Trump etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Trump etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Mayıs 2026 Cumartesi

Pekin'in Konukları

Soykırımcı Epstein Koalisyonu'nun (ABD ve İsrail) 28 Şubat'ta İran'a karşı başlattığı savaş, üçüncü ayını tamamlarken küresel güç dengelerini derinden sarstı. Bu hafta Pekin'in önce Trump, ardından da Putin’i ağırlaması, dengelerin nereye evrildiğini çarpıcı biçimde gözler önüne serdi. Her iki ziyaret de farklı öncelikler, farklı beklentiler ve farklı hesaplar taşısa da Çin'in ağırlığının artık inkâr edilemez bir gerçek olduğunu ortaya koydu. Pekin hem rakibiyle masaya oturdu hem de stratejik ortağıyla ittifakını pekiştirdi ve bütün bunları İran cephesindeki yangının giderek daha karmaşık bir hal aldığı bir hafta içerisinde gerçekleştirdi.

Trump Pekin'de

13-15 Mayıs 2026 tarihleri arasında gerçekleşen Trump'ın Pekin ziyareti, 2017'den bu yana bir ABD başkanının Çin'e yaptığı ilk resmi ziyaret oldu.[1] Sekiz buçuk yıllık aranın ardından yeniden Tiananmen Meydanı'nda devlet töreniyle karşılanan Trump, yanında Boeing, Citigroup ve Qualcomm gibi dev Amerikan şirketlerinin CEO'larını getirdi. Bu tercihle Washington, büyük güç rekabetini bir kenara bırakıp ticari uzlaşmayı önceliklendirmeye hazır olduğunu gösterdi.

Çin’in lideri Şi Cinping ise 14 Mayıs'taki görüşmeye başlarken dünyanın "yüzyılda görülmeyen değişimler" içinde olduğuna dikkat çekti ve "Çin ve ABD, Tukidides Tuzağı'ndan büyük güç ilişkilerinde yeni bir paradigma yaratabilir mi?"[2] sorusunu sordu. Yükselen bir gücün mevcut küresel hegemonyayı tehdit etmeye başladığında savaş riskinin dramatik biçimde artması anlamına gelen “Tukidides Tuzağı” kavramını kullanan Şi’nin de amacının tehditten öte rekabetin belirli sınırlar içinde tutulduğu istikrar ilişkisi olduğu görüldü.

Görüşmelerin en kritik noktası beklendiği gibi Tayvan meselesiydi. Şi, ABD-Çin ilişkilerinin Tayvan meselesi "iyi yönetilirse büyük bir istikrara kavuşacağını" ama aksi halde "çatışma ve hatta savaş riskiyle" karşılaşılabileceğini açıkça vurguladı.[3] Bu uyarının arka planını Aralık 2025'te ABD'nin Tayvan'a açıkladığı 10 milyar dolarlık silah satışı kararı oluşturuyordu, ki söz konusu teslimatlar henüz gerçekleşmedi.

Fakat asıl çarpıcı olan Trump'ın pozisyonuydu. ABD'nin yerleşik "Tek Çin Politikası"ndan sapan Trump, Tayvan için savaşa girmeye sıcak bakmadığını açıkça ifade etti. Tayvan'ın coğrafi olarak çok uzak olmakla birlikte ABD'nin çip endüstrisini çaldığını ileri süren Trump, Tayvan'a verilen güvenlik güvencelerinin içini fiilen boşalttı. Çin tarafı ise yapay zeka, enerji ve özellikle nadir toprak elementleri üzerindeki hakimiyetini ABD'ye karşı açık bir stratejik koz olarak masaya getirdi. Böylece ortaya çıkan denklemde Trump, Tayvan'a yapılacak silah teslimatlarını ötelemek karşılığında Çin'den tarım ürünleri ve enerji alanında yeni satın alma anlaşmaları aldı.

Trump'ın Çin'den beklentisi yalnızca ticaret alanında değildi. Washington, Pekin'in İran ekonomisinin can damarı olduğunu bilerek Çin'i İran üzerinde baskı kurmaya davet etti. Ancak eski CIA Direktörü ve Savunma Bakanı Leon Panetta'nın da ortaya koyduğu gibi, İran Hürmüz Boğazı kartıyla adeta "ABD'nin başına silah dayamış" durumdayken Çin bu teklifi reddetti.[4] İstikrarı bozan taraf olarak ABD ve İsrail'i gören Çin, bölgede ABD tarafında konum almayacağını zımni biçimde ortaya koydu.

Tüm bu gerilimlere rağmen zirve, belirli bir çerçeveyle kapandı. İki lider, Trump iktidarının kalan üç yılında ABD-Çin ilişkilerini çatışmasız sürdürmeyi kararlaştırdı.[5] Çin Dışişleri Bakanı Vang Yi'nin tanımıyla bu yeni çerçeve, "işbirliğinin temel dayanak olduğu, rekabetin uygun sınırlar içinde yürütüldüğü, cepheleşme ve çatışma yerine barışa odaklanan bir istikrar ilişkisini" ifade ediyordu. Beyaz Saray açıklamasında ise İran konusunda da "belirli alanlarda ilerleme kaydedildiği" belirtildi. Washington’a göre Pekin en azından Tahran'ın nükleer silaha sahip olmaması ve Hürmüz Boğazı'nın yeniden açılması gerektiği konusunda kendileriyle aynı fikirdeydi.

