2 Nisan 2010 Cuma

Pomaklar

(Özgürlükçü Gençlik, Nisan 2010 sayısı)

Anadolu coğrafyası tarihi boyunca yüzlerce, binlerce halka misafirlik etmiş, Nuh'a beşikler vermiş bir coğrafyadır. Bu coğrafya halkların kardeşliğine tanık olduğu gibi, halkların sessiz acılarına da tanık olmuştur. Tıpkı tarihi Balkanlar'dan Anadolu'ya uzanan Pomak halkının bir atasözünde dediği gibi : "Ne pitay starilo, ami pitai patilo" (Yaşlıya değil, derdi çekene sor.)

Pomaklar Kimlerdir?

Pomak kelimesi Slavca "pomoçi" (yardım etmek) fiilinin "pomagaçi" (yardıma) biçiminden geldiği ve Pomaklar, Osmanlı akıncı beylerine yerel savaşlarda ve fütuhatlarında devamlı olarak "yardımcı"lık yaptıkların dan dolayı bu adı aldıkları ileri sürülüyor. Pomagaçi, Balkan lehçesinde "pomağa", daha sonra "pomak" şeklini alıyor. "Pomak" kelimesi en genel  anlamıyla ise, Bulgaristan-Yunanistan- Türkiye-Makedonya-Arnavutluk coğrafyasına yayılmış, Pomakça konuşan ve Slav kökenli olduğu üzerinde hem- fikir olunan Müslüman topluluğunu tanımlamak için kullanılmaktadır.

Pomak halkının kökeni konusunda herhangi bir kesin tespitin olmaması, Pomaklar hakkındaki tartışmaların çeşitli olmasını sağlıyor. Örneğin Türk resmi görüşüne göre Pomaklar, Peçenek-Uz-Kuman Türklerinin devamıdırlar. Keza Bulgar resmi görüşü de, Pomaklar içinde eriyen Müslüman Bulgarlardan yola çıkarak Pomakların Bulgar olduğunu söyler.

Genel olarak üzerinde fikir birliği olunan görüş ise şöyledir: M.S. 6. yy'da başlayan büyük Slav göçüyle Bulgar kavmiyle birlikte Ekslavonlar Rodoplar bölgesine yerleşirler. 

Ekslavonlar Bogomolizm (Ortaçağ Avrupasında ortaya çıkmış dini akım) inancına sahip olmalarından dolayı baskılara maruz kalmışlar ve Bulgarlaşma sürecine girmişlerdir. Bu sürecin sonlarına doğru, bu sefer Osmanlının Balkanlara gelmesiyle yeni bir döneme girilir. Ana gövdesinde Ekslavonlar olmak üzere Pomak oluşumu başlar. Bu oluşum, ortamdan memnun olmayan toplulukları da İslamlaşmanın getirdiği avantajın yardımıyla kendine çeker ve böylece Pomak halkı şekillenir.

Pomak Timras Cumhuriyeti

93 Harbiyle birlikte Balkanlarda egemenlikleri iyice artan Rusya ve Bulgaristan bölgede yaşayan topluluklara baskı ve katliamlar yapmaya başlarlar. Bu baskı ve katliamlara karşı bölgedeki Türk ve Pomaklar direniş göstererek 16 Mayıs 1878'de Pomak Timras Cumhuriyeti'ni (Türk kaynaklarında "Rodop Muvakkat (Geçici) Cumhuriyeti" olarak geçer) kurarlar. Cumhuriyet 'Timraş' ismini merkezi olan Timraş köyünden almıştır. Cumhuriyetin hükümeti ise 30 Rodoplu milletvekili ve yaklaşık 100 nahiye müdürünün onayını alan Ahmet Timirski (Timişli), Abdullah Efendi ve Kara Yusuf Çavuş tarafından idare edilmiştir. Cumhuriyetin ilk başkanı da Ahmet Timirski (Timişli) olmuştur.

Pomakların Yaşadığı Bölgeler

Pomak halkının bugün Bulgaristan-Yunanistan-Türkiye-Makedonya-Amavutluk coğrafyasında yaşadığından bahsetmiştik. Bu ülkelerdeki durumları ise şöyledir.

Türkiye:

93 Harbiyle birlikte Türkiye'ye göçlerle birlikte Pomak nüfusu hızla artmıştır. Bugün Türkiye'de sayıları 200.000-300.000 arasında değişen Pomaklar şu bölgelerde yaşamaktadırlar: Balıkesir/Gönen-Hasan Bey Köyü (Pomakköy), Bursa, Çanakkale, Edime, Lüleburgaz, Babaeski, Pehlivanköy, Alpullu, Katranca, Büyük Mandira, Istanbul, Eskişehir Osmaniye Beldesi, Izmir, Kırklareli, Kocaeli (Konya/ Ilgin/ Boğazkent köyü) Kütahya, Samsun, Tekirdağ Şalgamlı kasabası, Çerkez Musellim kasabası, Malkara Prafça (Çınaraltı köyü, Hayrabolu Popköy (Kabahöyük köyü).

Bulgaristan:

Pomaklar, Bulgaristan'da Smolyan, Blagoevgrad, Pazarcık, Velingrad, Razlog, Kırcali, Gotse Delcev bölgelerinde ve Mesta Vadisi, Rodop Daglan'nda sıkışık alanlarda yaşa- maktadırlar. Lofça Bölgesi civannda ise küçük Pomak gruplan bulunmaktadır. Bununla birlikte Pomakların %90'ı Rodop dağlarının güneyinde bulunmaktadır. Bulgar İçişleri Bakanlığının 1989'da Pomaklar için yaptığı çalışmada, nüfuslarının 268.971 ile toplam nüfusun %3'ünü oluşturduğunu ortaya koymuştur.

