1 Ekim 2011 Cumartesi

Kara Kıta Yine Hedef Tahtasında

(Toplumsal Özgürlük, Ekim 2011 sayısı)

30.218.000 km2’lik yüzölçümüyle dünyanın en büyük kıtalarından olan Afrika’nın, başta petrol, elmas, bakır, kakao gibi zenginliklere sahip olmasına rağmen, yoksulluk kader gibi yakasına yapışmış durumda. Öyle ki kara kıta, kendisine adını veren Romalılardan bu yana aynı kaderi yaşamaya devam ediyor. 19. yüzyıla kadar köleliğin hakim olduğu kıta, 1884-1885 yıllarında yapılan Berlin Konferansları ile Avrupalı devletler arasında bölüşülmüştü. 20. yüzyıldaki ulusal kurtuluş hareketleriyle bir nebze de olsa nefes alabilmeyi başaran kara kıtanın kapitalist devletler tarafından paylaşılması ve sömürülmesi, Sovyetler Birliği’nin yıkılmasıyla hızlandı. 

Çin ve ABD Hamlelerini Yapıyor 

Afrika’ya hamlelerini hızlandıran devletlerin başında, küresel güç olarak hızla yükselen Çin geliyor. Giderek artan enerji ihtiyacını giderebilmek için başta Angola ve Sudan olmak üzere büyük petrol rezervleri bulunan ülkelerle işbirliğini geliştiriyor. Bu ülkeler arasında Çad, Libya, Nijerya, Gabon da bulunmakta. Çin’in Afrika ülkelerinden aldığı petrol 2004 yılında ithal ettiği toplam petrolün yüzde 20’sini oluştururken bugün yüzde 40’lara ulaşmış durumda. Ayrıca Afrika ile olan ticaret hacmi de 100 milyar doları aşmış bulunmakta. Bunun yanı sıra Çin bu ülkelerin altyapı ihtiyacını gidermekte, genç kuşağı da Çin’deki üniversitelerde eğitmekte ve bu ülkelere kredi sağlamaktadır. 

Çin’e karşılık ABD de kendi hamlelerini yapmakta. Bu doğrultudaki önemli adımlardan biri, Afrika’da AFRICOM’u kurmasıdır (2007). AFRICOM’un amacının İslamcı terör örgütlerine karşı savaşmak ve Afrika ülkelerini demokrasiye kavuşturmak olduğu belirtilse de, asıl amacın Çin’in yayılmasını önlemek ve kıtadaki ABD nüfuzunu artırmak olduğu bellidir. Nitekim açıklarında petrol olduğu bilinen Sao Tome ve Principe’ye donanma üssü kuran ABD, Fas ve 

Liberya’ya da üs kurmaya hazırlanıyor. Diğer taraftan da ABD ordusu Senegal, Nijerya ve Güney Afrika gibi ülkelere askeri eğitim veriyor. Ayrıca ABD, Obama’nın Afrika kökenli olma- sını da kullanarak Afrika halkları üzerinde etki kurmaya çalışmaktadır. 

AB ve Türkiye Pusuda 

Afrika’yı paylaşma konusunda Çin ve ABD’nin ardından AB gelmektedir. Son 30 yılda Afrika’ya yapılan yardımın yüzde 60’ını karşılayan Avrupa, 2007 yılında Lizbon’da yapılan Avrupa Birliği-Afrika Zirvesi’yle Afrika’ya olan hamlelerini sıklaştırmaya başladı. AB Nijer’e 87 milyon, Angola’ya 150 milyon Euro yardımda bulunarak bu ülkelerin enerji zenginliğinden faydalanmaya çalışmakta. Diğer yandan AB’nin, sömürgeci dönemde Fransa’nın egemen olduğu Tunus ile Cezayir, İtalya’nın egemen olduğu Libya ve İngiltere’nin egemen olduğu Mısır’ın bulunduğu Kuzey Afrika’ya olan ilgisi devam etmekte. 

Nitekim Libya’ya yönelik operasyona ilk başta İtalya karşı çıksa da Fransa’nın bastırması ve ilk askeri hamleyi yapmasıyla AB Libya operasyonunda başrolü oynadı. Bu başrolü karşılığında ise Libya petrolünün yüzde 35’ini kaptı. Keza Cezayir’den gelen doğalgaz da AB’nin kışın donmaması için büyük bir önem taşımakta. Ayrıca AB’ye olan göçün büyük oranda Kuzey Afrika’dan olması da, AB’nin güvenlik gerekçesiyle bölgeyle ilgilenmesine neden oluyor. 

