Feminizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Feminizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Temmuz 2026 Pazartesi

(Çeviri) Savaşı Durdurun – Sylvia Pankhurst

Çevirmenin Notu: Sylvia Pankhurst (1882-1960), İngiliz kadın hakları (süfrajet) hareketinin en radikal ve öncü liderlerinden biri olan feminist, sosyalist ve sömürgecilik karşıtı militandır. Hak mücadelesini sadece oy hakkıyla sınırlamayıp işçi sınıfının, ezilen halkların ve anti-faşizmin sesi olan Pankhurst, ömrünü mücadeleye adamış tarihi bir figürdür. Sylvia Pankhurst’in 1917 yılında kaleme aldığı bu yazı ilk olarak kuruculuğunu ve editörlüğünü yaptığı Workers' Dreadnought gazetesinin 28 Temmuz 1917 tarihli sayısında yayımlanmıştır. Yazıya şu linkten ulaşabilirsiniz:

https://www.marxists.org/archive/pankhurst-sylvia/1917/v04n18-jul-28-1917-WD.pdf

 

“Bu Konferans, savaşa artık hiçbir destek vermeyeceğini taahhüt eder ve tüm İşçi, Sosyalist ve Demokrat kuruluşları, milletvekillerine Savaş Kredisi’ne karşı oy kullanmaları ve derhal ateşkes talep etmeleri talimatını vermeye çağırır.”

Yukarıdaki karar, Kienthal’da düzenlenen Uluslararası Sosyalist Konferansı’nın kararlarına dayanmaktadır ve izin verilmesi halinde, İngiliz İşçi ve Asker Delegeleri Sovyeti’ni kurmak üzere düzenlenen konferanslarda İşçi Seçme Hakkı Federasyonu tarafından gündeme getirilecektir. Önerilen Sovyetin başarısının ya da başarısızlığının, burada ortaya konulan politikaya bağlı olacağına inanıyoruz. Bunun, işçilerin karşı çıkması gereken kapitalist bir savaş olduğu açıkça kabul edilmedikçe ve yeni Sovyetler bu temele dayandırılmadıkça, Sovyetlerin politikası kaçınılmaz olarak kararsız ve çelişkili olacaktır. “Ya ülkeyi kral yönetsin ya da barış yapın”[1] sözü ebedi bir gerçektir.

Bugün Rusya, korkunç bir sefalete gömülmüş durumda ve yeni kazandığı özgürlüğünü bile yitirebilir; çünkü her şeye gücü yeten İşçi ve Asker Delegeleri Sovyeti, bir bütün olarak bu gerçeği kavrayamamıştır. Savaşı tamamen kapitalist-emperyalist ve ahlaki bir amaçtan yoksun olarak görünüşte kabul etseler de delegelerin çoğunluğu hâlâ savaştan çıkma cesaretinden yoksundur ve her ne kadar savaşın her bir günü devrime ek bir tehlike getirse de, Rus halkının boş bir zafer hayalinin peşinden sürüklenmesine izin vermeye devam etmektedir. Savaşın kaçınılmaz bir sonucu olan gıda kıtlığı, kapitalizm altında aynı derecede kesin bir sonuç olan vurgunculuk ve hem savaşanların hem de savaşmayanların öldürülmesi ve sakat bırakılması, uzun vadede herhangi bir savaş hükümetini kesinlikle sevilmeyen bir hükümet haline getirecektir.

Rus İşçi ve Asker Sovyeti’nden gelen delegeler, İngiliz konferanslarında konuşma yapacaklar. Eğer bu Rus delegeler, politikalarını ve son haftalarda ülkelerinde yaşanan kafa karıştırıcı ve trajik olayları özgürce anlatma imkânı bulurlarsa, anlatacak çok şeyleri olacaktır. Politikalarını doğru anlıyorsak, bu politika diğer Müttefiklerin halklarından harekete geçmelerini beklemektedir; bu politika, Fransızların, İtalyanların ve biz İngilizlerin ulusal savaş hedeflerimizin yeniden şekillendirilmesinde ısrar etmeleri umuduyla Rusya’nın savaşı sürdürmesini dikte etmektedir; böylece bu hedefler Rusların şu ifadesiyle özetlenebilir: “ne ilhak ne de tazminat; halkların kendi kaderlerini belirleme hakkı”. Ruslar, ortak savaş hedeflerinin gözden geçirilmesi için Müttefik Hükümetler Konferansı’nın toplanmasında ısrar ettiler. Şüphesiz, Müttefiklerin demokrasilerinin, Konferans toplanmadan önce hükümetlerini kapitalist saldırganlık hedeflerinden vazgeçmeye zorlayacaklarını umuyorlar.

Genç Özgür Rusya, bizim gecikmiş adımlarımızı beklerken, kendisi de imkânsız bir görevi yerine getirmeye çalışıyor: Tüm çağların en devasa savaşını yürütmede öncü bir rol üstlenmek ve aynı zamanda otokratik geçmişin yıkıntıları üzerinde özgür bir toplum kurmak.

Anayasaları kâğıt üzerinde ne kadar güvence verirse versin, hükümetler savaş sırasında giderek otokratik hale gelir: Makine gibi bir disiplin gerektiren modern savaşları ancak otokrasiler başarıyla yürütebilir. Rusya’yı savaşta tutmak isteyenlerden bazıları bunu kabul ederek şöyle der: “Özgür kurumların gelişmesi savaştan sonra olsun.” Ancak insan ihtiyaçları ve tutkularının dalgası beklemeyecektir; halk aç ve savaştan bıkmış durumda; özgürlüğü arzuluyor. Tüm kapitalist basın haberlerini renklendiren önyargıların arasından, gerçeğin izleri sızmaktadır. “Daily Chronicle” gazetesi temsilcisi Dr. Harold Williams, Leninistleri hoşnutsuzluğu körükledikleri için eleştiriyor, ancak Petrograd kaldırımlarında çömelmiş, ertesi günün ekmeği için bütün gece uzun kuyrukta bekleyen halktan hiç bahsetmiyorlar. Açlık çekenler, zafer söylemleriyle sonsuza dek susturulamaz. Halk, kapitalistlerin reddettiği muazzam ücret artışları talep ediyor; bunun üzerine grevler ya da lokavtlar yaşanıyor, ancak işçiler istedikleri her şeyi elde etseler bile, yükselen fiyatlar yine de onları gıda sıkıntısına düşürecektir. Yolsuzluk, kötü yönetim ve kapitalist sistemin her zaman beraberinde getirdiği kötülükleri daha da belirgin hale getiren savaşın kendisi, Rusya’da ezici bir boyut alma tehlikesi taşıyan bir sanayi krizi yaratmıştır.

