Sosyalizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sosyalizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Ağustos 2026 Çarşamba

(Çeviri) Karl Liebknecht’in Zimmerwald Konferansı’na Mektubu

Çevirmenin Notu: Karl Liebknecht’in hapishaneden yazdığı bu mektup[1], Eylül 1915’teki Zimmerwald Konferansı’nda okunmuştur. John Riddell tarafından İngilizceye çevrilen yazıya şu linkten ulaşabilirsiniz:

https://johnriddell.com/2015/08/21/zimmerwald-1915-karl-liebknechts-letter-to-the-conference/

 

Sadece bu birkaç satırı aceleyle yazdığım için beni bağışlayın.

Militarizm tarafından hapsedilmiş ve zincirlenmiş durumdayım, bu yüzden yanınızda olamıyorum. Yine de kalbim, aklım ve tüm ruhum sizinle birlikte.

İki ciddi göreviniz var; biri katı bir görevden, diğeri ise kutsal bir coşku ve umuttan kaynaklanıyor:

  • Almanya, İngiltere, Fransa ve diğer yerlerdeki Enternasyonal’in firarileri ve dönekleriyle acımasız bir hesaplaşma.
  • Bayraklarına sadık kalan ve uluslararası emperyalizme bir santim bile taviz vermemeye kararlı olanlara, öldürülseler bile, karşılıklı anlayış, cesaret ve teşvik göstermek. Ve uluslararası sosyalizmin temellerine sıkı sıkıya bağlı kalarak, direnmeye, sağlam durmaya ve mücadele etmeye kararlı olanların saflarında Ordnung (düzen)[2] sağlamak.

Dünya savaşına karşı tutumumuzun ilkeleri, kapitalist toplumsal düzene ilişkin görüşümüzün özel bir örneği olarak kısaca açıklanabilir. Umarım kısaca olur, çünkü hepimiz, hepiniz bu konuda birleşmiş durumdasınız ve birleşmek zorundasınız.

En büyük görevimiz, her şeyden önce bu ilkelerden doğan pratik sonuçları ortaya koymak ve bunu her ülkede kararlı bir şekilde uygulamaktır.

İç barış değil, iç savaş![3]

Sınıflar arasındaki sahte ulusal ve sahte vatansever uyumun üstünde ve ona karşı proletaryanın uluslararası dayanışması. Devletler arası savaşın üstünde ve ona karşı uluslararası sınıf mücadelesi. Barış ve sosyalist devrim için uluslararası sınıf mücadelesi.

Bu mücadele nasıl yürütülmelidir? İşte bunu belirlemeliyiz. Gerekli güçleri geliştirmek ve bunları ulaşılabilir hedeflere yönlendirmek, ancak işbirliği yoluyla, her ülkede birbirini güçlendiren ve birbirinin gücünü artıran eylemler yoluyla başarılabilir.

Her ülkedeki dostlarımız, diğer tüm ülkelerdeki dostlarının umutlarını ve geleceğini ellerinde tutuyorlar. Her şeyden önce Fransız ve Alman sosyalistleri, sizler birbirinizin kaderini ellerinizde tutuyorsunuz. Fransa’daki dostlar, size yalvarıyorum, ulusal birlik sloganlarının tuzağına düşmeyin. Sizler bu çağrılara karşı bağışıklısınız! Ancak aynı derecede tehlikeli olan parti birliği sloganının da tuzağına düşmemelisiniz.

Hükümet yanlısı politikalara karşı her protesto, onu reddettiğinize dair her işaret, sınıf mücadelesini ve bizimle, proleter barış iradesiyle dayanışmayı cesurca beyan etmeniz, mücadele ruhumuzu güçlendirir ve gücümüzü on kat artırır. Aynı şekilde, biz Almanya’da dünya proletaryası adına ve onun kapitalizmin– ve çarlık, imparatorluk, junkerizm[4] ve militarizmin- ve dahası uluslararası militarizmin zincirlerinden ekonomik ve siyasi kurtuluşu için mücadele ediyoruz.

Almanya’da, Alman halkının siyasi ve toplumsal kurtuluşu için, Alman emperyalizminin gücüne ve toprak hırsına karşı, Avrupa’nın kalbine sıkışmış talihsiz Belçika’yı bağımsızlığına ve özgürlüğüne kavuşturacak, Fransa’yı da Fransız halkına geri verecek bir barış için mücadele ediyoruz.

Fransa’daki kardeşlerimiz, talihsiz durumunuzun olağanüstü zorluklarının gayet farkındayız ve tüm halkların işkence gören ve ezilen kitleleriyle olduğu gibi sizinle de aynı acıyı paylaşıyoruz. Sizin talihsizliğiniz bizim de talihsizliğimizdir; tıpkı bizim acımızın da sizin acınız olduğunu bildiğimiz gibi.

Mücadelemiz sizin de mücadeleniz olsun. Size yardım etmeye yemin ettiğimiz gibi, siz de bize yardım edin.

Yeni Enternasyonal, eskisinin yıkıntıları üzerinde yükselecek; aslında, ancak bu yıkıntılar üzerinde ve yeni ve daha sağlam temeller üzerinde yükselebilir. Dostlar, her ülkenin sosyalistleri, bugün geleceğin yapısının temel taşını atmalısınız. Sahte sosyalistlere karşı uzlaşmaz bir hüküm verin. Her ülkede, özellikle de Almanya’da, kararsızları ve şüphecileri kararlı bir şekilde ileriye sürükleyin.

Hedefimizin büyüklüğü, sizi anın sınırlamalarının ve kısıtlamalarının ve bu korkunç zamanların acılarının üstüne çıkaracaktır.

Yaşasın halklar arasındaki geleceğin barış! Yaşasın anti-militarizm!
Yaşasın sosyalizm– enternasyonalist, halkları özgürleştiren ve devrimci sosyalizm!

Bütün ülkelerin proleterleri, bir kez daha birleşin!

Karl Liebknecht



[1] Horst Lademacher (der.), Die Zimmerwalder Bewegung, Lahey: Mouton, 1967, s. 55-56’dan çevrilmiştir. İtalik yazılar orijinal metindeki gibidir.

[2] Almanca “Ordnung” (düzen) kelimesi, o dönemin önemli bir Almanca sözlüğünde “Belirli bir kılavuz bakış açısına dayanan, bir dizi şeyin veya eylemin sistematik ve etkili bir sıralaması” olarak tanımlanmaktadır. Meyers Grosses Konversations-Lexikon, 1905-09.

[3] “İç barış” [Burgfrieden], işçi örgütlerinin savaş süresince kapitalist sınıfa karşı mücadelelerini askıya alacakları anlamına geliyordu; “iç savaş” çağrısı ise bu mücadelenin yeniden başlatılması ve gerekli her türlü yolla sürdürülmesi gerektiği anlamına geliyordu.

[4] Kaiser, Almanya’nın imparatoruydu; Junkerler ise Alman toprak sahibi aristokrasisiydi.

27 Temmuz 2026 Pazartesi

(Çeviri) Savaşı Durdurun – Sylvia Pankhurst

Çevirmenin Notu: Sylvia Pankhurst (1882-1960), İngiliz kadın hakları (süfrajet) hareketinin en radikal ve öncü liderlerinden biri olan feminist, sosyalist ve sömürgecilik karşıtı militandır. Hak mücadelesini sadece oy hakkıyla sınırlamayıp işçi sınıfının, ezilen halkların ve anti-faşizmin sesi olan Pankhurst, ömrünü mücadeleye adamış tarihi bir figürdür. Sylvia Pankhurst’in 1917 yılında kaleme aldığı bu yazı ilk olarak kuruculuğunu ve editörlüğünü yaptığı Workers' Dreadnought gazetesinin 28 Temmuz 1917 tarihli sayısında yayımlanmıştır. Yazıya şu linkten ulaşabilirsiniz:

https://www.marxists.org/archive/pankhurst-sylvia/1917/v04n18-jul-28-1917-WD.pdf

 

“Bu Konferans, savaşa artık hiçbir destek vermeyeceğini taahhüt eder ve tüm İşçi, Sosyalist ve Demokrat kuruluşları, milletvekillerine Savaş Kredisi’ne karşı oy kullanmaları ve derhal ateşkes talep etmeleri talimatını vermeye çağırır.”

Yukarıdaki karar, Kienthal’da düzenlenen Uluslararası Sosyalist Konferansı’nın kararlarına dayanmaktadır ve izin verilmesi halinde, İngiliz İşçi ve Asker Delegeleri Sovyeti’ni kurmak üzere düzenlenen konferanslarda İşçi Seçme Hakkı Federasyonu tarafından gündeme getirilecektir. Önerilen Sovyetin başarısının ya da başarısızlığının, burada ortaya konulan politikaya bağlı olacağına inanıyoruz. Bunun, işçilerin karşı çıkması gereken kapitalist bir savaş olduğu açıkça kabul edilmedikçe ve yeni Sovyetler bu temele dayandırılmadıkça, Sovyetlerin politikası kaçınılmaz olarak kararsız ve çelişkili olacaktır. “Ya ülkeyi kral yönetsin ya da barış yapın”[1] sözü ebedi bir gerçektir.

Bugün Rusya, korkunç bir sefalete gömülmüş durumda ve yeni kazandığı özgürlüğünü bile yitirebilir; çünkü her şeye gücü yeten İşçi ve Asker Delegeleri Sovyeti, bir bütün olarak bu gerçeği kavrayamamıştır. Savaşı tamamen kapitalist-emperyalist ve ahlaki bir amaçtan yoksun olarak görünüşte kabul etseler de delegelerin çoğunluğu hâlâ savaştan çıkma cesaretinden yoksundur ve her ne kadar savaşın her bir günü devrime ek bir tehlike getirse de, Rus halkının boş bir zafer hayalinin peşinden sürüklenmesine izin vermeye devam etmektedir. Savaşın kaçınılmaz bir sonucu olan gıda kıtlığı, kapitalizm altında aynı derecede kesin bir sonuç olan vurgunculuk ve hem savaşanların hem de savaşmayanların öldürülmesi ve sakat bırakılması, uzun vadede herhangi bir savaş hükümetini kesinlikle sevilmeyen bir hükümet haline getirecektir.

Rus İşçi ve Asker Sovyeti’nden gelen delegeler, İngiliz konferanslarında konuşma yapacaklar. Eğer bu Rus delegeler, politikalarını ve son haftalarda ülkelerinde yaşanan kafa karıştırıcı ve trajik olayları özgürce anlatma imkânı bulurlarsa, anlatacak çok şeyleri olacaktır. Politikalarını doğru anlıyorsak, bu politika diğer Müttefiklerin halklarından harekete geçmelerini beklemektedir; bu politika, Fransızların, İtalyanların ve biz İngilizlerin ulusal savaş hedeflerimizin yeniden şekillendirilmesinde ısrar etmeleri umuduyla Rusya’nın savaşı sürdürmesini dikte etmektedir; böylece bu hedefler Rusların şu ifadesiyle özetlenebilir: “ne ilhak ne de tazminat; halkların kendi kaderlerini belirleme hakkı”. Ruslar, ortak savaş hedeflerinin gözden geçirilmesi için Müttefik Hükümetler Konferansı’nın toplanmasında ısrar ettiler. Şüphesiz, Müttefiklerin demokrasilerinin, Konferans toplanmadan önce hükümetlerini kapitalist saldırganlık hedeflerinden vazgeçmeye zorlayacaklarını umuyorlar.

Genç Özgür Rusya, bizim gecikmiş adımlarımızı beklerken, kendisi de imkânsız bir görevi yerine getirmeye çalışıyor: Tüm çağların en devasa savaşını yürütmede öncü bir rol üstlenmek ve aynı zamanda otokratik geçmişin yıkıntıları üzerinde özgür bir toplum kurmak.