Kendisine verilen Neo-Osmanlı rolüyle, Ortadoğu’nun yanı sıra Afrika’ya da yönelen Türkiye’nin de kıtada önemli bir gücü bulunmakta. Afrika ülkeleri ile ticaret hacmi 20 milyar Dolara yaklaşan Türkiye, Afrika’da 2009 yılından bu yana 19 yeni büyükelçilik açtı. Türk ordusu da Cezayir, Gana gibi ülkelere askeri eğitim vermekte. Diğer yandan da Gülen Cemaatinin açtığı okullarla hamlelerini genişleten Türkiye, Müslüman ülke kimliğini öne çıkartarak hamlelerine meşru bir zemin sağlamaya çalışıyor. 

Afrika’nın Çabaları 

Bütün bunlara karşı Afrika ülkelerinin de birlik oluşturma çalışmaları sürdürmekte. Bugün kıtadaki ülkelerin siyasi birliğini sağlamak amacıyla Afrika Birliği, ekonomik kalkınmalarını sağlamak amacıyla da Afrika Kalkınma Bankası bulunmaktadır. Bu örgütlenmelerle tek pazar, parasal birlik ve siyasi entegrasyon hedeflenmektedir. Nitekim 2011 yılının ilk yarısında Zambiya, Etiyopya, Gana, Mozambik, Nijerya, Ruanda gibi ülkelerin büyüme oranlarının yüzde 6,5’in üzerinde olması, bu örgütlenmelerin kısmen başarılı olduğunu göstermektedir. 

Öte yandan Somali büyük bir açlıkla karşı karşıya. Son 60 yılın en büyük kıtlık felaketiyle karşı karşıya olan Somali’ye bugüne kadar yapılan yardımların yeterli olmadığı, açlıktan ve kötü yaşam koşullarından ölümlerin süreceği belirtilmekte. Yüzlerce yıldır uygulanan sömürgeci/emperyalist politikaların yanı sıra, özellikle 1980 sonrasında uygulanan IMF yapısal uyum programı, bu açlık durumunun en önemli nedenlerinden biridir. 

Bir yandan petrol çıkararak, altyapı yatırımları yaparak ekonomik olarak bölgeye hâkim olmaya çalışan Çin, diğer yandan üsler kurarak askeri olarak bölgeye yerleşmeye çalışan ABD, öte yanda ise tarihsel bağlarını kullanarak bu ikili arasından sıyrılmaya çalışan AB ve Türkiye. Kıta bu güçlerin arasında bir savaş alanına dönmüş durumda ve bu durum gelecekte kıtadaki tansiyonun yükseleceğini göstermekte. 


1 Haziran 2011 Çarşamba

Filistin’e Baharı Getirecek Olan Halkın Birleşik Mücadelesi

(Toplumsal Özgürlük, Haziran 2011 sayısı)

Arap Baharının getirdiği esintiler Ortadoğu’da etkilerini sürdürmeye devam ediyor. Yemen ve Suriye’de iktidar karşıtı gösteriler egemenlerin her türlü baskı ve zulmüne karşı devam ederken, diğer taraftan Ortadoğu’nun kanayan yarası Filistin’de El Fetih ile Hamas 4,5 yıllık savaşın ardından Batı Şeria ve Gazze’nin yönetimini tek hükümet altında toplayacak uzlaşma anlaşmasını imzaladılar. 

Hamas-El Fetih Anlaşması 

Yapılan anlaşmayla El Fetih ve Hamas birlikte geçici hükümet kurarak, Filistin’i gelecek yıl gerçekleştirilecek devlet başkanlığı ve parlamento seçimlerine taşıyacaklar. 2006 yılında yapılan seçimlerden Hamas büyük bir zaferle çıkarak yönetime gelmişti. Fakat İsrail’in baskı ve kışkırtılmaları sonucunda El Fetih ve Hamas arasında çatışmalar çıkmış, bunun sonucunda El Fetih Batı Şeria’da, Hamas da Gazze’de kendi yönetimini kurmuştu. Şimdi 2006 yılından beri yapılmayan seçimlerin yapılması planlanmaktadır. 

Bu anlaşmanın imzalanması İsrail tarafından “barış” sürecine vurulmuş ağır bir darbe olarak nitelendirilirken, Arap ve Filistin kamuoyunda büyük bir sevinçle karşılandı. İslam Konferansı Teşkilatı da anlaşmayı destekledi. 

