5 Ekim 2010 Salı

Özgürlükçü Laiklik Üzerine Deneme

İnsan, gerek kendisinin evrimleşmesi süreci, gerekse diğer canlılardan ayrışma sürecinde doğayı içselleştirerek, doğayla bir bütün halinde hareket etmiştir. Bu hareket sürecinde insan, doğayı izlemiş, denemiş ve elde ettiği sonuçlarla doğayı tanımayı çalışmış, onu anlamdırarak eylemlerini belirlemeye çalışmıştır. Bu eylemlerin başında ve temelinde olan insanın her gün kendisini yeniden üretmesini sağlayan üretim biçiminin, insanların kolektif aksiyonuna dayanmasından dolayı, bu doğayı tanımlama ve anlama çalışmalarının da üretim biçimi kadar süreklilik ve tekrar olması sağlayacak şekilde sistemli olmasını gerektirmiştir. Dolayısıyla insanlar ihtiyaçlarından dolayı bir düşünceler sistemini yani inancı yaratmışlardır.

İnanç, insanların ihtiyaçlarından ortaya çıkarak sosyal, ekonomik ve kültürel alanlara girerek, bu alanları etkilemeye ve bu alanlardan etkilenmeye başlamıştır. İnsanlar, doğayı, ekonomik faaliyetlerini, hukuklarını vs. kısaca yaşamlarını belirlerken, o zamanki bilgi ve deneyim birikiminin çerçevesinde ve ihtiyaçları doğrultusunda inançlarını belirlemiş ve inançlarının da belirlenmesini sağlamışlardır. Üretim biçiminin giderek sistemleşip, genişlik kazanmasıyla işbölümüne yol açması, inancın da sistemlilik kazanmasına ve sistemli inançlı uğraşan özel kişilerin oluşmasına yol açmıştır. Bu özel kişiler giderek toplum içinde statüleri yükselmiş ve toplum içinde önemli bir kurumsallaşma oluşturmuşlardır. Bu kurumsallaşmayla birlikte bir takım kurallar, eylemler belirlenerek toplum üzerinde egemenlik kurulmuştur.

Din de, inanç gibi insanın ihtiyaçlarından çıkmasına rağmen üretim biçimindeki iş bölümünün özelleşmesiyle birlikte bir takım kişilere özel olarak toplumda kurumsallaşmıştır. Böylece bir ihtiyacın karşılanması olarak ortaya çıkmasına rağmen, topluma hükmeden egemenler için bir ideolojik aygıta dönüşmüştür. 

Bilimin gelişmesiyle birlikte insanlığın inancı daha da somutlaşmış ve böylece din ve dini kurumlar sorgulanmaya başlanmıştır. İnsanların bilimsel düşünceye ve eyleme olan ihtiyacının dinsel inanca olan ihtiyacını aşmasını sağlayan bu sorgulamalarla birlikte, dinin ve dinsel kurumların yönetim ve dünyevi işlerden uzaklaştırılması gerektiğini söyleyen laiklik düşüncesi ortaya çıkmıştır. Bu düşünceyle toplumsal yaşamda dinin inanışların yerine bilimsel olgular yerlerini almaya başlamıştır. Fakat kapitalizmin ortaya çıkması ve gelişme süreciyle birlikte yükselen işçi sınıfın bilincine karşılık bu sınıf bilincini yok etmek veya üstünü örtmek için din tekrardan egemenlerin bir ideolojik aygıtı olarak kullanılmaya başlanmıştır. Dolayısıyla laiklik kurumsal olarak yerleşememiş ve birçok inancın yok edilmesine yol açmıştır. Özgürlükçü laiklik anlayışı da böyle bir ihtiyaçtan ortaya çıkmıştır.

Özgürlükçü laiklik inançların ve inanç kurumlarının, herhangi bir hegemonya altında kalmadan yaşanmasını ve yaşamasını savunur. Bütün inançların ve inançsızlığın özgürce yaşanmasını savunur. İnançların ihtiyaçlarının devletten karşılanmasını değil inançlılardan karşılanmasını savunur. Özgürlükçü laiklik, inançları ve inançsızlığı bireylerin vicdani meselesi olarak görür ve özgürce ifade edilerek yaşanmasını savunur.

2 Ekim 2010 Cumartesi

Bilgi ve Olgu Üzerine

(Özgürlükçü Gençlik, Ekim 2010 sayısı)

İnsanlık tarihi, insanların doğayla, toplumla ve kendileriyle yaşadıkları deneyimlerin tarihidir. Bu tarih sürecindeki çağlarda, bu yaşama deneyimlerinin büyük birikimleri sayesinde insanlık devrim yaparak diğer bir yaşama deneyimlerinin yoğunlaşacağı çağlara geçmiştir.

Günümüzdeki kapitalist sistemin, daha fazla kâr ve sömürü güdüsüyle üretim ve tüketim sürecinin hızlandırması ve genişletmesiyle bilginin önemi ve etkisi artmıştır. Bilgiye olan bu yoğunlaşma da günümüze "Bilgi Çağı" adı verilmesini sağlamıştır. Bu yoğunlaşma aynı zamanda bilginin tekrardan sorgulanmasının ve çözümlenmesinin gerekliliğini ortaya çıkarmıştır.