Makedonya:

Makedonya: Makedonya'da Pomaklar Berova, Debre, Manastir, Struga, Dolna Reka ve Üsküp civarında yaşamaktadırlar. Nüfuslan tam tespit edilememekle birlikte toplam 40.000 olduğu söylenmektedir.

Arnavutluk:

Amavutluk'ta Pomaklar genellikle Makedon sınırına yakın olan Golo Bardo, Gora ve Sredska Jupa civarında yaşamaktadırlar. Fakat bu güne kadar Amavutluk Pomakları hakkında çok da ayrıntılı araştırma olmamıştır, hatta tamamen yok sayılmışlardır. Tahmin edilen nüfuslan oldukça ilgi çekicidir. Çünkü kaynaklar Amavutluk'taki Pomak nüfusunu 80000-120000 olduğunu tahmin etmektedirler. Kosova'daki Pomaklar yoğunlukla Makedonya ve Amavutluk sınırlarına yakın olan Dragas bölgesinde yaşamaktadırlar. Kullandıkları dil Pomakça ile %80 oranında benzemektedir.

Dilde Sırpça kelimeler çok fazla girmiş durumda. Fakat kendi dillerini hala yaşatmaktalar. Bölgede kendileri için 3 farklı tanım yapılmaktadır. Türkler Türk kökenli olduklarını (Müslüman olduklarından dolayı), Sırplar Müslüman Sırplar tanımı, Makedonlar da Müslüman Makedon tanımını kullanmaktadır. Kendileri bu tanımlan kabul etmemektedir ve Goranlılar (yukarılı-dağlı kelimelerinden türeme) olarak anılmaktadır.

Yunanistan:

Yunanistan'da Pomaklar, İskeçe ve Gümülcine çevresinde yaşamaktadırlar. Sayılarının yaklaşık olarak 30000 olduğu tahmin edilmektedir. Pomaklar tıpkı diğer halklar gibi Anadolu'ya renk katan halklardan biridirler. Yaşadığımız coğrafyada barışın da, güzelliklerin yolu da bu halkların çatışmasından ve asimilasyonundan değil; kardeşliğinden geçmektedir. Eğer kardeşliği değil de savaşı seçersek, ne olacağını bir Pomak atasözü çok güzel açıklamaktadır. Koito kopay grob drugimo sam pada v nego' (Başkasına mezar kazan içine kendi düşer.) 

Anaksagoras

(Özgürlükçü Gençlik, Nisan 2010 sayısı)

Anaksagoras, M.Ö 500 yılında Klazomenai'de (İzmir-Urla ya- kınlarındaki Gül Adası) doğmuştur. Kendisi şehrin soylu ailelerinin birisinden olmasıyla birlikte, bütün servetini bilime ve felsefeye adamıştır. Atina'ya yerleşmek için gelen ilk filozof olan Anaksagoras, daha sonra Perikles, Euripides ve Sokrates'in öğrencileri olacağı felsefe okulunu açar. 

Yunanların tanrı olarak kabul ettiği güneşe, "ateş yığınından oluşan taş parçası" dediği için tanrısızlıkla suçlanarak ölüme mahkum edilir. Bu kararı "Doğa çoktandır Atinalılar ve be- nim için de ölüm kararını vermiş bulunuyor" diyerek karşılayan Anaksagoras, öğrencisi ve aynı zamanda kral olan Perikles tarafından affedilerek serbest bırakılır. Bunun üzerine Anaksagoras Atina'dan ayrılıp "Öteki dün yaya giden yolların uzunluğu her tarafta aynıdır." diyerek İyonya'daki Lampsakos (Çanakkale-Lapseki) şehrine sürgün gider ve M.Ö 428'de yaşamını yitirir.

Evreni meydana getiren ve onu harekete geçiren "Nous"tur

Anaksagoras'a göre, varlığın temelini tohumlar oluşturmaktadır. Bu tohumlar, sonsuza kadar bölünebilir ve birleşebilirler. Bu yüzden sonsuz küçük ve sonsuz büyük vardır tohumlarda.

"Zira küçüğün en küçük değil, daha küçüğü vardır. Çünkü var olanın sonsuza kadar bölünerek sona ermesi mümkün değildir. Ancak büyüğün de daima daha büyüğü vardır ve nicelikçe küçüğe eşittir; aslında her şey hem büyüktür hem küçük."

Tohumlar hiçlikten oluşamayacağı gibi, var olanlar da yok olamazlar. Tohumlar ya birleşirler ya da ayrılırlar. 

"Yunanlılar "oluş" ve "bozuluş" sözcüklerini doğru kullanmıyorlar. Zira hiçbir şey oluşmaz ya da bozulmaz, tersine var olan şeylerden bir karışım öte yandan da bir ayrışım vuku bulur. Böylece oluşu haklı olarak (maddelerin) karışması ve bozuluşu da ayrılması diye tanımlayabilirler."

Başlangıçta bütün tohumlar bir ara- da ve bütün olarak bulunmaktaydı. Bundan dolayı bir şeyi oluşturacak şekilde birlikte değillerdi ve fark edilemezlerdi.

