İran etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İran etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Ağustos 2026 Cumartesi

Hazar’dan Kızıldeniz’e Tek Cepheli Savaş

Her yapısal krizini yıkım ve savaşla aşmaya çalışan kapitalizm, yirmi yıla yaklaşan son krizinde de benzer bir amacı güdüyor. Derinleşen yapısal krizle ortaya çıkan hegemonya krizi, halihazırda var olan ve birbirinden bağımsızmış gibi görünen dört savaşı tek bir cephede birleştiriyor. İran’da delinen mutabakat, Yemen’de tırmanan abluka, Irak’ta ABD askerlerinin çekilirken yaptığı saldırılar ve Ukrayna’nın Hazar Denizi’nde İran’ı vurması ABD emperyalizmi ve işbirlikçilerinin topyekûn saldırı politikasında, İran ve müttefiklerinin ise topyekûn direnişte yoğunlaşacaklarına işaret ediyor.

Müzakereden Yeni Cephelere

14 Haziran’da Pakistan aracılığıyla varılan ve Pezeşkiyan ile Trump’ın dijital imzalarını taşıyan İslamabad Mutabakatı, Hürmüz’ün açılmasını ve altmış günlük bir müzakere takvimini öngörüyordu. Fakat mutabakatın mürekkebi kurumadan, 8 Temmuz’da ABD yeniden saldırıya geçti. İran da misilleme olarak komşu ülkelerdeki ABD üslerini hedefe koydu ve savaş devam etti.

Bugünlerde ise Pakistan ve Katar’ın arabuluculuğunda hazırlanan “kalıcı ateşkes” önerisine iki tarafın da olumlu yanıt verdiği duyuruldu, ama İran bu iddiayı reddetti. Sahadaki kazanımlarını öne çıkaran İran, müzakere için acele etmeyip kozlarını saha sürüyor. Müzakere masasındayken soykırımcı Epstein Koalisyonu’nun saldırılarına defalarca maruz kalan İran, artık saldırılara misliyle karşılık verip Hürmüz’ü kapalı tutarak müzakereleri “ciddiye almayacağını” ilan ediyor. Bu ilana karşılık soykırımcı-işgalci ABD ve İsrail ise bölge ülkelerini yanlarına çekmeye çalışarak savaşa İran’ı “taş devrine geri gönderene” kadar devam edeceklerini ortaya koyuyorlar.

ABD ve İsrail’in bu niyetine karşılık İran da cepheyi Yemen ve Kızıldeniz’de büyütmeye çalışıyor. Yemen’deki gerilimi belirli bir seviyede tutmak isteyen İran, müttefikleri Husiler aracılığıyla savaşı artık Kızıldeniz’e taşıyor.

Husiler temmuz ayının başında Suudi Arabistan’ın hava üslerini vurdu. Bunun ardından ay ortasında bir “deniz seyrüsefer yasağı” ilan ettiler ve izleyen günlerde petrol boru hatlarını, tankerleri ve Aramco’nun Cizan ve Yenbu tesislerini sistematik biçimde hedef tahtasına koydular.

Husilerin saldırılarından daha önemli olan ise Babülmendep Boğazı'nın kapatılması. Boğazın kapatılmasıyla İran ve müttefikleri küresel enerji akışını yeniden şekillendirmekle birlikte Suudi Arabistan gibi bölgesel güçlerin soykırımcı Epstein Koalisyonu’na destek vermelerini engellemeyi amaçlıyorlar. Nitekim Hürmüz Boğazı’nın kapatılmasına ek olarak Kızıldeniz güzergâhının da kapatılması, Suudi petrolünün ihracatını sıkıntılı duruma sokmuş durumda. Buna bir de petrol tesislerinin vurulması eklendiğinde petro-dolarla var olan bölge ülkelerinin soykırımcı Epstein Koalisyonu’na destek verme isteğini azaltıyor. Öte yandan boğazlarının kapatılması ve petrol arzındaki daralmaların meta üretim ve dolaşım süreçlerinde zaman kaybına ve maliyetlerin artmasına neden olması, kapitalizmin yapısal krizini daha da derinleştiriyor. Ve bu da ABD emperyalizmi ve işbirlikçilerinin askeri güçlerini boğazları açmaya yoğunlaştırmasına neden oluyor.

Bu yoğunlaştırmanın bir boyutu da Irak’ta görülüyor. Irak’ta 30 Eylül’e kadar tamamlanacak ABD askerlerinin çekilmesi süreci, ilk bakışta 2003’te başlayan işgalin kapandığı izlenimini veriyor. Ama Trump’ın aynı açıklamada Irak’ın petrol şirketleriyle “gelişen ilişkilerine” atıf yapması, askeri varlık geri çekilirken ekonomik nüfuzun aynı hızda derinleşeceğinin itirafı oluyor. ABD sahadan askerini çekip İran ve Yemen üzerinde yoğunlaştırırken Irak’ı vekil güçlerine “emanet ediyor” ve böylece ekonomik sömürüsünün faturasını işbirlikçilerine yükleyerek “maliyeti” azaltmayı istiyor.

Kuzeyden Eklenen Halka

Bu tabloya kuzeyden yeni bir parça eklenmesiyle resim tamamlanıyor. 25 Temmuz’da Ukrayna, Hazar Denizi’nde İran bağlantılı bir kargo gemisini, bir Rus savaş gemisini ve bir petrol platformunu İHA’larla vurdu. Zelenski bunu Rusya’ya yönelik “uzun menzilli misilleme” olarak sunarken, İran vurulanın sivil bir ticaret gemisi olduğunu ve bir denizcinin öldüğünü açıklayarak sert tepki gösterdi.

Ukrayna’nın cephe hattından bin kilometre uzaktaki bu saldırısı tesadüf değil. Rusya ile İran arasındaki 2025 tarihli Kapsamlı Stratejik Ortaklık, Hazar’ı iki ülke arasındaki askeri lojistiğin ana damarına dönüştürmüştü. NATO’nun doğrudan desteklediği bir devlet, Rusya-İran ekseninin lojistik damarına saldırarak fiilen İran savaşının bir tarafı haline geliyor. Kiev’in bu hamlesi, bir bütün olarak Batı blokunun İran’ın üzerindeki baskıyı Hazar Denizi’nden de büyütme hesabının bir parçası oluyor. Böylece bütün savaşlar tek cephede birleşiyor.

