Lenin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Lenin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Temmuz 2026 Pazartesi

(Çeviri) Savaşı Durdurun – Sylvia Pankhurst

Çevirmenin Notu: Sylvia Pankhurst (1882-1960), İngiliz kadın hakları (süfrajet) hareketinin en radikal ve öncü liderlerinden biri olan feminist, sosyalist ve sömürgecilik karşıtı militandır. Hak mücadelesini sadece oy hakkıyla sınırlamayıp işçi sınıfının, ezilen halkların ve anti-faşizmin sesi olan Pankhurst, ömrünü mücadeleye adamış tarihi bir figürdür. Sylvia Pankhurst’in 1917 yılında kaleme aldığı bu yazı ilk olarak kuruculuğunu ve editörlüğünü yaptığı Workers' Dreadnought gazetesinin 28 Temmuz 1917 tarihli sayısında yayımlanmıştır. Yazıya şu linkten ulaşabilirsiniz:

https://www.marxists.org/archive/pankhurst-sylvia/1917/v04n18-jul-28-1917-WD.pdf

 

“Bu Konferans, savaşa artık hiçbir destek vermeyeceğini taahhüt eder ve tüm İşçi, Sosyalist ve Demokrat kuruluşları, milletvekillerine Savaş Kredisi’ne karşı oy kullanmaları ve derhal ateşkes talep etmeleri talimatını vermeye çağırır.”

Yukarıdaki karar, Kienthal’da düzenlenen Uluslararası Sosyalist Konferansı’nın kararlarına dayanmaktadır ve izin verilmesi halinde, İngiliz İşçi ve Asker Delegeleri Sovyeti’ni kurmak üzere düzenlenen konferanslarda İşçi Seçme Hakkı Federasyonu tarafından gündeme getirilecektir. Önerilen Sovyetin başarısının ya da başarısızlığının, burada ortaya konulan politikaya bağlı olacağına inanıyoruz. Bunun, işçilerin karşı çıkması gereken kapitalist bir savaş olduğu açıkça kabul edilmedikçe ve yeni Sovyetler bu temele dayandırılmadıkça, Sovyetlerin politikası kaçınılmaz olarak kararsız ve çelişkili olacaktır. “Ya ülkeyi kral yönetsin ya da barış yapın”[1] sözü ebedi bir gerçektir.

Bugün Rusya, korkunç bir sefalete gömülmüş durumda ve yeni kazandığı özgürlüğünü bile yitirebilir; çünkü her şeye gücü yeten İşçi ve Asker Delegeleri Sovyeti, bir bütün olarak bu gerçeği kavrayamamıştır. Savaşı tamamen kapitalist-emperyalist ve ahlaki bir amaçtan yoksun olarak görünüşte kabul etseler de delegelerin çoğunluğu hâlâ savaştan çıkma cesaretinden yoksundur ve her ne kadar savaşın her bir günü devrime ek bir tehlike getirse de, Rus halkının boş bir zafer hayalinin peşinden sürüklenmesine izin vermeye devam etmektedir. Savaşın kaçınılmaz bir sonucu olan gıda kıtlığı, kapitalizm altında aynı derecede kesin bir sonuç olan vurgunculuk ve hem savaşanların hem de savaşmayanların öldürülmesi ve sakat bırakılması, uzun vadede herhangi bir savaş hükümetini kesinlikle sevilmeyen bir hükümet haline getirecektir.

Rus İşçi ve Asker Sovyeti’nden gelen delegeler, İngiliz konferanslarında konuşma yapacaklar. Eğer bu Rus delegeler, politikalarını ve son haftalarda ülkelerinde yaşanan kafa karıştırıcı ve trajik olayları özgürce anlatma imkânı bulurlarsa, anlatacak çok şeyleri olacaktır. Politikalarını doğru anlıyorsak, bu politika diğer Müttefiklerin halklarından harekete geçmelerini beklemektedir; bu politika, Fransızların, İtalyanların ve biz İngilizlerin ulusal savaş hedeflerimizin yeniden şekillendirilmesinde ısrar etmeleri umuduyla Rusya’nın savaşı sürdürmesini dikte etmektedir; böylece bu hedefler Rusların şu ifadesiyle özetlenebilir: “ne ilhak ne de tazminat; halkların kendi kaderlerini belirleme hakkı”. Ruslar, ortak savaş hedeflerinin gözden geçirilmesi için Müttefik Hükümetler Konferansı’nın toplanmasında ısrar ettiler. Şüphesiz, Müttefiklerin demokrasilerinin, Konferans toplanmadan önce hükümetlerini kapitalist saldırganlık hedeflerinden vazgeçmeye zorlayacaklarını umuyorlar.

Genç Özgür Rusya, bizim gecikmiş adımlarımızı beklerken, kendisi de imkânsız bir görevi yerine getirmeye çalışıyor: Tüm çağların en devasa savaşını yürütmede öncü bir rol üstlenmek ve aynı zamanda otokratik geçmişin yıkıntıları üzerinde özgür bir toplum kurmak.

Anayasaları kâğıt üzerinde ne kadar güvence verirse versin, hükümetler savaş sırasında giderek otokratik hale gelir: Makine gibi bir disiplin gerektiren modern savaşları ancak otokrasiler başarıyla yürütebilir. Rusya’yı savaşta tutmak isteyenlerden bazıları bunu kabul ederek şöyle der: “Özgür kurumların gelişmesi savaştan sonra olsun.” Ancak insan ihtiyaçları ve tutkularının dalgası beklemeyecektir; halk aç ve savaştan bıkmış durumda; özgürlüğü arzuluyor. Tüm kapitalist basın haberlerini renklendiren önyargıların arasından, gerçeğin izleri sızmaktadır. “Daily Chronicle” gazetesi temsilcisi Dr. Harold Williams, Leninistleri hoşnutsuzluğu körükledikleri için eleştiriyor, ancak Petrograd kaldırımlarında çömelmiş, ertesi günün ekmeği için bütün gece uzun kuyrukta bekleyen halktan hiç bahsetmiyorlar. Açlık çekenler, zafer söylemleriyle sonsuza dek susturulamaz. Halk, kapitalistlerin reddettiği muazzam ücret artışları talep ediyor; bunun üzerine grevler ya da lokavtlar yaşanıyor, ancak işçiler istedikleri her şeyi elde etseler bile, yükselen fiyatlar yine de onları gıda sıkıntısına düşürecektir. Yolsuzluk, kötü yönetim ve kapitalist sistemin her zaman beraberinde getirdiği kötülükleri daha da belirgin hale getiren savaşın kendisi, Rusya’da ezici bir boyut alma tehlikesi taşıyan bir sanayi krizi yaratmıştır.

Hem bu ülkede hem de Rusya’da kapitalistler ve onların basını, Özgür Rusya’yı felç eden ekonomik zorlukları aşmak için sosyalist çözüme başvuranları vatan haini olarak yaftalıyor; aynı acımasızlıkla, Rusya’yı savaştan çıkararak kurtarmak isteyenleri de kınıyorlar — Müttefikler barış yapmaya razı olursa onlarla birlikte, reddederse Müttefikler olmadan. Kerenski’nin yayın organı olan “Dien”, İngiliz Büyükelçisi Sir George Buchanan’ın Çarlık rejimini yeniden kurmak için gericilerle entrika çevirdiğinden şikâyet ediyor. İtalyan “Corriere della Sera” gazetesi ise İngiliz Büyükelçisinin, işçilerin Rus sanayisini kamulaştırmasını önlemek amacıyla, Rus fabrikalarına yatırılmış İngiliz sermayesini korumak için hükümetimizi harekete geçmeye çağırdığını bildiriyor. Bu haberler uğursuz işaretlerdir. İngiliz halkı, bakanlarımızın o kadar çok boş övgü yağdırdığı genç demokrasiye karşı hükümetinin hainlik yapmasına izin vermemelidir.

Müttefiklerin kapitalist hükümetleriyle savaşta işbirliği yapmak zorunda kalarak elleri kolu bağlı kalan İşçi ve Asker Delegeleri Sovyeti, tuhaf tutarsızlıklara sürükleniyor. Sosyalist bir yönetim kurma gücüne sahip olmasına rağmen bir koalisyon hükümeti kurmakta, hatta sürdürmektedir; oysa Leninistlerin Sovyetleri Rusya’nın tek yürütme organı haline getirmek için şiddet veya şiddet tehdidi kullandıkları iddia edilmektedir. Sovyet, yetersiz bulduğu delillere dayanarak Lenin’i Alman Genelkurmayı’nın ajanı olmakla suçlayan Adalet Bakanı M. Pereveiezeff’i istifaya zorlamaktadır. (Eski rejimin anıları nedeniyle, Konsey belki de bu kanıtları kendisinin uydurduğuna inanmaktadır.) Aynı zamanda Sovyet, siperleri terk edip evlerine dönen çok sayıdaki askerin, merhamet gösterilmeyecek vatan hainleri olarak kabul edilmesi gerektiğini ilan ediyor. Kerenski, firarilerin vurulmasını emretmiş ve mesajında askerlerin savaşa karşı ayaklanmasının ne kadar yaygın olduğunu ortaya koymuştur. Şöyle diyor:

“Askeri birliklerin çoğu tam bir dağınıklık halindedir, taarruz ruhu tamamen ortadan kalkmıştır ve artık komutanlarının emirlerine uymamaktadırlar… ‘aceleyle harekete geçme’ emri… toplantılarda saatlerce tartışılmıştır.... bazı unsurlar düşmanın yaklaşmasını beklemeden bile gönüllü olarak mevzilerini terk etmektedir…”

Rus birliklerinin zafer kazanmış olsalar bile ele geçirdikleri siperleri terk ettikleri bildiriliyor. Bu gelişmeler, Doğu Cephesinde siperlerdeki ateşkesin yakında yeniden tesis edilebileceği ve askerlerin, savaşı sona erdirmek için ülkedeki yetkilileri kararlı adımlar atmaya zorlayabileceği umudunu beslememize neden oluyor. İngiliz kapitalist gazeteleri, Leninistlerin sokaklarda linç edildiğini ve halkın Sosyalistlere karşı döndüğünü bildiriyor. Muhtemelen bu, bir temenni olmaktan öteye geçmez, ancak muhafazakârlar Eylül ayında yapılacak Kurucu Meclis seçimlerinde oy kazanmak için var güçleriyle mücadele edeceklerdir.

