Fransa etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Fransa etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Ağustos 2026 Çarşamba

(Çeviri) Karl Liebknecht’in Zimmerwald Konferansı’na Mektubu

Çevirmenin Notu: Karl Liebknecht’in hapishaneden yazdığı bu mektup[1], Eylül 1915’teki Zimmerwald Konferansı’nda okunmuştur. John Riddell tarafından İngilizceye çevrilen yazıya şu linkten ulaşabilirsiniz:

https://johnriddell.com/2015/08/21/zimmerwald-1915-karl-liebknechts-letter-to-the-conference/

 

Sadece bu birkaç satırı aceleyle yazdığım için beni bağışlayın.

Militarizm tarafından hapsedilmiş ve zincirlenmiş durumdayım, bu yüzden yanınızda olamıyorum. Yine de kalbim, aklım ve tüm ruhum sizinle birlikte.

İki ciddi göreviniz var; biri katı bir görevden, diğeri ise kutsal bir coşku ve umuttan kaynaklanıyor:

  • Almanya, İngiltere, Fransa ve diğer yerlerdeki Enternasyonal’in firarileri ve dönekleriyle acımasız bir hesaplaşma.
  • Bayraklarına sadık kalan ve uluslararası emperyalizme bir santim bile taviz vermemeye kararlı olanlara, öldürülseler bile, karşılıklı anlayış, cesaret ve teşvik göstermek. Ve uluslararası sosyalizmin temellerine sıkı sıkıya bağlı kalarak, direnmeye, sağlam durmaya ve mücadele etmeye kararlı olanların saflarında Ordnung (düzen)[2] sağlamak.

Dünya savaşına karşı tutumumuzun ilkeleri, kapitalist toplumsal düzene ilişkin görüşümüzün özel bir örneği olarak kısaca açıklanabilir. Umarım kısaca olur, çünkü hepimiz, hepiniz bu konuda birleşmiş durumdasınız ve birleşmek zorundasınız.

En büyük görevimiz, her şeyden önce bu ilkelerden doğan pratik sonuçları ortaya koymak ve bunu her ülkede kararlı bir şekilde uygulamaktır.

İç barış değil, iç savaş![3]

Sınıflar arasındaki sahte ulusal ve sahte vatansever uyumun üstünde ve ona karşı proletaryanın uluslararası dayanışması. Devletler arası savaşın üstünde ve ona karşı uluslararası sınıf mücadelesi. Barış ve sosyalist devrim için uluslararası sınıf mücadelesi.

Bu mücadele nasıl yürütülmelidir? İşte bunu belirlemeliyiz. Gerekli güçleri geliştirmek ve bunları ulaşılabilir hedeflere yönlendirmek, ancak işbirliği yoluyla, her ülkede birbirini güçlendiren ve birbirinin gücünü artıran eylemler yoluyla başarılabilir.

Her ülkedeki dostlarımız, diğer tüm ülkelerdeki dostlarının umutlarını ve geleceğini ellerinde tutuyorlar. Her şeyden önce Fransız ve Alman sosyalistleri, sizler birbirinizin kaderini ellerinizde tutuyorsunuz. Fransa’daki dostlar, size yalvarıyorum, ulusal birlik sloganlarının tuzağına düşmeyin. Sizler bu çağrılara karşı bağışıklısınız! Ancak aynı derecede tehlikeli olan parti birliği sloganının da tuzağına düşmemelisiniz.

Hükümet yanlısı politikalara karşı her protesto, onu reddettiğinize dair her işaret, sınıf mücadelesini ve bizimle, proleter barış iradesiyle dayanışmayı cesurca beyan etmeniz, mücadele ruhumuzu güçlendirir ve gücümüzü on kat artırır. Aynı şekilde, biz Almanya’da dünya proletaryası adına ve onun kapitalizmin– ve çarlık, imparatorluk, junkerizm[4] ve militarizmin- ve dahası uluslararası militarizmin zincirlerinden ekonomik ve siyasi kurtuluşu için mücadele ediyoruz.

Almanya’da, Alman halkının siyasi ve toplumsal kurtuluşu için, Alman emperyalizminin gücüne ve toprak hırsına karşı, Avrupa’nın kalbine sıkışmış talihsiz Belçika’yı bağımsızlığına ve özgürlüğüne kavuşturacak, Fransa’yı da Fransız halkına geri verecek bir barış için mücadele ediyoruz.

Fransa’daki kardeşlerimiz, talihsiz durumunuzun olağanüstü zorluklarının gayet farkındayız ve tüm halkların işkence gören ve ezilen kitleleriyle olduğu gibi sizinle de aynı acıyı paylaşıyoruz. Sizin talihsizliğiniz bizim de talihsizliğimizdir; tıpkı bizim acımızın da sizin acınız olduğunu bildiğimiz gibi.

Mücadelemiz sizin de mücadeleniz olsun. Size yardım etmeye yemin ettiğimiz gibi, siz de bize yardım edin.

Yeni Enternasyonal, eskisinin yıkıntıları üzerinde yükselecek; aslında, ancak bu yıkıntılar üzerinde ve yeni ve daha sağlam temeller üzerinde yükselebilir. Dostlar, her ülkenin sosyalistleri, bugün geleceğin yapısının temel taşını atmalısınız. Sahte sosyalistlere karşı uzlaşmaz bir hüküm verin. Her ülkede, özellikle de Almanya’da, kararsızları ve şüphecileri kararlı bir şekilde ileriye sürükleyin.

Hedefimizin büyüklüğü, sizi anın sınırlamalarının ve kısıtlamalarının ve bu korkunç zamanların acılarının üstüne çıkaracaktır.

Yaşasın halklar arasındaki geleceğin barış! Yaşasın anti-militarizm!
Yaşasın sosyalizm– enternasyonalist, halkları özgürleştiren ve devrimci sosyalizm!

Bütün ülkelerin proleterleri, bir kez daha birleşin!

Karl Liebknecht



[1] Horst Lademacher (der.), Die Zimmerwalder Bewegung, Lahey: Mouton, 1967, s. 55-56’dan çevrilmiştir. İtalik yazılar orijinal metindeki gibidir.

[2] Almanca “Ordnung” (düzen) kelimesi, o dönemin önemli bir Almanca sözlüğünde “Belirli bir kılavuz bakış açısına dayanan, bir dizi şeyin veya eylemin sistematik ve etkili bir sıralaması” olarak tanımlanmaktadır. Meyers Grosses Konversations-Lexikon, 1905-09.