Hem bu ülkede hem de Rusya’da kapitalistler ve onların basını, Özgür Rusya’yı felç eden ekonomik zorlukları aşmak için sosyalist çözüme başvuranları vatan haini olarak yaftalıyor; aynı acımasızlıkla, Rusya’yı savaştan çıkararak kurtarmak isteyenleri de kınıyorlar — Müttefikler barış yapmaya razı olursa onlarla birlikte, reddederse Müttefikler olmadan. Kerenski’nin yayın organı olan “Dien”, İngiliz Büyükelçisi Sir George Buchanan’ın Çarlık rejimini yeniden kurmak için gericilerle entrika çevirdiğinden şikâyet ediyor. İtalyan “Corriere della Sera” gazetesi ise İngiliz Büyükelçisinin, işçilerin Rus sanayisini kamulaştırmasını önlemek amacıyla, Rus fabrikalarına yatırılmış İngiliz sermayesini korumak için hükümetimizi harekete geçmeye çağırdığını bildiriyor. Bu haberler uğursuz işaretlerdir. İngiliz halkı, bakanlarımızın o kadar çok boş övgü yağdırdığı genç demokrasiye karşı hükümetinin hainlik yapmasına izin vermemelidir.

Müttefiklerin kapitalist hükümetleriyle savaşta işbirliği yapmak zorunda kalarak elleri kolu bağlı kalan İşçi ve Asker Delegeleri Sovyeti, tuhaf tutarsızlıklara sürükleniyor. Sosyalist bir yönetim kurma gücüne sahip olmasına rağmen bir koalisyon hükümeti kurmakta, hatta sürdürmektedir; oysa Leninistlerin Sovyetleri Rusya’nın tek yürütme organı haline getirmek için şiddet veya şiddet tehdidi kullandıkları iddia edilmektedir. Sovyet, yetersiz bulduğu delillere dayanarak Lenin’i Alman Genelkurmayı’nın ajanı olmakla suçlayan Adalet Bakanı M. Pereveiezeff’i istifaya zorlamaktadır. (Eski rejimin anıları nedeniyle, Konsey belki de bu kanıtları kendisinin uydurduğuna inanmaktadır.) Aynı zamanda Sovyet, siperleri terk edip evlerine dönen çok sayıdaki askerin, merhamet gösterilmeyecek vatan hainleri olarak kabul edilmesi gerektiğini ilan ediyor. Kerenski, firarilerin vurulmasını emretmiş ve mesajında askerlerin savaşa karşı ayaklanmasının ne kadar yaygın olduğunu ortaya koymuştur. Şöyle diyor:

“Askeri birliklerin çoğu tam bir dağınıklık halindedir, taarruz ruhu tamamen ortadan kalkmıştır ve artık komutanlarının emirlerine uymamaktadırlar… ‘aceleyle harekete geçme’ emri… toplantılarda saatlerce tartışılmıştır.... bazı unsurlar düşmanın yaklaşmasını beklemeden bile gönüllü olarak mevzilerini terk etmektedir…”

Rus birliklerinin zafer kazanmış olsalar bile ele geçirdikleri siperleri terk ettikleri bildiriliyor. Bu gelişmeler, Doğu Cephesinde siperlerdeki ateşkesin yakında yeniden tesis edilebileceği ve askerlerin, savaşı sona erdirmek için ülkedeki yetkilileri kararlı adımlar atmaya zorlayabileceği umudunu beslememize neden oluyor. İngiliz kapitalist gazeteleri, Leninistlerin sokaklarda linç edildiğini ve halkın Sosyalistlere karşı döndüğünü bildiriyor. Muhtemelen bu, bir temenni olmaktan öteye geçmez, ancak muhafazakârlar Eylül ayında yapılacak Kurucu Meclis seçimlerinde oy kazanmak için var güçleriyle mücadele edeceklerdir.

Bu arada, kapitalist partileri temsil eden Prens Lvoff ve diğer bakanlar, Sosyalist Tarım Bakanı Chernoff’un toprak kamulaştırma planını ilerletmesi ve Ukrayna’ya özerklik sözü edilmesi nedeniyle istifa ettiler. “Daily Chronicle” gazetesi, iktidarın Sosyalist bakanların elinde olmasına rağmen, “deneyim açısından üstün olanların, hükümetin teknik meseleleri ve idaresi konusunda sürekli olarak tavsiyelerine muhtaç oldukları Sosyalist olmayan meslektaşları” olduğunu kibirli bir şekilde belirtiyor. Sosyalist bakış açısına göre bu tavsiyelerin değeri muhtemelen şüpheliydi. “Chronicle”, Sosyalist bakanların Ukrayna’nın özerkliğini tanıma ve toprağın kamulaştırılması politikasının, “Sosyalist olmayanların iktidarda hiçbir pay sahibi olmadan sorumlulukta ortak olarak kalmalarının imkânsızlığını doruğa çıkardığını” ekliyor. Oysa bu, demokrasi ve küçük ulusların özgürlüğü için bir savaş olarak lanse ediliyor!

İmparatorluk içindeki küçük bir ulusun özgürlüğü ve toprağın tarım işçilerine devredilmesi gibi bu iki konuda, Rusya’da ilerleme galip gelmiş gibi görünüyor. İngiltere’de ise gericilik her iki noktada da zafer ilan ediyor. Hindistan’daki özerklik hareketi acımasızca bastırılıyor ve gizliliği zorunlu kılan ve İrlanda Konvansiyonu’nun görüşmeleri hakkında kamuoyunda yorum yapılmasını yasaklayan yeni Krallığı Koruma Yönetmeliği, umutsuz bir alamettir. İrlanda’da ise toprak sahipleri tüm ganimeti ele geçirmiş durumda.

