Türkiye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Türkiye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Temmuz 2026 Cumartesi

Ankara’da NATO 3.0

22 yıllık aranın ardından NATO Zirvesi, 7-8 Temmuz’da Ankara’da toplandı. Beştepe Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nde devlet ve hükümet başkanlarını ağırlayan bu zirve, her ne kadar ana akım medya tarafından “tarihi başarı” ve “güçlü NATO” söylemiyle sunulmuş olsa da yaşanan gelişmeler kapitalizmin derinleşen krizinin ve hegemonya savaşımının yeni bir aşamasına girildiğini açıkça göstermektedir.

Silahlanma Ekonomisine Geçiş

2008 krizinden bu yana kapitalizmin yapısal krizi, yalnızca ekonomik alanda değil askeri ve siyasal alanda da derinleşmeyi sürdürüyor. Bu krizin ürettiği hegemonya savaşımının ise Ukrayna’da en sıcak biçimiyle sürdüğü biliniyor. Fakat Ankara Zirvesi’ni anlamlandırmak için yalnızca Ukrayna savaşına odaklanmak yeterli değil. Zira zirvenin gerçek gündemini Ukrayna değil, Batılı sermayenin üretimden dolaşıma uzanan tüm alanlarının askeri sanayi ekseninde yeniden örgütlenmesi oluşturuyor.

2025 Lahey Zirvesi’nde üye ülkelerin GSYH’lerinin yüzde 5’ini savunmaya ayırmaları yönünde alınan karar, Ankara’da “sözün eyleme dönüşme zirvesi” olarak sunuldu. Genel Sekreter Rutte bu çerçeveyi tam da öyle ilan etti: “Artık söz veren değil, taahhüdünü yerine getiren bir ittifak.” Peki bu “yerine getirme” neyin ifadesidir?

Avrupalı üyelerin ve Kanada’nın 2025’te savunmaya 139 milyar dolardan fazla ek yatırım yapması, Ankara’da 50 milyar doları aşan yeni tedarik anlaşmalarının duyurulması ve 2026’da Ukrayna’ya 70 milyar euroluk askeri ekipman ve eğitim taahhüdü sermayenin savaş sanayisine büyük bir iştahla yöneldiğinin birer göstergeleri. Kapitalizmin kriz dönemlerinde silah sanayisine yaslanması yeni değil. 20. yüzyılın her büyük krizinde bu kanalın açıldığını tarih yazıyor. Günümüzdeyse bu yönelim çok daha sistematik bir biçim alarak “NATO 3.0” adıyla kurumsal bir çerçeveye kavuşturuluyor.

ABD’nin Yükünü Devretmesi

Ankara Zirvesi’nin en çarpıcı boyutlarından biri, ABD’nin Ukrayna savaşının mali yükünü Avrupalı müttefiklerine devretme sürecinin pekişmesidir. Trump, NATO üyelerini İran operasyonunda kendisine yeterince destek vermemekle suçlamış, İspanya’ya doğrudan ticaret savaşı tehdidinde bulunmuş ve “müttefiklerin” 5 trilyon dolarlık savunma harcaması taahhüdünü yerine getirmelerini talep etmişti. Bütçe paketi “Reconciliation 3.0” adıyla ABD içinde 350 milyar dolarlık savunma harcamasını içeren bir yasa olarak Kongre’de bekleyen Trump, dışarıda müttefiklerine de parasını ödetiyor.

Bu tablo ABD kapitalizminin, kendi iç krizinin ağırlığını hem vergi mükelleflerine hem de NATO müttefiklerine yüklediğini gösteriyor. Bir taraftan Lockheed Martin, Raytheon ve Northrop Grumman gibi savaş sanayisi devleri Avrupa’ya yayılan üretim ortaklıklarıyla servetlerini büyütürken, diğer taraftan savunma yükünü Avrupa’ya devrederek kendi hazinesinin üzerindeki baskıyı hafifletiyor. Amerikan savunma sanayisi bu pastadan dolaylı biçimde yararlanmayı sürdürürken doğrudan mali destek yükü Avrupalılara kayıyor. Yani “yük paylaşımı” yerini fiilen “yük devretmeye” bırakıyor.

İran’ın Gölgesi

Zirvede perde arkasında kalan ama bütün tartışmaların şeklini belirleyen kritik bir bağlam daha bulunmaktaydı: 28 Şubat 2026’da ABD ve İsrail’in İran’a gerçekleştirdiği saldırı ve ardından gelen füze misillemeleri ile Hürmüz Boğazı’nın kapanması. Bu gelişmeler hem küresel enerji denklemini hem de NATO içi çatlakları doğrudan etkilemişti.

Trump’ın İspanya’yı hedef almasının ardında soyut bir “yük paylaşımı” tartışmasından fazlası yatmakta. Washington, Madrid’in İspanya topraklarındaki ABD üslerinin İran operasyonunda kullanımını kolaylaştırmamasından şikayetçiydi. Yani İran’a açılan savaşın NATO içindeki hesaplaşması doğrudan Ankara’ya sızdı. Bu husus, NATO’nun yalnızca “Avrupa-Atlantik güvenliğini” değil, artık Orta Doğu’nun da savaş düzenini organize eden bir mekanizma haline geldiğini tescillemekte. Zirve bildirgesindeki “360 derece caydırıcılık” kavramıyla bu yeni coğrafi genişlemeyi sembolik olarak da onaylamış olmakta.

Türkiye’nin “Stratejik Kazanımı”

Ana akım yorumlar Türkiye’yi Ankara Zirvesi’nin tartışmasız galibi olarak sunmakta. Türkiye’nin 22 yılın ardından NATO Zirvesi’ne ev sahipliği yapması, Trump’ın Erdoğan’ı “güçlü ve iyi biri, harika iş çıkardı” diye övmesi ve Beştepe’nin uluslararası diplomatik sahnenin merkezine oturması bu “zafer” söyleminin başlıca dayanakları olmakta.

Fakat bu tabloya biraz daha yakından bakıldığında durum daha karmaşık bir görünüm alıyor.

Erdoğan’ın zirveden elde etmeye çalıştığı somut talepler içinde NATO’nun ikinci Acil Müdahale Kolordusu’nun Türkiye’de konuşlandırılması, savunma sanayii kısıtlamalarının kaldırılması ve Türk savunma sanayisinin Avrupa güvenlik mekanizmalarına entegre edilmesi öne çıkıyor. Ayrıca Rusya ve Ukrayna ile sürdürdüğü iletişim kanalları sayesinde kendisini “vazgeçilmez arabulucu” olarak konumlandıran Erdoğan, hem Washington’ın hem de Kiev’in saygısını kazanma hesabında ve bu hesabın kısmen tuttuğu söylenebilir.

Öte yandan Avrupa cephesinde tablo çok daha girift kalmakta. Ankara, AB’nin ortak savunma alım mekanizmalarına dahil edilmek istemekte, ama Avrupa’nın önemli bir bölümünden güvensizlik görmeye devam etmekte. S-400 alımının yarattığı CAATSA gölgesi ve F-35 dışlanması meselesinde elle tutulur bir ilerleme kaydedilip kaydedilmediği ise kamuoyuna açıklanan belgelerden anlaşılamamakta. Türkiye, bu zirvede sahneye çıkmış, ancak kazandığı “stratejik konum” içerideki ekonomik krizin ve halkın giderek derinleşen yoksullaşmasının çözüme kavuşmasına değil, Türk savunma sanayisinin Batılı sermaye çevreleriyle kurduğu yeni ortaklıklara yarar sağlamakta.

Dolayısıyla Külliye resepsiyonunda şampanya (ya da meşrubat) yudumlayan devlet başkanlarının gündemindeki Türkiye halkın değil, Türk savunma sanayi sermayesinin ve uluslararası silah tedarik zincirinin Türkiye’sidir.

Rusya’nın Hesapları, Çin’in Sessizliği

Kremlin Sözcüsü Peskov, Ankara Zirvesi’ni “büyük ilgiyle takip edeceğini” açıklarken tüm açıklamaların “oldukça çatışmacı bir nitelik taşıdığına” dikkat çekti. Rusya açısından zirvede alınan kararların özeti şöyle ifade edilebilir: Batı, Ukrayna savaşını finanse etmeye devam edecek ama bu yükü giderek Avrupa ve Kanada’ya aktaracak. Ukrayna resmen NATO üyeliğine kabul edilmemiş olmakla birlikte Batı savunma mimarisinin fiili parçası haline gelmekte ve bu durum Moskova’nın stratejik hesaplarını bozmakta.

Çin ise zirveyle ilgili olarak beklendiği gibi sessizliğini korudu. Fakat NATO 3.0’ın hedef aldığı coğrafyanın yalnızca Rusya değil, Hint-Pasifik’i de kapsadığı ve bu çerçevede Pekin’in “uzun vadeli stratejik tehditler” başlığında defalarca vurgulandığı düşünüldüğünde, Çin’in “savaş sanatını” özenli biçimde uygulamayı sürdürdüğü anlaşılıyor. Zirvenin Çin-ABD ilişkileri açısından sonuçları şöyle özetlenebilir: ABD, hem Rusya’yı Ukrayna’da tüketmeyi hem de Avrupalı müttefiklerini savunma yüküyle meşgul tutmayı başarırken esas stratejik enerjisini Çin’e karşı korumaya çalışmakta. Avrupa’nın savunma harcamalarındaki tarihi artış, aynı zamanda Amerikan savaş sanayisine açılan muazzam bir pazar anlamına gelmekte.

Çatlaklar ve “Yeni NATO”

Zirveye damgasını vuran en çarpıcı sahnelerden biri, Trump’ın hem İspanya’yı hedef alması hem de aynı zirvenin kapanışında “her şey mükemmeldi” demesiydi. NATO’nun “birliği” ve “sarsılmaz dayanışması” nutukları sürerken içerideki çatlaklara dair son derece somut göstergeler tüm dünyaya canlı yayınlandı. ABD-Avrupa ilişkilerindeki hegemonya savaşımı, savunma yükü tartışmaları, İran operasyonuna verilen destek meseleleri ve enerji-silah tedariki gibi başlıklar üzerinden Ankara’ya taşındı. Bu çatlakların önümüzdeki dönemde derinleşmesi, kapitalizmin krizinin derinleşmesiyle doğrudan orantılı olacaktır.

NATO “dağılmadı ama eski NATO da kalmadı” yorumu bu açıdan gerçekçidir. Ama buna şunu eklemek gerekir: “yeni NATO” da halklara barış getirmemekte, bilakis silahlanma ekonomisinin dünya ölçeğinde kurumsallaşmasına hizmet etmektedir.

Halklara Biçilen Pay

Ankara Zirvesi’nin sonuç bildirgesinde “1 milyar vatandaşın barış, güvenlik ve refahı” için toplanıldığı yazılsa da gerçekte bunlar ne ifade etmekte?

NATO üyelerinin savunma harcamalarının 2026’da geçen yıla oranla yaklaşık yüzde 11 artarak 1 trilyon 809 milyar dolara çıkacağı öngörülüyor. Bu rakamın tek bir yıl için söz konusu olduğu hatırlandığında, milyarlarca insanın gıda, sağlık, barınma ve eğitim ihtiyaçlarını karşılamaya harcanan kaynaklarla kıyaslama yapmak mümkün; fakat böyle bir kıyaslama, olasılıkla bu zirveye katılanların aklına bile gelmemiştir.

Yani Ankara Zirvesi halkların barışını, güvenliğini ve refahını değil, sermayenin savaşını organize etmiştir.

İşçilere, emekçilere, kadınlara ve halklara düşen tek şey ise bu paylaşım savaşına ve onun yarattığı silahlanma çılgınlığına karşı barışı savunmak ve emperyalist güçlerin çıkarları uğruna birbirini kırmak yerine, halklar arasında kurulabilecek dayanışmayı büyütmektir. Ankara’da alınan kararlar bu ihtiyacı daha da acil hale getirmiştir.

5 Mayıs 2026 Salı

(Çeviri) Türk Zaferi - Manabendra Nath Roy

Çevirmenin Notu: Bu yazı, Komünist Enternasyonal'in (Komintern) resmi yayın organı olan International Press Correspondence adlı derginin 17 Ekim 1922 tarihli 89. sayısında yayımlanmıştır. Einde O’Callaghan tarafından İngilizceye çevrilen yazıya şu linkten ulaşabilirsiniz: https://www.marxists.org/archive/roy/1922/10/turk-vict.htm

Büyük Yunanistan hayali paramparça oldu. Kral Konstantin, “sadık tebaasının istekleri doğrultusunda ve çok sevdiği Yunanistan’ın yararı için” bir kez daha cömertçe tahttan çekildi.

Venizelos henüz kamuoyu önünde yönetimi eline almamış olsa da, perde arkasından ipleri elinde tutuyor. Sık sık yaptığı ziyaretlerinde her seferinde sunduğu yeni ve gizemli önerilerle, Manş Denizi’nin iki yakasındaki Dışişleri Bakanlıklarını sürekli meşgul ediyor. Kurnaz Giritli, Büyük Yunanistan hayallerini canlı tutmak için vazgeçilmez olan askeri desteğe sahip olduğundan emin olmadıkça Yunanistan'ı kurtarma görevini üstlenmeyecektir. Baş düşmanı Tino'nun ikinci kez düşüşünün ertesi günü Atina'ya dönmemesinin nedeni, Downing Street'ten[1] koşulsuz destek sözünü alamamış olmasıydı.