Ancak Trump heyetinin Çin'de sergilediği diplomatik saygısızlık da dikkat çekiciydi. Heyetin üyeleri Çinli yetkililerin sunduğu hediyeleri çöpe attılar. Bu küçük “jest”, iki ülke arasındaki derin güvensizliğin sembolik bir yansımasıydı. Ve aynı zamanda ABD emperyalizminin hegemonyasının çöküşü bağlamında bu ziyaret, Washington’nun artan kırılganlıklarını yönetme çabasından başka bir şey değildi.

Putin Pekin'de

Trump'ın ziyaretinin üzerinden yalnızca altı gün geçmişti ki 20 Mayıs'ta Putin, Pekin'deki Büyük Halk Salonu'nda Şi Cinping ile kapsamlı görüşmelere oturdu. Ancak bu kez atmosfer bambaşkaydı. Trump'la yapılan zirvede görülen temkinli uzlaşı havası yerini açık bir stratejik dayanışmaya bırakmıştı. Trump heyetinin hediyeleri çöpe attığı kentte Putin, büyük bir itibar ve saygıyla ağırlandı.

Bu “yakınlık” tarihsel açıdan oldukça önemli. “Soğuk Savaş” döneminde Nixon ve Kissinger yönetimi, Çin ile Sovyetler Birliği arasındaki derin krizleri fırsata çevirerek "Pingpong diplomasisi" eşliğinde Çin'i Sovyetlerden koparmayı başarmıştı. Bugün ise ABD stratejisi tam tersi bir etki yaratıyor. Washington’un Çin'i birincil düşman olarak konumlandırma ve Ukrayna Savaşı'nın ardından Rusya'ya uygulanan ağır yaptırımlarla Moskova'ya bütün Batı’nın kapılarını kapama politikası, iki büyük gücü birbirine karşı karşıya getirmek yerine kucaklaştırdı.[6] ABD, kendi eliyle Kissinger’in “başarısını” tersine çevirdi.

Bu kucaklaşmanın rakamsal boyutu da son derece büyük. Putin'in ziyaretiyle eş zamanlı olarak Harbin'de düzenlenen Çin-Rusya İki Taraflı Ticaret ve Yatırım Fuarı'nda ortaya çıkan tablo, yaptırım politikasının fiilen işlevsizleştiğini gözler önüne serdi. Batılı şirketlerin Rusya pazarından çekilmesiyle Çinli üreticiler bu boşluğu doldurmakta gecikmedi. İki ülke arasında son 25 yılda otuz kattan fazla artış kaydeden ticaret hacmi, 2025 yılı itibarıyla 240 milyar dolara ulaştı.[7] Daha da çarpıcı olan finansal tabloda ise iki ülke arasındaki ticari ödemelerin yüzde 99’u artık dolar ya da euro yerine ruble ve yuan ile gerçekleşiyor.

Bu finansal dönüşüm yalnızca ikili ticaretle sınırlı değil. Rusya, yuan cinsinden yeni devlet tahvilleri ihraç etme kararı alırken, Batı'nın SWIFT yaptırımlarına yanıt olarak geliştirilen Çin'in Sınır Ötesi Bankalararası Ödeme Sistemi (CIPS) rekor işlem hacmine ulaştı. İran savaşı sürecinde petrol ticaretinde yuan kullanımının katlanarak artması da bu tabloya eklendiğinde, dolar hegemonyasındaki kalıcı bir çatlağın belirginleştiği ortaya çıkıyor.

Öte yandan İki ülkenin ilişkisindeki asimetriye de dikkat etmek gerekiyor. Rusya'nın toplam ticaretinin yüzde 40’ı Çin ile yapılırken, Çin'in ticaretinde Rusya'nın payı yalnızca yüzde 4,5 civarında. Üstelik Çin'in ABD ile olan ticaret hacmi Rusya ile olanın iki katı. Bu nedenle Pekin, Washington ile köprüleri tamamen yakmamaya özen gösteriyor. Bununla birlikte enerji cephesinde bu ilişki Çin açısından giderek daha kritik bir önem kazanıyor. Çin petrol ithalatının büyük kısmını ABD kontrolü altındaki deniz rotalarından (Malakka ve Hürmüz boğazları) gerçekleştiriyor. Rusya'dan karayolu ve boru hattı üzerinden gelecek enerji, olası bir deniz ablukasına karşı Pekin için stratejik bir güvence oluşturuyor. "Sibirya'nın Gücü 2" boru hattı projesi bu çerçevede değerlendirildiğinde salt ekonomik değil, jeopolitik bir anlam taşıyor. Ayrıca görüşmelerde yirmi civarında stratejik anlaşma imzalandı ve enerji, ticaret, sanayi, yüksek teknoloji ve küresel düzenin geleceği ele alındı.[8]

Diğer yandan Çin ile Rusya arasındaki ilişkinin geleneksel bir askeri ittifakı barındırmadığı da bir gerçek. Çin ve Rusya, ortak savunma taahhüdüne girmemekle birlikte birbirlerinin çatışmalarına doğrudan taraf olmuyorlar. Ancak her iki lider de uluslararası sistemdeki tek taraflılığa, ABD hegemonyasına ve dayatmalarına karşı çıkarak çok kutuplu bir dünya düzeni savunusunda birleşiyor. Bu da Çin ile Rusya’nın klasik anlamda bir ittifak değil, "eş güdümlü stratejik ortaklık" ya da başka bir deyişle ittifaksızlık temelinde örülen stratejik bir dayanışma içinde olduğunu gösteriyor.