"Temel maddelerin ayrılmasından önce, yani her şey henüz bir aradayken, renkleri fark etmek de mümkün değildi. Çünkü maddelerin, nemli ile kurunun, sıcak ile soğuğun, aydınlık ile karanlığın karışımı bunu engelliyordu, ayrıca bu karışımda birçok toprak ve birbirine hiçbir bakımdan benzemeyen sonsuz sayıda tohum vardı. Zira öteki şeylerden de hiçbiri diğerine benzemez. Bunun böyle olduğu yerlerde toplam kütlenin tüm maddeleri içerdiğini kabul etmek gerekir."

Bu bütünlük Anaksagoras'in Nous (ruh, akıl) adını verdiği hareket ettirici nedenin hareket etmesiyle bozulur. "Evreni meydana getiren ve onu harekete geçiren "nous" tur." Nous, bütün diğer her şey üzerine gücü vardır. Bundan dolayı diğer her şeyden ayrıdır, arıdır. Hep kendi kendisine eşittir ve kendi kendine hareket eder.

"Nous" gücünü kendinden alır ve hiçbir şeyle karışmamıştır. O her şeyi baştanbaşa dolaşarak nesneleri düze ne koyan güçtür."

Nous, her şeyin bir arada bulunduğu bu karışık durumu bozarak, her şeyi düzene sokar. Bu düzene girmeyle, tohumlar bir araya gelerek görgüsel nesneleri oluştururlar. Bu nesnelerde her tohumdan bir parça bulunur ve nesne hangi tohum baskın ise onun adını alır.

"Durum ve koşullar böyle olunca, birbirleriyle birleşen tüm maddeler de pek çok ve her çeşit maddenin mevcut olduğuna ve şeylerin tohumlarının her çeşit tat, renk ve biçime sahip olduklarına inanmak gerekir."

Görünen şeyler, görünmeyen şeyleri gösterirler

Anaksagoras'a göre duyularımız zayıftır ve doğruyu gösteremezler: "Duyularımızın zayıflıklar nedeniyle hakikati idrak edecek durumda değiliz." 

Anaksagoras, benzer şeylerin benzerlerini algılayamadığını, zıt şeylerin algılamayı sağladığını söyler: “Bizim kadar sıcak olan veya bizim kadar soğuk olan bir şey bizi ne ısıtır ne soğutur."

Ama görünen şeyler sayesinde görünmeyen şeylerin bilgisine ulaşabiliriz: "Görünen şeyler, görünmeyen şeyleri gösterirler."

Anaksagoras, sadece felsefeyle değil, aynı zamanda astronomi, anatomi ve matematikle de ilgilenmiştir. Gökyüzündeki tüm cisimlerin yeryüzündeki aynı maddeden geldiğini öne sürüyor, başka gezegenlerde de hayat olduğunu düşünüyordu. Hayvanların anatomisini de inceleyen Anaksagoras, balıkların solungaçlanı nefes aldıklarını keşfetmişti.

Telos

Anaksagoras, Nous'u evreni biçimlendirici kuvvet olarak belirleyerek felsefeye telos (bilinçli erek) düşüncesini sokmuştur. Fakat Anaksagoras genel olarak şeylerin neden olarak kullanırken, Nous'u bir şeyin zorunlu olduğunu açıklamada kullanır. Bu da Anaksagoras ile birlikte Yunan düşüncesinin de karışıklıktan sisteme geçişinin sancılarını göstermektedir. Keza Anaksagoras'ta yine Herakleitos'un ortaya oyduğu diyalektiğin maddeyle birleşmesinin ilk filizlerini görürürüz. Böylece Anaksagoras'ta sinyalleri gelmeye başlayan sistemli düşünce Sokrates'te olgunlaşarak kendisini Platon ve Aristoteles'te gerçekleştirir ve Antik Çağ'ın büyük felsefe düşüncesini oluşur.

2 Ekim 2009 Cuma

Keldaniler

(Özgürlükçü Gençlik, Ekim 2009 sayısı)

ve baharın toprağa bereketidir

sığmaz dört duvarın yanına, dikenli tele

cesur mermidir, mavzer yatağında bu

önü kıtlık kıran, zemheri

ardı ateş külü, kızılcık

ve menekşedir

bir teli asuri vurur, bir keldani

ve yeşile çalar her mevsim

petrol mavisini

kan kızılını

Birçoğumuz Orhan Kotan’ın yazdığı, Ahmet Kaya’nın bestelediği bu dizelerden öğrendik Keldanilerin varlığını. Anadolu mozaiğini oluşturan güzel taşlardan biridirler aynı zamanda Keldaniler.

Keldani ismi ilk olarak Babil’de iktidara geçen Kaldi Hanedanıyla ortaya çıkmıştır. Kaldi hanedanın yaşadığı bölgeye de Kalde, Kalden veya Kaldea (Mezopotamya’nın güney kısmı) denilmiştir. 

Keldani ismi Kürtçe’de Kûl (çadır) ve Dâni (kuranlar) isimlerinin birleşmesiyle oluşan çadır kuranlar veya göçmenler anlamına gelir.

Keldanilerin tarihi temel olarak 431’deki Efes Konsili’ne dayanmaktadır. Bu konsilde İstanbul patriği olan Nestorius aforoz edilerek sapkın edilmiştir. Nestorius, Meryem’in Tanrı olan değil insan olan İsa’nın annesi olduğunu söyleyerek, İsa’nın tanrısal kimliğiyle insani kimliğini ayırır. Nestorius’un bu düşüncesi diofizit (iki tabiatçı)  olarak adlandırılarak aforoz edilir. Bu olaydan sonra Nestorius taraftarları Nasturiler (Asuri, Doğu Kilisesi, Doğu Süryanileri) olarak anılmaya başlanırlar. 