Anayasaları kâğıt üzerinde ne kadar güvence verirse versin, hükümetler savaş sırasında giderek otokratik hale gelir: Makine gibi bir disiplin gerektiren modern savaşları ancak otokrasiler başarıyla yürütebilir. Rusya’yı savaşta tutmak isteyenlerden bazıları bunu kabul ederek şöyle der: “Özgür kurumların gelişmesi savaştan sonra olsun.” Ancak insan ihtiyaçları ve tutkularının dalgası beklemeyecektir; halk aç ve savaştan bıkmış durumda; özgürlüğü arzuluyor. Tüm kapitalist basın haberlerini renklendiren önyargıların arasından, gerçeğin izleri sızmaktadır. “Daily Chronicle” gazetesi temsilcisi Dr. Harold Williams, Leninistleri hoşnutsuzluğu körükledikleri için eleştiriyor, ancak Petrograd kaldırımlarında çömelmiş, ertesi günün ekmeği için bütün gece uzun kuyrukta bekleyen halktan hiç bahsetmiyorlar. Açlık çekenler, zafer söylemleriyle sonsuza dek susturulamaz. Halk, kapitalistlerin reddettiği muazzam ücret artışları talep ediyor; bunun üzerine grevler ya da lokavtlar yaşanıyor, ancak işçiler istedikleri her şeyi elde etseler bile, yükselen fiyatlar yine de onları gıda sıkıntısına düşürecektir. Yolsuzluk, kötü yönetim ve kapitalist sistemin her zaman beraberinde getirdiği kötülükleri daha da belirgin hale getiren savaşın kendisi, Rusya’da ezici bir boyut alma tehlikesi taşıyan bir sanayi krizi yaratmıştır.

Hem bu ülkede hem de Rusya’da kapitalistler ve onların basını, Özgür Rusya’yı felç eden ekonomik zorlukları aşmak için sosyalist çözüme başvuranları vatan haini olarak yaftalıyor; aynı acımasızlıkla, Rusya’yı savaştan çıkararak kurtarmak isteyenleri de kınıyorlar — Müttefikler barış yapmaya razı olursa onlarla birlikte, reddederse Müttefikler olmadan. Kerenski’nin yayın organı olan “Dien”, İngiliz Büyükelçisi Sir George Buchanan’ın Çarlık rejimini yeniden kurmak için gericilerle entrika çevirdiğinden şikâyet ediyor. İtalyan “Corriere della Sera” gazetesi ise İngiliz Büyükelçisinin, işçilerin Rus sanayisini kamulaştırmasını önlemek amacıyla, Rus fabrikalarına yatırılmış İngiliz sermayesini korumak için hükümetimizi harekete geçmeye çağırdığını bildiriyor. Bu haberler uğursuz işaretlerdir. İngiliz halkı, bakanlarımızın o kadar çok boş övgü yağdırdığı genç demokrasiye karşı hükümetinin hainlik yapmasına izin vermemelidir.

Müttefiklerin kapitalist hükümetleriyle savaşta işbirliği yapmak zorunda kalarak elleri kolu bağlı kalan İşçi ve Asker Delegeleri Sovyeti, tuhaf tutarsızlıklara sürükleniyor. Sosyalist bir yönetim kurma gücüne sahip olmasına rağmen bir koalisyon hükümeti kurmakta, hatta sürdürmektedir; oysa Leninistlerin Sovyetleri Rusya’nın tek yürütme organı haline getirmek için şiddet veya şiddet tehdidi kullandıkları iddia edilmektedir. Sovyet, yetersiz bulduğu delillere dayanarak Lenin’i Alman Genelkurmayı’nın ajanı olmakla suçlayan Adalet Bakanı M. Pereveiezeff’i istifaya zorlamaktadır. (Eski rejimin anıları nedeniyle, Konsey belki de bu kanıtları kendisinin uydurduğuna inanmaktadır.) Aynı zamanda Sovyet, siperleri terk edip evlerine dönen çok sayıdaki askerin, merhamet gösterilmeyecek vatan hainleri olarak kabul edilmesi gerektiğini ilan ediyor. Kerenski, firarilerin vurulmasını emretmiş ve mesajında askerlerin savaşa karşı ayaklanmasının ne kadar yaygın olduğunu ortaya koymuştur. Şöyle diyor:

“Askeri birliklerin çoğu tam bir dağınıklık halindedir, taarruz ruhu tamamen ortadan kalkmıştır ve artık komutanlarının emirlerine uymamaktadırlar… ‘aceleyle harekete geçme’ emri… toplantılarda saatlerce tartışılmıştır.... bazı unsurlar düşmanın yaklaşmasını beklemeden bile gönüllü olarak mevzilerini terk etmektedir…”

Rus birliklerinin zafer kazanmış olsalar bile ele geçirdikleri siperleri terk ettikleri bildiriliyor. Bu gelişmeler, Doğu Cephesinde siperlerdeki ateşkesin yakında yeniden tesis edilebileceği ve askerlerin, savaşı sona erdirmek için ülkedeki yetkilileri kararlı adımlar atmaya zorlayabileceği umudunu beslememize neden oluyor. İngiliz kapitalist gazeteleri, Leninistlerin sokaklarda linç edildiğini ve halkın Sosyalistlere karşı döndüğünü bildiriyor. Muhtemelen bu, bir temenni olmaktan öteye geçmez, ancak muhafazakârlar Eylül ayında yapılacak Kurucu Meclis seçimlerinde oy kazanmak için var güçleriyle mücadele edeceklerdir.

Bu arada, kapitalist partileri temsil eden Prens Lvoff ve diğer bakanlar, Sosyalist Tarım Bakanı Chernoff’un toprak kamulaştırma planını ilerletmesi ve Ukrayna’ya özerklik sözü edilmesi nedeniyle istifa ettiler. “Daily Chronicle” gazetesi, iktidarın Sosyalist bakanların elinde olmasına rağmen, “deneyim açısından üstün olanların, hükümetin teknik meseleleri ve idaresi konusunda sürekli olarak tavsiyelerine muhtaç oldukları Sosyalist olmayan meslektaşları” olduğunu kibirli bir şekilde belirtiyor. Sosyalist bakış açısına göre bu tavsiyelerin değeri muhtemelen şüpheliydi. “Chronicle”, Sosyalist bakanların Ukrayna’nın özerkliğini tanıma ve toprağın kamulaştırılması politikasının, “Sosyalist olmayanların iktidarda hiçbir pay sahibi olmadan sorumlulukta ortak olarak kalmalarının imkânsızlığını doruğa çıkardığını” ekliyor. Oysa bu, demokrasi ve küçük ulusların özgürlüğü için bir savaş olarak lanse ediliyor!

İmparatorluk içindeki küçük bir ulusun özgürlüğü ve toprağın tarım işçilerine devredilmesi gibi bu iki konuda, Rusya’da ilerleme galip gelmiş gibi görünüyor. İngiltere’de ise gericilik her iki noktada da zafer ilan ediyor. Hindistan’daki özerklik hareketi acımasızca bastırılıyor ve gizliliği zorunlu kılan ve İrlanda Konvansiyonu’nun görüşmeleri hakkında kamuoyunda yorum yapılmasını yasaklayan yeni Krallığı Koruma Yönetmeliği, umutsuz bir alamettir. İrlanda’da ise toprak sahipleri tüm ganimeti ele geçirmiş durumda.

Tarım işçilerinin asgari ücretini haftada 25 şilinden 30 şiline çıkarmayı öngören Bay Wardle’ın önergesi, resmi İşçi Partisi’nin, partinin kendini bağladığı gerici koalisyondan işçileri korumak için yaptığı ilk girişimdir; ancak bu son derece mütevazı çabasına bile kendi partisindeki kişiler karşı çıkmıştır: I.L.P.[2] temsilcisi olarak seçilen Bay Barnes, Bay Brace, Bay Hodge, Bay Parker; ve tarım sektörünü temsil eden Bay G.H. Roberts. Partinin beş üyesi değişiklik önergesine karşı oy kullandı, sadece 16’sı lehte oy verdi, birçoğu ise oylamaya katılmadı. Bay Hembrson, Rus halkının –kendi deyimiyle– “Fransız ve İngiliz işçilere, sırf ‘burjuvazi’ ile aynı politikayı destekledikleri için” şüpheyle yaklaştığına şaşırmamalıdır. Rusya’da sosyalist bakanlar işçiler için toprak elde etmek için mücadele ederken; bu ülkede ise işçi liderlerinin, çalışan tarım işçilerine uygulanacak ve savaş öncesinin 18 şilininden fazla olmayacak bir önergeye karşı oy verdikleri görülüyor. Beş çocuğu olan bir askerin eşi 285 şilin 6 peni alıyor ve kocasını geçindirmek zorunda olmasa bile geçimini sağlamakta zorlanıyor. Bay Prothero, asgari ücretin sefalet sınırında tutulmasına karşı çıkarak, savaş öncesinde işçinin ortalama ücretinin sadece 175 şilin olduğunu ve buğday ile yulaf fiyatlarının savaş öncesi seviyesi olan sırasıyla 32 şilin 6 peni ve 198 şilin 4 peni seviyesine düşerse, hükümetin çiftçilere ödemesi gereken tutar sadece 68.000.000 olurken, asgari ücreti 30 şiline çıkarmak çiftçilere 100.000.000’a mal olacak; oysa asgari ücret 25 şilin olarak belirlenirse bu maliyet 59.455.000 sterlin olacaktır. Prothero, “Yasa Tasarısını kabullenmiş ancak asgari ücreti hiç beğenmeyen” çiftçilerden bu koşulları kabul etmeleri istenemez diyor ve İşçi Partisi bakanları, oylarıyla onun görüşünü benimsemiştir. Oysa 25 şilinlik asgari ücret sadece açlık sınırının altında kalmakla kalmıyor, aynı zamanda yasa tasarısının tamamı halka karşı bir aldatmacadır; bu aldatmaca sayesinde halk, bu rezil yasanın sözde gerekçesi olan üretim artışına dair hiçbir garanti olmaksızın, 1920 yılına kadar ekmeğinin bedelini ağır bir şekilde ödemek zorunda kalacaktır. İşçi Partisi liderlerinin ittifak kurduğu kapitalist partilerin yayın organları, 30 şilinlik değişiklik önergesinin reddedilmesinden açıkça sevinç duymaktadırlar. Ne yazık ki işçi kesimi tarafından çok okunan bir gazete olan “Daily Express”, Başbakan’ı “sorunla yüzleştiği” ve tarım işçilerinin aylarca süren mücadeleleriyle gündeme getirdikleri 30 şilinlik değişiklik önergesine karşı “ezici bir çoğunluk” elde ettiği için tebrik ediyor. “Times” gazetesi, tarım işçilerinin uzun süredir mücadele ettikleri bu yasa değişikliğine ve genel olarak Corn Hill’e yönelik saldırıya, “niyetleri şüpheli” olarak atıfta bulunmakta ve bunların, “samimi oldukları ölçüde”, “hayırsever sosyal idealleri ekonomik teorilerle birleştirme” girişimlerinden ilham aldığını belirtmektedir. “Daily Chronicle” gazetesi, “soğukkanlı gözlemcilerin” yasa değişikliğinin reddedilmesinden başka bir sonuç bekleyemeyeceğini ve hükümetin “her ne pahasına olursa olsun yasa tasarısının bir an önce kabul edilmesi konusunda ısrarcı olmasının son derece haklı olduğunu” belirtiyor. İşçi Partisi’nin ilk günlerinde biz sosyalistler, işçilerin hiçbir kapitalist partiden yardım beklememesi gerektiği konusunda hemfikirdik. Düşüncelerin kafa karışıklığına uğradığı bu günlerde bu nokta yeniden vurgulanmalıdır; ancak işçilerin bunu fark edememesi her zamankinden daha tuhaftır.