Lenin, bir asırdan fazla önce ortaya koyduğu emperyalizm çözümlemesinde, tekelci sermayenin ulusal sınırlara sığmaz hale geldiği bir çağda büyük güçler arasındaki çatışma, pazarların ve nüfuz alanlarının yeniden paylaşılması mücadelesinden başka bir şey olmadığını söylemişti. Bugün Orta Doğu ve Hazar’da yaşanan da bu mücadelenin güncel biçimi. Fakat bu tablo emekçilere ve halklara hiçbir çıkış sunmuyor. Çıkış, büyük güçlerin savaşında değil, İran’da, Yemen’de, Irak’ta ve Ukrayna’da emperyalizme ve onun işbirlikçilerinin neden oldukları savaşlara karşı durabilecek emekçilerin ve halkların örgütlü mücadelesinin inşasında aranmalıdır.

18 Temmuz 2026 Cumartesi

Hegemonya Krizinde Pekin'in Hesapları

Kapitalizmin yapısal krizinin derinleştiği ve küresel hegemonya mücadelesinin yeni aşamalara ulaştığı bu dönemde Çin'in son bir ayda attığı adımlar, büyük güç çekişmesinin nasıl işlediğini somut bir biçimde gözler önüne seriyor. Pyongyang'a yedi yıllık aradan sonra gerçekleştirilen ziyaretten Japonya ve ABD'ye yönelik nadir toprak elementleri kısıtlamalarına, NATO'nun Ankara zirvesindeki "stratejik rakip" damgasına verilen anında yanıttan Suudi Arabistan ile sürdürülen diplomatik trafiğe ve Shanghai'de kurulan yapay zekâ zirvesine dek uzanan bu hamle dizisi, Çin’in sistemin krizlerinden yararlanarak kendi güç alanını genişletmeye çalıştığının birer göstergesi olarak karşımızda duruyor.[1]

Piyon Değil Özne

8-9 Haziran'da Şi Cinping, 7 yıllık bir aradan sonra Pyongyang'a indi.[2] Çin liderinin 2026'nın ilk yurt dışı ziyaretini Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti’ne (KDHC) yapması tesadüf değil. Kim Jong Un'un son yıllarda Moskova ile kurduğu askeri-ekonomik ilişkiler (Ukrayna'ya asker ve mühimmat sevkiyatı, Rus silah teknolojisine erişim, enerji anlaşmaları) Pekin'in "geleneksel müttefiki" üzerindeki belirleyiciliğini önemli bir oranda sarsmıştı. Bu nedenle Şi'nin Pyongyang'da Kim Jong Un ile görüşmesi, bu gelişmeye karşı Çin'in bir hamlesi.

Ne var ki bu ziyaret, Pekin'in Pyongyang üzerindeki otoritesini sorunsuzca yeniden tesis ettiği anlamına gelmiyor. KDHC liderliği, Şi'nin varışından bir gün önce balistik ve seyir füzesi üretim kapasitesini artıran bir fabrikanın kapılarını Batı medyasına açarak nükleer kuvvetlerini "geometrik bir hızla" büyütme planlarını resmen açıkladı.[3] Bu açıklamayla Pyongyang, Moskova ile kurduğu stratejik ilişkiden vazgeçmemekle birlikte Pekin'in hâmiliğini kabul etse de “tek güçlü müttefik” politikasına razı olmadığını belirtiyor. Şi "hegemonyayla birlikte mücadele edelim" derken, Kim hem Çin hem de Rusya ile ilişkilerini geliştirerek “piyon” değil özne olarak kalmanın hesabını sürdürüyor.

Nadir Toprak Elementleri

Haziran 2026'nın en kritik gelişmelerinden biri, Çin'in nadir toprak elementlerinin ihracatına yönelik kısıtlamalarını yeni bir aşamaya taşımasıydı. Ocak 2026'da Japonya'ya yönelik çift kullanımlı ihracatı fiilen kesen Pekin, Haziran'da gözünü ABD'ye çevirdi ve MP Materials ile USA Rare Earth dahil 10 Amerikan kuruluşunu ihracat kontrol listesine ekledi.[4] Çin, küresel nadir toprak elementlerini işleme kapasitesinin yüzde doksan kadarını elinde bulunduruyor ve elektrikli araçlardan füze sistemlerine, rüzgâr türbinlerinden radar donanımına uzanan kritik teknolojilerin hammaddesi bu elementlere bağlı.

Japonya cephesindeki tablo giderek ağırlaşıyor. Temmuz başındaki haberlere göre Omron ve Citizen Watch gibi Japon sanayi devleri tedarik risklerini resmen raporlamaya başlarken mühendislik sektörü alarm veriyor.[5] Üstelik Mayıs-Haziran 2026'da Çin'in Dalian limanında gözaltına alınan iki Japon vatandaşının nadir toprak elementleri kaçakçılığıyla suçlanması, Pekin'in kısıtlamaları yalnızca kâğıt üstünde değil, sahada da hayata geçirdiğini gösteriyor.[6] ABD Japonya'ya nadir toprak elementleri satışlarının yeniden başlatması için Pekin'e başvursa da bu talebi geri çevrildi. Ve bu da Çin’in nadir toprak elementlerini politikalarında bir koz olarak kullandığını ve kullanacağını açıkça gösteriyor.

NATO'nun Ankara Bildirgesi

Çin'in Batı ile çekişmesi yalnızca ekonomik cephede sürmüyor, güvenlik cephesinde de devam ediyor. 7-8 Temmuz'da Ankara'da toplanan NATO Zirvesi’nde ABD-Avrupa gerilimi ile Çin meselesi odak noktası oldu.[7] Zirve bildirgesi, Çin'i "Avro-Atlantik güvenliğine yönelik uzun vadeli stratejik rakip" olarak nitelendirirken Pekin'in Rusya'ya verdiği ekonomik desteği hedef aldı.