Bilgi ve Olgu

Bilgi, kabaca tanımlarsak, deneyimler sonucunda elde edilen olgulardır. Bu olgular birbirleriyle ve daha önce nesnel olarak edinilmiş olguların süzgecinden geçerek ulaşırlar olguluklarına. Bu olguların tekrarlanması veya bu olgulara yakın olguların oluşması, başka olguların bu olguları oluşturan olaylara olan etki-tepkisini belli bir eğilime yönlendirir. Bu eğilimin oluşması ise o olayın getirdiği olguların çeşitliliğinin bilinmesiyle ilgilidir. Diğer yandan olaylar gerçekleşen olgularla birlikte gerçekleşmeyen olguların nitelikleri de, öznel koşulları ile ilgili oldukları kadar nesnel koşullarıyla da ilgilidir. Bu nesnel koşullardan biri olan başka olguların etki-tepkisi ise belli bir zamanda gerçekleşen veya gerçekleşmeyen olguları deneyimleyecek kadar deneyimlemesine bağlıdır. Yani başka olgu, eğer bu yeni olguyu tanımlayabileceği veya kendi birikiminde bulunan eski olgularla birleştirebileceği deneyimlere sahipse, etki süreci ile gerçekleşen veya gerçekleşmeyen olguyu niteleme süreci, deneyimine sahip olmadığı olguya nazaran daha kısa olacaktır. Eğer bu yeni olguyu tanımlayabilecek ve eski olgularıyla birleştirebilecek olguya sahip değilse, bu eylemleri sergileyebileceği, bu yeni olgunun kazanmasını sağlayacak olan daha küçük yeni olgulara yönelir. Bu küçük yeni olguları tanımlamayı ve içselleştirmeyi, ‘büyük' yeni olguyu kazanana kadar devam ettirecektir. Bu kazanım süreci ise 'büyük' yeni olguyu niteleme ve diğer olgularla birleştirme süreciyle değil, onu deneyimlerine katma süreciyle biter.

Başka olguların deneyimleme süreci asıl olarak bütün varoluş sürecini kapsar, çünkü bu deneyimleme sürecinde karşı olguyla gireceği etki-tepki süreci, daha önceki deneyim sürecinin birikimiyle belirlenir. Yani başka olgu, daha önce deneyimlediği diğer başka olgularla yaşadığı deneyimin kendinde biriktirdiği deneyimlerle, bu yeni olgunun kendinde açığa çıkardığı diğer deneyimlerin etkileşiminin oluşturduğu etki-tepki sürecini ortaya koyar. Bu yeni olgunun açığa çıkardığı deneyim ise, başka olgumuzun daha önceki deneyimlerine olduğu kadar, deneyimlemediklerine de bağlıdır. Önceki deneyimlerine bağlıdır, çünkü birtakım gereksinimler ve alışkanlıklarından dolayı olsun, kendisini güçlendirme isteğinden olsun, kolayca içselleştirebileceği, önceki deneyimleriyle uyum sağlayabileceği bir yeni olguya yönelir. Daha önce deneyimlemediklerine bağlıdır, çünkü daha önceki deneyimlerinin sınırlı kalması, yeniye ve genişlemeye olan ihtiyacından dolayı bir yeni olguya yönelir. Ve başka olgu, bu etkilenimlerin eğilimlerinin ağırlıklarına bağlı olarak yeni olgudan etkilenir ve tepki verir.

Düşüş ve Yükseliş

Tepki verme süreci ile başka olgunun, bu yeni olgunun kazandıracağı tepkiyi sergilemeye uygun olup olmaması kadar, yeterli olup olmamasıyla da ilgilidir. Başka olgu kazandığı tepkiyi, deneyimleyeceği alt tepkilere sahip değilse, bu tepkisini en azından yeteri kadar sergileyemez. Sergilediği davranış ise ya yeterli davranışı sergilemek üzere tetikleyici olacaktır veya daha önceki deneyimlerine zarar verecektir. Keza bu vereceği tepkiye uygun olup olmamasıyla da ilgilidir. Eğer başka olgu tepkilere sahip olsa dahi, bunları yapacağı özel ve nesnel koşullara sahip değilse, bunu sergileyemez. Ancak bu koşullara rağmen, başka olgu sergileyeceği tepki ne olursa olsun ona yeni deneyimler, yeni alanlar açacaktır. Bu yeni deneyimler, eğer başka olguyu ileriye taşıyan deneyimler olmazsa, bu başka olgunun tamamen gerilediği anlamına gelmez. Başka olgu daha önce bulunduğu zeminin dinamiklerini ve onun olgularını kavrayamadığı veya içselleştiremediğinden dolayı ileriye taşıyamamıştır deneyimlerini. Dolayısıyla bu yeni deneyimler, başka olgunun içinde bulunduğu zeminin dinamiklerini ve olgularını kavrayıp içselleştirerek yeni bir zemine, ileriye doğru atlayışını sağlayacaktır. Böylece ilk başarısız deneyimindeki durumuna göre aslında daha ileriye gitmiş bulunacaktır. Bir anlamda onun ilk düşüşü, daha sonra- tur. ki büyük yükselişi için bir adım olmuştur.

"Bilgi Çağı"nda yaşamanın getirdiği "bilgi zenginliği"nin içinde yaşamak, zenginlik kelimesinin çağrıştırdığı rahatlık kelimesinin tersine zorlukları ortaya çıkarmaktadır. Kâr ve sömürme güdüsünün yönlendirdiği bilgi, sınır ve ilke tanımadan bir mikrop gibi yayılmakta ve etkilemektedir. Bu mikroba karşı savaşım ise bilgiyi çeşitli yönlerinden kavrayıp eleştirerek ve onu yaşamımızda deneyimleyerek tepki vermekten geçer, çünkü mikrobu ancak savaşarak yenebilirsiniz...

Abhazlar

(Özgürlükçü Gençlik, Ekim 2010 sayısı)

Apsiwa jizatzuk imazar, xiz yara yijweyd axş asas yizi yitzuaxweyd.

“Abhazın bir ineği varsa peynir suyunu kendi içer, sütü misafire ikram eder" anlamına gelen bu Abhaz atasözü, Kafkasya'nın çok renkli ve çiçekli bahçesinden kopartılarak halkların kardeşlik bahçesi Anadolu'ya sürülmesine rağmen özünden hiçbir şey kaybetmeden, direnerek ve diğer halklarla da dayanışarak var olmayan çalışan Abhazlar'ı anlatan ve bize onlar unutturmayan, aksine hatırlamamız gerektiğini gösteren bir atasözü de ayrıca.