Diğer yandan, bu anlaşmanın imzalanmasına ev sahipliğini ise Mısır’ın başkenti Kahire yaptı. Mübarek yönetiminin gitmesinin ardından oluşan yeni Mısır’ın Ortadoğu’daki politikalarının değişik olacağına dair ilk sinyalleri veren bu adım, Mısır’ın önümüzdeki süreçte Ortadoğu’daki politik süreçlerde daha fazla inisiyatif alacağını gösteriyor. 

Bu anlaşmayla birlikte, Mübarek sonrası Mısır’ın büyük ihtimalle yeni firavunu olacak olan Müslüman Kardeşler ile Hamas’ın küresel oyun sahasına çekilmesi hedeflenmektedir. Nitekim önümüzdeki Eylül ayında BM Genel Kurulu’nda El Fetih’in kontrolündeki Filistin Yönetimi’nin tek taraflı olarak Filistin’in “bağımsızlığı”nı ilan etmesi ve bazı devletlerce de bunun kabul edilmesi bekleniyor. Hamas da bu sürecin dışında kalıp tecrit olmamak için, geçtiğimiz Eylül ayından itibaren başta El Fetih olmak üzere diğer Filistinli örgütlerle görüşmeler yaparak adımlarını sıklaştırmıştı zaten. Fakat bu anlaşmanın imzalanmasında, Hamas ve El Fetih’in kendi iç ve dış zorunlulukları kadar önemli olan diğer bir faktör ise 15 Mart eylemiyle kendini gösteren Filistin halkının birlik ve mücadele isteği ile Filistin Halk Kurtuluş Cephesi’nin (FHKC) yükselişidir. 

15 Mart Eylemi 

Filistinli gençlik grupları, Filistin’deki bölünmüşlüğe son vermek amacıyla 15 Mart’ta Gazze ve Batı Şeria’da barışçıl bir eylem çağrısı yaptılar. Bu gençlik grupları, bütün Filistinlileri birleştirecek Filistin Ulusal Konseyi’nin seçilmesini, Filistin Kurtuluş Örgütü’nün (FKÖ) yeniden yapılandırılarak bütün örgütleri kapsamasını, İsrail ile işbirliğinin sona erdirilmesini ve Filistin zindanlarında tutulan Filistinli siyasi tutsakların serbest bırakılmasını isteyerek meydanlara çıktılar. 

Başta FHKC olmak üzere Filistinli sol örgütlerin desteklediği eyleme Hamas ilk başta karşı çıktıysa da, Gazze’deki halkın ilgisine ve 300 bin kişiye varan katılıma sessiz kalamayarak eyleme katıldı. Fakat eyleme sadece Filistin bayraklarıyla katılınması çağrısına uymayarak yeşil bayraklarıyla eylemi kendine mal etmeye çalışan Hamas’a eylemciler tepki gösterdiler ve Meçhul Asker Meydanı’ndaki gösteriyi El-Hatib Meydanı’na taşıdılar. Bunun üzerine Hamas, akşam saatlerinde meydanda kalmak isteyen eylemcilere müdahale ederek öfkesini dışa vurdu. 

Batı Şeria’da, Gazze’deki kadar kitlesel olmamakla birlikte başta Ramallah olmak üzere Beytüllahim, Cenin ve Nablus’ta 15 Mart eylemi gerçekleştirildi. El Fetih yönetimi de Hamas’tan aşağı kalmayarak, meydanda kalmak isteyen eylemcilere müdahale etti. 

15 Mart eylemleri etkisini hemen gösterdi ve Hamas Hükümeti’nin Başbakanı İsmail Haniye, El Fetih’i herhangi bir yerde “hemen” bir görüşmeye davet etti. 

FHKC ve 3. Cephe 

Filistin bayrağının ve mücadelesinin “kızıl”ını oluşturan FHKC, Hamas’ın ve El Fetih’in gölgesinde kalma durumuna son yıllarda yükselen mücadelesiyle son veriyor. 

2006 yılında yapılan seçimlerde 42 bin oy alan FHKC, 29 Mayıs 2008’de de Filistin Demokratik Kurtuluş Cephesi ve Filistin Halk Partisi ile birlikte Filistin mücadelesinde üçüncü bir cephe oluşturmak amacıyla, Filistin Sol Cephesi'ni kurmak için bir inisiyatif oluşturdu. 2009 yılında ise kuruluşunun 42. yılı dolayısıyla, 70 bin kişinin katıldığı “Zafere Kadar Birlik, İnat, Direniş” sloganıyla Gazze’de bir miting düzenledi. 