Pekin'in buna yanıtı sert ve hızlı bir şekilde geldi. NATO'yu "Soğuk Savaş zihniyeti" taşımakla suçlayan Çin Dışişleri Bakanlığı, ittifaka "Çin'e ilişkin algısını düzeltmesini" tavsiye etti.[8]

Öte yandan NATO zirvesindeki önemli meselelerden birisi belirginleşen ABD-Avrupa arasındaki çatlaktı. Trump'ın zirve boyunca müttefikleri rahatsız eden açıklamaları, olası bir sonraki zirvenin yapılıp yapılmayacağına ilişkin soru işaretleri, ittifakın iç uyumunun ne denli kırılgan olduğunu gözler önüne sermişti.[9]

Bu çatlak, Pekin'in iyi bildiği ve iyi değerlendirdiği bir fırsat olarak ortaya çıkıyor. Çin de bu fırsatı değerlendirmek adına Avrupa'daki diplomatik çabalarını yoğunlaştırıyor. Ve NATO'nun içindeki bu çatlak büyüdükçe Pekin'in Avrupa ülkeleriyle ikili ilişkilerini derinleştirme ve genişleme fırsatı da oluşuyor.

Orta Doğu ve Rusya

Pekin, Batı ittifakının iç çatlaklarından faydalanma hesabıyla yetinmiyor, aynı zamanda Orta Doğu ve Rusya ekseninde de önemli hamleler yapıyor.

30 Haziran-1 Temmuz'da Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Prens Faysal bin Ferhan, Pekin'i ziyaret etti ve Dışişleri Bakanı Wang Yi ile görüştü.[10] Ziyaret, İran savaşının sürdüğü ve Körfez enerji güvenliğinin tartışma konusu olmaya devam ettiği bir eşiğe denk geldi. Riyad, bir yanda ABD ile güvenlik ilişkisini, öte yanda Çin ile ticaret bağlarını yönetmeye devam ederken Pekin de Körfez ülkesiyle ilişkisini derinleştiriyor.

Pekin'in bu ilişkideki kazanımı salt ekonomik olmaktan öte İran savaşının uzun vadeli sonuçlarına göre şekillenecek Orta Doğu denklemi üzerinde söz sahibi olma kaygısından da besleniyor. Haziran ortasında Çin Dışişleri Bakanlığı, ABD-İran arasında imzalanan mutabakata destek verirken Şi Cinping'in dört maddelik Orta Doğu barış önerisine atıfla kalıcı barışın mimarı olarak konumlanma isteğini de pekiştirdi.[11] Çin, İran savaşında Tahran'a açıktan silah desteği vermekten kaçınırken, çift kullanımlı teknoloji transferinden istihbarat paylaşımına uzanan daha örtük kanallardan desteğini sürdürüyor.[12] Bu tutum hem İran'la ilişkiyi korumayı hem de savaş sonrası dönemin "arabulucusu" olma pozisyonunu birlikte gözetme hesabından kaynaklanıyor.

Çin'in Orta Doğu'daki bu çok cepheli konumlanması, Rusya ile ilişkisindeki dinamiklerden bağımsız okunamaz.

Çin-Rusya ilişkisi “stratejik ortaklık” söylemi bağlamında sürüyor. Fakat bu söylem, iki ülke arasındaki gerçek çıkar çatışmalarının üstünü örtüyor. Rusya'nın Ukrayna savaşında harcanan ekonomik kapasitesi, Moskova'yı Pekin'e daha bağımlı kılıyor ve bu asimetri Pekin'e kâr, Moskova'ya maliyet biçiminde işliyor. Öte yandan Orta Asya'da Çin'in artan ekonomik nüfuzu, Rusya'nın "arka bahçesinde" gerçek bir rekabet zemini oluşturuyor. "Stratejik ortaklık" söylemi, iki küresel güç arasındaki ilişkileri şimdilik belirli bir dengede tutmaya yarıyor. Ancak bu dengeyi "kalıcı ittifak" gibi okumak yanıltıcı olabilir.

Yapay Zekânın Jeopolitiği

Temmuz 2026'nın en somut gelişmesi ise Yapay Zeka ile ilgili. Şi Cinping, 2018'den bu yana ilk kez bizzat katıldığı Dünya Yapay Zeka Konferansı'nda dört temel ilke çerçevesinde Çin'in teknoloji politikasını dünyaya ilan etti.[13] İnovasyon merkezli kalkınma, güvenlik odaklı yönetişim, kapsayıcılık ve küresel işbirliği. Bu dört ilkenin her biri, ABD'nin yapay zekâ alanında Çin'e uyguladığı kısıtlamalara dolaylı bir yanıt niteliği taşıyor.

Şi'nin "yapay zekânın tek bir ülkenin egemenliğinde olmaması gerektiği" söylemi bir değerler beyanı gibi sunulmakla birlikte son derece somut bir siyasi hesap içeriyor. ABD, Çin'i en ileri yarı iletken teknolojilerinden koparmak için Hollanda, Japonya ve Güney Kore gibi kilit ülkelerin şirketlerine baskı uyguluyor ve NVIDIA'nın en gelişmiş çip serisi Çin'e satılmıyor. Buna karşılık Pekin, teknoloji erişimini "küresel kamu malı" söylemiyle çerçeveleyerek Küresel Güney'e şu mesajı veriyor: "Sizi de dışarıda bırakan ABD politikalarına karşı biz kapsayıcı bir alternatif sunuyoruz." Konferansta açıklanan "Yapay Zeka İşbirliği ve Kalkınma Eylem Planı" ile gelişmekte olan ülkelere 5.000 kişilik eğitim kontenjanı, ASEAN, Afrika Birliği ve BRICS ülkelerine kurulacak YZ uygulama merkezleri ise bu stratejinin somut araçları.[14]

Pekin'in "açık kaynak, açık işbirliği" söylemi, özellikle Küresel Güney'deki ülkeler için (tarihsel olarak Batı'nın teknoloji tekellerinden dışlanmış olanlar) önemli bir çekicilik taşıyor. Fakat Çin'in Yapay Zeka altyapısı, veri akışları ve standart belirleme süreçleri üzerindeki kontrol kapasitesi, "herkes için teknoloji" anlatısının gerçekte ne ölçüde kapsayıcı olduğu sorusunu da beraberinde getiriyor.