Bu arada, kapitalist partileri temsil eden Prens Lvoff ve diğer bakanlar, Sosyalist Tarım Bakanı Chernoff’un toprak kamulaştırma planını ilerletmesi ve Ukrayna’ya özerklik sözü edilmesi nedeniyle istifa ettiler. “Daily Chronicle” gazetesi, iktidarın Sosyalist bakanların elinde olmasına rağmen, “deneyim açısından üstün olanların, hükümetin teknik meseleleri ve idaresi konusunda sürekli olarak tavsiyelerine muhtaç oldukları Sosyalist olmayan meslektaşları” olduğunu kibirli bir şekilde belirtiyor. Sosyalist bakış açısına göre bu tavsiyelerin değeri muhtemelen şüpheliydi. “Chronicle”, Sosyalist bakanların Ukrayna’nın özerkliğini tanıma ve toprağın kamulaştırılması politikasının, “Sosyalist olmayanların iktidarda hiçbir pay sahibi olmadan sorumlulukta ortak olarak kalmalarının imkânsızlığını doruğa çıkardığını” ekliyor. Oysa bu, demokrasi ve küçük ulusların özgürlüğü için bir savaş olarak lanse ediliyor!

İmparatorluk içindeki küçük bir ulusun özgürlüğü ve toprağın tarım işçilerine devredilmesi gibi bu iki konuda, Rusya’da ilerleme galip gelmiş gibi görünüyor. İngiltere’de ise gericilik her iki noktada da zafer ilan ediyor. Hindistan’daki özerklik hareketi acımasızca bastırılıyor ve gizliliği zorunlu kılan ve İrlanda Konvansiyonu’nun görüşmeleri hakkında kamuoyunda yorum yapılmasını yasaklayan yeni Krallığı Koruma Yönetmeliği, umutsuz bir alamettir. İrlanda’da ise toprak sahipleri tüm ganimeti ele geçirmiş durumda.

Tarım işçilerinin asgari ücretini haftada 25 şilinden 30 şiline çıkarmayı öngören Bay Wardle’ın önergesi, resmi İşçi Partisi’nin, partinin kendini bağladığı gerici koalisyondan işçileri korumak için yaptığı ilk girişimdir; ancak bu son derece mütevazı çabasına bile kendi partisindeki kişiler karşı çıkmıştır: I.L.P.[2] temsilcisi olarak seçilen Bay Barnes, Bay Brace, Bay Hodge, Bay Parker; ve tarım sektörünü temsil eden Bay G.H. Roberts. Partinin beş üyesi değişiklik önergesine karşı oy kullandı, sadece 16’sı lehte oy verdi, birçoğu ise oylamaya katılmadı. Bay Hembrson, Rus halkının –kendi deyimiyle– “Fransız ve İngiliz işçilere, sırf ‘burjuvazi’ ile aynı politikayı destekledikleri için” şüpheyle yaklaştığına şaşırmamalıdır. Rusya’da sosyalist bakanlar işçiler için toprak elde etmek için mücadele ederken; bu ülkede ise işçi liderlerinin, çalışan tarım işçilerine uygulanacak ve savaş öncesinin 18 şilininden fazla olmayacak bir önergeye karşı oy verdikleri görülüyor. Beş çocuğu olan bir askerin eşi 285 şilin 6 peni alıyor ve kocasını geçindirmek zorunda olmasa bile geçimini sağlamakta zorlanıyor. Bay Prothero, asgari ücretin sefalet sınırında tutulmasına karşı çıkarak, savaş öncesinde işçinin ortalama ücretinin sadece 175 şilin olduğunu ve buğday ile yulaf fiyatlarının savaş öncesi seviyesi olan sırasıyla 32 şilin 6 peni ve 198 şilin 4 peni seviyesine düşerse, hükümetin çiftçilere ödemesi gereken tutar sadece 68.000.000 olurken, asgari ücreti 30 şiline çıkarmak çiftçilere 100.000.000’a mal olacak; oysa asgari ücret 25 şilin olarak belirlenirse bu maliyet 59.455.000 sterlin olacaktır. Prothero, “Yasa Tasarısını kabullenmiş ancak asgari ücreti hiç beğenmeyen” çiftçilerden bu koşulları kabul etmeleri istenemez diyor ve İşçi Partisi bakanları, oylarıyla onun görüşünü benimsemiştir. Oysa 25 şilinlik asgari ücret sadece açlık sınırının altında kalmakla kalmıyor, aynı zamanda yasa tasarısının tamamı halka karşı bir aldatmacadır; bu aldatmaca sayesinde halk, bu rezil yasanın sözde gerekçesi olan üretim artışına dair hiçbir garanti olmaksızın, 1920 yılına kadar ekmeğinin bedelini ağır bir şekilde ödemek zorunda kalacaktır. İşçi Partisi liderlerinin ittifak kurduğu kapitalist partilerin yayın organları, 30 şilinlik değişiklik önergesinin reddedilmesinden açıkça sevinç duymaktadırlar. Ne yazık ki işçi kesimi tarafından çok okunan bir gazete olan “Daily Express”, Başbakan’ı “sorunla yüzleştiği” ve tarım işçilerinin aylarca süren mücadeleleriyle gündeme getirdikleri 30 şilinlik değişiklik önergesine karşı “ezici bir çoğunluk” elde ettiği için tebrik ediyor. “Times” gazetesi, tarım işçilerinin uzun süredir mücadele ettikleri bu yasa değişikliğine ve genel olarak Corn Hill’e yönelik saldırıya, “niyetleri şüpheli” olarak atıfta bulunmakta ve bunların, “samimi oldukları ölçüde”, “hayırsever sosyal idealleri ekonomik teorilerle birleştirme” girişimlerinden ilham aldığını belirtmektedir. “Daily Chronicle” gazetesi, “soğukkanlı gözlemcilerin” yasa değişikliğinin reddedilmesinden başka bir sonuç bekleyemeyeceğini ve hükümetin “her ne pahasına olursa olsun yasa tasarısının bir an önce kabul edilmesi konusunda ısrarcı olmasının son derece haklı olduğunu” belirtiyor. İşçi Partisi’nin ilk günlerinde biz sosyalistler, işçilerin hiçbir kapitalist partiden yardım beklememesi gerektiği konusunda hemfikirdik. Düşüncelerin kafa karışıklığına uğradığı bu günlerde bu nokta yeniden vurgulanmalıdır; ancak işçilerin bunu fark edememesi her zamankinden daha tuhaftır.

Bay Henderson’ın Rusya ziyareti, Sosyalist Enternasyonal hareketinin artık cezasız bir şekilde göz ardı edilemeyeceği gerçeğini gözleri önüne sermiştir. Görünüşe göre, savaşı sürdürmek için kapitalist partilerle işbirliği yapma fırsatı uğruna sosyalizmin ve işçilerin çıkarlarını feda eden müttefik ülkelerin eski kafalı İşçi Partisi liderleri olan meslektaşları aracılığıyla, yeniden doğan Enternasyonal’in kontrolünü ele geçirmeyi kendine görev edinmiştir. Bay Henderson, şüphesiz, Müttefik ülkelerin şovenist-sosyalist-İşçi Partisi mensuplarının, herhangi bir konferansta “düşman” ülkelerdeki benzer grupları oy çokluğuyla alt edebileceğini hesaplamaktadır; zira Müttefik ulusların sayısı, elbette, karşı tarafta savaşan ülkelerin sayısından fazladır. Muhtemelen, Müttefik hükümetlerinin aklanıp merkez güçlerin hükümetlerinin şiddetle kınandığı bir Uluslararası İşçi Konferansı’nın, tüm ulusların işçilerinin savaşa karşı çıkması gerektiğini ilan eden Enternasyonalist Sosyalistlere karşı yararlı bir cevap oluşturacağını düşünmektedir. Bay Henderson kurnaz bir politikacıdır: Niyeti ne olursa olsun, kapitalizmin vicdansız güçleriyle ortak bir cephe oluşturmuştur. Onun manevralarına etkili bir şekilde karşı koymanın tek yolu, geçici siyasi çıkar hesaplarıyla bozulmamış, açıkça tanımlanmış bir temele dayalı yeni bir İşçi Sosyalist Enternasyonali kurmaktır. Bay Henderson, önerilen İngiliz İşçi ve Asker Sovyetlerinin Rus modeline göre kurulması halinde, kendisinden “daha sert bir muhalif” olmayacağını açıklamıştır. Şöyle diyor:

“Rusya’da yaşananlar, ordunun siyasi tartışmalara katılmasına izin vermenin ne kadar aptalca olduğunu göstermiştir ve bu bizim için bir uyarı olmalıdır. Rusya’nın askeri gücünü felç ettiği gibi, bizim askeri gücümüzü de felç edecek her türlü eyleme karşı şiddetle mücadele edeceğim.”

Ancak bu ülkede ve her ülkede askeri gücün felç edilmesi, militarizmin karşıtları olarak tam da ulaşmak istediğimiz hedeflerden biridir. Asker olmayı reddeden vicdani retçiler, siperlerde ateşkes ilan eden askerler ve hükümetini barış yapmaya zorlayan halkın –ister ayrı bir barış ister genel bir barış olsun– hepsinin aynı mücadeleyi verdiğine inanıyoruz; onların mücadelesi bizim mücadelemizdir; medeniyet ve insanlığın ileriye doğru evrimi için verilen mücadeledir.

Bu ülkede, Rusya’da başarılanın gerçekleşmesini, yani ister haki ister fistan giysinler, işçilerin ulusal meseleleri kontrol edebilecek kadar güçlü bir sovyette bir araya getirilmesini arzuluyoruz. Rusya’da yapılan, yeni doğan demokrasinin birliğini ve yapıcı gücünü, onu felaket getiren kapitalist bir savaşın sürdürülmesine dahil ederek dağıtma hatasından kaçınmak istiyoruz. Dileğimiz, İngiliz demokrasisinin savaşın durdurulmasını sağlamak için güçlü ve acil adımlar atması ve tüm erkek ve kadınlara eşit haklar tanıyan Uluslararası Sosyalizmi kurmak için Rusya, Almanya ve diğer ulusların işçileriyle birleşmesidir.



[1] Bu ifade, Fransız devlet adamı Marcel Sembat'nın I. Dünya Savaşı'nın hemen öncesinde (1913) yayımladığı aynı isimli broşürden alınmıştır. Sembat, cumhuriyet rejimlerinin çok sesli yapısı nedeniyle savaş dönemlerinde karar alma mekanizmalarının hantal kalacağını ileri sürer. Yazara göre bir ulus ya savaşı verimli yönetebilmek için mutlak bir monarşi kurmalı ya da cumhuriyet olarak kalmak istiyorsa radikal bir barış politikasını benimsemelidir. (ç.n.)

[2] Independent Labour Party, Bağımsız İşçi Partisi. ç.n.

7 Nisan 2026 Salı

(Çeviri) Balkanlar ve İran'daki Olaylar - V. I. Lenin

Çevirenin Notu: Bu yazı Proletari gazetesinin 16 (29) Ekim 1908 tarihli 37. sayısında yayımlanmıştır. Yazıya şu linkten ulaşabilirsiniz:

https://www.marxists.org/archive/lenin/works/1908/oct/16.htm

Rusya’da ve Avrupa genelindeki siyasi basın son zamanlarda Balkanlar'daki olaylarla meşgul. Bir süreliğine Avrupa'da bir savaş tehlikesi çok yakın görünüyordu ve bu tehlike hiçbir şekilde ortadan kalkmış değil, ancak her şeyin bağırış çağırışla sonuçlanması ve savaşın önlenmesi ihtimali çok daha yüksek.