[3] “İç barış” [Burgfrieden], işçi örgütlerinin savaş süresince kapitalist sınıfa karşı mücadelelerini askıya alacakları anlamına geliyordu; “iç savaş” çağrısı ise bu mücadelenin yeniden başlatılması ve gerekli her türlü yolla sürdürülmesi gerektiği anlamına geliyordu.

[4] Kaiser, Almanya’nın imparatoruydu; Junkerler ise Alman toprak sahibi aristokrasisiydi.

5 Mayıs 2026 Salı

(Çeviri) Türk Zaferi - Manabendra Nath Roy

Çevirmenin Notu: Bu yazı, Komünist Enternasyonal'in (Komintern) resmi yayın organı olan International Press Correspondence adlı derginin 17 Ekim 1922 tarihli 89. sayısında yayımlanmıştır. Einde O’Callaghan tarafından İngilizceye çevrilen yazıya şu linkten ulaşabilirsiniz: https://www.marxists.org/archive/roy/1922/10/turk-vict.htm

Büyük Yunanistan hayali paramparça oldu. Kral Konstantin, “sadık tebaasının istekleri doğrultusunda ve çok sevdiği Yunanistan’ın yararı için” bir kez daha cömertçe tahttan çekildi.

Venizelos henüz kamuoyu önünde yönetimi eline almamış olsa da, perde arkasından ipleri elinde tutuyor. Sık sık yaptığı ziyaretlerinde her seferinde sunduğu yeni ve gizemli önerilerle, Manş Denizi’nin iki yakasındaki Dışişleri Bakanlıklarını sürekli meşgul ediyor. Kurnaz Giritli, Büyük Yunanistan hayallerini canlı tutmak için vazgeçilmez olan askeri desteğe sahip olduğundan emin olmadıkça Yunanistan'ı kurtarma görevini üstlenmeyecektir. Baş düşmanı Tino'nun ikinci kez düşüşünün ertesi günü Atina'ya dönmemesinin nedeni, Downing Street'ten[1] koşulsuz destek sözünü alamamış olmasıydı.

Türk Ordusu’nun zaferi o kadar eziciydi ki, İngiliz Hükümeti, barbar Türkleri Avrupa’nın dışında tutmak için “Yunan halkının büyük ve kararlı mücadelesini” yönetmesi üzere Venizelos’u görevlendirmeden önce iki kez düşünmek zorunda kaldı. Bu, İngiliz Emperyalizmi’nin belli bir tereddüt duymadan göze alamayacağı, çok ciddi askeri sonuçlar doğuracaktı. Ancak kraliyet muhalifinin aksine, Venizelos her iki kampta da dostlara sahip olduğu için şanslıydı. O, Quai d’Orsay’ın[2] himayesindeydi ve Sir Basil Zaharoff[3] aracılığıyla Lloyd George-Churchill klikinin de güvenini kazanmıştı. Böylece, Fransızların antipatisinden muzdarip olan Konstantin’e göre daha avantajlı bir konumdan oyunu oynayabiliyordu.

Fransız desteğinin Yunan emperyalizminden tamamen çekilmemesi için Konstantin tahttan çekilmek zorunda kaldı. Kraliyet bayrağı altındaki bir “Büyük” Yunanistan yalnızca İngiliz desteğine güvenebilirken, Venizelos yönetimindeki bir Büyük Yunanistan ise Manş Denizi’nin öteki yakasındaki iki rakibe de güvenebilirdi. Venizelos bu oyunu oynuyor ve 21 Eylül tarihli Müttefiklerin Ortak Notu, onun diplomasisinin en azından kısmi başarısını gösteriyor. Türkiye'nin arkasında beliren Sovyet Rusya hayaletine bakıldığında, Fransız ve İngiliz finans çevreleri arasındaki rekabetin keskinliği azalmış görünüyor. Kemalist ordunun arkasındaki görünmez güç, Milliyetçi Türkiye'nin koruyucusu rolünü üstlenerek Yakın Doğu'yu tekeline almak isteyen Fransız sermayesinin kalbine korku salmış gibi görünüyor. İngiltere yerine Sovyet Rusya'nın İstanbul’a yerleşmesi, Fransa için pek de hoş bir ihtimal değildir. Bu nedenle Fransa tereddütlü bir tutum sergilemektedir; bu nedenle de M. Franklin Bouillon[4], Fransız hükümetinin Kemal ile ne kadar ileri gidebileceğini anlayabilmek amacıyla Ankara'ya ani bir ziyaret gerçekleştirmiştir.

Yunan kuvvetlerinin morali tamamen bozulmuştu; Boğaz’ın Asya yakasındaki İngiliz birlikleri, Türklerin ilerleyişine direnmek için son derece yetersizdi; Ankara ordusunun önünde İstanbul’a giden yol neredeyse açıktı. Yine de Mustafa Kemal, genel bir duraklama emri vermek ve düşmanlarıyla müzakereye hazır olduğunu ilan etmek zorunda kaldı. O, askerî açıdan bu politikanın intihar anlamına geldiğini bilecek kadar iyi bir komutandır; zira bu, düşmana kuvvetlerini seferber etmek için zaman kazandırıyordu. İki hafta önce yapılabilecek olan şey, bugün artık kesinlikle imkânsız hale gelmişti. Kemalist kuvvetler artık Boğazlara saldırıp İstanbul’u ele geçirecek durumda değillerdi. Türk komutanlığı neden böyle bir şeyin olmasına izin verdi? Neden zaferin meyvelerinin parmaklarının arasından kayıp gitmesine izin verdiler?

Bu Yakın Doğu oyununun piyonlarının Londra ve Paris’teki gizemli eller tarafından yönlendirildiğini bilenler için cevap çok basittir. Kemal, kurtuluşun eşiğindeki Türk köylülerinin devrimci toplumsal gücüne güvendiği sürece bir zaferden diğerine ilerledi; ancak devrimci bir ilhamdan ya da bakış açısından yoksun bir askeri diktatör gibi, İngiliz emperyalizmine karşı entrikalar çeviren Fransız emperyalizminin boyunduruğuna girdi. Böylece, Türk köylülerinin kanı ve acısıyla kazanılan zafer, pratikte geçersiz kılınma tehlikesiyle karşı karşıya kalacak ve Kemal'in Türk köylülerinin devrimci gücünden çok güvendiği iki emperyalist grubun rekabeti, emperyalizmin dünya çapında bir etken olarak konumunu korumak için etkisiz hale getirilecektir. Sık sık yapılan nota alışverişlerinin, zaman zaman yapılan ancak sadece tehdit sınırlarını aşmayan tehditlerin, gizli ve açık konferansların gerçek anlamı budur; bu konferanslar, Türklerin muhteşem zaferi ve Yunanistan'ın en az o kadar muhteşem çöküşüyle sonuçlanmıştır.