1552 yılında Nasturi Kilisesi’nde doğan anlaşmazlıktan dolayı Diyarbakır metropoliti VIII Mar Yohannan Papa ile görüşerek Katolik Kilisesi’ne bağlanmayı kabul ederler ve Katolik olanlara Keldani adı verilir. Bu tarihten 1828’de Osmanlı Devleti ile yapılan anlaşmaya kadar Keldanilerin patriği Diyarbakır olur. 1828’den 1947’e kadar olan sürede ise patriklik Musul olur. 1947’de de Musul’dan Bağdat’a taşınır patriklik ve bugün Keldanilerin Patriği Mar Emanuel K. Delly de Bağdat’ta yaşıyor.

Anadolu’da Keldaniler ağırlıklı olarak Hakkâri, Siirt, Mardin ve Diyarbakır’da yaşadılar. 19. yüzyıl ortalarına dek Hakkâri nüfusunun yarısını oluşturan Keldaniler 1843 ve 1846'da Cizre Emiri Bedirhan Bey ile Hakkâri Emiri Nurullah Bey tarafından düzenlenen katliamlarla önemli sayıda insanlarını kaybetmişlerdir. 1908’de sayıları 80 bini bulan Keldanilerin sayısı 1914’deki tehcirden önce 30 bine kadar düşüyor. Tehcir döneminde Irak’a iltica eden Keldanilerin büyük bir kısmı tekrardan geri dönmeye çalışsalar da 12-28 Eylül 1924 tarihleri arasında yapılan Şemdinli Harekâtı ile geri dönerler. Bugünlerde ise birçoğu mülteci Iraklı Keldanilerden oluşan yaklaşık üç-dört bin kişilik cemaat İstanbul’dadır. Dünya genelinde ise Fransa’da yaklaşık olarak 32 bin Keldani yaşamaktadır. Ayrıca Irak nüfusunun yüzde 2,5'ini (yaklaşık olarak 550 bin) de Keldaniler oluşturmaktadır. Keldaniler Irak’ta 50 bini bulan sayılarıyla yoğun olarak Musul’da yaşarlar. Iraklı Keldanilerin arasında en tanınmış olanı ise Saddam Hüseyin'in eski başbakan yardımcısı Tarık Aziz’dir.

Keldanilerin Anadolu’daki sayılarının azalmasındaki önemli etkenlerden biri de 1914’deki tehcirde yaşadıklarıdır. Bu tehcir sırasında Keldaniler Ermeniler gibi kırıma uğramışlardır ve Keldaniler bu kırıma “Seyfo” ismini vermişlerdir. Osmanlı Devleti’nde askeriyeye, seyf (kılıç) kelimesinden üretilmiş olan Seyfiye (kılıç erbabı) denir. Nitekim Keldaniler kendilerini “kılıç”tan geçiren Seyfiye’lerden dolayı bu kırıma “Seyfo adını vermişlerdir.”

İstanbul’daki Keldaniler ayinlerini ise Pazar günleri Taksim'deki Sen Antoan Kilisesi'nde yapmaktadırlar. Bu ayinde kadınlar ve erkekler ayrı ayrı dizilerek dualar edip, ilahiler okuyorlar. Bu ayinde ise kullanılan dil ise genelde Aramice, kısmen de Türkçe’dir. Irak’taki Keldaniler ise ayinlerini genel de Keldanice, bazı bölümleri de Arapça yaparlar. Keldani Kilisesinin doğu kolu ise Süryaniceyi ayin dili olarak kullanıyor. Keldaniler ayrıca bir özelliği de İsa Peygamber ve havarilerince de konuşulan Aramice'nin dilbilimsel mirasçılarından biri olmalarıdır.

Anadolu coğrafyası binlerce tarihinin getirdiği zenginliklerle donattığı bir bahçe sunmaktadır insanlarına. Anadolu üzerinde yaşayanlara, yani bizlere de, bu bahçedeki çiçekleri koparıp sadece laleleri kalmasını isteyenlere karşı bu çiçekleri koruyup, ortaya çıkarmak görevi düşüyor. Keldaniler de Süryaniler gibi, Ezidiler gibi Anadolu bahçesinin en güzel çiçeklerinden biridir ve tüm çiçekler gibi onun da gün ışığına çıkarılması gerekmektedir.

Diyalektik Üzerine

(Özgürlükçü Gençlik, Ekim 2009 sayısı)

“Değişmeyen tek şey değişimdir” veya “Aynı nehirde iki kere yıkanamazsın” gibi değişimi, farklılığı belirten cümlelerle birçoğumuz karşılaşmışızdır. Bunlara benzer cümlelerle romanda, öyküde vb. karşılaştığımız gibi felsefede de karşılaşırız, fakat bir düşüncenin, yöntemin ifadesi olarak. Yani “Diyalektik”in ifadesi olarak…

Diyalektik, karşılıklı tartışma, akıl yürütme anlamına gelen felsefi bir yöntemdir. Diyalektik felsefe tarihi boyunca birçok filozof tarafından kullanılmıştır, fakat diyalektik denince akla gelen üç filozofun düşüncelerinin merkezinde bulunmuştur: Herakleitos, Hegel, Marx.