Krizin niteliğine ve bunun Rusya’daki işçi partisine yüklediği görevlere kısaca bir göz atalım.

Rus-Japon Savaşı ve Rus devrimi, Asya halklarının siyasi uyanışına güçlü bir ivme kazandırdı. Ancak bu uyanış ülkeden ülkeye o kadar yavaş yayıldı ki, İran’da Rus karşı devrimi belirleyici bir rol oynadı ve oynamaya devam ediyor; Türkiye’de devrim, başını Rusya’nın çektiği güçlerin karşı devrimci koalisyonuyla karşı karşıya kaldı. Doğru, Avrupa basınının ve diplomatik açıklamaların genel tonu bununla çelişiyor gibi görünebilir. Bu açıklamalara ve yarı resmi basına inanacak olursak, yeniden canlanan Türkiye’ye karşı evrensel bir “sempati”, anayasal rejiminin güçlendirilip geliştirilmesini yönelik evrensel bir arzu ve burjuva Jön Türklerin “ılımlılığı”na yönelik genel bir övgü söz konusudur.

Ancak tüm bu güzel sözler, Avrupa’nın “günümüz” gerici hükümetlerinin ve günümüz gerici burjuvazisinin alışıldık burjuva ikiyüzlülüğünün tipik bir örneğidir. Gerçek şu ki, kendisini demokrasi olarak adlandıran tek bir Avrupa ülkesi ve demokratik, ilerici, liberal, radikal vb. olduğunu iddia eden tek bir Avrupa burjuva partisi bile, Türk devriminin zaferini ve konsolidasyonunu desteklemek için hiçbir şekilde gerçek bir istek göstermemiştir. Aksine, hepsi devrimin başarısından korkmaktadır; çünkü devrimin kaçınılmaz sonucu, bir yandan tüm Balkan uluslarında özerklik ve gerçek demokrasi arzusunu beslemek, diğer yandan ise İran devriminin zaferini sağlamak, Asya’daki demokratik harekete yeni bir ivme kazandırmak, Hindistan’daki bağımsızlık mücadelesini yoğunlaştırmak, Rusya’nın sınırları boyunca uzanan muazzam bir alanda özgür kurumlar yaratmak ve dolayısıyla Kara Yüzler[1] çarlık rejiminin politikasını engelleyecek ve Rusya’da devrimin yükselişini kolaylaştıracak yeni koşullar yaratmak olacaktır, vb.

Esasen, şu anda Balkanlar, Türkiye ve İran’da gördüğümüz şey, Asya’da yükselen demokrasi dalgasına karşı Avrupa güçlerinin kurduğu bir karşı-devrimci koalisyondur. Hükümetlerimizin tüm çabaları, “büyük” Avrupa gazetelerinin tüm vaazları, bu gerçeği örtbas etmeye, kamuoyunu yanıltmaya, ikiyüzlü konuşmalar ve diplomatik hokus-pokuslarla, az medeni ama demokrasi mücadelesinde en enerjik olan Asya uluslarına karşı, sözde medeni Avrupa uluslarının kurduğu karşı-devrimci koalisyonu gizlemeye yöneliktir. Ve bu aşamada proletaryanın politikasının özü, bu burjuva ikiyüzlülerin maskesini düşürmek ve kendi ülkelerindeki proleter mücadelesinden korkan, Asya’daki devrime karşı jandarma rolünü oynayan ve başkalarının da oynamasına yardım eden Avrupa hükümetlerinin gerici karakterini en geniş halk kitlelerine ifşa etmek olmalıdır.

Avrupa, Türkiye ve Balkanlardaki tüm olaylarının etrafına yoğun bir entrika ağı örmüştür ve sıradan vatandaş, sürecin bütününü gizlemek amacıyla halkın dikkatini önemsiz ayrıntılara, ikincil meselelere ve güncel gelişmelerin münferit yönlerine çekmeye çalışan diplomatlar tarafından aldatılmaktadır. Buna karşılık, bizim görevimiz, uluslararası Sosyal Demokrasi’nin görevi, halka bu gelişmelerin birbiriyle nasıl bağlantılı olduğunu göstermek, bunların temel eğilimini ve altında yatan nedenleri ortaya çıkarmak olmalıdır.

Mümkün olduğunca büyük bir pay “kapmak” ve topraklarını ve sömürgelerini genişletmek isteyen kapitalist güçler arasındaki rekabet, Avrupa’ya bağımlı veya Avrupa tarafından “korunan” uluslar arasında bağımsız bir demokratik hareketin ortaya çıkmasından duyulan korku ile birleşince, tüm Avrupa politikasının iki temel kaynağı ortaya çıkmaktadır. Jön Türkler, ılımlılıkları ve itidalli davranışları nedeniyle övülüyor; yani Türk devrimi, zayıf olduğu, halk kitlelerini gerçekten bağımsız eyleme teşvik etmediği, Osmanlı İmparatorluğu’nda başlayan proletarya mücadelesine düşman olduğu için övülüyor — ve aynı zamanda Türkiye’nin yağmalanması da devam ediyor. Jön Türkler, Türk topraklarının yağmalanmasına devam edilmesini mümkün kıldıkları için övülüyorlar. Jön Türkleri övüyorlar ve açıkça Türkiye’yi bölmeyi amaçlayan bir politikayı sürdürüyorlar. Bu bağlamda, Sosyal-Demokrat Leipziger Volkszeitung gazetesi şu çok doğru ve yerinde yorumu yaptı:

“1791 yılının Mayıs ayında, ülkelerinin refahını gerçekten önemseyen ileri görüşlü devlet adamları Polonya’da bir siyasi reform gerçekleştirdiler. Prusya Kralı ve Avusturya İmparatoru, 3 Mayıs Anayasası’nı överek bunun ’komşu ülkeye refah getireceğini’ söylediler. Bütün dünya, Paris’teki korkunç Jakobenlerden farklı olarak ’ılımlılık’ sergiledikleri için Polonyalı reformcuları övdü... 23 Ocak 1793'te Prusya, Avusturya ve Rusya, Polonya'yı bölüşen bir antlaşma imzaladılar!

“Ağustos 1908’de Jön Türkler, siyasi reformlarını alışılmadık bir pürüzsüzlükle gerçekleştirdiler. Tüm dünya, Rusya’nın korkunç sosyalistlerinden farklı olarak böylesine saygıdeğer bir ’ılımlılık’ sergiledikleri için onları övdü... Şimdi, Ekim 1908’de, Türkiye’nin bölünmesini müjdeleyen bir dizi gelişmeye tanık oluyoruz.”

Gerçekten de, diplomatların sözlerine inanıp, devrimci Türkiye’ye karşı güçlerin kolektif eylemini, yani yaptıklarını göz ardı etmek çocukça olur. Mevcut gelişmelerin öncesinde birçok ülkenin dışişleri bakanları ve devlet başkanlarının toplantı ve görüşmelerinin yapılmış olması gerçeği bile, diplomatik açıklamalara duyulan bu naif inancı ortadan kaldırmaya yeter. Ağustos ve Eylül aylarında, Jön Türk devriminin hemen ardından ve Avusturya ile Bulgaristan’ın açıklamalarından hemen önce, Bay Izvolski[2], Karlsbad ve Marienbad’da İngiltere Kralı Edward ve Fransa Başbakanı Clemenceau ile bir araya geldi; Avusturya ve İtalya Dışişleri Bakanları von Aehrenthal ve Tittoni, Salzburg'da bir araya geldi; ardından 15 Eylül'de Buchloe'de Izvolski ile Aehrenthal arasında; Budapeşte'de Bulgaristan Prensi Ferdinand ile İmparator Franz-Joseph arasında; Izvolski'nin Alman Dışişleri Bakanı von Schoen ile ve daha sonra Tittoni ve İtalya Kralı ile görüşmeleri gerçekleşti.

Bu gerçekler her şeyi açıkça ortaya koymaktadır. Avusturya ve Bulgaristan’ın harekâtından önce, altı büyük güç –Rusya, Avusturya, Almanya, İtalya, Fransa ve İngiltere– arasında krallar ve bakanların katıldığı gizli ve doğrudan görüşmelerde tüm önemli hususlar üzerinde mutabakat sağlanmıştı. Aehrenthal'ın İtalya, Almanya ve Rusya'nın Avusturya'nın Bosna-Hersek'i ilhak etmesine onay verdiğini söylediğinde doğruyu mu söylediğine dair basında çıkan tartışma, başından sonuna kadar bir komediydi, sadece liberal cahilleri kandırabilecek düpedüz bir aldatmacaydı. Avrupa güçlerinin dış politika yöneticileri — Izvolski'ler, Aehrenthal'lar ve taçlı haydutlar çetesi ile bakanları — basına kasten şu kemiği attılar: “Devam edin beyler, kimin kimi aldattığı ve kimin kime hakaret ettiği, Avusturya'nın Rusya'yı mı, yoksa Bulgaristan'ın Avusturya'yı mı aldattığı vb. konularında, Berlin Antlaşması'nı[3] yırtmaya "ilk" kimin başladığı konusunda önerilen güçler konferansına yönelik farklı tutumlar konusunda ve benzeri konular hakkında. Lütfen kamuoyunun dikkatini bu ilginç ve önemli — ah, çok önemli! — sorularla meşgul edin. Gerçekten önemli olan şeyi, yani asıl mesele üzerinde, yani Jön Türk devrimine karşı harekete geçilmesi, Türkiye’yi bölmek için atılacak sonraki adımlar, Çanakkale anlaşmasının bir bahaneyle yeniden düzenlenmesi, Rusya’nın Kara Yüzler çarı’nın İran devrimini boğmasına izin verilmesi konusunda zaten bir ön anlaşmaya vardığımızı gizlemek için tam da buna ihtiyacımız var. Meselenin özü budur; tüm Avrupa’nın gerici burjuvazisinin liderleri olarak bizim gerçekten ihtiyacımız olan budur ve yaptığımız da budur. Basındaki ve parlamentodaki liberal ahmaklara gelince, onlar zamanlarını tüm bunların nasıl başladığını, kimin ne dediğini ve sömürgeci yağma ile demokratik hareketlerin bastırılması politikasının nihayet nasıl imzalanıp mühürlenerek dünyaya sunulacağını tartışarak geçirebilirler.