Tarım işçilerinin asgari ücretini haftada 25 şilinden 30 şiline çıkarmayı öngören Bay Wardle’ın önergesi, resmi İşçi Partisi’nin, partinin kendini bağladığı gerici koalisyondan işçileri korumak için yaptığı ilk girişimdir; ancak bu son derece mütevazı çabasına bile kendi partisindeki kişiler karşı çıkmıştır: I.L.P.[2] temsilcisi olarak seçilen Bay Barnes, Bay Brace, Bay Hodge, Bay Parker; ve tarım sektörünü temsil eden Bay G.H. Roberts. Partinin beş üyesi değişiklik önergesine karşı oy kullandı, sadece 16’sı lehte oy verdi, birçoğu ise oylamaya katılmadı. Bay Hembrson, Rus halkının –kendi deyimiyle– “Fransız ve İngiliz işçilere, sırf ‘burjuvazi’ ile aynı politikayı destekledikleri için” şüpheyle yaklaştığına şaşırmamalıdır. Rusya’da sosyalist bakanlar işçiler için toprak elde etmek için mücadele ederken; bu ülkede ise işçi liderlerinin, çalışan tarım işçilerine uygulanacak ve savaş öncesinin 18 şilininden fazla olmayacak bir önergeye karşı oy verdikleri görülüyor. Beş çocuğu olan bir askerin eşi 285 şilin 6 peni alıyor ve kocasını geçindirmek zorunda olmasa bile geçimini sağlamakta zorlanıyor. Bay Prothero, asgari ücretin sefalet sınırında tutulmasına karşı çıkarak, savaş öncesinde işçinin ortalama ücretinin sadece 175 şilin olduğunu ve buğday ile yulaf fiyatlarının savaş öncesi seviyesi olan sırasıyla 32 şilin 6 peni ve 198 şilin 4 peni seviyesine düşerse, hükümetin çiftçilere ödemesi gereken tutar sadece 68.000.000 olurken, asgari ücreti 30 şiline çıkarmak çiftçilere 100.000.000’a mal olacak; oysa asgari ücret 25 şilin olarak belirlenirse bu maliyet 59.455.000 sterlin olacaktır. Prothero, “Yasa Tasarısını kabullenmiş ancak asgari ücreti hiç beğenmeyen” çiftçilerden bu koşulları kabul etmeleri istenemez diyor ve İşçi Partisi bakanları, oylarıyla onun görüşünü benimsemiştir. Oysa 25 şilinlik asgari ücret sadece açlık sınırının altında kalmakla kalmıyor, aynı zamanda yasa tasarısının tamamı halka karşı bir aldatmacadır; bu aldatmaca sayesinde halk, bu rezil yasanın sözde gerekçesi olan üretim artışına dair hiçbir garanti olmaksızın, 1920 yılına kadar ekmeğinin bedelini ağır bir şekilde ödemek zorunda kalacaktır. İşçi Partisi liderlerinin ittifak kurduğu kapitalist partilerin yayın organları, 30 şilinlik değişiklik önergesinin reddedilmesinden açıkça sevinç duymaktadırlar. Ne yazık ki işçi kesimi tarafından çok okunan bir gazete olan “Daily Express”, Başbakan’ı “sorunla yüzleştiği” ve tarım işçilerinin aylarca süren mücadeleleriyle gündeme getirdikleri 30 şilinlik değişiklik önergesine karşı “ezici bir çoğunluk” elde ettiği için tebrik ediyor. “Times” gazetesi, tarım işçilerinin uzun süredir mücadele ettikleri bu yasa değişikliğine ve genel olarak Corn Hill’e yönelik saldırıya, “niyetleri şüpheli” olarak atıfta bulunmakta ve bunların, “samimi oldukları ölçüde”, “hayırsever sosyal idealleri ekonomik teorilerle birleştirme” girişimlerinden ilham aldığını belirtmektedir. “Daily Chronicle” gazetesi, “soğukkanlı gözlemcilerin” yasa değişikliğinin reddedilmesinden başka bir sonuç bekleyemeyeceğini ve hükümetin “her ne pahasına olursa olsun yasa tasarısının bir an önce kabul edilmesi konusunda ısrarcı olmasının son derece haklı olduğunu” belirtiyor. İşçi Partisi’nin ilk günlerinde biz sosyalistler, işçilerin hiçbir kapitalist partiden yardım beklememesi gerektiği konusunda hemfikirdik. Düşüncelerin kafa karışıklığına uğradığı bu günlerde bu nokta yeniden vurgulanmalıdır; ancak işçilerin bunu fark edememesi her zamankinden daha tuhaftır.

Bay Henderson’ın Rusya ziyareti, Sosyalist Enternasyonal hareketinin artık cezasız bir şekilde göz ardı edilemeyeceği gerçeğini gözleri önüne sermiştir. Görünüşe göre, savaşı sürdürmek için kapitalist partilerle işbirliği yapma fırsatı uğruna sosyalizmin ve işçilerin çıkarlarını feda eden müttefik ülkelerin eski kafalı İşçi Partisi liderleri olan meslektaşları aracılığıyla, yeniden doğan Enternasyonal’in kontrolünü ele geçirmeyi kendine görev edinmiştir. Bay Henderson, şüphesiz, Müttefik ülkelerin şovenist-sosyalist-İşçi Partisi mensuplarının, herhangi bir konferansta “düşman” ülkelerdeki benzer grupları oy çokluğuyla alt edebileceğini hesaplamaktadır; zira Müttefik ulusların sayısı, elbette, karşı tarafta savaşan ülkelerin sayısından fazladır. Muhtemelen, Müttefik hükümetlerinin aklanıp merkez güçlerin hükümetlerinin şiddetle kınandığı bir Uluslararası İşçi Konferansı’nın, tüm ulusların işçilerinin savaşa karşı çıkması gerektiğini ilan eden Enternasyonalist Sosyalistlere karşı yararlı bir cevap oluşturacağını düşünmektedir. Bay Henderson kurnaz bir politikacıdır: Niyeti ne olursa olsun, kapitalizmin vicdansız güçleriyle ortak bir cephe oluşturmuştur. Onun manevralarına etkili bir şekilde karşı koymanın tek yolu, geçici siyasi çıkar hesaplarıyla bozulmamış, açıkça tanımlanmış bir temele dayalı yeni bir İşçi Sosyalist Enternasyonali kurmaktır. Bay Henderson, önerilen İngiliz İşçi ve Asker Sovyetlerinin Rus modeline göre kurulması halinde, kendisinden “daha sert bir muhalif” olmayacağını açıklamıştır. Şöyle diyor:

“Rusya’da yaşananlar, ordunun siyasi tartışmalara katılmasına izin vermenin ne kadar aptalca olduğunu göstermiştir ve bu bizim için bir uyarı olmalıdır. Rusya’nın askeri gücünü felç ettiği gibi, bizim askeri gücümüzü de felç edecek her türlü eyleme karşı şiddetle mücadele edeceğim.”