Abhazlar-Abazalar

Tarihin bilinen ilk dönemlerinde beri bugünkü Gürcistan'ın kuzeybatısında yer alan Abhazya'da yaşayan Kafkas halklarındandır Abhazlar. Kendilerine Apsuva, ülkelerine de Apsni yani 'canlar ülkesi' adını veren Abhazlar, genellikle 'Abaza' olarak bilinirler. Fakat 'Abaza' (kendilerini Aşuva olarak adlandırırlar) kelimesi daha çok Abhazya'dan göç ederek Kuzey Kafkas- ya'ya, yani Karaçay-Çerkes Cumhuri yeti sınırları içerisine yerleşen Tapanta, Bashağ ve Aşharuva grupları için kullanılmaktadır. "Abhaz' kelimesi ise daha çok, Abhazya'da yaşayanlar için kullanılmaktadır. Fakat Abhazlar, Kafkasya dışında genellikle Çerkes tanımına dahil edilirler.

Abhazya Tarihi

Çok uzun bir geçmişe sahip olan Abhazlar'a Helen kaynaklarında rastlayabiliyoruz. M.Ö. 500'da Hekataios Henokhai'yı, Karyanda ise Akhaioi'yı Abhazya olarak belirtir. M.Ö. 1.yy'da ise Strabo Pitsunda'dan Trabzon'a uzanan bölgeyi Abhazya olarak belirtir.

Ortaçağ'da ise, İmparator Justinyanus dönemiyle birlikte Abhazya, Hristiyanlığın etkisi altına girmiş, Pitsunda Hristiyanlığın merkezlerinden biri olmuştur. M.S 8.yüzyılın sonlarına (780 yılları) doğru Bizans Imparatorluğu'nun ve Hristiyanlığın etkisini kaybetmesiyle birlikte Çaçba (Açba) hanedanında gelen Abhaz Kralı 2.Leon Abhazya, Egrisi, Likhe'yi birleştirerek Abhazya Krallığı'nı kurar. Krallığın kurulmasından itibaren iki yüzyıllık süreç içerisinde Abhazya Krallığı genişleyerek Gürcistan'ı da içine alır. Fakat 13. yüzyılda Moğollar'ın Gürcistan'ı işgal etmesiyle birlikte bu krallık çökmüş ve Gürcü ve Abhaz prensliklerine bölünmüştür. 14. yüzyılda ise, Laz (Mingrel) Prensi Georgi Dadiani Abhazya'yı ele geçirmesiyle, Abhazlar'ın bir kısmı bugünkü Karaçay-Çerkes topraklarına göç etmiştir (Bu göç eden kısım, yukarıda da belirttiğimiz gibi bugünkü 'Abaza'ları oluşturan kısımdır). Abhazya'da kalan Abhazlar ise, Laz Prensliği'ne karşı zaman zaman başkaldırarak varlıklarını korumaya çalışmışlardır. Bu başkaldırma sürecinde Abhazlar, 16. yüzyılda Osmanlılar ve İslamiyet'le tanışırlar.

1860'da Abhazya'nın Rusya'nın egemenliğine girmesine kadar Abhazların Türklerle ve İslamiyet'le yoğun ilişkilere girmesi sonucu, Abhazlar'ın büyük bir kısmı Müslümanlığı kabul etmiştir. 1864'te biten Kafkas-Rus savaşları ve 1877-1878 Osmanlı-Rus savaşıyla birlikte diğer Kafkas hakları gibi, Abhazlar da büyük katliama uğrayarak, Osmanlı topraklarına göç ettirilmiştir.

Ekim Devrimi'nin hemen ardından 1918 yılında Abhazya'da ilk Sovyet yerel yönetimi kurulur; fakat Menşevik Gürcü hükümetinin saldırısı sonucu Sovyet yönetimi ortadan kaldırılır. 1921'de Kızılordu'nun Gürcistan'a girmesiyle, 31 Mart 1921'de Özgür Abhazya Cumhuriyeti kurulmuş olduğunu ilan eder ve 21 Mayıs'ta Sovyetler Birliği tarafından tanınır. Ama 5 Temmuz 1921'de toplanan Komünist Parti Merkez Bürosu, Stalin'in teklifiyle, Abhazya'yı Gürcistan'a bağlı bir Özerk Sovyet Cumhuriyeti haline getirir.

Sovyetler Birliği'nin yıkılmasıyla birlikte, 1992-1993 yıllarında Abhazya'da Abhazlar ve Gürcüler arasındaki savaşta binlerce insan katledilir; fakat Abhazlar büyük bir direniş sonucunda Gürcü işgalcileri yenerler ve bugün Rusya, Nikaragua, Venezuela ve Nauru tarafından tanınan "de facto" (fiili olarak) Abhazya Cumhuriyeti'ni kurarlar. Gürcü hükümeti ise Abhazya'yı özerk bir cumhuriyet olarak tanır ve Abhazya'yı yöneten hükümet olarak bağımsız Abhazya'nın hükümetini değil, kendi atadığı 'özerk' Abhazya'nın hükümetini tanır.

Dini İnanç

Abhazlar arasında, genellikle Hristiyanlık ve Müslümanlık hakim dinlerdir. Ortodoks Hristiyanlık, İmparator Justinyanus dönemiyle yayılırken, Sünni Müslümanlık 16.yüzyılda Osmanlı ve Adigelerin etkisiyle yayılmıştır. Fakat bu iki din de Abhazlar'ın pagan inançlarıyla kaynaşması sonucu Abhazlar'a tam olarak nüfuz edememiştir. Öyle ki bugün bile, 'kâbz' denilen Abhaz gelenek ve görenekleri toplumsal yaşamı ve kuralları belirler. Yine her soyun kendi koruyucu tanrısı ve "anıha" adı verilen kutsal koruları vardır. En üst tanrı Ançüa, av tanrısı Ajüeypş, yıldırım tanrısı Afı gibi pagan inancından kalma inançlar da kısmen devam etmektedir. Bugün Abhazya'da yaşayan çoğu Abhaz Hristiyan, diğer Abhazlar'ın büyük çoğunluğu ise Müslüman'dır.