Avrupa'daki her büyük güçte — şimdilik “doymuş” olan Avusturya hariç — liberal basın, hükümetini ulusal çıkarlarını yeterince savunmamakla suçluyor. Her yerde liberaller, ülkelerini ve hükümetlerini durumu “kullanma” konusunda en beceriksiz, kandırılmış vb. olarak gösteriyorlar. Ve bu tam da bizim Kadetlerimizin[4] politikasıdır. Uzun zamandır Avusturya’nın başarılarının kendilerini “kıskandırdığını” söylüyorlar (Bay Milyukov’un kendi sözleri). Genel olarak liberal burjuvazinin ve özel olarak bizim Kadetlerimizin bu politikası, ilerleme ve özgürlüğün gerçek çıkarlarına yönelik en iğrenç ikiyüzlülük, en alçakça ihanettir. Çünkü bu politika, öncelikle, gerici hükümetlerin komplosunu örtbas ederek kitlelerin demokratik bilincini bulandırmaktadır. İkincisi, her ülkeyi sözde aktif bir dış politika izlemeye zorlamaktadır, yani sömürgeci yağma sistemini ve Balkan meselelerine büyük güçlerin müdahalesini meşrulaştırmaktadır; bu müdahale her zaman gericidir. Üçüncüsü, bu politika doğrudan gericiliğin işine gelir; halkın ilgisini “biz”in ne kadar alacağına, ganimetten ne kadar pay alacağına, “kendimiz” için ne kadar pazarlık yapabileceğimize çekiyor. Gerici hükümetlerin bu noktada en çok ihtiyaç duydukları şey, tam da “kamuoyunun” toprak ele geçirmelerini, “tazminat” taleplerini vb. desteklediğini savunma fırsatıdır. Bakın, diyorlar, ülkemin basını beni aşırı cömertlikle, ulusal çıkarları yeterince savunmamakla, fazla uysal olmakla suçluyor ve savaşla tehdit ediyor. Dolayısıyla, taleplerim son derece “mütevazı ve adil”dir ve bu nedenle tam olarak karşılanmalıdır!

Rus Kadetlerinin politikası, Avrupa liberal burjuvazisinin politikası gibi, gerici hükümetlere boyun eğme, sömürgeci genişleme ve yağmalamayı savunma ve diğer ülkelerin işlerine karışmadır. Kadetlerin politikası, “muhalefet” bayrağı altında yürütüldüğü için özellikle zararlıdır ve bu nedenle pek çok kişiyi yanıltır, Rus Hükümetine güvenmeyenlerin güvenini kazanır ve kitleleri yozlaştırır. Bu nedenle, Duma milletvekillerimiz ve tüm parti örgütlerimiz şunu akılda tutmalıdır: Duma kürsüsünde, broşürlerde ve toplantılarda, otokrasinin gerici politikası ile Kadetlerin ikiyüzlü muhalefeti arasındaki bağı ortaya koymadan, Balkan olayları hakkındaki Sosyal-Demokrat propaganda ve ajitasyonda tek bir ciddi adım bile atamayız. Kadetlerin dış politikasının özünde onlarla aynı olduğunu açıklamadıkça, halkımıza Çarlık hükümetinin politikasının ne kadar zararlı ve gerici olduğunu asla açıklayamayız. Kadetlerin laf kalabalıkları, poz kesmeleri, ahlâki çekinceleri ve kaçamaklarıyla mücadele etmedikçe, dış politikadaki şovenizm ve Kara Yüzler ruhuyla mücadele edemeyiz.

Liberal-burjuva bakış açısına verilen tavizlerin sosyalistleri nereye götürdüğü, aşağıdaki örnekten anlaşılacaktır. Tanınmış oportünist dergi Sozialistische Monatshefte’de Max Schippel, Balkan krizi hakkında şöyle diyor: “Parti üyelerinin neredeyse tamamı, Berlin’deki merkezi yayın organımızda [Vorwärts] son zamanlarda bir kez daha dile getirilen, Almanya’nın Balkanlar’daki ne şimdiki ne de gelecekteki devrimlerde arayacağı bir şey olmadığı görüşünün hâkim olmasını bir hata olarak görecektir. Elbette, toprak kazanımları için çabalamamalıyız... Ancak, Avrupa, tüm Asya ve Afrika’nın bir kısmı arasında önemli bir bağlantı noktası olan bu bölgedeki büyük güç dengesi değişikliklerinin, uluslararası konumumuz üzerinde doğrudan bir etkisi olduğu şüphesizdir... Şu an için gerici Rus devinin belirleyici bir önemi yoktur... 1850’lerin demokratlarının yaptığı gibi, Rusya’yı her zaman ve her yerde bir düşman olarak görmek için hiçbir nedenimiz yok.”

Sosyalist kılığına girmiş bu aptal liberal, Rusya’nın “Slav kardeşler”e yönelik “ilgisi”nin ardındaki gerici entrikaları fark edememiştir! “Biz” (yani Alman burjuvazisi), “bizim” konumumuz vb. ifadeleri kullanarak, ne Jön Türk devrimine indirilen darbeyi ne de Rusya’nın İran devrimine karşı eylemlerini fark edememiştir!

Schippel’in açıklaması derginin 22 Ekim tarihli sayısında yer aldı. 5 (18) Ekim'de, Novoye Vremya[5], “Tebriz'deki anarşinin inanılmaz boyutlara ulaştığını” ve şehrin “yarı vahşi devrimciler tarafından yarı yarıya tahrip edildiğini ve yağmalandığını” iddia eden zehirli bir makale yayımladı. Başka bir deyişle, Tebriz'de devrimin Şah'ın birlikleri üzerindeki zaferi, yarı resmi Rus dergisinin öfkesini hemen uyandırdı. Dergi, Pers devrimci güçlerinin lideri Sattar Han’ı “Azerbaycan’ın Pugaçov’u[6]” olarak tanımlıyor (Azerbaycan, Pers ülkesinin kuzey eyaletidir ve Reclus’a göre toplam nüfusun yaklaşık beşte birini oluşturur; Tebriz ise bu eyaletin başkentidir). Novoye Vremya, “Rusya’nın, Pers sınırındaki kârlı ticaretimizi mahveden bu saldırganlıkları sonsuza kadar tolere edip edemeyeceği sorusu akla gelmektedir...” diye yazmıştır. “Doğu Transkafkasya ve Azerbaycan’ın etnik olarak bir bütün olduğu unutulmamalıdır... Transkafkasya’daki Tatar yarı-entelektüeller, Rus tebaası olduklarını unutarak, Tebriz’deki ayaklanmalara sıcak bir sempati gösteriyor ve şehre gönüllüler gönderiyorlar... Bizim için çok daha önemli olan, Rusya’ya sınır komşusu olan Azerbaycan’ın sakinleştirilmesidir. Ne kadar üzücü olursa olsun, koşullar, müdahale etmeme konusundaki güçlü isteğine rağmen, Rusya’yı bu görevi üstlenmeye zorlayabilir.”

20 Ekim’de Alman Frankfurter Zeitung gazetesi, St. Petersburg’dan gelen bir habere göre, “telafi” amacıyla Rusya’nın Azerbaycan’ı işgal etmesinin düşünüldüğünü yazdı. 11 (24) Ekim’de aynı gazete Tebriz’den gelen bir telgrafı yayımladı: “İki gün önce süvari ve topçu desteğiyle altı Rus piyade taburu İran sınırını geçti ve bugün Tebriz’de olmaları bekleniyor.”

Max Schippel’in liberal ve polis basınının güvencelerini ve haykırışlarını kölece tekrarlayarak Alman işçilere Rusya’nın gerici bir dev olarak öneminin artık geçmişte kaldığını ve her koşulda Rusya’yı düşman olarak görmenin hatalı olacağını söylediği gün, tam da o gün Rus birlikleri İran sınırını geçiyordu!

Elleri kanlı Nikolay’ın birlikleri tarafından İranlı devrimcilere yönelik yeni bir katliam yaşanacak. Lyakhov’un[7] gayri resmi olarak harekete geçmesinin ardından, Azerbaycan’ın resmi işgali ve 1849’da I. Nikolay’ın Macar devrimine karşı birliklerini gönderdiği zaman Rusya’nın Avrupa’da yaptıklarının Asya’da tekrarlanması gerçekleşiyor. O dönemde Avrupa’nın burjuva partileri arasında, günümüzde tüm burjuva demokratların yaptığı gibi sadece ikiyüzlü bir şekilde özgürlükten bahsetmekle kalmayıp, özgürlük için mücadele edebilecek gerçek demokratlar vardı. Rusya o zaman, en azından birkaç Avrupa ülkesine karşı Avrupa’nın jandarması rolünü oynamak zorundaydı. Bugün, “kızıl” Clemenceau’nun “demokratik” cumhuriyeti de dahil olmak üzere tüm büyük Avrupa güçleri, demokrasinin kendi ülkelerinde yayılmasından, bunun proletaryaya sağlayacağı yarardan ötürü, ölümcül bir korku duydukları için, Rusya’nın Asya’da jandarma rolünü oynamasına yardım ediyorlar.

Rusya’nın İran devrimine karşı “harekete geçme özgürlüğü”nün, Rusya, Avusturya, Almanya, İtalya, Fransa ve İngiltere’nin Eylül ayındaki gerici komplosunun bir parçası olduğuna dair en ufak bir şüphe olamaz. Bunun bazı gizli belgelerde açıkça belirtilmiş olması (ki bu belgeler yıllar sonra bir tarihsel belgeler derlemesinde yayımlanabilir) ya da sadece İzvolski tarafından en uysal müzakerecilere ima edilmiş olması, ya da bu sonuncuların “işgal”den “ilhak”a geçmeyi amaçladıklarını “ima” etmiş olmaları, ve Rusların belki de Lyakhov politikasından “işgal”e geçmek isteyeceklerini, ya da başka bir anlaşma yapıldığını ima etmiş olsalar da — bunların hiçbiri en ufak bir öneme sahip değildir. Önemli olan, ne kadar resmi olursa olsun, Rus güçlerinin Eylül ayındaki karşı-devrimci komplosunun bir gerçek olduğu ve bunun öneminin her geçen gün daha da netleşmesidir. Bu, proletaryaya ve demokrasiye karşı bir komplodur. Bu, Asya’daki devrimi doğrudan bastırmak ya da en azından dolaylı darbeler indirmek için yapılan bir komplodur. Bu, bugün Balkanlar’da, yarın İran’da, belki de ertesi gün Anadolu’da ve Mısır’da vb. sömürgeci yağma ve toprak fetihlerinin devamı için yapılan bir komplodur.

Sadece dünya proleter devrimi, taçlı haydutlar ile uluslararası sermayenin bu birleşik gücünü devirebilir. Tüm sosyalist partilerin acil görevi, kitleler arasında ajitasyonu yoğunlaştırmak, tüm ülkelerin diplomatlarının hilelerini ortaya çıkarmak ve halkın görmesi için tüm gerçekleri ortaya koymaktır; bu gerçekler, istisnasız tüm müttefik güçlerin, hem jandarmanın görevlerini doğrudan yerine getirenler olarak hem de onun suç ortakları, dostları ve finansörleri olarak oynadıkları alçakça rolü ortaya koymaktadır.

