15 Ağustos 2026 Cumartesi

Encomienda'dan Luther'e: Parsellenmiş İktidar ve Direniş Doktrini

Encomienda, İspanya'nın Amerika kıtasında kurduğu ve yerlilerin dinî eğitim ile koruma karşılığında encomenderoya haraç ödeyerek çalıştırıldığı çiftlik sistemiydi. Encomendero'lar kraliyet tarafından resmî olarak sınırlandırılmış bir toprak mülkiyeti ve yargılama yetkisine sahip olmakla birlikte, bu sınırlama merkezin onları denetlemesinde etkisiz kaldı. Bunun başlıca nedeni kraliyetin yapısal güçsüzlüğüydü. 16. yüzyıl İspanyasında ne düzenli bir ordu ne de işlevsel bir bürokrasi vardı. Eyaletler mahallî toprak sahipleri tarafından yönetilmekte, bu toprak sahipleri ise mülkiyet ve yargılama hakkı karşılığında askerî hizmet sunmaktaydılar. Küçük bir kuvvetle Amerika'yı "fetheden" kraliyet, mahallî güçlerin toprağın, halkın ve madenlerin sahibi olmasını engelleyemedi ve belli bir pay karşılığında bunları mahallî mülkiyete terk etmek zorunda kaldı.

Encomienda’da parsellenmiş iktidarlar güçlendikçe, kraliyet monarşik merkezî iktidarını korumak için farklı araçlara başvurdu. Bu araçların başında İspanyol Engizisyonu geliyordu. Amaç, papalık hegemonyasının yerine Katolik monarşinin denetimini geçirmekti. Ne var ki bu süreçte teolojik cephede de derin bir çatışma yaşandı. Salamanca okulu teologları, papanın dünya üzerinde ve Hristiyan olmayanlar üzerinde bir otoritesinin bulunmadığını savunurken, yerlilerin hak ve yargılama yetkilerini tanıyarak onları encomenderolara karşı kraliyetin yanına çekmeye çalıştılar. Buna karşılık rahip Sepulveda, yerlilerin "doğayı incitecek suçlar" işlediklerini öne sürerek onların köle edilebilineceğini savundu. Ayrıca barbarları Hristiyanlaştırmak amacıyla yürütülen işgalin meşru olduğunu ve encomenderoların parsellenmiş iktidarlarının da bu "uygarlaştırma" misyonu açısından zorunlu olduğunu ileri sürdü.

Hristiyan teologlar arasındaki dünyevi ile ruhani otorite tartışmasında Martin Luther belirleyici bir kırılma noktasını temsil eder. Luther, kilise ile dünyevi iktidar arasındaki sınırı kesin biçimde çizerek kilisenin tanrısal yetkileri gasp ettiğini öne sürdü ve insanların kilise aracılığı olmadan da günahkarlıklarından kurtulabileceklerini savundu. Böylece "iki kılıcı" tek kılıca, yani dünyevi otoriteye indirmiş oluyordu. Luther bu otoritenin seküler hükümette bulunması gerektiğini ve tüm Hristiyanların ona itaat etmesi gerektiğini ileri sürdü. Feodalitenin kriziyle birlikte prensliklerin kiliseler karşısında ön plana çıktığı bu süreçte Luther, prenslerin hem kiliseye hem de imparatora direnme haklarının bulunduğunu savundu. Üstelik bunu bireysel bir hak olarak değil, kamusal bir görev olarak tanımladı. Böylece prensler, parsellenmiş iktidarlarını monarşik merkezlere karşı savunmak için güçlü bir ideolojik araca, yani direniş doktrinine kavuşmuş oldular.

Öte yandan parsellenmiş iktidarı sürdürmenin maliyetinin giderek artması, başka bir gerilim odağının doğmasına yol açtı. Bu maliyetin büyük bölümünü üstlenen kentlerin yöneticileri, imparatorun ve prenslerin otoritesini sorgulamaya başladılar ve kentlerinin özerkliğini savunarak yönetimde söz sahibi olmak istediler. Kent soylularıyla yüksek vergi ödeyen sınıflar arasındaki çelişkiler derinleştikçe, direniş doktrini salt prenslerin değil, kentsel güçlerin de başvurduğu ortak bir ideolojik zemine dönüştü. Böylece bu doktrin, parsellenmiş iktidarların monarşik merkezlere karşı yürüttüğü mücadelenin en işlevsel meşruiyet zemini hâline geldi.

