl hükümdarın İttihat ve Terakki Komitesi olduğu ve bu örgütün sadece bir otokrasiyi devirip yerine daha kötüsünü koyduğu yönündeydi. New York'taki iki Türk gazetesinin editörleri de bu görüşleri dile getirmiş ve görüşleri kapitalist basının sütunlarında defalarca yankı bulup tekrarlanmıştı. "Kuklalara" durumun ne olduğu tam olarak anlatıldıktan tam iki hafta sonra, yine o "kukla" meclisin emriyle yapılan 101 top atışıyla Abdülhamid'in sonunu ve yeni bir dönemin başlangıcını ilan etti; İstanbul ve neredeyse tüm Türkiye artık tam kontrol altındaydı.

Ne olmuştu? Bir mucize mi? Mucizelerin çağı çoktan geride kaldı. Olan şey -eğer düzgün işliyorsa, otomatik olarak işleyen bir şey olan- referandumun sesini duyurmasıydı.

Meclisin üyeleri, "doğmayan" ama "büyüyen" Topsy’ler[2] gibi değillerdir. Onlar, ne istediklerini açıkça bilen ve bu nedenle bunu elde etmek için örgütlenmiş seçmenlerin iradesinden doğarlar. Eğer üyeler, ebeveynlerinin meşru çocuklarıysa, meclisteki eylemleriyle mecliste yer almayanların iradesini yansıtmaktan başka bir şey yapmazlar ve bunlar her zaman hazır ve örgütlü durumdadırlar. Böyle bir örgütlenmenin desteğine sahip üyelerle oynamak, testereyle oynamak gibidir - Türkiye'deki Abdülhamid'in yaptığı budur ve bizim kendi Abdülhamid'lerimiz de eninde sonunda bunu anlayacaktır.

"Her Şey Referandum Hakkında", Türkiye'de son iki haftada yaşananların toplu başlığı olmalıdır.



[1] 31 Mart Vakası-ç.n.

[2] Harriet Beecher Stowe'un "Tom Amca'nın Kulübesi" (Uncle Tom's Cabin) romanındaki Topsy karakterine "Seni kim yarattı?" diye sorulduğunda, "Hiç kimse, sanırım ben sadece büyüdüm" cevabını verir. Yazar meclisin üyelerinin bürokrasi gibi planlanmadan, denetlenmeden veya kendi kendine hızla büyüyen bir kesim olmadığını söylemek istemektedir.

17 Mart 2026 Salı

(Çeviri) Türkiye'de Devrim ve Karşı-Devrim - Christian Rakovsky

Çevirenin Notu: 1909’de yazılan ve Le Socialisme isimli gazetenin 15 Mayıs 1909 tarihindeki 76. sayısında yayımlanan yazı Harry Ratner tarafından İngilizceye çevrilmiştir. Aşağıdaki linkten yazıya ulaşabilirsiniz:

https://www.marxists.org/archive/rakovsky/1909/05/15.htm

Türkiye'deki karşı-devrimin patlaması, (en azından şimdilik) olumlu bir şekilde yenilgiye uğratılmış olsa da, Doğu'daki olayları yakından takip edenler için büyük bir sürpriz olmadı. Türk Devrimi'nin ertesi günü, bu gazetede gerici bir karşı saldırı konusundaki endişelerimizi dile getirmiştik. Ne yazık ki, sonrasında yaşananlar endişelerimizi fazlasıyla haklı çıkardı, ancak bu son olayların bir kez daha güncel hale getirdiği dokuz ay önceki makalemizin sonucunu yeniden yayınlama özgürlüğünü kendimize tanıyoruz.

Bu nedenle, tekrarlıyoruz, işçi sınıfı Türk devrimini coşkuyla karşılamalıdır.

Ama burada bir devrim mi yoksa önemli sonuçları olmayan bir askeri darbe mi görüyoruz? Yakın gelecek bunu gösterecek. Ancak, Türk Devrimi'nin başlangıcından itibaren raydan çıkma konusunda çok tehlikeli bir eğilim gösterdiği anlaşılıyor.

Birçok tutkuyla parçalanmış Türkiye'yi huzura kavuşturmanın tek yolunun, mümkün olan en büyük özgürlüklerin sağlanması olduğu tartışılmaz. İmparatorluğun farklı halklarının haklı taleplerini karşılayarak, onları ortak bir dayanışma ruhu içinde birleştirebilecek olan budur. Ne yazık ki, bu açıdan bakıldığında, Jön Türklerin gücü tamamen yetersizdir. Talep ettikleri ve elde ettikleri 1876 Anayasası, pek çok açıdan yetersizdir. Sultan'ın otokratik gücünü neredeyse olduğu gibi bırakmaktadır.