İran Ateşi

Bu iki zirve gerçekleşirken İran cephesindeki tablo da yeni ve karmaşık bir görünüm kazandı. Özellikle Beyaz Saray içinde İran politikası konusunda derin bir kırılma yaşanıyor. Savunma ve Dışişleri Bakanları İran'a karşı askeri baskı yapılmasında ısrar ederken, Başkan Yardımcısı Vance ve müzakere ekibi ön anlaşma yoluyla diplomasiye bir şans verilmesini savunuyor. Gergin bir Beyaz Saray toplantısının ardından Trump, 19 Mayıs için planlanan saldırıyı erteledi. Bu ertelemenin perde arkasında yalnızca iç baskılar değil, Katar, Suudi Arabistan ve BAE'nin olası bir savaşta İran'ın enerji tesislerine saldırmasından duydukları büyük korku da yer alıyor.[9]

Bunlarla birlikte Trump ile Netanyahu arasında ciddi bir kriz patlak verdi. Netanyahu savaşın hemen yeniden başlaması için baskı uygularken, Trump müzakerelere 30 gün daha süre vermek istiyor. İkili arasındaki bir telefon görüşmesinin son derece gergin geçtiği de aktarılıyor.[10]

Amerikan basınında art arda çıkan haberler ise savaşın ABD cephesindeki bedelini gözler önüne seriyor. Mühimmat stokları ciddi ölçüde eridi, askeri yıpranma arttı, kamuoyu desteği yüzde 37 gibi çok düşük bir seviyeye geriledi.[11] Öte yandan İran'ın askeri kapasitesi beklenenden çok daha hızlı toparlanıyor. Altı haftalık ateşkes sürecinde İHA üretimini yeniden başlatan İran, vurulan füze sahalarını ve fırlatma rampalarını yıllar içinde değil muhtemelen birkaç ay içinde eski haline getirebilecek durumda.[12]

Müzakere cephesinde ise taraflar birbirine zıt pozisyonlardan ayrılmıyor. İran, nükleer dosyanın masaya yatırılabilmesi için beş ön koşul öne sürüyor: Tüm cephelerde savaşın bitmesi, yaptırımların tamamen kalkması, dondurulmuş varlıkların tamamının iadesi, savaş tazminatının ödenmesi ve İran'ın Hürmüz Boğazı üzerindeki egemenliğinin resmen tanınması. ABD'nin teklifiyse tam tersi: Tazminat yok, İran'ın zenginleştirilmiş uranyumunun büyük bölümünün teslimi, yalnızca tek nükleer tesisin açık kalması, dondurulmuş varlıkların yalnızca yüzde 25’inin serbest bırakılması ve ateşkesin müzakerelere bağlanması.[13] Pakistan'ın arabuluculuğunda yürütülen on dört maddelik revize teklif üzerindeki trafik sürse de iki tarafın da pozisyonlarından geri adım atmadığı görülüyor. Uranyum konusunda Putin'in bir ara formül olarak ileri sürdüğü, İran'ın uranyumunu Rusya'da depolayabileceği önerisi ise henüz somut bir zemin bulabilmiş değil.

İran bu süreçte yalnızca savunma konumunda değil, yeni stratejik kozlar da üretiyor. Hürmüz Boğazı'ndaki operasyonel alanını 500 kilometrelik devasa bir "hilal" şeklinde genişlettiğini açıklayan Tahran, boğaz geçişlerini kontrol etmek için de somut adımlar atıyor. Yalnızca kendisiyle işbirliği yapan gemilerin ücret karşılığında geçiş yapabileceği, "Güvenli Hürmüz" adıyla kripto para ödemelere dayanan dijital bir sigorta platformu kurmaya hazırlanan İran, bu projeden yıllık on milyar dolar gelir elde etmeyi hedefliyor.[14] Buna karşılık ABD'nin açıkladığı, donanma refakatine dayanan kırk milyar dolarlık alternatif sigorta planı, gemilere yönelik fiziki tehditler engellenemediği için çöküntüye uğramış ve prim oranları muazzam seviyelere sıçramış durumda.

İran'ın elindeki bir diğer koz ise çok daha az konuşulan ama potansiyel olarak son derece yıkıcı bir alan: Kara sularından geçen ve Google ile Meta gibi teknoloji devlerinin altyapısını oluşturan denizaltı internet kabloları. İran, bu hatlar üzerinden lisans ücreti talep etmeyi planlarken, olası bir savaşta söz konusu kabloların hedef alınması durumunda küresel çapta dijital bir felaketin yaşanabileceği uyarısı yapılıyor.