Ancak bu ülkede ve her ülkede askeri gücün felç edilmesi, militarizmin karşıtları olarak tam da ulaşmak istediğimiz hedeflerden biridir. Asker olmayı reddeden vicdani retçiler, siperlerde ateşkes ilan eden askerler ve hükümetini barış yapmaya zorlayan halkın –ister ayrı bir barış ister genel bir barış olsun– hepsinin aynı mücadeleyi verdiğine inanıyoruz; onların mücadelesi bizim mücadelemizdir; medeniyet ve insanlığın ileriye doğru evrimi için verilen mücadeledir.

Bu ülkede, Rusya’da başarılanın gerçekleşmesini, yani ister haki ister fistan giysinler, işçilerin ulusal meseleleri kontrol edebilecek kadar güçlü bir sovyette bir araya getirilmesini arzuluyoruz. Rusya’da yapılan, yeni doğan demokrasinin birliğini ve yapıcı gücünü, onu felaket getiren kapitalist bir savaşın sürdürülmesine dahil ederek dağıtma hatasından kaçınmak istiyoruz. Dileğimiz, İngiliz demokrasisinin savaşın durdurulmasını sağlamak için güçlü ve acil adımlar atması ve tüm erkek ve kadınlara eşit haklar tanıyan Uluslararası Sosyalizmi kurmak için Rusya, Almanya ve diğer ulusların işçileriyle birleşmesidir.



[1] Bu ifade, Fransız devlet adamı Marcel Sembat'nın I. Dünya Savaşı'nın hemen öncesinde (1913) yayımladığı aynı isimli broşürden alınmıştır. Sembat, cumhuriyet rejimlerinin çok sesli yapısı nedeniyle savaş dönemlerinde karar alma mekanizmalarının hantal kalacağını ileri sürer. Yazara göre bir ulus ya savaşı verimli yönetebilmek için mutlak bir monarşi kurmalı ya da cumhuriyet olarak kalmak istiyorsa radikal bir barış politikasını benimsemelidir. (ç.n.)

[2] Independent Labour Party, Bağımsız İşçi Partisi. ç.n.

2 Haziran 2026 Salı

(Çeviri) Türkiye’nin Yeni Kadını - Beatrice Hill Ogilvie

Çevirmenin Notu: Beatrice Hill Ogilvie’nin[1]bu makalesi ilk olarak University of California Press tarafından basılan Current History dergisinin Ağustos 1924’teki sayısında yayımlanmıştır. Makaleye şu linkten ulaşabilirsiniz: https://www.jstor.org/stable/pdf/45329838.pdf

“Hayır hayır! Yemin ederim o şafağa, geceye ve onun topladığı şeylere, ve dolunay şeklini aldığı zaman aya ki, siz halden hale geçeceksiniz.” (İnşikâk Suresi, 16-19. Ayet)

Özellikle de cumhuriyet döneminde ortaya çıkan yeni tip feminist liderler ve reformcular olmak üzere, günümüzdeki Türk kadınlarının durumu konusunda Türkler arasında görüş ayrılıkları olsa da, Türkiye'de kadınların ilerleme kaydettiği bir dönemin başladığı inkâr edilemez ve önemli bir gerçektir.

Kamuoyundaki görüşler, Türkiye'de işlerin hangi yöne doğru gittiğini göstermektedir. Bir grup kadın, evlilik ve boşanma kanunlarının revize edilmesi ve çok eşliliğin kaldırılması için Büyük Millet Meclisi'ne dilekçe vermiş ve bu durum hem kınama hem de onaylanmayla karşılanmıştır. Bu hayati kanunların revizyonu için hazırladıkları dilekçe, Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Paşa ve yardımcılarının elindedir ve kararın önümüzdeki birkaç ay içinde verilmesi beklenmektedir. Gericiler bu cesur adım karşısında dehşete kapılmış durumda, ancak en düşmanca tavır sergileyenler bile böyle bir talebi dinlemek zorunda, çünkü cumhuriyetin kulağı herkese açık; en azından Türk demokrasisinin bu öncüleri bu ideale ulaşmak için mücadele ediyorlar.

Ancak, bu ilerici kadınlar daha modern evlilik ve boşanma yasaları elde etmek için cesurca çalışsalar da, Türk kadınlarının çoğunluğu hâlâ Muhammed'in ilk emrinden bu yana gelişen geleneklerin esaretindedir: " Eşlerine, kızlarına ve müminlerin kadınlarına söyle, dış giysilerini üzerlerine bürünsünler." (Ahzâb Suresi, 59. Ayet).

Muhammed'in eseri olan Kur’an'ı bilen herkes, onun çok eşliliği onayladığını ve boşanma yetkisini erkeğin eline verdiğini bilir. Kendi zamanının standartlarına göre değerlendirildiğinde, Peygamber meşru eş sayısını dörtle sınırladığında radikal biriydi. O dönemin araştırmacıları, çok eşliliğin o kadar yaygın olduğunu, eğer Peygamber çok eşliliği kaldırmaya cesaret etseydi, takipçilerinin onu terk edeceğini söylüyorlar. Peygamber'in bu kısıtlayıcı emri, ancak zamanla ortadan kaldırabilecek kadar kökleşmiş kötü bir sistemle gerekli olan bir uzlaşmaydı.

Geleneklere göre, Peygamberin kendisi vaaz ettiklerini uygulamamıştır. Meşru eşlerinin sayısına ilişkin tahminler dokuz ile on beş arasında değişmektedir. Bir bütün olarak ele alındığında ve tarafsız bir şekilde değerlendirildiğinde, Muhammed'in kadınların konumunu yükseltmek istediğine dair bol miktarda kanıt bulunmaktadır. Evlilik ve boşanma ile ilgili hükümleriyle ünlü Nisâ Suresi 34. Ayet’te şöyle demiştir: "Allah’ın, (iki cinse) birbirinden farklı özellik ve lütuflar bahşetmesi ve mallarından harcama yapmaları sebebiyle erkekler kadınların yöneticisi ve koruyucusudurlar." Muhtemelen o dönemin kadınları için bu, nazik bir değerlendirmeydi. Yine aynı surede Peygamber şöyle emreder: "Sizi doğuran rahimlere saygı gösterin."[2] Ve yine şöyle demiştir (5. Ayet): " Allah’ın geçiminize dayanak kıldığı mallarınızı aklı ermezlere vermeyin; o mallarla onları besleyin, giydirin ve onlara güzel söz söyleyin." Develerin bazen kadınlardan daha değerli olduğu bir dönemde bu açıklama, gerçek bir reformcunun cesaretini gerektiriyordu.