Duma’daki Rus Sosyal Demokrat milletvekillerine, Izvolski’nin bir açıklaması ve Kadetler ile Oktobristlerin[8] bir sorusunun beklendiği bir ortamda, son derece ağır, ancak aynı zamanda son derece asil ve önemli bir görev düşüyor. Sosyal-Demokrat milletvekilleri, başlıca gerici gücün, karşı devrimin baş komplocusunun politikasının paravanı olan bir organın üyeleridir ve kendilerinde tüm gerçeği söyleme cesaretini ve yeteneğini bulmak zorundadırlar. Böyle bir zamanda, Kara Yüzler Duma’sındaki Sosyal-Demokrat milletvekilleri, kendilerine çok şey verilmiş ve onlardan çok şey beklenen kişilerdir. Çünkü onlar dışında, Duma'da Kadetler ve Oktobristlerin pozisyonlarından başka bir pozisyondan çarlık rejimine karşı protesto sesini yükseltecek kimse yoktur. Ve böyle zamanlarda ve mevcut koşullarda bir Kadet “protesto”, hiç protesto etmemekten daha kötüdür; çünkü bu protesto, ancak aynı kapitalist kurt sürüsünün içinden ve aynı kurt politikası adına yapılabilir.

Bu nedenle Duma grubumuz ve diğer tüm parti örgütlerimiz derhal harekete geçmelidir. Kitleler arasında propaganda yapmak, sıradan zamanlara kıyasla şu anda yüz kat daha önemlidir. Tüm parti propagandamızda üç temel ilke ön plana çıkmalıdır. Birincisi, Kara Yüzler’den Kadetler’e kadar tüm gerici ve liberal basının aksine, Sosyal-Demokratlar konferansların diplomatik oyunlarını, büyük güçlerin anlaşmalarını, Avusturya’ya karşı İngiltere ile, ya da Almanya’ya karşı Avusturya ile yapılan ittifakları ya da diğerlerini ifşa etmelidir. Bizim görevimiz, büyük güçlerin gerici bir komplo düzenlediklerini, hükümetlerin bu komployu kamuoyu görüşmeleri maskaralığının arkasına saklamak için ellerinden gelen her şeyi yaptıklarını ortaya çıkarmaktır. Politikamız, bu diplomatik maskaralığı kınamak, gerçeği halka duyurmak, uluslararası anti-proleter gericiliği ifşa etmek olmalıdır! İkincisi, bu komplonun iddia edilen sonuçlarından farklı olarak gerçek sonuçlarını, yani Türk devrimine vurulan darbeyi, Rusya’nın İran devrimini boğmadaki yardımını, diğer ulusların işlerine müdahalesini ve temel demokratik ilke olan ulusların kendi kaderini tayin hakkının ihlalini ortaya koymalıyız. Bu hak, bizim programımız ve dünyadaki tüm Sosyal-Demokrat partilerin programları tarafından savunulmaktadır. Ve bir yandan Avusturyalıların, diğer yandan da Rus Kara Yüzler’in “Slav kardeşleri” için duydukları “kaygı”dan daha gerici bir şey olamaz. Bu “kaygı”, Rusya’ya Balkanlar’da uzun zamandır kötü bir şöhret kazandıran alçak entrikaları örtbas etmek için kullanılmaktadır. Bu “kaygı”, her zaman bir Balkan ülkesinde veya diğerinde gerçek demokrasiye yönelik ihlallere indirgenmektedir. Güç sahiplerinin Balkan uluslarına “kaygı” duymalarının tek samimi yolu vardır; o da onları rahat bırakmak, yabancı müdahaleyle onları taciz etmeyi bırakmak, Türk devriminin tekerleğine çomak sokmaktan vazgeçmektir. Ancak elbette işçi sınıfı burjuvaziden böyle bir politika bekleyemez.

Adı en liberal ve “demokratik” olanlar da dahil olmak üzere tüm burjuva partileri, bizim Kadetler de dahil, kapitalist dış politikayı desteklemektedir. Sosyal-Demokratların halkın bilgisine özel bir gayretle sunmaları gereken üçüncü husus budur. Çünkü her bakımdan liberaller ve Kadetler, kapitalist uluslar arasındaki mevcut rekabeti savunurlar; Kara Yüzler’den sadece bunun alacağı biçimler konusunda ayrılırlar ve sadece hükümetin şu anda dayandığı anlaşmalardan farklı uluslararası anlaşmalar üzerinde ısrar ederler. Ve burjuva dış politikasının bir çeşidine karşı, aynı politikanın başka bir çeşidini savunan bu liberal mücadele, hükümetin diğer ülkelerin gerisinde kaldığı (yağma ve müdahale konusunda!) yönündeki bu liberal suçlamalar, kitleler üzerinde son derece yozlaştırıcı bir etkiye sahiptir. Tüm sömürge politikasına hayır, yabancı toprakları ve yabancı halkları fethetmek, yeni ayrıcalıklar, yeni pazarlar, Boğazların kontrolü vb. için yürütülen tüm müdahale politikasına ve kapitalist mücadeleye hayır! Sosyal-demokratlar, “barışçıl ve adil” kapitalist ilerleme gibi aptalca ve dar görüşlü bir ütopyaya inanmazlar. Onların mücadelesi, dünyada barış ve özgürlüğün tek savunucusunun uluslararası devrimci proletarya olduğunu bilerek, kapitalist toplumun tamamına karşıdır.

P.S.: Bu makale baskıya gönderildikten sonra, gazeteler St. Petersburg Telgraf Ajansı’nın, Rus birliklerinin İran sınırını geçtiğine dair haberi yalanlayan bir telgrafını yayımladılar. Bu telgraf, 24 Ekim tarihli Frankfurter Zeitung’un ikinci sabah baskısında yer aldı. Üçüncü baskıda, 24 Ekim saat 22.50'de İstanbul’dan gelen bir habere göre, 24 Ekim akşamı Rus birliklerinin İran sınırını geçtiği haberi İstanbul’a ulaşmıştı. Sosyalist gazeteler hariç yabancı basın, şu ana kadar Rusya'nın İran'ı işgaline ilişkin sessizliğini koruyor.

Özetle: Henüz bütün gerçeği öğrenebilecek durumda değiliz. Her halükârda, Çarlık  ile St. Petersburg Telgraf Ajansı’ndan gelen “yalanlamalara” elbette güvenilemez. Rusya’nın, büyük güçlerin bilgisi dahilinde, entrikadan asker göndermeye kadar elindeki her türlü imkânla İran devrimine karşı savaştığı bir gerçektir. Rusya’nın politikasının Azerbaycan’ı işgal etmek olduğu da şüphesizdir. Ve eğer birlikler henüz sınırı geçmemişse, büyük olasılıkla bunu yapmak için gerekli tüm hazırlıklar çoktan yapılmıştır. Ateş olmayan yerden duman çıkmaz.



[1] 20. yüzyılın başlarında (özellikle 1905-1914 arası) Çarlık Rusyasında faaliyet gösteren; monarşi yanlısı, aşırı sağcı, Yahudi karşıtı ve gerici bir harekettir. (ç.n.)

[2] Çarlık Rusyasının Dış İşleri Bakanı. (ç.n.).

[3] 1877-78 Rusya-Osmanlı Savaşı'ndan sonra Rusya, İngiltere, Avusturya-Macaristan, Almanya, Fransa, İtalya ve Osmanlı temsilcilerinden oluşan kongre tarafından 13 Temmuz 1878'de imzalan bir antlaşma. (ç.n.)

[4] Genellikle liberal akademisyenler, hukukçular ve burjuvaziden oluşan ve 1905 Devrimi'nden sonra Rusya’da kurulan Anayasal Demokrat Parti üyelerine, partinin Rusça baş harfleri olan "K-D"nin okunuşundan dolayı, "Kadetler” denirdi. (ç.n.)

[5] Novoye Vremya (Yeni Zamanlar), 1868'den Ekim 1917'ye kadar St. Petersburg'da yayımlanan günlük bir gazete. Başlangıçta ılımlı liberal olan gazete, 1876'da aristokrasi ve bürokrasi arasındaki gerici çevrelerin sözcüsü haline geldi. Burjuva-liberal hareketin yanı sıra devrimci harekete de karşıydı. 1905'ten itibaren Kara Yüzler'in organı oldu. Lenin, onu rüşvetçi basının bir örneği olarak adlandırdı.

[6] Yemelyan Pugaçov, 1773-75 yıllarında Rusya'daki gerçekleşen köylü ayaklanmasının lideriydi.

[7] Vladimir Lyakhov (1869-1919) 1908 yılında Albay rütbesiyle, Tahran'daki İran Kazak Tugayı'nın komutanı olarak görev yaparken, Şah Muhammed Ali'nin emriyle İran Meclisi'ni (Meclis-i Şura-yı Millî) bombalatmıştır. (ç.n.)

[8] 1905 Rus Devrimi sırasında Çar II. Nikolay'ın yayımladığı Ekim Manifestosu'nu destekleyen, ılımlı, anayasal monarşist ve liberal-muhafazakar bir Rus siyasi partisi.

13 Ocak 2026 Salı

(Çeviri) Troçki ve Yeni Stalinizm - Chris Harman

Çevirenin Notu: Nicolas Krassó’nun New Left Review’in Temmuz-Ağustos 1967 tarihli 44. sayısında yayımlanan “Troçki’nin Marksizmi” adlı makalesi birçok tartışmaya yol açmıştı. Chris Harman da International Socialism dergisinin Sonbahar 2018 tarihli 160. sayısında yayımlanan makalesiyle bu tartışmaya katkı sunmuştur.

1942-2009 yılları arasında yaşamış olan Chris Harman, Britanya’daki Sosyalist İşçi Partisi’nin Merkez Komitesi üyesiydi. International Socialism ve Socialist Worker dergilerinin editörlüğünü de yapmış olan Chris Harman’ın birçok eseri Türkçe’ye çevrilmiştir.