Kurtuluşun Rotası

Son gelişmelere bakıldığında Çin’in askeri, diplomatik ve teknolojik alanları birbirine bağlayan çok katmanlı bir dış politikayı sürdürdüğü görülüyor. KDHC’de Rusya'nın genişleyen nüfuzuna panzehir arıyor, nadir toprak elementleri kısıtlamaları ile hem Japonya'yı hem ABD'yi hem de G7'yi baskı altında tutmaya devam ediyor, İran savaşının yarattığı belirsizliği "arabulucu" konumuyla değerlendirmeye çalışıyor, NATO'nun iç çatlağını diplomatik manevra alanına çeviriyor, Yapay Zeka zirvesiyle teknoloji politikasını küresel bir anlatıyla çerçeveliyor.

Bu tabloyla Çin, kendi sermaye birikimi modelini, kendi devlet çıkarlarını ve kendi büyük güç hırslarını küresel bir "alternatif düzen" söylemiyle sunmaktadır. Bu söylem, emperyalist Batı hegemonyasına karşı kimi somut manevra alanları açmakla birlikte, ezilen ve sömürülen halkların kurtuluşunun rotasını çizmiyor.

Kurtuluşun rotası, bu denklemin dışına adım atabilecek, hem ABD hegemonyasına hem de onun rakiplerinin sundukları "alternatiflere" karşı bağımsız bir hat inşa edebilecek, örgütlü toplumsal güçlerin varlığından geçmektedir. O güçlerin bugün ne kadar zayıf, ne kadar dağınık olduğunu görmek, umudu terk etmek için değil, daha acil bir görev olduğunu hatırlamak için gereklidir.


[1] https://www.euronews.com/next/2026/07/17/xi-calls-for-global-ai-cooperation-as-us-restrictions-squeeze-chinas-tech-access

[2] https://www.npr.org/2026/06/05/g-s1-126481/xi-jinping-will-travel-to-north-korea-next-week-in-first-visit-since-2019

[3] https://www.cnn.com/2026/06/07/asia/china-xi-jinping-north-korea-kim-jong-un-intl-hnk

[4] https://www.morganlewis.com/pubs/2026/07/recent-china-export-control-actions-signal-active-enforcement-for-rare-earths-and-strategic-minerals

[5] https://www.spokesman.com/stories/2026/jul/06/corporate-japans-rare-earth-warnings-get-louder-as/

[6] https://www.upi.com/Top_News/World-News/2026/06/24/japan-rare-earths-export-controls-supply-chains/4251782345946/

[7] https://www.congress.gov/crs-product/R49018

[8] https://turkish.cgtn.com/2026/07/09/ARTI1783589510738240

[9] https://www.atlanticcouncil.org/dispatches/eleven-takeaways-from-the-nato-summit-in-ankara/

[10] https://www.fmprc.gov.cn/eng/xw/fyrbt/202606/t20260629_11954304.html

[11] https://www.fmprc.gov.cn/mfa_eng/xw/fyrbt/202606/t20260618_11948720.html

[12] https://youtu.be/KElUkniu2NA?si=CO_VcpRq_n1rJJer

[13] https://www.scmp.com/tech/article/3360404/xi-jinping-attend-world-ai-conference-first-time-china-elevates-tech-push

[14] https://www.cgtnturk.com/yapay-zeka-alaninda-isbirligi-ve-kalkinma-eylem-plani-yayimlandi

20 Haziran 2026 Cumartesi

Hürmüz'den Versay'a: Kâğıt Üzerindeki Barış

ABD-İran müzakereleri, nihayet kâğıt üzerinde bir sonuca ulaştı. 18 Haziran'da ABD Başkanı Trump ile İran Cumhurbaşkanı Pezeşkiyan'ın dijital ortamda imzaladığı ve "İslamabad Mutabakat Anlaşması" adı verilen metin yürürlüğe girdi. Fakat imzanın kurumasını beklemeden soykırımcı ve işgalci İsrail'in Lübnan'a yönelik saldırılarını sürdürmesi bu "mütabakatın" da savaşın sonu değil, yeni ve kırılgan bir molası olduğunu bir kez daha gösterdi.

“Anlaşma”

Pakistan'ın ve eş arabulucu Katar'ın yürüttüğü görüşmeler sonucunda nihayete erdirilen on dört maddelik metin, geçen hafta sızan taslakla büyük ölçüde örtüşüyor: Lübnan dahil tüm cephelerde çatışmaların durdurulması, ABD'nin deniz ablukasını 30 gün içinde kaldırması, İran'ın Hürmüz Boğazı'nda ticari geçişi güvenceye alması, en az 300 milyar dolarlık bir yeniden inşa paketi, yaptırımların ve dondurulmuş varlıkların serbest bırakılması, nihai anlaşmanın BM Güvenlik Konseyi kararıyla tescili.[1] Nükleer dosya ise ikinci aşamaya bırakıldı: İran'ın elindeki yüksek oranda zenginleştirilmiş uranyumun IAEA gözetiminde seyreltilerek yakıt haline getirilmesi ve tesislerin kapatılmaması kabul edildi. İran’ın füze programı ve direniş eksenine verdiği destek ise yine masanın dışında tutuldu.[2]

Anlaşmanın imza töreni de bir o kadar anlamlı bir sahnede gerçekleşti. Trump, G7 Zirvesi için bulunduğu Fransa'da, 1919'da Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşı'nı resmen sona erdiren antlaşmanın imzalandığı Versay Sarayı'na yakın bir yerde imzayı attığını duyurdu. Versay Antlaşması'nın getirdiği "barışın" yirmi yıl dahi sürmeden daha büyük bir emperyalist paylaşım savaşının fitilini ateşlediği hatırlandığında, sembolizmin tesadüf olmadığı görülüyor. Taraflar arasında 19 Haziran'da Cenevre'de planlanan resmî imza töreni ise İsrail'in Lübnan'a yönelik saldırılarını sürdürmesi üzerine İran heyetinin İsviçre'ye gitmekten vazgeçmesiyle iptal oldu. Bu iptal, Washington ile Tahran arasında varılan her mutabakatın Tel Aviv'in saha hamlelerine bağımlı kalmayı sürdürdüğünü ve soykırımcı ve işgalci İsrail'in bu bağımlılığı her seferinde istismar edebildiğini bir kez daha gözler önüne seriyor.