Bay Henderson’ın Rusya ziyareti, Sosyalist Enternasyonal hareketinin artık cezasız bir şekilde göz ardı edilemeyeceği gerçeğini gözleri önüne sermiştir. Görünüşe göre, savaşı sürdürmek için kapitalist partilerle işbirliği yapma fırsatı uğruna sosyalizmin ve işçilerin çıkarlarını feda eden müttefik ülkelerin eski kafalı İşçi Partisi liderleri olan meslektaşları aracılığıyla, yeniden doğan Enternasyonal’in kontrolünü ele geçirmeyi kendine görev edinmiştir. Bay Henderson, şüphesiz, Müttefik ülkelerin şovenist-sosyalist-İşçi Partisi mensuplarının, herhangi bir konferansta “düşman” ülkelerdeki benzer grupları oy çokluğuyla alt edebileceğini hesaplamaktadır; zira Müttefik ulusların sayısı, elbette, karşı tarafta savaşan ülkelerin sayısından fazladır. Muhtemelen, Müttefik hükümetlerinin aklanıp merkez güçlerin hükümetlerinin şiddetle kınandığı bir Uluslararası İşçi Konferansı’nın, tüm ulusların işçilerinin savaşa karşı çıkması gerektiğini ilan eden Enternasyonalist Sosyalistlere karşı yararlı bir cevap oluşturacağını düşünmektedir. Bay Henderson kurnaz bir politikacıdır: Niyeti ne olursa olsun, kapitalizmin vicdansız güçleriyle ortak bir cephe oluşturmuştur. Onun manevralarına etkili bir şekilde karşı koymanın tek yolu, geçici siyasi çıkar hesaplarıyla bozulmamış, açıkça tanımlanmış bir temele dayalı yeni bir İşçi Sosyalist Enternasyonali kurmaktır. Bay Henderson, önerilen İngiliz İşçi ve Asker Sovyetlerinin Rus modeline göre kurulması halinde, kendisinden “daha sert bir muhalif” olmayacağını açıklamıştır. Şöyle diyor:

“Rusya’da yaşananlar, ordunun siyasi tartışmalara katılmasına izin vermenin ne kadar aptalca olduğunu göstermiştir ve bu bizim için bir uyarı olmalıdır. Rusya’nın askeri gücünü felç ettiği gibi, bizim askeri gücümüzü de felç edecek her türlü eyleme karşı şiddetle mücadele edeceğim.”

Ancak bu ülkede ve her ülkede askeri gücün felç edilmesi, militarizmin karşıtları olarak tam da ulaşmak istediğimiz hedeflerden biridir. Asker olmayı reddeden vicdani retçiler, siperlerde ateşkes ilan eden askerler ve hükümetini barış yapmaya zorlayan halkın –ister ayrı bir barış ister genel bir barış olsun– hepsinin aynı mücadeleyi verdiğine inanıyoruz; onların mücadelesi bizim mücadelemizdir; medeniyet ve insanlığın ileriye doğru evrimi için verilen mücadeledir.

Bu ülkede, Rusya’da başarılanın gerçekleşmesini, yani ister haki ister fistan giysinler, işçilerin ulusal meseleleri kontrol edebilecek kadar güçlü bir sovyette bir araya getirilmesini arzuluyoruz. Rusya’da yapılan, yeni doğan demokrasinin birliğini ve yapıcı gücünü, onu felaket getiren kapitalist bir savaşın sürdürülmesine dahil ederek dağıtma hatasından kaçınmak istiyoruz. Dileğimiz, İngiliz demokrasisinin savaşın durdurulmasını sağlamak için güçlü ve acil adımlar atması ve tüm erkek ve kadınlara eşit haklar tanıyan Uluslararası Sosyalizmi kurmak için Rusya, Almanya ve diğer ulusların işçileriyle birleşmesidir.



[1] Bu ifade, Fransız devlet adamı Marcel Sembat'nın I. Dünya Savaşı'nın hemen öncesinde (1913) yayımladığı aynı isimli broşürden alınmıştır. Sembat, cumhuriyet rejimlerinin çok sesli yapısı nedeniyle savaş dönemlerinde karar alma mekanizmalarının hantal kalacağını ileri sürer. Yazara göre bir ulus ya savaşı verimli yönetebilmek için mutlak bir monarşi kurmalı ya da cumhuriyet olarak kalmak istiyorsa radikal bir barış politikasını benimsemelidir. (ç.n.)

[2] Independent Labour Party, Bağımsız İşçi Partisi. ç.n.

30 Haziran 2026 Salı

(Çeviri) Eğitim Üzerine - Mihail Bakunin

Çevirmenin Notu: Bu yazı ilk kez 31 Temmuz 1869’da Birinci Enternasyonal'in resmi yayın organı olarak Cenevre'de basılan L’Égalité gazetesinden yayımlanmıştır. Yazıya şu linkten ulaşabilirsiniz:

https://www.marxists.org/reference/archive/bakunin/works/1869/education.htm

Bugün ele alacağımız ilk konu şudur: İşçi kitlelerine sunulan eğitim, burjuvaziye verilen eğitimden daha düşük kalitede olmaya devam ettiği sürece, ya da daha genel bir ifadeyle, doğuştan üstün bir eğitime ve daha kapsamlı bir öğretime sahip olan –sayıları çok olsun ya da olmasın– herhangi bir sınıfın varlığı sürdüğü sürece, işçi kitlelerinin tam anlamıyla özgürleşmesi mümkün olacak mıdır? Bu soru kendi kendine cevap vermiyor mu? Doğası gereği kabaca eşdeğer zekâya sahip iki kişiden birinin üstünlük sağlayacağı -öğrenme yoluyla zihni genişlemiş olan ve doğal ile toplumsal olgular arasındaki karşılıklı ilişkileri (doğa ve toplum kanunları olarak adlandırabileceğimiz şeyleri) daha iyi kavramış olan kişinin, çevresinin doğasını daha kolay ve daha eksiksiz kavrayacağı -apaçık değil mi? Ve bu kişinin, diyelim ki, daha büyük bir özgürlük hissedeceği ve pratik açıdan, arkadaşından daha fazla yetenek ve beceri göstereceği de doğal değil midir? Daha çok bilen kişinin, daha az bilen kişiye hükmetmesi doğaldır. Ve eğer iki sınıf arasında var olan tek eşitsizlik eğitim ve öğrenimdeki bu fark olsaydı, diğer tüm eşitsizlikler de hızla ortaya çıkıp, insan dünyasının mevcut koşullarında, yani yeniden bir köle kitlesi ile çok az sayıdaki yönetici sınıfına bölünmesine, kölelerin bugün olduğu gibi yönetici sınıfın yararına çalışmaya yol açmaz mıydı?

Şimdi, burjuva sosyalistlerin halk için neden sadece biraz eğitim talep ettiklerini, yani şu anda aldıklarından bir parça daha fazlasını talep ettiklerini anlıyoruz; oysa biz sosyalist demokratlar, halk adına, tam ve bütüncül bir eğitim, bugünkü bilgi birikiminin izin verdiği ölçüde tam bir eğitim talep ediyoruz. Böylece, bundan böyle, üstün eğitim sayesinde işçilerin üzerinde hiçbir sınıf olmasın ve dolayısıyla onları egemenlik altına alıp sömürmesin. Burjuva sosyalistleri, her sınıfın belirli bir toplumsal işlevi yerine getirdiğini, birinin örneğin öğrenimde, diğerinin ise el emeğinde uzmanlaştığını savunarak, sınıf sisteminin korunmasını istiyorlar. Biz ise sınıfların nihai ve tam olarak ortadan kaldırılmasını istiyoruz; toplumun birleşmesini ve yeryüzündeki her birey için toplumsal ve ekonomik imkânların eşitliğini arzuluyoruz. Burjuva sosyalistler, günümüz toplumunun tarihsel temellerini korurken, bunların daha az keskin, daha az sert ve daha süslü hale gelmesini istiyorlar. Oysa biz bunların yok edilmesini istiyoruz. Bundan da anlaşıldığı üzere, burjuva sosyalistler ile biz sosyalist demokratlar arasında bir koalisyon bir yana, ateşkes ya da uzlaşma bile söz konusu olamaz. Ancak şunu duydum, ki bu, bize karşı en sık öne sürülen argüman ve her türden dogmatiklerin reddedilemez gördüğü bir argümandır: Tüm insanlığın kendini öğrenmeye adaması imkânsızdır, çünkü o zaman hepimiz açlıktan ölürüz. Dolayısıyla bazıları öğrenim görürken, diğerleri yaşamamız için gerekli olanı üretebilmek üzere çalışmak zorundadır — sadece kendi ihtiyaçları için değil, aynı zamanda kendilerini tamamen entelektüel uğraşlara adayan insanlar için de; insan bilgisinin ufkunu genişletmenin yanı sıra, bu entelektüellerin keşifleri, sanayiye, tarıma ve genel olarak siyasi ve toplumsal yaşama uygulandığında, istisnasız tüm insanların yaşam koşullarını iyileştirir; değil mi? Ve onların sanatsal eserleri de hepimizin hayatını zenginleştirmiyor mu?

Hayır, hiç de değil. Bilim ve sanata yöneltebileceğimiz en büyük eleştiri, tam da bunların nimetlerini ve etkilerini toplumun sadece küçücük bir kesimine dağıtmaları, büyük çoğunluğu dışlayarak ve dolayısıyla onların zararına olacak şekilde hareket etmeleridir. Bugün bilim ve sanatın ilerlemeleri için modern dünyanın en medeni ülkelerinde sanayi, ticaret, kredi ve kısacası toplumun zenginliğindeki muazzam ilerleme hakkında daha önce çok yerinde bir şekilde söylenenlerin aynısı söylenebilir. Bu zenginlik oldukça ayrıcalıklıdır ve her geçen gün daha da ayrıcalıklı hale gelme eğilimindedir; zira giderek azalan sayıda kişinin elinde yoğunlaşmakta, orta sınıfın alt kademelerini ve küçük burjuvaziyi dışlayarak onları proletaryaya itmektedir; dolayısıyla bu zenginliğin artışı, emekçi kitlelerin giderek artan sefaletinin doğrudan nedenidir. Böylece sonuç şudur: Ayrıcalıklı, halinden memnun azınlık ile geçimini kol gücüne dayalı olarak kazanan milyonlarca işçi arasında açılan uçurum giderek daha da genişlemekte ve halkın emeğini sömüren bu halinden memnun azınlık ne kadar mutlu olursa, işçiler o kadar mutsuz hale gelmektedir. İngiltere’deki aristokrat, bankacı, ticaret ve sanayi kliğin muazzam zenginliğine bakıp bunu aynı ülkenin işçilerinin sefil durumuyla karşılaştırmak yeterlidir; Londra’da yaşayan, zeki ve dürüst bir kuyumcu olan Walter Dugan adlı bu kuyumcu, yoksulluğun aşağılayıcılığından ve açlığın işkencelerinden kaçmak için karısı ve altı çocuğuyla birlikte gönüllü olarak zehir içti —yazdığı o saf ve yürek burkan mektubu yeniden okuduğumuzda o kadar övülen medeniyetin, maddi açıdan halk için sadece baskı ve yıkım anlamına geldiğini kabul etmek zorunda kalırız. Aynı durum modern bilim ve sanat alanındaki ilerlemeler için de geçerlidir. Gerçekten de dev adımlar atıldığı doğrudur. Ancak ilerlemeler ne kadar büyük olursa, entelektüel köleliği o kadar çok besler ve dolayısıyla maddi açıdan halkın kaderi olarak sefalet ve aşağılık duygusunu besler; zira bu ilerlemeler, halkın anlayış düzeyini ayrıcalıklı sınıfların düzeylerinden ayıran uçurumu yalnızca daha da genişletir. Doğal yetenek açısından bakıldığında, halkın zekası bugün açıkça daha az körelmiş, daha az çalıştırılmış, daha az sofistike ve haksız çıkarları savunma ihtiyacından daha az yozlaşmış durumdadır; dolayısıyla, doğal olarak burjuvazinin zihinsel gücünden daha fazla potansiyele sahiptir. Ancak öte yandan burjuvazinin zihinsel gücü, gerçekten de müthiş silahlarla dolu bilimin tüm cephaneliğini emrinde bulundurmaktadır. Çoğu zaman, son derece zeki bir işçi, kendisini zekâsıyla (ki onda hiç yoktur) değil, eğitimiyle yenen bilgili bir aptalla karşılaştığında dilini tutmak zorunda kalır; çünkü bu eğitim işçiye verilmemişken aptala bahşedilmiştir, çünkü aptal okullarda aptallığını bilimsel olarak geliştirebilirken, işçinin emeği onun giyinmesini, barınmasını, beslenmesi ve her türlü ihtiyacının karşılanmasını, öğretmenlerinin ve kitaplarının temin edilmesini, yani eğitimi için gerekli olan her şeyi sağlamıştır.