Öte yandan, imparatorluğun içinde bulunduğu çürüme durumundan şüphesiz etkilenen Jön Türklerin aklında tek bir şey var: Merkezi iktidarı olabildiğince güçlendirmek. Otokratik bir sultan yerine, en az onun kadar otokratik bir oligarşi olacak. Oysa Türkiye, farklı illerindeki dil, gelenek ve ekonomik ve sosyal koşullarının çeşitliliğiyle böyle bir rejime en az uygun bir ülkedir. Ve Jön Türklerin görmek istemediği de tam olarak bu tuzaktır. İmparatorluğun tüm halklarının bir federasyonunda kurtuluşlarını bulabilecekleri ve eski "özerklik ya da ayrılma" sloganının, yani federasyon ya da bölünme sloganının bugün her zamankinden daha doğru olduğu tarihsel gerçeğini anlamak istemiyorlar.

Aslında şu anda, onca kanlı mücadelenin ardından, Türkiye halkları, 1876 Anayasası'nda vaat edilen yarı mutlakiyetçi merkezi hükümetin zulmüne, otuz iki yıl öncesine göre daha da az boyun eğeceklerdir. Türk Devrimi'nin ilerlemesinin önündeki zorlukları görmezden gelmiyoruz, ancak Jön Türkler, Abdülhamid ile müzakere etmeye istekli olarak durumu daha da kötüleştiriyorlar. Bu, şeytanla yapılan bir anlaşmadır ve bizce hareket için ölümcül olacaktır. Türk devriminin başarılı olmasının tek bir yolu vardır: Türkiye'deki tüm halkları, ırk veya inanç ayrımı gözetmeksizin, gerçek anlamda devrimci ve demokratik bir program etrafında birleştirmek.

Peki, Jön Türkler bu birliği gerçekleştirebilir mi?

Gerçekten de Jön Türk hareketinin sosyal karakteri nedir? Türk işçileri ve köylüler hâlâ din adamlarının etkisi altındadır. Jön Türklerin bir miktar sempati duyduğu Müslüman burjuvazinin pek bir önemli yoktur. Uzun bir tarihsel evrim, Türk burjuvazisini askeri ve bürokrasi kastına dönüştürürken, Hıristiyan burjuvazisi sanayi ve ticaretle uğraşmaktadır.

Bu nedenle Jön Türklerin popüler olduğu tek çevre, ordu ve bürokrasidir. Bu iki unsur, kısa süreli de olsa devrimin hızlı bir başarıya ulaşmasını garanti edebilir. Ancak Sultan'ın, mümkün olduğunca çok sayıda Jön Türk'ü iktidara davet ederek yapacağı akıllıca bir manevra, tüm hareketi dağıtır ve tehlikeye atabilir.

Jön Türkler, Hıristiyan burjuvazi ve proletaryadan sağlam bir destek bulabilirler, ancak bunu yapmak için gerekli öngörü ve ahlaki cesarete sahip olacaklar mı?

Aynı zamanda, ciddi reformlar vaat ederek Müslüman kitleleri de yanlarına çekebilirler. Gelecek, bunun mümkün olup olmadığını bize gösterecektir. Türk devriminin, çatlakları örtbas etmekten ibaret mi olacağı, yoksa tüm insanlık için siyasi ve sosyal sonuçlarla dolu bir hareket mi olacağı, onların tutumuna bağlı olacaktır.

Jön Türklerin dokuz aylık deneyimi, onların giriştikleri büyük göreve yeterince hazırlıklı olmadıklarını göstermektedir.

Onların son derece zor bir görevle karşı karşıya olduklarını ve Türkiye'de hüküm süren özel koşulların bunu daha da karmaşık hale getirdiğini söylemek doğru olur.

Diğer burjuva devrimlerinde olduğu gibi, halkın gözünde zaten itibarını yitirmiş eski rejime karşı mücadele etmekle kalmayıp, kadınların köleliğine dayanan bir aile düzeni ve Osmanlı İmparatorluğu'nun askeri ve teokratik örgütlenmesinden kaynaklanan Türk halkının önyargılarıyla da mücadele etmek zorundaydılar.

Gücünü Müslümanlar ve Hıristiyanlar arasındaki düşmanlıktan alan Türk askeri, bürokratik ve dinî oligarşisi, sürekli olarak Müslümanları Hıristiyanlara karşı kışkırtarak, onları ayıran farklılıkları ustaca derinleştirip muhafaza etti. Müslümanların silah taşıma hakkına sahip olması ve egemen ırk oldukları hissini güçlendiren ayrıcalıkları, geçen hafta Anadolu’nun şehirlerini kan gölüne çeviren Hıristiyanlara yönelik korkunç katliamların kaynağıydı.

İnsan kişiliğine ve dolayısıyla kadına saygı ile hoşgörüye dayanan anayasal rejim, egemen Müslüman ırkın önyargılarıyla çatışıyordu.

Müslüman kitlelerin çoğunluğu için bu üstünlük, zaman zaman Hıristiyanları cezasız bir şekilde katletme ve yağmalama özgürlüğüyle kendini gösteriyordu ve günlük yaşamlarında da daha iyi durumda değillerdi. Ancak kendimizi zihnen Türk kitlelerinin yerine koyarsak, eski rejimdeki görünürdeki ayrıcalıklarının yerine yeni rejimin onlara ne getirdiğini sormalıyız.