Editörün Notu: 1967'de New Left Review (NLR) dergisi, Nicolas Krassó'nun "Troçki'nin Marksizmi" başlıklı bir makalesini yayımladı.[1] Büyük Marksist filozof Georg Lukács'ın eski öğrencisi olan Krassó (1930-86), 1956 Macar Devrimi'nde aktif rol oynadı ve Budapeşte Merkez İşçi Konseyi'nin kurulmasına yardımcı oldu.[2] İngiltere'ye sürgüne zorlanan Krassó, NLR’nin yayın kuruluna katıldı. Bu mükemmel anti-Stalinist referanslarına rağmen Krassó'nun makalesi, Leon Troçki'nin düşünce ve siyasi yaşamını sert bir şekilde eleştiren bir değerlendirmeydi. Krassó'ya göre Troçki'nin düşünce ve siyasi yaşamı, sistematik olarak "sosyolojizm" ile karakterize ediliyordu. Burada "sosyal sınıflar... karmaşık tarihsel bütünlükten çıkarılıyor ve idealist bir şekilde herhangi bir siyasi durumun yaratıcıları olarak yüceltiliyor" ve bunun sonucunda "siyasi örgütler veya kurumlar" bağımsız bir öneme sahip olmaktan mahrum bırakılıyordu.[3] Krassó'ya göre, bu teorik "sapma", özellikle Troçki'nin Stalin’e yenilmesini ve ortodoks Komünist partilere karşı etkili bir siyasi alternatif geliştirememesini açıklıyor.

Makalenin yayımlanması, Perry Anderson başkanlığındaki NLR yayın kurulunun, Troçki'nin biyografi yazarı Isaac Deutscher'e duydukları hayranlığa rağmen, hem Troçki hem de Stalinizm konusunda bir dereceye kadar ikircikli bir tutum sergilediğini ortaya koydu.[4] Metin ayrıca, NLR tarafından o dönemde güçlü bir şekilde desteklenen Fransız komünist filozof Louis Althusser'in teorik etkisinin izlerini de taşıyor. Bu makale, doğal olarak, Deutscher'in dul eşi ve düşünce yoldaşı Tamara Deutscher, önde gelen Troçkist teorisyen Ernest Mandel ve bağımsız Komünist Parti entelektüeli Monty Johnstone'un da aralarında bulunduğu kişilerin katılımıyla hararetli bir tartışma başlattı.[5]

O zamanlar 25 yaşında olan ve o dönemde International Socialism (şimdiki Socialist Workers Party) olarak bilinen grubun önde gelen isimlerinden biri olan Chris Harman, daha sonra arkadaşlarına bu tartışmaya bir katkıda bulunduğunu söylemişti. Makale, hala belirsiz olan nedenlerden dolayı hiçbir zaman yayımlanmadı ve kaybolduğu sanılıyordu. Ancak şimdi, John Rudge'ın olağanüstü arkeolojik çabaları sayesinde Harman'ın metni yeniden keşfedildi. John, bu metni International Socialism'e çok nazikçe sundu ve biz, onun da dediği gibi, "sadece IS geleneğinden gelen birinden çıkabilecek" bu kayıp eseri yayımlamaktan büyük mutluluk duyuyoruz.[6]

Bu metin, Chris'in entelektüel gücünün doruk noktasında olduğunu ve Krassó'nun büyük ölçüde yanlış anlaşılmış polemiklerine karşı Troçki'yi savunduğunu, ancak onu eleştirmekten de çekinmeyen bir bakış açısıyla yaklaştığını gösteriyor. John'a göre, bu yazı muhtemelen 1967 sonbaharında, Krassó'nun orijinal yazısına doğrudan yanıt olarak ve NLR'de tartışmaya yapılan diğer katkılardan herhangi biri yayımlanmadan önce yazılmıştı. Aynı sonbaharda, Chris'in kısa süre sonra editörü olacağı International Socialism dergisi, çeşitli baskılarında, nesiller boyu genç sosyalistlerin 1917 Ekim Devrimi'nin yenilgisiyle başa çıkmalarına yardımcı olan "Rusya: Devrim Nasıl Kaybedildi" başlıklı makalesini yayımladı. Makale için yaptığı araştırmalar, şüphesiz Krassó'ya yönelik eleştirisini şekillendirirken, makalenin son paragrafı ise Chris'in, yaptığı hatalara rağmen Troçki'yi savunmanın siyasi olarak neden önemli olduğunu düşündüğünü açıklamaya yardımcı oluyor:

Sol Muhalefet, ne için mücadele ettiğini pek net olarak bilmiyordu. Troçki, ölümüne kadar, kendisini avlayıp öldürecek olan devlet aygıtının "yozlaşmış bir işçi aygıtı" olduğuna inanıyordu. Oysa, Stalinist aygıtın yurt içinde devrimi yok etmesine ve yurt dışında devrimi engellemesine karşı her gün mücadele eden tek güç Sol Muhalefet'ti. Bütün bir tarihsel dönem boyunca, Stalinizm ve Sosyal Demokrasinin sosyalist hareket üzerindeki çarpıtıcı etkilerine karşı direnen tek güç oydu. Rusya hakkındaki kendi teorileri bu görevi daha da zorlaştırıyordu, ama yine de bu görevi yerine getirdi. Bu nedenle bugün, gerçek anlamda devrimci olan her hareket kendisini bu geleneğin içinde konumlandırmalıdır.[7]

Bu anlamda, bu iki yazı birbirini tamamlar ve Chris'in hayatı boyunca kullandığı entelektüel yaklaşımı gösterir: Marksist yöntemi eleştirel bir şekilde kullanarak büyük tarihsel çatışmaları aydınlatmak ve böylece sosyalizmin günümüzde ne anlama geldiğini açıklamak.

Alex Callinicos, 23 Eylül 2018.

***

Troçki ve Yeni Stalinizm

Stalin'in tarihsel rolüne yönelik örtülü özür dileme eğilimi, son zamanlarda New Left Review (NLR) dergisinde giderek yaygınlaşmaktadır. Bu durum, hem Stalinizm hem de Sosyal Demokrasi'ye karşı -her ne kadar belirsiz de olsa- tiksintiden doğmuş bir dergi için özellikle üzücüdür. Şimdi ise döngü tamamlanmış gibi görünüyor. Nicolas Krassó'nun Leon Troçki hakkında yazdığı makale ve derginin bu makaleye yönelik övgüsü için başka bir yorum mümkün gibi görünmüyor.

Yazar, kendisini "Troçki'nin imajının yarattığı şiddetli kutuplaşmanın" üzerinde konumlandıran bir nesnellik iddiasında bulunuyor. Ne yazık ki, bu sadece tarihin ve bakış açılarını çarpıtılmasını gizliyor. Ve bu da eski SBKP(B) tarihinin daha sofistike bir versiyonu gibi okunuyor.

Makale, gerçeklere bakıldığında çok büyük eksiklikler içeriyor. Makale büyük ölçüde hem Stalinist hem de anti-komünist tarihçilerin eski efsanelerini tekrarlıyor. Örneğin, Rosa Luxemburg "kendiliğindenliği açıkça yücelten" biri olarak tasvir ediliyor, oysa Luxemburg hakkında yazılmış iki önemli biyografiden (Paul Frölich'in veya John Nettl'in) herhangi birinin en üstünkörü okuması bile, onun parti ve sınıf ilişkisine ilişkin tutumunun aslında Lenin'inkine şaşırtıcı derecede yakın olduğunu görebilirsiniz. Bu, 1905'ten sonra Polonya ile ilgili yazılarında ve faaliyetlerinde açıkça görülmektedir. Onun daha iyi bilinen Mass Strike bile, kendiliğinden hareketlere pasif tepkiler çağrısı değil; daha çok, parti faaliyetleri ile kitlesel "kendiliğinden" faaliyetler arasındaki karşılıklı ilişkiyi, parti faaliyetlerinin ilerlemesi için rehberlik edecek şekilde gösterme girişimidir.

Ancak, gerçeklerin çarpıtılmasının en önemli unsuru burada değil, Troçki'yi Lenin ve Bolşevizm'e karşı konumlandırmada yatmaktadır. Bu, 1923-1924 yıllarında Sol Muhalefet'e karşı mücadelede icat edilen (Grigori Zinovyev'in daha sonra itiraf ettiği gibi) Stalinist tarih yazımı geleneğine uygundur. Krassó, Troçki'nin somut eylemlerini tarihsel bağlamından soyutlayarak, 1902-1917 döneminde kararsız, tutarsız ve etkisiz bir Troçki portresi çizmeye çalışır, böylece Troçki'nin Marksizm tarzını itibarsızlaştırmak ister. Böylece bize Troçki'nin Lenin ile işbirliği yaptığı, Lenin'e karşı çıktığı, Pavel Axelrod'u övdüğü ve hepsinden önemlisi "Troçki'nin geleneksel kategorileri ve bunlara eşlik eden önyargıları kabul ettiği" gösteriliyor ve böylece onun konumu "işçi sınıfının örgütlü safları dışındaki bir züppe (franc-tireur)" konumuna indirgeniyor. Bu tür bir analizin boşluğu, benzer şekilde uygulandığında Lenin'de de ortaya çıkabilir: önce Peter Struve (neredeyse kendisini hiç gizlemeyen bir burjuva liberali) ile işbirliği yapan, sonra Julius Martov ile çalışan, ardından tanrı arayışında olanların ve aşırı solcuların başını çektiği bir partiyi yöneten, Birinci Dünya Savaşı'nın patlak vermesine kadar merkezci Karl Kautsky'ye inanan, Rus Devrimi'ne ilişkin tamamen Menşevik bir teoriyi kabul eden ve partisini neredeyse çok geç olana kadar bu teoriyle besleyen, sonra 180 derecelik bir dönüş yapıp Troçki'nin safına geçen... ve hepsinden önemlisi, kurduğu partinin önemini tamamen kavrayamayan, sadece Alman sosyal demokratlarını Rusya’nın koşullarına uyarladığını düşünen bir adam. (Krassó'nun "Lenin'in temel tezi" olarak adlandırdığı şey, sonuçta Kautsky'den aynen alıntılanmış bir cümledir[8]).

Mesele şu ki, her iki durumda da bu prosedür tamamen gayri meşrudur. Lenin ve Troçki, devrim sürecinin tamamında bir araya gelen iki farklı liderlik tarzını temsil ediyorlardı. Her ikisi de kendi tarzlarına uygun hatalar yaptılar (örneğin Lenin, Ne Yapmalı? kitabının genelleştirilebilirliğinden fazla etkilenmemiş ve iyi bir önsöz eklenmedikçe yabancı partiler için çevrilmesine karşı uyarıda bulunmuştu; ayrıca fraksiyonunun ilk günlerde yaptığı "aptalca şeyleri" de belirtmişti).

Bu farklılıklar, 1923'ten itibaren Rus liderliği içinde ortaya çıkan farklılıklar üzerinde hiçbir etkiye sahip değildi. Bunun aksini iddia etmek, Marksist analizi en kaba biçimdeki idealist psikolojizmle değiştirmek anlamına gelir. Oysa Krassó tam olarak bunu yapıyor.