12 Ağustos 2026 Çarşamba

(Çeviri) Karl Liebknecht’in Zimmerwald Konferansı’na Mektubu

Çevirmenin Notu: Karl Liebknecht’in hapishaneden yazdığı bu mektup[1], Eylül 1915’teki Zimmerwald Konferansı’nda okunmuştur. John Riddell tarafından İngilizceye çevrilen yazıya şu linkten ulaşabilirsiniz:

https://johnriddell.com/2015/08/21/zimmerwald-1915-karl-liebknechts-letter-to-the-conference/

 

Sadece bu birkaç satırı aceleyle yazdığım için beni bağışlayın.

Militarizm tarafından hapsedilmiş ve zincirlenmiş durumdayım, bu yüzden yanınızda olamıyorum. Yine de kalbim, aklım ve tüm ruhum sizinle birlikte.

İki ciddi göreviniz var; biri katı bir görevden, diğeri ise kutsal bir coşku ve umuttan kaynaklanıyor:

  • Almanya, İngiltere, Fransa ve diğer yerlerdeki Enternasyonal’in firarileri ve dönekleriyle acımasız bir hesaplaşma.
  • Bayraklarına sadık kalan ve uluslararası emperyalizme bir santim bile taviz vermemeye kararlı olanlara, öldürülseler bile, karşılıklı anlayış, cesaret ve teşvik göstermek. Ve uluslararası sosyalizmin temellerine sıkı sıkıya bağlı kalarak, direnmeye, sağlam durmaya ve mücadele etmeye kararlı olanların saflarında Ordnung (düzen)[2] sağlamak.

Dünya savaşına karşı tutumumuzun ilkeleri, kapitalist toplumsal düzene ilişkin görüşümüzün özel bir örneği olarak kısaca açıklanabilir. Umarım kısaca olur, çünkü hepimiz, hepiniz bu konuda birleşmiş durumdasınız ve birleşmek zorundasınız.

En büyük görevimiz, her şeyden önce bu ilkelerden doğan pratik sonuçları ortaya koymak ve bunu her ülkede kararlı bir şekilde uygulamaktır.

İç barış değil, iç savaş![3]

Sınıflar arasındaki sahte ulusal ve sahte vatansever uyumun üstünde ve ona karşı proletaryanın uluslararası dayanışması. Devletler arası savaşın üstünde ve ona karşı uluslararası sınıf mücadelesi. Barış ve sosyalist devrim için uluslararası sınıf mücadelesi.

Bu mücadele nasıl yürütülmelidir? İşte bunu belirlemeliyiz. Gerekli güçleri geliştirmek ve bunları ulaşılabilir hedeflere yönlendirmek, ancak işbirliği yoluyla, her ülkede birbirini güçlendiren ve birbirinin gücünü artıran eylemler yoluyla başarılabilir.

Her ülkedeki dostlarımız, diğer tüm ülkelerdeki dostlarının umutlarını ve geleceğini ellerinde tutuyorlar. Her şeyden önce Fransız ve Alman sosyalistleri, sizler birbirinizin kaderini ellerinizde tutuyorsunuz. Fransa’daki dostlar, size yalvarıyorum, ulusal birlik sloganlarının tuzağına düşmeyin. Sizler bu çağrılara karşı bağışıklısınız! Ancak aynı derecede tehlikeli olan parti birliği sloganının da tuzağına düşmemelisiniz.

Hükümet yanlısı politikalara karşı her protesto, onu reddettiğinize dair her işaret, sınıf mücadelesini ve bizimle, proleter barış iradesiyle dayanışmayı cesurca beyan etmeniz, mücadele ruhumuzu güçlendirir ve gücümüzü on kat artırır. Aynı şekilde, biz Almanya’da dünya proletaryası adına ve onun kapitalizmin– ve çarlık, imparatorluk, junkerizm[4] ve militarizmin- ve dahası uluslararası militarizmin zincirlerinden ekonomik ve siyasi kurtuluşu için mücadele ediyoruz.