Bu rejimi desteklemek ve softaların ve hocaların fanatik vaazlarına kapılmamak için ne kadar güçlü bir çıkarları olabilirdi?

Bu durum, Müslüman kitlelerin gözünde yeni rejimin eskisine göre üstünlüğünü gösterecek, hem sosyal hem de ekonomik alanda kapsamlı ve ciddi reformların uygulanmasının önemini tam olarak vurgulamaktadır.

Türkiye'nin ekonomik ve sosyal kalkınması için üç tür reform gerekmektedir. Makalemizin sınırlılığı nedeniyle ayrıntılara giremeyeceğimiz için, bunları sadece başlık olarak verebileceğiz. Bu reformlar şunlardır: Toprak reformları, idari reformlar ve işçi reformları; siyasi reformlardan bahsetmiyoruz bile.

Jön Türkler bu büyük sorunlar karşısında nasıl bir tutum sergilediler?

Yetersiz demek bile hafif kalır: İçler acısıydı. Onlar için bu sorunlar yokmuş gibi davranıyorlardı ya da yaptıkları her şey eski durumu daha da kötüleştiriyordu.

Toprak reformuna dokunmadılar. İdari reformlar tam bir fiyasko ile sonuçlandı. Maliye reformu için görevlendirilen Laurent ve gümrük reformu için çağrılan Crawford, birkaç ay çalıştıktan sonra, Jön Türk hükümetinin ataleti ve önerilerinin reddedilmesi nedeniyle hiçbir şey başaramadıklarını açıkladılar. Jön Türkler, hoşnutsuzların sayısını artırmaktan korktukları için, Hıristiyan ve Müslüman nüfusun sırtından geçinen binlerce paraziti kovmak istemiyorlardı.

Okuyucuya Türkiye'deki bürokratik asalaklığın boyutunu göstermek için, Laurent'ın topladığı bazı rakamları verelim.

Türkiye'de 210.000 asker için 46.000 subay bulunmaktadır. Özellikle donanmada 6.000 denizci için 1.000'den fazla subay bulunmaktadır!

Bu koşullar altında Türk bütçesinin, faydalı bir reform için en ufak bir meblağ bile ayırmadan muazzam açıklar vermesi şaşırtıcı değildir. 1909-10 yıllarında, yapılan tüm tasarruflara rağmen, bu açık 3.540.000 Türk lirasına, toplamda ise yaklaşık 80 milyon liraya ulaştı. Toplam 28.815.000 Türk lirası tutarındaki harcamaların 8 milyonu, yani üçte biri Savaş Bakanlığı tarafından tüketilmiştir. Eğitim, ticaret, tarım vb. bakanlıkların harcamaları ise gülünç miktarlarda kalmıştır. Üstelik yeni hükümet, Türk donanmasını yeniden kurmak için 25 milyon Türk lirası, yani 375 milyon frank tutarında bir proje hazırlamıştır.

Böylece yeni Türkiye, kitlelerin gözünde, yeni vergiler ve yeni harçlarla ülkeyi tehdit eden pahalı bir hükümete sahip olarak görünüyor. Bu iktidara popülerlik kazandıracak bir durum değil. Özellikle işçi sınıfı söz konusu olduğunda, hükümet en büyük nankörlüğü göstermiştir. Avusturya'ya 60 milyon frank tazminat ödemesini dayatabilmesi, yalnızca işçilerin, özellikle de hamallar birliğinin desteği sayesinde mümkün olmuş olmasına rağmen, hükümet, işçilerin kaybettikleri ücretlerinin bu kısmını bile tazmin etmeyi reddetmiştir. Dahası, yeni hükümetin ilk iş kanunu, geniş bir işçi kesiminin örgütlenme hakkını elinden alarak işçi sınıfına karşı yöneltilmiş bir kanundu. Bu kanunun metni, Ekim ayı içinde Ticaret ve Bayındırlık Bakanlığı tarafından bir genelge ile kamuoyuna duyuruldu.

"Resmi dairelerin çalışanları ve Kamu Borcu (ve bunun bir parçası olan Vergi) idaresinde çalışanların grev yapamayacağı ilke olarak belirlenmiştir. Benzer şekilde, demiryolları, limanlar, rıhtımlar, tramvaylar, su, gaz ve elektrik aydınlatması gibi kamu hizmetlerinde çalışanlar ve işçiler de, İmparatorluk hükümetinin çalışanları gibi, kamu yararına aykırı grev yapamazlar."

Böylece Jön Türkler, Türkiye'yi uluslararası sermaye için bir cennet haline getirmek istediler.

Jön Türklerin mücadele etmek zorunda kaldıkları, ancak çözemedikleri ikinci bir sorun da milliyetler sorunuydu.