FHKC’nin bu yükselişi gözlerden kaçmadı ve El Fetih FHKC’nin tekrar FKÖ’ye alınması için Aralık 2010’da görüşmelere başladı. Bununla birlikte FHKC üyelerine yönelik baskılar ve tutuklamalar tüm hızıyla devam etti. 

Bu süregelen yükselişin kendisini FHKC’nin en büyük destekçilerinden olduğu kitlesel 15 Mart eylemlerinde göstermesi üzerine İsrail de FHKC’ye yönelik baskılarına ve tutuklamalarına hız verdi. İsrail Başbakanı Netanyahu’nun “Bayramlarımız biter bitmez Batı Şeria ve Gazze’de FHKC’yi bitireceğiz” açıklamasıyla birlikte, FHKC’nin birçok üyesi ve önde gelen liderleri Ahmet Katamış, Nasır Abuhadır ve Abir Abuhadır tutuklandı. 

Küresel ekonomik krizle etkisini daha da duyuran yoksulluk, senelerdir süren İsrail zulmü ve Arap Baharının saçtığı umut tohumları Filistin halkını emeğin, özgürlüğün, direnişin üçüncü cephesine yönlendiriyor. 

1 Nisan 2011 Cuma

Varolmak! İşte Bütün Meselemı̇z Bu Be Annem!

(Toplumsal Özgürlük, Nisan 2011 sayısı)

Kuzey Kıbrıslı emekçiler 28 Ocak’ta ve sonrasında 2 Mart’taki eylemlerde Lefkoşa’nın İnönü Meydanı’nı doldurdu. Kıbrıs’ın Kuzeyi, iktidardaki Ulusal Birlik Partisi’nin (UBP) Ankara’yla yaptığı, kamu harcamalarını kısmaya ve ücretleri düşürmeye yönelik anlaşmaya karşı çıkmak ve var olmak için ayağa kalktı. Ama Türkiye’de bu taleplerden çok, burjuva medyada, “Hastir” pankartı ve ardından başbakanın Kıbrıs halkına “besleme” demeye varan hakaret ve içi boş sözleriyle ön plana çıkartıldı. Peki Kıbrıs’ı ilk büyük eylem olan 28 Ocak mitingine getiren süreç neydi? 

28 Ocak’a Giden Süreç 

Aslında TC’ye yönelik tepkiler uzun süredir devam ediyordu. AKP Hükümeti, Kuzey Kıbrıs Hükümetiyle (o zaman Cumhuriyetçi Türk Partisi- CTP iktidardaydı) 2009 yılında bir dizi ekonomik tedbirleri içeren protokol imzaladı. Bu protokoller, kamu emekçilerinin haklarında önemli bir kısıntıya giden “Kamu Çalışanlarının Aylık ve Diğer Ödeneklerinin Düzenlenmesi Yasası” ile gençleri ülkeyi terk etmesine yol açacağı düşünülen ve “Göç Yasası” olarak adlandırılan yasaları Meclis’e getirdi. Kıbrıslı emekçiler yasaların meclise getirilmesiyle birlikte tepkilerini göstermeye başladılar. Nisan 2009’da yapılan seçimle hükümeti CTP’den devralan UBP bu protokollerin uygulanışını, zaman kazanmak amacıyla bir süre askıya aldı. Fakat TC’nin baskısıyla UBP Hükümeti bu yasaları yavaş yavaş tekrar gündeme getirdi. Bunun üzerine sendikalar 28 Eylül 2009’da ilk eylemlerini gerçekleştirdiler. Bu eylemi 23 Kasım 2009 ve 2 Ağustos 2010’da yapılan eylemler izledi. Bu eylemlerde emekçiler, polis barikatlarını yıkarak Meclis’e kadar 

yürüdüler ve yasalara geçit vermediler. Fakat TC’nin ısrarı, UBP’nin taşeronluğuyla bu yasalar 1 Ocak 2011’de Meclis’ten geçirilerek yürürlüğe kondular. Bunun üzerine genel greve gidildi ve 28 Ocak’ta büyük bir miting yapılmaya karar verildi. Belirtmek gerekir ki imzalanan protokolde telefon, elektrik gibi kamu hizmetlerinin özelleştirilmesiyle, sendikaların haklarının daraltılması da bulunmaktaydı. Nitekim bu protokolün mimarı olan Halil İbrahim Akça, Fortune dergisinin Şubat sayısına verdiği demeçte “birçok yasada sendikal hakların daraltılmasına ve kullanım şeklinin düzenlenmesine ihtiyaç var” demişti. 