Almanya’da, Alman halkının siyasi ve toplumsal kurtuluşu için, Alman emperyalizminin gücüne ve toprak hırsına karşı, Avrupa’nın kalbine sıkışmış talihsiz Belçika’yı bağımsızlığına ve özgürlüğüne kavuşturacak, Fransa’yı da Fransız halkına geri verecek bir barış için mücadele ediyoruz.

Fransa’daki kardeşlerimiz, talihsiz durumunuzun olağanüstü zorluklarının gayet farkındayız ve tüm halkların işkence gören ve ezilen kitleleriyle olduğu gibi sizinle de aynı acıyı paylaşıyoruz. Sizin talihsizliğiniz bizim de talihsizliğimizdir; tıpkı bizim acımızın da sizin acınız olduğunu bildiğimiz gibi.

Mücadelemiz sizin de mücadeleniz olsun. Size yardım etmeye yemin ettiğimiz gibi, siz de bize yardım edin.

Yeni Enternasyonal, eskisinin yıkıntıları üzerinde yükselecek; aslında, ancak bu yıkıntılar üzerinde ve yeni ve daha sağlam temeller üzerinde yükselebilir. Dostlar, her ülkenin sosyalistleri, bugün geleceğin yapısının temel taşını atmalısınız. Sahte sosyalistlere karşı uzlaşmaz bir hüküm verin. Her ülkede, özellikle de Almanya’da, kararsızları ve şüphecileri kararlı bir şekilde ileriye sürükleyin.

Hedefimizin büyüklüğü, sizi anın sınırlamalarının ve kısıtlamalarının ve bu korkunç zamanların acılarının üstüne çıkaracaktır.

Yaşasın halklar arasındaki geleceğin barış! Yaşasın anti-militarizm!
Yaşasın sosyalizm– enternasyonalist, halkları özgürleştiren ve devrimci sosyalizm!

Bütün ülkelerin proleterleri, bir kez daha birleşin!

Karl Liebknecht



[1] Horst Lademacher (der.), Die Zimmerwalder Bewegung, Lahey: Mouton, 1967, s. 55-56’dan çevrilmiştir. İtalik yazılar orijinal metindeki gibidir.

[2] Almanca “Ordnung” (düzen) kelimesi, o dönemin önemli bir Almanca sözlüğünde “Belirli bir kılavuz bakış açısına dayanan, bir dizi şeyin veya eylemin sistematik ve etkili bir sıralaması” olarak tanımlanmaktadır. Meyers Grosses Konversations-Lexikon, 1905-09.

[3] “İç barış” [Burgfrieden], işçi örgütlerinin savaş süresince kapitalist sınıfa karşı mücadelelerini askıya alacakları anlamına geliyordu; “iç savaş” çağrısı ise bu mücadelenin yeniden başlatılması ve gerekli her türlü yolla sürdürülmesi gerektiği anlamına geliyordu.

[4] Kaiser, Almanya’nın imparatoruydu; Junkerler ise Alman toprak sahibi aristokrasisiydi.

8 Ağustos 2026 Cumartesi

Feodalizmden Kapitalizme: Piyasanın Doğuşu ve İşgücünün Metalaşması

Feodalizm ile kapitalizm arasındaki en temel ayrım, ekonomik yeniden üretimin nasıl işlediğinde yatmaktadır. Feodal düzende lordun, köylünün yaşamsal döngüsüne doğrudan müdahale etmesine gerek yoktur. Köylü toprağa bağlıdır; dolayısıyla o toprakta üretmek zorundadır. Lord, artığa el koyarak konumunu sürdürür; üretim sürecine katılmadan da varlığını yeniden üretebilir. Burada ekonomik ilişki, mülkiyet ve fiziksel bağımlılık üzerine kurulmuştur.

Kapitalizmde ise tablo köklü biçimde değişir. Sermaye güçleri — ister bireysel ister kurumsal olsun — varlıklarını sürdürebilmek için durmaksızın büyümek ve piyasada daha fazla satmak zorundadır. Bu zorunluluk dışsal bir baskıdan değil, sistemin içsel mantığından kaynaklanır: Büyümeyen geriler, gerileyen silinir.