Demokrat Hıristiyan unsurların desteğini gerici Türk Partisi'ne[1] karşı aramak yerine, onları sistematik olarak hükümetten dışladılar. 1876 Anayasası'nda zaten öngörülen bir hakkı parlamentonun özel izni olmadan uygulayabilecek olmalarına rağmen, Hıristiyanları orduya kaydetme cesaretini bile gösteremediler.

Jön Türklerin dış politikası da iç politikaları kadar başarısız oldu. Aşırı milliyetçi duygularla dolu olan bu politika, yeni Türk rejiminin zorluklarını teşvik etmek için bir bahane arayan Balkan ülkeleri şovenistlerinin, örneğin Bulgaristan'ın, işine yaradı.

Burada, basına, halka açık toplantılara ve siyasi gruplara yönelik bir dizi rahatsız edici önlemden bahsetmiyorum. Bu önlemler, Jön Türkler arasında bile iki partinin oluşmasına neden oldu: "İttihat ve Terakki" ve "Ahrar Fırkası", ki bu durum gerici parti tarafından çok iyi istismar edildi.

Bugün Jön Türkler, Türkiye'ye diktatörlük yoluyla yeni bir rejim dayatmaya çalışan bir azınlıktan ibarettir. Ancak böyle bir girişim için fiziksel cesaret yeterli değildir, sadece büyük halk hareketlerinin sağlayabileceği manevi cesaret de olmalıdır. Jön Türkler, Müslüman ve Hıristiyan kitleleri kendilerine bağlayacak bir yol bulamadıkları sürece, girişimleri kesin bir yenilgiye mahkûm olacaktır.


[1] Osmanlı Ahrar Fırkası kastediliyor. (ç.n.).

10 Mart 2026 Salı

(Çeviri) Anayasal Türkiye - Christian Rakovsky

Çevirenin Notu: Balkan ülkelerinde sosyalist örgütlenmelerde bulunan Rakovsky, Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’nın öncesinde İkinci Enternasyonal’in yönetimine girmiştir. Savaş yıllarında Zimmerwald konferansına katılan Rakovsky, Ekim Devrimi’nin sonrasında Lenin tarafından Ukrayna Sovyet Cumhuriyeti geçici başbakanlığına atanmıştır. SSCB’nin Londra ve Paris büyükelçiliğini de yapan Rakovsky, 1941’de Stalin’in emriyle öldürülmüştür.

Rakovsky’nin 1908’de yazdığı bu yazıya şu linkten ulaşabilirsiniz:

https://www.marxists.org/archive/rakovsky/1908/xx/x01.htm

 

Avrupa'daki mutlakiyetçiliğin ve teokrasinin son kalesi düştü: Türkiye de anayasal bir devlet haline geldi.

Olayların nasıl geliştiği biliniyor. Temmuz ortasına doğru telgraflar, Türk subayı Niyazi Efendi’ni yüz kadar asker ve sivil ile birlikte Manastır dağlarına çıktığına dair tuhaf bir haberi dünyanın dört bir yanına yaydı. Dağın krallarının ve çetelerinin gücü, Sultan'ın hayali gücüyle yan yana var olan bu ülkede, bu çıkış, baş aktörünün niteliği ve milliyeti dışında olağandışı bir şey değildi. İnsan, Jön Türklerin Bulgar, Yunan ve diğer devrimciler gibi yetkililere karşı bir gerilla savaşı başlatacaklarını mı, yoksa önemsiz, münferit bir olaya mı tanık olduğunu merak ediyordu. Olaylar kısa sürede bize bir isyandan daha fazlasına tanık olunduğunu gösterdi: Türkiye tam anlamıyla bir devrim yaşıyordu. Niyazi Efendi’nin eylemi, şimdiye kadar bilinmeyen, tesadüfi bir olayın erken tetiklediği bir komployu su yüzüne çıkardı.

Niyazi Efendi’nin kahramanlığından sonra, devrimin en önemli olayı, hareketin bastırılması için İstanbul’dan gönderilen Mareşal Osman Paşa'nın Niyazi tarafından yakalanmasıydı. Aynı gece, 24 Temmuz'da, Makedonya Genel Komiseri Hilmi Paşa'dan bu vilayetin ordusunun isyancılara katıldığı haberini alan Sultan, 1876 Anayasası'nın yeniden yürürlüğe girdiğini ilan etmekte acele etti.

Bu andan itibaren devrimci Jön Türk hareketi yasal ve hükümetin bir parçası haline geldi. Sansürün kaldırılmasını, genel af ilan edilmesini ve ayrıca Sultan'ın niyetinin samimiyetinin garantisi olarak, daha liberal bir eğilimi temsil ettiği düşünülen Kamil Paşa'nın, Sadrazam Said Paşa'nın yerine geçmesini sağladı. Hükümette ve üst düzey yönetimde de benzer değişiklikler oldu. Bu olaylar sırasında iktidardaki entrikacıların tutumu çok acınasıydı. Sultanın birinci sekreteri ve en etkili şahsiyet olan İzzet Bey, Melhame Paşa, Münir Paşa, büyükelçiler ve yurtdışındaki casusluk örgütlerinin liderleri, bir anda en saf anayasacı oldular, ancak aynı zamanda bir karşı devrim başlatmaya da çalıştılar – Edirne askerlerinin sadakat isyanı bunun kanıtıdır. Bu şaşırtıcı değildir, çünkü Sultan’ın kendisi de her zaman Anayasa'nın hayranı olduğunu ve kötü niyetli kişilerin entrikaları nedeniyle Anayasa'nın savunucularını tutuklayıp hapse attığını aceleyle açıklamıştır.