Körfez'de Bölünme

Savaşın bölgesel durumuna bakıldığında Körfez ülkelerinin birbirinden keskin biçimde ayrışan politikalar izlediği görülüyor. Suudi Arabistan, başlangıçta İran'a karşı savaşı destekleyip saldırılara katılsa da, İran'ın Körfez'deki enerji tesislerini vurma tehdidi ve Yemen'den gelebilecek saldırı riskinin büyüklüğünü hesapladıktan sonra geri adım attı. Hava sahasını ve topraklarındaki üsleri kullandırmayı reddeden Suudi Arabistan, Washington'ın bölgedeki en eski müttefiklerinden birinin artık "hayır" diyebildiğini gözler önüne serdi. 2019 Aramco saldırısından bu yana ABD koruma kalkanına olan güvenini yitiren Riyad, alternatif arayışa girerek Pakistan ile ortak bir savunma anlaşması imzaladı ve Pakistan bölgeye asker, savaş uçağı ve hava savunma sistemleri konuşlandırdı.

Birleşik Arap Emirlikleri ise çok daha farklı bir rota izliyor. İsrail Başbakanı Netanyahu'nun savaşın ortasında gizlice BAE'nin Elayin kentine giderek Şeyh Muhammed bin Zayed ile görüştüğü ortaya çıktı.[15] İran sınırına yalnızca iki yüz elli kilometre uzaklıktaki bu kentte gerçekleştiği belirtilen ziyareti BAE yönetimi yalanlasa da Mossad ve Şin Bet başkanlarının BAE'ye defalarca gizli ziyaretler yaptığı, İsrail'in BAE'ye Demir Kubbe bataryaları ve radar sistemleri konuşlandırdığı gün yüzüne çıktı. Ayrıca iddialara göre ABD, BAE'den Hürmüz Boğazı'ndaki İran'a ait petrol rafinerisi bulunan Lavan Adası'nı ele geçirmesini talep etti.[16] İsrail, bu ilişkileri ifşa ederek Körfez ülkelerini İran'a karşı savaşa daha fazla çekmeyi hedefliyor.

Savaşın bir diğer cephesi Lübnan’da ise İsrail’in saldırıları sürüyor. Nisan'da duyurulan ateşkese rağmen İsrail, Lübnan'ın güneyinde sağlık çalışanlarını ve sivilleri de kapsayan ağır hava saldırılarında bulunuyor. Karadaki tablo ise İsrail ordusu için beklentilerin çok dışına çıktı. Hizbullah, "birleşik ateş tuzağı" adını verdiği çok katmanlı bir strateji uyguluyor. Hizbullah güçleri bir hedefi vurduktan sonra hemen bölgeye gelen kurtarma ve destek ekiplerini de vurarak İsrail'in lojistik altyapısını felç ediyor. Bu yöntemle İsrail'in Demir Kubbe bataryalarından biri de vuruldu. İsrail güçlerinin sınırın sekiz ila on kilometre içinde fiilen sıkıştığı ve geri çekilmeyi siyasi olarak kendi içlerinde bir yenilgi saydıkları için çıkmaza girdikleri belirtiliyor. Hizbullah Genel Sekreteri Naim Kasım, İsrail saldırıları durup işgal sona ermeden doğrudan müzakereye girmeyeceklerini ve silah bırakmayı tartışmayacaklarını ilan etti.[17]

Savaşın görünmeyen boyutlarından biri de Irak'ta kendini gösterdi. İsrail'in Irak'ın batı çölünde İran'a yönelik operasyonları desteklemek için iki gizli askeri üs kurduğu ortaya çıktı. Bu üsler tesadüfen alanı gören bir çobanın askeri komutanlığa haber vermesiyle ifşa oldu. Söz konusu çobanın bunun ardından helikopterden açılan ateşle öldürüldüğü aktarılıyor. İsrail uçaklarının İran'ı vururken Irak hava savunma sistemleri ve radarlarının kasten kapatıldığı bilgisi, Irak'ın kâğıt üzerindeki egemenliğinin fiiliyattaki içeriğini gözler önüne seriyor. Bu gelişme Irak kamuoyunda ve siyasetinde ABD'ye ve hükümete karşı büyük bir öfkenin kaynağı haline gelmiş durumda.

Yeni Düzen

Trump ve Putin’in aynı hafta Pekin'e gitmesi, küresel güç dengelerinin önemli biçimde dönüştüğünün bir ilanı oldu. Washington’un yıllardır uygulamaya çalıştığı Çin'i çevreleme stratejisine rağmen bugün ABD başkanı Tiananmen’de devlet töreniyle karşılanıyor. Rusya ise Batı'nın kapattığı tüm kapıların ardından stratejik ortağıyla yirmi anlaşma imzalıyor. Nixon'ın Çin'i Sovyetlerden kopardığı strateji ise tam tersine işliyor. ABD, Ukrayna Savaşı üzerinden Rusya'yı ve ticaret savaşıyla Çin'i aynı anda karşısına alarak bu iki gücü kendi eliyle birleştiriyor. 240 milyar dolarlık ticaret hacmi ve ödemelerin yüzde 99’unun yerel para birimleriyle yapılması, Batı'nın yaptırım silahının köreldiğini ve dolarsızlaşmanın artık bir slogan değil somut bir gerçek olduğunu belgeliyor.