Peki bu sistem nasıl ortaya çıktı? İngiltere örneği bu soruya çarpıcı bir yanıt sunar. İşgücü-toprak oranındaki değişimler, toprak soylularını kiracı çiftçilerle kira sözleşmeleri yapmaya yöneltti. Kiracı çiftçi, ödediği kirayı karşılamak için ürününü satmak durumundaydı — ve satış için alıcı gerekiyordu. Ancak feodal köylünün parası yoktu; emeği karşılığında aldığı ürün, kendi geçimini zaten sağlıyordu.

Bu kilitlenmeyi çözen mekanizma, ücret ilişkisinin ortaya çıkışı oldu. Kiracı çiftçiler, köylülere emekleri karşılığında ücret ödemeye başladı. Böylece köylü hem piyasanın emek arzını hem de talep tarafını oluşturdu. Daha da önemlisi işgücü artık bir metaya dönüşmüştü. Toprağa olan bağımlılık çözüldü, işgücü hareketlendi.

İşgücünün bu hareketliliği beraberinde bir zincirleme dönüşümü getirdi. Talep genişledikçe üretim arttı, üretim arttıkça daha fazla emeğe ihtiyaç duyuldu. Birbirinden kopuk topraklar birleştirildi, piyasalar bütünleşti. Bu bütünleşme, dışarıdan dayatılan bir merkezileşme değil, tarımsal kapitalizmin kendi iç dinamiklerinden doğan kendiliğinden-merkezileşmeydi.

İngiltere'nin bu özgün deneyimi, kapitalizmin salt bir ticaret devriminin ürünü olmadığını göstermektedir. Kapitalizm, tarımsal ilişkilerin yeniden yapılandığı, toprağın ve emeğin birer meta hâline geldiği, piyasanın ise bu dönüşümün hem sonucu hem de itici gücü olarak belirdiği çok daha derin bir sürecin çıktısıdır.

4 Ağustos 2026 Salı

(Çeviri) Friedrich Engels: İrlanda’da Bir Turist - Pauline Murphy

Çevirmenin Notu: İrlandalı yazar Pauline Murphy’nin 20 Haziran 2017 tarihinde kaleme aldığı bu yazıya şu linkten ulaşabilirsiniz:

https://www.counterpunch.org/2017/06/20/friedrich-engels-a-tourist-in-ireland/

 

Mayıs 1856’da Friedrich Engels, İrlanda’ya ilk seyahatini gerçekleştirdi. Engels’in İrlanda’ya olan ilgisi, Mary ve Lydia Burns kardeşlerle olan ilişkisinden kaynaklanıyordu. Mary, 1863 yılında 41 yaşında aniden vefat edene kadar Engels’in gayri resmi eşi olacaktı. Lydia ise 1878 yılında, ölüm döşeğindeyken evlendiklerinde Engels’in resmi eşi olacaktı.

Burns kardeşler İrlanda’da doğmamışlardı; ebeveynleri Tipperary’den Manchester’a göç etmişti, ancak kardeşler kendilerini gururla İrlandalı sayıyorlardı. Burns ailesi yoksullukla boğuşuyordu ve ailenin reisi kumaş boyacısı olarak çalışıyordu, ancak daha sonra hayatının son günlerini bir düşkünler barınağında geçirdi.

Yoksulluk içinde büyümek, Burns kardeşlerin radikal siyasi görüşlerini şekillendirdi ve isyankâr tavırları, Engels’in onlara yakınlık duymasına neden oldu. Burns kardeşler, Alman filozofla 1840’larda Manchester’da tanıştılar ve Engels İrlanda’ya ve İrlanda’ya ait her şeye anında hayran kaldı. Hatta İrlandaca öğrenmeye bile çalıştı!

Burns kardeşler, Engels’i Manchester’daki yoksul işçi sınıfının yaşamıyla tanıştırdılar; bu koşullarda yaşayanların çoğu göçmendi. Bu sayede Engels, en önemli eserlerinden biri olan İngiltere’de İşçi Sınıfının Durumu” adlı kitabını kaleme alabildi.