Yakın Doğu’daki bu çatışmanın nihai sonucu ne olursa olsun, Hindistan’a kadar uzanan Doğu ülkelerindeki siyasi ve manevi etkisi büyük olmuştur. Emperyalist rekabetin ağlarına yakalanan Kemal, Batı Avrupa diplomasisinin bağlarından tamamen kurtulma cesaretini göstermedikçe, askerî açıdan zaten savunulamaz hale gelmiş olan hâkim konumunu terk etmek zorunda kalabilir. Çünkü Batı Avrupa diplomasisinin dostluğu ve desteği, bankacıların ve finans devlerinin çıkarlarına göre belirlenmektedir.

Ancak, muzaffer İtilaf Devletleri’nin onayıyla kurulan ve Londra’nın koşulsuz desteğini alan Büyük Yunanistan’ın artık geçmişte kaldığı gerçeği, sadece tüm Küçük Asya’nın değil, Trakya’nın bir kısmının da Türk olacağı gerçeği ve bir Doğu ulusunun, kendisini sonsuz köleliğe mahkûm etmeyi isteyen Avrupa emperyalizmine karşı başarıyla mücadele edebileceğini kanıtlamış olması, başlı başına tüm ezilen halklar için büyük bir ilham kaynağıdır. Örneğin, bu deneyimin, Hintli Müslümanları, Hilafetin sürdürülmesine yardımcı olmak için şimdiye kadar gösterdikleri çabanın boşuna olduğuna ikna edeceği beklenebilir. Türklerin, İtilaf Devletlerini Milletler Cemiyeti tarafından onaylanan Antlaşma'nın bir bölümünü reddetmeye zorlama yeteneği, şüphesiz Iraklı Arapları, Sir Percy Cox'un[5] mandacı diktatörlüğüne karşı isyan etmeye teşvik edecektir. İngilizlerin İran’daki etkisi çoktan geçmişte kaldı. Mısır, üst sınıf politikacıların ihanetine rağmen kronik bir isyan halindedir. Burjuva milliyetçiliğinin acımasız baskısı ve iflası sonucunda bir ölçüde demoralize olan bu isyan, yeniden canlanma belirtileri göstermektedir. Türk zaferinin manevi etkisi genel olarak budur. Ancak daha derin sonuçlar da beklenmelidir; bu sonuçlar, Doğu ülkelerindeki devrimci milliyetçi unsurların bakış açısında köklü bir değişime yol açacak ve hatta ezilen halkların isyanının toplumsal karakterini bile dönüştürebilecektir.

Milliyetçi Türkiye’nin Sovyet Rusya ve Fransa tarafından desteklendiği, İngiltere’nin ise Yunanistan’ın arkasında durduğu bilinmektedir. Fransa’nın, İngiliz muhalefetine rağmen Sevr Antlaşması’nı fiilen reddetmesi, Doğu ülkelerindeki burjuvazi üzerinde son derece olumlu bir etki yarattı. Böylelikle, baş emperyalist hükümetlerin baskısına karşı demokratik ulusların dostluğunu kazanma yönündeki eski fikir –ki bu fikir, Dünya Savaşı deneyimiyle büyük ölçüde sarsılmıştı– yeniden canlanmaya başladı. Bu fikrin sinsi etkileri iyi bilinmektedir. Bu fikir, mevcut emperyalizmin yerini almaya çalışan yeni bir emperyalizmin nüfuzuna zemin hazırlamaktadır. Türkiye, kendi diplomatları ve askeri kliklerin körüklediği bu emperyalist rekabet yüzünden paramparça olmuştur; bu kişiler, kendi konumlarını güçlendirme umuduyla, halkı emperyalist açgözlülüğün sunağında kurban ettiler. Bu suç niteliğindeki politikaların sonucu, Türkiye'nin bir ulus olarak parçalanması oldu ve bu parçalanma tehdidine karşı halkın ayaklanması, bugünkü milliyetçi hareketi doğurdu.

Ankara’da yeni kurulan Milliyetçi Hükümet, tüm İtilaf Devletleri tarafından yok edilmekle tehdit edildiğinde, tek yardım eli Devrimci Rusya’dan geldi. Ancak çok geçmeden Fransa, Türkiye’yi rakibi İngiltere’ye saldırmak için bir araç olarak gördü. Fransızların mandası altındaki topraklardan çekilmesi büyük yankı uyandırdı, ancak Franklin Bouillon tarafından imzalanan Ankara Anlaşması’nın altında yatan gerçek anlaşma, sıradan halk tarafından bilinmiyordu. Türk aydınlar ve militaristler, ki militaristler Prusyalı meslektaşlarıyla işbirliği yapmanın daha kârlı olduğunu fark edene kadar, hepsi de Fransa yanlısıydı. İngiliz liberalizminin ardındaki ticari çıkarların geleneksel Türk karşıtı politikası, Fransız finans sermayesinin Türkiye'ye girişine izin verdi. Osmanlı borcunun yüzde 70'inden fazlası Fransız bankalarının elindeydi. Bu muazzam meblağın geri kazanılması, kronik olarak kapatılamayan büyük bir bütçe açığı çeken Fransa için, mandası altındaki toprakları elde etmesi karşılığında yapılan pek de elverişsiz bir anlaşma değildi. Ardından gelen büyük demiryolu ve madencilik imtiyazları, tüm Türkiye'yi Fransız finans sermayesinin diktatörlüğüne kazandırmak için çok iyi bir başlangıç oldu.

Böylece Fransız-Türk Anlaşması, diğer muzaffer imzacı devletler açısından Sevr Antlaşması’nın ölüm fermanını imzaladı; ancak zaferin tamamını Fransa’ya mal edecek bir dönemi başlattı. Ankara Hükümeti, Paris’in pek de özverili olmayan bu dostluğunu, önce askeri bir zorunluluk olarak, sonra İngiltere’yi korkutmak için diplomatik bir hamle olarak kabul etti. Ancak bu aslında, Türk egemen sınıfının devrimci sonuçlarından korktuğu Rusya’yla yakınlaşmaya karşı bir denge bulmak içindi. Türk egemen sınıfı, Milliyetçi devrimin belkemiğini oluşturan köylüleri, İşçi ve Köylü Hükümeti’nin yardımıyla yönetirken, iç politikada üst sınıf egemenliği teorisine bağlı kalmanın uzun vadede sürdürülebilir olmayacağından korkuyordu. Bu korku doğal olarak bir güvensizlik yarattı ve Fransızlar bu güvensizliği kendi çıkarları için kullandılar.