İran cephesinde ise tablo çok daha sancılı. Mühimmat stoku eriyen, kamuoyu desteği yüzde 37’ye gerileyen, Körfez'deki eski müttefiklerinin "hayır" diyebildiği bir ABD, askeri kapasitesini hızla yeniden kuran, Hürmüz'ü dijital sigortayla geçim kapısına dönüştürmeye hazırlanan ve denizaltı kablo kozunu masaya süren bir İran ile karşı karşıya. Trump ile Netanyahu arasındaki kriz derinleştikçe, Beyaz Saray içindeki bölünme büyüdükçe, "direniş ekonomisi" ayakta kaldıkça bu çıkmazın kısa sürede çözüleceğine inanmak giderek güçleşiyor.

Sonuç olarak Pekin'in bu hafta ağırladığı iki konuk, yeni dünya düzeninin iki ayrı yüzünü temsil ediyordu. Biri pazarlık gücünü yitirmiş ama savaşı tırmandırma tehdidinden vazgeçemeyen bir hegemon, diğeri ise ekonomik ve jeopolitik kazanımlarını derinleştiren bir stratejik ortak. Her ikisinin de aynı şehirde, arka arkaya karşılanmış olması ise bu yeni düzenin sessiz mimarının kim olduğuna dair en keskin cevabı halihazırda sunuyor.


[1] https://www.euronews.com/2026/05/14/trump-and-xi-start-high-stakes-bilateral-talks-in-beijing

[2] https://www.kanal6haber.com/abd-baskani-donald-trumpin-cin-ziyareti-nasil-gecti-iste-tum-bilinmesi-gerekenler

[3] https://www.euronews.com/2026/05/14/trump-and-xi-start-high-stakes-bilateral-talks-in-beijing

[4] https://ydh.com.tr/d/40099/trump-in-iran-savasi-stratejisi-sorgulaniyor

[5] https://www.kanal6haber.com/abd-baskani-donald-trumpin-cin-ziyareti-nasil-gecti-iste-tum-bilinmesi-gerekenler

[6] https://harici.com.tr/rusya-ve-cin-liderleri-pekinde-stratejik-ortakligi-gorustu/

[7] https://harici.com.tr/rusya-ve-cin-arasindaki-ticaret-hacmi-240-milyar-dolara-ulasti/

[8] https://harici.com.tr/rusya-ve-cin-liderleri-pekinde-stratejik-ortakligi-gorustu/

[9] https://ydh.com.tr/d/40099/trump-in-iran-savasi-stratejisi-sorgulaniyor

[10] https://www.i24news.tv/en/news/israel/diplomacy-defense/artc-netanyahu-s-hair-was-on-fire-after-tense-call-with-trump-as-us-sidelines-iran-strike-in-favor-of-deal-report

[11] https://ydh.com.tr/d/40085/trump-bu-savas-tan-pacasini-kurtarmaya-calisiyor

[12] https://harici.com.tr/cnn-iran-askeri-kapasitesini-beklenenden-daha-hizli-toparliyor/

[13] https://ydh.com.tr/d/40094/pakistan-arabuluculugunda-iran-abd-hattinda-kritik-diplomasi-trafigi

[14] https://ydh.com.tr/d/40087/iran-ve-umman-hurmuz-bogazi-gecis-ucretini-gorusuyor

[15] https://harici.com.tr/hamaney-iran-uranyumunun-yurt-disina-cikarilmasini-yasakladi/

[16] https://www.jpost.com/middle-east/article-896438

[17] https://www.ilkha.com/dunya/hizbullah-lideri-kasim-teslim-olmayacagiz-ve-savas-alanini-terk-etmeyecegiz-532462

17 Ocak 2026 Cumartesi

Avrupa’nın Grönland Mücadelesi

Yeni yılla birlikte ABD Başkanı Trump’ın hamleleri hız kesmeden devam ediyor. Venezuela’dan sonra Grönland dosyasını açan Trump yönetimi, Avrupa’nın her türlü tavizi sunmasına rağmen[1] kimseyi dinlememeye kararlı olduğu görülüyor.

Beyaz Saray sözcüsünün Avrupa’nın Grönland’a birliklerini konuşlandırıp tatbikat yapmasının görüşlerini değiştirmeyeceğini söylemesi[2], ABD ve Danimarka arasında yapılan görüşmelerden sonuç çıkmaması[3] ve Grönland’ı ilhak etmeye yönelik yasa tasarısının ABD Kongresi’ne sunulması[4] Trump’ın adayı işgal etmek dışında bir fikri olmadığını gözler önüne seriyor. İzlanda’nın 52. eyalet olacağına dair yapılan “şakalar”[5] da ABD’nin Avrupa’yı artık basit bir parya olarak gördüğünün açıktan bir itirafı oluyor.

Avrupa’nın Kimlik ve Güç Mücadelesi

ABD’nin adayı işgal etmede kararlı olduğunu göstermesine rağmen Avrupa’nın bir kısmının ortaya koyduğu tavırlar, bir farsın oynandığı hissiyatını yaratıyor.