Burns kardeşlerin içeriden edindikleri bilgiler olmasaydı, Engels işçi sınıfının koşullarını yalnızca dışarıdan bakan bir yabancı olarak bilebilirdi. O, 19. yüzyılda Britanya’nın işçi sınıfını etkileyen yoksulluktan çok uzaktaydı. Engels, 1820 yılında Almanya’da varlıklı bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi ve genç bir beyefendi olarak bir pamuk fabrikasını işletmek üzere Manchester’a gönderildi. Engels, at binme, tilki avı ve akşam partilerinde kaliteli şarap yudumlamayı hobileri arasında sayan varlıklı bir adamdı. Ancak tüm bu lüks yemekler ve kırsal eğlencelere rağmen Engels, Karl Marx ve ailesinin yanı sıra Burns kardeşlere de maddi destek sağlamak için zaman buluyordu.

Engels, İrlanda’ya yaptığı ilk yolculuğunda Mary Burns’ü de yanına aldı ve ikili Dublin’den Galway’e seyahat ettiler. Tarih Mayıs 1856’ydı ve Engels, Marx’a bir mektup yazarak yolculuğunun başkentten nasıl başladığını ve batıya, Galway’e doğru nasıl devam ettiğini anlattı. Oradan Shannon Nehri boyunca Limerick’e ve Kuzey Kerry’ye doğru yol aldılar; ardından turistik Killarney kasabasına ulaştılar ve yolculuğu tamamlamak üzere Dublin’e geri döndüler. Engels, Marx’a Dublin şehrinin “tamamen İngiliz tarzında inşa edildiğini”, oysa şehir surları dışındaki kasabaların ise “Fransa ya da Kuzey İtalya’ya benzediğini” anlattı.

Engels, İrlanda’da bulunduğu süre boyunca İngiliz emperyalizminin İrlanda yaşamında oynadığı rolü göz ardı etmedi. Marx’a yazdığı mektupta şöyle diyordu: “Hükümet her şeye karışıyor, sözde özyönetimden eser yok. İrlanda’nın ilk İngiliz kolonisi olduğu ve yakınlığı nedeniyle hâlâ eski usulde doğrudan yönetilen bir koloni olduğu açıkça görülüyor.”

Engels, İngilizlerin bu küçük adayı askeri bir üs haline getirmesinden de endişe duyuyordu ve bu konuda oldukça sert ifadeler kullanmıştı:

“Hiçbir ülkede bu kadar çok polis görmemiştim; Prusya jandarmalarının içki düşkünü tipleri burada karabina, süngü ve kelepçelerle donanmış bir polis teşkilatına dönüştürülmüş.”

Engels, Marx’a “ülkenin İngilizlerin yağma savaşları yüzünden tamamen mahvolduğunu” bildirdi. Hatta “İrlandalılar artık kendi ülkelerinde kendilerini evlerinde hissedemiyorlar. İrlanda Saksonlara! İşte şimdi bu gerçekleştiriliyor” diye belirtti. Engels, İrlanda’daki durumla ilgili olarak Marx’a daha da sert eleştiriler içeren şu ifadeleri yazdı: “İngiltere bu ülkeyi baskı ve yolsuzluk yoluyla yönetiyor.”

Engels’in İrlanda’dan Marx’a yazdığı mektupta ayrıca göçün etkisi ve bunun emperyalist baskı ile doğrudan bağlantısı da ele alınmıştı. Engels, Marx’a yazdığı mektupta İrlanda’nın “toplumsal gelişimden mahrum bırakıldığını ve yüzyıllarca geriye atıldığını” belirterek, İrlanda’daki toplumsal ve siyasi çöküşün ardındaki temel faktörü tespit etmişti.

Galway Kontluğu’ndayken Oughterard’dan geçen Engels, Marx’a yazdığı mektupta, “çoğu 1846’dan beri terk edilmiş olan köylü kulübelerinin harabeleriyle kaplı” olarak tanımladığı bölgenin kasvetli bir tablosunu çizdi.