Türk Ordusu’nun zaferi o kadar eziciydi ki, İngiliz Hükümeti, barbar Türkleri Avrupa’nın dışında tutmak için “Yunan halkının büyük ve kararlı mücadelesini” yönetmesi üzere Venizelos’u görevlendirmeden önce iki kez düşünmek zorunda kaldı. Bu, İngiliz Emperyalizmi’nin belli bir tereddüt duymadan göze alamayacağı, çok ciddi askeri sonuçlar doğuracaktı. Ancak kraliyet muhalifinin aksine, Venizelos her iki kampta da dostlara sahip olduğu için şanslıydı. O, Quai d’Orsay’ın[2] himayesindeydi ve Sir Basil Zaharoff[3] aracılığıyla Lloyd George-Churchill klikinin de güvenini kazanmıştı. Böylece, Fransızların antipatisinden muzdarip olan Konstantin’e göre daha avantajlı bir konumdan oyunu oynayabiliyordu.

Fransız desteğinin Yunan emperyalizminden tamamen çekilmemesi için Konstantin tahttan çekilmek zorunda kaldı. Kraliyet bayrağı altındaki bir “Büyük” Yunanistan yalnızca İngiliz desteğine güvenebilirken, Venizelos yönetimindeki bir Büyük Yunanistan ise Manş Denizi’nin öteki yakasındaki iki rakibe de güvenebilirdi. Venizelos bu oyunu oynuyor ve 21 Eylül tarihli Müttefiklerin Ortak Notu, onun diplomasisinin en azından kısmi başarısını gösteriyor. Türkiye'nin arkasında beliren Sovyet Rusya hayaletine bakıldığında, Fransız ve İngiliz finans çevreleri arasındaki rekabetin keskinliği azalmış görünüyor. Kemalist ordunun arkasındaki görünmez güç, Milliyetçi Türkiye'nin koruyucusu rolünü üstlenerek Yakın Doğu'yu tekeline almak isteyen Fransız sermayesinin kalbine korku salmış gibi görünüyor. İngiltere yerine Sovyet Rusya'nın İstanbul’a yerleşmesi, Fransa için pek de hoş bir ihtimal değildir. Bu nedenle Fransa tereddütlü bir tutum sergilemektedir; bu nedenle de M. Franklin Bouillon[4], Fransız hükümetinin Kemal ile ne kadar ileri gidebileceğini anlayabilmek amacıyla Ankara'ya ani bir ziyaret gerçekleştirmiştir.

Yunan kuvvetlerinin morali tamamen bozulmuştu; Boğaz’ın Asya yakasındaki İngiliz birlikleri, Türklerin ilerleyişine direnmek için son derece yetersizdi; Ankara ordusunun önünde İstanbul’a giden yol neredeyse açıktı. Yine de Mustafa Kemal, genel bir duraklama emri vermek ve düşmanlarıyla müzakereye hazır olduğunu ilan etmek zorunda kaldı. O, askerî açıdan bu politikanın intihar anlamına geldiğini bilecek kadar iyi bir komutandır; zira bu, düşmana kuvvetlerini seferber etmek için zaman kazandırıyordu. İki hafta önce yapılabilecek olan şey, bugün artık kesinlikle imkânsız hale gelmişti. Kemalist kuvvetler artık Boğazlara saldırıp İstanbul’u ele geçirecek durumda değillerdi. Türk komutanlığı neden böyle bir şeyin olmasına izin verdi? Neden zaferin meyvelerinin parmaklarının arasından kayıp gitmesine izin verdiler?

Bu Yakın Doğu oyununun piyonlarının Londra ve Paris’teki gizemli eller tarafından yönlendirildiğini bilenler için cevap çok basittir. Kemal, kurtuluşun eşiğindeki Türk köylülerinin devrimci toplumsal gücüne güvendiği sürece bir zaferden diğerine ilerledi; ancak devrimci bir ilhamdan ya da bakış açısından yoksun bir askeri diktatör gibi, İngiliz emperyalizmine karşı entrikalar çeviren Fransız emperyalizminin boyunduruğuna girdi. Böylece, Türk köylülerinin kanı ve acısıyla kazanılan zafer, pratikte geçersiz kılınma tehlikesiyle karşı karşıya kalacak ve Kemal'in Türk köylülerinin devrimci gücünden çok güvendiği iki emperyalist grubun rekabeti, emperyalizmin dünya çapında bir etken olarak konumunu korumak için etkisiz hale getirilecektir. Sık sık yapılan nota alışverişlerinin, zaman zaman yapılan ancak sadece tehdit sınırlarını aşmayan tehditlerin, gizli ve açık konferansların gerçek anlamı budur; bu konferanslar, Türklerin muhteşem zaferi ve Yunanistan'ın en az o kadar muhteşem çöküşüyle sonuçlanmıştır.

Yakın Doğu’daki bu çatışmanın nihai sonucu ne olursa olsun, Hindistan’a kadar uzanan Doğu ülkelerindeki siyasi ve manevi etkisi büyük olmuştur. Emperyalist rekabetin ağlarına yakalanan Kemal, Batı Avrupa diplomasisinin bağlarından tamamen kurtulma cesaretini göstermedikçe, askerî açıdan zaten savunulamaz hale gelmiş olan hâkim konumunu terk etmek zorunda kalabilir. Çünkü Batı Avrupa diplomasisinin dostluğu ve desteği, bankacıların ve finans devlerinin çıkarlarına göre belirlenmektedir.

Ancak, muzaffer İtilaf Devletleri’nin onayıyla kurulan ve Londra’nın koşulsuz desteğini alan Büyük Yunanistan’ın artık geçmişte kaldığı gerçeği, sadece tüm Küçük Asya’nın değil, Trakya’nın bir kısmının da Türk olacağı gerçeği ve bir Doğu ulusunun, kendisini sonsuz köleliğe mahkûm etmeyi isteyen Avrupa emperyalizmine karşı başarıyla mücadele edebileceğini kanıtlamış olması, başlı başına tüm ezilen halklar için büyük bir ilham kaynağıdır. Örneğin, bu deneyimin, Hintli Müslümanları, Hilafetin sürdürülmesine yardımcı olmak için şimdiye kadar gösterdikleri çabanın boşuna olduğuna ikna edeceği beklenebilir. Türklerin, İtilaf Devletlerini Milletler Cemiyeti tarafından onaylanan Antlaşma'nın bir bölümünü reddetmeye zorlama yeteneği, şüphesiz Iraklı Arapları, Sir Percy Cox'un[5] mandacı diktatörlüğüne karşı isyan etmeye teşvik edecektir. İngilizlerin İran’daki etkisi çoktan geçmişte kaldı. Mısır, üst sınıf politikacıların ihanetine rağmen kronik bir isyan halindedir. Burjuva milliyetçiliğinin acımasız baskısı ve iflası sonucunda bir ölçüde demoralize olan bu isyan, yeniden canlanma belirtileri göstermektedir. Türk zaferinin manevi etkisi genel olarak budur. Ancak daha derin sonuçlar da beklenmelidir; bu sonuçlar, Doğu ülkelerindeki devrimci milliyetçi unsurların bakış açısında köklü bir değişime yol açacak ve hatta ezilen halkların isyanının toplumsal karakterini bile dönüştürebilecektir.

Milliyetçi Türkiye’nin Sovyet Rusya ve Fransa tarafından desteklendiği, İngiltere’nin ise Yunanistan’ın arkasında durduğu bilinmektedir. Fransa’nın, İngiliz muhalefetine rağmen Sevr Antlaşması’nı fiilen reddetmesi, Doğu ülkelerindeki burjuvazi üzerinde son derece olumlu bir etki yarattı. Böylelikle, baş emperyalist hükümetlerin baskısına karşı demokratik ulusların dostluğunu kazanma yönündeki eski fikir –ki bu fikir, Dünya Savaşı deneyimiyle büyük ölçüde sarsılmıştı– yeniden canlanmaya başladı. Bu fikrin sinsi etkileri iyi bilinmektedir. Bu fikir, mevcut emperyalizmin yerini almaya çalışan yeni bir emperyalizmin nüfuzuna zemin hazırlamaktadır. Türkiye, kendi diplomatları ve askeri kliklerin körüklediği bu emperyalist rekabet yüzünden paramparça olmuştur; bu kişiler, kendi konumlarını güçlendirme umuduyla, halkı emperyalist açgözlülüğün sunağında kurban ettiler. Bu suç niteliğindeki politikaların sonucu, Türkiye'nin bir ulus olarak parçalanması oldu ve bu parçalanma tehdidine karşı halkın ayaklanması, bugünkü milliyetçi hareketi doğurdu.

Ankara’da yeni kurulan Milliyetçi Hükümet, tüm İtilaf Devletleri tarafından yok edilmekle tehdit edildiğinde, tek yardım eli Devrimci Rusya’dan geldi. Ancak çok geçmeden Fransa, Türkiye’yi rakibi İngiltere’ye saldırmak için bir araç olarak gördü. Fransızların mandası altındaki topraklardan çekilmesi büyük yankı uyandırdı, ancak Franklin Bouillon tarafından imzalanan Ankara Anlaşması’nın altında yatan gerçek anlaşma, sıradan halk tarafından bilinmiyordu. Türk aydınlar ve militaristler, ki militaristler Prusyalı meslektaşlarıyla işbirliği yapmanın daha kârlı olduğunu fark edene kadar, hepsi de Fransa yanlısıydı. İngiliz liberalizminin ardındaki ticari çıkarların geleneksel Türk karşıtı politikası, Fransız finans sermayesinin Türkiye'ye girişine izin verdi. Osmanlı borcunun yüzde 70'inden fazlası Fransız bankalarının elindeydi. Bu muazzam meblağın geri kazanılması, kronik olarak kapatılamayan büyük bir bütçe açığı çeken Fransa için, mandası altındaki toprakları elde etmesi karşılığında yapılan pek de elverişsiz bir anlaşma değildi. Ardından gelen büyük demiryolu ve madencilik imtiyazları, tüm Türkiye'yi Fransız finans sermayesinin diktatörlüğüne kazandırmak için çok iyi bir başlangıç oldu.

Böylece Fransız-Türk Anlaşması, diğer muzaffer imzacı devletler açısından Sevr Antlaşması’nın ölüm fermanını imzaladı; ancak zaferin tamamını Fransa’ya mal edecek bir dönemi başlattı. Ankara Hükümeti, Paris’in pek de özverili olmayan bu dostluğunu, önce askeri bir zorunluluk olarak, sonra İngiltere’yi korkutmak için diplomatik bir hamle olarak kabul etti. Ancak bu aslında, Türk egemen sınıfının devrimci sonuçlarından korktuğu Rusya’yla yakınlaşmaya karşı bir denge bulmak içindi. Türk egemen sınıfı, Milliyetçi devrimin belkemiğini oluşturan köylüleri, İşçi ve Köylü Hükümeti’nin yardımıyla yönetirken, iç politikada üst sınıf egemenliği teorisine bağlı kalmanın uzun vadede sürdürülebilir olmayacağından korkuyordu. Bu korku doğal olarak bir güvensizlik yarattı ve Fransızlar bu güvensizliği kendi çıkarları için kullandılar.

Ancak mevcut kriz durumu netleştirmiştir. Fransız dostluğunun yüzeyselliği ortaya çıkmıştır. Türk liderler, Fransız patronlarının kendilerinden oynamalarını istedikleri gerçek rolü hâlâ fark etmedilerse, gerçekten de çok kalın kafalı olmalılar. Onlar, Manş Denizi’nin iki yakasında yer alan iki emperyalist hükümetin oynadığı oyunda birer piyon olmalılar. İngiltere, Avrupa'daki Fransız militarizminin taleplerine ve tüm dünyanın ekonomik sömürüsünden önemli bir pay alma talebine boyun eğdiği anda, iki emperyalist güç arasındaki rekabetin şiddeti azalır. Sonuç olarak Türklere durmaları emredilir ve böylece kesin bir zafer şansı kaçırılır. Bu, Franklin Bouillon'un Kemal'e ilettiği ve onu, askeri zafer kesinleşmişken müzakere lehine bir bildiri yayınlamaya zorlanan, Ankara'daki Büyük Millet Meclisi'ne iletmesi için ikna ettiği mesajın aynısıydı. Bu mesaj göz ardı edilseydi, Türkler Paris'teki dostlarının emirlerine aykırı davranacak kadar cesur olsalardı, Avrupa siyasetinde defalarca ölmüş ve gömülmüş olan İtilaf Devletleri'nin birleşik muhalefetiyle karşı karşıya kalacaklardı.

Ezilen Doğu halkları arasındaki devrimciler, bu olaydan büyük bir ders çıkaracaklardır. Emperyalizmin şu ya da bu ulusun sınırlarıyla sınırlı olmadığını, hiçbir ulusun doğuştan emperyalist olmadığını ve emperyalizmin uluslararası ölçekte bir ekonomik olgu olduğunu öğrenecekler ve bu da onlar için büyük bir kazanç olacaktır.

Amerika’nın Boğazları savunmak için Müttefikler’in yanında yer alacağı ve Hıristiyan azınlıkları korkunç Türklerden korumak gibi kutsal bir görevi üstleneceği yönündeki açıklaması, tabloyu tamamlıyor. Çeşitli emperyalist güçler arasında ganimetin paylaşımı konusunda rekabet var, ancak yağma konusunda hepsi birlikte hareket ediyor. Çünkü, örneğin, Fransızların Türk milliyetçi davasına koşulsuz desteği, İngiliz siyasetinin olduğu kadar Fransız siyasetinin de temelini oluşturan emperyalizmin haklarına bir meydan okuma olacaktır. Doğu halkları, bu acı derslerden ve hayal kırıklıklarından, ulusal özgürlüklerinin soygun çetesinin hiçbir üyesi tarafından olumlu karşılanmayacağını öğreneceklerdir. Sadece Avrupa işçi sınıfı, emperyalistlerin ortak muhalefetine rağmen devrimin bayrağını dalgalandırmaya devam ettiği için ezilen halkların özgürlüğünün gerçek dostu olabilir; çünkü her ikisinin de refahı, emperyalizmin yok edilmesine bağlıdır.