Hiçbir kuralı ya da kurumsallığı umursadığını açıkça söyleyen Trump’a karşı NATO Genel Sekreteri Mark Rutte’nin “sakin olun, sorun yok” demesi[6] bunun bir örneği. Avrupa Birliği (AB) içindeki kimi diplomatların Ukrayna’daki Zelenski yönetimini garanti etmesi ya da Çin ile Rusya’nın Arktik Okyanusu’nda cirit atmalarını önlemesi karşılığında Grönland’ın ABD’ye verilebileceğini söylemesi[7] de bir başka örneği.

Bunlarla birlikte Trump’ın “nobranlığına” karşı Avrupa’da harekete geçmeye başlayanlar da var.

Almanya’nın Grönland için NATO misyonu önermesi[8], Danimarka ve Fransa başta olmak üzere bazı ülkelerin az sayıda da olsa adaya asker göndermesi[9], Danimarka Genelkurmay Başkanı’nın “Grönland’ı savunmaya hazırım” demesi[10], Danimarka’nın İspanya’yı “sıra sizde” diye uyarması[11], ABD’nin adayı işgal etmesini önleyemeyecek olsa da Avrupa’nın bir kimlik ve güç ortaya koyması açısından önem taşıyor.

Öte yandan 100 bin kişilik Avrupa ordusu kurulması fikri[12], AB’nin Amerikan teknoloji devlerine karşı yaptırım hazırlığında olması[13], Almanya’nın savunma sanayisinin devasa boyutlara ulaşması[14] ve Almanya Başbakanı Merz’in “Rusya bir Avrupa ülkesidir” çıkışında bulunması[15] ise Avrupa’nın Almanya öncülüğünde ABD’den ayrı ve özgün bir güç olma çabasını başlatıp hızlandırabilir.

Fakat Ukrayna’ya alınacak silahlar konusunda Almanya ve Fransa’nın anlaşmazlık içinde olması[16] ve ABD’nin ekonomik baskılarına karşın iç pazarı güçlendirme çabalarına rağmen AB üyeleri arasındaki ticaret hacminin 10 yıl sonra daralması[17], Avrupa’nın içerideki birliğinin sağlanmasının pek de kolay olmayacağını gösteriyor.

Ve içeride birlik sağlanmadıkça da Avrupa’nın ABD’den “parya” muamelesi görmemek için ortaya koymaya çalıştığı kimlik ve güç kazanma mücadelesinin de zafere ulaşması pek mümkün gözükmüyor.


[1] https://www.politico.eu/article/europe-greenland-donald-trump-deal-nato-friedrich-merz/

[2] https://www.politico.eu/article/donald-trump-greenland-white-house-troops-europe-defense-drills/

[3] https://www.politico.com/news/2026/01/14/denmark-greenland-failed-trump-problems-00729246?utm_source=dlvr.it&utm_medium=twitter

[4] https://harici.com.tr/gronlandi-ilhak-tasarisi-abd-kongresine-sunuldu/

[5] https://www.politico.com/newsletters/inside-congress/2026/01/14/more-floor-meltdowns-threaten-funding-bills-00727023

[6] https://harici.com.tr/rutteden-gronland-aciklamasi-sakin-olun-sorun-yok/

[7] https://english.nv.ua/nation/ukraine-guarantees-may-be-tied-to-possible-us-role-in-greenland-50574918.html

[8] https://www.bloomberg.com/news/articles/2026-01-11/germany-to-pitch-nato-mission-in-arctic-to-ease-greenland-strife?srnd=homepage-europe

[9] https://www.bild.de/politik/ausland-und-internationales/groenland-erste-nato-soldaten-lande-in-nuuk-6968420ae954401861ee0f1c

[10] https://www.theatlantic.com/national-security/2026/01/denmark-army-greenland-arctic-trump/685612/

[11] https://harici.com.tr/danimarkadan-ispanyaya-gronland-uyarisi-sira-sizin-topraklariniza-gelebilir/

[12] https://harici.com.tr/abden-100-bin-kisilik-avrupa-ordusu-plani-ingiltere-de-dahil-edilecek/

[13] https://harici.com.tr/ab-trumpin-gronlandi-ilhak-etme-girisimlerine-karsi-teknoloji-devlerine-yaptirim-hazirliyor/

[14] https://harici.com.tr/almanyada-savunma-sektorunde-istihdam-patlama-yasiyor/

[15] https://tass.com/world/2071741

[16] https://www.politico.eu/article/germany-france-clash-us-weapon-90-billion-loan-ukraine/

[17] https://www.ft.com/content/fbc7a2e8-0adb-494b-9a1e-267d06ebd446

10 Ocak 2026 Cumartesi

Çin’in Hamlesizliği ve Temkinliliği

Geçtiğimiz hafta Trump yönetiminin Maduro’yu kaçırmasının ardından gözler Çin’in uygulayacağı politikalara çevrilmişti. Dünyanın en büyük ekonomik gücüne sahip olmanın yanı sıra ABD’nin en büyük rakibi olma potansiyeline de sahip olması ve Venezuela ile kurduğu ilişkiler, Çin’in hamlelerini önemli kılmaktaydı. Ancak beklenilenin aksine Çin, somut ve doğrudan bir hamle yapmak yerine “şimdilik” klasik tepkisi olan açıklamalarda bulunmakla yetindi. Ancak yaşanan gelişmeler Çin’in klasik tepkisini korumakta zorlanacağına işaret ediyor.