28 Ocak, Gerekçeler ve 2 Mart 

28 Ocak mitinginde açılan pankartlar ve atılan sloganlar Kuzey Kıbrıs’ta işgalci ve sömürgeci pozisyonda bulunan TC’yi oldukça rahatsız etmişti. Nitekim bu rahatsızlık sonucu R.T. Erdoğan “Türkiye'ye karşı böyle bir eyleme hakları yoktur. En düşük memurları 10 bin liraya yakın para alıyor” demişti ilk olarak. KADEM’in yaptığı araştırmaya göre Kıbrıslıların aylık hane geliri ortalama 3.128 TL! Ayrıca ambargo altında olan, ekonomik olarak da TC’ye bağlı olan Kıbrıs’ta emekçilerin bu gelirle insanca bir yaşam sürmeleri zor. Yine Kıbrıs’tan sorumlu bakan Cemil Çiçek de bir açıklama yaparak “Bu sene 600 milyon dolarlık bir katkı vermekteyiz” demişti. Halbuki KKTC Meclisi’nin kabul ettiği 2011 bütçesine göre, toplam bütçe 3 milyar 77 milyon TL; bütçe açığı, 200 milyon TL. TC yardımları ise 360 milyon TL’si yardım ve 500 milyon TL’si kredi olmak üzere 860 milyon TL. 600 milyon dolar nerede? Kaldı ki bu kredilerin ve hibelerin neredeyse tamamı Türkiye’den gelen sermayeye gitmektedir. Bunun sonucunda bu yardımların geri ödenmesi de Kıbrıslı emekçilerin alın teriyle sağlanmaktadır. 

Erdoğan yine bu konuşmasında “Kıbrıs'ta Yunanistan'ın ne işi varsa Türkiye'nin Kıbrıs'ta stratejik olarak o işi var” diyerek Kıbrıs halkını senelerdir inim inim inleten TC’nin tahakkümcü politikasını açığa vurdu. 

Erdoğan ve Çiçek’in öfkeleri bunlarla sınırlı kalmadı. Mitingden hemen sonra KKTC Başbakanı İrsen Küçük’ü çağıran Erdoğan, bir daha böyle şeylerle karşılaşmak istemediğini söyledi ve bu tür tepkilere mani olunması talimatını verdi! Bununla da yetinmeyerek başta KKTC Cumhurbaşkanı Derviş Eroğlu olmak üzere bütün Kıbrıs’ın “istenmeyen adam” ilan ettiği, protokollerin baş mimarı olan Halil İbrahim Akça’yı bir sömürgeye vali atama edasıyla büyükelçi yaptı. 

Kuzey Kıbrıslı emekçiler bu söylem, baskı ve hak gasplarına tepkisiz kalmayarak 2 Mart’ta 2. Toplumsal Varoluş Mitingi’ni gerçekleştirdi. Yaklaşık 55 bin kişinin (Kuzey Kıbrıs’ın nüfusu 2006 sayımına göre 265 bin kişi) katıldığı eylemde, 

“Talimatla yönetilmeye hayır”, “AKP elini yakamızdan çek”, “Kendi kendimizi yönetmek istiyoruz”, "Bir verip 5 alıyorsun utanmadan besleme diyorsun", "Yaşasın bağımsız birleşik Kıbrıs", "Sistem tabutun hazır. Seni İnönü’ye gömmeye geldik" haykırıldı. 

Peki Ya Sonuç? 

Sonuç olarak Kuzey Kıbrıs’ın ekonomik iflasının temel sebebi TC’nin sömürgeci politikasıdır. Özellikle KKTC’nin kurulmasıyla birlikte TC, Kuzey Kıbrıs’ı kendine bağımlı hale getirdi. Öyle ki bütçe harcamalarının yüzde 70’i gene TC’ye dönüyor. Ayrıca Kuzey Kıbrıs tarımda da büyük oranda TC’ye bağımlı. Kumarhane, fuhuş ve kara para aklama cennetine dönüştürülen Kuzey Kıbrıs’ta bu tip işyerlerinde çalışmak üzere emek arzı yaratılması için uygulanan tarım politikaları, insanları üretimden ve topraklardan uzaklaştırarak şehir merkezlerine ve güneye yönlendiriyor. Senelerdir uygulanan ambargo ve TC’nin sömürgeci politikaları, Kuzey Kıbrıslı emekçileri sözün bittiği yere getirerek, kendi kendilerini yönetme ve insanca yaşama hakkı için başkaldırmaya ve mücadeleye sevk ediyor. 