Burjuva sınıfının içinde bile, çok iyi bildiğimiz gibi, her bireye aktarılan eğitim düzeyi aynı değildir. Orada da bireyin potansiyeliyle değil, doğuştan ait olduğu toplumsal tabakanın servetiyle belirlenen bir ölçek vardır; örneğin küçük burjuvazinin çocuklarına sunulan eğitim, işçilerin kendi başlarına elde edebildiklerinden pek de üstün olmasa da, toplumun üst ve orta burjuvaziye kolayca sağladığı eğitimle karşılaştırıldığında neredeyse yok denecek kadar azdır. Öyleyse neyle karşılaşıyoruz? Bir yandan orta sınıfa olan tek bağlılığı gülünç bir kibir, diğer yandan da büyük kapitalistlere olan bağımlılığı olan küçük burjuvazi, çoğu zaman proletaryanın içinde bulunduğu koşullardan bile daha sefil ve daha aşağılayıcı koşullarda bulur kendini. Dolayısıyla ayrıcalıklı sınıflardan bahsettiğimizde, asla bu yoksul küçük burjuvaziyi kastetmiyoruz; o, biraz daha cesaret ve azim sahibi olsaydı, bugün proletaryayı ezdiği gibi onu ezip geçen büyük ve orta burjuvaziye karşı mücadele etmek için bizimle güçlerini birleştirmekte hiç tereddüt etmezdi. Ve toplumun mevcut ekonomik eğilimleri on yıl daha aynı yönde devam ederse (ki biz bunu imkânsız görüyoruz), orta burjuvazinin büyük bir kısmının önce küçük burjuvazinin mevcut durumuna düşüp, sonra da proletaryaya kaymasını görebiliriz — sonuç olarak, tabii ki, mülkiyetin giderek daha az sayıda elde yoğunlaşmasının kaçınılmaz sonucu olarak — bunun kaçınılmaz sonucu ise, toplumun bir kez ve sonsuza dek, son derece zengin, eğitimli, egemen bir azınlık ile yoksul, cahil, köleleştirilmiş proleterlerden oluşan geniş bir çoğunluk olarak bölünmesi olacaktır.

Vicdan sahibi her insanda, insan onuru ve adaleti yürekten önemseyen herkeste derin bir etki bırakması gereken bir gerçek vardır; o da herkes için eşitlik ortamında ve bu ortam aracılığıyla her bireyin özgürlüğüdür. Gerçek şudur ki, bütün aydınlar bilimin sanayi, ticaret ve genel olarak toplum yaşamına yönelik tüm büyük uygulamaları, bugüne kadar ayrıcalıklı sınıflar ve tüm siyasi ve toplumsal adaletsizliklerin ebedi savunucusu olan devletin gücü dışında kimseye fayda sağlamamıştır. Hiçbir zaman, tek bir kez bile, halk kitlelerine herhangi bir fayda sağlamamışlardır. Sadece makineleri sıralamamız yeterlidir; her işçi ve emeğin kurtuluşunun dürüst savunucusu, söylediklerimizin doğruluğunu kabul edecektir. Ayrıcalıklı sınıflar, halk kitlelerinin hissettiği son derece meşru öfkeye meydan okuyarak, tüm o küstah kibirleri ve adaletsiz zevkleriyle bugün hangi güç sayesinde ayakta kalmaktadırlar? Kişiliklerinde var olan bir güç sayesinde mi? Hayır — bu, yalnızca devletin gücüyle oluyor; bugün, devletin aygıtında onların çocukları, asker ve işçi hariç, her zaman tüm kilit pozisyonları (hatta alt ve orta kademe pozisyonların her birini) elinde tutmaktadır. Peki, günümüzde devletin gücünün temelini oluşturan ilke nedir? Tabii ki bilimdir. Evet, bilim — yönetim bilimi, idare bilimi ve mali bilim; halk kitlesini çok yüksek ses çıkarmadan yolmanın bilimi ve ses çıkarmaya başladıklarında ise bilimsel olarak örgütlenmiş bir güç aracılığıyla onlara sessizlik, sabır ve itaat dayatmanın bilimi; halk kitlelerini aldatma ve bölme bilimi; birbirlerine yardım edip güçlerini birleştirerek devletleri devirebilecek bir güç yaratabilmelerini engellemek için onları yararlı bir cehalet içinde tutma bilimi ve her şeyden önce, denenmiş ve test edilmiş tüm silahlarıyla askeri bilim, “mucizeler yaratan” bu müthiş yıkım araçları ve son olarak, buharlı gemileri, demiryollarını ve telgrafı ortaya çıkaran zeka bilimi; bu bilim, her hükümeti yüzlerce, binlerce silahlı Briareos’a[1]  dönüştürerek, ona her yerde aynı anda var olma, hareket etme ve tutuklama gücü vermiş ve dünyanın şimdiye kadar tanık olduğu en müthiş siyasi merkezileşmeyi gerçekleştirmiştir.

Öyleyse bilimin kaydettiği tüm ilerlemelerin, istisnasız olarak, şimdiye kadar halk kitlelerinin, proletaryanın refahı ve özgürlüğüne zarar vererek, yalnızca ayrıcalıklı sınıfların zenginliğini ve devletin gücünü artırmaktan başka bir şey getirmediğini kim inkâr edebilir? Ancak, şu itirazı duyacağız: Halk kitleleri de bundan faydalanmıyor mu? Onlar, geçmiş yüzyılların toplumlarına kıyasla, bizim bu toplumumuzda çok daha medeni değiller mi?

Buna, ünlü Alman sosyalist Lassalle’den alıntıladığımız bir gözlemle cevap vereceğiz. Emekçi kitlelerin siyasi ve toplumsal kurtuluşları açısından kaydettikleri ilerlemeyi değerlendirirken, bu yüzyıldaki entelektüel durumlarını geçmiş yüzyıllardakiyle karşılaştırmamak gerekir. Bunun yerine, belirli bir dönemle karşılaştırıldığında, o dönemde emekçi kitleler ile ayrıcalıklı sınıflar arasında var olan uçurumun dikkate alınarak, kitlelerin bu ayrıcalıklı sınıflarla aynı ölçüde ilerleme kaydetmiş olup olmadıkları değerlendirilmelidir. Çünkü, her ikisinin kaydettiği ilerleme kabaca eşdeğer ise, günümüz dünyasında kitleleri ayrıcalıklı sınıflardan ayıran entelektüel uçurum her zamanki gibi kalacaktır; ancak proletarya, ayrıcalıklı sınıflardan daha fazla ve daha hızlı ilerlemişse, o zaman bu uçurum kaçınılmaz olarak daralmış olmalıdır; ancak öte yandan, işçinin ilerleme hızı daha yavaş olmuşsa ve dolayısıyla aynı dönemde egemen sınıfların bir temsilcisinin ilerleme hızından daha azsa, o zaman bu uçurum genişlemiş olacaktır. Onları ayıran uçurum artmış olacak ve ayrıcalıklı kişi daha güçlü hale gelmiş, işçinin durumu ise başlangıç noktası olarak seçilen tarihe kıyasla daha sefil, daha köle benzeri bir hal almış olacaktır. İkimiz de aynı anda iki farklı noktadan yola çıkarsak ve siz benden yüz adım öndeyseniz; siz dakikada altmış adım, ben ise dakikada sadece otuz adım hızla ilerliyorsam, bir saat sonra aramızdaki mesafe sadece yüz adım değil, bin dokuz yüz adım olacaktır.

Bu örnek, burjuvazinin ve proletaryanın kaydettiği ilerlemeler hakkında kabaca doğru bir fikir verir. Şimdiye kadar burjuvazi, proletaryadan daha hızlı bir tempoyla uygarlık yolunda ilerlemiştir; bunun nedeni, entelektüel açıdan proletaryadan daha üstün olmaları değildir — aslında tam tersi iddia edilebilir —, ancak toplumun siyasi ve ekonomik örgütlenmesinin, bugüne kadar sadece burjuvazinin bilgiye erişim imkânına sahip olması ve bilimin yalnızca onlar için var olması, proletaryanın ise zorunlu bir cehalete mahkûm kalmasıdır. Dolayısıyla proletarya yine de ilerleme kaydetmişse (ki bunu inkar etmek mümkün değildir) bu ilerleme toplum sayesinde değil, ona rağmen gerçekleşmiştir. Özetlemek gerekirse mevcut toplumda, bilimin ilerlemeleri proletaryanın göreceli cehaletinin temelinde yer almıştır; tıpkı sanayi ve ticaretin ilerlemesinin onun göreceli yoksullaşmasının temelinde yer alması gibi. Dolayısıyla, entelektüel ve maddi ilerleme, proletaryanın köleliğinin şiddetlenmesine eşit ölçüde katkıda bulunmuştur. Bu ne anlama gelir? Bu, burjuvazinin servetini reddetme ve ona direnme görevimizin olduğu gibi, burjuvazinin bilimini de reddetme ve ona direnme görevimizin olduğu anlamına gelir. Ve bunları şu anlamda reddetmeli ve direnmeliyiz: Bilimi bir veya birkaç sınıfın tekeline dönüştüren toplumsal düzeni yıkarak, bilimi tüm dünyanın ortak mirası olarak sahiplenmeliyiz.


[1] Yunan mitolojisinde Gaia ve Uranüs'ün çocukları olan üç Hekatonkheir (Yüz Kollular) devinden biridir. 50 başı ve 100 kolu vardır. (ç.n.)

23 Haziran 2026 Salı

(Çeviri) Kazimierz Kelles-Krauz ve Marksist Milliyetçilik Teorisi - Wiktor Marzec

Çevirmenin Notu: Kazimierz Radosław Elehard baron Kelles-Krauz (22 Mart 1872 – 24 Haziran 1905), Polonya Sosyalist Partisi ile ilişkili Polonyalı bir filozof, sosyolog ve sosyalistti. 19. yüzyılın sonlarındaki önde gelen Marksist aydınlardan biri olarak kabul edilir. Yazının sahibi Wiktor Marzec ise Varşova Üniversitesi Robert Zajonc Sosyal Bilimler Enstitüsü'nde akademisyendir. Yazıya şu linkten ulaşabilirsiniz: https://jacobin.com/2025/03/kazimierz-kelles-krauz-marxism-nationalism

Kazimierz Kelles-Krauz, faaliyet gösterdiği çok etnikli emperyal bağlamda alışılmadık derecede yaratıcı bir Marksist teorisyeniydi. Polonya ulusal davasına hizmet ederken, sosyalizmi sosyolojiyle, Marksizm’i ise demokratik milliyetçilikle harmanladı. Bu unsurları basitçe bir araya getirmek yerine, birbirlerini karşılıklı olarak nasıl besleyebileceklerinin yollar aradı.