Kuran, boşanma ile ilgili hükümlerle doludur. Erkekler, o dönemde kadınlara karşı son derece düşünceli şekilde davranmaya, mehirlerini ödemeye ve "kanıtlanmış bir zina suçu işlemedikçe onları evlerinden kovmamaya ve ayrılmalarına izin vermemeye" teşvik ediliyordu. Ancak gelenekler, neredeyse her türlü önemsiz nedeni bir erkeğin karısını boşaması için yeterli bir gerekçe haline getirmiştir. Ve bu erkeğe boşanma yetkisini vermiştir. Erkek, iki şahidin huzurunda sadece "Seni boşuyorum" diyerek karısından kurtulabilir. Ardından, isterse, onunla ikinci kez evlenebilir, aynı basit işlemle boşayabilir, üçüncü kez evlenebilir ve yine boşayabilir. Ancak dördüncü kez evlenmeden önce, karısının başka bir erkekle, sadece bir günlüğüne de olsa evlenmiş ve sonra boşanmış olması gerekir. Eğer koca isterse, iki tanığın huzurunda "Seni üç kez boşuyorum" diyerek üç aşamalı boşanma sürecine girebilir.


İstanbul Üniversitesi Rektörü İsmail Hakkı Bey ve bir grup kadın öğrenci.

"Peki kadın kocasını boşayabilir mi?" diye sordum, kadınların özgürleşmesi hareketinde tanınmış bir Türk kadın liderine. "Aynı kolaylıkla değil," diye cevap verdi. "1916'da, kadınların boşanma hakları ve nafaka ödemesi ile ilgili hükümler içeren bir evlilik sözleşmesi yapmalarına izin veren yeni bir aile kanunu kabul edildi, ancak çok az kadın bu kanundan yararlandı. Boşanma hakkı içeren bir sözleşmesi olanlar, evlendikten sonra iki yıl beklemek zorundaydı ve ancak ondan sonra ‘senden boşanıyorum’ diyebiliyordu. 1916'dan önce bir kadın mahkemeye gidip boşanmak için mücadele edebilirdi, ancak süreç o kadar zor ve utanç vericiydi ki, çok azı bunu denedi."

Bu 1916 yasası tıbbi muayeneyi zorunlu kılıyordu, ancak önyargılar ve kadın doktorların azlığı yasanın uygulanmasını sınırladı. Ayrıca, evliliğin gerçekleşmesinden üç hafta önce ilan edilmesi gerektiğini de hükmediyordu. Uygulanmasının önündeki engellere rağmen, yeni yasa kadınların özgürleşmesinde bir dönüm noktası oldu. İleri görüşlü erkek ve kadınları statükoya karşı çıkmaya teşvik etti. Ancak muhalefet giderek arttı ve 1920'de Ferid Paşa Hükümeti yasayı yürürlükten kaldırdı. O zamandan beri eski gelenekler yeniden güç kazanmak için mücadele etti, ancak bir kez doğan fikirler kolay kolay ölmez. Millet Meclisi, kış oturumu (1923-24) sırasında boşanma geleneğini tartıştı. Liberaller, 1916 tarihli yasayı iyileştirmek ve yeniden yürürlüğe koymak için mücadele ederlerken, muhafazakârlar ise yasayı katı bir şekilde değiştirmek istedi.

Halide Hanım (Türk devlet adamı Dr. Adnan Bey'in eşi). Kendisi, mevcut boşanma kanunlarının revizyonu ve çok eşliliğin kaldırılması için Ankara'daki Millet Meclisi'ne dilekçe veren grubun lideridir.

Kadın Liderler Reform Talep Ediyor

Bu arada Halide Hanım önderliğindeki yaklaşık 500 entelektüel kadın, daha da büyük reformlar talep etmek için sessizce örgütleniyordu. Türk devlet adamı Dr. Adnan Bey'in eşi Halide Hanım, İstanbul Amerikan Kız Koleji'nden (Yakın Doğu'daki eğitim faaliyetleriyle ünlü bir Amerikan kurumu) mezun olan ilk Türk kadın, ateşli bir vatansever ve Yeni Türkiye'nin en parlak ve ilerici kadınlarından biri olarak tanınır. Bu grup, İslam hukukunu inceledi; İsveç, İngiltere, Fransa, Çekoslovakya ve Amerika'daki evlilik ve boşanma kanunlarını dikkatlice okudu, Türkiye'deki sosyal ve siyasi zorlukları değerlendirdi ve bu fikirler potasından bir dilekçe hazırlayarak bunu Millet Meclisi’ne sundu. Bu dikkat çekici belge, Türk aile yaşamının iyileştirilmesi, evlilik için asgari yaşın belirlenmesi, evlilik formalitelerinin iyileştirilmesi, daha adil boşanma yasalarının çıkarılması ve çok eşliliğin kaldırılması gibi dört temel soruyu korkusuzca ele aldı.

Günümüz Türkiyesinde 9 yaşındaki bir kız ve 12 yaşındaki bir erkek evlenebiliyor. Bu kadınlar, kızlar için evlilik yaşının en az 15, erkekler için ise en az 19 olmasını öneriyorlar. Bu, çocukların hâlâ evlendiği iç kesimlerdeki yaygın gelenek ile evliliklerin artık nadiren yirmili yaşlardan önce gerçekleştiği şehirlerdeki gelenek arasında bir uzlaşmayı temsil ediyor. Halifelik olarak bilinen dini yapı, feshedilmeden önce (Mart 1924), bu öneriyi incelemiş ve kızlar için asgari yaşı 15 olarak kabul etmiş, ancak erkekler için asgari yaşı 18'e indirmiştir. Açıkçası, olgunluğun erken geldiği çölde ortaya çıkan bu çocuk evliliği uygulaması, günümüz Türkiyesinin iklim koşullarında bir anakronizmdir.

Evlilik biçimine gelince kadın liderler planlanan evliliklerin duyurulmasını, evliliklerin kayıt altına alınmasını ve sağlık raporlarının yeniden düzenlenmesini talep ediyorlar. Kadın doktorların sayısının artması nedeniyle sağlık muayenesinin uygulanmasının artık daha kolay olacağını savunuyorlar. İstanbul’daki Amerikan Hastanesi'nden Dr. Safiye Ali gibi kadınlar, kadınların bu bilime hâkim olabileceklerini kanıtlıyorlar. Bu yıl, bir başka parlak Türk kadın olan Bedriye Şükrü, Münih'te tıp fakültesine aday oldu ve İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi'nden de birkaç kadın mezun oldu. İlk Öğretmen Okulu'nun kadınlara kapılarını ancak 1908'de açtığı düşünüldüğünde, Türk kadınlarının hızlı ilerlemesi hakkında bir fikir edinilebilir.