Gazeteler neredeyse her gün Sultan'ın anayasa coşkusunun kanıtlarını bizlere sunuyor. Jön Türkleri memnun etme hevesiyle, "İttihat ve Terakki" Komitesi'nin onursal başkanlığına kendini bile önerdi ve özgürlük, eşitlik ve kardeşliğin ilanını anmak için bir madalya basılmasını emretti.

Bu ani din değiştirme, kimseyi kandıramayacak kadar bariz bir hesaplamanın sonucu olmadığı gibi, Jön Türklerin gücünün kanıtı da değildir; daha çok Sultan'ın psikolojik çöküntüsünü ortaya koymaktadır.

Ağabeyinin ölümüne neden olan kalıtsal akıl hastalığından muzdarip, aşırı çalışma ve mesane rahatsızlığı nedeniyle zayıf düşen Abdülhamid, giderek daha fazla takıntılara kapılmaktadır. Türk basınının otuz iki yıldır özenle bahsetmekten kaçındığı bir konu, yani devlet adamlarının öldürülmesi, onun aklını kurcalamaktadır. Yabancı devlet adamlarının tüm suikastlarının Türk halkına kaza veya hastalık olarak anlatıldığını biliyoruz. Bu nedenle, ordusu ve destekçileri tarafından tamamen terk edildiğini gören Sultan Abdülhamid'in, kötü niyetli klişelerle Jön Türklerin güvenini kazanmaya çalışırken, anayasadaki tavizlerin belirli sınırları aşmasını engellemeye çalışması anlaşılabilir bir durumdur. Böylece, anayasayı ciddiyetle yeniden yürürlüğe koyan son Hatt-ı Hümâyun'da Abdülhamid, sadece Sadrazam ve Şeyhülislam'ı (Müslümanların dini lideri) değil, aynı zamanda savaş ve denizcilik bakanlarını da doğrudan atama hakkını elinde tuttu. Bunun yol açtığı topyekûn protestolar, Said Paşa'nın düşüşüne neden oldu.

Türk devriminin bilançosunu tamamlamak için, milletvekili seçimlerinin Kasım ayında yapılacağını da eklemeliyiz. 1876 Anayasasına göre, Parlamento iki meclisten oluşacak: üyeleri Sultan tarafından atanacak olan Senato ve dolaylı oyla seçilecek Temsilciler Meclisi.

İstanbul’daki olayların yarattığı memnuniyet, en azından görünüşte, geneldi. Ancak en dikkat çekici sonuç, Makedonya'daki çetelerin silahsızlandırılmasıydı. Üç ordunun başaramadığı şey, Anayasa'nın yeniden yürürlüğe girmesiyle yirmi dört saat içinde başarıldı. Bulgar, Yunan ve Sırp çetelerinin, birbirlerini yok ettikleri dağları gönüllü olarak terk edip, çeşitli kalabalıkların tezahüratları eşliğinde "kardeşlik dansı"nı birlikte yapmak üzere kasabalara inmeleri, şüphesiz özgürlüğün barışçıl etkisinin harika bir kanıtıydı.

Türk devrimi, aynı zafer yürüyüşüne devam ederse, Balkanlar'da ve genel olarak tüm Avrupa'da barış için en azından aynı derecede olumlu sonuçlar doğuracaktır. Şimdiye kadar çok yakın bir geçmişte görülen açgözlülük, herkes Türkiye'nin ortadan kaybolmak bir yana, büyüyeceğini ve ilerleyeceğini gördüğünde yatışacaktır. Şimdiye kadar en militarist devletlerden biri olan Türkiye için, anayasal rejim, mali ve siyasi açıdan olduğu kadar ekonomik ve sosyal açıdan da en olumlu sonuçları doğuracaktır. Hakim olan anarşi, yolsuzluğun gücü, yabancıların mahkemelerin yargı yetkisinden muaf tutulması ve bu sayede tüm kozmopolit dolandırıcıların neredeyse yargılanmaktan muaf tutulması nedeniyle, normal bir sanayi veya ekonomik faaliyet imkansızdı. Oysa iki kıtaya yayılmış[1], dört bir yanı denizle çevrili, zengin su yollarıyla geçilen, bol miktarda madenlere sahip, her iklime uygun ürünlerin yetiştirilebileceği verimli tarlalara sahip Türkiye, güçlü bir sanayinin gelişmesi için en elverişli koşulları sunmaktadır. Tek eksiği, liberal ve dürüst bir rejimdir.