Abhazya Bayrağı

Abhazya'nın bayrağının tasarımı Valery Gamgiya'ya aittir. Bayraktaki kırmızı renk Abhazya için dökülen kanları, yeşil şerit İslam’ı ve Abhazya'nın doğasını, beyaz şerit ise saflık, temizlik ve Hristiyanlığı temsil eder. Yedi yıldız ve beyaz-yeşil renklerden oluşan yedi şerit ise; Sadz, Bzip, Guma, Pshi-Ayoga, Dal-Tzabal, Abjuwa ve Samirzakan'dan oluşan Abhazya'yı, yedi kutsal yeri, yedi mitolojik kardeşi ve 1918'de kurulan Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti'ni oluşturan yedi Kafkas halkını sembolize eder. Aynı zamanda Abhaz Krallığı'nın da sembolü alan açık el ise "Dosta selam" ve "Dost isen gel, düşman isen dur!" anlamlarını taşımaktadır.

Abhazların Yaşamı

Abhazlar, davranış ve görgü normlarını, toplumla ve doğayla bütünlük taşıyan Apsuvara (Abhazlık) ile incelikle işleyerek biçimlendirmişlerdir. Örneğin; her Abhaz kökleri yüzyıllar öncesine dayanan bir soya (ajula) mensuptur. Aynı soy adını taşıyan kimseler birbirleriyle akraba sayılır ve aralarında evlenme yasağı vardır. Yine Abhazlarda, konukseverlik, akrabalık dayanışması (Akrabana yapmadığın iyilik sana fayda sağlamaz -Wwa bzia yıwumto wxahawam), yaşlara saygı büyük önem taşır.

Dünyada ve Türkiye'de Abhazlar

Bugün Abhazya'nın nüfusunun 500 bin civarında olduğu söylenmektedir. Bu nüfusun çoğunluğunu Abhazlar oluşturmakla birlikte; Ruslar, Ermeniler, Gürcüler, Yunanlar ve Yahudiler de bu nüfusu oluşturmaktadırlar.

Bugün Abhazya'da yaklaşık olarak 120 bin, Karaçay-Çerkes Cumhuriyeti'nde 30 bin, Türkiye'de ise yaklaşık 100-150 bin Abhaz yaşamaktadır. Ayrıca Acaristan, Mısır, Ürdün ve Suriye'de de Abhazlar bulunmaktadır.

Türkiye'de Abhazlar yoğun olarak İzmit, Adapazarı, Düzce, Bolu, Bilecik, Bursa (İnegöl), Eskişehir, Kayseri (Pınarbaşı), Sivas (Şarkışla), Adana (Tufanbeyli), Yozgat, Çorum, Amasya ve Samsun'da yaşarlar.

Savaşların Ortadoğu ve Kafkasya'yı kavurduğu şu zamanlarda "Alatza yşa atsk'isli yılada ntza yheap'ap" (Erkeğin gözyaşı, kanından daha değerlidir) diyen Abhaz atasözüne katılmamak mümkün mü? Halkların birlikte barış ve kardeşlik içinde yaşamasının en temel koşullarından biri de yine bir Abhaz atasözünün "Hadzar kunagi mard fasduvar" (Atanın kıymeti ölünce anlaşılırmış) dediğinin tersine birbirimizin farkına, farklılığına varıp, tanımak ve sevmekten geçer. Ki, binlerce kez savaşmalarına rağmen barışı ve kardeşliği bugün hala zihinlerinde yüreklerinde barındıran halklar, gözü sömürmekten başka bir şey görmeyenlere en güzel cevabı tekrar tekrar vereceklerdir. Xeps zmaz ámla dagán çuğra zmaz dğaşáukxad (Altını olan açlıktan ölmüş, mahsulü olan kurtulmuş.) 

2 Nisan 2010 Cuma

Pomaklar

(Özgürlükçü Gençlik, Nisan 2010 sayısı)

Anadolu coğrafyası tarihi boyunca yüzlerce, binlerce halka misafirlik etmiş, Nuh'a beşikler vermiş bir coğrafyadır. Bu coğrafya halkların kardeşliğine tanık olduğu gibi, halkların sessiz acılarına da tanık olmuştur. Tıpkı tarihi Balkanlar'dan Anadolu'ya uzanan Pomak halkının bir atasözünde dediği gibi : "Ne pitay starilo, ami pitai patilo" (Yaşlıya değil, derdi çekene sor.)

Pomaklar Kimlerdir?

Pomak kelimesi Slavca "pomoçi" (yardım etmek) fiilinin "pomagaçi" (yardıma) biçiminden geldiği ve Pomaklar, Osmanlı akıncı beylerine yerel savaşlarda ve fütuhatlarında devamlı olarak "yardımcı"lık yaptıkların dan dolayı bu adı aldıkları ileri sürülüyor. Pomagaçi, Balkan lehçesinde "pomağa", daha sonra "pomak" şeklini alıyor. "Pomak" kelimesi en genel  anlamıyla ise, Bulgaristan-Yunanistan- Türkiye-Makedonya-Arnavutluk coğrafyasına yayılmış, Pomakça konuşan ve Slav kökenli olduğu üzerinde hem- fikir olunan Müslüman topluluğunu tanımlamak için kullanılmaktadır.