Diyalektik ilk olarak Herakleitos’da vücut bulur. Herakleitos tüm varlıkların sürekli değişim, zıtlıkların da savaşım içinde olduğunu söyler. Ve zıtlıkların da ana madde (arkh) olan ateşte eridiğini belirtir. Hegel ise bunu kavramlaştırarak tez, antitez, sentezi oluşturur. Daha sonra Hegel’in idealistliğine dayanan diyalektiğini, diyalektik özünde eleştirici ve devrimcidir diyen Marx tarafından materyalist ayaklar üzerine oturtur.

Diyalektik, bahsettiğimiz filozoflar ve onların ardıllarınca çeşitli yasalarla, çizgilerle, karakterlerle formüle edilip genişletilerek bir yapı haline getirilmiştir.

Diyalektikte olaylar ve şeyler öncelikle birtakım koşullar içinde bulunurlar. Bu koşullar, olayların ve şeylerin dışındakilerinin birikimleriyle oluşan (olaylar ve şeyler kısmen bu birikime katkıda bulunurlar) dış (nesnel) koşullar ile olayların ve şeylerin kendilerinin oluşturdukları iç (öznel) koşullardır. Olaylar ve şeyler bu dış ve iç koşulların karşılıklı etkileşimi içinde harekete geçerek bir yapı haline gelirler.

Diyalektikte olaylar ve şeyler yapı haline gelmesi, bunların hareket halinde ve değişim içinde olduğunu gösterir. Olayların ve şeylerin, dış ve iç etkenlerle birlikte bir yapı oluşturmaları süreci onların hareket halinde olmalarının göstergesidir. Aynı zamanda onların bir yapıya ulaşmaları da bir değişimin göstergesidir. Buradan da diyalektikte kutsal, kesin, mutlak değerlerin olmadığı görülür.

Diyalektikte olaylar ve şeyler yapı haline gelirken, kendi karşıtlarıyla ve çevresindeki şeylerle etkileşim içindedirler. Hem onları etkilerler, hem de onlardan etkilenirler. Bu etkileme- etkilenme süreci aynı zamanda çelişki sürecidir. Olaylar ve şeyler daha önceki kendi dış ve iç etkenlerinden farklı etkenlerle karşı karşıya kalırlar ve bu da bir farklılık, karışıklık, çelişki uyandırır. Olaylar ve şeyler bu yeni etkenlere karşı yeni bir durum olarak çatışma içine girerler. Ve bu çatışmalar, çelişkiler belli bir aşamaya kadar yani uzlaşmaz karşıtlık olana kadar birikerek, yenilerek devam eder. Uzlaşmaz karşıtlığa gelindiğinde nicel birikim artık nitel değişime uğrayarak uzlaşmaz karşıtlığı parçalayıp devrime ulaşır. Ve bu devrimde zıtlar birbirini içerir, birlik haline gelerek yeni bir duruma, yapıya ulaşırlar ve çelişkiyi ortadan kaldırırlar. Bu da yeni diyalektik sürecin başlaması demektir…

12 Ağustos 2009 Çarşamba

4 Ay 3 Hafta 2 Gün Üzerine

Dayanışma insanın en karanlık anında karşısına çıkan aydınlıktır. Karanlık anlarda çıkar, çünkü tek başına oluşturabildiğiniz aydınlıktan daha çok karanlıklar topluca üstünüze gelir. Aydınlıktır çünkü hem o toplu karanlıktan kurtarır, hem de ne kadar ve nasıl net aydınlıklardan ürettiğinizi ve ya yarattığınızı gösterir.

Dayanışma, Cristian Mungiu’nin Altın Palmiye alan 4 Ay 3 Hafta 2 Gün adlı filminin ana başlığını oluşturuyor. Bir bebeğini düşürmek isteyen ve bilgiç, diğer sürekli koşuşturan ve iyi yürekli olan iki kadının dayanışması. Kürtajın yasak olduğu bir ülkede ve kürtaj zamanının geçtiği bir hamilelikteki dayanışma. Dayanışmalarda bir zayıf olan, bir de güçlü olan taraf vardır. Filmdeki zayıf taraf her şeyin en iyisini bildiğini söyleyen, mantığıyla ve aklıyla hareket eden Gabi, güçlü taraf iyi yüreğe sahip ve konuşmaktan çok iş yapan Otilia. Diğer zayıf ise kürtajı yasaklayan taraf, güçlü taraf ise ilerledikçe kürtajı zorlaştıran zaman. Buradaki zayıf taraflar aslında kendileri birtakım şeyleri belirleyerek güçlülüklerini ve doğruluklarını ortaya koymaya çalışırlar. Ve bu çalışmalarıyla diğer şeyleri de etkileri altına almaya çalışırlar. Buradaki güçlü taraflar ise yaşamdaki şeylere yabancılaşmadan onlarla bütünleşerek yaşamsallaşırlar. Bu yaşamsallaşmanın getirdiğiyle ilerler. Filmin ilk başlarında kendini güçlü gören zayıf tarafın açılan ilk gediklerini görürüz. Kozmetik ürünleri satan kadınlar, kaçak sigara satan Filistinli ve ürkek şekilde bekleyen Gabi. Pasif duran güçlü tarafın da müdahalesini görürüz. Otilia’nın kürtajı yapak doktoru ve oteli ayarlaması gibi. Fakat aslen zayıf olan taraf durmaz güçlü tarafa doğru saldırır. Doktorun kalan para için Otilia ile yatması, otel görevlilerinin soruları, Otilia’nın sevgilisinin ailesinin doğum gününde masadaki sıkışıklığı. Bunlara rağmen akışını somut yaşama dayandırarak ilerleyen güçlü taraf ayakta kalarak, tıpkı Otilia’nın fetüsü atar gibi yaşamdan soyutlanan ve yabancılaşanı atarak yaşamın gerçekliğini ortaya koyar.