Engels, Marx’a, “tarlalarda sığır bile görülmüyor. Toprak, kimsenin istemediği tam bir çöl” diye yazarak, kıtlık ve göçün manzarayı nasıl şekillendirdiğini de anlattı.

Engels, İrlanda yaşamının diğer yüzü olan varlıklı toprak sahiplerinden de bahsetti. Engels, Marx’a “aristokraside feodal bir karakterin hâlâ varlığını sürdürdüğünü… evlerinin devasa ve muhteşem arazilerle çevrili olduğunu, ancak bunların dışında ülkenin bir çöl olduğunu ve paralarının nereden geldiğinin hiçbir yerde görülmediğini” bildirdi.

Engels, İrlanda’daki toprak sahibi soyluların her türlü havalı ve zarif tavırları sergilediklerini, ancak gizli gerçekliğin onların bir yığın borçtan başka hiçbir şeye sahip olmadıkları olduğunu öne sürdü ve “toprak sahipleri mahkemeden korkarak yaşadıklarını” yazdı.

Engels için, 1856’da ziyaret ettiği İrlanda, büyük ekonomik ve sosyal eşitsizliklerin hüküm sürdüğü bir ülkeydi. Marx’a yazdığı mektupta “bütün köyler terk edilmiş durumda ve bunların arasında küçük toprak sahiplerinin muhteşem bahçeleri bulunuyor” diye belirtti.

Mary Burns İrlanda’ya bir daha geri dönmeyecek ve 1863’te vefat edecekti. Ancak Engels, Eylül 1869’da, bu kez Lizzy Burns ve Karl’ın kızı Eleanor Marx’ın eşliğinde İrlanda Denizi’ni aşarak geri dönecekti. Üçlü, İrlanda’nın bahçesi olarak bilinen Wicklow’u gezdikten sonra güneye, Killarney ve Cork’a doğru ilerledi. İlk gezisinden farklı olarak, İrlanda’daki ikinci yolculuğu çok daha kısaydı ve bir antropologun araştırma gezisinden çok bir tatil niteliğindeydi.

1869’da, fiziksel güç temelli milliyetçilik İrlandalıların toplumsal düşüncesini şekillendiriyordu. Bu durum, İngiliz yetkililerin ülke genelinde askeri varlığını daha da güçlendirmesine yol açtı. Engels bu değişimin farkındaydı, ancak yükselen Katolik burjuva sınıfının da farkındaydı.

Engels notlarında, İrlandalıların “köylü olmaktan çıkıp burjuva yaşam tarzına büründükleri anda yozlaşmaya başladıklarını” yazmıştı. Bu görüşler küçümseyici olarak değerlendirilebilir; ancak bu görüşler, 2000’li yılların “Kelt Kaplanı” İrlanda’sına da gayet iyi uygulanabilirdi!

İrlanda’ya yaptığı geziler sırasında Engels, ülkenin tarihini yazmak amacıyla 15 defter doldurdu; ancak bu amacı hiçbir zaman gerçekleşmedi. Engels notlarında şöyle yazmıştı:

“İrlanda tarihi, bir ulusun başka bir ulus tarafından, İngilizlerin kökeninde yatan ve İrlanda sınır bölgelerinde görülen, tüm o iğrençliklere maruz kalmasının ne kadar büyük bir talihsizlik olduğunu göstermektedir.”

İrlanda nüfusunun çoğunluğunu sarsan yoksulluk, Engels tarafından dikkatle gözlemlenmiş ve hatta köylülerin giydiği giysilerin türü bile Engels’in dikkatini çekmişti: “Giysileri, tek bir iplikle bir arada kaldığı sürece onlara pek sorun çıkarmaz ve ayakkabı diye bir şeyi de bilmezler.”

İrlandalı köylülerin içinde bulunduğu zor durum, Engels’in büyük ilgisini çekmişti; ancak tüm bu anlayışlı görüşlerine rağmen, yoksul İrlandalıların beslenme alışkanlıklarına ilişkin “sadece patates ve patatesten yapılan yemekler” gibi ifadelerle yoksul İrlandalıları klişeleşmiş bir şekilde betimlemiş ve hatta “ihtiyaçlarının ötesinde kazandıkları her şeyi içkiye harcadıklarını” öne sürmüştür.