ABD ve İsrail Neden Yenildi?

Dört aydan fazla süren savaşın sonunda Washington ve Tel Aviv'in masaya oturmak zorunda kalması, kendi iradeleri dışında gerçekleşti. Bu “zorunlu” geri çekilişin ardında birden fazla yapısal kırılma yatıyor.

İlk kırılma cephesi ekonomik. İran'ın fiilen kapattığı Hürmüz Boğazı, küresel petrol piyasalarında somut eşiklerin aşılmasına neden oldu. Mayıs başında Goldman Sachs küresel petrol stoklarının son sekiz yılın en düşük seviyesine, 98 günlük tüketime kadar gerilediğini açıklarken[3], Chevron CEO'su Mike Wirth krizi 1970'lerin arz şoklarıyla kıyasladı[4]. Bu krizin etkileri Dubai ve Abu Dabi borsalarında 120 milyar dolarlık piyasa değeri kaybına, otel doluluk oranlarının yüzde yetmişten yirmiye düşmesine ve Singapur Havayolları'nın Dubai seferlerini askıya almasına kadar uzandı.[5] LVMH gibi küresel sermaye gruplarının “dünya felaketi” uyarısında bulunması[6], savaşın küresel kapitalist dolaşıma verdiği zararın boyutunu özetliyor.

İkinci kırılma cephesi ABD'nin kendi içinde. Dışişleri Bakanı Rubio'nun Savaş Yetkileri Yasası'nı “anayasaya aykırı” bularak yürütmenin yasama denetiminden kaçınma çabasını açığa vurması[7], Ulusal Terörle Mücadele Merkezi eski Başkanı Joe Kent'in istifa mektubunda İsrail lobisini ve medyayı “Trump'ı savaşa manipüle etmekle” suçlaması[8], sağcı yorumcu Tucker Carlson'a yönelik “yabancı ajan” soruşturması tehdidi[9] ve kamuoyu desteğinin yüzde 37'ye kadar gerilemesi[10], savaşın meşruiyet zemininin ABD içinde de daraldığını gösteriyor.

Üçüncü kırılma cephesi ise doğrudan İsrail ordusunda yaşandı. Litani Nehri'ne kadar “tam kontrol” hedefiyle başlatılan kara harekâtı, Hizbullah'ın direnişine çarparak fiilen tıkandı. Genelkurmay Başkanı Zamir'in “daha fazla askere ihtiyacımız var” itirafı, Nahal Tugayı askerlerinin ailelerinin Netanyahu'ya gönderdiği mektup ve yedek general Hakohen'in “Hizbullah gerçekten yenildiyse nasıl bu kadar çabuk toparlanabildi” sorusu[11], orduda yaşanan tıkanıklığın artık gizlenemediğini ortaya koydu.

Bütün bu kırılmalara son olarak ittifak içi gerilim eklendi. ABD Başkan Yardımcısı Vance'in Beyaz Saray'daki bir basın brifinginde İsrail kabinesindeki bazı isimlerin mutabakata ve doğrudan Trump'a yönelik eleştirilerinden duyduğu memnuniyetsizliği açıkça dile getirmesi ve İsrail'in savunmasının önemli bir kısmının Amerikan vergi mükellefleri tarafından finanse edildiğini hatırlatarak İsrail'i mutabakata uymaya çağırması[12], Washington-Tel Aviv hattındaki çatlağın artık örtbas edilemeyen bir aşamaya geldiğini gösterdi. Bu tablo, askeri ve teknolojik üstünlüğe sahip bir koalisyonun, başlangıçta koyduğu hedeflerin (rejimi değiştirmek, Hizbullah'ı silahsızlandırmak, Hürmüz'ü zorla açmak) hiçbirine ulaşamadan masaya oturmak zorunda kaldığını ortaya koyuyor.

İran Neden Kazandı?

İran'ın “kazanımı” ise her şeyden önce hayatta kalmanın kendisinde gizli. 28 Şubat'taki saldırıların ilk gününde dinî lider Ali Hamaney öldürülmüş, Washington bunun rejimin çöküşünü tetikleyeceğini hesaplamıştı. Fakat Uzmanlar Meclisi'nin on gün içinde oğlu Mücteba Hamaney'i “ezici çoğunlukla” yeni lider seçmesi ve Devrim Muhafızları'nın yeni lidere bağlılık bildirmesi, “düşük maliyetli rejim değiştirme” hesabını çökertti.[13] Üst düzey liderin fiziksel olarak ortadan kaldırılmasıyla devletin dağılacağı varsayımı, devlet aygıtının kişilerden değil kurumsal ve askeri ilişkilerden beslendiği gerçeğiyle çarpıştı.

İkinci kazanım alanı doğrudan maddi: Hürmüz Boğazı. Savaş öncesinde günde yaklaşık yüz tankerin geçtiği boğazdan Haziran ayına gelindiğinde İran petrolü taşıyan tek bir tanker dahi geçemez hâle geldi. İran'ın mayıs sonunda boğaza giriş yapacak gemilerin kendi donanmasından izin alması gerektiğini açıklaması[14], düşük maliyetli bir araçla küresel enerji arzını doğrudan etkileme kapasitesine sahip olduğunu kanıtladı. Bu “petrol silahı”, Washington'ı sahada açamadığı tıkanıklığı müzakere masasında gidermeye zorladı.