Ancak mevcut kriz durumu netleştirmiştir. Fransız dostluğunun yüzeyselliği ortaya çıkmıştır. Türk liderler, Fransız patronlarının kendilerinden oynamalarını istedikleri gerçek rolü hâlâ fark etmedilerse, gerçekten de çok kalın kafalı olmalılar. Onlar, Manş Denizi’nin iki yakasında yer alan iki emperyalist hükümetin oynadığı oyunda birer piyon olmalılar. İngiltere, Avrupa'daki Fransız militarizminin taleplerine ve tüm dünyanın ekonomik sömürüsünden önemli bir pay alma talebine boyun eğdiği anda, iki emperyalist güç arasındaki rekabetin şiddeti azalır. Sonuç olarak Türklere durmaları emredilir ve böylece kesin bir zafer şansı kaçırılır. Bu, Franklin Bouillon'un Kemal'e ilettiği ve onu, askeri zafer kesinleşmişken müzakere lehine bir bildiri yayınlamaya zorlanan, Ankara'daki Büyük Millet Meclisi'ne iletmesi için ikna ettiği mesajın aynısıydı. Bu mesaj göz ardı edilseydi, Türkler Paris'teki dostlarının emirlerine aykırı davranacak kadar cesur olsalardı, Avrupa siyasetinde defalarca ölmüş ve gömülmüş olan İtilaf Devletleri'nin birleşik muhalefetiyle karşı karşıya kalacaklardı.

Ezilen Doğu halkları arasındaki devrimciler, bu olaydan büyük bir ders çıkaracaklardır. Emperyalizmin şu ya da bu ulusun sınırlarıyla sınırlı olmadığını, hiçbir ulusun doğuştan emperyalist olmadığını ve emperyalizmin uluslararası ölçekte bir ekonomik olgu olduğunu öğrenecekler ve bu da onlar için büyük bir kazanç olacaktır.

Amerika’nın Boğazları savunmak için Müttefikler’in yanında yer alacağı ve Hıristiyan azınlıkları korkunç Türklerden korumak gibi kutsal bir görevi üstleneceği yönündeki açıklaması, tabloyu tamamlıyor. Çeşitli emperyalist güçler arasında ganimetin paylaşımı konusunda rekabet var, ancak yağma konusunda hepsi birlikte hareket ediyor. Çünkü, örneğin, Fransızların Türk milliyetçi davasına koşulsuz desteği, İngiliz siyasetinin olduğu kadar Fransız siyasetinin de temelini oluşturan emperyalizmin haklarına bir meydan okuma olacaktır. Doğu halkları, bu acı derslerden ve hayal kırıklıklarından, ulusal özgürlüklerinin soygun çetesinin hiçbir üyesi tarafından olumlu karşılanmayacağını öğreneceklerdir. Sadece Avrupa işçi sınıfı, emperyalistlerin ortak muhalefetine rağmen devrimin bayrağını dalgalandırmaya devam ettiği için ezilen halkların özgürlüğünün gerçek dostu olabilir; çünkü her ikisinin de refahı, emperyalizmin yok edilmesine bağlıdır.

Milliyetçiliğin üst sınıflardan olan liderleri, emperyalizme karşı doğrudan bir tavır almamaktadırlar. Onların muhalefeti, ya bir tarafa ya da diğerine yöneliktir; bu nedenle kaçınılmaz olarak emperyalist diplomasinin bir tarafının ya da diğerinin elinde birer araç olarak hareket etmektedirler.

Türk halkı, liderlerini entrikacı emperyalist diplomatlarla oyalanmaktan vazgeçip Devrimci Rusya'nın dostluğuna cesurca güvenmenin gerekliliğini anlamaya zorladığında, Türk zaferi ancak o zaman tamamlanmış olacaktır.

Aynı durum, Türk deneyiminden çok şey öğrenecek olan diğer Doğu halkları için de geçerlidir.


[1] Londra'nın Westminster semtinde bulunan ve Birleşik Krallık Başbakanı'nın resmi konutu ile ofisine ev sahipliği yapan tarihi bir sokaktır. (ç.n.)

[2] Fransa Dışişleri Bakanlığı'nın ana binasına ev sahipliği yapan tarihi rıhtım caddesidir. (ç.n.)

[3] Muğla doğumlu Osmanlı Rumu asıllı, 20. yüzyılın başlarında dünyanın en zengin ve etkili uluslararası silah tüccarlarından biri olan sanayicidir. (ç.n.)

[4] Kurtuluş Savaşı sırasında Fransa ile Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) arasındaki ilişkilerde kilit rol oynamış bir Fransız siyasetçi ve diplomattır. 20 Ekim 1921'de Fransa adına imzaladığı Ankara Antlaşması'nı Franklin-Bouillon Antlaşması olarak da bilinir. (ç.n.)

[5] Birinci Dünya Savaşı sonrası Orta Doğu'nun, özellikle de Irak ve Basra Körfezi bölgesinin siyasi sınırlarının şekillenmesinde en önemli rolü oynayan Britanyalı bir asker ve diplomattır. (ç.n.)

28 Nisan 2026 Salı

(Çeviri) Boğazlar Savaşı - Karl Radek

Çevirmenin Notu: Bu yazı, Komünist Enternasyonal'in (Komintern) resmi yayın organı olan International Press Correspondence adlı derginin 29 Eylül 1922 tarihli 83. sayısında yayımlanmıştır. Einde O’Callaghan tarafından İngilizceye çevrilen yazıya şu linkten ulaşabilirsiniz: https://www.marxists.org/archive/radek/1922/09/straits.htm

Diplomatik Durum

Boğazlar üzerindeki mücadeleyle ortaya çıkan diplomatik durum, tazminat meselesiyle ilgili diplomatik durumla tam bir paralellik göstermektedir. Sadece İngiltere ve Fransa’nın rolleri değişmiştir. İngiltere, Almanya karşısında barışsever ve itidalli bir unsur rolünü oynarken, Türk meselesinde bu rolü üstlenen Fransa’dır. Fransız basını şu anda askeri maceranın aptallığı, kılıç sallamanın yararsızlığı ve ihtilaflı meselenin müzakere ve karşılıklı mutabakat yoluyla çözülmesi gerektiği konusunda yazılar yazmaktadır.