Bu yaklaşım, gerçek anlamda yeniliklere yol açtı; zira Kelles-Krauz, Marksizm’in kendisine uygulanabilecek özeleştirel bir Marksist bilgi sosyolojisi ve kapitalizmin yol açtığı toplumsal dönüşümün bir sonucu olarak gördüğü uluslar ve milliyetçilik üzerine teorik olarak temellendirilmiş bir Marksist analiz ortaya koydu.

Kelles-Krauz, bunu özgür ruhlu, gizli bir aktivist ve yazar olarak yaşadığı bir hayatı sürdürürken başardı — bu hayat, 1905 yılında, henüz otuz üç yaşındayken hastalığa yenik düşmesiyle sona erdi. Polonya’daki tartışmalara, ne yazık ki ülke dışında neredeyse hiç bilinmeyen, bir iz bıraktı ve sömürgecilik ve emperyalizm karşıtı Marksizmin gelişiminde öncü bir rol oynadı.

İmparatorluğun Çıkmazı

Rus imparatorluğunun sınır bölgelerindeki pek çok sosyalist gibi, Kelles-Krauz da soylu ve toprak sahibi bir aileden geliyordu. 1872 yılında, günümüzde Polonya’nın orta kesiminde yer alan bölgelerden birinde (Szczebrzeszyn-ç.n.) doğan Kelles-Krauz, kendi kuşağının Polonyalı aydınları için tipik olan bir yolu izledi. Okul yıllarında radikalleşen Kelles-Krauz, Rus devletinin baskısıyla karşı karşıya kaldı ve zamanını siyasi örgütlenme faaliyetleri ve sosyalist olmayan dergilerde para karşılığı yazılar yazmakla geçirdi.

Çarlık siyasi polisinin hedefi haline gelince, Rusya kontrolündeki Polonya’dan ayrılıp Paris’teki ve daha sonra Viyana’daki göçmen çevrelerine katıldı. Akademik işler ararken siyasi militanlığından vazgeçmedi. Teorik düşünceleri, 1892 Lodz Ayaklanması ile 1905 Devrimi arasındaki dönemde, Rus imparatorluğu bağlamındaki sosyalist siyaset için ortaya çıkan belirli çıkmazlardan kaynaklanıyordu.

Polonya işçi hareketi, eski Lehistan-Litvanya Birliği’nin 18. yüzyılın sonlarında üç hırslı kıta imparatorluğu olan Prusya, Avusturya ve Rusya arasında paylaştırılmasından bu yana Polonya devletinin bulunmadığı bir ortamda ortaya çıktı. 1892 yılında, ülkenin ikinci büyük şehri ve bütün Rus İmparatorluğu’nun en önemli tekstil üretim merkezi olan sanayi kenti Lodz, neredeyse hiç örgütlü olmayan işçi protestolarının patlak vermesine ve daha sonra da Yahudilere yönelik bir şiddet dalgasına tanık oldu.

Bu deneyim, sosyalist örgütlenmenin yeni dalgasının temel taşlarından biri oldu. 1892 grevcileri, işyerlerinde ağırlıklı olarak Alman sanayicilerle, fabrika kapılarının dışında ise çarlık rejiminin ulusalcı baskısıyla karşı karşıya kaldılar; etnik gruplar arası şiddet tehdidinden bahsetmeye bile gerek yok. Bu koşullar altında sosyalistler, ulusal sorunları görmezden gelemezlerdi. Bu zorluğa verilebilecek birkaç olası cevap vardı.

Polonya Sosyalist Partisi (Polska Partia Socjalistyczna, PPS), ulusal kurtuluş hedefini siyasi projesinin merkezinde görüyordu. 1892’deki kuruluşundan itibaren, Polonya sosyalizminin bu akımı, sınıf mücadelesini ulusal bağımsızlık talepleriyle birleştirmeye çalıştı ve egemen bir Polonya devleti hedefini sosyalizmle uyumlu olarak gördü. Bu bakış açısına göre, işçi mücadelesi bağımsızlığı yeniden kazanmanın bir yolu iken bağımsızlık ise sosyalizme giden bir yol sunuyordu.

Ancak bazı yazarlar ulusal ve toplumsal kurtuluş arasındaki ilişkinin kesin şartları konusunda farklı görüşlere sahipti. Bu gerilimler sonunda 1906’da bir bölünmeye yol açtı. Bu arada, 1893’ten beri var olan ayrılıkçı bir grup, PPS’nin “milliyetçi” bir nitelik kazandığını düşündüğü duruma tamamen karşı çıktı; bu da başka bir sosyalist rakibin ortaya çıkmasına neden oldu.

Bu örgüt kendisine “Polonya Krallığı Sosyal Demokrasisi” adını verdi. Daha sonra adının başına Litvanya’yı da ekledi — Lehçe’de Socjaldemokracja Królestwa Polskiego i Litwy ve kısaltması SDKPiL’di. Rosa Luxemburg, SDKPiL’in en tanınmış lideri ve teorisyeni idi. Örgüt ulusal çerçeveyi aşan, hatta ortadan kaldıran bir yaklaşımla sınıf birliğini temel referans çerçevesi olarak öne sürdü ve uluslararası sosyalizmi hedefleyerek Rus proletaryasıyla birlikte ortak bir mücadele çağrısında bulundu.

Yahudi siyaseti konusunda da kendine özgü bir hikâye vardı. Büyük sanayi merkezlerinde işçilerin üçte biri kadarı Yahudi’ydi. Bu işçilerin örgütlenmesini savunan başlıca grup, 1905 öncesinde muhtemelen en iyi örgütlenmiş sosyalist parti olan Bund’du. Bund, sınıf siyasetini savunurken aynı zamanda Yahudi kimliğini de vurguluyordu ve destekçileriyle gündelik hayattaki dilleri olan Yidiş aracılığıyla iletişim kuruyordu.

Bund, demokratikleşmiş bir Rus devleti bünyesinde, toprakla sınırlı olmayan bir Yahudi kültürel özerkliği talep etti. Siyonizm rakip bir akım olarak zaten mevcut olsa da, Rus yönetimi altındaki Polonya’daki işçiler arasında pek etkili değildi. Aynı zamanda, PPS de Lehçe konuşan Yahudileri harekete geçirdi ve SDKPiL, herkes için milliyet kavramının kaldırılacağını vaat etti.

Anti-Emperyalist Marksizm

Kelles-Krauz ve PPS, ulusun ortadan kalkacağı fikrine şiddetle karşı çıktılar. PPS, sosyalist bir geleceğin ancak demokratik bir Polonya devletinde mümkün olabileceğini, Rus egemenliğindeki baskıcı bir imparatorlukta ise mümkün olmayacağını savunarak anti-emperyalist bir sosyalist program ortaya koydu. Aynı zamanda parti, sınıf çatışmasının gerçeklerini gizleyecek bir sis perdesi olarak (Polonya) “ulusal birlik” fikrini açıkça reddetti.

PPS için, 1892 tarihli program taslağında da belirtildiği üzere, yalnızca işçi sınıfı ulusu savunabilir ve bağımsızlığı kazanabilirdi:

“Sadece Sosyalist Parti, tam olarak sınıf ayrıcalıklarını değil ulusal çıkarları temsil ettiği için, evrensel kurtuluşu hedefleyen uluslararası devrimci düşüncenin bayrağına sadık kalmaktadır. Ülkemizi, üst sınıfımızın ve küçük burjuvazimizin bize dayattığı intihar niteliğindeki politikadan kurtarabilecek olan da yalnızca o’dur. Bu nedenle Polonya Sosyalist Partisi’nin işçi kitlelerinin doğru siyasi bilince ulaşmasını sağlaması ve böylece bağımsız siyasi örgütlenmelerini sürdürmeleri gerektiği açıktır.”

Kelles-Krauz, bu görüşü destekleyen teorik argümanları geliştiren başlıca isimlerden biriydi. Sayısız makale ve broşürde, ulusal bağımsızlık lehine “ortodoks” bir Marksist argüman ortaya koymaya çalıştı. “Proletarya uğruna bağımsız bir Polonya, Polonya’nın bağımsızlığı uğruna proletarya değil” ifadesi, bu görüşü dile getirmek için geliştirdiği formüldü.

Kelles-Krauz’a göre, yerel burjuvazi pek güçlü olmadığından, bağımsızlık ancak işçilerin kendi kendilerini örgütlemesi ve harekete geçmesi yoluyla kazanılabilirdi. Üstelik Polonya’daki kapitalistler genellikle Yahudi ya da Alman kökenliydi ve Polonya’nın ulusal özlemleriyle ilgilenmiyorlardı. Yeni ortaya çıkan Polonyalı fabrika patronları ve kentli seçkinleri bile halk ayaklanması fikrinden korkuyorlardı ve siyasi demokrasi için mücadeleye girmeye isteksizdiler.

Buna karşılık proletaryanın her zaman belirli bir milliyete sahip olduğunu ve üyelerinin ancak sınıf ve ulusal hedeflerini birleştirerek mücadele için harekete geçirilebileceğini savundu. Kelles-Krauz, çarlık yönetimi altında yürütülen ekonomik mücadelenin başarısızlığa mahkûm olduğuna inanıyordu; işçilerin kurtuluşu yolunda herhangi bir ilerleme kaydedilebilmesi için, başarılı pazarlıkların yapılabileceği bir arena olarak bir ulus-devletin gerekli olduğunu düşünüyordu. Ulusal bağımsızlığı, “demokrasi kavramının vazgeçilmez bir parçası” olarak nitelendirdi.

Ona göre ulusal topluluk, dil aracılığıyla gerçekleşen etkili iletişimin hüküm sürdüğü bir alandı ve sosyalizme giden demokratik süreci kolaylaştıracaktı. Diğer ayrım çizgilerinin işçileri yanlış yola saptıracağı, daha parçalanmış bir toplulukta bunun gerçekleşmesi pek olası değildi.

Sonuç olarak, Çarlık imparatorluğunun çok uluslu yapısını reddetti: Kelles-Krauz’a göre, bir imparatorluk gerçekten demokratik olursa ayakta kalamaz, bütünlüğünü zorla korumak zorunda kalırsa da istenmeyen bir durum olurdu. Öte yandan ulus devlet, demokratik meşruiyetle desteklenen bir sosyalist dönüşümü başlatmak için yeterince güvenli bir ortak zemin sunacaktı. Bunun ancak “tek bir ulusta, üyelerinin anlayabileceği tek bir dilde” mümkün olabileceğini savunuyordu.

Kelles-Krauz ve PPS’li yoldaşları, bu nedenle Polonya’nın bağımsızlığı için diğer Avrupalı sosyalistlerin desteğini kazanmak için yoğun çaba sarf ettiler. Bu tutum, Karl Marx ve Friedrich Engels’in geleneksel görüşleriyle tutarlıydı; ancak Kelles-Krauz ve yoldaşları, tutumlarını ayrıntılı bir tarihsel materyalist analizden ziyade tarihsel adaletsizlik duygusuna ve Polonya’nın demokratik hareketinin otoriterlik karşıtı potansiyeline dayandırmışlardı.

SDKPiL’den Luxemburg, imparatorluklar içindeki ekonomik entegrasyon koşulları altında bu tür ulusal bağımsızlık çağrılarının tehlikeli bir hayal olduğunu savundu. 1896’da Karl Kautsky’nin Die Neue Zeit’ta yayımlanan bir dizi makalesinde, işçi hareketinin artık imparatorluğun tamamında siyasi özgürlük mücadelesini mümkün kıldığı gerekçesiyle, Marx’ın Polonya’ya ilişkin eski bakış açısını reddetti. Luxemburg’a göre, bağımsızlık talebi imparatorluk ölçeğindeki sosyoekonomik kalkınmanın gereklilikleriyle çelişiyordu ve işçi hareketini ulusal gruplara bölebilirdi.