Pomak halkının kökeni konusunda herhangi bir kesin tespitin olmaması, Pomaklar hakkındaki tartışmaların çeşitli olmasını sağlıyor. Örneğin Türk resmi görüşüne göre Pomaklar, Peçenek-Uz-Kuman Türklerinin devamıdırlar. Keza Bulgar resmi görüşü de, Pomaklar içinde eriyen Müslüman Bulgarlardan yola çıkarak Pomakların Bulgar olduğunu söyler.

Genel olarak üzerinde fikir birliği olunan görüş ise şöyledir: M.S. 6. yy'da başlayan büyük Slav göçüyle Bulgar kavmiyle birlikte Ekslavonlar Rodoplar bölgesine yerleşirler. 

Ekslavonlar Bogomolizm (Ortaçağ Avrupasında ortaya çıkmış dini akım) inancına sahip olmalarından dolayı baskılara maruz kalmışlar ve Bulgarlaşma sürecine girmişlerdir. Bu sürecin sonlarına doğru, bu sefer Osmanlının Balkanlara gelmesiyle yeni bir döneme girilir. Ana gövdesinde Ekslavonlar olmak üzere Pomak oluşumu başlar. Bu oluşum, ortamdan memnun olmayan toplulukları da İslamlaşmanın getirdiği avantajın yardımıyla kendine çeker ve böylece Pomak halkı şekillenir.

Pomak Timras Cumhuriyeti

93 Harbiyle birlikte Balkanlarda egemenlikleri iyice artan Rusya ve Bulgaristan bölgede yaşayan topluluklara baskı ve katliamlar yapmaya başlarlar. Bu baskı ve katliamlara karşı bölgedeki Türk ve Pomaklar direniş göstererek 16 Mayıs 1878'de Pomak Timras Cumhuriyeti'ni (Türk kaynaklarında "Rodop Muvakkat (Geçici) Cumhuriyeti" olarak geçer) kurarlar. Cumhuriyet 'Timraş' ismini merkezi olan Timraş köyünden almıştır. Cumhuriyetin hükümeti ise 30 Rodoplu milletvekili ve yaklaşık 100 nahiye müdürünün onayını alan Ahmet Timirski (Timişli), Abdullah Efendi ve Kara Yusuf Çavuş tarafından idare edilmiştir. Cumhuriyetin ilk başkanı da Ahmet Timirski (Timişli) olmuştur.

Pomakların Yaşadığı Bölgeler

Pomak halkının bugün Bulgaristan-Yunanistan-Türkiye-Makedonya-Amavutluk coğrafyasında yaşadığından bahsetmiştik. Bu ülkelerdeki durumları ise şöyledir.

Türkiye:

93 Harbiyle birlikte Türkiye'ye göçlerle birlikte Pomak nüfusu hızla artmıştır. Bugün Türkiye'de sayıları 200.000-300.000 arasında değişen Pomaklar şu bölgelerde yaşamaktadırlar: Balıkesir/Gönen-Hasan Bey Köyü (Pomakköy), Bursa, Çanakkale, Edime, Lüleburgaz, Babaeski, Pehlivanköy, Alpullu, Katranca, Büyük Mandira, Istanbul, Eskişehir Osmaniye Beldesi, Izmir, Kırklareli, Kocaeli (Konya/ Ilgin/ Boğazkent köyü) Kütahya, Samsun, Tekirdağ Şalgamlı kasabası, Çerkez Musellim kasabası, Malkara Prafça (Çınaraltı köyü, Hayrabolu Popköy (Kabahöyük köyü).

Bulgaristan:

Pomaklar, Bulgaristan'da Smolyan, Blagoevgrad, Pazarcık, Velingrad, Razlog, Kırcali, Gotse Delcev bölgelerinde ve Mesta Vadisi, Rodop Daglan'nda sıkışık alanlarda yaşa- maktadırlar. Lofça Bölgesi civannda ise küçük Pomak gruplan bulunmaktadır. Bununla birlikte Pomakların %90'ı Rodop dağlarının güneyinde bulunmaktadır. Bulgar İçişleri Bakanlığının 1989'da Pomaklar için yaptığı çalışmada, nüfuslarının 268.971 ile toplam nüfusun %3'ünü oluşturduğunu ortaya koymuştur.

Makedonya:

Makedonya: Makedonya'da Pomaklar Berova, Debre, Manastir, Struga, Dolna Reka ve Üsküp civarında yaşamaktadırlar. Nüfuslan tam tespit edilememekle birlikte toplam 40.000 olduğu söylenmektedir.

Arnavutluk:

Amavutluk'ta Pomaklar genellikle Makedon sınırına yakın olan Golo Bardo, Gora ve Sredska Jupa civarında yaşamaktadırlar. Fakat bu güne kadar Amavutluk Pomakları hakkında çok da ayrıntılı araştırma olmamıştır, hatta tamamen yok sayılmışlardır. Tahmin edilen nüfuslan oldukça ilgi çekicidir. Çünkü kaynaklar Amavutluk'taki Pomak nüfusunu 80000-120000 olduğunu tahmin etmektedirler. Kosova'daki Pomaklar yoğunlukla Makedonya ve Amavutluk sınırlarına yakın olan Dragas bölgesinde yaşamaktadırlar. Kullandıkları dil Pomakça ile %80 oranında benzemektedir.

Dilde Sırpça kelimeler çok fazla girmiş durumda. Fakat kendi dillerini hala yaşatmaktalar. Bölgede kendileri için 3 farklı tanım yapılmaktadır. Türkler Türk kökenli olduklarını (Müslüman olduklarından dolayı), Sırplar Müslüman Sırplar tanımı, Makedonlar da Müslüman Makedon tanımını kullanmaktadır. Kendileri bu tanımlan kabul etmemektedir ve Goranlılar (yukarılı-dağlı kelimelerinden türeme) olarak anılmaktadır.