26 Mart 2011 Cumartesi

Ya İşgal, Nükleer, Ekonomik Kriz; Ya Sosyalizm!

Bouazizi’nin yaktığı ateş, Tunus ve Mısır’dan sonra Bahreyn, Yemen, Libya ve Suriye’de de yanmaya devam ediyor. Nitekim egemenler, “her kriz bir fırsattır” şiarıyla ezilenlerin başkaldırmasını kendi tahakküm politikaları doğrultusunda kullanmak üzere harekete geçtiler. 

İsyan Ateşi Devam Ediyor! 

Bahreyn’de Şii ağırlıklı muhalefetin isyanını bastırmak üzere Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Kuveyt, Katar ve Umman'dan oluşan Körfez Ülkeleri İşbirliği Konseyi Bahreyn’e asker gönderdi. Bu işgal sonucunda gösteriler bir süreliğine durmak zorunda kaldı. 

Yemen’de ise 32 yıldır Devlet Başkanı olan Salih, Ocak 2012’de seçimlerini yapılmasını sağlayarak görevini bırakacağını açıkladı. Fakat Yemen halkı Salih’in hemen bırakması yönünde ısrarlarını sürdürmeleri üzerine, Salih Meclis’ten olağanüstü hal ilan eden yasayı geçirerek iktidarı bırakmaya ne kadar niyetli olduğunu gösterdi. Yine de halk 18 Mart’taki gösteride kaybettikleri elli kişiyi anmak ve Salih’in gitmesinde ne kadar ısrarlı olduklarını göstermek amacıyla, Sana’da yaklaşık bir milyon kişinin katıldığı büyük bir miting düzenlediler. 

Suriye’de Beşşar Esad, isyan henüz Tunus’u sarmışken erken davranarak ‘reform’ sözü vermiş ve bir süre sonra reformlarını yerine getirmeye alıştı. Fakat Suriye halkı reformların sürmesi için eylemlerine devam etti. Dera kentinden başlayarak altı kente yayılan gösterilerde halk eski lider Hafız Esad’ın heykellerini yıkarak bu rejimi istemediklerini gösterdiler. Ama akabinde devletin sert müdahalesiyle karşılaştılar.

Her ne kadar Beşşar Esad, babası Hafız Esad’ın aksine Batı’ya yakın bir siyaset izlese de devlet kademelerinde kemikleşmiş Baasçı kadrolar ve dünyaya nam salmış El Muhaberat reformların önündeki en büyük engeller. Nitekim Beşşar’ın “Öldürülseniz bile göstericilere ateş açmayacaksınız” talimatına karşın bugüne kadar yaklaşık yüze yakın insanın ölmesi aradaki gerilimin en büyük göstergelerinden biri. Çözümü yükselen halk hareketinin gücü ve örgütlülüğü belirleyecek. 

Libya Müdahalesi

Libya… İsyan ateşinin en çok alevlendiği yer. Bingazi merkezli başlayan isyan hareketi bütün Libya’yı sarmış, Kaddafi’yi Trablus’a sıkıştırmıştı. Fakat Kaddafi güçlerinin karşı atağıyla muhalif güçler Bingazi, Tobruk ve Derne’ye gerilediler. Bunun üzerine muhalifler kurduğu geçici hükümeti ilk tanıyan ülkelerden Fransa’nın önderliğinde, NATO’nun güçleri hava saldırısına geçtiler. Bu saldırı öncesinde, Devrim Komitesi sözcüsü Abdelhafiz Ghoga’nın 28 Şubat Pazartesi günü söylediği şu sözleri duyurdu: “Libya’nın geri kalanı Libya halkı tarafından özgürleştirilmeli” diyerek yabancı müdahaleye karşı olduğunu belirtmişti. Ama hava saldırısının ardından “Stratejik bir hava saldırısı bizim reddettiğimiz bir dış müdahaleden farklıdır” diyerek yabancı müdahalenin sadece Kaddafi’ye olmadığını gösterdi. Benzer bir 180 derecelik dönüşü TC Başbakanı Erdoğan da gösterdi. 1 Mart 2011’de Almanya’da “NATO’nun Libya’da ne işi var? Ülkeler, halklarının kendi kaderlerini belirleme haklarına saygı duymalıyız” diyen Erdoğan, daha tezkere çıkamadan savaş gemilerini Libya’ya göndermekle kalmadı, operasyonun karargahının İzmir olması içi büyük çaba sergiledi.