Venezuela’nın Önemi

Venezuela’yı Çin için önemli kılan siyasi ve ekonomik açıdan önemli bir müttefiki olması. Chavez döneminden itibaren özellikle petrol ticaretiyle başlayan ve gelişen ilişkiler, diğer alanlara da yayılmış ve 2023 yılında imzalanan anlaşmayla "Her Koşulda Stratejik Ortaklık" seviyesine yükseltilmişti.

Bu kadar önemli bir müttefikin başkanına yapılan saldırıya Çin’in “hamlesiz” kalmasının ardından iki neden bulunuyor.

Birincisi Venezuela ile ekonomik ilişkilerin azalarak olsa da devam edecek olması. ABD Enerji Bakanı Wright’ın “ABD Venezuela’da baskın güç olduğu sürece” Çin ile ticaret yapabileceklerini belirtmesi[1], Pekin’i “rahatlatıyor”. İkinci neden ise Çin’in Brezilya, Bolivya ve Şili’de enerji ve kritik maden ağlarına sahip olması. Kısa vadede bu kaynakları kaybetmemek istemesi de Pekin’i temkinli olmaya itiyor. Fakat ABD yönetiminin Çin’in nadir toprak elementleri üzerinde kurduğu egemenliğini dağıtmayı amaçlaması, Pekin’in “hamlesiz” ve “temkinli olma” politikalarını zorluyor. Bu zorlamaya yönelik tepkiler de Tayvan meselesinde uç veriyor.

Çin Tayvan’a Saldırır mı?

Rusya’nın Ukrayna’yı işgal etmesinin ardından Batı medyası, neredeyse her gün Çin’in mutlaka Tayvan’ı işgal edeceğine dair haberleri büyük bir “tutkuyla” servis ediyor. Çin yönetiminin “barışçıl” birleşme çabalarını sürdüreceğini ısrarla belirtmesine rağmen[2], Batı medyasının “tutkusu” yeni bir seviyeye çıkmış durumda. Artık Batı medyası, Pekin yerine Çin ordusunun Tayvan’ı nasıl işgal edebileceğine dair planlar yapıyor ve bunu açık açık tartışıyor.[3]

Batı medyasının “tutkusuna” karşın Pekin yönetimi ayaklarını yere sağlam basmaya çalışıyor. Ordusunu güçlendirmesine rağmen Çin’in Tayvan’la “barışçıl” bir şekilde birleşmeyi istemesinin ardında da iki neden bulunuyor.

Birincisi Tayvan Boğazı’nın dünyanın en yoğun deniz ticareti rotalarından birisi olması. Dünya genelindeki konteyner gemilerinin neredeyse yarısının geçtiği bu boğazın yıllık ticaret hacminin 2,5 trilyon doların üzerinde olması ve olası sıcak çatışmanın küresel ekonomiye maliyetinin 10 trilyon dolar olacağının öngörülmesi[4], Çin’i “endişelendiriyor.”

İkinci neden ise Çin'in başta AUKUS ve QUAD gibi askeri ittifaklar tarafından kuşatılmış olması. Buna ek olarak ABD’nin Tayvan’a 11,1 milyar dolarlık silah satışı ve Japonya’nın olası çatışmaya müdahil olacağını söylemesi Çin’i yine temkinli olmaya itiyor. Ve bu iki neden, Çin’i ablukaya aldığı Tayvan’ı boğarak birleşmeye zorlama stratejisine devam etmeye yöneltiyor.

Öte yandan Çin bölge ülkeleriyle ilişkilerini düzelterek kuşatmayı hafifletme çabalarını da sürdürüyor. Çin ve Güney Kore’nin devlet başkanlarının bir araya gelerek “yeni bir dönem” yaratmak için işbirliği sözünü vermeleri, iki ülke arasındaki ekonomik işbirliğini yeniden canlandıracak 44 milyon dolarlık yeni ticaret anlaşmalarının ve 32 mutabakat zaptının imzalanması[5] bu çabaların önemli bir sonucu. Yine Hindistan’ın Çinli firmaların devlet ihalelerine katılmalarına yönelik kısıtlamaları kaldırmayı planlaması[6] da bir başka sonucu.

Bütün bunlarla birlikte ekonomisinin büyüme hızının giderek azalması ve küresel emperyalist güçler arasında şiddetlenen paylaşım savaşı, Çin’in “temkinli” ve “sakin” politikalar uygulamasına “son verebilir.”

Nitekim Çin ordusunun Meksika ve Küba yakınlarında savaş simülasyonları gerçekleştirdiğine dair devlet televizyonunda bir görüntünün ortaya çıkması[7] ve BRICS Plus ülkelerinin katılımıyla Güney Afrika’da gerçekleştirilecek “Will for Peace 2026” tatbikatı[8] Pekin’in askeri alanda ciddi hamleler yapmaya hazırlandığını gösteriyor. Trump’ın tehditleriyle birlikte bu hazırlıklar, savaş ateşinin kısa vadede daha büyüyeceğine işaret ediyor.