Bu dayanışma öyküsü güçlü olmanın tek başına bir şey ifade etmediğinin gücünü yaşamdan ve yaşam ile insanın gerçekliğinden alanların birleşmesiyle gücün bir şey ifade ettiğini öyküsüdür.

2 Nisan 2009 Perşembe

Alevilikte Nevruz

(Özgürlükçü Gençlik, Nisan 2009 sayısı)

Nevruz kelimesinin aslı eski Farsça'daki nava (yeni) ve razanh (gün-gün ışığı) kelimelerinin birleşmesinden gelmektedir ve bugünkü Farsçada da aynı anlamda (yenigün-yenigün ışığı) kullanılmaktadır. Nevruz birçok toplumda da; örneğin Azerbaycan'da Novruz, Kazakistan'da ve Tacikistan'da Navrız meyrami, Kırgızistan'da Nooruz, Kırım Türklerinde Navrez, Batı Trakya Türkleri'nde Mevris, Kürtçe'de Newroz gibi benzer anlamda kullanılmaktadır.

Nevruz, güneş ışınlarının ekvatora dik vurduğu (kuzey yarıkürede ilkbahar ekinoksu, güney yanıkürede sonbahar ekinoksu), miladi takvime göre 21 Mart olan gündür.

Alevilikte Nevruz'un önemi nedir?

Nevruz'un birçok toplum için olduğu gibi Alevi toplumu için de çok önemli bugündür. Bugünde yaşanmış birçok olay sayesinde Nevruz Alevilerin için önemli bir gün olmuştur. Bu olaylar şunlardır:

"Tanrının dünyayı yaratmayı tamamladığı gündür.

"Hz.Adem'in yaratıldığı gündür. "Hz. Nuh'un gemisinin karaya çıktığı gündür.

"Hz. Ali'nin doğduğu gündür. "Hz.Muhammed'e peygamberliğin verildiği gündür.

"Hz. Ali'nin Hz.Fatma ile evlendiği gündür.

"Hz.Muhammed'in Gadir-i Hum'da okuduğu hutbeyle Hz.Ali vasi ve kendisinden sonra Müslümanların önderi olarak tayin ettiği gündür.

"Hz. Ali'nin hilafeti aldığı gündür. "Gaip Erenlerinin (Kırklar) toplandığı gündür. Kırklar bayramı olarak da bilinir.

"Hünkâr Bektaş-ı Veli'nin Anadolu'ya geldiği gündür.

"Hz.Hüseyin'in intikamını almak için Muhtar Sakafi önderliğinde kurulan gizli örgütün kurulduğu gündür. İhtilal işareti olarak mahallerde büyük ateşler yakılır ve Aleviler o günden bu yana zulme karşı başkaldırdıkları zaman ateş yakarlar.

"Nevruz adlı öksüz ve yetim bir çocuğun Hz. Ali'ye kırmızı boyalı bir yumurta verdiği ve Hz. Ali'nin de bugünü Nevruz Bayramı ilan ettiği gündür.

"Ölülerin dirilip eğlendiğine inanılan gündür.

Aleviler Nevruz'da ne yaparlar?

Aleviler de diğer doğu toplumları gibi Nevruz'a çok önem verirler. Aleviler bulundukları bölgeye göre 20 Şubat ile 21 Mart arasında Nevruz'u kutlarlar. Nevruz sabah toplu yemek yenecekse, Dede bir dua okur. Ardından Nevruziyeler okunarak herkese süt ikram edilerek kahvaltı yapılır. Daha sonra evler temizlenir, temiz giysiler giyinerek gençler evleri dolaşarak bayramı kutlarlar. Gençler evlerden topladıkları bayramlıkları (şeker, pirinç, bulgur, un, yağ, yumurta) ziyaret ettikleri yoksul ve yetimlere dağıtırlar. Böyle- ce yoksullar ve yetimler "buraya Hızır uğradı" diyerek sevinirler. Sonra hastalar, yeni ölmüşlerin evleri ile mezarlıklar ve türbeler ziyaret edilir. Akşama doğru yaşlılar ve gençler için ayrı ayrı mekânlarda muhabbet sofraları kurulur ve akşam sekize doğru Nevruz erkanına başlanılır.

Bektaşilikte ise Nevruz'da dem sofrası kurarlar. Kurbanın karaciğeriyle şarap (kızıldeli) ve rakıdan (akyazılı) oluşan dem dedeye kontrol ettirilir ve dualandırılır. Dem almak isteyenler dem sofrasın- da belli bir hizaya geçerek yedi kez dem alırlar. Bu sırada zakirler nefes ve deyiş okurlar, saki ve sakiye bade dağıtır ve sohbetler edilir. Bundan sonra meclise serbestlik ve neşe gelir, böylece semah dönülmeye başlanılır. Sonra on iki hizmet sahiplerinin hizmeti sona erdirilir.

Arap Alevileri (Nusayriler) bir kısmı 21 Mart'ta, bir kıs- mi 1 Nisan'da kutlarlar Nevruz'u. Arap Alevileri bu günde davet et- tikleri şeyhle birlikte namaz kılarlar. Şeyh kimsenin bilmediği duaları sessizce okuduğundan dolayı davet edilir. Kitabu'l Mecmu-a'dan sureler okunur. Nusayri erkekleri bu günde dövülmüş buğday ve etten oluşan "Hirisi" adlı bir çeşit aşure yapar ve herkese dağıtırlar. 