Milliyetçiliğin üst sınıflardan olan liderleri, emperyalizme karşı doğrudan bir tavır almamaktadırlar. Onların muhalefeti, ya bir tarafa ya da diğerine yöneliktir; bu nedenle kaçınılmaz olarak emperyalist diplomasinin bir tarafının ya da diğerinin elinde birer araç olarak hareket etmektedirler.

Türk halkı, liderlerini entrikacı emperyalist diplomatlarla oyalanmaktan vazgeçip Devrimci Rusya'nın dostluğuna cesurca güvenmenin gerekliliğini anlamaya zorladığında, Türk zaferi ancak o zaman tamamlanmış olacaktır.

Aynı durum, Türk deneyiminden çok şey öğrenecek olan diğer Doğu halkları için de geçerlidir.


[1] Londra'nın Westminster semtinde bulunan ve Birleşik Krallık Başbakanı'nın resmi konutu ile ofisine ev sahipliği yapan tarihi bir sokaktır. (ç.n.)

[2] Fransa Dışişleri Bakanlığı'nın ana binasına ev sahipliği yapan tarihi rıhtım caddesidir. (ç.n.)

[3] Muğla doğumlu Osmanlı Rumu asıllı, 20. yüzyılın başlarında dünyanın en zengin ve etkili uluslararası silah tüccarlarından biri olan sanayicidir. (ç.n.)

[4] Kurtuluş Savaşı sırasında Fransa ile Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) arasındaki ilişkilerde kilit rol oynamış bir Fransız siyasetçi ve diplomattır. 20 Ekim 1921'de Fransa adına imzaladığı Ankara Antlaşması'nı Franklin-Bouillon Antlaşması olarak da bilinir. (ç.n.)

[5] Birinci Dünya Savaşı sonrası Orta Doğu'nun, özellikle de Irak ve Basra Körfezi bölgesinin siyasi sınırlarının şekillenmesinde en önemli rolü oynayan Britanyalı bir asker ve diplomattır. (ç.n.)

28 Nisan 2026 Salı

(Çeviri) Boğazlar Savaşı - Karl Radek

Çevirmenin Notu: Bu yazı, Komünist Enternasyonal'in (Komintern) resmi yayın organı olan International Press Correspondence adlı derginin 29 Eylül 1922 tarihli 83. sayısında yayımlanmıştır. Einde O’Callaghan tarafından İngilizceye çevrilen yazıya şu linkten ulaşabilirsiniz: https://www.marxists.org/archive/radek/1922/09/straits.htm

Diplomatik Durum

Boğazlar üzerindeki mücadeleyle ortaya çıkan diplomatik durum, tazminat meselesiyle ilgili diplomatik durumla tam bir paralellik göstermektedir. Sadece İngiltere ve Fransa’nın rolleri değişmiştir. İngiltere, Almanya karşısında barışsever ve itidalli bir unsur rolünü oynarken, Türk meselesinde bu rolü üstlenen Fransa’dır. Fransız basını şu anda askeri maceranın aptallığı, kılıç sallamanın yararsızlığı ve ihtilaflı meselenin müzakere ve karşılıklı mutabakat yoluyla çözülmesi gerektiği konusunda yazılar yazmaktadır.

Her iki durumda da barışçıl açıklamalar, emperyalist çıkarları örtbas etmek için yapılan ikiyüzlü bir maskelemeden ibarettir. Alman pazarına ihtiyaç duyan ve Almanya’yı Fransa’ya karşı bir denge unsuru olarak kullanmak isteyen İngiltere, Batı’da barış meleği olarak görünürken, Doğu’da ise Versay’ın Shylock’u[1] rolünü oynamaktadır. Müslüman dünyasını İngiltere’ye karşı kışkırtmak, Türkiye’yi Mısır ve Hindistan’daki İngiliz konumuna karşı güçlendirmek ve Doğu’daki baskı aracılığıyla İngiliz emperyalizmini Avrupa’daki yağma seferberliğinde daha uysal hale getirmek için Fransa, Doğu’da barış meleği olarak görünmektedir.

M. Poincaré, İngiliz rolünü şaşırtıcı bir ustalıkla oynamaktadır. Fransa, Almanya’nın Tazminat Komisyonu’nun kararlarını uygulamayı reddetmesi durumunda Ruhr havzasını işgal etme tehdidini kullandığında, İngiltere, Almanya’nın Versay Barış Antlaşması’nı yerine getirmesi gerektiği konusunda prensipte hemfikir olmasına rağmen, Almanya’ya karşı herhangi bir askeri girişimde yer almayacağını ilan etti. Bugün Fransa da benzer bir açıklama yapıyor. Fransa, Mart ayında Paris’te düzenlenen Müttefikler Konferansı kararlarının uygulanmasına prensipte katılıyor; ancak buna rağmen, Çanakkale Boğazı’nın Asya kıyısından birliklerini geri çekiyor; bu da, Türkiye’de meydana gelebilecek olası askeri çatışmaların tüm sorumluluğunu İngiltere’ye yüklemek istediği anlamına geliyor. Bu şekilde Fransa, sadece İngiltere'yi tecrit etmek ve Türkiye’nin baskısını güçlendirmekle kalmıyor, aynı zamanda İtilaf Devletleri'nin ittifakının sürdürülmesini İngiliz siyasetinin en önemli noktası olarak gören Muhafazakar Parti'deki unsurların Lloyd George'a karşı hoşnutsuzluğunu da körüklüyor.

Elbette bu, İtilaf Devletleri'nin ittifakının henüz dağıldığı anlamına gelmez. Fransa sadece Türk meselesine karışmasının bedelini ödemek istemektedir. Ve bu bedel giderek artmaktadır. Berliner Lokalanzeiger[2], İngiliz-Fransız anlaşmazlıklarında her zaman bedelini ödeyen Almanya'nın, büyük olasılıkla bu bedeli de ödemek zorunda kalacağını iddia ederken tamamen haklıdır.

Askeri Durum

Asıl soru, Türk ordusunun başarı umuduyla İstanbul’u ve Boğazları ele geçirmeyi göze alıp alamayacağıdır. İngiliz hükümetinin önemli miktarda askeri ve deniz takviyesi gönderdiği gerçeği, bize bu soruya olumlu yanıt vermemiz için bir neden sunmaktadır. Şimdiye kadar İngiltere’nin Çanakkale bölgelerinde emrinde 12.000’den fazla askeri yoktu. Böylesine küçük bir ordu, elbette Kemal’in kuvvetlerinin ilerleyişini durduramaz. Şimdi soru, Kemal’in birliklerinin Çanakkale Boğazı’nı geçip geçemeyeceğidir. Evet, geçebilirler. Çanakkale Boğazı’nın her iki yakasındaki kaleler büyük ölçüde yıkılmış olsa da, boğazın kayalık Asya kıyısına konuşlandırılmış ağır toplar, İngiliz savaş gemilerini başarıyla bombalayabilirler. Çanakkale Boğazı çok dardır; birçok noktada kıyılar birbirinden 1.000 metreden daha az mesafededir. Kemalist topçuların ateşi altında böyle bir boğazda savaş gemilerini manevra ettirmek son derece zordur. Kemalistler, Gelibolu'ya birlikler gönderip Edirne-Dimotika hattını işgal ederek, Trakya'da Vlachopul komutasındaki 40.000 kişilik Yunan ordusunu kuşatabilirlerdi. Küçük Asya'daki Yunanların çöküşüyle morali bozulmuş olan bu ordu, o zaman sadece Kemal'in düzenli birlikleriyle değil, aynı zamanda Türk ve Bulgar isyancılarla da uğraşmak zorunda kalacaktı. Yunan işgali altındaki Trakya'dan yaklaşık 200.000 Türk, İstanbul ve çevresine göç etti. Bu kitlenin tamamı, memleketlerine dönme imkânını sabırsızlıkla beklemektedir. Bulgarlar konusunda ise, Bulgar hükümetinin tarafsızlığını korumaya yönelik çabalarına rağmen, önemli sayıda Bulgar’ın sadece Makedonya’da değil, Trakya’da da devrimci ulusal örgütlerde aktif olduğu şüphe götürmez bir gerçektir. Bulgarlar Ege Denizi’ne erişim arzulamaktadır ve Dedeağaç limanı Bulgarların hedefindedir.

Kemalist ordunun Boğazları ele geçirmeyi hedefleyip hedeflemediği henüz kesinleşmemiştir; ancak bu görevi yerine getirebilecek güçtedir. Boğazların ele geçirilmesi, İngiltere ile savaşın devam etmesi anlamına gelir. Kemal’in bu konuda kararlı olup olmadığını bilmiyoruz. Onun kararı sadece askeri güçlerinin gücüne ve ülkenin ekonomik kaynaklarına değil, aynı zamanda Kemal Paşa'nın Fransa'nın desteğine ne ölçüde güvenebileceğine de bağlıdır. Kemalistlerin Boğazlara yönelik saldırıdan vazgeçip, İngiliz egemenliğinin en zayıf noktası olan, İngiliz kuvvetlerinin çok zayıf olduğu ve hiçbir savaş gemisinin gönderilemeyeceği Mezopotamya'ya bir darbe vurmaları da ihtimal dahilindedir.

İngiltere Ne Yapacak?

Boğazlar meselesinin yakın gelecekte hangi yöne gideceği, askeri mi yoksa diplomatik yollarla mı çözüleceği konusunda, İngiltere'nin amaçlarına bir göz atmak önemlidir.

İngiliz basını, Trakya'daki Bulgar ve Yunan nüfusunun Türklerin eline bırakılmaması gerektiğini ilan ediyor. İngiliz siyasetini ulusal motiflere dayandırıyorlar. Bu nedenle, Manchester Guardian'da[3] Arnold Tombey'in yazdığı makaleyi okumak çok ilginç. Bu makale, şu karakteristik gerçeğe dikkat çekiyor: İngiltere, Kıbrıs'ı 78 yıldır kontrolü altında tutuyor. İngilizler, gizli bir anlaşma ile Kıbrıs'ı Türkiye'den aldıklarında, Ruslar tarafından işgal edilen Kars ve Ardahan'ın tekrar Türklerin eline geçmesi halinde Kıbrıs'ı iade etmeye söz vermişlerdi. Kars ve Ardahan zaten Türkiye'nin elindedir. Ancak Kıbrıs, Yunan nüfusuna bakılmaksızın bir İngiliz kolonisidir. İngilizler, Türklerle yaptıkları müzakerelerde milliyet ilkelerine atıfta bulunduklarında, onlara şu İngiliz atasözüyle cevap verilebilir: “Hayırseverlik önce evden başlar.”

İngiliz basını, “Milletlerin Özgürlüğü”nün yanı sıra “Seyir Özgürlüğü” ilkesine de atıfta bulunmaktadır. Ancak Çanakkale Boğazı, Cebelitarık, Süveyş, Aden veya Singapur’dan ne açıdan daha iyi ya da daha kötüdür? İngiltere, Akdeniz’e, Kızıldeniz’e veya Hindistan’dan Pasifik Okyanusu’na girişlerde kendi gemileri dışında hiçbir geminin girmesini engelleyebilecek konumda ise, seyir özgürlüğünün anlamı nedir?

İngilizlerin son argümanı daha da ilginçtir, çünkü bizi İngiliz emperyalizminin propagandacı mitlerinden İngiltere’nin gerçek amaçlarının alanına götürür. Lloyd George’un yayın organı The Daily Chronicle[4], “İngiltere, Karadeniz’e girişinin kendisine kapatılmasına izin vermeyecektir” diye ilan etti.

Bu açıklamanın anlamı nedir? 1914'te İngilizler, Türklerden İngiliz gemilerinin Çanakkale Boğazı'ndan geçiş iznini aldıklarında, o sırada Almanya'ya karşı savaşan Rusya ile ittifak halindeydi. İngiltere artık Rusya ile ittifak halinde değil ve Rusya da artık kimseyle savaşmıyor. Son yıllarda ticaret gemilerinin serbest geçişinin önündeki en büyük engel, istediği zaman Rusya’ya giden gemilerin geçişine izin veren ya da alıkoyan İngiltere olmuştur. İngiltere bunu yapmayı bıraktığında, Ege Denizi’nden Karadeniz’e gelen tüm ticaret gemileri barış zamanlarında serbest geçiş hakkına sahip olacaktır. Savaş zamanlarına gelince, İngiltere'nin gelecekte bizimle ittifak halinde diğer güçlere karşı savaşacağımızı mı yoksa Türkiye'nin İngiltere'nin Sovyet Rusya'ya yardım etmesini engelleyebileceğini mi düşündüğünü sormalıyız... Türkiye ile İngiltere'den daha yakın bir ilişki içindeyiz ve İngiltere'nin yakın gelecekte müttefikimiz olacağını düşünmesini gerektirecek hiçbir işaret görmüyoruz. Her halükârda, İngiltere bize bu tür işaretlerin varlığına dair hiçbir bilgi vermemektedir. Siyaset ile aşk arasında bir ayrım vardır; siyasette hiçbir şeyin kendiliğinden anlaşılır değildir, aksine kesin bir beyan gerektirir.

İngiltere'nin, Sovyet Rusya'ya sözde düşmanlarına karşı yardım etmesinin engellenme olasılığından çok, Boğazları Türkler ve Sovyet Rusya'ya karşı baskı uygulama aracı olarak nasıl elinde tutabileceği ile ilgilendiğinden endişe duyuyoruz.

İstanbul Türkiye'nin başkenti olduğu sürece, Gelibolu'da bir İngiliz garnizonunun varlığı ve İngiliz savaş gemilerinin Çanakkale Boğazı'ndan serbest geçişi Türkiye için acil bir tehdit teşkil etmektedir. Rus donanmasının zayıflığı nedeniyle bu durum, Rusya için de tehlike anlamına gelmektedir. Ve İngiltere'nin Boğazlar için verdiği tüm mücadele, İngiltere'nin, İngiliz emperyalizminin Türkiye ve Sovyet Rusya üzerinde silahlı baskı uygulayabilme imkânı için verdiği mücadeleden başka bir şey değildir.