Peki yaşam kalitesi indeksinde Afrika birincisi olan, kendisine yapılan saldırının öncüsü olan Fransa’nın lideri Sarkozy’nin seçim masraflarını karşılayan Kaddafi’nin Libya’sına neden müdahale gereksinimi duyuldu? Başta Obama olmak üzere (ki saldırının ön saflarında AB ülkeleri gözükse de ABD’nin bu konuda onlardan hiç de geride kalmadığını unutmamak gerek) NATO üyesi ülkelerin liderlerinin yaptığı demokrasiyi sağlama ve can kaybını önleme amaçlı müdahalesi ne kadar dürüstçe?

Libya başta petrol olmak üzere yer altı ve yer üstü kaynakları zengin olan bir ülke. Öyle ki ülke ekonomisi her yıl ortalama yirmi milyar dolar fazla vermektedir! Ayrıca Akdeniz’in orta kısmında oluşuyla stratejik bir konuma sahip. Başta Fransa, İtalya ve Almanya olmak üzere senelerdir milyar dolarlık silah satan Batılı ülkelerin Libya’ya müdahalesinin ardında yatan gerçeklerden biri de yükselen devrimci hareketlere set çekerek, olası Ortadoğu’daki işgal hareketlerine üs sağlamak. Fakat başta Alman solu olmak üzere ilerici (!) güçler bu gerçekleri görmeyerek ülkelerinin Libya’ya müdahaleye çağırdılar veya müdahalelerini desteklediler. Dolayısıyla müdahaleye karşı çıkmanın nedeni Kaddafi’yi savunmak değil, başta Libya olmak üzere isyan hareketlerin yayıldığı diğer ülkelere karşı olabilecek emperyalist işgale karşı çıkmaktır.

Batılı ülkelerin ‘demokratik’liklerine ve ‘dürüst’lüklerine gelince. Batılı ülkelerin, Arap devrimleri başlayana kadar Libya ile ilişkilerinin ne kadar iyi olduğunu (Sarkozy’nin seçim masraflarını Kaddafi’nin karşıladığını belirtmiştik) cümle alem tarafından bilinmektedir. Özellikle son dönemlerde IMF’nin önderliğiyle yapılan özelleştirmelerde en büyük payları Batı sermayesi almaktaydı. Petrol diğer önemli kaynakların üretimi ve dağıtımı yine Batılı sermaye gruplar tarafından yapılmaktadır. Libya’ya silah satışında yine batılı ülkeler ön sırayı kapmış durumda. Fransa 3 milyar dolar, İtalya ise 1,3 milyar dolarlık bir silah ticareti hacmine sahip Libya’yla. Böylece Fransa hava kuvvetlerinin, yaptıkları ilk hava saldırılarıyla kendi sattığı silahlarını vurduğunu ve bunun bedelini de Libya halkının ödediğini görüyoruz. Böylece Kaddafi’nin halkını katletmesini öne sürerek müdahale edenlerin, aslında Kaddafi’nin bu katliamları kendilerinin sattıkları silahlarla gerçekleştiğin görerek bu ülkelerin ne kadar ‘demokrat ve uygar’ ve ‘dürüst’ oldukları ortaya çıkmıyor mu? 

Wisconsin Başkaldırısı

Arap coğrafyasındaki isyanlara bir selam da ABD’den geldi. Wisconsin Eyalet Senatosu’nun toplu iş sözleşmesi haklarını yok etmek, sosyal güvenlik ve sağlık sigortası kesintilerini artırmak amacıyla çıkardığı yasalar emekçilerin direnişiyle karşılandı. Senato binalarını işgal ederek direnişe başlayan işçilerin isyan dalgası Ohio, İndiana, Oklahoma, Nebraska, Vermont gibi şehirlere sıçrayarak ülke çapında dayanışmaya da yol açıyor. Fakat Amerikan burjuvazisi kendi ülkesindeki bu isyana karşı acımasız olacağını göstermeye başladı. Nitekim Wisconsin valisi Scott Walker kamudan on iki bin işçi çıkarılacağını bildirdi. Dünyanın en zengin ikinci kişisi olan Warren Buffet “Tamam, bir sınıf savaşı var ama bu savaşı yapan benim sınıfım yani zenginler sınıfı ve savaşı biz kazanıyoruz” diyerek ortada “sınıfa karşı sınıf” savaşı olduğunu gözler önüne serdi. Diğer yandan Amerikalı emekçiler bu savaşın farkındalar ve direnişlerini yükselterek, Mısır’a gönderdikleri selamla bu kavganın hepimizin kavgasında olduğunu gösterdiler. 