İrlanda’daki İngiliz emperyalizmine yönelik kınamanın ve İrlandalı köylü sınıfına dair tartışmalı görüşlerin yanı sıra, hiçbir seyahatname iklimden bahsetmeden tamamlanamazdı ve Engels için İrlanda’daki iklim, halkı kadar kendine özgü bir karaktere sahipti: “Hava, tıpkı sakinleri gibi daha keskin bir karaktere sahip; daha keskin ve ani zıtlıklar içinde hareket ediyor; gökyüzü bir İrlandalı kadının yüzü gibidir; yağmur ve güneş aniden ve beklenmedik bir şekilde birbirini izliyor ve İngilizlerin o gri ve sıkıcı havasından eser yok.”

1 Ağustos 2026 Cumartesi

Hazar’dan Kızıldeniz’e Tek Cepheli Savaş

Her yapısal krizini yıkım ve savaşla aşmaya çalışan kapitalizm, yirmi yıla yaklaşan son krizinde de benzer bir amacı güdüyor. Derinleşen yapısal krizle ortaya çıkan hegemonya krizi, halihazırda var olan ve birbirinden bağımsızmış gibi görünen dört savaşı tek bir cephede birleştiriyor. İran’da delinen mutabakat, Yemen’de tırmanan abluka, Irak’ta ABD askerlerinin çekilirken yaptığı saldırılar ve Ukrayna’nın Hazar Denizi’nde İran’ı vurması ABD emperyalizmi ve işbirlikçilerinin topyekûn saldırı politikasında, İran ve müttefiklerinin ise topyekûn direnişte yoğunlaşacaklarına işaret ediyor.

Müzakereden Yeni Cephelere

14 Haziran’da Pakistan aracılığıyla varılan ve Pezeşkiyan ile Trump’ın dijital imzalarını taşıyan İslamabad Mutabakatı, Hürmüz’ün açılmasını ve altmış günlük bir müzakere takvimini öngörüyordu. Fakat mutabakatın mürekkebi kurumadan, 8 Temmuz’da ABD yeniden saldırıya geçti. İran da misilleme olarak komşu ülkelerdeki ABD üslerini hedefe koydu ve savaş devam etti.

Bugünlerde ise Pakistan ve Katar’ın arabuluculuğunda hazırlanan “kalıcı ateşkes” önerisine iki tarafın da olumlu yanıt verdiği duyuruldu, ama İran bu iddiayı reddetti. Sahadaki kazanımlarını öne çıkaran İran, müzakere için acele etmeyip kozlarını saha sürüyor. Müzakere masasındayken soykırımcı Epstein Koalisyonu’nun saldırılarına defalarca maruz kalan İran, artık saldırılara misliyle karşılık verip Hürmüz’ü kapalı tutarak müzakereleri “ciddiye almayacağını” ilan ediyor. Bu ilana karşılık soykırımcı-işgalci ABD ve İsrail ise bölge ülkelerini yanlarına çekmeye çalışarak savaşa İran’ı “taş devrine geri gönderene” kadar devam edeceklerini ortaya koyuyorlar.

ABD ve İsrail’in bu niyetine karşılık İran da cepheyi Yemen ve Kızıldeniz’de büyütmeye çalışıyor. Yemen’deki gerilimi belirli bir seviyede tutmak isteyen İran, müttefikleri Husiler aracılığıyla savaşı artık Kızıldeniz’e taşıyor.

Husiler temmuz ayının başında Suudi Arabistan’ın hava üslerini vurdu. Bunun ardından ay ortasında bir “deniz seyrüsefer yasağı” ilan ettiler ve izleyen günlerde petrol boru hatlarını, tankerleri ve Aramco’nun Cizan ve Yenbu tesislerini sistematik biçimde hedef tahtasına koydular.