Sovyet Rusya ve Çanakkale Boğazı

Rus hükümeti, Dışişleri Halk Komiserliği aracılığıyla bir nota göndererek, Karadeniz’e kıyısı olan tüm ülkelerin katılımının vazgeçilmez olduğu bir uluslararası konferansla Yakın Doğu’da bir savaşın önlenebileceği gerçeğine İngiliz hükümetinin dikkatini bir kez daha çekti. İngiliz basını bu notaya çok görkemli bir şekilde yanıt verdi. Lord Balfour, Karahan’ın[5] notasına hiçbir yanıt vermedi. Ancak bu, çok inatçı olan gerçekleri hiç de değiştirmez.

Askeri durum, İngiliz gemilerinin Çanakkale Boğazı'ndan geçmeyi başarsalar bile Marmara Denizi'nden çıkmalarını engellemeyi mümkün kılıyor. Sovyet Rusya'sının dahil olmadığı tüm çözümler, basitçe gerçek güç dengesini hesaba katmadıkları için uygulanamaz olacaktır. Müttefiklerin, Rusya ve Türkiye olmadan Yakın Doğu meselesini Sevr Antlaşması’nda çözmeyi umdukları zaman çok da uzak değildir; Sevr Antlaşması’ndan bu yana sadece iki yıl geçmiştir. Ancak o zamandan beri Sovyet Rusya, Beyaz Rusya’yı nihayet yok etmiş ve artık sadece bugünkü Rusya’nın emekçi kitleleri adına değil, aynı zamanda gelecek nesiller adına da konuşmaktadır.

Bu arada, yenilgiye uğramış ve zayıflamış Türkiye, hayatta olduğunu ve harekete geçebileceğini kanıtladı. Bu nedenle, Kemal Paşa nefes alabilmek için Türk halkının çıkarlarına aykırı bir şekilde Boğazlar sorununun çözümüne girmeye zorlansa da, İngiltere her iki ülkenin hayati çıkarlarını ilgilendiren bu meselelerde Türkiye ve Rusya ile ortak bir çözümü reddetse de reddetmese de, böyle bir çözümün geçerliliği Sevr kararınınkinden daha uzun sürmeyecektir. Çünkü bu çözümler, önümüzdeki birkaç yıl içinde güçleri artmaya devam edecek olan Rus ve Türk halklarının çıkarlarına aykırı olacaktır. Ve bu türden her çözüm, yeni bir savaşın başlangıç noktası haline gelecektir.

İngiliz hükümeti, Fransızlara, belirli bir anda adaletsiz bir barışı dayatmanın kolay, ancak bunu uygulamaya koymanın çok zor olduğu konusunda pek çok kurnazca sözler sarf etmiştir.

İngiliz hükümetinin, kılıç sallamak ve Gelibolu'da ölen İngiliz emperyalizminin kurbanlarının ruhları adına yemin etmek yerine, Yakın Doğu'daki barışı şimdiye kadar dayandığı temelden daha sağlam bir temele oturtmanın faydalı olup olmayacağını sakin bir şekilde düşünmesi çok daha iyi olurdu.


[1] Shylock, William Shakespeare'in Venedik Taciri adlı oyununda yer alan kurgusal, Yahudi bir tefecidir. Oyunda hem zalim bir kötü adam hem de maruz kaldığı ırkçılık nedeniyle trajik bir kurban olarak resmedilmektedir. (ç.n.)

[2] 1883-1944 yılları arasında Berlin'de yayımlanan, zamanının en yüksek tirajlı ve etkili Alman günlük gazetelerinden biriydi.(ç.n.)

[3] 1821 yılında Manchester'da kurulan, liberal çizgisiyle tanınan köklü bir İngiliz günlük gazetesidir. 1959'da The Guardian ismini alan gazetenin yayın hayatı bugün de sürmektedir. (ç.n.)

[4] 1872-1930 yılları arasında İngiltere'de yayınlanan, liberal/sol görüşüyle bilinen günlük gazetedir. (ç.n.)

[5] Lev Mihayloviç Karahan (1889–1937), Sovyetler Birliği’nin en önemli diplomatlarından biridir ve 1934-1937 yılları arasında SSCB'nin Ankara Büyükelçisi olarak görev yapmıştır. (ç.n.)

20 Temmuz 2024 Cumartesi

Nasıl ve Ne Kadar “Yumuşama”?

(El Yazmaları, 20 Temmuz 2024 (Toplumsal Özgürlük, Ağustos 2024 Sayısı)

Yerel seçimlerden sonra siyasete hâkim olan “yumuşama” söylemi, kısa vadede kimi politika değişikliklerine neden olmuş durumda. Seçim sonuçlarıyla bağlantılı olarak ortaya çıkan yumuşama söyleminin getirdiği bu değişiklikler, özellikle iktidar alanında halı altına süpürülmüşlerin sızarak ortalığı belli oranda kaplamasını sağladı. Bu sızma AKP/Erdoğan iktidarı için “sağlıksız” bir durum oluşturmakla birlikte fırsatlar da sunuyor.

Genişletme

Erdoğan’ın söylemlerindeki “sertlik”, Gezi İsyanı ile ivmesini almış ve darbe girişimi ile zirvesine vararak günümüze kadar sürmüştü. Faşizmin inşa süreci pratiğiyle iç içe gelişen bu söylemlerde kimi zaman geri vites (Rahip Brunson, Deniz Yücel vb.) yapılsa da “sertlik” düzeyi özellikle ülke içerisinde (başkana oy vermeyenlerin “terörist” ilan edilmesinden Gezicilerin “sürtük” olmasına kadar) istikrar kazanmıştı. Dolayısıyla Erdoğan’ın “yumuşama” kelimesini kullanması açıkça bir “yenilgiyi” ifade etmekte.

Bununla birlikte Erdoğan için “yenilgi”, sonun başlangıcından çok “yeni hamleleri” ifade ediyor. “Yeni hamlelerinin” odağını ise (Gezi, 7 Haziran’ın gösterdiği üzere) siyaset alanını genişletmek birlikte kendi güç alanını konsolide etmek oluşturuyor.

CHP ile görüşmelere başlanılması da genişletme hamlesinin ilk ve büyük adımını oluşturuyor.

Huzursuzluk, yoksulluk ve arayış içinde olan halkın tepkisini yaptığı mitinglerle soğuran ve “erken seçimi” utangaçça dile getiren CHP’nin tanıdığı zaman, Erdoğan’a büyük fırsat sunuyor. Fırsatın kıymetini bilen Erdoğan ise Kılıçdaroğlu’nu kamu kurumlarına sokmazken Özel’in “gölge kabinesini” bakanlarına törenlerle karşılatıyor, “tahliye” isteklerini kırmıyor ve böylece “milletin” ve “milli iradenin” temsilcisi rolünü oynayabiliyor.

Kendine oy kaybettirse de Şimşek’in programını uygulamada kararlı olması ise Erdoğan’ın ikinci genişleme hamlesi. Kamuda tasarruf söylemiyle kıstığı kaynakları vergi afları ve hatta vergisizlikle sermayeye aktaran Erdoğan, asgari ücretli ve emeklilere bahşettiği cüzi Temmuz zammıyla sermayenin bütün fraksiyonlarına da “iradeleri” olduğunu gösteriyor.

Konsolidasyon

Erdoğan genişlemeyle beraber gücünü toparlamaya da odaklanmakta. En yakınına yönelen Erdoğan, genel ve yerel seçimlerde beklentileri karşılamayan Gelecek, Deva ve İyi Parti’ye pençesini atmış durumda. Milletvekillerini ve belediye başkanlarını “duygusal” şeylerle iknaya çabalıyor.

Yol arkadaşlarına karşı cömertlikte sınır tanımayan Erdoğan, “duygusal”ların yanında “ideolojik” şeyleri sunmayı da beis görmüyor. Dinbazların içeriğini hazırladığı “yeni” müfredatla sunulan Maarif Modeli, bu modeli uygulayacak öğretmenleri yetiştirecek ve “ayrıksıları” ayıklayacak Öğretmen Meslek Kanunu ile kamuda kadrolaşmanın yanı sıra “dindar ve kindar” neslin yetişmesi için Allah’ını sevenler saflara çağrılıyor.

Saflara çağrılan eskilerin arasında “liberaller”in de eksik olmadığı görülüyor. Sıcak paranın gelmesi için dışarıya güven verme ve “hukuka” uyma çağrısını yapan “liberallere” sessiz kalamayan Erdoğan, Osman Kavala davasını öne çıkartıyor. Kalemşörü Abdülkadir Selvi’nin Kavala’nın suçunun düştüğünü yazması, Osman Kavala’nın avukatlığını AKP Milletvekili’nin yeğeninin üstlenmesi ve “yeğenin” Adalet Bakanlığı’na itiraz başvurusu yaparken “kripto” yapılarla mücadele vurgusu yapması ise Erdoğan’ın “liberalleri” kazanmayı istediğini göstermesinin yanı sıra “koalisyon” alanına da mesaj anlamını taşıyor.

MHP ve “Dış Güçler”

Koalisyon alanına verilen mesajın esas alıcısı ise MHP.

Gülen Cemaatinin tasfiyesinin ardından iktidar alanına giren ve iyice yerleşen MHP, “yumuşama” hamlelerinin kazanımlarını tehdit ettiğinin farkında. Yargıtay seçimleriyle başlayan ve Sinan Ateş davası ile Ayhan Bora Kaplan soruşturmasıyla kendisine doğrudan yönelen sürecin farkında olan MHP “şimdilik” dolaylı mesajlar yolluyor.

Özel Harekâtçıların Devlet Bahçeli’nin elini öpmesi, yine Bahçeli’nin sosyal medyadan elinde dosya olduğu fotoğrafını paylaşması, iki ÖSO liderinin Alaattin Çakıcı ve “kama”yla poz vermesi, Kayseri’deki pogrom girişiminde MHP’lilerin ön plana çıkması ve MHP ile özdeşleşen “Bozkurt” işaretinin Türk milletine “tamamına” ait olduğunun iddia edilmesi MHP’nin “sert” ve çok yönlü saldırıya geçebileceğine işaret ediyor.

Nitekim Süleyman Soylu’nun geri dönme ihtimalinin dile getirilmesi Erdoğan’ın “şimdilik” bu resti gördüğüne ve süreci ilerletirken “temkinli” olacağına işaret ediyor.

Doğrudan olmasa da “yumuşama” sürecinin etkilediği bir diğer yer ise “dışarısı”.

Birikiminin sınırlarına ulaşan Türk burjuvazisinin ihtiyacı doğrultusunda hammadde ve pazar arayışı içerisinde “savaş” alanlarına dalan AKP/Erdoğan iktidarı “sıkışma” içerisinde.

Dağlık Karabağ’da Azerbaycan’a yardım etse de inisiyatifi İsrail, ABD ve Rusya’ya bırakan, Ukrayna’da Rusya’nın ağır basması ve NATO’nun doğrudan dahil olmasıyla istediği “fırsatı” değil elde edemeden “kırıntıya” talim eden AKP/Erdoğan, Esad ile diyalog başlatarak “kazanımlarını” koruyup içerideki siyasete tahvil etmeyi amaçlıyor. Fakat ÖSO’dan gelen “sert” tepki ve Esad’ın önce “işgali” bitirin resti burada da “sıkışma” olduğunu ve “yumuşamanın” işe yarama ihtimalini düşük olduğunu gösteriyor.

AKP/Erdoğan sıkıştığı ve kayıp yaşadığı siyasal alanı korumak, tahkim etmek ve mümkünse genişletmek amacıyla çıktığı “yumuşama” yolunda önemli hamlelerde bulunmaya devam edeceği görülüyor. Buna karşılık başta MHP ve “dış güçler” olmak üzere var olan siyasal alanda mevzilenen öznelerin ise “yumuşamaya” bir sınır çizerek ya da “kıvamını” düşürerek şekil vermeye çalışacağı da ortada. Bu hamlelerden hangilerinin başarılı olacağında somut koşullarla birlikte güç dengesinin belirleyici olacaktır. Var olan durumun öncekisinden daha da “sertleşmesi” ihtimaliyle birlikte.

28 Mart 2024 Perşembe

“Küçük” Partiler “Büyük” Siyaset

(El Yazmaları, 28 Mart 2024)

Seçim yarışının son düzlüğüne girilirken siyasal alandaki hareketlilik de artarak genişliyor. Hareketliliğin artmasını ve genişlemesini sağlayan ise “büyük” partilerden çok “küçük” partiler. Geçtiğimiz yılki genel seçimlerde ittifaklar içinde var olmaya çalışan ve çoğu yüzde 3’ün altında oy almasına rağmen eser miktarda vekillik kazanan partiler, yerel seçimlerde neredeyse her il ve ilçede “kendi” adaylarını çıkartarak “farklı” bir politika izlemekteler. İçsel gereklilik ve dışsal etkenlerle birlikte siyasal alanın bütününde yaşanan gelişmeler “farklı” politikanın uygulanmasına neden olmuş durumda.

İçsel Gereklilik 

Aldıkları vekilliklerle siyasal alanda öne çıkan bu partiler, eylemsel pratiklerden çok başta meclis olmak üzere çeşitli mekanlardaki söylemlerle varlıklarını idame ettirmekteler. Eylemsel pratikle buluşmayan söylem pratiğinin bu partilerin varoluşlarını “illüzyondan” ibaret hale getirebilme olasılığını artırması, çanların onlar için çalmasına neden oluyor. Dolayısıyla gök kubbede hoş bir sadâdan ibaret kalma niyetinde olmayanlar için yerel seçimler önemli bir eylemsel pratik fırsatı sunuyor. 