Newroz Piroz Be!

(Özgürlükçü Gençlik, Nisan 2009 sayısı)

Novruz, Nooruz, Navrez, Navrız, Nevruz, Newroz...

Bu sözcüklerin bütün doğu halkları için tek bir anlamı vardır: Yeni gün. Gelen bu yeni günle doğu halkları, bugünden önce gelen bütün kötülükleri, baskıları ve zulümleri yenerek yeni bir sayfa açarlar ömürlerinde ve yeni bir güne, yeni bir yaşama başlarlar.

Kuşkusuz baskıları ve zulümleri yenmede dünyanın en bereketli toprakları olan Mezopotamya'daki halkların üzerine yoktur. Bu halklar var oluşlarından beri zaman zaman tutsak düşmüşlerse de hiçbir zaman baş eğmemişler ve eninde sonunda özgürlüklerini almışlardır.

Newroz geleneği, tarihin en son Buzul Çağı'nın bitmesinden hemen önceki günlere, yani 15.000 yıl öncesine kadar uzanır. Efsanevi Pers Kralı Cemşid, Indo-İranlıların avcılıktan hayvancılığa ve yerleşik yaşama geçişini temsil eder. O çağlarda mevsimler insanoğlunun hayatında günümüzdekinden daha yaşamsal bir önem arz ediyordu ve yaşamla ilgili her şey dört mevsim ile çok yakından ilgiliydi. Zor geçmiş bir kışın ardından gelen bahar, tabiat ananın çiçekleri ve yeşillenen bitkileriyle uykusundan uyanması ve sığırların yavrulaması, insanoğlu için büyük bir fırsat ve bolluğun canlanması demekti. İşte böyle bir dönemde bu Newroz kutlamalarını başlatanın Kral Cemşid olduğu söylenir.

Sümerler de Bereket Tanrısı İnnana'nın her 21 Mart'ta doğayı canlandırdığına inanır ve bu inançla "yeni doğuş" adını verdikleri bir dini tören düzenlerlerdi.

M.Ö. 487 yılında, Büyük Darius, Persepolis'teki yeni inşa edilmiş olan sarayında Newroz'u kutluyordu. Sadece Newroz gününde sabah saatin 06.30'unda güneşin ilk ışıkları gözlemevindeki büyük kabul salonuna denk geliyordu ve bu olay sadece 1400 yılda bir gerçekleşiyordu. Bu durum aynı zamanda Babillilerin ve Yahudilerinde yeni yılı ile çakışıyordu ve bu nedenle, bu kutlamaların eski toplumlar için çok uğurlu ve önemli sayıldığı açıktır. Persepolis yerleşkesinin ya da en azından Apadana'nın sarayının ve "Yüz sütunlu Salon"un Newroz'u kutlamak amacıyla inşa edildiği sanılmaktadır.

Newroz: Kürt halkının özgürlük ateşi

Newroz'un Kürt halkının yüreğinde ve belleğindeki yeri ise Demirci Kawa efsanesine dayanmaktadır. Bundan çok eski zamanlar öncesinde, daha yeryüzünde kimsenin olmadığı dönemlerde Zervan isimli tanrının iki oğlu olmuştur. Birinin adı Hürmüz'dür ve bereket ile ışık saçan anlamına gelmektedir. Diğerininki ise Ehriman'dır ve kötülük ile kıtlık saçan anlamındadır. Fırat ve Dicle'nin yaşam bulduğu, Ahura Mazda'nın kutsadığı topraklarda Hürmüz hep iyinin ve uygarlığın temsilcisi, Ehriman da onun karşıtı olmuştur.

Hürmüz, dünyada kendisini temsil etmesi için Zerdüştü gönderir ve yüreğini sevgi ile doldurur. Zerdüşt ise buna karşılık oğullarını ve kızlarını Hürmüz'e hediye eder. Ehriman bu durumu kıskanır ve yüz yıllar boyunca sürecek olan iyilerle savaşına başlar. Tüm iyilere, Zerdüşt'ün soyuna ve iyiliklere Medya coğrafyasındaki yaşamı çekilmez bir duruma getirir. Ehriman bazen gökten ateşler yağdırır bazen fırtınalar koparır ve iyiliğe ve iyilere hep zulüm eder. En sonunda da içindeki nefreti ve kötülük zehrini zalim Kral Dehak'ın (Dehaq olarak da bilinir) beynine akıtır ve onu bir bela olarak Asur ve Med halkının üzerine salar.