Bu tartışmanın iki tarafı da şiddetli çatışmalara girdi ve Sosyalist Enternasyonal kongrelerinde rakiplerinin sunduğu yetki belgelerinin geçerliliğini sorgulamaktan çekinmediler. Kelles-Krauz, PPS’deki bazı yoldaşlarının aksine, Rus devrimcileriyle işbirliği yapma ihtiyacını sorgulamadı. Faaliyetleri 1905 devrimi sırasında doruk noktasına ulaştı.

Bu on yılın ortasında yaşanan olaylara geleneksel olarak 1905 (Birinci) Rus Devrimi denmekle birlikte, grevlerin, sokak gösterilerinin ve diğer toplumsal isyan biçimlerinin büyük bir kısmı aslında Finlandiya Büyük Dükalığı, Güney Kafkasya veya Baltık kıyıları gibi imparatorluğun etnik açıdan çeşitlilik gösteren sınır bölgelerinde gerçekleşti. İsyanın en yoğun olduğu yerler, güçlü ancak krizlerle boğuşan sanayi ekonomisi, hızla tırmanan sınıf çatışmaları ve çözülmemiş etnik-kültürel gerilimlerin yaşandığı Rus Polonyası’nın şehir merkezleriydi.

İmparatorluğun tamamındaki grevlerin üçte birinden fazlası bu bölgede gerçekleşti ve grevler genellikle başka yerlere kıyasla daha büyük ölçekteydi; 1905 yılında her on işçiden yaklaşık dokuzu en az bir kez greve katıldı. Bu olaylar, Kelles-Krauz’u bağımsız bir sosyalist Polonya’nın yolunu açacak devrimci bir rejim devrilişine umut bağlamasına neden oldu. Haziran 1905’te tüberkülozdan ani ölümünden önce şu satırları kaleme almıştı:

“Umudumuzu yitirmemiz ve patlak veren Rus krizinin, Çar tarafından verilen bir anayasa ve Polonya Krallığı’na tanınan özerklik taviziyle yarı yolda duracağını düşünmemiz için hiçbir neden yoktur; hükümetin aptalca direnişi ve tereddütleri, kitlelerin kışkırtılmasıyla birleşince, çözümün Çar’ı devirecek ve milliyetlere —en azından bizim gördüğümüz kadarıyla Polonya’da— bağımsızlık kazanma fırsatı verecek bir devrim olacağına dair umudumuzu sürdürmemizi sağlıyor... Parti, krizi tüm Rus devleti genelinde en uç noktasına kadar götürmek isteyen ve yarı yolda durmasına izin vermeyen Rus toplumundaki unsurlarla iletişim kurmalıdır.”

Bu sefer devrim başarısızlıkla sonuçlandı ve o zamana kadar Kelles-Krauz’un kendisi de vefat etmişti. Ancak analizlerinin büyük bir kısmı daha sonra doğrulandı.

Ulusal Sorunlar

İmparatorluk sonrası topraklarda bir ulus devleti hayal edebilmek için, bazı temel sorulara cevap vermek gerekiyordu. Bu topraklardaki yerel nüfus oldukça çeşitlilik gösteriyordu ve herhangi bir Polonya devletinin çeşitli etnik grupları barındırması gerektiği açıktı. Yerel nüfusun büyük bir kısmı Yahudilerden oluşuyordu ve Polonyalı sosyalistler, o dönemde “Yahudi sorunu” olarak adlandırılan meseleyle özellikle yakından ilgileniyorlardı.

Polonya hareketi, Yahudileri sosyalizm mücadelesinde harekete geçirmeye ve aynı zamanda antisemitizmin Polonyalı işçilerin desteğini kazanmasını engellemeye çalışıyordu. Yahudi kökenli olanlar da dahil olmak üzere PPS’nin birçok üyesi, modern kapitalizmin gelişmesiyle birlikte Batı Avrupa ülkelerinde olduğu gibi, Yahudilerin toplumsal asimilasyon yoluyla ayrı bir grup olarak ortadan kalkacağına inanıyordu. Bu asimilasyoncu bakış açısı, İkinci Enternasyonal’e mensup Marksistler arasında yaygındı.

Bununla birlikte Rus imparatorluğu bağlamında, Polonya toplumuna asimilasyon, mevcut devlet yapılarına ya da istenen mesleklere erişim imkânı sunmadığı için daha az cazipti. Artan Polonya-Yahudi gerginlikleri ve Yahudilerin siyasi projeleri etrafında kendilerini öne çıkarmaları, asimilasyon seçeneğini daha da olası hale getirdi.

Kelles-Krauz bu durumu derinlemesine inceledi ve “Yahudi Milliyeti Sorunu Üzerine” başlıklı makalesinde Yahudi ulusal özlemlerine dair kapsamlı bir analiz sundu. O, Yahudi ulusal bilincinin — ister Bund’un kültürel özerklik sosyalist projesi aracılığıyla, ister erken dönem Siyonist hareket gibi devlet kurma projeleri biçiminde ifade edilsin — ve Yidiş’in modern bir dil olarak evriminin, kapitalizmin milliyetler yaratma yönündeki genel eğilimini yansıttığını savundu.

Ona göre, Yahudi işçileri harekete geçirmeye çalışırken bu toplumsal süreçleri göz ardı etmek mümkün değildi; tıpkı daha geniş Çarlık İmparatorluğu içinde proleter siyaseti ilerletirken Polonya ulusal kimliğini göz ardı etmenin mümkün olmadığı gibi. Bu da onu şu sonuca götürdü: “Yahudiler için medeni eşitlik kavramı, kendi milliyetlerine sahip olma hakkını da içerecek şekilde genişletilmelidir. Bu milliyeti, Yahudilerin kendilerinin tanıdığı ölçüde tanımalıyız.” O dönemde çok az kişi bu argümanı ileri sürmeye cesaret edebildi.

Kelles-Kraus, milliyetçilik teorisini sosyalistlerin ve diğer kesimlerin Habsburg İmparatorluğu’nun çeşitli ulusal sorunlarına yönelik olası çözümleri hararetle tartıştığı Viyana’nın verimli ortamında daha da genişletti. Habsburg egemenliği altındaki Çekler, Hırvatlar ve diğer ulusal toplulukların taleplerine yanıt olarak kültürel, topraksız özerklik fikrini ortaya atan Otto Bauer gibi Avusturyalı Marksistlerinden daha ileri gitti.

Kelles-Krauz’a göre, tam anlamıyla gelişmiş bir ulusal bilinç biçimi, siyasi iktidarı ve bir devleti de gerektirir. Ona göre bu sonuç, “ekonomik materyalizm yöntemi” ile tutarlıydı; bu da onu, ulusu ticaretin ve sanayinin gelişmesiyle tetiklenen modern bir toplumsal aidiyet biçimi olarak materyalist bir şekilde kavramaya yönlendirdi.

Ona göre, uluslar tarihin birer ürünüdürler ve ulusal toplulukları kan veya ırk gibi kadim bağlarla ilişkilendiren teorilerin aksine siyasi bir görüştür. Belirli grupların dilleri, o coğrafi alanda yaşayan insanların düşmanlara karşı bir araya gelmelerinin de etkisiyle, doğal coğrafi sınırlar içinde kademeli olarak sabitleşmiştir. Bu süreç, feodal düzenin dağılmasıyla hız kazanmış ve birbiriyle örtüşen çeşitli toplumsal kategorilerin kendilerini ifade etmeleri için bir alan yaratmıştır.

Bu istikrarı bozan süreçlere tepki olarak, köklerinden kopmuş bireyler yeni bir sabitlik aradılar ve bunu anadillerinde bulmuş gibi görünüyorlardı:

“Bireylerin eski, geleneksel konumlarından koparılması; yeni, sürekli değişen bir yaşamda birbirleriyle kurdukları temas; yeni toplumsal ilişkilerin büyük zenginliği ve karmaşıklığı, ulusal dile, toplumsal birleştirici rolüyle, ulusların bilincinde bugüne kadar eşi benzeri görülmemiş önemini kazandırmaktadır.”

Aynı zamanda, kapitalist bir toplumdaki karmaşık etkileşim biçimleri, etkili bir iletişim aracı gerektiriyordu: “Kültür — ki bu şimdiye kadar sadece bir avuç insanın malıydı — kapitalizmin ekonomik çıkarları gereği halkın derinliklerine taşınmalı ve bu amaç doğrultusunda — kitlelerin dilini kullanarak — ulusal bir nitelik kazanmalıdır.” “Modern kapitalizmin milliyetleri doğrudan şekillendirdiğini” savunan Kelles-Krauz, Ukraynalılar gibi yakın tarihte bir devlet kurma geçmişi olmayan halklar arasında bile ulusal özlemlerin yükselişini öngörmüştü.

Onun tarihsel argümanı, sosyalist ulusal devlet hakkındaki görüşleriyle burada birbirini tamamlamaktadır: “Ulusların bağımsızlığının gerçekleşmesi, modern ekonomik gelişmenin bir sonucu olarak, onunla ayrılmaz bir bütün oluşturan demokrasinin gerçekleşmesi ile aynı olmalıdır.” Araştırma ve siyasetin bu tür bir sentezi, onun sosyalist bilim projesinin tamamını karakterize etmiştir.

Sosyalist Sosyoloji

Kellez-Kraus, tarihsel materyalist analizinde, ekonomik süreçleri temel alan ve aynı zamanda kültürel ve siyasi alanlarda özerk dinamiklerin ortaya çıkmasına imkân tanıyan karmaşık bir belirleme teorisi geliştirdi. Bu, onun Rus İmparatorluğu’ndaki kapitalizmin eşitsiz gelişimini analiz etmesine yardımcı oldu.

Ona göre bir devrim, daha “gelişmiş” ülkelerde ortaya çıkan fikirlerden ilham alan insanlar tarafından başlatılabilecektir. Dahası, dezavantajlı gruplar, ister gerçek ister hayali olsun, tarihte kendilerine destek arayarak hoşnutsuzluklarını dile getirirler. Devrimciler, alternatif bir gelecek tasarlayabilmek için geçmişe dair vizyonlarını bir araya getirirler.

Kelles-Krauz, “ekonomik gelişmeden önce ortaya çıkan devrimci idealin” “ekonomik materyalizmin ilkeleriyle tamamen tutarlı” bir şekilde açıklanmasını sağlayan bir “devrimci geriye bakış yasası” belirlemiştir. Bu, yeni rejimin her zaman “bazı yönlerden terk edilen rejime benzeyeceği” anlamına gelirken, devrimci değişim arayanların sempatilerinin ise “geçmişten bir şeyler taşıdığı” anlamına gelir.

Kelles-Krauz, tarihsel değişim üzerine yaptığı analizde, siyasi tarihin asla tam anlamıyla tamamlanamayacağını vurguladı. Tarihin önceki aşamalarının nihayetinde geçici olduğu gibi, gelecekteki siyasi projeler de öyle olacaktır; bu projeler hiçbir zaman nihai ve tam anlamıyla tamamlanmış bir toplum biçimi ortaya çıkaramayacaktır. İhtiyaçların siyasi olarak dile getirilmesi durmayacaktır: Her siyasi düzen bazı talepleri karşılayacak, ancak diğerleri cevapsız kalacaktır, zira “yeni kurumların korunması, ihtiyaçların karşılanmasından daha önemli görülmeye başlanacaktır.”

Toplumsal dinamiklerin bu sarmal hareketi süreklidir ve durdurulamaz. Bu bağlamda Marksizm, yalnızca ileriye doğru atılmış bir adım olabilir — bilimsel analize dayalı olarak atılması gereken doğru adım, ancak insanlık için son adım değildir. Dolayısıyla, tarihin Marksist analizini ve insan toplumuna ilişkin eleştirel sosyolojisini Marksizmin kendisine de uygulamalıyız.