Seçim sürecinde sergilenecek eylemsel pratikler, partilerin somutlaşmasının yanı sıra güç kazanmasını da sağlayabilir. Bu eylemsel pratiklerin söylem pratiğinden ibaret olmayı azaltma ya da söylemi eylemsel pratikle buluşturmanın mecburi tezatlarına yol açmaktan başka yan etkilerinin olmaması da partilerin geniş ve çok sayıda mekanda cesurca harekete geçmesine yol açıyor. İçeriden gelişecek bu cesurane hareketler, zorlayıcı dışsal etkenlere rağmen partinin ayakta kalmasını sağlayabildiği takdirde önümüzdeki dönemde “büyük” parti sayısının artmasını mümkün kılabilir.

Dışsal Etkenler

“Küçük” partileri zorlayıcı dış etkenlerin başında ise “büyükler” geliyor. Mecliste grup kurabilen ve çok sayıda belediyeye sahip olan “büyükler”, vekillik için gösterdikleri “bonkörlükten” yerel seçimlerde imtina etmekteler. 

Belediyelerin sahip olduğu maddi imkanlar ve rant olanakları, büyüklerin küçükleri baskılamasının ilk nedeni. Büyükler, zaten vekillik alarak varlık kazanan küçüklerin bir de belediyeleri kazanarak somut bir güç ve dolayısıyla kendileri için bir “tehdit” haline gelmelerini istemiyorlar. Bu nedenle “küçükleri” gerek maddi güçlerini kullanarak gerekse yerel seçimlerin tek galibinin olacağı argümanına dayanarak saf dışı etme gayretindeler.

Yerel seçimlerde galibin en çok oyu alanın olacağı argümanı ise küçüklere dayatılan bir diğer baskı. Oyların “bölündüğü” takdirde “karşı” tarafın kazanacağı söyleminin de eklendiği bu argüman ile küçüklere kendi “mahalleleri” üzerinden de baskı dayatılarak güç kazanmaları engellenmek isteniyor.

Rant etkeni ve mahalle baskısına rağmen “küçüklerin” yaygın bir şekilde seçime girmekte ısrar etmesinin altında ise kendini sahada var etme mecburiyetinin yanı sıra siyasal alanın bütününde oluşan krizler ve imkânlar yatmakta.

“Bütünlük”

Kapitalizmin krizinin siyasal alana yansımasının yanı sıra Türkiye özelinde yaşanan devlet krizi, 12 Eylül sonrasında oluşturulmak istenen ve AKP ile nihayete vardırılması arzulanan faşizan rejimin inşasındaki çatlakları görünür kılmıştı. Ekonomik, siyasal ve toplumsal alanda yaşanan son gelişmeler ise görünür olan çatlakların derinleşmesine ve böylece yeni öznelerin güç kazanmasına imkan tanımakta.

Kapitalizmin yapısal krizini Türk sermayesinin, halkın rızkına çöküp onu daha da yoksullaştırarak ve tefeci-bezirgan genlerindeki yatkınlıkla yağma ile talanı daha da büyüterek çözmeye çalışması ise ekonomik alanın kendisini tehdit etmekte. Artan yoksulluğun yanı sıra ekonomik alanın varoluşsal tehdit haline girmesi ise halkın “uçlara” gözünü ve ilgisini çevirmesine neden olmakta. Ümit Özdağ’ın “Türk” işçileri desteğe gitmesi ve Yeniden Refah Partisi’nin “eski” günleri hatırlatarak yoksul müslümanlara yönelmesi “küçüklerin” halkın ilgisini kanalize etme çabasını gösteriyor.

Diğer yandan geçtiğimiz orta vadede AKP, CHP, MHP ve İYİP gibi “büyüklerin” işgal ettiği siyasal alanın sorunlara çözüm üretmekten çok “kayıkçı kavgası” içinde olduklarının ayan beyan ortada olması da halkın siyasal alandaki “uçlara” yönelmesine sağlıyor. Buna ek olarak kadınlara ve çocuklara yönelik saldırılar ile yaşam alanlara yönelik sermayenin talanı ve bunlara karşı gösterilen tepkiler de yaratılmak istenen toplumsallığın reddedildiğini gösteriyor. Ve hatta halkın yeni bir toplumsallığın arayışı ve inşası içinde olduğuna da işaret ediyor.

Sermaye düzeninin ekonomik, siyasal ve toplumsal alanında yaşanan krizler ve oluşan çatlaklar düzen içi “küçük” partilerin “büyük” siyaset yapmasına imkan tanıyor ve bu imkanı değerlendirmek açısından yerel seçimler önemli bir fırsat sunuyor. Fakat bu imkan değerlendirilip “büyük” olunması, krizlerin ve çatlakların çözülmek bir yana daha da derinleşmesi ihtimalini artırıyor. 

Öte yandan halkın her alanda irili ufaklı gösterdiği tepkiler ve mücadelelerin yanında yeniyi inşa edebilecek iradeye sahip olduğunu ortaya koyması, başka bir düzenin oluşması olasılığının ciddiyetini de gösteriyor. Sol-sosyalist güçler düzen içindeki “küçüklüğe” meyletmeyip “büyük” siyaset peşinde koşmadan halkın öznelliğiyle hemhal olduğu takdirde bu ciddi olasılığın gerçekleşmesini sağlayabilirler. Yerel seçimler sürecinde yaşananların ışığında çıkarılacak “derslerin” de seçim sonrasında bu ciddi olasılığın gerçekleştirilmesinde önemli katkıları olacaktır.

29 Şubat 2024 Perşembe

Erdoğan’ın “İkazları”

 (El Yazmaları, 29 Şubat 2024)

Seçim sürecine girilmesiyle birlikte siyasal alandaki öznelerin hamleleri “açıklık” kazanmaya başladı. Sürecin sonuna doğru “açıklığı” artacak hamleler, siyasal alanın şimdisi ve sonrası için olası gelişmelerin işaretlerini barındırıyor.

Bunlardan birisi de doğalgazdan deprem yardımına kadar ortaya konan hizmetlere dair Erdoğan’ın söylemlerine yansıyan “ikazlar”.

“İkaz” Halka

“İkazların” ilk olarak Hatay’da dile getirilmesi tesadüf olmamakla birlikte birkaç “mesajı” da içinde taşıyor.

Mesajın ana alıcısı ise Gezi İsyanı ile birlikte halkçı direniş odaklarının önderlerinden olması ve direnişini baskılara ve şiddete rağmen bugüne kadar da sürdürmesi nedeniyle Arap Alevi halkı.

Hayati önem taşıyan depremin ilk günlerinde hiçbir yardım alamayan, kendi imkanları ve sol-sosyalist örgütlerin dayanışmasıyla hayata tutunan Arap Alevi halkı, kadim topraklarında var olmada ısrar ederek devletin bölgedeki demografik yapıyı değiştirmesine karşı durduğu için özellikle hedef seçilmiş durumda. Depremin yıl dönümü nedeniyle gerçekleşen anmada devlet ricaline gösterilen öfke dolu tepki de halkın öncelikli hedef seçilmesini “sağladı”. Dolayısıyla Arap Alevi halkına verilen “ikaz” hem devletin hem de Erdoğan’ın gücünü göstermesi açısından önemli ve “ibret-i alem” niteliğini taşıyor.

“İbret-i alem”in içerisinde ise halkçı ve devrimci hareketlerle birlikte bir bütün olarak halkın kendisi bulunmakta.

Deprem sürecinde gösterilen dayanışma ile sol-sosyalist örgütlerin yerellerde alternatif iktidar odakları yaratabileceklerini ortaya koyması ve başta ekoloji ve kadın mücadelesi olmak üzere çeşitli toplumsal hareketlerin uzun yıllardır ortaya koydukları mücadeleyle yerellerinde düzen içi öznelere alternatif özne olmaları iktidarın kaşlarının çatılmasına neden olmakta. Erdoğan “ikazıyla” yerellerdeki olası alternatif iktidar odaklarına merkezi iktidarın sunmak zorunda olduğu en temel katkıları sunmayacağını ve ilk fırsatta yıkmaya çalışacağını açıkça belirtmiş oluyor.

Alternatif iktidar odaklarına yönelik “ikaz”, bir yanıyla halkın bu mücadele odaklarıyla bütünleşmesini engelleme anlamı taşımakla birlikte neoliberalizmin ve onu ilke edinen siyasal iktidarların geldiği noktayı da ortaya koyuyor. En temel kamusal hakların metalaştırılarak satılması şiarıyla yola çıkan neoliberalizm, kapitalizmin derinleşen ve genişleyen yapısal krizini her şeyi metalaştırarak aşmaya çalışıyor. Bu metalaştırma sürecinde kendilerine büyük görev düşen siyasal iktidarlar ise hem ayakta kalabilmek hem de burjuvaziye kaynak sağlayabilmek için yerellerdeki yaşamın her zerresini satılabilir hale getirmek zorundalar. Bu bağlamda halka hizmet almanın yolu olarak daha sonra yerini paraya bırakacak olan “oy”u kendilerine vermelerini dayatıyorlar. Halka yapılan oy verme dayatması (Barthes’in “faşizm konuşma yasağı değil söyleme mecburiyetidir” sözünün de gösterdiği üzere) neoliberalizmin otoriter yönetimlerden faşizme doğru iyice yöneldiğini açıkça gösteriyor.

Çevreye de “İkaz”

Erdoğan’ın “ikazlarının” diğer muhataplarını ise çevresi oluşturuyor. Cumhurbaşkanlığı ve genel seçimlerde sağcı, ırkçı ve dinci odakları çeşitli kırıntılarla çevresinde toplamayı başaran Erdoğan, yerel seçimlerde bu konsolidasyonu tam anlamıyla “başaramamış” durumda.

Bu “başarısızlığın” ardında ise yerel yönetimlerin iştah kabartan pastası bulunuyor. Pastanın yerellerde nüfuz ve alan kazanmaya maddi olanak sağlama olasılığı, küçük ve orta büyüklükteki öznelerin merkeze bağlılıklarını koparmadan “ayrıksı” davranmalarına neden oluyor. Fakat Erdoğan’ın bu “ayrıksı” davranışlara, gerek faşizmin inşasına hız verilmesi sürecinin içinde bulunulması gerek (genel seçimlerde AKP’nin oyunun yüzde 36’lara kadar gerilemesinin de gösterdiği üzere) Erdoğan’ın çekirdek alanının daralması gerekse de ekonomik kriz nedeniyle daralan “pastanın” Erdoğan’a bile zor yetecek olması nedeniyle müsamaha göstermesi mümkün değil. Dolayısıyla Erdoğan hizmeti verecek olan merkez olarak kendisini işaret ederken “çevresindekilere” de “ayrıksı” davranmamaları “ikazında” bulunuyor.

Önümüzdeki yerel seçimler faşizmin inşa sürecinin nihayete varması açısından Erdoğan iktidarı açısından oldukça büyük bir önem taşıyor. Bu sürecin nihayete varmasının önünde gerek “çevresel” gerekse de “karşıt” güçlerin göstereceği tepkilerin etkileyici olması ciddi bir olasılık. “Karşıt” güçlerin daha önce ortaya koydukları dayanışmayı ve mücadeleyi sürdürüp Erdoğan’ın ikazlarına karşı halkın öfkesini örgütledikleri takdirde bu olasılığın gerçeğe dönüşmesi bir hayal değil.

17 Ocak 2024 Çarşamba

Özdağ’ın “Zafer”i

(El Yazmaları, 17 Ocak 2024 (Toplumsal Özgürlük, Şubat 2024 sayısı))

Son dönemde AKP-MHP iktidarının faşizmi inşa çabalarına hız vermesiyle birlikte siyasal, toplumsal, ideolojik ve ekonomik alanlarda yaşanan olayların sayısı da artıyor. Bu artış olayların etkisini büyütmenin yanı sıra “beklenmeyen” gelişmelerin yaşanmasına da olanak sağlıyor. Türkçü ve milliyetçi çizginin yürütücülerinden biri olan Ümit Özdağ ve Zafer Partisi de olanakları değerlendirip “beklenmeyen” gelişmelerin öznelerinden biri olarak güneşin altındaki yerini alıyor. 

Reaksiyonerlik 

Ümit Özdağ ve Zafer Partisi’nin öne çıkmalarını sağlayan en önemli özellikleri “reaksiyoner” olmaları. Özellikle sosyal medyada “trend topic” olan olaylarda hızlıca reaksiyon gösterilerek bir “duruş”un sergilenmesi, ilginin, sempatinin ve desteğin bu kanala yönelmesini sağlıyor. Gösterilen reaksiyon ve sergilenen “duruş”ta Özdağ ve parti arasında bir rol paylaşımının olduğu görülüyor. İlk olarak Ümit Özdağ reaksiyon gösterip olay mahalline bizzat gelerek “liderlik” ve “öncülük” rolünün gereğini yapıyor, ardından olay yerine sevk edilen “parti” kitlelerdeki ilgi ve desteği toparlayarak konsolide ediyor.  

Lider ile parti arasındaki bu etkileşimli hâlin, siyasal ve toplumsal alanda baskın olan tarzla uyumlu olması da Özdağ ve partisinin bir özne olarak öne çıkmasını sağlıyor.  

Lider (ya da parti elitleri) tarafından şekillendirilen ve sadece onlara siyaset yapma ile söylemde bulunma hakkı tanıyan bu siyasal alanın inşası, AKP-MHP tarafından büyük ölçüde gerçekleştirilmiş durumda. Özdağ da bu siyasal alana uygun olarak kendisiyle özdeşleşen “Türkçü, göçmen karşıtı, ırkçı” söylem ve siyasetle “liderliğini” gösterip kendine yer bulabiliyor.  