Husilerin saldırılarından daha önemli olan ise Babülmendep Boğazı'nın kapatılması. Boğazın kapatılmasıyla İran ve müttefikleri küresel enerji akışını yeniden şekillendirmekle birlikte Suudi Arabistan gibi bölgesel güçlerin soykırımcı Epstein Koalisyonu’na destek vermelerini engellemeyi amaçlıyorlar. Nitekim Hürmüz Boğazı’nın kapatılmasına ek olarak Kızıldeniz güzergâhının da kapatılması, Suudi petrolünün ihracatını sıkıntılı duruma sokmuş durumda. Buna bir de petrol tesislerinin vurulması eklendiğinde petro-dolarla var olan bölge ülkelerinin soykırımcı Epstein Koalisyonu’na destek verme isteğini azaltıyor. Öte yandan boğazlarının kapatılması ve petrol arzındaki daralmaların meta üretim ve dolaşım süreçlerinde zaman kaybına ve maliyetlerin artmasına neden olması, kapitalizmin yapısal krizini daha da derinleştiriyor. Ve bu da ABD emperyalizmi ve işbirlikçilerinin askeri güçlerini boğazları açmaya yoğunlaştırmasına neden oluyor.

Bu yoğunlaştırmanın bir boyutu da Irak’ta görülüyor. Irak’ta 30 Eylül’e kadar tamamlanacak ABD askerlerinin çekilmesi süreci, ilk bakışta 2003’te başlayan işgalin kapandığı izlenimini veriyor. Ama Trump’ın aynı açıklamada Irak’ın petrol şirketleriyle “gelişen ilişkilerine” atıf yapması, askeri varlık geri çekilirken ekonomik nüfuzun aynı hızda derinleşeceğinin itirafı oluyor. ABD sahadan askerini çekip İran ve Yemen üzerinde yoğunlaştırırken Irak’ı vekil güçlerine “emanet ediyor” ve böylece ekonomik sömürüsünün faturasını işbirlikçilerine yükleyerek “maliyeti” azaltmayı istiyor.

Kuzeyden Eklenen Halka

Bu tabloya kuzeyden yeni bir parça eklenmesiyle resim tamamlanıyor. 25 Temmuz’da Ukrayna, Hazar Denizi’nde İran bağlantılı bir kargo gemisini, bir Rus savaş gemisini ve bir petrol platformunu İHA’larla vurdu. Zelenski bunu Rusya’ya yönelik “uzun menzilli misilleme” olarak sunarken, İran vurulanın sivil bir ticaret gemisi olduğunu ve bir denizcinin öldüğünü açıklayarak sert tepki gösterdi.

Ukrayna’nın cephe hattından bin kilometre uzaktaki bu saldırısı tesadüf değil. Rusya ile İran arasındaki 2025 tarihli Kapsamlı Stratejik Ortaklık, Hazar’ı iki ülke arasındaki askeri lojistiğin ana damarına dönüştürmüştü. NATO’nun doğrudan desteklediği bir devlet, Rusya-İran ekseninin lojistik damarına saldırarak fiilen İran savaşının bir tarafı haline geliyor. Kiev’in bu hamlesi, bir bütün olarak Batı blokunun İran’ın üzerindeki baskıyı Hazar Denizi’nden de büyütme hesabının bir parçası oluyor. Böylece bütün savaşlar tek cephede birleşiyor.

Lenin, bir asırdan fazla önce ortaya koyduğu emperyalizm çözümlemesinde, tekelci sermayenin ulusal sınırlara sığmaz hale geldiği bir çağda büyük güçler arasındaki çatışma, pazarların ve nüfuz alanlarının yeniden paylaşılması mücadelesinden başka bir şey olmadığını söylemişti. Bugün Orta Doğu ve Hazar’da yaşanan da bu mücadelenin güncel biçimi. Fakat bu tablo emekçilere ve halklara hiçbir çıkış sunmuyor. Çıkış, büyük güçlerin savaşında değil, İran’da, Yemen’de, Irak’ta ve Ukrayna’da emperyalizme ve onun işbirlikçilerinin neden oldukları savaşlara karşı durabilecek emekçilerin ve halkların örgütlü mücadelesinin inşasında aranmalıdır.

Encomienda'dan Luther'e: Parsellenmiş İktidar ve Direniş Doktrini

Encomienda, İspanya'nın Amerika kıtasında kurduğu ve yerlilerin dinî eğitim ile koruma karşılığında encomenderoya haraç ödeyerek çalıştı...