Immanuel Kant’ın fikirlerinden yola çıkan Kelles-Krauz, bilişin sınıfsal koşullarının dikkate alınması gerektiğini savundu. Toplumsal gruplar, özellikle de “bireylerin ait olduğu sınıf”, her zaman “bilinçlerinde belirli bir iz… toplum ve dünya hakkında belirli bir kavrayış” bırakırmıştır ve bireyler bu izden “retinadan bakma zorunluluğundan” kurtulamadıkları gibi, kendilerini kurtaramazlardı.

Her zaman, diğerlerini boyun eğdiren egemen bir toplumsal sınıf olmuştur. Bu sınıfın ihtiyaçları sanki evrenselmiş gibi sunulur ve bu sınıf, kendi egemenliğinin tarihin sonu olduğunu düşünerek kendisini toplumun tamamıyla özdeşleştirir. Toplumsal ilişkileri sanki doğal olgularmış gibi betimlemeye çalışan pozitivist bir bilim yaklaşım, işte bu tür bir bilişsel gaspın sonucudur.

Kelles-Krauz’a göre Marksizm bir doktrin değil, toplumu inceleme yöntemidir. Kapitalizm içinde ortaya çıkan mevcut sınıfsal bakış açısı — ki Marksizm de bunun bir ürünüdür — daha geniş çaplı bir toplumsal dönüşümün parçası olarak değişeceği için, sınıfsız bir toplumun ortaya çıkaracağı yeni çerçeveyi önceden tahmin etmek imkânsızdır.

Alışılmışın Dışında Bir Marksizm

Bu argüman dizisi, Kelles-Krauz’u, insan gelişimini tanımlayabilecek bir Marksist bilim oluşturmayı amaçlayan İkinci Enternasyonal saflarında yürütülen teorik çalışmaların çoğuyla keskin bir karşıtlık içine soktu. Timothy Snyder’ın Kelles-Krauz üzerine yaptığı çalışmada da belirttiği gibi, bu yaklaşım, yirmi yıl sonra György Lukács tarafından başlatılan “Batı” tarzı, pratik odaklı Marksizm’den önce gelmiştir.

Böylelikle Kelles-Krauz, çağının pek çok önyargısına karşı çıktı. Çoğu Marksist teorisyenin bir tür determinizme bağlı kaldığı bir dönemde, o, bağımsız geleneklerin ve insan eyleminin önemli rolünü vurgulayarak tarihsel gelişime dair incelikli bir anlayış ortaya koydu. Akranlarının çoğu Marksizm’i “doğanın diyalektiği” olarak gören Engels’i takip ederken, Kelles-Krauz, Marksizmin öncelikle yalnızca topluma uygulanabilir bir dizi araştırma yöntemi olduğunu savundu.

Ekonomi teorisi olarak Marksizm’e odaklanan İkinci Enternasyonal’in önde gelen düşünürlerinin aksine Kelles-Krauz, kapitalist toplumda bireylerin yabancılaşmasını araştırmaya yoğunlaştı. Sosyolojinin pozitivist yöntemlerden etkilenen bir disiplin olarak ortaya çıktığı bir dönemde, Marksizm’i kullanarak sosyolojinin doğa bilimlerini taklit etme eğiliminin ötesine geçmeyi önerdi.

Kelles-Krauz ayrıca, ulus devleti ya analiz gerektirmeyen bir verili olgu olarak kabul eden ya da onu modası geçmiş bir olgu olarak bir kenara iten iki yanlış bakış açısıyla da hesaplaşmıştır. Bunun yerine, modern ulusların kapitalist oluşumu hakkında incelikli bir teori ve anti-emperyalist demokratik milliyetçilik için güçlü bir fikirler bütünü sundu.

24 Şubat 2026 Salı

(Çeviri) Türkiye'deki İşçi Hareketi - Ho Şi Minh

Çevirenin notu: Vietnam devriminin önderi Ho Şi Minh’in bu yazısı ilk olarak Fransız ulusal günlük gazetesi l'Humanité’nin 1 Ocak 1924 tarihli sayısında yayımlanmıştır.

Yazının orijinaline şu linkten ulaşabilirsiniz:

https://www.marxists.org/reference/archive/ho-chi-minh/works/1924/01/01.htm

 

Türk halkı, hayranlık uyandıran bir cesaret ve fedakârlık ruhuyla iğrenç Sevr Antlaşması'nı yırtıp attı ve bağımsızlığını geri kazandı. Emperyalizmin komplolarını bozguna uğrattı ve sultanların tahtını devirdi. Yorgun, parçalanmış ve ezilmiş uluslarını birleşik ve güçlü bir cumhuriyete dönüştürdü. Devrimlerini gerçekleştirdiler. Ancak tüm burjuva devrimleri gibi, Türk devrimi de yalnızca bir sınıfa, yani sermaye sahibi sınıfa yarar sağladı.

Ulusal bağımsızlık mücadelesine büyük katkı sağlayan Türk proletaryası, şimdi başka bir mücadeleye, sınıf mücadelesine girişmek zorundadır.

Bu mücadelede Türk işçi sınıfı birçok engelle karşı karşıyadır. Türkiye'de Batı'da olduğu gibi sendikalar yoktur. Sadece aynı şehirde yaşayan aynı meslekten işçileri bir araya getiren şirketler veya yardımlaşma dernekleri vardır. Aynı şehirde yaşayan farklı mesleklerden işçiler veya farklı şehirlerde yaşayan aynı meslekten işçiler arasında hiçbir bağlantı yoktur. Bu da etkili bir ortak eylemi engellemektedir.

Bu duruma rağmen, geride bıraktığımız yıl işçilerin ayaklanmalarıyla birçok kez sarsıldı. İstanbul, Haliç, Aydın vb. yerlerde birçok grev yapıldı. Matbaacılar, demiryolu işçileri, liman işçileri, petrol depoları ve bira fabrikalarında çalışan işçiler mücadele ettiler. On bin işçi bu harekete katıldı. Bu deneyimlerin ardından Türk işçiler, zafer kazanmak için örgütlenme ve disiplinin gerekli olduğunu anladılar.

İstanbul Kongresi İşçi Birliği'ni kuruyor

Kısa bir süre önce İstanbul'da bir İşçi Kongresi düzenlendi. Kongreye 250 delege katıldı. Bu delegeler, 19.000 İstanbul işçisini, 15.000 Zonguldak kömür madencisini ve 10.000 (Balıkesir-ç.n.) Balya-Karaaydın çinko kurşun madeni işçisini temsil ediyordu.

Mevcut 34 derneğin bir birlik, yani federasyon altında birleştirilmesine karar verildi. Bu cesur karar, hükümeti korkuttu ve hükümet birliği tanımayı reddetti. Savaşın sona ermesinden bu yana hükümetin işçilere karşı tutumunu büyük ölçüde değiştirdiği belirtilmelidir. Hükümet, yabancıları kovma söz konusu olduğunda her zaman işçilerin yanındaydı, ancak işçileri örgütleme söz konusu olduğunda diğer tüm kapitalist hükümetler kadar gerici bir tavır sergiliyor. Bu nedenle muhalefeti kimseyi şaşırtmadı. Ayrıca Lozan görüşmelerinden bu yana Türk kapitalizminin yabancı sermayeyle flört ettiğini herkes biliyor. Bu yabancı sermaye Türkiye'yi sömürgeleştirmeyi başaramayıp binlerce yoksul Yunan’ın ve Türk'ün ölümüne neden olduktan sonra, şimdi barışçıl bir şekilde “Hilal Diyarı”na nüfuz ediyor. Hükümetin İşçi Birliği’ni tanımayı reddetmesi, ülkedeki yabancı sermayeye (beşte üçü Fransız’dır) yöneltilmiş nazik bir gülümsemedir.

Ancak Türk proletaryası ilk adımını attı. Devamı gelecektir.

17 Aralık 2021 Cuma

Krizin Sunduğu “Fırsat”: Komünist Özne

(El Yazmaları, 18 Aralık 2021)

İnsanlığın yazılı tarihinin önemli dönüm noktalarından birini yaşamakla kalmıyor, içinde bulunduğumuz koşullar doğrultusunda eyliyoruz da. Fakat koşulların istediğimiz şekilde olmamasından olacak, hâlimizin beter olduğu hissiyatı ağır basıyor ve çoğu zaman melal içerisinde sadece yaşadığımızı “biliyoruz”, eylediğimizi değil.

Yaşamanın eylemeden daha ağır basması ise tarihi değiştirebilecek “özne” olabilme olasılığımızı arka plana atmamıza, kısmen belirleyen ama büyük oranda belirlenen “nesne” olduğumuz bilincine dair yanılsamayı aklımıza nakşediyor. Ve bunun müsebbibi olan, insanlık tarihine kıyasla oldukça kısa olan yaşamında kriz içinde debelenen kapitalizm de, alternatifsiz olduğunu ve yarattığı bu durumu canlı yaşamın dünyadaki sonunu getirene kadar sürdüreceğini her geçen gün meydan okurcasına ilan ediyor, “yaşamı” devam ettiriyor.

Kapitalizmin sunduğu “yaşam”ın alternatifsiz olduğu (ya da tek alternatifinin dünyanın sonu olduğu[1]) düşüncesinin kitleler nezdinde ağır basmasının en önemli nedeninin, sosyalistlerin yaşadığı kriz ve bu kriz nedeniyle tarihsel rolünü eyleyememesi sonucu alternatifliğini “gösterememesi” olduğu ortada. Yaşanılan kriz nedeniyle, sosyalistlerin bu rolü eyleyecek “özne” olmanın gerekliliklerini ortaya koyacak bir hâlin olasılığı umudunu ve iddiasını vermekten “şimdilik” uzak olması, kapitalizmin sunduğu “yaşamın” alternatifsizliğinin yanı sıra insanlarda “özneden” çok “nesne” oldukları yanılsamalı bilincinin edinilmesine yol açıyor.

Sosyalistlerin Krizi

Sosyalistlerin krizini çeşitli tarihlere (Stalin’in iktidarı alması, neoliberalizmin ortaya çıkışı, SSCB’nin yıkılışı) atıf yaparak tahlil etmek mümkünse de, yapısını ele alarak ortaya koymak (tabi ki tarihselliğini göz ardı etmeden) daha elzem.

Sosyalizmin krizinin kendisini en açık bir şekilde gösterdiği mesele “alternatif” olma meselesi. Kapitalizmin Bill Gates’ten Ali Koç’a kadar sermayenin çeşitli kesimleri nezdinde bile eleştiriye uğradığı, meşruluğunu yitirdiği bir zamanda sosyalizmin alternatif olamamasının ardında SSCB deneyiminin yıkılması, Çin’deki dönüşümler vb.’den çok dönemin güncelliğinde kitlelere kılavuz olacak bütünlüklü bir ideolojik ve teorik alternatifi yaratamamasında yatıyor. Dünyanın dört bir yanında kitlelerin, özellikle 2008 krizinden itibaren, sokakları zapt ettiği göz önüne alındığında, krizin praksisten çok teoride olduğuna işaret ediyor.

Bu teorik kriz, “sınıfsal olmayan” hareketlerin güç kazandığı dönemde özellikle kendini iyice açığa çıkardı. 20. yüzyılın son çeyreğinden itibaren daha da ön plana çıkan kadın, ekoloji, LGBTİ+ gibi hareketlerden kimi ulusal hareketler gibi doğrudan “sınıfsal olmayan” hareketlere kadar, yaşanan sistem karşıtı hareketlenmelere sosyalistlerin genel olarak indirgemeci ya da eklektik yaklaşımı söz konusuydu. Bu hareketlerin oluşturduğu kitleselliği eklektik bir şekilde “siyasal özneye” yani partiye katmaya çalışma, küçük kazanımlarla sonuçlansa da hareketlerin sosyalizme mesafeli durmalarına neden oldu. Diğer yandan bu hareketleri “burjuva” hareketler olarak nitelendirip anti-kapitalist niteliklerini göz ardı eden sosyalistler ise “yaşam ağacının yeşili”nden donuk bir fanusa iltica ettiler. Bu iki tarzın yanı sıra SSCB’nin yıkılmasıyla post-Marksist düşüncenin güç kazanması, “sınıfsal olmayan” anti-kapitalist hareketlerin buraya yönelmesine yol açtı. Fakat kapitalizmin bu “sınıfsal olmayan” hareketlere verebileceği “hakları” onlardan “esirgemesi”, bu hareketlerin yüzlerini tekrardan sosyalizme dönmelerine sağlamış durumda. Burada “hakların” verilmemesi keyfi durumdan çok, sermaye birikiminin güncel gereksinimiyle bağlantılı.