Özdağ’ın söylem ve siyasetiyle de Zafer Partisi, siyasal alanın toplumsal alanda yarattığı şiddete meyilli, “nesneleşmiş”, “öteki kimliklere” nefret besleyen bireylerin güruhlaşıp “reaksiyon” vermelerini sağlayacak imkânı yaratıyor. Dolayısıyla Ümit Özdağ ve Zafer Partisi, AKP-MHP koalisyonunun “muhalifi” olmaktan çok onların oluşturduğu bataklıktan parsel kapmaya çalışan bir “rakip” olarak ortaya çıkıyor. 

İttihatçılık ve Mustafa Kemal  

Ümit Özdağ ve Zafer Partisi’nin var olan siyasal ve toplumsal alana sağladıkları uyumun benzeri kimi “farklılıklarla” birlikte ideolojik ve ekonomik alanda da görülüyor.  

“Ilımlı İslam” modelinin Orta Doğu’da yenilgiye uğraması ve FETÖ’nün darbe girişiminin ardından Ergenekoncuların iktidar alanına girmesiyle Kemalizm ve Türkçülük, “sınırlı” da olsa tekrar ideolojik alanda var oldu. Başarısız Neo-Osmanlıcılık hamlesinin ardından yaşanan “değerli yalnızlık” dönemiyle analoji kuranlar İttihatçılık’ın da ideolojik alana eklenmesini sağladı. 

Ümit Özdağ ve Zafer Partisi de İttihatçılık ve Mustafa Kemal’e kutsallık payesi vererek ideolojik alandaki yerini almaya çabalıyor. Kendi reaksiyonerliklerini İttihatçıların ve Mustafa Kemal’in “yıkılmakta olan” Osmanlı’yı ve “yok edilmek istenen” Türk milletini kurtarmakta gösterdiği “reaksiyonla” benzeştirerek meşruiyet sağlamayı hedefliyorlar. Özellikle işsiz, yoksul ve geleceksiz bırakılmış gençlerin “öfkesini” sentetik İttihatçı-Kemalist ideolojiyle harmanlamaya yoğunlaşan bu reaksiyonerlik ile partinin kitleselleşmesi de arzulanıyor.  

Bu sentetik ideolojik hattın gölgesinde kalan ekonomik alanda ise Özdağ ve partisinin “ince” bir politika izlediği görülüyor. İşsiz ve yoksul insanlar ile geleceksiz kalan gençlere Kürtleri ve Arapları hedef göstermede başı çeken Özdağ’ın iki “ekonomik” hedefi bulunuyor. Birincisi “sınıfsal” öfkenin sermayeye yönelmesini engelleyip göçmenlere, Kürtlere, Araplara vb. yönelterek sönümlenmesini sağlamak. İkincisi de hedef gösterilenleri baskı altına alarak ucuz emek-gücü arzını sürdürülebilir kılmak. Bunlarla birlikte Arapların hedef gösterilmesindeki bir diğer amaç da “el koyma” isteği. İttihatçıların Ermeni ve Rum sermayesine el koymasına imrenen Özdağ, son dönemde ülkeye girişi artan Körfez sermayesinin birikimlerine el koyarak Türk burjuvazisine aktarmayı arzuluyor. Bu arzunun hem büyük sermaye grupları hem de Anadolu’nun dört bir yanındaki irili ufaklı “eşraf” tarafından paylaşılıyor olması partinin yayılma zemininin güçlü olduğuna işaret ediyor. 

Sonuç olarak Ümit Özdağ ve “Zafer” Partisi, izlediği politikalarla “aykırı” bir özne olduğu izlenimi yaratsa da sistemin “kodlarına” uyum göstererek nüfuzunu artırma çabasında. Bu çabanın “zafer”e ulaşıp ulaşamayacağında sistemin çok yönlü krizlerinin gidişatı kadar halkçı dinamiklerin göstereceği mücadele de belirleyici olacaktır. 

25 Aralık 2023 Pazartesi

İyi Parti’nin İstifaları

(El Yazmaları, 25 Aralık 2023)

Türkiye’de ekonomide, devlette ve siyasal alanda yaşanan krizlerin etkilediği özneler, içinde bulunulan zamana ve mekâna göre kısmi değişiklikler göstermekte. Son dönemde bu payeye İyi Parti (İYİP) nail oldu. Yerel seçime dair alınan kararlar ve partinin çeşitli düzeylerindeki istifalardan doğan kriz, konjonktürel olduğuna dair izlenimler yaratsa da yapısal sorunların derinliği gizlenemiyor. 

“Dışsal” Etkenler 

CHP’nin yeni genel başkanı Özgür Özel’in yerel seçimlerde ittifak teklifinin İYİP’in Genel İdare Kurulu’nda 14’e karşı 35 oyla reddedilmesi, “parti içi demokrasi”den çok, partiye yönelik içsel ve dışsal baskıların etkilerini gösteriyor.

“Asena” sıfatına sahip bir genel başkanı olan ve liderin otoriterliğini meşru gören bir partide stratejik bir kararın oylanması, parti içi demokrasiden çok partinin “kendi için parti” olamadığına işaret ediyor. Bu bağlamda bir taraftan CHP’nin ittifakın sürdürülmesine diğer taraftan AKP-MHP cephesinin İYİP’in tek başına seçimlere girmesine dair söylem ve politikaları, oylamanın “dışsal” baskılar nedeniyle yapıldığını ortaya koyuyor.  

Nitekim İYİP bugüne kadar girdiği seçimlerde yaptığı ittifakları parti içi demokrasinin değil, varoluşuna neden olan siyasal hedeflerin bir sonucu olarak yapmıştı. Bu siyasal hedef ise Erdoğan liderliğinde yaratılmak istenen siyasal düzene karşı sermayenin çıkarlarına zarar vermeden yapılacak bir restorasyon idi. Fakat bu restorasyonun gerçekleşmemesi ve kısa ve orta vadede gerçekleşeceğine dair bir “ışığın” da olmaması İYİP’in önümüzdeki süreçte büyük oranda “dışsal” etkilerden doğru belirleneceğini imliyor. 

“İçsel” Baskılar 

Dışsal etkilerin baskınlığı, parti içini de baskılamakta. Alınan kararın ardından yapılan açıklamalar ve gerçekleşen istifalar partiye kendisine özgü bir rota çizmeyi değil, yanaşılacak bir liman seçmeyi amaçlıyor. 

Partiden istifa eden Eskişehir Milletvekili Nebi Hatipoğlu’nun AKP’ye geçmesi, yine partiden istifa eden Ankara Milletvekili Adnan Beker’in Erdoğan’a oy verdiğini ilan etmesi, Akşener’in Şeyh Sait’e yönelik açıklamalarından sonra İstanbul milletvekili M. Salim Ensarioğlu ile birlikte Diyarbakır’daki 12 bin üyenin istifa etmesi, oylamada CHP ile ittifakın reddedilmesine verilen 35 oy (14 kabul oyunun 2,5 katı!) İYİP’in iktidar cenahına yanaşmasını isteyenlerin parti içinde ciddi bir güce ulaştıklarını ortaya koyuyor. 

Diğer yandan ittifakın reddedilmesi nedeniyle İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Meclisi İYİ Parti Grup Başkanvekili İbrahim Özkan’ın istifa etmesi, Ankara Milletvekili Yüksel Arslan’ın Mansur Yavaş’ı destekleyeceğini açıklayıp partiden ayrılması, yine önümüzdeki günlerde Mansur Yavaş’ı destekleyen 4 milletvekilinin daha istifa edeceği iddiası ise partinin CHP limanına yanaşmasını isteyenlerin gemiden atlamaya başladıklarını gösteriyor. 

Bu noktada Akşener’in, özellikle CHP ile ittifakı savunanların istifasının ardından yaptığı “savaş ilanı” açıklaması önem taşıyor. Bu açıklamayla Akşener’in de AKP-MHP zeminine yaklaşmayı esas aldığı görülüyor. Akşener’in bu hamlesinin ardında ise ekonomik ve siyasal arzular bulunuyor. 

Gerek kentlerdeki rant ve talanın büyüklüğü gerekse patronaj ilişkilerinden dolayı yerel yönetimler ekonomik açıdan iştah kabartıyor. CHP ile yapılan ittifakın kazancından kendisini büyütecek “ekonomiye” ulaşamayan Akşener, AKP-MHP iktidarının kırıntılarından ve CHP’ye kaybettireceği yerlerden gelecek “akçelerle” kesesini büyütmeyi hedefliyor.  

Restorasyon sürecinin başarısızlıkla sonuçlanması ise Akşener’i en iyi bildiği yerlerden biri olan “devlet alanına” yönelmesine neden oluyor. Akşener, AKP ve MHP arasında devlet alanında yaşanan “pürüzlere” müdahil olarak nüfuz ve mümkünse restorasyon süreciyle hedeflediği alanları kazanmayı arzuluyor. Bu alanlarla da partinin siyasal alandaki varlığını sürdürmeyi amaçlıyor. 

Fakat Akşener’in arzularının gerçekleşmesinin önünde ciddi somut engeller bulunuyor. Bir yandan Bahçeli’nin İYİP’ten istifa edenleri hiçbir şekilde kabul etmeyeceklerini söylemesi, diğer yandan BBP Genel Başkanı’nın Mustafa Destici’nin bile İYİP’den istifa edenleri partilerine katmak için görüştüklerini belirterek partiye göz dikmesi Akşener’in ve İYİP’in “kendisi” olarak iktidarın alanında var olmasının zor olduğu gösteriyor. Öte yandan 2017’den günümüze kadar partinin 200 kurucu üyesinden 75’inin istifa edip 4’ünün ihraç edilmiş olması da İYİP’in var olma savaşıyla karşı karşıya olduğunu ortaya koyuyor.  

Sonuç olarak dışsal etkenler, içsel baskılar ve yapısal sorunlar İYİP’i parlak bir geleceğin beklemediğine işaret ediyor. 

30 Kasım 2023 Perşembe

Filistin’in İçeriye Tuttuğu Işık

(El Yazmaları, 30 Kasım 2023)

Geçtiğimiz ay Filistinli örgütlerin “sürpriz” baskınıyla dünya gündeminin zirvesine oturan Filistin meselesi, Türkiye gündeminin de önde gelen konularından biri olmayı sürdürüyor. Bu önde olma durumunun nedenlerinin başında tarihsel ve ideolojik arka plan gelmekle birlikte, siyasal alanı oluşturan öznelerin güncel siyasal hatlarını Filistin meselesi üzerinden oluşturma ya da destekleme gibi hedefleri de bu durumu besliyor. Öznelerin pratikleri ve söylemleri, Filistin meselesinin eskiye nazaran “dışarıdan” çok “içeriye” önem verildiğini ortaya koyuyor.

İslamcıların “Duygusal” Çizgisi

Özellikle 90’lı yıllarla birlikte Filistin meselesi üzerine söylemini ve pratiğini artıran İslamcılar, günümüzde Filistin’deki direnişin “İslami” niteliğini öne çıkararak konu hakkında tek söz sahibinin kendileri olduklarını kabullendirmeye çalışmaktalar. Söylemlerini Hamas’ın eylemlerini[1] sahiplenmekten kola dökme ve Starbucks’a saldırılara kadar çeşitli pratiklerle “destekleyen” İslamcılar, meseleyi çözümsüzlüğe iterek güç kazanmayı ve oluşacak kitlesel desteği militanlaştırmayı istemekteler.

İslamcıların Filistin meselesinin çözümünü “lanetli” Yahudi halkının ortadan kaldırılması gibi “imkansız” bir olasılıkta görmeleri meselenin “çözümsüzlüğe” itilmesini sağlıyor. Meseleyi “Müslüman” Filistinliler ile Yahudi=Siyonist İsrail ikilemine indiren ve söylem ile pratikle bunu pekiştiren İslamcılar, İsrail’e yönelik öfkeyi kendilerine kitlesel destek sağlayacak şekilde yönlendirmeyi hedefliyor. Tarikatlarda yaşanan çürüme ile artan yoksulluk ve işsizliğin halkın önemli bir kesiminin başta AKP olmak üzere İslamcı hareketlere ve tarikatlara mesafelenmesine yol açtığı bir dönemde yaratılan bu ikilemle kitleler tekrar mevzilere çekilmek isteniyor. Bu ikilemi İsrail’in de tercih etmesi oldukça önemli.

İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’nın ardından sömürge ülkelerde ve özellikle Orta Doğu’da yükselen anti-emperyalist ve ulusal kurtuluş mücadeleleri sonucunda İsrail sadece bölgede değil, uluslararası düzeyde de gayrimeşru, ABD emperyalizminin ileri karakolu ve işgalci bir devlet olarak görülmekteydi. 1980’lere kadar devam eden bu dönemde anti-komünist bir saikle şekillenen İslamcı hareketler, laik-solcu el-Fetih ile Marksist-Leninist FHKC’nin öncüsü olduğu Filistin direnişine mesafeli ve kimi zaman düşmanca bir bakış açısına sahiplerdi. 80’lerle birlikte neoliberalizmin saldırısı, İran’da mollaların iktidara gelişi ve SSCB ile devrimci hareketlerde yaşanan gerileme Filistin direnişinde Hamas ve İslami Cihad gibi İslamcı örgütlerin oluşmasına neden oldu. Bu örgütlerin Yahudi halkını “yok etmeyi” hedeflemelerini uluslararası ve bölgesel gayrimeşruluğunu ortadan kaldırmak için fırsat gören İsrail de onların palazlanması için fiilen destek verip büyümelerine olanak sağladı.[2] 12 Eylül darbesinin sosyalist harekete vurduğu darbeden dolayı Türkiye’deki yoksul mahallelerde güç kazanmaya başlayan İslamcı hareketler de Filistin’de büyüyen İslamcı örgütlere desteğini açıklayarak ülkede ve bölgede meşruiyet, itibar ve kitle desteği kazandı.