Yunanistan:

Yunanistan'da Pomaklar, İskeçe ve Gümülcine çevresinde yaşamaktadırlar. Sayılarının yaklaşık olarak 30000 olduğu tahmin edilmektedir. Pomaklar tıpkı diğer halklar gibi Anadolu'ya renk katan halklardan biridirler. Yaşadığımız coğrafyada barışın da, güzelliklerin yolu da bu halkların çatışmasından ve asimilasyonundan değil; kardeşliğinden geçmektedir. Eğer kardeşliği değil de savaşı seçersek, ne olacağını bir Pomak atasözü çok güzel açıklamaktadır. Koito kopay grob drugimo sam pada v nego' (Başkasına mezar kazan içine kendi düşer.) 

Anaksagoras

(Özgürlükçü Gençlik, Nisan 2010 sayısı)

Anaksagoras, M.Ö 500 yılında Klazomenai'de (İzmir-Urla ya- kınlarındaki Gül Adası) doğmuştur. Kendisi şehrin soylu ailelerinin birisinden olmasıyla birlikte, bütün servetini bilime ve felsefeye adamıştır. Atina'ya yerleşmek için gelen ilk filozof olan Anaksagoras, daha sonra Perikles, Euripides ve Sokrates'in öğrencileri olacağı felsefe okulunu açar. 

Yunanların tanrı olarak kabul ettiği güneşe, "ateş yığınından oluşan taş parçası" dediği için tanrısızlıkla suçlanarak ölüme mahkum edilir. Bu kararı "Doğa çoktandır Atinalılar ve be- nim için de ölüm kararını vermiş bulunuyor" diyerek karşılayan Anaksagoras, öğrencisi ve aynı zamanda kral olan Perikles tarafından affedilerek serbest bırakılır. Bunun üzerine Anaksagoras Atina'dan ayrılıp "Öteki dün yaya giden yolların uzunluğu her tarafta aynıdır." diyerek İyonya'daki Lampsakos (Çanakkale-Lapseki) şehrine sürgün gider ve M.Ö 428'de yaşamını yitirir.

Evreni meydana getiren ve onu harekete geçiren "Nous"tur

Anaksagoras'a göre, varlığın temelini tohumlar oluşturmaktadır. Bu tohumlar, sonsuza kadar bölünebilir ve birleşebilirler. Bu yüzden sonsuz küçük ve sonsuz büyük vardır tohumlarda.

"Zira küçüğün en küçük değil, daha küçüğü vardır. Çünkü var olanın sonsuza kadar bölünerek sona ermesi mümkün değildir. Ancak büyüğün de daima daha büyüğü vardır ve nicelikçe küçüğe eşittir; aslında her şey hem büyüktür hem küçük."

Tohumlar hiçlikten oluşamayacağı gibi, var olanlar da yok olamazlar. Tohumlar ya birleşirler ya da ayrılırlar. 

"Yunanlılar "oluş" ve "bozuluş" sözcüklerini doğru kullanmıyorlar. Zira hiçbir şey oluşmaz ya da bozulmaz, tersine var olan şeylerden bir karışım öte yandan da bir ayrışım vuku bulur. Böylece oluşu haklı olarak (maddelerin) karışması ve bozuluşu da ayrılması diye tanımlayabilirler."

Başlangıçta bütün tohumlar bir ara- da ve bütün olarak bulunmaktaydı. Bundan dolayı bir şeyi oluşturacak şekilde birlikte değillerdi ve fark edilemezlerdi.

"Temel maddelerin ayrılmasından önce, yani her şey henüz bir aradayken, renkleri fark etmek de mümkün değildi. Çünkü maddelerin, nemli ile kurunun, sıcak ile soğuğun, aydınlık ile karanlığın karışımı bunu engelliyordu, ayrıca bu karışımda birçok toprak ve birbirine hiçbir bakımdan benzemeyen sonsuz sayıda tohum vardı. Zira öteki şeylerden de hiçbiri diğerine benzemez. Bunun böyle olduğu yerlerde toplam kütlenin tüm maddeleri içerdiğini kabul etmek gerekir."

Bu bütünlük Anaksagoras'in Nous (ruh, akıl) adını verdiği hareket ettirici nedenin hareket etmesiyle bozulur. "Evreni meydana getiren ve onu harekete geçiren "nous" tur." Nous, bütün diğer her şey üzerine gücü vardır. Bundan dolayı diğer her şeyden ayrıdır, arıdır. Hep kendi kendisine eşittir ve kendi kendine hareket eder.

"Nous" gücünü kendinden alır ve hiçbir şeyle karışmamıştır. O her şeyi baştanbaşa dolaşarak nesneleri düze ne koyan güçtür."

Nous, her şeyin bir arada bulunduğu bu karışık durumu bozarak, her şeyi düzene sokar. Bu düzene girmeyle, tohumlar bir araya gelerek görgüsel nesneleri oluştururlar. Bu nesnelerde her tohumdan bir parça bulunur ve nesne hangi tohum baskın ise onun adını alır.

"Durum ve koşullar böyle olunca, birbirleriyle birleşen tüm maddeler de pek çok ve her çeşit maddenin mevcut olduğuna ve şeylerin tohumlarının her çeşit tat, renk ve biçime sahip olduklarına inanmak gerekir."

Görünen şeyler, görünmeyen şeyleri gösterirler

Anaksagoras'a göre duyularımız zayıftır ve doğruyu gösteremezler: "Duyularımızın zayıflıklar nedeniyle hakikati idrak edecek durumda değiliz." 

Anaksagoras, benzer şeylerin benzerlerini algılayamadığını, zıt şeylerin algılamayı sağladığını söyler: “Bizim kadar sıcak olan veya bizim kadar soğuk olan bir şey bizi ne ısıtır ne soğutur."

Ama görünen şeyler sayesinde görünmeyen şeylerin bilgisine ulaşabiliriz: "Görünen şeyler, görünmeyen şeyleri gösterirler."