[1] https://www.reuters.com/business/energy/us-china-can-balance-roles-venezuela-us-energy-chief-says-2026-01-08/

[2] https://www.scmp.com/news/china/politics/article/3338545/beijing-pledges-utmost-sincerity-continue-push-reunite-peacefully-taiwan?module=perpetual_scroll_0&pgtype=article

[3] https://www.yahoo.com/news/articles/china-plans-land-world-largest-060000200.html

[4] https://x.com/drhkorkmaz/status/2006278569903652936

[5] https://www.globaltimes.cn/page/202601/1352324.shtml

[6] https://www.cgtnturk.com/hindistan-cinli-sirketlere-ihale-yolunu-aciyor

[7] https://x.com/drhkorkmaz/status/2006736240448778508

[8] https://www.globaltimes.cn/page/202601/1352366.shtml

3 Ocak 2026 Cumartesi

Savaş Ateşinin Venezuela ile Harlanması

2025 yılının biterken ortaya saçtığı sorunlar ve “fırsatlar”, henüz bir haftasını bile doldurmayan yeni yılı belirleyecek gelişmelere yol açtı. İran’da süregelen gösteriler ve Maduro’nun ABD tarafından kaçırılması en başta Trump yönetiminin sorunları ve “fırsatları” nasıl gördüğünü ve ne şekilde değerlendireceğini açıkça ortaya koyuyor.

ABD Kural ve Hukuk Tanımayacak

3 Ocak 2026 günü gerçekleşen operasyonla Venezuela Devlet Başkanı Maduro’nun kaçırılması, ABD’nin çıkarları doğrultusunda artık hiçbir kuralı ve hukuku tanımayacağının ve buna göre hareket edeceğinin ilanı oldu. Nitekim Maduro’nun kaçırılmasının ardından düzenlenen basın toplantısında Trump’ın sözleri de bunu kanıtladı.

Özellikle Trump’ın “Venezuela’yı güvenli bir geçiş süreci olana kadar biz yöneteceğiz” demesi ve “yapmak istemiyoruz ama” deyip ikinci saldırı tehdidinde bulunması, ABD’nin arka bahçe olarak gördüğü “Latin Amerika” başta olmak üzere bütün dünya halklarını “boyun eğdirmeye” niyetli olduğunu gözler önüne seriyor. Trump’ın hızını alamayarak aynı basın açıklamasında Kolombiya ve Küba’yı da tehdit etmesi ise sıranın kimlerde olduğu sorusunun cevabına işaret ediyor.

İran, Rusya ve Çin

Trump’ın tehditleri sadece “arka bahçesi” ile sınırlı değil. İran’da haklı ekonomik ve siyasi saiklerle meydanlara çıkan göstericilere “sahip çıkan” Trump, molla yönetimine müdahale tehdidinde bulundu. Bu hareketiyle Trump’ın bir yandan İran halkının haklı demokrasi ve hak mücadelesini gasp etmeyi diğer yandan da füzelerle yok edemediği molla rejimini işgalle devirmeyi istediği görülüyor.

Fakat İran Cumhurbaşkanı’nın “halkı anlamalıyız” çıkışı ve rejimin protestoculara saldırmaması sadece Trump’ı dizginlemekle kalmadı, ABD ve İsrail’in hazırda beklediği saldırı fırsatını da “şimdilik” engelledi. Trump’ın kibri ve hızını alamaması göz önüne getirildiğinde bu engellemenin uzun sürmeyeceği ortada.

Öte yandan Trump’ın İran’a müdahale tehdidi ve Maduro’yu kaçırması, hegemonyasına karşı tehdit gördüğü Rusya ve Çin’e yönelik bir hamle niteliğini de taşıyor.

Çin lideri Şi Cinping'in özel elçisinin de yer aldığı heyetin ziyaretinin hemen ardından Maduro'nun kaçırılmış olması ve Putin’in konutuna yapılan dron saldırıları ana hedeflerin Pekin ve Moskova olduğunu gösteriyor.

Rusya ve Çin’in Venezuela’ya uzak mesafede bulunmalarının yanı sıra ABD müdahalesini engelleyecek askeri güçlerinin “henüz” olmaması, Trump’a cesaret veriyor. Fakat Çin ve Rusya’nın hem siyasi hem de askeri olarak destek verdiği İran’a yönelik bir saldırıda bu kadar “çaresiz” olmayacakları öngörülebilir. Dolayısıyla Venezuela ve olası Kolombiya, Küba saldırılarından sonra ya da daha öncesinde İran’a yapılacak bir saldırı, bu sefer küresel güçlerin birbirleriyle hesaplaştığı bir dönüm noktası olabilir.

Bütün bunlarla birlikte ABD’nin hiçbir kural ve hukuk tanımadan Venezuela’yı ve bütün kaynaklarını gasp etmeye çalışması, kapitalistlerin ve emperyalistlerin dünya halklarının canlarını hiçe sayarak, kârlarını ve servetlerini artırmak için savaş ateşini bütün dünyada harlamayı amaçladıklarını kör göze parmak sokarcasına gösteriyor.

Encomienda'dan Luther'e: Parsellenmiş İktidar ve Direniş Doktrini

Encomienda, İspanya'nın Amerika kıtasında kurduğu ve yerlilerin dinî eğitim ile koruma karşılığında encomenderoya haraç ödeyerek çalıştı...