Uzun zamandır süregelen bu kitlesel desteği kaybetmek istemeyen İslamcılar, kitlelerin öfkelerini “simgesel” saldırılarla militanlaştırarak “gerektiğinde” sahaya çıkacak paramiliter örgütlenmeleri oluşturmayı planlamaktalar. Özellikle yoksul Müslümanların öfkesini çekecek “simgelerin” seçilmesinin ardında ise birden çok neden yatıyor. İlk olarak, on yıllardır İslamcı hareketlere ve tarikatlara emek vermesine rağmen yoksulluktan kurtulamayan bu kitlelere, yoksulluğun nedeni olarak “Batıcılar”, “laikler”, “solcular” gösterilerek öfkelerini onlardan çıkarmaları arzulanıyor. İkinci olarak da kitlelerin yoksulluklarının nedeni olarak iktidarı ve sermayeyi görmemesi de sağlanmak isteniyor.

İslamcıların söylem ve pratiklerinin gösteri kısmının şaşaalı olmasının en büyük nedenlerinden biri de İsrail’le yapılan ticaretin açığa çıkmasın istenmemesi. Yapılan onca çağrılara rağmen İsrail ile ticari ilişkilerin kesilmesi bir yana daha da artması ve BBP kurucusu[3] gibi iktidara yanaşan herkesin bu pastadan faydalanıyor olması ise “duygusal” kısmın görünmemesi için şaşaanın sürekli büyütülmesi çabasına neden oluyor.

Milliyetçilerin Derdi “Kitleler”

Geçmişte Filistin meselesine İslamcılar gibi anti-komünist açıdan bakarak mesafeli duran “milliyetçi”, ırkçı, Türkçü kesimler bu kez daha aktif bir tutum sergilemekteler. Bu tutum değişikliğinin başta gelen nedeni ise siyasal alanda zemin kazanmak ve son dönemde artan kitle desteğini daha da büyütmek.

MHP lideri Bahçeli’nin Mehmetçiği Filistin’e gönderme teklifi ve “Filistin’in güvenliği Türkiye’nin güvenliğidir” söylemiyle “sürpriz” çıkışlarda bulunarak AKP ve İslamcı zemine oynamaya devam ediyor. Uzun bir süredir bu politikasını devam ettiren Bahçeli, hem yerel seçimlerin hem de son genel seçimin gösterdiği üzere İç Anadolu ve Karadeniz’de AKP’den uzaklaşan oyları kendinde toparlamayı başarmıştı. Bahçeli toparladığı kitleyi bu çıkışıyla konsolide etmeyi amaçlamakla birlikte siyasal alana rengini vermeye çalışıyor.

MHP’nin aksine ırkçı ve Türkçü kesimler ise mesafeli duruşun yerine karşıt bir tutum takınmaktalar. Bu kesimlerin yıllardır dile getirdikleri “Araplar bizi sırtımızdan bıçakladılar” söylemi ve Atatürk’e ait olduğu iddia edilen “Türk çocuğu, artık Arap çölleri için kanını dökmeyecektir” sözüne paralel olarak Zafer Partisi Genel Başkanı Ümit Özdağ “Filistin davası Türk milletinin değil, Arapların davasıdır” açıklamasında bulundu. Suriyeli göçmenlere yönelik nefret ve şiddet dilinden beslenerek kitlesel desteğe kavuşan ırkçı-Türkçü kesimler, Filistin meselesini Arap meselesine dönüştürerek tıpkı MHP gibi toparladıkları kitleyi konsolide etmeyi ve siyasal alanda var olmayı hedeflemekteler. Buna ek olarak ırkçı-Türkçü kesimlerin Hamas’ın sivillere yönelik şiddetini IŞİD’le benzeştirerek “laiklik hassasiyetine” sahip Kemalistleri de yanlarına çekmeye çalıştıkları görülüyor.

CHP’nin Görevi

Saldırılar sürecinde kurultay mesaisinde bulunan ana muhalefet partisi CHP’de ise hem sabık başkanın hem de yeni başkanın söylem ve pratiklerinde süreklilik arz etmekte. Bir yandan Filistin halkının yanında olduğunu vurgulayan ama diğer yandan İsrail’in işgalciliğini dile getirmeyip ilişkilerin kesilmesini savunmayan CHP nalına ve mıhına vurma politikasına devam ediyor.

CHP izlediği ikili politikayla düzen içi muhalefet rolünü yerine getirmekte. Görevlerin ilki Filistin’e “üzülmek” ve İsrail’i “kınamak” ile halk kitlelerinin öfkelerini sistem içinde tutmak. Bu noktada CHP, özellikle demokrat, anti-emperyalist ve sol-Kemalistlerden gelecek tepkiyi soğurmak ve sisteme kanalize etmekle görevli. Tepki yükseldiği taktirde de öfkeyi kapsama adına CHP’nin dilinde “sertleşme” görülebilir.

İkinci görev ise CHP’nin ana özelliği olan devlet partisi olma niteliğinden doğru geliyor. Türkiye devletinin İsrail kurulduğundan beri ticari, siyasi ve kültürel ilişkilerini sürekli geliştirmesi ve Türk sermayesinin önünü açması, CHP’ye de izleyeceği siyasi çizgiyi gösteriyor. Bu bağlamda İsrail devletinin varlığını kabul edip dünya çapında meşrulaşmasına katkı sunarak ve Türk sermayesinin ticari ilişkilerine dair sessiz kalarak CHP düzenin devamının güvencesi olduğunu ortaya koyuyor.

Doğru Konumlanma ve Süreklilik

İslamcıların, milliyetçilerin, ırkçı-Türkçülerin ve CHP’nin Filistin meselesinde izledikleri politikaların Filistin halkının özgürlük ve var olma mücadelesinden çok kendi çıkarları üzerine kurulu olmasında düzen içi özneler olmalarının payı büyük. Sosyalist hareketlerin meselenin başından bu yana ayrı bir hat izleyerek düzeni teşhir eden politikalara yönelmesi bu bağlamda önem taşıyor.

Filistin meselesinin ortaya çıkışından bu yana Filistin halkının var olma ve özgürlük mücadelesine destek sunmakla kalmayıp canını veren Türkiye Devrimci Hareketi, meselenin özüne yani İsrail’in işgalci olmasına ve ABD emperyalizminin bölgedeki savaş politikalarına değinerek doğru konum almayı sürdürüyor. Bu doğru konumlanma halkın önemli bir kısmından (gerek anti-propaganda gerek sansürden gerekse de solun örgütsel krizinden dolayı) henüz hak ettiği ilgiyi göremese de hem ilkesel duruşun korunması hem de çözümü getirecek yapının inşa edilmesi gerekliliğinden dolayı sürmesi gerekiyor. Sürdürüldüğü takdirde ise bölgedeki ve ülkedeki halk kitlelerinin düzen içi siyasal öznelerin parıltılarının sahteliğini deneyimleyip devrimci zemine yönelmeleri ciddi bir olasılık olarak karşımızda duruyor.

Dipnotlar:

[1] 7 Ekim’de gerçekleşen Aksa Tufanı Operasyonu’na FHKC, FDHKC, FHKC-GK gibi devrimci örgütlerin katılmasına rağmen sürekli Hamas’ın öne çıkarılmasının İslamcı hareketlerin söylem ve pratiklerine “istenmeden” de olsa fiilen destek verilmesi anlamına geldiğini geçerken belirtmek isterim.

[2] https://www.youtube.com/watch?v=BcPrJivPSYM

[3] https://twitter.com/metcihan/status/1729076053597970893

9 Ekim 2023 Pazartesi

Mafyalar, Çeteler ve Devlet Krizi

(El Yazmaları, 10 Ekim 2023)

Darbe girişimiyle su yüzüne çıkan ve o günden bu yana çeşitli biçimlerle ve farklı şiddetlerle kendini ortaya koyan devlet krizinin bir boyutunun yeni bir düzlemi somutlaşıyor. Bu düzlem öncekilerle kimi benzerlikler taşımakla birlikte “sui generis” nitelikler de taşımakta.  

Dikkatlilik  

Sabık içişleri bakanının döneminde neredeyse hiç yapılmayan mafyalara ve çetelere yönelik operasyonların artması, yine sabık bakana yakın olduğu iddia edilen Ayhan Bora Kaplan’ın kaçarken yakalanması ve sonrasında Bahçeli’nin Soylu’ya sahip çıkması devlet içindeki krizin bir boyutundaki şiddeti açıkça ortaya koydu.   

Fakat Kılıçdaroğlu’nun “destek” açıklamasını ayrı bir yere koyarsak yeni İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya’nın “yumuşak” ama kararlı bir şekilde operasyonların devam edeceği söyleminde bulunması, operasyonların “durması” ve ardından Soylu’nun Yerlikaya’yı ziyareti ise tarafların krizin şiddetinin “fazla” yükseltildiği konusunda anlaştığına ve “şimdilik” sulha karar verdiklerini gösteriyor.  

Bu kararın altında yatan nedenlerin başında ise bulundukları “ortak” zemin geliyor. İki taraf da hareket ettikleri devletin şiddet tekelini uygulayan zor aygıtının önemli bir kısmının bulunduğu zeminin ve iktidar alanının varlığını korumaya dikkat etmekteler. Darbe girişimiyle zayıflayan ve geçen zamana karşın eski gücüne kavuşamayan zor aygıtının, ülkenin çevresinde yükselen savaş ateşinin yüksek çatışma gücüne sahip olunmasını zorlaması da eklendiğinde, varlığını koruması devletin ve iktidarın varlığı için de olmazsa olmaz. Bu da tarafları “dikkatli” olmaya itiyor.  

Dikkatlerini yönelttikleri diğer mesele ise “mafya” ve “çeteler”. Mafya ve çeteleri ortadan kaldırma vaadiyle gelen AKP/Erdoğan, iktidar alanındaki gücünü tahkim ettikten sonra kendi “mafya” ve “çetelerini” yaratmaya başlamıştı. Yaşanan acemiliklerin ardından Süleyman Soylu’nun önderliğinde ve MHP’nin tecrübesiyle mafya ve çetelerin yaratılmasında büyük başarılar kazanıldı. Bu mafya ve çeteler aracılığıyla “kirli işlerden” sermaye birikimi sağlandı, yerellerde servet transferi gerçekleştirildi ve gerektiğinde halkçı güçlerin direnişlerine ve eylemlerine müdahale edilerek “huzur” sağlandı. İsviçre çakısını andıran çok işlevselliğe sahip bu mafya ve çeteler, bir anomaliden öte neoliberal düzenin hem ekonomik hem de siyasi alanda alan açıp çeşitli saiklerle (son yıllarda çok izlenen dizilerdeki ve filmlerdeki anlatıya özel dikkat) fiilen meşrulaştırdığı ve doğallaştırdığı özneler aynı zamanda. Dolayısıyla iki taraf da bu özneleri tasfiye etmek bir yana, kendi kontrollerine altına alarak “güçlendirmeyi” amaçlıyor. Yapılan hamleler de “bizi seçerseniz bertaraf olmaktan kurtulursunuz” mesajını taşıyor. Bu mesajı verebilecek güce yani mafya ve çetelerin ellerini kıran ama bellerini kırmayan operasyonları yapacak ve “akıllıca” tercih yapmalarını sağlayacak somut güce “devlet içinde” sahip olmak özel önem taşıyor.  

Özgülük  

Kavganın “sui generis” niteliğine ise içerideki ve dışarıdaki gelişmeler renk vermekte.   

Şaibeli seçimlerin ardından iktidarını korusa da AKP/Erdoğan, gerek seçimlerdeki şaibelerini sürdürebilmek için gerek faşizmin inşası sürecini nihayete erdirmek için gerekse de yüzde 35’e düşen kitle desteğini MHP, YRP gibi partilere kaptırmamak için içerinin “içerisindeki” alanda hegemonya kurması gerektiğinin farkında.  

Bu çerçevede Ali Yerlikaya gibi daha önceki testlerden geçmiş ve İslamcı yapılarla iç içe birinin içişleri bakanı olması tesadüf değil ve ayrıca kendisi yalnız da değil. Ali Yerlikaya’nın Millî Savunma Bakanı Yaşar Güler’in ev sahipliğinde gerçekleşen toplantıda Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Genelkurmay Başkanı Metin Gürak ve MİT Başkanı İbrahim Kalın ile verdiği fotoğraf devletlû ve “güçlü” bir ekip olduklarını ortaya koyuyor. Ve bu durum önümüzdeki süreçte iki taraf arasındaki çatışmanın “geçici sulh”tan ve Kürtlere yönelik saldırılardan sonra artarak devam edeceğini gösteriyor.  

Kılıçdaroğlu’nun ve masadaşlarının Ali Yerlikaya’ya sunduğu desteğin iktidar paydaşları arasındaki çatışmayı derinleştirip onları bölmek ve böylece güçten düşürmek gibi “görünen” bir amacı bulunuyor. Öte yandan ise masadaşların kendilerinin beceremedikleri “restorasyon”u Erdoğan’ın eliyle yapmayı ve siyasal alanda kaybettikleri inisiyatifi peyderpey kazanmayı hedefledikleri görülüyor. Sunulan desteğin bir diğer yanı ise Kürtlere yönelik artan saldırıları onaylama anlamını da taşıyor. Bunlarla birlikte düzen içi muhalefetin “destekle” olsa da müdahil olduğu “ek durum”, kavganın şiddetine bir gerilim alanı daha katıyor. 