Bolşevik Partisi içindeki bölünmeler sadece kişisel açıdan anlaşılamaz. Zinovyev, Lev Kamenev ve Stalin'in muhalefetini eski Bolşeviklerin yeni gelenlere karşı muhalefeti olarak görmek, 1920'lerin parti mücadelelerinin en önemli boyutunu gözden kaçırmak demektir. Gerçek şu ki, bu mücadelelerde her iki tarafta da hem eski Bolşevikler hem de yeni gelenler vardı. Önemli olan, partideki ilk muhalefetlerin (İşçi Muhalefeti ve Dekabristler) çoğunlukla eski Bolşevikler tarafından yönetilmesi ve onlardan oluşmasıdır (örneğin, 1917'de Lenin'e çok yakın olan Alexandra Kollontay ve Alexander Şlyapnikov gibi). Sol Muhalefet'in ilk önemli belgesi olan 46'lar Platformu'nun imzacılarının çoğu, uzun süredir parti üyesi olan kişilerdi. Uzun vadede, 1917'nin önde gelen Bolşeviklerinin tamamı (taraf değiştiren Stalin ve Kollontay hariç), Stalin'in karşısında yer alacaklardı (bu Stalin'in infaz mangaları tarafından zorla yapılmış olsa bile).

Burada söz konusu olan, partinin yeni gelenlere karşı muhalefeti değildi (her ne kadar bu durum bazı parti üyelerinin tutumlarını etkilemiş olsa da), partinin içinde bulunduğu duruma verdiği tepkiydi. Krassó bunu tamamen görmezden geliyor. Rusya'da işçi sınıfının yok edilmesiyle (Isaac Deutscher'in The Prophet Unarmed adlı kitabında ayrıntılı olarak belgelenmiştir), Bolşevikler kendilerini tek başına iktidarda ve sosyal yapının bütünlüğünü korumak zorunda buldular. Bu durum, onları ulusal ve yerel düzeyde, işçi sınıfının ve sosyalizmin tarihsel çıkarlarına uyumlu olmaktan ziyade, (sosyalizm karşıtı) sınıf güçlerine acil yanıt niteliğinde politikalar uygulamaya zorladı (örneğin NEP ve Savaş Komünizmi). Bu süreçte hem Bolşevik Parti'nin kendisi (yabancı unsurlarla sulandırılmış) hem de bireysel Bolşevikler (giderek otoriter ve bürokratik tutumlara boyun eğen) dönüşüme uğradı. Partideki baskın liderliğe karşı çeşitli muhalefetler (Lenin'in son yazılarında ifade ettiği kendi muhalefeti de dahil) ancak bu iç çürüme sürecine ilişkin endişeleri dile getirme ve buna karşı koyacak toplumsal güçler üretecek politikalar formüle etme girişimleri olarak anlam kazanır. Partinin muhalefete karşı giderek daha acımasız bir şekilde davranması (İşçi Muhalefetine karşı neredeyse nazik davranışla, beş yıl sonra Birleşik Muhalefete karşı kaba zulüm arasında karşılaştırma yapın), yeni bürokratik, otoriter unsurların kendi konumlarını savunması olarak anlam kazanır.

Marksistler için, partilerin ve bireylerin siyasi faaliyetleri ancak çatışan toplumsal güçlerin çerçevesi içinde anlam kazanır. Krassó, Troçki'nin "siyasi" olanın farkında olmamasını eleştirir (Almanya ve Çin'deki yenilgileri yanlış siyasetin sonucu olarak gören birine yöneltilen tuhaf bir eleştiri). Ancak kendisi de siyasi eylem ile toplumsal güçler arasındaki karşılıklı ilişkiyi tamamen kavrayamıyor (bu, hem Stalinist hem de liberal tarih yazımının en kötü geleneklerinden biridir). Ona göre parti içindeki mücadele Troçki ile Stalin arasındaydı ve Troçki "hata üstüne hata yaptığı" için kaybetti. Bu nedenle Troçki, 1923-24'te açtığı ateşi Stalin'e değil, Zinovyev ve Kamenev'e yoğunlaştırdığı için suçlanıyor. Bu, gerçekliğin iki yönlü yanlış yorumlanmasını gösteriyor. Birincisi, bu dönemde Troçki'ye en şiddetli muhalefeti Zinovyev ve diğerleri göstermişlerdi (Stalin ise görünüşte biraz daha ılımlıydı), tersi değil. İkincisi, bu yorum, özellikle Zinovyev'in bu dönemde Stalin kadar bürokrasinin bir yöneticisi ve ürünü olduğu gerçeğini görmezden geliyor. Leningrad'daki yönetimi, Stalin'in başka yerlerdeki yönetimi kadar totaliter, acımasız ve sosyalist geleneğe aykırıydı. Ancak kendi bürokratik yapısı ile Stalin'in bürokratik yapısı arasında çatışma kaçınılmaz hale geldiğinde, daha sosyalist düşünce biçimlerine dönmeye başladı.

Genel olarak Krassó, Troçki'nin başarısızlığını parti düzeyinde örgütlenme yeteneğinden yoksun olmasına bağlamaya çalışır. Nitekim, "sağlam kurumsal veya siyasi temelleri olmayan, ancak çok sayıda kamusal jestlerle bir tehdit oluşturan Troçki, parti aygıtının ve onun en önde gelen temsilcisi Stalin'in tam da ihtiyaç duyduğu şeyi sağladı". Bu, onun devrim öncesi Bolşevik olmayan tutumuyla ilişkili olarak görülür. Ne kadar saçma bir düşünce. Bu görüş, muhalefetteki birçok önde gelen eski Bolşeviklerin varlığını görmezden gelmekle kalmaz (sadece Stalinist tarih yazımı onları önemsizleştirmiştir), aynı zamanda eski Bolşeviklerin özeti olan, yıllarca Lenin'in en yakın işbirlikçisi olan Zinovyev'in, daha güçlü bir temelden başlamasına rağmen, Stalin'e karşı örgütlenme konusunda Troçki kadar (hatta daha da fazla) yetersiz olduğunu da hesaba katmaz. Hem "Merkez Komitenin en yetenekli adamı" (Lenin) Troçki hem de partinin baş örgütleyicisi Zinovyev, Stalin ve parti aygıtı tarafından yenilgiye uğratıldı. Bunun nedeni Troçki'nin siyasete yaklaşımında yatmıyor. Aksine, siyasetin ancak toplumsal güçler üzerinde yürütülen bir tür operasyon olarak anlam ifade etmesinde yatıyor. Eğer bu güçler yeterince güçlü ise, hiçbir siyasi strateji onları değiştiremez — bunu inkar etmek, Troçki'nin değil, Krassó'nun kurbanı olduğu bir iradecilik anlayışının özüdür.

Ancak Krassó, gerçek toplumsal güçleri görmezden gelerek Bolşevik Parti'deki mücadelenin gerçekliğini yanlış yorumlamakla yetinmiyor. Ayrıca, mücadelede anti-sosyalist tarafta yer almayı haklı çıkarmak için gerçekleri çarpıtıyor.

Bunun mekanizması yine Stalinizm tarafından başlatılan tarihin yeniden yazılmasıdır. Bu kez çarpıtılması gereken “Sürekli Devrim Teorisi”dir. Stalinizmin orijinalinde olduğu gibi, “Tek Ülkede Sosyalizm”e karşı muhalefetin sorumlusu olarak bu teori gösterilmektedir. Stalinizmin orijinalinde olduğu gibi, Troçki’nin görüşü Lenin’in görüşüne karşıt olarak sunulmaktadır. Ancak bu, hem Lenin'i hem de Troçki'yi çarpıtarak mümkün olmaktadır. Lenin'in durumunda bu, Rusya'nın geri kalmışlığını, yurtdışından yardım alınması gerektiğini ve devrimin ancak dünya devriminin bir parçası olarak anlamlı olduğunu vurgulayan sayısız ifadesini görmezden gelerek yapılır. Bunun yerine, Rusya'yı dünya devriminin kalesi olarak korumak için sorunlara pragmatik bir yaklaşım sergilenmesi gerektiğini vurgulayan ifadeleri alıntılanır.

Troçki'ye gelince, aynı tek taraflı yaklaşım tersine çevriliyor; böylece bize Troçki’nin dünya devrimiyle ilgili kaygısı gösteriliyor, ancak Bolşeviklerin kalesini korumakla ilgili sayısız önerisi ve eylemi gösterilmiyor. Bu yapıldıktan sonra Lenin'i Troçki'ye karşıt olarak konumlandırmak kolaylaşıyor.

Ancak aslında, Krassó'nun (Stalin'i takip ederek) "Tek Ülkede Sosyalizm"in karşıtı olarak tanımladığı "Sürekli Devrim Teorisi", 1924 yılına kadar tüm Bolşevik doktrininin kabul gören bir parçasıydı (Stalin bile, Lenin and Leninism’in ilk baskısında bunu kabul eder). Bu, dünya pazarının felç edici etkisi ve izole bir sosyalist devleti savunmanın imkansızlığı hakkındaki "aşırı derecede belirsiz" iki argümana bağlı değildi. Bunlar, argümanın kendisinden ziyade argümandan çıkarılan sonuçlardır. Bu argüman, sosyalizm sadece belirli bir ekonomik düzenleme değil, insan potansiyelinin gerçekleştirilmesi, önceki üretim biçimlerinin ortaya çıkardığı üretici güçlerin serbest bırakılması olduğudur. Bu, hem üretici güçlerin hem de insan kültürünün belirli bir gelişimini gerektirir. Sadece bu durumda "çoğunluğun çıkarları için çoğunluğun devrimi" gerçekleşebilir. (Bütün bunlar Bolşevikler, Menşevikler ve Troçki arasında ortak bir zemindi.) Bolşevikler devrimi yaparken bunu reddetmediler, ancak kapitalizmin birleşik ve eşitsiz gelişiminin, dünya ölçeğinde sosyalizmi geliştirebilecek üretici güçlerin, öncelikle azgelişmiş ülkelerde mevcut toplumsal yapıyı yıkabileceği anlamına geldiğini görmeye başladılar. Ancak devrim, tam da dünya güçlerinin bir sonucu olduğu için, onlardan bağımsız olarak gelişemezdi. Ülke içerisindeki üretici güçlerin ve kültürün düşük gelişmişlik düzeyi nedeniyle yenilgiye uğrayacaktı. Lenin bunun çok iyi farkındaydı. Yoksa neden özellikle kültürün düşük seviyesinden sürekli yakınsın ki?

Acil politikalar açısından, "Tek Ülkede Sosyalizm" teorisine karşı olmak ya da desteklemek pek bir anlam ifade etmiyordu. Elbette, bu teorinin muhalifleri dünya devrimini beklemek istemiyorlardı. Krassó bu (Stalinist) iftirayı kabul ediyor gibi görünse de, muhalefetin acil ekonomik sorunlara odaklandığını göstererek bu iftiranın yanlışlığını ortaya koyuyor. Gerçekten de Stalin bu teoriyi ilk kez ortaya attığında, pasif davranan ve köylülerin "salyangoz hızıyla" sosyalizme geçmesini bekleyenler, bu teorinin savunucularıydı.