Bu rejim, Jön Türklerin zaferiyle nihayet kurulacak mı? Bu soruyu cevaplamak için önce Türk liberal hareketinin kökenlerini ve hareketin gelişmek zorunda olduğu siyasi koşulları incelemeliyiz.

Türkiye'nin Batı'nın siyasi yapılarını benimsemeye çalışması ilk kez olmuyor: mevcut Anayasa 1876'da kabul edilmiştir. Ancak gerçekte Türkiye'deki reform hareketi çok daha eski bir döneme, hayatına mal olan bir girişimle ilk kez Yeniçeri Ocağı’nı lağvetmeye çalışan III. Selim'in dönemine dayanmaktadır. O zamandan beri, birden fazla reformcu Boğaz kıyılarına Batı kurumlarını yerleştirmeye çalışmıştır. Bazı devlet adamları, bu reformcu coşkuyu Türklerin gerilemesinin nedenlerinden biri olarak bile kınamıştır. Örneğin diğerlerinin yanı sıra Metternich, yaşlı Türkler tarafından sık sık alıntılanan "Türkler Türk kalmalıdır" sözünü söyleyenlerden biridir.

Bu reformlar hiçbir zaman ciddi bir şekilde uygulanmadı, ancak yine de Türkiye'deki Hıristiyan nüfusun toparlanması bu reformlara borçludur. Başlıca reformlar, Sultan Abdülhamid[2] tarafından getirilen ve Tanzimat olarak bilinen reformlardı. İlki, bu sultanın tahta çıkmasıyla, yani 1839'da, diğerleri ise Kırım Savaşı'ndan sonra yürürlüğe girdi. Bu reformlar iki kanunnamede yer almaktadır: Gülhâne Hatt-ı Şerîfi ve Hatt-ı Hümâyun.

Tüm bu reformların amacı, Türkiye'yi medeni ve kamusal haklar açısından modern devletlerle aynı seviyeye getirmekti. Tanzimat öncesinde Türkiye'de güçler ayrılığı yoktu ve dolayısıyla vatandaşların can, mal ve namuslarının güvencesi de yoktu. İdari makamlar, istedikleri gibi idam cezası ve mal müsaderesi uyguluyorlardı. Türkler de Hıristiyanlar da bu durumdan muzdaripti, ancak Hıristiyanlar, fethedilmiş bir halk olarak maruz kaldıkları her türlü aşağılanmanın yanı sıra, dinlerini özgürce yaşama konusunda da kısıtlanıyorlardı.

1856 reformu, tüm Osmanlı tebaasının ayrım gözetmeksizin medeni eşitliğini ilan etti; 1839 reformu ise düzenli bir vergi toplama sistemi getirerek zorunlu askerlik hizmetine bir sınır koydu, ancak bu sadece Müslümanlar için geçerliydi. Ancak tüm bu reformlar, Sultan'ın mutlak iktidarını hiç etkilemedi ve halkı her türlü kamusal yaşamdan dışladı. Ordudan muaf tutulan Hıristiyanlar, 1856 reformunda eşitlik hakları tanınmış olmasına rağmen, pratikte tüm sivil görevlerden de dışlandılar.

Türkiye'de ilk büyük siyasi reform ancak 1876'da gerçekleşti: parlamenter anayasanın veya Kânûn-i Esâsî'nin ilan edilmesi.

Fransız diplomat Kont Charles de Mouy, Şubat 1900 tarihli Revue des Deux-Mondes dergisinde bu ilanla ilgili tipik bir olayı şöyle anlatmıştır:

O dönemde, Avrupa Türkiye'sindeki vilayetlere (Bulgaristan, Makedonya ve Bosna) idari özerklik vermek amacıyla uluslararası bir konferans düzenlenmişti. 23 Aralık 1876 tarihli oturumda, çeşitli güçlerin delegeleri tartışmalara başlamak üzereyken silah sesleri duyuldu. Konferansın başkanı, Türk delege Safvet Paşa ayağa kalktı ve ciddiyetle şöyle dedi:

"Bu silah sesleri, Sultan'ın imparatorluğuna verdiği Anayasa'nın ilanını simgeliyor. Bu eylem, altı yüz yıldır süren yönetim biçimini değiştiriyor ve Osmanlı halkları için yeni bir refah dönemini başlatıyor."

M. de Mouy, tam yetkili delegelerin – bir olay bekledikleri için şaşırmamış olsalar da – onları şaşırtmak ve gündemlerini bozmak amacıyla yapılan bu teatral harekete çok kızmış olarak buz gibi bir sessizlik içinde kaldıklarını ekledi... Ardından, tebrik etmeden ve hiçbir şey olmamış gibi günün gündemine geçtiler.

Sonraki olaylar, onların güvensizliğini haklı çıkardı.

Tahta çıkmadan önce, kendisiyle müzakereye gelen Mithat Paşa'dan daha fazla anayasalcılık sergileyen Abdülhamid, ilk uygun fırsatı değerlendirerek Anayasa'yı askıya aldı.