Her iki durumda da barışçıl açıklamalar, emperyalist çıkarları örtbas etmek için yapılan ikiyüzlü bir maskelemeden ibarettir. Alman pazarına ihtiyaç duyan ve Almanya’yı Fransa’ya karşı bir denge unsuru olarak kullanmak isteyen İngiltere, Batı’da barış meleği olarak görünürken, Doğu’da ise Versay’ın Shylock’u[1] rolünü oynamaktadır. Müslüman dünyasını İngiltere’ye karşı kışkırtmak, Türkiye’yi Mısır ve Hindistan’daki İngiliz konumuna karşı güçlendirmek ve Doğu’daki baskı aracılığıyla İngiliz emperyalizmini Avrupa’daki yağma seferberliğinde daha uysal hale getirmek için Fransa, Doğu’da barış meleği olarak görünmektedir.

M. Poincaré, İngiliz rolünü şaşırtıcı bir ustalıkla oynamaktadır. Fransa, Almanya’nın Tazminat Komisyonu’nun kararlarını uygulamayı reddetmesi durumunda Ruhr havzasını işgal etme tehdidini kullandığında, İngiltere, Almanya’nın Versay Barış Antlaşması’nı yerine getirmesi gerektiği konusunda prensipte hemfikir olmasına rağmen, Almanya’ya karşı herhangi bir askeri girişimde yer almayacağını ilan etti. Bugün Fransa da benzer bir açıklama yapıyor. Fransa, Mart ayında Paris’te düzenlenen Müttefikler Konferansı kararlarının uygulanmasına prensipte katılıyor; ancak buna rağmen, Çanakkale Boğazı’nın Asya kıyısından birliklerini geri çekiyor; bu da, Türkiye’de meydana gelebilecek olası askeri çatışmaların tüm sorumluluğunu İngiltere’ye yüklemek istediği anlamına geliyor. Bu şekilde Fransa, sadece İngiltere'yi tecrit etmek ve Türkiye’nin baskısını güçlendirmekle kalmıyor, aynı zamanda İtilaf Devletleri'nin ittifakının sürdürülmesini İngiliz siyasetinin en önemli noktası olarak gören Muhafazakar Parti'deki unsurların Lloyd George'a karşı hoşnutsuzluğunu da körüklüyor.

Elbette bu, İtilaf Devletleri'nin ittifakının henüz dağıldığı anlamına gelmez. Fransa sadece Türk meselesine karışmasının bedelini ödemek istemektedir. Ve bu bedel giderek artmaktadır. Berliner Lokalanzeiger[2], İngiliz-Fransız anlaşmazlıklarında her zaman bedelini ödeyen Almanya'nın, büyük olasılıkla bu bedeli de ödemek zorunda kalacağını iddia ederken tamamen haklıdır.

Askeri Durum

Asıl soru, Türk ordusunun başarı umuduyla İstanbul’u ve Boğazları ele geçirmeyi göze alıp alamayacağıdır. İngiliz hükümetinin önemli miktarda askeri ve deniz takviyesi gönderdiği gerçeği, bize bu soruya olumlu yanıt vermemiz için bir neden sunmaktadır. Şimdiye kadar İngiltere’nin Çanakkale bölgelerinde emrinde 12.000’den fazla askeri yoktu. Böylesine küçük bir ordu, elbette Kemal’in kuvvetlerinin ilerleyişini durduramaz. Şimdi soru, Kemal’in birliklerinin Çanakkale Boğazı’nı geçip geçemeyeceğidir. Evet, geçebilirler. Çanakkale Boğazı’nın her iki yakasındaki kaleler büyük ölçüde yıkılmış olsa da, boğazın kayalık Asya kıyısına konuşlandırılmış ağır toplar, İngiliz savaş gemilerini başarıyla bombalayabilirler. Çanakkale Boğazı çok dardır; birçok noktada kıyılar birbirinden 1.000 metreden daha az mesafededir. Kemalist topçuların ateşi altında böyle bir boğazda savaş gemilerini manevra ettirmek son derece zordur. Kemalistler, Gelibolu'ya birlikler gönderip Edirne-Dimotika hattını işgal ederek, Trakya'da Vlachopul komutasındaki 40.000 kişilik Yunan ordusunu kuşatabilirlerdi. Küçük Asya'daki Yunanların çöküşüyle morali bozulmuş olan bu ordu, o zaman sadece Kemal'in düzenli birlikleriyle değil, aynı zamanda Türk ve Bulgar isyancılarla da uğraşmak zorunda kalacaktı. Yunan işgali altındaki Trakya'dan yaklaşık 200.000 Türk, İstanbul ve çevresine göç etti. Bu kitlenin tamamı, memleketlerine dönme imkânını sabırsızlıkla beklemektedir. Bulgarlar konusunda ise, Bulgar hükümetinin tarafsızlığını korumaya yönelik çabalarına rağmen, önemli sayıda Bulgar’ın sadece Makedonya’da değil, Trakya’da da devrimci ulusal örgütlerde aktif olduğu şüphe götürmez bir gerçektir. Bulgarlar Ege Denizi’ne erişim arzulamaktadır ve Dedeağaç limanı Bulgarların hedefindedir.

Kemalist ordunun Boğazları ele geçirmeyi hedefleyip hedeflemediği henüz kesinleşmemiştir; ancak bu görevi yerine getirebilecek güçtedir. Boğazların ele geçirilmesi, İngiltere ile savaşın devam etmesi anlamına gelir. Kemal’in bu konuda kararlı olup olmadığını bilmiyoruz. Onun kararı sadece askeri güçlerinin gücüne ve ülkenin ekonomik kaynaklarına değil, aynı zamanda Kemal Paşa'nın Fransa'nın desteğine ne ölçüde güvenebileceğine de bağlıdır. Kemalistlerin Boğazlara yönelik saldırıdan vazgeçip, İngiliz egemenliğinin en zayıf noktası olan, İngiliz kuvvetlerinin çok zayıf olduğu ve hiçbir savaş gemisinin gönderilemeyeceği Mezopotamya'ya bir darbe vurmaları da ihtimal dahilindedir.

İngiltere Ne Yapacak?

Boğazlar meselesinin yakın gelecekte hangi yöne gideceği, askeri mi yoksa diplomatik yollarla mı çözüleceği konusunda, İngiltere'nin amaçlarına bir göz atmak önemlidir.