Ancak Türk kadınlarının statüsündeki evrimin en büyük kanıtı, çok eşliliğin kaldırılması talebinde yatmaktadır. Bu kadınların lideri, "Çok eşlilik korkunç bir şeydir," diye ifade etmişlerdir. "Aile hayatındaki istikrarın ve dolayısıyla ulusumuzun sağlığı ve ilerlemesinin baş düşmanı olduğu için ortadan kaldırılmalıdır."

Çok Eşliliğin Sorunları

Bu kadın liderin açıklamalarına göre, aydınlanmış topluluklarda çok eşlilik son birkaç yıldır azalmaktadır. Kısa süre önce tahttan indirilen Halife'nin bile sadece iki eşi vardı ve eğitimli Türklerin çoğunun da sadece bir eşi var. Kadınların tarlalarda çalıştığı iç kesimlerde, çok eşlilik büyük ölçüde ekonomik bir zorunluluktur; eş sayısı ne kadar fazla olursa, ekinlere bakacak el de o kadar fazla olur. Ancak artık genel olarak kabul ediliyor ki, çok eşliliğin var olduğu her yerde çatışma, kıskançlık ve adaletsizlik doğar ve çocukların fırsatları kısıtlanır.

Çok eşliliğin kaldırılmasının doğum oranını düşürebileceği kabul ediliyor, ancak bunun, çocuklara yönelik ihmalin azalmasıyla fazlasıyla telafi edileceği belirtiliyor. "Önemli olan kaç çocuğun doğduğu değil, kaçının hayatta kaldığıdır" dedi bu feminist lider. "Türkiye'nin nüfusunun azaldığı doğru, ancak sayımızı artırırken onların fırsatlarını da çoğaltmalıyız. Asıl mesele budur." "Çok eşliliğin kaldırılması, gayrimeşru çocukların sayısını artırmaz mı?" diye sordum. "Türkiye'de tüm çocuklar meşrudur; hepsi eşit miras alır," diye sakin bir şekilde cevapladı. "Peki ya Türkiye'deki kadın fazlalığı ne olacak? Onlara ne olacak?" "Bu sorun neredeyse evrensel, değil mi?" diye düşünceli bir şekilde cevapladı. "Kadınlarımız, diğer ülkelerdeki kadınların yaptığı gibi, ilgi alanlarına göre ve devlete hizmet edebilecekleri şekilde başka yollar arayarak bu sorunla yüzleşmek zorunda kalacaklar."

Çok eşliliğin kaldırılması, doğal olarak boşanmada daha fazla kısıtlama ve bu yetkinin daha eşit dağılımını gerektirir. Aksi takdirde, Türkiye'deki erkekler çok eşlilik yerine art arda evlilikler yapma eğiliminde olacaklardır. Bu art arda evlilikleri önlemek ve boşanma kontrolünü desteklemek amacıyla, reformcular evlilik sayısını üç ile sınırlamayı önermektedirler. Şimdiye kadar, boşanma hakkı pratikte neredeyse tamamen erkeklere aitti. Kadınlar, bu hakkı erkeklerin eline bırakmak ya da 1916 yasasında olduğu gibi kolay boşanma ayrıcalığını kadınlara geri vermek istemiyorlar. Bunun yerine, Müslüman hukukunun ruhuna uygun olarak boşanma nedenlerini belirleyecek özel bir mahkeme kurulmasını savunuyorlar. Boşanma talepleri, her iki cinsiyet tarafından da bu mahkemeye sunulabilecektir. Ancak, en liberal erkeklerin bile bu prosedürün getireceği kamuoyu ilgisine razı olup olmayacağı şüphelidir. Bu önlem kabul edilirse, uygulamanın önündeki büyük sorun kalır ki bu, kadınların sık sık kilit altında tutulduğu iç kesimdeki muhafazakâr köylerde neredeyse aşılmaz bir engeldir. Göçebeler arasında, garip bir anomali olarak, bu tür reformlara pek ihtiyaç yoktur. Burada kadınlar erkeklerle eşit düzeydedir, çok eşlilik neredeyse hiç görülmez ve boşanma bir utanç olarak kabul edilir.

Özgürlük ve Eşitliğe Doğru

Aile yaşamındaki bu geniş kapsamlı reform konuları, Türk kadınlarının zaman ve enerjisinin o kadar büyük bir kısmını kaplıyor ki, eşit oy hakkı meselesi ikinci planda kalıyor. Ancak olaylar o kadar hızlı gelişiyor ki, oy kullanma hakkı, halifeliğin kaldırılması kadar beklenmedik bir şekilde gelebilir. Kısa süre önce kadınlar için bir siyasi parti kurma izni talep edildi, ancak reddedildi. Daha sonra, yasada temsilcinin cinsiyeti belirtilmediğinden, kadın milletvekilleri şüphesiz Millet Meclisi'ne seçilecektir. Bazı vatansever kadınların şimdiden oy almış olması, siyasete giriş saatlerinin yaklaştığını göstermektedir.


Müfide Hanım, Türk İçişleri Bakanı Ferit Bey'in eşi.

Türkiye'de kadınlar mülkiyetin önemli bir kısmına sahiptir veya bunu kontrol etmektedir. Evlendikten sonra da mülkiyet haklarını elinde tutarlar; bu, kadınlara karşı cömert bir tutum sergilediğini övünen birçok ülkede kadınlara tanınmayan bir haktır. Bir kadın, kocası öldüğünde onun mülkünün sekizde birini miras alır ve tazminatsız boşanma diye bir şey yoktur. Son savaşların yıkımı, mülk ve emekli maaşlarını elinde bulunduran bir dizi dul bırakmıştır. Ancak vergi yükümlülükleri her iki cinsiyet için de eşit olup, adalet her ikisinin de oy kullanma sorumluluğunu paylaşmasını gerektirir.