Üçüncü kazanım alanı askeri toparlanma hızı. Altı haftalık ateşkes sürecinde İHA üretimini yeniden başlatan İran'ın, vurulan füze sahalarını ve fırlatma rampalarını yıllar değil muhtemelen birkaç ay içinde eski hâline getirebileceğini ortaya koydu.[15] Bu toparlanma hızı, hava saldırılarının “kalıcı” bir caydırıcılık sağlayamadığını gösterdi.

Dördüncü kazanım alanı ise dış destek. Çin'in İran petrolünü almayı 25 yıllık kapsamlı işbirliği anlaşmasına sadık kalarak sürdürmesi, Hindistan'ın bu petrol için yuan ile ödeme yapmaya başlaması ve Çin'in Sınır Ötesi Bankalararası Ödeme Sistemi'nin (CIPS) bu süreçte rekor işlem hacmine ulaşması[16], Tahran'ı Batı'nın yaptırım kıskacından önemli ölçüde korudu. Rusya ile yürütülen stratejik ortaklığın sürmesi de bu korumayı tahkim etti.

Son ve belki de en kalıcı kazanım, masadaki pazarlık sonucunda elde edilen mevzi. İran'ın 14 maddelik çerçevesinde füze programının ve “direniş eksenine” verilen desteğin müzakere dışında tutulması[17], ABD'nin savaş öncesindeki “maksimalist” taleplerinin (füze programının kısıtlanması, bölgesel müttefiklerle bağların koparılması) büyük ölçüde terk edildiğini gösteriyor. Buna yaptırımların kaldırılması, 300 milyar dolarlık yeniden inşa paketi, dondurulmuş varlıkların serbest bırakılması ve nükleer tesislerin kapatılması yerine seyreltme yönteminin kabul edilmesi eklendiğinde, İran'ın masadan büyük bir yıkımın ardından bile bölgesel güç kapasitesini önemli ölçüde koruyarak kalktığı görülüyor.

Olasılıklar

Bütün bu tablo, İslamabad Mutabakatı'nın nihai bir barış değil, 60 günlük yeni bir müzakere sürecinin başlangıcı olduğunu gösteriyor. Bu süre içinde yaptırımların kalıcı olarak kaldırılması, nükleer dosyanın somutlaştırılması ve izleme mekanizmasının kurulması gibi en çetrefilli konular ele alınacak. Fakat sahadaki tablo şimdiden kâğıt üzerindeki maddelerle örtüşmüyor: Anlaşma yürürlüğe girdikten sonraki gece İsrail'in Lübnan'a yönelik 150'den fazla hava saldırısı düzenlediği ve en az 47 kişinin öldüğü bildirildi[18]; Lübnan Sağlık Bakanlığı'nın 18 Haziran verilerine göre 2 Mart'tan bu yana hayatını kaybedenlerin sayısı 3.900'ü, yaralıların sayısı 11.800'ü aştı, yerinden edilenler ise bir milyonu geçti.[19] Birkaç saat sonra 19 Haziran'da ABD ve Katar arabuluculuğunda, İran'ın da desteğiyle İsrail-Hizbullah hattında yeni bir ateşkes ilan edildiyse de[20], ilandan kısa süre sonra gelen ihlal haberleri bu “ateşkesin” de öncekilerin kaderini paylaşıp paylaşmayacağı sorusunu açık bırakıyor. İsrail içindeki bölünme de (Netanyahu'nun “zafer” ilanına karşı muhalefet liderleri Bennett ve Golan'ın bunu “tarihi başarısızlık” olarak nitelendirmesi[21]) sürecin kırılganlığını artıran bir diğer unsur.

Önümüzdeki olası senaryolar ise üç eksende toplanıyor. Birincisi, 60 günlük sürecin -bütün güvensizliğe rağmen- kısmen işleyerek yaptırımların aşamalı olarak kalkmasına ve Hürmüz'ün istikrarlı bir şekilde açılmasına yol açması, ki bu bölgede kısa-orta vadeli bir “nefes alma” dönemi anlamına gelir. İkincisi, Lübnan cephesindeki ihlallerin birikerek müzakereleri yeniden çökertmesi ve savaşın -bu sefer daha sınırlı ama yine de yıkıcı bir biçimde- yeniden alevlenmesi. Üçüncüsü ise ABD ve İsrail'in uygulama sürecinde bilinçli tıkanıklıklar yaratarak zaman kazanmaya ve İran'ı zayıflatacak yeni bir fırsat kollamaya yönelmesi. Nitekim savaş boyunca tekrarlanan “anlaşma yakın” açıklamalarının ardından gelen yeni tehditler döngüsü, bu ihtimalin hiç de uzak olmadığını gösteriyor.

Hangi senaryo gerçekleşirse gerçekleşsin, ortada değişmeyen bir gerçek var: Kâğıt üzerindeki maddelerin kaderini esas olarak sahadaki güç dengeleri ve bölge halklarının direnişi belirleyecek. Bu da İran'da abluka altında yaşayan halkın, Hürmüz'ün kapatılmasından etkilenen emekçilerin ve Lübnan'da bombalar altında yaşamını sürdürmeye çalışan halkların geleceğinin, imzalanan metinlerden çok bu somut mücadelenin sonucuna bağlı kalacağını bir kez daha ortaya koyuyor.