İngiliz basını, Trakya'daki Bulgar ve Yunan nüfusunun Türklerin eline bırakılmaması gerektiğini ilan ediyor. İngiliz siyasetini ulusal motiflere dayandırıyorlar. Bu nedenle, Manchester Guardian'da[3] Arnold Tombey'in yazdığı makaleyi okumak çok ilginç. Bu makale, şu karakteristik gerçeğe dikkat çekiyor: İngiltere, Kıbrıs'ı 78 yıldır kontrolü altında tutuyor. İngilizler, gizli bir anlaşma ile Kıbrıs'ı Türkiye'den aldıklarında, Ruslar tarafından işgal edilen Kars ve Ardahan'ın tekrar Türklerin eline geçmesi halinde Kıbrıs'ı iade etmeye söz vermişlerdi. Kars ve Ardahan zaten Türkiye'nin elindedir. Ancak Kıbrıs, Yunan nüfusuna bakılmaksızın bir İngiliz kolonisidir. İngilizler, Türklerle yaptıkları müzakerelerde milliyet ilkelerine atıfta bulunduklarında, onlara şu İngiliz atasözüyle cevap verilebilir: “Hayırseverlik önce evden başlar.”

İngiliz basını, “Milletlerin Özgürlüğü”nün yanı sıra “Seyir Özgürlüğü” ilkesine de atıfta bulunmaktadır. Ancak Çanakkale Boğazı, Cebelitarık, Süveyş, Aden veya Singapur’dan ne açıdan daha iyi ya da daha kötüdür? İngiltere, Akdeniz’e, Kızıldeniz’e veya Hindistan’dan Pasifik Okyanusu’na girişlerde kendi gemileri dışında hiçbir geminin girmesini engelleyebilecek konumda ise, seyir özgürlüğünün anlamı nedir?

İngilizlerin son argümanı daha da ilginçtir, çünkü bizi İngiliz emperyalizminin propagandacı mitlerinden İngiltere’nin gerçek amaçlarının alanına götürür. Lloyd George’un yayın organı The Daily Chronicle[4], “İngiltere, Karadeniz’e girişinin kendisine kapatılmasına izin vermeyecektir” diye ilan etti.

Bu açıklamanın anlamı nedir? 1914'te İngilizler, Türklerden İngiliz gemilerinin Çanakkale Boğazı'ndan geçiş iznini aldıklarında, o sırada Almanya'ya karşı savaşan Rusya ile ittifak halindeydi. İngiltere artık Rusya ile ittifak halinde değil ve Rusya da artık kimseyle savaşmıyor. Son yıllarda ticaret gemilerinin serbest geçişinin önündeki en büyük engel, istediği zaman Rusya’ya giden gemilerin geçişine izin veren ya da alıkoyan İngiltere olmuştur. İngiltere bunu yapmayı bıraktığında, Ege Denizi’nden Karadeniz’e gelen tüm ticaret gemileri barış zamanlarında serbest geçiş hakkına sahip olacaktır. Savaş zamanlarına gelince, İngiltere'nin gelecekte bizimle ittifak halinde diğer güçlere karşı savaşacağımızı mı yoksa Türkiye'nin İngiltere'nin Sovyet Rusya'ya yardım etmesini engelleyebileceğini mi düşündüğünü sormalıyız... Türkiye ile İngiltere'den daha yakın bir ilişki içindeyiz ve İngiltere'nin yakın gelecekte müttefikimiz olacağını düşünmesini gerektirecek hiçbir işaret görmüyoruz. Her halükârda, İngiltere bize bu tür işaretlerin varlığına dair hiçbir bilgi vermemektedir. Siyaset ile aşk arasında bir ayrım vardır; siyasette hiçbir şeyin kendiliğinden anlaşılır değildir, aksine kesin bir beyan gerektirir.

İngiltere'nin, Sovyet Rusya'ya sözde düşmanlarına karşı yardım etmesinin engellenme olasılığından çok, Boğazları Türkler ve Sovyet Rusya'ya karşı baskı uygulama aracı olarak nasıl elinde tutabileceği ile ilgilendiğinden endişe duyuyoruz.

İstanbul Türkiye'nin başkenti olduğu sürece, Gelibolu'da bir İngiliz garnizonunun varlığı ve İngiliz savaş gemilerinin Çanakkale Boğazı'ndan serbest geçişi Türkiye için acil bir tehdit teşkil etmektedir. Rus donanmasının zayıflığı nedeniyle bu durum, Rusya için de tehlike anlamına gelmektedir. Ve İngiltere'nin Boğazlar için verdiği tüm mücadele, İngiltere'nin, İngiliz emperyalizminin Türkiye ve Sovyet Rusya üzerinde silahlı baskı uygulayabilme imkânı için verdiği mücadeleden başka bir şey değildir.

Sovyet Rusya ve Çanakkale Boğazı

Rus hükümeti, Dışişleri Halk Komiserliği aracılığıyla bir nota göndererek, Karadeniz’e kıyısı olan tüm ülkelerin katılımının vazgeçilmez olduğu bir uluslararası konferansla Yakın Doğu’da bir savaşın önlenebileceği gerçeğine İngiliz hükümetinin dikkatini bir kez daha çekti. İngiliz basını bu notaya çok görkemli bir şekilde yanıt verdi. Lord Balfour, Karahan’ın[5] notasına hiçbir yanıt vermedi. Ancak bu, çok inatçı olan gerçekleri hiç de değiştirmez.

Askeri durum, İngiliz gemilerinin Çanakkale Boğazı'ndan geçmeyi başarsalar bile Marmara Denizi'nden çıkmalarını engellemeyi mümkün kılıyor. Sovyet Rusya'sının dahil olmadığı tüm çözümler, basitçe gerçek güç dengesini hesaba katmadıkları için uygulanamaz olacaktır. Müttefiklerin, Rusya ve Türkiye olmadan Yakın Doğu meselesini Sevr Antlaşması’nda çözmeyi umdukları zaman çok da uzak değildir; Sevr Antlaşması’ndan bu yana sadece iki yıl geçmiştir. Ancak o zamandan beri Sovyet Rusya, Beyaz Rusya’yı nihayet yok etmiş ve artık sadece bugünkü Rusya’nın emekçi kitleleri adına değil, aynı zamanda gelecek nesiller adına da konuşmaktadır.

Bu arada, yenilgiye uğramış ve zayıflamış Türkiye, hayatta olduğunu ve harekete geçebileceğini kanıtladı. Bu nedenle, Kemal Paşa nefes alabilmek için Türk halkının çıkarlarına aykırı bir şekilde Boğazlar sorununun çözümüne girmeye zorlansa da, İngiltere her iki ülkenin hayati çıkarlarını ilgilendiren bu meselelerde Türkiye ve Rusya ile ortak bir çözümü reddetse de reddetmese de, böyle bir çözümün geçerliliği Sevr kararınınkinden daha uzun sürmeyecektir. Çünkü bu çözümler, önümüzdeki birkaç yıl içinde güçleri artmaya devam edecek olan Rus ve Türk halklarının çıkarlarına aykırı olacaktır. Ve bu türden her çözüm, yeni bir savaşın başlangıç noktası haline gelecektir.