Dehak'ın bildiği tek şey kötülük etmektir. Zalim Dehak halkının kanını emerken beynindeki zehir bir ura dönüşür ve onu ölümcül bir hastalığın pençesine düşürür. Dehak acılar içinde kıvranarak yataklara düşer ve hastalığına bir türlü çare bulanamaz. Dönemin doktorları acılarının dinmesi ve yarasının kapanması ve hastalığının iyileşmesi için yaraya genç ve çocukların beyinlerinin sürülmesini önerirler. Böylece Kürtlerin yaşadığı coğrafyada aylarca hatta yıllarca süren bir katliam başlar; her gün zorla anne babalarından alınan iki gencin kafası kesilip beyinleri merhem olarak Dehak'ın yarasına sürülür. Bu katliam sürerken, sıra Med halkının çocuklarına gelir. Gençler öldükçe Fırat'ın, Dicle'nin, Mezrabotan'ın hali perişan ve içler acısıdır. Halk çaresiz ve güçsüz düşmüştür. Gençler katledilirken sıra bir gün daha önce bu şekilde 17 oğlunu kaybetmiş olan Kawa adındaki demircinin en küçük oğluna gelmiştir

Demirci Kawa'nın isyanı

Her gün Kürt gençleri Dehak'ın askerleri tarafından başları kesilmek üzere götürülürken Kawa'nın aklına başkaldırı fikri gelir ve bu konuyu etrafında güvendiği birkaç kişiye açıklar. Demirci dükkânında demir- den savaş malzemeleri olarak Gürz-ü Kember, Kér gibi araçlar yapar ve bir taraftan da başkaldırı için etrafindakileri eğitir. Bu hareket yavaş yavaş yayılmaya baş lar. Mart ayının 20'sini 21'ine bağlayan gece zalim Dehak'a karşı direniş başlar. O gece kralın sarayı direnişçiler tarafından ele geçirilir. Aynı zamanda bu direniş Dehak'ın egemenliğindeki bütün topraklarda devam eder. Direnişçiler kendi aralarında dağlar da ateş yakarak haberleşmekteydiler. Direniş bittiğinde Kawa'nın halk harekâtı Dehak'ı ve yönetimini devirir. Sevinçle dağlara koşan halk bu ateşlerin etrafında oynamaya başlar.

Bir diğer söylentiye göre de Kawa, 20 Mart'ı 21 Mart'a bağlayan gece sabaha kadar demir ocağının başında sabahlar ve oğlunu zalim Dehak'ın katlinden kurtarmak için çareler düşünürken imdadına göğün yedinci katındaki iyiliğin temsilcisi Hürmüz, Ninowa'lı Kawa'nın yüreğini sevgi ve umutla doldurur ve bileğine güç, aklına ışık verir. Ona Zalim Dehak'tan kurtuluşun yolunu öğretir. 21 Mart sabahı, gün doğduğunda, Kawa oğlunu kendi eliyle Dehak'a teslim etmek ister ve zulmün ve kötülüğün kalesi olan Dehak'ın sarayına girer. Oğlunu zalim Dehak'ın huzuruna çıkanırken yanında getirdiği örsünü Dehak'ın kafasına vurur. Dehak'ın ölü bedeni Demirci Kawa'nın önüne düştüğü anda kötülüğün alevi Ninowa'da söner. Kısa sürede bütün Ninowa ve bölge halkı isyan eder ve ateşler yakarak saraya yürürler. Zulme karşı isyanı başlatan Kawa, demir ocağında çalışırken giydiği yeşil, sarı, kırmızı önlüğünü isyanın bayrağı, ocağındaki ateşi ise özgürlük meşalesi yapar. Ninowa cayır cayır yanarken meşaleler elden ele dolaşır, dağ başlarında ateşler yakılır ve kurtuluş coşkusu günlerce devam eder. Zalim Dehak'tan kurtulan halklar 21 Mart'ı özgürlüğün, kurtuluşun ve halkların bayramı olarak kutlar. Demirci Kawa; başkaldırı kahramanı, Newroz ise; direniş ve başkaldırı günü olarak tarihe geçer.

Kürt yazar Musa Anter'e göre Newroz aslında Kürtlerde ilk başlarda 31 Ağustos'ta kutlanıyordu ancak daha sonra Arap Takviminin kabul edilmesiyle bu kutlamalar Mart ayına kaymıştır.

Mem û Zîn ve Newroz

Newroz, Ehmedê Xanî'nin Mem û Zîn'i ile Kürt tarihçi Şeref-Xan'ın Şerefname'si başta olmak üzere birçok farklı kaynakta da ele alınan ve anlatılan efsaneler arasındadır. Ehmedê Xanî Newroz'u, ateş figürüne yer vermeden herkesin kırlara çıkıp eğlendiği bir gün olarak tanımlıyor. Newroz'un, özellikle genç kız ve erkeklerin birbirlerini görüp beğendikleri bir gün olduğu Ehmedê Xanî'nin eserinde belirgin bir temadır.

İsyan ve özgürlük ateşi sönmedi

Newroz'un Kürt halkı için esirlikten kurtulup yeniden doğmaları anlamı taşınması sadece efsanelere dayanmamaktadır. Yakın zamanda 16-17 Mart 1988'de Hlepçe'de yaşanan katliam, yine Mahabad Kürt Cumhuriyeti'nin kurucusu Qadi Muhammed'in Mahabad kentinin Çarçıra Meydanında idam edilişi Kürt halkının Newroz'dan önceki kötü günlerini ve Newroz'la birlikte ayaklanmalarını gösterir. Bu olaylar Newroz'un ve özgürlük bilincinin sadece efsanelere dayanmadığını ve Mezopotamya halklarının hangi şartlarda ve çağlarda olursa olsun hiçbir zaman esaret altında tutulamayacağının egemenlere karşı en büyük göstergesidir. Newroz'un her daim Mezopotamya halklarının isyan ve özgürlük ateş olması dileğiyle. Newroz Piroz Be! 

Encomienda'dan Luther'e: Parsellenmiş İktidar ve Direniş Doktrini

Encomienda, İspanya'nın Amerika kıtasında kurduğu ve yerlilerin dinî eğitim ile koruma karşılığında encomenderoya haraç ödeyerek çalıştı...