[1] https://www.bbc.com/turkce/articles/cly0w9yy4jzo

[2] https://www.bbc.com/turkce/articles/cly0w9yy4jzo

[3] https://www.investing.com/news/commodities-news/goldman-says-global-oil-stocks-approaching-eightyear-low-depletion-speed-a-concern-4657132

[4] https://www.energyconnects.com/news/oil/2026/may/chevron-ceo-warns-oil-shortages-could-slow-global-economies-as-hormuz-disrupted/

[5] https://nomadlawyer.org/middle-east-aviation-crisis-2026-singapore-airlines-dubai-cancellation

[6] https://www.thestreet.com/retail/lvmh-ceo-warns-of-fallout-from-middle-east-tensions

[7] https://harici.com.tr/rubio-savas-yetkileri-yasasi-butunuyle-anayasaya-aykiridir/

[8] https://x.com/cradleturkiye/status/2033909061213642977

[9] https://www.indyturk.com/node/774311/d%C3%BCnya/tucker-carlson-mesajlar%C4%B1m%C4%B1-okuyorlar

[10] https://ydh.com.tr/d/40085/trump-bu-savas-tan-pacasini-kurtarmaya-calisiyor

[11] https://ydh.com.tr/d/37589/hizbullah-israil-in-hava-operasyon-kabiliyetini-sinirliyor

[12] https://www.cgtnturk.com/abdden-israile-sert-tepki-yerinizde-olsam-tek-guclu-muttefikinize-saldirmazdim

[13] https://t24.com.tr/dunya/hamaney-in-oglu-mucteba-hamaney-iran-in-yeni-lideri-secildi,1305556

[14] https://harici.com.tr/abd-ve-iran-hurmuz-bogazi-icin-anlasmaya-yakin/

[15] https://harici.com.tr/cnn-iran-askeri-kapasitesini-beklenenden-daha-hizli-toparliyor/

[16] https://finance.yahoo.com/news/deutsche-bank-declares-china-energy-000000059.html

[17] https://harici.com.tr/iran-abd-ile-taslak-anlasmanin-14-maddesini-acikladi/

[18] https://www.ehamedya.com.tr/gundem/israil-ve-hizbullah-ateskes-icin-anlasti-ancak-bombalar-susmadi/4781

[19] https://www.cgtnturk.com/lubnan-israil-saldirilarinda-can-kaybi-3-bin-980e-yukseldi

[20] https://www.euronews.com/2026/06/19/israel-and-the-hezbollah-have-agreed-to-renew-their-ceasefire-three-officials-say

[21] https://turkish.aawsat.com/d%C3%BCnya/5284625-i%CC%87srailde-abd-i%CC%87ran-anla%C5%9Fmas%C4%B1na-kar%C5%9F%C4%B1-nadir-g%C3%B6r%C3%BClen-uzla%C5%9Fma

13 Haziran 2026 Cumartesi

Tehdit, Teklif, Ret

ABD ile İran arasındaki müzakereler, uzun zamandır yaşanan tehditler, teklifler ve retlerin ardından bir anlaşmayla sonuçlanma aşamasına geldi. İki taraf da anlaşmaya dair farklı anlatılar ifade etseler de sürecin bir döngü halini almasında ortaklaştıkları görülüyor. Anlaşmanın yakın olduğunun açıklanması, ardından yeni tehditlerin ortaya çıkması, sonrasında yeni tekliflerin gelmesi, ardından bu tekliflerin reddedilmesi, sonra “büyük ölçüde uzlaşıldı” haberlerin yayılması ve ardından yeniden tehditlerde bulunulması... Bu döngünün oluşmasının esas nedeni ise tarafların yeni bir savaş öncesinde güç ve meşruluk kazanmaya çabalamaları.

ABD Sıkıntıda

Güç ve meşruiyet kazanma konusunda en büyük sıkıntıyı ABD çekiyor. Trump bir taraftan kendi tabanına “İran'ı dize getirdik” mesajını verirken diğer taraftan müzakereyi sürdürmek için gerektiğinde soykırım suçlusu Netenyahu’ya küfür edebiliyor.

Bununla birlikte ABD’nin müzakereler boyunca pozisyonunu birçok defa değiştirmesinin altında içerideki tartışmalar yatıyor. Meclis Başkanı Johnson, Dışişleri Bakanı Rubio ve Hazine Bakanı Bessent gibi İran’a karşı izlenecek politikalar konusunda farklı seslerin olması, ABD’nin elini zayıflatıyor.

İran ise nükleer ve bölgesel güç kapasitesini korumakla birlikte saldırıya uğramanın getirdiği meşruiyeti korumak adına müzakere masasından kalkmıyor. ABD içerisindeki tartışmalar ve Trump’ın bitmek bilmeyen yalanları ise İran’ın masadaki pozisyonunu da güçlendiriyor. Buna Hürmüz Boğazı’nın “ağırlığı” eklenince İran’ın pozisyonu daha da güçleniyor.

Hürmüz'ün Ağırlığı

Müzakerelerde Hürmüz Boğazı'nın “ağırlığını” büyülten şey piyasalara yaptığı etki. Savaş öncesinde günde yaklaşık 100 tanker geçişinin yaşandığı boğazdan, haziran ayına gelindiğinde İran petrolü taşıyan tek bir tanker dahi geçemez oldu.[1] Bu durum küresel enerji arzını doğrudan etkilemekle birlikte dünya piyasalarını ve ülke ekonomilerini zorlayan somut bir krize yol açtı.

Bu krizin farkında olan İran, mayıs sonunda boğaza giriş yapacak gemilerin kendi donanmasından izin alması gerektiğini açıklayarak “kozunu” ortaya koydu.[2] Soykırımcı Epstein Koalisyonu’nun (ABD ve İsrail) bunu “ücretli geçiş” olarak nitelendirerek reddetmesi durumu değiştirmedi.

ABD’nin ablukasına ve saldırılarına rağmen İran’ın boğaz üzerindeki fiilî kontrolünün devam etmesi Tahran’ın kozunu güçlü kılıyor. Bununla birlikte ABD’nin boğazdaki ablukası İran ekonomisini sıkıştırmaya devam ediyor. Fakat bu ablukanın ABD yanlısı bölge ülkelerinin de petrol ihraç edememesine neden olması ABD’nin elini bağlıyor ve Tahran’ın dayanma gücünü artırıyor.

Trump’ın Zaferi

Elinin bağlı olduğunun farkında olan Trump ise yalan söylemeye doyamıyor. 11 Haziran'da “planlanan saldırıları” iptal ettiğini açıklayan Trump, “Bugün İran'la savaşı bitirdik ve onlar da nükleer silah sahibi olmamayı kabul ettiler”[3] diyerek zafer ilan etti. Fakat halihazırdaki gerçekler bu zaferin ömrünü kısalttı.