İngiliz hükümeti, Fransızlara, belirli bir anda adaletsiz bir barışı dayatmanın kolay, ancak bunu uygulamaya koymanın çok zor olduğu konusunda pek çok kurnazca sözler sarf etmiştir.

İngiliz hükümetinin, kılıç sallamak ve Gelibolu'da ölen İngiliz emperyalizminin kurbanlarının ruhları adına yemin etmek yerine, Yakın Doğu'daki barışı şimdiye kadar dayandığı temelden daha sağlam bir temele oturtmanın faydalı olup olmayacağını sakin bir şekilde düşünmesi çok daha iyi olurdu.


[1] Shylock, William Shakespeare'in Venedik Taciri adlı oyununda yer alan kurgusal, Yahudi bir tefecidir. Oyunda hem zalim bir kötü adam hem de maruz kaldığı ırkçılık nedeniyle trajik bir kurban olarak resmedilmektedir. (ç.n.)

[2] 1883-1944 yılları arasında Berlin'de yayımlanan, zamanının en yüksek tirajlı ve etkili Alman günlük gazetelerinden biriydi.(ç.n.)

[3] 1821 yılında Manchester'da kurulan, liberal çizgisiyle tanınan köklü bir İngiliz günlük gazetesidir. 1959'da The Guardian ismini alan gazetenin yayın hayatı bugün de sürmektedir. (ç.n.)

[4] 1872-1930 yılları arasında İngiltere'de yayınlanan, liberal/sol görüşüyle bilinen günlük gazetedir. (ç.n.)

[5] Lev Mihayloviç Karahan (1889–1937), Sovyetler Birliği’nin en önemli diplomatlarından biridir ve 1934-1937 yılları arasında SSCB'nin Ankara Büyükelçisi olarak görev yapmıştır. (ç.n.)

4 Temmuz 2023 Salı

Fransa’da İsyan Ateşi ne “Yeni” ne de “Son”

(El Yazmaları, 5 Temmuz 2023 (Toplumsal Özgürlük, Ağustos 2023 sayısı))

Son 250 yılın çoğunda olduğu gibi Fransa sokakları yine isyan sesleriyle dolu. Bu sefer isyanın fitilini ateşleyen ise polis cinayeti. Cezayir asıllı 17 yaşındaki Nahel’in polis tarafından katledilmesi nedeniyle başta banliyöler olmak üzere Fransa’nın dört bir yanında eylemler gerçekleştiriliyor.

İsyan Etmek Çok “Doğal”

Fransa’da polis şiddeti yeni değil. 90’lı yıllarda özellikle göçmenleri hedef alarak başlayan ve 2000’li yıllarda artarak devam eden polis şiddeti, 2005 yılında yine banliyölerde başlayıp Fransa’ya yayılan ve yaklaşık 20 gün süren eylemlere neden olmuştu. Göçmenlere ve banliyölere yönelik sistematikleşen polis şiddetinin altında Fransa’nın sömürgeci geçmişinin yanı sıra “sınıfsal” nedenler de yatıyor.

Geçtiğimiz yüzyılın başlarında çoğunlukla işçilerin yaşadığı banliyöler, 90’lı yıllardan itibaren Fransa’nın Afrika’daki sömürgelerinden gelen göçmenlerin ağırlıkla yaşadığı yer oldu. Şehirden yalıtılmış durumda olan bu banliyölerde yaşayan insanlar en ağır işlerde çalışarak sermayeye ucuz emek-gücü sağlıyorlar. Banliyö gençliğinde ise eğitimi yarıda bırakarak enformel çalışma oldukça yaygın. Nitekim polis tarafından katledilen Nahel de paket servis elemanı olarak çalışan, eğitim süreci “kaotik” şeklinde tanımlanan biriydi.

Diğer yandan Fransız devleti tıpkı sömürgelerine dayattığı gibi banliyölere de sağlıksız yaşam koşulları dayatıyor. Kötü altyapı, uyuşturucunun “yaygınlaştırılması”, yüksek işsizlik oranı, ırkçılık ve en temel ihtiyaçların karşılanmasındaki eksiklik banliyölerdeki emekçilerin ve yoksulların isyan ederek sokakları zapt etmesinin oldukça “doğal” ve gerekli olduğunu gösteriyor.

Fransız Devlet Terörü

Bu doğallığın farkında olan Fransız devleti ise her geçen yıl devlet terörünü meşrulaştırmaya ve “yasallaştırmaya” yönelik adımlar atarak isyanın önüne geçmeye çalışıyor. 

2005’teki isyandan sonra polise daha fazla yetki veren Fransız devleti, polisin uyguladığı ırkçı şiddetin özellikle cezasız kalmasını sağladı. 2014’te IŞİD’in uyguladığı saldırılar neden gösterilerek polise, orduya ve istihbarata yaşamın her alanına müdahale etmelerine olanak sağlayacak kadar geniş yetkiler tanındı. Bunlara ilaveten 2017’de ise polis çevirmelerine daha fazla yetki veren devlet, bu çevirmeler sırasında ölen ve yaralanan insan sayısında artışa neden oldu. 

Fransız devletinin hazırlıkları bunlarla sınırlı değil. İki yıl önce emekli ve muvazzaf Fransız subaylarının “iç savaşa” dikkat çeken ve “muhtıra” olarak algılanan iki bildirisi yayınlanmış ve üstü kapatılmıştı. Birkaç ay önce ise Fransız ordusu belirli kentlerde “şehir savaşı” tatbikatı düzenledi. Diğer yandan sokaklara inerek eylemcilere saldıran  sivil faşistlerin sırtı sıvazlanarak “aşırı” sağın da önü açılıyor.

Bütün bu gelişmeler Fransız devletinin, yüzyılı aşkın süredir dünyanın dört bir yanındaki sömürgelerinde uyguladığı vahşi talana ve ülke içerisinde emekçilere yönelik sömürüsüne karşı sesini ve eylemini yükselten halkın isyanını ezmek ve yok etmek için her yolu deneyeceğine işaret ediyor.