Ülke dışındaki savaş alanının yayılma potansiyeli içerideki gelişmeleri de etkilemekte. Batı’nın büyük destek sunduğu Kiev’in saldırılarına rağmen Rusya’nın Ukrayna’da kalabilmesi, Çin’in Orta Doğu’ya yönelik nüfuzunu artırması Türkiye’nin özellikle vurucu gücünün önemini artırıyor. Bu vurucu gücün dışarıda etkili olabilmesinin yolu da içeride gücünü yoğunlaştırmış olmasından geçiyor. Bu bağlamda Soylu-Bahçeli gibi istikrarsız, kontrol dışına çıkabilen, küçük hesapçı kişiliklerin olduğu bir yapı yerine Fidan-Kalın gibi istikrarlı, Batı ile uyuma özen gösteren ve “bölgesel” ve “küresel” hamle yapabilme becerisine sahip kişiliklere sahip blok öne çıkıyor. Nitekim Yerlikaya’nın o fotoğrafı koyması da o kişilerin orada bulunması da tesadüf değil.  

Bütün bunlarla birlikte Bahçeli’nin mesajı, Soylu-Bahçeli yapısının kolayca teslim olmayacaklarına ve direnerek ve olabildiğince güçlerini koruyarak geri çekilmeye çalışacaklarına işaret ediyor. Fakat bunun gerçekleşmesi halinde devlet krizinin önemli bir boyutunun derinleşmesi ve bir düzleminin çatlaması gibi sonuçlara yol açacak olması, gerçekleşmeme ihtimalini artırıyor. Gerçekleşmediği takdirde ise yapıdaki birkaç “büyük baş”ın tasfiyesi sorunu çözebilir. Ama ne bu tasfiyeler ne “direniş” ne de iç ve dış “destekler” devlet krizinin kısa ve orta vadede çözülebilme olasılığını değil aksine derinleşeceğini ortaya koyuyor. 

31 Ağustos 2023 Perşembe

Erdoğan Yüzünü Batı’ya “Döndü”

(El Yazmaları, 1 Eylül 2023 (Toplumsal Özgürlük, Eylül 2023 sayısı))

Seçimlerin ardından “merak edilen” konulardan biri de Erdoğan’ın dış politikada izleyeceği politikalar. Özellikle son 10 yıldır dışarıda izlediği “hızlı” ve değişken politikalarla gerek ümmetin gerekse de muhaliflerin başını döndüren Reis’in yeni dönemde de benzer bir tavır içinde olması “beklenen” bir gelişme. Geçen günler ise hız ve değişkenlik kısmında “beklentilerin” karşılandığı gösterirken odaklanılan zeminde kısmi değişiklikler olacağına da işaret ediyor. 

Kazanımlar 

2000’li yılların sonunda dile getirilmeye başlanılan ve 2010’lu yılların başlangıcından itibaren bolca kullanılan “eksen değiştirme” kavramıyla Türkiye’nin dış politikada “geleneksel” çizgisinden çıkabileceği ve hatta çıkması gerektiği tartışılmaktaydı. Türkiye’nin ABD’nin dünya çapındaki hegemonyasının azalmasından faydalanarak “ulusal çıkarları” doğrultusunda bir politika izlemesi gerektiği düşüncesi AKP/Erdoğan iktidarı tarafından söylenmiş ve bugün de farklı söylemlerle ifade edilmeye devam ediliyor.  

Bu düşünce ve söylem altında yatan nedenlerin başında ise Türk burjuvazisinin ihtiyaçları gelmekte. AKP/Erdoğan iktidarının ilk yıllarında, ABD ve AB’nin de desteğiyle, büyük oranda pürüzsüz bir şekilde hayata geçirilen neoliberal politikalarla Türk burjuvazisi önemli bir sermaye birikimi sağladı. Bu birikimin yeni pazarlara ve kaynaklara ihtiyaç duyması ise AKP/Erdoğan iktidarının dışarıya yönelmeye zorladı. Bu zorlamanın “Arap Baharı” ile çakışması ise iktidara hem burjuvazinin sermaye birikiminin ihtiyaçlarını gidermesini sağlama hem de “İslami” söylemlerle ülke içerisindeki iktidar alanını derinleştirmesine ve genişletmesine imkân tanıdı. Diğer yandan ABD’nin hegemonik gücünde yaşanan eksilmeden dolayı bölgedeki gelişmelerle ilgilenme işini “vekilleri” ihale etmesi de AKP/Erdoğan iktidarının önünü açtı.  

Bugüne kadar gelen bu süreçte AKP/Erdoğan iktidarı Suriye, Irak ve Libya’da ciddi sayıda cihatçıyla savaş gücü, büyük bir alan hakimiyeti ve dolayısıyla yeni pazarlar elde etti, Doğu Akdeniz’de kısmi ama önemli bir konum kazandı, Karabağ ve Ukrayna’da silah sanayi üzerinden yeni bir birikim alanına giriş yaptı ve Katar ile Somali’deki askeri üsler üzerinden de bölgeye nüfuz etme imkânını edindi.  

Kısa ve orta vadede elde edilen bu kazanımlar, geçmişteki birikim düzeyinin ihtiyacını önemli oranda karşılamış durumda. Ek olarak kazanımlar içinde bulunulan tarihsel koşullar için de ciddi sayıda avantajları barındırıyor.  

Maddi ve “İdeolojik” Güç 

Rusya’nın Ukrayna’yı işgaliyle küresel ve şiddetli bir zemine sıçrayan günümüzdeki hegemonya mücadelesi, bölgesel güçler için riskler kadar yeni fırsatlar sunuyor. Ve fırsatlardan yararlanmak için de büyük oranda maddi güce (ve “ideolojik” güce de) sahip olmak gerekiyor.  

Maddi güç ise oldukça çeşitli bileşenlerden oluşuyor: Oluşan sürekli savaş haline doğrudan müdahale edebilmek için “paralı” ve paramiliter gruplar, çeşitli silahların sürekli ikmalini sağlayabilecek silah sanayisi, hakimiyet altına alınan bölgede piyasayı oluşturabilecek ve inşayı gerçekleştirebilecek sermaye grupları ve bu maddi güçleri sürekli ve hızlı bir şekilde hazır ve nazır edebilecek jeopolitik bir konum.  

Maddi gücü oluşturan bu bileşenlerin hepsine önemli oranda sahip olan Türkiye’de AKP/Erdoğan iktidarı, seçimlerle birlikte “ideolojik” gücü de tahkim etti. İslami ve Osmanlı’ya atıflı söylemlerle başlatılan süreçte kimi zamanlarda yapılan Türkçü eklentilerle son şeklini “millilik” adı altında alan iktidarın “asabiyeti”, ideolojik gücün sürecin başındaki gibi “dışarıdan” değil “içeriden” sağlanacağına işaret ediyor. Dolayısıyla seçim “zaferiyle” içeride yükseltilecek “milli” politikalar, “dışarıdaki” politikalar için oldukça hayati bir öneme sahip. 

Neden Şimdi? 

Hem maddi hem de ideolojik olarak “yeterli” güce sahip AKP/Erdoğan iktidarının, seçimlerden sonra (pek de “beklenmeyen” bir şekilde) odaklandığı zemini “Doğu”dan “Batı”ya çevirdiği görülüyor. Ağız dalaşlarının yapıldığı Yunanistan’la başlayan görüşmeler, Karabağ’da yenilmesine çalışılan ABD yanlısı Paşinyan ile kurulan temaslar, Rusya’nın uyarılarına rağmen Azov birliklerinin komutanlarının Ukrayna’ya geri verilmesi, İsveç ve Finlandiya’nın NATO’ya girmelerinin kabul edilmesi gibi gelişmeler iktidarın çubuğu önemli bir oranda Batı’ya büktüğüne işaret ediyor. 

Çubuğun bükülme zamanı hamlenin en az kendisi kadar önem arz ediyor. 2016’daki darbe girişiminin ardından dış politikada Batı odaklı politikalarını kısmen azaltarak özellikle Rusya odaklı politikalara ağırlık veren AKP/Erdoğan iktidarı, Trump yönetiminin da açtığı alandan da faydalanarak “özerk” bir alan kazanmıştı. Biden yönetimiyle de benzer bir ilişki kurarak bu alanı genişletme isteği reddedilince AKP/Erdoğan iktidarı, “Doğu”ya yaslanarak alanını konsolide etmeye yönelmişti. Bu süreçte ABD ve AB’nin kısmi güç yetersizliği ve Rusya’ya hamle yapmaya yoğunlaşmaları ile Erdoğan’ın da bağı koparmamak adına ve yaptırımlardan dolayı “Batı”yla yaptığı uzlaşmalar iktidarın bu yönelimini sürdürebilmesini sağladı. Fakat Rusya’nın Ukrayna’yı işgali süreciyle başlayan ve ABD-Çin eksenindeki geriliminin şişeden çıkmasıyla yeni bir zemine çıkan hegemonya mücadelesinin sunduğu olanak ve fırsatlar, yönelimin ve odaklanmanın değişmesi gerektiğine işaret ediyor. 

Askeri alanın ön planda ve ağırlıkta olduğu bir süreçle başlayan ve devam eden hegemonya mücadelesine, tedarik zincirine ve de-dolarizasyona yönelik hamlelerle ekonomik alan da dâhil olmakta. Ekonomik alanda verilecek savaşım, aktörlerin ekonomik güçlerini büyütmelerine veya krizlerine ilaç olmasına fırsat tanıyor. Dolayısıyla ülke içerisinde halkın büyük çoğunluğunu açlığa mahkûm etmesine ve ekolojik talanı katliama seviyesine çıkarmasına rağmen birikim sürecinde sınırlarına varmış olan Türk burjuvazisi için özellikle “Batı”nın sunacağı fırsatlar hayati önem taşıyor. Yapısı büyük oranda Batı’ya bağımlı ve “uyumlu” olan Türk burjuvazisinin kısa ve orta vadede bu fırsatlardan yararlanma gerçekliği de oldukça yüksek. Buna karşın yeni ve “karşıt” bir yapılanmanın adımlarını atan “Doğu”nun sunacağı fırsatlar ağız sulandırıcı olsa da Türk burjuvazisinin alışık olmadığı “cesareti” ve “girişimi” gerektirdiği için göz ardı edilebilir durumda. Fakat fırsat bulunduğunda Türk burjuvazisi ve AKP/Erdoğan iktidarı “Doğu”nun sunduğu fırsatlardan yararlanmaktan imtina etmeyecektir. Yararlanmanın ölçüsünü ise elde edilecek fırsatın değerinin “Batı”dan yenilecek sopaya değecek olup olmamasına bağlı olacaktır. Dolayısıyla hem AKP/Erdoğan iktidarı hem de Türk burjuvazisi için kısa dönemde “Batı”nın özellikle ekonomik alanda sunacağı fırsatlara odaklanmak çok daha önemli ve “değerli”. 

“Batı” ekonomik alanda olduğu kadar asker alanda da fırsatlar sunuyor. Türkiye’nin askeri alanda yaptığı hamlelere çoğu zaman ses çıkarmayan ve bazen de “endişe duyan” Batı için bu güç “kullanışlı” olabilir. Ukrayna’ya yığılan onca askeri güce rağmen Rusya’ya geri adım attırılamaması, Çin’i kuşatmaya yönelik hamleler, Rusya ve Çin’in Orta Doğu’da kazandığı alanlar gibi konularda Türkiye’nin askeri ve operasyonel gücü önem kazanabilir. Örneğin Ukrayna’da ve Rusya’nın özerk “Müslüman” ülkelerinde Moskova’ya ve Doğu Türkistan’da Pekin’e karşı “kontrolden çıkmış” kimi cihatçı güçler kullanılabilinir. Buna ek olarak Orta Doğu ve Afrika’daki Türk üsleri son zamanlardaki “Batı karşıtı” askeri darbelere karşı hem önleyici hem de müdahale edici gücü sağlayabilir. Bu bağlamda Batı’ya yakın Rusya’ya uzak, Erdoğan’ın “kara kutusu”, ülke ülke dolaşmaktan dışişleri koltuğuna oturamayan Hakan Fidan ise yapılacak hamlelerin “güvenli” ellerde olması ihtiyacını karşılayabilir. 

Riskler? 

“Batı”nın askeri ve ekonomik alanda sunduğu fırsatlar, iktidar ve burjuvazi için olumlu olduğu kadar “olumsuz” hayati nitelikler de taşımakta. 

Ekonomik alanda “Batı”ya olan kısmi “bağımlılık”, Türkiye’yi hammadde kaynağı ve ucuz emek-gücü deposu haline getirerek önce yarı-sömürge sonrasında da tam bir sömürge olmasına yol açabilir. Halihazırda Batı merkezli şirketlerin Anadolu’nun dört bir yanını talan etmesi, iki-üç milyar Euro’ya Türkiye’nin göçmenlerin bekçisi ve dolayısıyla ucuz emek deposu haline getirilmesi sömürge olma olasılıklarının “yüksek” olduğuna işaret ediyor.  

Askeri alanda yapılacak hamleler de benzer riskler taşımakta. AKP/Erdoğan iktidarı, Rus atasözünde söylendiğinin aksine “camdan eve” sahip olmasına rağmen “taş atılan yerde” katkısını eksik kalmıyor. Bu durum zaten çatlak camları olan evin çeşitli yönlerden gelebilecek bir taş yağmuruna maruz kalmasına neden olabilir. Ve taş yağmuru sadece evin yıkılmasına değil, evin arazisine irili ufaklı “kaçak yapıların” inşa edilmesine de olanak tanıyabilir.  

AKP/Erdoğan iktidarı ile Türk burjuvazisinin hem ekonomik hem de askeri alanda yürüttükleri dış politikada çubuğu “Batı”ya bükmelerinin nedenlerini kendi “hayati” çıkarlarını belirliyor. Ama sonucunu kendilerinden çok kapitalizmin kriziyle bağlantılı küresel hegemonya mücadelesindeki süreç içerisinde gerçekleşecek olaylar belirleyecek. Bir de halkların mücadelesi. 

Encomienda'dan Luther'e: Parsellenmiş İktidar ve Direniş Doktrini

Encomienda, İspanya'nın Amerika kıtasında kurduğu ve yerlilerin dinî eğitim ile koruma karşılığında encomenderoya haraç ödeyerek çalıştı...