Bu eski komedinin tekrarını mı izliyoruz? Şüphesiz Sultan, Anayasa'yı ikinci kez askıya almaktan ve savunucularını zayıflık gösterirlerse hapse atmaktan çekinmeyecektir.

Abdülhamid, aslında tarihin en despot hükümdarlarından biridir. İşte Fransız büyükelçisinin 15 Ekim 1881 tarihli Le Livre Jaune dergisinde yayımlanan resmi bir belgede yazdıkları şöyledir:

"Bâb- Âli artık yok: Bu, Osmanlı İmparatorluğu'nun şu anda var olduğu rejimin temel özelliği, ana karakteridir. Abdülhamid'den önce sultanın gücü mutlak idi, ancak bu güç, hükümette, idarede ve dış politikada aktif rol oynayan bakanlar aracılığıyla kullanılıyordu. Artık durum böyle değil. Bakanlar, hükümdarın emirlerini sorgusuz sualsiz yerine getirmeleri beklenen basit ayakçılardır."

Yirmi yedi yıl boyunca bu sınırsız gücü kullanan Abdülhamid, kendi iradesinden üstün bir iradeye zorlukla tahammül edebilir. Bu nedenle, yeni rejimin başlıca muhalifi olmaya devam etmektedir ve şu anki güvencelerinin 1876'dakilerden daha fazla bir değeri yoktur.

1876 Anayasası'nın baş mimarının Mithat Paşa olduğunu, Şubat 1877'de iktidardan uzaklaştırıldığını, Anadolu’ya sürgün edildiğini ve daha sonra Sultan Abdülaziz'i tahttan indirmekle suçlanarak hapse atıldığını biliyoruz. Mithat Paşa hapishanede öldü, büyük olasılıkla zehirlendi.

Jön Türklerin ilk başarısızlığı, sadece sayıca az olmalarından değil, her şeyden önce yanlış siyasi anlayışlarından kaynaklanıyordu. Mithat Paşa ve arkadaşlarının hükümet sisteminde Hıristiyanlara tanıdıkları alan, onları Osmanlı İmparatorluğu'na bağlamak için oldukça yetersizdi. O dönemin Jön Türkleri, Müslümanlar ve Hıristiyanlar arasında var olan ırksal düşmanlığın etkisine fazla kapıldılar.

Bugün de Türk devrimine yönelik en büyük tehlike, gerçek ve sadece dini değil, aynı zamanda sosyal ve ekonomik bir boyutu da olan bu düşmanlıktır. Şehirlerde burjuvazi çoğunlukla Katolik’tir, Türkler ise memur ve askerdir. Buna, kadınların mutlak köleliğine dayanan Türk ailesinin özel yapısını da ekleyince, Müslümanlar ve Hıristiyanlar arasındaki mücadelelerin acımasızlığını ve birbirlerine duydukları nefreti ve hor görmeyi anlayabiliriz. Yüzyıllarca süren tartışmasız egemenlik, Türkler arasında Hıristiyanlara, "gavur"lara, aşağı ırk ve kölelere karşı üstünlük duygusunu güçlendirmiştir. Bu, Türk egemen sınıflarının psikolojisidir ve din adamları da bunu en cahil alt sınıflara yaymaktadır. Sadece Müslümanların askerlik hizmetine tabi olması, ırkçı önyargılarını güçlendirmiştir.

Bu düşmanlık, bir bakıma sosyolojik bir eğilimle de doğrulanmaktadır: Türkler ve Hıristiyanlar arasındaki doğum oranı farkı. Hıristiyanların doğum oranı yılda binde 41,7 iken (Bulgaristan'ın resmi nüfus sayımı rakamları), Türklerin doğum oranı sadece 23,5'tir. Bu, fatihlerin ve fethedilenlerin farklı sosyal evrimlerinin bir sonucudur.

Bu gerçeğin kabul edilmesi, Türk devriminin amacının sadece bir siyasi sistemin kurulmasından daha fazlası olması gerektiğini göstermektedir. Amacı, bir halkı modern medeniyet ve kültür düzeyine yükseltmek olmalıdır. Aslında, Türkiye'deki Hıristiyan kesimin Türk kesiminden çok daha fazla modern siyasi yaşama uygun olduğunu ve bu nedenle reformcu partinin, Hıristiyan kesimle açık bir ittifak kurarak programını gerçekleştirmek için gerekli gücü bulacağını inkâr etmek çocukça olur.