Fakat 2018’de önce işçilerin genel grevi ve sonrasında Sarı Yelekliler’in yolları zapt etmesiyle başlayan halkın isyan süreci bu yıl önce Emeklilik Reformu Yasası’na karşı eylemler ve şimdi de  banliyölerden ülkenin dört bir yanına yayılan isyanlarla sürüyor. “Sonu” gelmeyen isyanların birbirlerinden destek, ders ve güç alıp birikerek ilerlemesi ise kapitalizmin derinleşen kriziyle terörünü arttıran Fransız devletinin işinin zor olduğu gösteriyor. 

1 Ağustos 2016 Pazartesi

Fransa’da ‘Olağanüstü’ Zamanlar

(Toplumsal Özgürlük, Ağustos 2016 sayısı)

Charlie Hebdo ve Paris katliamlarından sonra Fransa, 14 Temmuz günü Nice kentinde son yıllardaki üçüncü büyük katliamı yaşadı. 14 Temmuz Ulusal Bayramı’nı kutlayan kitleye giren tır 84 kişinin ölümüne neden oldu. Saldırıyı IŞİD üstlenirken, tırı kullanan kişinin Tunus asıllı Muhammed Lahouaiej Bouhlel oldu ortaya çıktı. 

Fransa IŞİD’in yeni savaş merkezi 

Son bir yıl içerisinde Suriye ve Irak’ta büyük yenilgiler yaşayan IŞİD, savaşın yörüngesini Avrupa’ya döndürdü. Özellikle 13 Kasım 2015’teki Paris katliamından bu yana başta Fransa olmak üzere Avrupa’da saldırılarına devam eden IŞİD, bir yandan Ortadoğu’daki yenilgi sürecini durdurmak veya yavaşlatmak isterken, diğer yandan Avrupa’daki mutsuz, ötekileştirilmiş Müslümanları kazanmaya çalıştığı görülüyor. Avrupa’da, özellikle de Fransa’da sağın yükselmesiyle Müslümanlara yönelik olumsuz bakış ve davranışların giderek arttığı görülüyor. Genellikle Cezayir ve Tunus gibi eski Fransız sömürgesi olan ülkelerden gelen Müslümanlar, uzun yıllardır yoğun emek sömürüsüne maruz kalmakla birlikte getto ve banliyölerde yaşamaya zorlanarak ötekileştirilmeye uğratmaktaydılar. Buna ek olarak sağın İslamofobik ve ırkçı davranışları yoksul Müslümanların öfke ve şiddetini giderek arttırıyor. 2000’li yıllarda banliyö ve gettolarda ırkçılık karşıtı isyanlarla dile getirilen bu öfke, giderek IŞİD’in kullandığı bir alan haline geliyor. Nitekim 26 Temmuz’da Rouen kentinde kiliseye yapılan ve rahibin öldürülmesiyle sonuçlanan saldırıyı da üstlenen IŞİD’in, savaşı “dinler arası” veya “medeniyetler arası” boyuta çekmeye çalıştığı görülüyor. Öte yandan Fransız sağının ve kısmen solun bir bölümünün de saldırıların “Batı medeniyetine”, “sekülarizme” karşı yapıldığını söylemesi de IŞİD’in ekmeğine yağ sürüyor. 

Fransa’da OHAL işçileri ve öğrencileri hedefliyor 

13 Kasım’daki IŞİD saldırısından sonra ilan edilen OHAL, giderek uzatılmış ve Temmuz ayı sonunda bitirileceği açıklanmıştı. Nice saldırısıyla birlikte OHAL tekrar uzatıldı ve ne zaman biteceğine dair bir belirti görülmüyor. Şunu da hatırlatması fayda var: IŞİD’in ya da IŞİD’in mesajları içsellestirmiş olan insanların son saldırıları OHAL koşullarında gerçekleştirildi. Yani, OHAL bu tür olayları engelleyemedi. 

Bununla birlikte son gelişmeler OHAL’in sadece IŞİD’e yönelik değil, Fransa’daki işçilere ve öğrencilere yönelik olduğunu gösteriyor. Nisan ayı başında yeni çalışma yasasına karşı başlatılan grevler ve gösteriler bütün Fransa’ya yayılmış, Avrupa Futbol Şampiyonası’na rağmen devam etmişti. Ayrıca öğrencilerin ve gençliğin de katılımıyla direniş giderek büyümüş ve sokaklar direnişçiler tarafından zapt edilmişti. Bu OHAL kapsamında Fransa devletinin, direnişlerini engelleyemediği işçileri ve öğrencileri hedef alacağı gözüküyor. Fransa hükümeti OHAL bahanesiyle gittikçe demokratik hakları kısalttı ve böylesine gerçek hedefi ne ve kim olduğunu net gösterdi. 

Ve görüyoruz ki: Fransa hükümeti OHAL ve terörizm tartışmalarını kullandı ve toplumun %60 aşkın istemediği yeni iş yasasını geçirdi. Bunu başarmak için başbakan Valls anayasanın 49.3 maddesindenden yararlandı ve meclisten bağımsız olarak bu yasayı geçirdi. 

Fransa’nın açmazları 

Fransa’nın problemi IŞİD gibi düşmanlar değildir. Fransa’nın problemleri kapitalist ve emperyalist düzenin derinleşen krizi ve Fransa’nın bu düzenin içindeki konumlanışından doğuyor. 

Kapitalizmin yapısal krizinden en çok etkilenen merkez ekonomilerinden biri olan Fransa, hem krizden çıkış için hem de AB içindeki geleneksel rakibi Almanya ile rekabet edebilmek için dışarıda emperyalist politikalara içeride ise emeğe karşı saldırılara yöneliyor. Kaddafi Libya’sına yönelik saldırılara öncülük eden ve Libya petrollerine kısmen el koyan Fransa Suriye’de aktif rol üstlenmeye çalışıyor. Fransa’nın bu emperyalist hamleleri IŞİD katliamlarıyla kendine dönmekle birlikte içerideki toplumsal katmanlar arasında çatlağa neden oluyor. Bu emperyalist hamlelerle bir bütünlük taşıyan işçi sınıfına yönelik saldırılar ise büyük bir direnişle karşılaşıyor. Fransa giderek tarihsel açıdan “olağanüstü” bir döneme giriyor ve bu dönemin nasıl biçimleneceğini Fransız işçi sınıfı, emekçileri ve öğrencilerinin direnişi belirleyecek. 


Encomienda'dan Luther'e: Parsellenmiş İktidar ve Direniş Doktrini

Encomienda, İspanya'nın Amerika kıtasında kurduğu ve yerlilerin dinî eğitim ile koruma karşılığında encomenderoya haraç ödeyerek çalıştı...