Hem İstanbul’da hem de Ankara'da olayların hızlı gidişatını izleyenler, gelişmelerin hızına hayret ediyorlar. 1908 Jön Türk Devrimi öncesinde ilerleme yavaştı ve sonuçları belirsizdi. Avrupa giyim tarzının, yaklaşık elli yıl önce Avrupalı eşlerin etkisiyle Sultan'ın haremlerine girdiği söyleniyor. Ülkenin önde gelen kadınları, Paris tarzı elbiseler giyiyorlardı, ancak bunları feracenin, yani Türk paltosunun altında özenle saklıyorlardı. İlk devrimden sonra, 1908'de İstanbul’da ilk kez peçesiz yüzler görüldü. İlk kez, daha ilerici bazı kadınlar, kapalı bir arabada, başlarını peçeyle sıkıca örtüp arkalarında sürüklenmek yerine, kocalarıyla aynı arabada seyahat etmeye cesaret ettiler. Birkaç yıl öncesine kadar tüm Türk kadınları, eğlencelerini çoğunlukla birbirleriyle gerçekleştiriyorlardı. Sonra "sinema"nın cazibesi ortaya çıktı ve daha cesur olan bazıları, kocalarıyla birlikte dışarı çıkmaya cesaret ettiler. Bugün, sinemalarda sürekli bir fes sırası görülse de, başları düzgünce örtülü Türk kadınların oranı giderek artmaktadır. Erkeklerin nargile içip kart ve satranç oynadığı İstanbul'un kahvehanelerinde hâlâ bir Türk kadını bulmak mümkün değil, ancak Avrupa tarzı kafelerde artık az da olsa Türk kadınları görülmektedir.

Bugün Ankara'da, Mustafa Kemal Paşa'nın yetenekli ve ilerici eşi Latife Hanım'ın başını çektiği Büyük Millet Meclisi milletvekillerinin şık ve modern eşleri, Avrupa tarzı giyiniyor, kocalarıyla sinemaya gidiyor ve "ev partileri" düzenliyorlar.


İstanbul Amerikan Kız Koleji’nin bahçesinde Boğaz ve Asya kıyılarının bir bakış sunan ormanlık bir manzara.

İlerleme süreci devam ediyor. Bu yılın ocak ayında bir sabah, bütün İstanbul tramvaylardaki harem bölümünün kaldırıldığını fark etti. Muhafazakârlar şaşkınlık ve protesto çığlıkları attılar. Hâlâ kadınların peçeli, örtülü ve yabancı erkeklerle doğrudan temastan korunduğu günleri düşünen bu insanlar için, vagonun içini ikiye ayıran perdeden koruması olmadan İstanbul sokaklarında dolaşan Türk kadınlarını hayal etmek imkânsızdı. Kuşkusuz, aynı eski ataerkil kesimden bazıları, atlı tramvaylarda haremi oluşturan ahşap bölmenin kırmızı keçeden yapılmış sallanan bir perdeyle değiştirildiği on iki yıl önce de benzer bir itiraz korosuna öncülük etmişlerdi.

İstanbul Üniversitesi'nde Fen Bilimleri Lisans derecesi için okuyan Türk kız öğrenciler, bir profesör ve erkek öğrencilerle birlikte.

Türk geleneklerini inceleyen ve Türk kadınlarını her yönden çevreleyen geleneklerin kalın duvarının farkında olan bazı araştırmacılar, bu duvarın özellikle muhafazakar köy ve küçük kasaba yaşamında aşılmaz olmaya devam edeceğini iddia ediyorlar; ancak onlar bile nihai sonucun iletişim ve eğitim olanaklarındaki gelişmelere bağlı olacağı konusunda hemfikirler. Sinema alışkanlığının yaygınlaşması, Türk kadınlarını evlerinin kalelerinden giderek daha fazla dışarı çekecek büyük bir güç olarak gösteriliyor.

Kadınların değişen statüsü, hiçbir yerde camilerde olduğu kadar belirgin değildir. Paravanlı bölümler hâlâ oradadır, ancak kendilerini çarşaf ve peçeye sarıp "peçelerini aşağıya indiren" kadınlar, genellikle ana kattaki göze çarpmayan bir köşede namaz kılmayı tercih ediyorlar. Ancak hiçbiri, Ayasofya gibi bir caminin kasvetli ihtişamını kırmızı fesleriyle aydınlatan merkezdeki erkek kalabalığına katılmaya cesaret edemiyor. Kısa süre önce tahttan indirilen Halife'nin son halka açık görünüşünde, eski düzenin sekiz kadını, Halife ortaçağ tören kıyafetleriyle tüm ihtişamıyla geldiğinde, görünüşlerini tamamen engelleyen büyük bir taş sütunun arkasında mırıldanarak dua ettiklerini ve Kuran'ın okunuşunu ciddi bir şekilde dinlediklerini gördüm.

Türk kadınları, ilgi alanları ve faaliyetleri sürekli genişlediğinden, kesinlikle "statüden statüye taşınıyorlar". Yavaş yavaş iş dünyasında, mesleklerde ve dolaylı olarak siyasette de bir faktör haline geliyorlar. Özellikle bankalarda, postanelerde ve elçiliklerde pozisyonlar için rekabet ediyorlar ve bu pozisyonları başarıyla sürdürüyorlar. Para kazanmayı önemsemeyen diğerleri ise, turistlere gönüllü rehberlik yaparak Türkiye'deki ilerleme davasına hizmet ediyorlar. Bu sosyal hizmetin önde gelen isimlerinden birisi de Millet Meclisi milletvekili Ali Cenani'nin kızı Sabiha Cenani'dir. İstanbul Amerikan Kız Koleji mezunu ve yetkin bir dilbilimci olarak, doğru bilgileri yaymak için gerekli donanıma sahiptir.

Doğal olarak, kariyer peşinde koşmaya cesaret edenler daha eğitimli kızlardır. Dr. Mary Mills Patrick’in rehberliğindeki İstanbul Amerikan Kız Koleji, büyük bir özgürleştirici etkiye sahiptir. 1890’dan beri bu ileri görüşlü kadın ve yetenekli ekibi, Türkiye’deki yeni kadına bilgi, cesaret ve vizyon kazandırmak için sabırla çalışmaktadır. Onların çabaları, devletin ilerlemesi için hizmetlerini gönüllü olarak sunan Sabiha Cenani gibi kızlar ve gerektiğinde İstanbul sokaklarında reformları savunmaktan çekinmeyen Halide Hanım gibi çalışan kadınlar tarafından ödüllendiriliyor. Haremin sınırlarından kamusal alana uzanan yol, kamu işlerine katılım yolunda çok uzak ve uzun bir adımdır.


İstanbul Amerikan Kız Koleji'nde bir tarım dersi.