Müslüman kültürü ve özellikle Müslüman aile yapısı ile siyasi ve sivil özgürlük ve eşitlik rejimi arasındaki göreceli uyumsuzluk genel olarak kabul görmemektedir. Birçok Türk bunu inkâr etmektedir ve olaylar da onları haklı çıkarmaktadır. Aslında, astrologları ve "Şeyhülislam"ı da dahil olmak üzere tüm Türkiye'nin anayasal rejime "koşulsuz" desteklerini ilan etme hevesi, başka bir açıklaması olmasaydı, bizim ifademizle çelişiyor gibi görünürdü. Jön Türk propagandasının ana vatanının Makedonya olduğunu ve hareketin patlamasının İngiliz-Rus reform projesiyle aynı zamana denk geldiğini belirtmek, hareketin liberal olmaktan çok milliyetçi kökenlerini anlamak için yeterlidir. Herkes, Türkiye'yi bir başka parçalanmadan kurtarmak için Anayasa'ya sarılmıştır. Bu, herkesin Hıristiyanları uzlaştırmak ve Türk halkına yeni rejime güven vermek için yapılması gereken tavizleri dikkate aldığı anlamına gelmez. Her halükârda, devrimden önce de bu konuda zaten farklı görüşler vardı. Meşveret çevresindeki çevreler çok milliyetçi eğilimler göstermektedir. Bu grubun siyasi ideali, 1876 Anayasası'nda öngörüldüğü gibi, parlamentonun desteklediği güçlü bir merkezi iktidardır. Sultan'ın yeğeni Sabahaddin çevresinde toplanan ve birkaç ay önce Ermeni devrimcileriyle saldırgan bir ittifak kuran diğer grup, imparatorluğun kurtuluşunu Türkiye'de yaşayan halkların bir federasyonunda aramaktadır.

Bu grubun demokratik programının, özgürlüğün genel ve samimi bir şekilde uygulanmasını garanti edebilecek tek program olduğu yadsınamaz.

Bu durum, sadece Ermeni devrimcilerin programını değil, Makedon devrimcilerin programını da uygun düşmektedir.  Bu devrimcilerin beyanları, Selanik ve Manastır'daki önemli gösterileri, Makedon federalistleri ile Bulgaristan ile birleşmeyi savunan Makedon partizanlar arasında sık sık yaşanan kanlı çatışmalar gibi başka kanıtlar olmasaydı, niyetlerinin samimiyeti konusunda bizi ikna etmeye yetmezdi. Sofya Makedonya Komitesi'nin eski başkanı Sarofos'un suikastı, bu kardeş kavgasındaki olaylardan sadece biriydi. Türkiye'deki son olayların ardından, Sofya Komitesi ve dolayısıyla gayriresmi Bulgar çevreleriyle bağlantıları olan Makedonya örgütleri, mevcut başkanları Pintcheff aracılığıyla, Jön Türklerin reform çalışmalarının önünde engel olmak istemediklerini açıkladılar. Türkiye'de özgürlükçü bir rejimin kurulması, tüm halklar için o kadar hayati bir gereklilik ki, kimse buna karşı çıkmayı açıkça kabul etmeye cesaret edemiyor. Bununla birlikte, Balkan ülkelerinin hükümetleri ile Rusya, Almanya ve Avusturya'nın diplomatları, mevcut değişiklikler hakkında olumlu açıklamalar yaparken, reform hareketinin başarısızlığını büyük bir memnuniyetle karşılayacaklardır. Reformun başarısı, onların toprak veya ekonomik genişleme politikalarının önünde engeller çıkaracaktır.

Jön Türklerin, demokratik Hıristiyan unsurlarla giderek daha yakın işbirliği içinde olmaları sayesinde, yurt dışından gelen tüm entrikaların ve iç direnişin yenilgiye uğratılacağı umulmaktadır. Jön Türkler, Hıristiyanların yardımı olmadan, yani Türkler ve Hıristiyanlar arasında mutlak eşitlik rejimi olmadan Türkiye'yi güçlendirme işinin imkânsız olduğunu anlamalıdır. Hıristiyanlar ise, Türklerin modern yaşam koşulları yaratmasına dürüstçe ve ayrılıkçılık düşüncesi olmadan yardım etmenin kendi çıkarlarına en uygun olduğunu anlamalıdır; aksi takdirde, Türk imparatorluğunun halkları için katliamlar, sefalet ve zulüm rejimine geri dönülecektir.


[1] Türkiye (Avrupa ve Asya'da) 2.775.000 kilometrekarelik bir alana ve 25 milyonluk bir nüfusa sahiptir. Avrupa'da şu yerleri kapsar: Arnavutluk, Makedonya, Epirus ve Tesalya (kısmen Trakya, Edirne vilayeti). Asya'da ise Anadolu, Türk Ermenistanı, Arabistan, Suriye, Kürdistan, Mezopotamya. Afrika'da ise Trablus. İsmen Türk olan eyaletleri saymıyoruz: Doğu Rumeli 1885'ten beri Bulgaristan ile birleşmiş ve Mısır fiilen İngiltere'nin himayesi altına girmiştir.

[2] Yazar Abdülmecid ile Abdülhamid’i karıştırıyor. (ç.n.)

Encomienda'dan Luther'e: Parsellenmiş İktidar ve Direniş Doktrini

Encomienda, İspanya'nın Amerika kıtasında kurduğu ve yerlilerin dinî eğitim ile koruma karşılığında encomenderoya haraç ödeyerek çalıştı...