İran’ın nükleer silah üretmeyeceğini dair yıllardır taahhütte bulunuyor olması ve bu taahhüdünü “yenilenmesi” ve İran Dışişleri Bakanı Arakçi'nin “ABD zenginleştirmenin kalıcı olarak askıya alınmasını dahi talep etmedi” demesi[4] Trump’ın zafer ilanını boşa çıkarıyor.

Fakat Cumhuriyetçi tabanın İran'a “boyun eğdirilmeden” varılan her anlaşmayı zayıflık olarak görerek baskıda bulunması, Trump'ın zafer ilanını ve müzakere süresince kullandığı tehdit dilinin nedenini açıklıyor.

İran'ın 14 Maddesi

Anlaşmanın sağlandığına dair umutların artmasına neden olan şey ise İran'ın yarı resmi haber ajansı Mehr'in sızdırdığı 14 maddelik taslak[5] oldu. ABD'nin daha önce 9 maddelik teklif sunduğu, İran'ın bunu reddettiği ve Pakistan aracılığıyla kendi 14 maddelik çerçevesini ilettiği biliniyor[6].

Bu taslağın öne çıkan özelliği ise İran’ın anlaşmayı salt bir nükleer meselenin çözümü olarak değil, ablukanın kaldırılması, savaş tazminatı, yaptırımların kaldırılması ve Lübnan dahil tüm cephelerde ateşkes sağlanması gibi bütünlüklü bir pakete bağlaması. Ek olarak taslak Hürmüz'ün açılmasını, nükleer kısıtlamaların ve yaptırımların kademeli esnetilmesini de kapsıyor.[7]

Taslakta en dikkat çekici noktalarından birisi de İran'ın füze programını ve direniş eksenine verdiği desteği müzakere dışında tutuyor olması. ABD'nin başlangıçta bu konularda somut tavizler talep ettiği göz önüne alındığında, bu dışarıda bırakmanın kabul görmesi, Tahran'ın masada önemli bir mevzi kazandığını gösteriyor.

Nükleer Dosyanın Ertelenmesi

Müzakerelerin en kritik kırılma noktalarından birisi de nükleer dosyanın ikinci aşamaya bırakılması.

Taraflar birinci aşamada deniz ablukasının kaldırılması ve Hürmüz'ün açılması gibi daha yakın hedeflerde mutabakat sağlamış olmalarını kazanç olarak görmekteler. Bu nedenle nükleer zenginleştirme, uranyum stoklarının geleceği ve denetim mekanizmaları gibi anlaşmaları “zor” olan konuları 60 günlük ikinci müzakere sürecine bırakmaktalar.[8] Elbette bu erteleme bir çözüm olmaktan öte mevcut anlaşmazlığın ileri bir tarihe taşınması anlamına geliyor. Fakat iki taraf arasındaki derin güvensizlik müzakerelerin ikinci sürecinin olabileceği ihtimalini düşürüyor.

Nitekim taslak metnin İran'ın yeni dini lideri Mücteba Hamaney tarafından henüz resmen onaylamamış olması da ihtimali düşüren etkenlerden biri.

Zorunluluklar

Müzakere sürecine bütünlüklü bakıldığında her iki tarafın da anlaşmayı hem istediği hem de istemek “zorunda” kaldığı görülüyor. Savaşın yarattığı ekonomik ve askeri maliyetler, müzakerelerin sürdürülmesini mümkün kılan “ortak çıkarı” oluşturuyor. Ama yapısal çelişkiler de tam anlamıyla çözülmüş değil.

Anlaşma imzalandığı takdirde bölgedeki güç dengelerinin yeniden biçimleneceği uzun ve çetrefilli bir sürecin başlama ihtimali yüksek. Böyle bir durumda İran, nükleer ve bölgesel güç kapasitesini büyük ölçüde koruyarak masadan kalkmış olurken, ABD de başlangıçta koyduğu hedeflerin önemli bir bölümünü ertelemiş ya da onlar vazgeçmiş olacak. Bu da ABD gibi kendini dünyanın sahibi zanneden emperyalist bir güç için kabul edilemez bir durum.

Dolayısıyla ABD ve ortağı soykırımcı İsrail’in anlaşma sağlansa bile uygulama sürecinde tıkanıklıklar yaratarak savaşı yeniden alevlendirme olasılıkları oldukça yüksek. Bu da başta İran’da ve Lübnan'da abluka altında yaşayan halkın, Hürmüz'ün kapanmasından etkilenen emekçilerin ve savaşın yakıp geçtiği coğrafyalardaki her insanın yaşamının ABD ve İsrail yok edilmedikçe tehlikede olmaya devam edeceğini açıkça ortaya koyuyor.



[1] https://harici.com.tr/abd-ve-iran-hurmuz-bogazi-icin-anlasmaya-yakin/

[2] https://harici.com.tr/abd-ve-iran-hurmuz-bogazi-icin-anlasmaya-yakin/

[3] https://www.haberler.com/politika/trump-iran-la-savasi-bitirdik-nukleer-silah-olmayacak-19939860-haberi/

[4] https://haber.sol.org.tr/haber/abd-ve-israilin-saldiri-tehdidi-surerken-irandan-aciklama-savasa-da-barisa-da-haziriz-406693

[5] https://harici.com.tr/iran-abd-ile-taslak-anlasmanin-14-maddesini-acikladi/

[6] https://haber.sol.org.tr/haber/abd-israil-saldirilarinda-65-gun-iran-teklifi-iletti-abd-inceleyecek-409085

[7] https://harici.com.tr/axios-abd-ve-iran-nukleer-ve-ticari-sartlarda-anlasti/

[8] https://www.bloomberght.com/erakci-islamabad-mutabakat-zapti-imzaya-cok-yakin-3779932

Encomienda'dan Luther'e: Parsellenmiş İktidar ve Direniş Doktrini

Encomienda, İspanya'nın Amerika kıtasında kurduğu ve yerlilerin dinî eğitim ile koruma karşılığında encomenderoya haraç ödeyerek çalıştı...