Teorinin anlamı ise oldukça farklıydı. Rusya'nın geri kalmışlığının ve devrimin dış yardım olmadan kendini savunabilmesi için gerekli olan "fedakarlıkların" gerçekçi bir değerlendirmesinin yerine, duruma ilişkin yanlış bir iyimserlik getiriyordu. Ulusal savunma için sanayiyi geliştirebilecek politikaların izole bir şekilde uygulanması durumunda, Rusya halkının, işçi sınıfının ve köylülerin ne kadar acı çekeceğini gizliyordu. Bu anlamda, bu teorinin işlevi tamamen ideolojik idi, gerçeği ortaya çıkarmak değil, gizlemekti.

Böyle bir teori, işçi sınıfının veya işçi sınıfını gerçekten temsil eden bir partinin teorisi olamazdı. Bunlar, izole bir Sovyetler Birliği'nin savunmasının kendilerine ne kadara mal olacağını (ve mal olduğunu) gizleyerek hiçbir şey kazanamazlardı. Rus işçi sınıfı ise gerçekliği açıkça kabul etmekle hiçbir şey kaybetmezdi. Aksine, yalnızca böyle bilimsel bir bakış açısının açabileceği yurtdışındaki olanaklardan her şeyi kazanabilirdi.

Ancak böyle bir teori, (Krassó'nun da kabul ettiği gibi) Stalin'in desteğinin belkemiğini oluşturan bürokratlar için mantıklıydı. Yurtdışındaki devrim, sadece onların iktidarını tehdit edecek istikrarsızlık koşulları yaratabilirdi. Bu, "Stalin'in Batı Avrupa proletaryasına karşı içgüdüsel güvensizliği" meselesi değildi (ve değildir). 1924'ten beri Rus liderliğinin tüm politikası, yabancı devrimci hareketleri kendi çıkarlarına tabi kılmaya ve herhangi bir gerçek halk hareketini sınırlamaya yöneliktir. 1920'lerde Çin'de, 1930'larda Almanya, Fransa ve İspanya'da, 1940'larda İtalya ve Yunanistan'da aynı genel politika geçerliydi. Moskova'nın ilham verdiği politikalar olmasaydı bu ülkelerde devrimin başarılı olup olmayacağını kesin olarak söyleyemeyiz. Ancak devrimin başarı şansının daha yüksek olacağına şüphe yoktur.

Krassó, "tarih Paris, Roma, Londra veya Moskova'da farklı zamanlar yaşadı" diye yazıyor. Bu bir gerçektir. Ancak Stalin'in bunu anladığını, Troçki'nin ise anlamadığını iddia etmeye devam ettiğinde, bir kez daha gerçek tarihi keyfi yorumlarla değiştiriyor. Türkiye'de izole edilmiş, güncel olmayan belgelere ve güvenilmez muhabirlere güvenen Troçki, Komintern'in tüm kaynaklarına sahip olan Stalin'den çok daha keskin bir kavrayışla Almanya'da neler olup bittiğini anlamıştı.

Krassó'nun "Tek Ülkede Sosyalizm" için ana argümanı, buna karşı öne sürülen argümanların gerçek olaylar tarafından "çürütüldüğü" yönünde görünüyor. Ama gerçekten öyle miydi? Rus devleti hayatta kaldı. Ancak bu süreçte, devrimin hangi zaferlerinin Rus işçi sınıfı ya da sosyalizme doğru giden dünya tarihi hareketi için kaldığını görmek zor. Bugün Rusya'da işçi Sovyetleri yok, işçilerin üretim üzerinde kontrolü yok ve dış politikada barış içinde bir arada yaşama politikası uluslararası emperyalizme yardımcı oluyor. Tanklar hem Doğu Avrupa'da hem de içerde işçileri yerlerinde tutmak için kullanılıyor.

Burada söz konusu olan sadece Troçki'nin tarihteki konumu değil, çok daha fazlasıdır. Bu, eski Stalinistlerin ve yeni bağnazların eleştirilerine rağmen, kendi kendine çözülebilir. Daha da önemlisi, son 40 yılın Marksist yorumudur. Bu dönem, işçi sınıfı hareketi için yenilgilerin arka arkaya geldiği bir dönem olmuştur. Bu yenilgiler, ancak Rus Devrimi'nde neler olduğunu anlamaya başladığımızda anlaşılabilir. Bu, 1920'lerde Sovyet liderliği içindeki mücadelelerin gerçek içeriğini incelemek anlamına gelir. Bu anlayış, ister 1930'larda Almanya'da ister 1960'larda Endonezya'da olsun, Stalinist pratiğin kesintisiz eleştirisiyle bağlantılı olmalıdır. Sosyalist teori burada hayati bir rol oynamaktadır. Ancak Krassó'nun gördüğü anlamda bir teori değil. O, "şiddetli kutuplaşmayı" "rasyonel tartışmaya" karşıt olarak konumlandırır. Onun teorisi, önceki neslin mücadelelerine kayıtsız bir küçümsemeyle bakan Minerva'nın Baykuşu'nun teorisidir. Bu, Marksist teori ve pratik arasındaki karşılıklı ilişkinin tamamen tersine çevrilmesini içerir. Gerçekliği ancak onu tamamen değiştirmeye çalışırken kavrayabiliriz. Gerçek şu ki, Stalin ile Sol Muhalefet arasındaki mücadelede, bir taraf argümanlarında rasyoneldi, diğer taraf değildi. Bir taraf, ne kadar etkisiz olsa da (ve bu, muhaliflerin ezici kaynakları, en yetenekli liderlerinin hepsini tasfiye etme becerileri ve dünya sosyalist hareketinin yenilgi üstüne yenilgi aldığı genel bağlam göz önüne alındığında, pek de kendi hatası değildi), böyle bir değişim için mücadele ediyordu, diğer taraf ise buna karşı mücadele ediyordu. Troçki hatalar yaptı (Lenin ve Marx da yaptı). Aslında mücadele ettiği şey göz önüne alındığında, tarihi çarpıtmadı, çarpıtamazdı da. Parti aygıtı içinde tek tip bir çizgi hakimken, muhalefet içinde Bolşeviklerin bilimsel tartışma geleneği devam etti.

Burada mesele Troçki'ye karşı "büyülü bir tutum" meselesi değildir. Aksine Stalinizm eleştirisi hâlâ merkezi bir öneme sahip olması meselesidir.

NLR’nin 44. sayısının başyazısında yazıldığı gibi, "son birkaç yılda silahlı karşı devrimin zafer kazanmadığı önemli bir komünist olmayan bölge yok" ise, bu kısmen Stalin'in mirasının devam etmesinin bir sonucudur. Endonezya ve Irak'ta komünistlerin katledilmesi, Troçki'nin 40 yıl önce Çin'deki Stalinist uygulamalara yönelik eleştirisinin geçerliliğini kanıtlamıştır. Vietnam'da bile, kitlelerin 1945 ve 1954'te Moskova'nın ilham verdiği politikaların (ki bu politikalar, tesadüfen, Vietnam'daki önemli Troçkist liderlerin öldürülmesinin ardından uygulamaya konulmuştu) bedelini hâlâ kanlarıyla ödediği söylenebilir. The Revolution Betrayed (The Renegade Kautsky gibi) "demagojik bir başlık" olabilir[9], ancak Irak veya Endonezya hapishanelerindeki mahkumların, hatta Vorkuta'dan sağ kurtulan az sayıdaki kişinin duygularıyla yakından örtüşmektedir. Bu tür yenilgiler, ancak devrimci, bilimsel, Marksist analize dayanan yeni bir devrimci hareket ortaya çıktığında sona erecektir. Bu hareket, şimdiye kadarki en başarılı işçi sınıfı devriminden ve küresel karşı-devrim döneminde bu gelenekleri ileriye taşıyacak tek örgütlü güçten, yani Sol Muhalefet'ten ders almalıdır. Krassó gibi bunu görmeyenler, gelecekteki yenilgilerin ideolojik hazırlığına katkıda bulunmaktan başka bir şey yapmıyorlar.

Kaynakça

Ali, Tariq, 1987, Street Fighting Years: An Autobiography of the Sixties (Collins).

Harman, Chris, 1967, “Russia: How the Revolution was Lost”, International Socialism 30 (İlk seri, sonbahar), https://www.marxists.org/archive/harman/1967/xx/revlost.htm

Krassó, Nicolas, 1967, “Trotsky’s Marxism”, New Left Review, I/44 (Temmuz-Ağustos), https://newleftreview.org/I/44/nicolas-krasso-trotsky-s-marxism

Krassó, Nicolas (ed), 1972, Trotsky: The Great Debate Renewed (The New Critics Press).

Krassó, Nicolas, 1984, “Hungary 1956: A Participant’s Account”, in Tariq Ali (ed), The Stalinist Legacy: Its Impact on Twentieth-Century World Politics (Penguin).

 



[1] Krassó, 1967.

[2] Krassó, 1984.

[3] Krassó, 1967, s. 72 ve 85.

[4] Tariq Ali'nin, Ekim 1967'de Anderson'ın da dahil olduğu, Bolivya ordusu ve CIA ajanlarının elinde Che Guevara'nın uğradığı aynı kaderi Régis Debray'ın da paylaşmasını önlemek için La Paz'da bir heyetin üyesi oldukları sırada Stalinizm ve Maoizm üzerine yapılan tartışmaların anlatımına bakınız — Ali, 1987, bölüm 6.

[5] Bu yazılardan çoğu (garip bir şekilde Deutscher’inki hariç) Amerika Birleşik Devletleri’nde kitap olarak yeniden yayımlandı — Krassó, 1972.

[6] John Rudge'ın Harman'ın metnine yazdığı daha ayrıntılı giriş yazısı http://isj.org.uk/rudge-intro-trotsky adresinde bulunabilir.

[7] Harman, 1967.

[8] Krassó şuna atıfta bulunur: "Lenin'in temel tezi, sosyalizmin bir teori olarak işçi sınıfına dışarıdan, devrimci entelijansiyayı da içeren bir parti aracılığıyla getirilmesi gerektiği yönündeydi"(Krassó, 1967, s. 66). Krassó, Troçki'nin Menşevikler ve Bolşevikler arasındaki bölünmeden kısa bir süre sonra yazdığı 1904 tarihli "Our Political Tasks" adlı eserinde Lenin'in tutumunu başlangıçta "ikamecilik" olarak eleştirdiğini belirtir.

[9] Krassó, Troçki'nin 1937 tarihli bu kitabını "yayımlandığı demagojik başlığın gösterdiğinden daha ciddi" olarak nitelendiriyor. (Krassó, 1967, s. 85).

Encomienda'dan Luther'e: Parsellenmiş İktidar ve Direniş Doktrini

Encomienda, İspanya'nın Amerika kıtasında kurduğu ve yerlilerin dinî eğitim ile koruma karşılığında encomenderoya haraç ödeyerek çalıştı...