Anaksagoras, sadece felsefeyle değil, aynı zamanda astronomi, anatomi ve matematikle de ilgilenmiştir. Gökyüzündeki tüm cisimlerin yeryüzündeki aynı maddeden geldiğini öne sürüyor, başka gezegenlerde de hayat olduğunu düşünüyordu. Hayvanların anatomisini de inceleyen Anaksagoras, balıkların solungaçlanı nefes aldıklarını keşfetmişti.

Telos

Anaksagoras, Nous'u evreni biçimlendirici kuvvet olarak belirleyerek felsefeye telos (bilinçli erek) düşüncesini sokmuştur. Fakat Anaksagoras genel olarak şeylerin neden olarak kullanırken, Nous'u bir şeyin zorunlu olduğunu açıklamada kullanır. Bu da Anaksagoras ile birlikte Yunan düşüncesinin de karışıklıktan sisteme geçişinin sancılarını göstermektedir. Keza Anaksagoras'ta yine Herakleitos'un ortaya oyduğu diyalektiğin maddeyle birleşmesinin ilk filizlerini görürürüz. Böylece Anaksagoras'ta sinyalleri gelmeye başlayan sistemli düşünce Sokrates'te olgunlaşarak kendisini Platon ve Aristoteles'te gerçekleştirir ve Antik Çağ'ın büyük felsefe düşüncesini oluşur.

2 Ekim 2009 Cuma

Keldaniler

(Özgürlükçü Gençlik, Ekim 2009 sayısı)

ve baharın toprağa bereketidir

sığmaz dört duvarın yanına, dikenli tele

cesur mermidir, mavzer yatağında bu

önü kıtlık kıran, zemheri

ardı ateş külü, kızılcık

ve menekşedir

bir teli asuri vurur, bir keldani

ve yeşile çalar her mevsim

petrol mavisini

kan kızılını

Birçoğumuz Orhan Kotan’ın yazdığı, Ahmet Kaya’nın bestelediği bu dizelerden öğrendik Keldanilerin varlığını. Anadolu mozaiğini oluşturan güzel taşlardan biridirler aynı zamanda Keldaniler.

Keldani ismi ilk olarak Babil’de iktidara geçen Kaldi Hanedanıyla ortaya çıkmıştır. Kaldi hanedanın yaşadığı bölgeye de Kalde, Kalden veya Kaldea (Mezopotamya’nın güney kısmı) denilmiştir. 

Keldani ismi Kürtçe’de Kûl (çadır) ve Dâni (kuranlar) isimlerinin birleşmesiyle oluşan çadır kuranlar veya göçmenler anlamına gelir.

Keldanilerin tarihi temel olarak 431’deki Efes Konsili’ne dayanmaktadır. Bu konsilde İstanbul patriği olan Nestorius aforoz edilerek sapkın edilmiştir. Nestorius, Meryem’in Tanrı olan değil insan olan İsa’nın annesi olduğunu söyleyerek, İsa’nın tanrısal kimliğiyle insani kimliğini ayırır. Nestorius’un bu düşüncesi diofizit (iki tabiatçı)  olarak adlandırılarak aforoz edilir. Bu olaydan sonra Nestorius taraftarları Nasturiler (Asuri, Doğu Kilisesi, Doğu Süryanileri) olarak anılmaya başlanırlar. 

1552 yılında Nasturi Kilisesi’nde doğan anlaşmazlıktan dolayı Diyarbakır metropoliti VIII Mar Yohannan Papa ile görüşerek Katolik Kilisesi’ne bağlanmayı kabul ederler ve Katolik olanlara Keldani adı verilir. Bu tarihten 1828’de Osmanlı Devleti ile yapılan anlaşmaya kadar Keldanilerin patriği Diyarbakır olur. 1828’den 1947’e kadar olan sürede ise patriklik Musul olur. 1947’de de Musul’dan Bağdat’a taşınır patriklik ve bugün Keldanilerin Patriği Mar Emanuel K. Delly de Bağdat’ta yaşıyor.

Anadolu’da Keldaniler ağırlıklı olarak Hakkâri, Siirt, Mardin ve Diyarbakır’da yaşadılar. 19. yüzyıl ortalarına dek Hakkâri nüfusunun yarısını oluşturan Keldaniler 1843 ve 1846'da Cizre Emiri Bedirhan Bey ile Hakkâri Emiri Nurullah Bey tarafından düzenlenen katliamlarla önemli sayıda insanlarını kaybetmişlerdir. 1908’de sayıları 80 bini bulan Keldanilerin sayısı 1914’deki tehcirden önce 30 bine kadar düşüyor. Tehcir döneminde Irak’a iltica eden Keldanilerin büyük bir kısmı tekrardan geri dönmeye çalışsalar da 12-28 Eylül 1924 tarihleri arasında yapılan Şemdinli Harekâtı ile geri dönerler. Bugünlerde ise birçoğu mülteci Iraklı Keldanilerden oluşan yaklaşık üç-dört bin kişilik cemaat İstanbul’dadır. Dünya genelinde ise Fransa’da yaklaşık olarak 32 bin Keldani yaşamaktadır. Ayrıca Irak nüfusunun yüzde 2,5'ini (yaklaşık olarak 550 bin) de Keldaniler oluşturmaktadır. Keldaniler Irak’ta 50 bini bulan sayılarıyla yoğun olarak Musul’da yaşarlar. Iraklı Keldanilerin arasında en tanınmış olanı ise Saddam Hüseyin'in eski başbakan yardımcısı Tarık Aziz’dir.

Keldanilerin Anadolu’daki sayılarının azalmasındaki önemli etkenlerden biri de 1914’deki tehcirde yaşadıklarıdır. Bu tehcir sırasında Keldaniler Ermeniler gibi kırıma uğramışlardır ve Keldaniler bu kırıma “Seyfo” ismini vermişlerdir. Osmanlı Devleti’nde askeriyeye, seyf (kılıç) kelimesinden üretilmiş olan Seyfiye (kılıç erbabı) denir. Nitekim Keldaniler kendilerini “kılıç”tan geçiren Seyfiye’lerden dolayı bu kırıma “Seyfo adını vermişlerdir.”