Ancak kadınlar daha da büyük bir zafer kazandılar. İstanbul Üniversitesi'ne girdiler ve artık erkeklerle eşit şartlarda diploma için yarışıyorlar. Bu karma eğitim kurumunda bilim, edebiyat ve hukuk bölümlerinde kadın öğrenciler var. 1924 akademik yılında, bu konunun inceliklerini öğrenmek için dört yılını harcayan üç kadın hukuk öğrencisi vardı. "Mesleğinizi icra etmek için planlarınız nedir?" diye sordum, bu üç kişiden biri olan ve bir milletvekilinin kızı olan Süreyya Ağaoğlu’na. "Önce izin almalıyız, sonra başlayacağız," diye cevapladı, Türkiye'nin yeni kadınının korkusuz ve kendinden emin sesiyle. Bu öncü kadınların lehine olan büyük bir faktör var. Türkiye'de bu kadınlara büyük bir saygıyla bakan yeni bir erkek nesli var. Bu gerçek, üniversitedeki kadın öğrencilerin ders aralarında erkeklerle birlikte dolaşarak eşitlik ve dostluk bağlamında ortak ilgi alanlarını tartışmalarını izlerken beni çok etkiledi.

Türkiye Cumhuriyeti İçin Bir Meydan Okuma

Karma eğitim tek başına, kadınların 1908 devriminden bu yana ne kadar ilerlediklerini göstermektedir. Hukuk, tıp, edebiyat ve fen bilimleri alanlarında diplomalarıyla donanmış bu mezunlar, yakında Türkiye Cumhuriyeti'nde kadınlara sunulan fırsatlardan yararlanmaya hazır olacaklardır. Bu kadınlar, eşitlikle ilgili belirsiz teorileri gerçeğe dönüştürmek için cesurca mücadele eden yeni Türk Hükümeti için bir meydan okumadır. Bu kadınların, geleneklerin ve yasaların dayattığı davranış ve faaliyet kısıtlamalarıyla yetinmeyecekleri aşikardır. Erkeklerle omuz omuza okuyup çalışırlarsa, kısa süre içinde eşit sosyal ayrıcalıklardan ve haklardan yararlanacaklardır. Ancak bu yolda da engellerin ortadan kaldırılması için zamana ihtiyaç vardır.


Sabiha Cenani (Türk Büyük Millet Meclisi milletvekili Ali Cenani'nin kızı), İstanbul Amerikan Kız Koleji mezunu ve İstanbul Gönüllü Rehberler Derneği'nin lideri.

Son savaşlar, karşılıklı anlayışın önündeki engelleri zaten zayıflatmıştır. Kadınlar, Kızılay’ın [Türk Kızılhaçı] ihtiyaçlarına tüm enerjilerini adadılar ve hastanelerde yaralıları tedavi ettiler. İç kesimlerde, ulaşım imkânları yetersiz olduğunda, kadınlar orduların peşinden malzeme taşıdılar. Evde ise erkeklerin bıraktığı günlük yaşamdaki boşluğu doldurdular. Kritik bir savaşı kazanmaya yaptıkları katkı bu kadar büyükken, savaş meydanındaki lider ve yeni cumhuriyetin kurucusu Mustafa Kemal Paşa'nın onların ilerlemesini savunması şaşırtıcı mıdır?


İstanbul Amerikan Kız Koleji'nde tıp öğrencisi olan Saime Mahmut.

Doğru, eski rejim altında yetişmiş ve Türkiye'nin yeni kadınını kınayan bazı Türkler var. Bir hükümet yetkilisi bana, "Cumhuriyet kadınları bozuyor," dedi. "Peygamber kadınların konumunu belirlemiştir ve kadınlar bu konuma bağlı kalmalıdır. Bu feministler dinimiz için bir utanç kaynağıdır ve yaşam sistemimize uymazlar." Bu, "eski Türk"ün tutumudur; yerleşik gerici zihniyetin tutumudur. Ancak Türk erkekleri arasında yeni bir bakış açısı ortaya çıkmaktadır. "Cumhuriyet, modern ihtiyaçlarımıza daha uygun bir tip olan yeni bir Türk kadını yaratıyor," dedi bana Büyük Millet Meclisi'nden bir milletvekili.


İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nden mezun olan ilk üç kadın (soldan sağa): Melahat Şaban, Süreyya Ağaoğlu (Millet Meclisi milletvekili Ahmed Ağaoğlu Bey'in kızı) ve Bedia Ali.

Eğer cumhuriyet ayakta kalırsa, Türkiye'deki yeni erkekler yavaş yavaş yeni kadına yol açacaklardır. Eğer kadınlar çok eşliliğin kaldırılmasını veya boşanmanın düzenlenmesini istiyorlarsa, sonunda bu reformları elde edeceklerdir. Eğer erkeklerle eşit şartlarda mesleki veya siyasi arenaya girmek istiyorlarsa, nihayetinde bu arzularını da gerçekleştireceklerdir. Eğitim imkânlarının iyileştirilmesi, Türkiye'nin acil bir ihtiyacıdır. Cumhuriyetçi ideallerin yeşerebilmesi için cehalet ormanı temizlenmelidir. Kadınların gücü ulusun damarlarına ne kadar çabuk yayılırsa, bu hedefe de o kadar çabuk ulaşılacaktır.


[1] Bayan Ogilvie, Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş sürecini yakından takip etmiştir. 1923 yılının Kasım ayında Türkiye'ye gitti ve 1924 yılının mart ayına kadar orada kalarak, İstanbul ve Ankara'daki yeni koşulları inceledi. Mustafa Kemal Paşa ve Halide Hanım ile yakın temas kurarak önde gelen yetkililer ve tanınmış eğitimcilerle görüşme gibi olağanüstü fırsatlardan yararlandı. Hem Amerika Birleşik Devletleri'nde hem de kalıcı olarak ikamet ettiği Avrupa'da Türkiye hakkında birçok makale yayımladı.

[2] Nisâ Suresi 1. Ayetine yapılan bu atıf yanlıştır. Ayette aslında şöyle yazmaktadır: “Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan ve ondan da eşini yaratan, ikisinden birçok erkek ve kadın üretip yayan rabbinize itaatsizlikten sakının.” (ç.n.)

Encomienda'dan Luther'e: Parsellenmiş İktidar ve Direniş Doktrini

Encomienda, İspanya'nın Amerika kıtasında kurduğu ve yerlilerin dinî eğitim ile koruma karşılığında encomenderoya haraç ödeyerek çalıştı...