Kapitalizmin yapısal krizinin ulaştığı boyutlardan dolayı, sermaye daha çok sömürüye ihtiyaç duymakta ve emek-gücü sömürüsü buna yetmemekte. Bundan dolayı ekolojik talan, kadını eve hapsederek ev-içi emeğini ücretsizleştirme, ulusal azınlıkların yaşadıkları toprakları sömürge haline getirerek “ilksel birikim” elde etme gibi politikaları da izlemek zorunda. Böylece“ sınıfsal olmayan” hareketlerde var olan anti-kapitalist nitelik daha ağır basmakta ve bu hareketler kendilerini anti-kapitalist alanda konumlandırarak inşa etmekteler. İşte bu nokta sosyalistlerin hem krizini hem de “fırsatını” imlemekte.

Sosyalistler anti-kapitalist alanda konumlanan bu dinamiklerin özgünlüklerini korumalarını sağlayarak komünist bir özneyle dolayımlarını sağlayabilirse krizden çıkma fırsatını gerçekleştirebilir.

Bu dolayımın sağlanmasında ise işçi sınıfının öncülüğü esas nokta. İşçi sınıfının öncülüğü meselesi komünist bir ezber ya da amentüden değil, “üretimin” somut ve belirleyici gerçekliğinden dolayıdır. Tarihte hiçbir üretim biçiminin ulaşamadığı boyuta ulaşan kapitalizm, bütün şeyleri metalaştırmakla birlikte insanların neredeyse çoğunu da işçileştirmiş durumda.

Dünyanın çalışabilir nüfusunun çoğunluğu emek-gücünü satmak zorunda. Bu durum aynı zamanda “sınıfsal olmayan” hareketlerin ve onun öznelerinin “sınıfsallaşmasına” da yol açıyor. Ve “sınıfsallaşma”, bu hareketlerin komünist bir özneyle dolayım kurarak eklektik olmayan bir bütünleşmenin gerçekleşmesini sağlıyor.

Burada bu dinamiklerin özgünlüklerini koruyarak dolayımda bulunmaları, eklektik bir yapının oluşmasını engellemekle birlikte güçlerini kayıpsız ve yaratıcı bir şekilde komünist özneye katarak anti-kapitalist alanı güçlendirmelerini sağlıyor. Bu “özgünlük” kapitalizm sonrasındaki durumda da “konformizmin” oluşmasını engelleyerek devrimci dinamiklerin “uyanık” kalmasını da sağlama potansiyeli taşıyor.

Böylece devrim öncesinde ve sonrasında, devrimci dinamizmin “garantiye” alınması sağlanmakla birlikte içinde bulunulan somut koşullar doğrultusunda praksisin gerçekleşmesi imkanı doğuyor. Ve bu praksisten doğru komünist öznenin inşası da.

Öte yandan anti-kapitalist hareketlerin dolayımlarla ilişkileneceği komünist öznenin inşasında da “yeni durumlar” mevcut. Artık işçi sınıfının “mavi yakalı”lıkla sınırlı kalmayarak farklı renklerde yakalara kavuşması, komünist öznenin çeşitli örgütlenmelerle sınıfla bütünleşmesini gerektiriyor. Sadece sendikalar veyahut parti hücreleriyle sınırlı bir örgütlenmenin bu renkleri ve çeşitliliği kapsayamayacağı ortada olduğundan, sınıfın kendinde ve kendisi için sınıf olma praksisini sağlayacak, somut tarihsel koşullara uygun farklı örgütsel yapılanmalarla komünist öznenin kuracağı dolayımlar acil ve tarihsel bir ihtiyaç olarak önümüzde duruyor. Keza krizi aşmak için de gereken güncel hamleler de ancak aynı yönelim içinde olursa kalıcı ve sonuç alıcı olacaktır.

İşte, bu ahval ve şerait içinde komünist öznenin oluşması hem mümkün hem de acil bir gereksinim. Ve bu özne, esas olarak somut tarihsel koşullarla bütünleşmiş Marksist-Leninist bir parti ve onun kendisini içine yerleştireceği anti-kapitalist alan olacaktır. Bu da son günlerde özellikle Türkiye’de tartışılan “sol ittifak” meselesinin önemini ve ciddiyetini gösteriyor.

Bu nedenle çubuğu Türkiye’deki ittifak tartışmalarına bükmekte fayda var.

İttifak Meselesi

Kimi gazetelerde çıkan ve hızlıca yalanlanan “sol ittifak” tartışmalarının ateşi düşse de koru hala yanmaya devam ediyor. Korun yanmasını sağlayan ise yukarıda bahsettiğim somut tarihsel koşullar. Bu koşullar dünyada olduğu kadar Türkiye’de de komünist bir özneyi zorunlu kılıyor. 15 Temmuz darbe girişiminin ardından yaşanan devlet krizi, talan ve yağma üzerinden kurulan Türkiye burjuvazisinin yaşadığı birikim krizi, Aleviler ve Kürtlere yönelik bitmeyen inkar ve asimilasyon politikaları, kadınlara yönelik şiddetin fiilen soykırıma varması, ekolojik talan nedeniyle Anadolu coğrafyasının yaşanılamayacak hale getirilmesi vd. gelişmeleri ve buna karşı işçilerin, kadınların, halkların ve ekolojistlerin direnişlerini gözümüzün önüne getirdiğimizde komünist öznenin inşasında geç bile kalındığını, hatta halkın sosyalistlerin de önünde olduğunu görüyoruz.

Bu geri kalmada da, yukarıda bahsedildiği üzere, kriz halinin etkin olduğu ve olmaya devam ettiği görülüyor. Kriz hali, işçi sınıfının yanı sıra anti-kapitalist hareketlere de eklektik yaklaşmanın yanı sıra, ve belki de daha çok, sosyalistlerin birbirlerine yaklaşımında kendini gösteriyor. Geçtiğimiz yıllarda yıllarda kurulan ittifaklara baktığımızda bir sol-sosyalist odak yaratmaktan çok eklektik, kimi zaman “meclis aritmetiğine” sıkışan, tarihselliği oluşturan değil günü kurtaran bir yapıda olduklarını görüyoruz. Ve “yapısallığın”, içinde bulunduğumuz tarihsel anın ihtiyaçlarının dayatmasına rağmen ısrarla savunulduğu görülüyor. Bu “yapısallık” kısa vadede kimi kazanımları sağlama ihtimali olsa da orta ve uzun vadede (hatta kısa vadede de) tasfiyelere yol açma ihtimalini önemli oranda barındırıyor. Çünkü tarihsel koşulların zorunlu kıldığı praksisi gerçekleştiremeyen özne, o tarihsel koşullar ve bu koşullara uyum sağlamış özne tarafından nesne haline getirilerek tüketilirler. Bu tüketilme de öznedeki yanılsamalı nesne bilincini derinleştirerek özne olma praksisini ortaya koymasını belirsiz bir tarihe ertelemenin yanı sıra sadece nesne olarak yaşayabilme şansını tanır. Dolayısıyla özne olmada, özellikle komünist özne olmada ve eylemede ısrar, sadece yaşamanın getirdiği bir mecburiyet değil kendisi olarak var olabilmenin de zorunluluğudur.

“AKP ve başkanlık sistemi yıkılmalıdır” söylemini esas alarak kendisini bununla sınırlayan, fiiliyatta restorasyona yanlayan politik çizgi ise nesneleşme olasılığının ciddi boyutlarda olduğunu gösteriyor. Bir yanıyla bu söylem, halkın büyük çoğunluğunun rızasını alsa da, praksiste anti-kapitalist hareketlerle dolayım içinde komünist öznenin doğrudan inşasına değil de, bu inşanın restorasyondan gelecek kırıntılarla “kolay” olmasını sağlayacak zeminin yaratılması gibi yanılsamaları güçlendirme ihtimalini taşıyor. Hem kırıntılardan oluşan zeminin kayganlığı hem de kırıntıların esasen restorasyoncu özne tarafından belirlenecek olması “nesneleşme” gibi tehlikeli bir potansiyeli barındırıyor.

Diğer yandan bu söylem, AKP’nin son derece başarıyla uyguladığı neo-liberal ekonomi politikalara ve son aşamasına ulaştırdığı faşizmin kurumsallaşması sürecine karşı siyasal hatla bütünleştirildiği takdirde özneleşmeyi sağlayabilir. Bu siyasal hat, AKP iktidarı boyunca irili ufaklı direnişleri hiç bitmeyen işçi sınıfının öncülüğünde ve Türkiye sermayesinin uygulamaları nedeniyle dünyadaki benzerlerine nazaran kapitalizm karşıtlığı daha ağır basan anti-kapitalist alanların kendi özgün konumlarıyla özne olarak var oldukları demokratik cumhuriyet programıdır, bir siyasal ve toplumsal yönelimdir. Siyasal hattı oluşturan öznelerin anti-kapitalist niteliklerine rağmen buradaki “demokratik” vurgusu çelişkiyi ya da aşamacılığı işaret etmemekte. Siyasal alandaki despotik devlet yapılanması ve kapitalizmin bekası için bunun vazgeçilmez olması, anti-kapitalistlerin “demokratiklik” vurgusunu sahiplenmesinin bir çelişki değil gereklilik olduğunu gösteriyor.  Bununla birlikte kurulacak “demokratik” cumhuriyet, işçi sınıfı ile anti-kapitalist öznelerin öncülüğünde kurulup, onların kendinde ve kendileri için özne olmalarını sağlayacak zemini kırıntılardan değil praksisten doğru yaratacağı için, sosyalizme giden yolun ta kendisi olacaktır[2], uzun süre beklenilecek bir merdiven basamağı değil.

Dünyadaki ve Türkiye’deki somut tarihsel koşullar komünist öznenin inşasının yolunun çok açık olduğunu gösteriyor. İşçi sınıfının öncülüğünde ısrar, anti-kapitalist alanlarla kurulacak örgütsel dolayımlar ve ortaya konulacak mücadeleler, Türkiye özelinde demokratik cumhuriyet ve bu cumhuriyetin omurgası olacak bir demokratik anayasa talebi odağında oluşturulacak program bu yolu oluşturacak mihenk taşları olacaktır. Taşların döşenmesinde gösterilecek praksisin gereklilikleri ise Türkiye’deki komünist öznelerde potansiyel olarak fazlasıyla bulunmakta. Şimdi mesele bu potansiyeli gerçekliğe dönüştürecek özne olmanın iradesini ve ısrarını göstererek praksise dökmekte.

Dipnotlar:

[1] “Kapitalizmin sonunu hayal etmek dünyanın sonunu hayal etmekten daha zor” demişti Fredric Jameson.

[2]https://elyazmalari.com/2020/06/16/fuwanin-lenin-elestirisi-baglaminda-marx-engels-ve-leninde-demokratik-cumhuriyet/

Encomienda'dan Luther'e: Parsellenmiş İktidar ve Direniş Doktrini

Encomienda, İspanya'nın Amerika kıtasında kurduğu ve yerlilerin dinî eğitim ile koruma karşılığında encomenderoya haraç ödeyerek çalıştı...