İstanbul’daki Keldaniler ayinlerini ise Pazar günleri Taksim'deki Sen Antoan Kilisesi'nde yapmaktadırlar. Bu ayinde kadınlar ve erkekler ayrı ayrı dizilerek dualar edip, ilahiler okuyorlar. Bu ayinde ise kullanılan dil ise genelde Aramice, kısmen de Türkçe’dir. Irak’taki Keldaniler ise ayinlerini genel de Keldanice, bazı bölümleri de Arapça yaparlar. Keldani Kilisesinin doğu kolu ise Süryaniceyi ayin dili olarak kullanıyor. Keldaniler ayrıca bir özelliği de İsa Peygamber ve havarilerince de konuşulan Aramice'nin dilbilimsel mirasçılarından biri olmalarıdır.

Anadolu coğrafyası binlerce tarihinin getirdiği zenginliklerle donattığı bir bahçe sunmaktadır insanlarına. Anadolu üzerinde yaşayanlara, yani bizlere de, bu bahçedeki çiçekleri koparıp sadece laleleri kalmasını isteyenlere karşı bu çiçekleri koruyup, ortaya çıkarmak görevi düşüyor. Keldaniler de Süryaniler gibi, Ezidiler gibi Anadolu bahçesinin en güzel çiçeklerinden biridir ve tüm çiçekler gibi onun da gün ışığına çıkarılması gerekmektedir.

Diyalektik Üzerine

(Özgürlükçü Gençlik, Ekim 2009 sayısı)

“Değişmeyen tek şey değişimdir” veya “Aynı nehirde iki kere yıkanamazsın” gibi değişimi, farklılığı belirten cümlelerle birçoğumuz karşılaşmışızdır. Bunlara benzer cümlelerle romanda, öyküde vb. karşılaştığımız gibi felsefede de karşılaşırız, fakat bir düşüncenin, yöntemin ifadesi olarak. Yani “Diyalektik”in ifadesi olarak…

Diyalektik, karşılıklı tartışma, akıl yürütme anlamına gelen felsefi bir yöntemdir. Diyalektik felsefe tarihi boyunca birçok filozof tarafından kullanılmıştır, fakat diyalektik denince akla gelen üç filozofun düşüncelerinin merkezinde bulunmuştur: Herakleitos, Hegel, Marx.

Diyalektik ilk olarak Herakleitos’da vücut bulur. Herakleitos tüm varlıkların sürekli değişim, zıtlıkların da savaşım içinde olduğunu söyler. Ve zıtlıkların da ana madde (arkh) olan ateşte eridiğini belirtir. Hegel ise bunu kavramlaştırarak tez, antitez, sentezi oluşturur. Daha sonra Hegel’in idealistliğine dayanan diyalektiğini, diyalektik özünde eleştirici ve devrimcidir diyen Marx tarafından materyalist ayaklar üzerine oturtur.

Diyalektik, bahsettiğimiz filozoflar ve onların ardıllarınca çeşitli yasalarla, çizgilerle, karakterlerle formüle edilip genişletilerek bir yapı haline getirilmiştir.

Diyalektikte olaylar ve şeyler öncelikle birtakım koşullar içinde bulunurlar. Bu koşullar, olayların ve şeylerin dışındakilerinin birikimleriyle oluşan (olaylar ve şeyler kısmen bu birikime katkıda bulunurlar) dış (nesnel) koşullar ile olayların ve şeylerin kendilerinin oluşturdukları iç (öznel) koşullardır. Olaylar ve şeyler bu dış ve iç koşulların karşılıklı etkileşimi içinde harekete geçerek bir yapı haline gelirler.

Diyalektikte olaylar ve şeyler yapı haline gelmesi, bunların hareket halinde ve değişim içinde olduğunu gösterir. Olayların ve şeylerin, dış ve iç etkenlerle birlikte bir yapı oluşturmaları süreci onların hareket halinde olmalarının göstergesidir. Aynı zamanda onların bir yapıya ulaşmaları da bir değişimin göstergesidir. Buradan da diyalektikte kutsal, kesin, mutlak değerlerin olmadığı görülür.

Diyalektikte olaylar ve şeyler yapı haline gelirken, kendi karşıtlarıyla ve çevresindeki şeylerle etkileşim içindedirler. Hem onları etkilerler, hem de onlardan etkilenirler. Bu etkileme- etkilenme süreci aynı zamanda çelişki sürecidir. Olaylar ve şeyler daha önceki kendi dış ve iç etkenlerinden farklı etkenlerle karşı karşıya kalırlar ve bu da bir farklılık, karışıklık, çelişki uyandırır. Olaylar ve şeyler bu yeni etkenlere karşı yeni bir durum olarak çatışma içine girerler. Ve bu çatışmalar, çelişkiler belli bir aşamaya kadar yani uzlaşmaz karşıtlık olana kadar birikerek, yenilerek devam eder. Uzlaşmaz karşıtlığa gelindiğinde nicel birikim artık nitel değişime uğrayarak uzlaşmaz karşıtlığı parçalayıp devrime ulaşır. Ve bu devrimde zıtlar birbirini içerir, birlik haline gelerek yeni bir duruma, yapıya ulaşırlar ve çelişkiyi ortadan kaldırırlar. Bu da yeni diyalektik sürecin başlaması demektir…

Encomienda'dan Luther'e: Parsellenmiş İktidar ve Direniş Doktrini

Encomienda, İspanya'nın Amerika kıtasında kurduğu ve yerlilerin dinî eğitim ile koruma karşılığında encomenderoya haraç ödeyerek çalıştı...