Japonya ve Nükleer

Mart ayında dünyada gelişen diğer önemli bir olayda Japonya’da gerçekleşen 8.9 şiddetindeki depremdi. 11 Mart’taki depremde yaklaşık dokuz bin kişi hayatını kaybetti ve ölü sayısının yirmi bini bulabileceği belirtiliyor. Fakat depremin açtığı en büyük hasar Fukuşima Nükleer Santrali’nde gerçekleşti. Nükleer Santrali’nin hasar görmesi sonucu radyasyon Büyük Okyanus’a yayıldı ve oradan da bütün dünyaya yayılması bekleniyor. Bu olay bütün dünyada nükleer enerji üzerindeki sorgulamaları (tüp gazla karşılaştırılmayı değil! ) tekrar gündeme getirdi.

Ekonomik Kriz Devam Ediyor !

2008’de başlayan ekonomik krizin etkisi 2011’de de devam ediyor. Yunanistan sonra kriz etkisini Portekiz’de de gözle görülür şekilde göstermeye başladı. Euro S&P'nin Portekiz’in kredi notunu düşürmesinin ardından Portekiz Başbakanı Jose Socrates görevinden istifa etti. Portekiz’deki krizin etkisi tarihsel, coğrafi ve ekonomik olarak yakın ilişkide bulunduğu İspanya’yı hemen etkiledi. Kredi derecelenme kuruluşu Moody's 30 İspanyol bankanın kredi notunu düşürdü. İspanya Merkez Bankası, 12 bankanın 15.15 milyar Euro tutarında yeni sermayeye ihtiyaç duyduğunu açıklayarak kriz sırasının İspanya’ya geldiğini belirtti. İspanya’nın Euro bölgesi ülkelerinin yüzde 13’ünü oluşturması Avrupa’yı telaşlandırmaya başladı. Öyle ki sermaye sahipleri Euro sisteminin çökebilme ihtimalinden daha sık söz etmeye başladılar.

Arap coğrafyasında süren isyan ateşleri ve bunlara karşı başlayan emperyalist müdahaleler, Japonya’daki nükleer sızıntıya karşı yükselen çevreci tepkiler ile Yunanistan, İrlanda’dan sonra Portekiz’e ulaşan ve İspanya’ya sıçraması beklenen ekonomik kriz dünya gündeminin önümüzdeki süreçte çok daha hareketli olacağını gösteriyor.

23 Mart 2011 Çarşamba

Yeni Gün

Yine ve yeni bir 21 Mart’la doğa ve yaşam kendini küllerinden tekrar yarattı. Her dilde neredeyse “Yeni Gün” olarak adlandırılan bu günü anlamlı kalan birçok olay vardır halkların hafızalarında.

Nasıl ki kendini küllerinden yaratan her varlık gibi, insan da kendini küllerinden yaratırken geçmişiyle bir hesaplaşmaya, geçmişinden güç almaya gereksinim duyar. Bu gereksinimlerini, bir bilgeliğin duyarlığıyla, geçmişini ince ince işleyerek kazandığı bilgilerle ve düşüncelerle gidererek ilk aşamasını tamamlar.

Daha sonra düşüncenin ve bilginin maddi güç haline gelmesi süreci gelir. Ve bunu gerçekleştirmek için duyulan en büyük gereksinim de kuşkusuz cesarettir. Cesaret, baskı ve zülme dönüşmüş olan karşıt düşünceye karşı koymanın anlamını taşımakla birlikte, kendini yakıp küllerinden doğan bireyin varlığının da tüm çıplaklığıyla ortaya konmasının aracıdır.

Ve bu araçta oluştuktan sonra geriye bu aracın kamulaştırılması kalmaktadır. Düşüncemizle, bilgimizle, cesaretimizle oluşturduğumuz aracımızı, nasıl ki içinde yaşadığımızdan çevre ve toplumdan etkisinden bağımsız oluşmamışsa, onlardan bağımsız da var olamaz. Büyük halk kitlelerine ulaşırken de aracımız bizi yansıtır bir bakıma da. Ne kadar sesimiz dört duvardan duyulmasa da, ne kadar bir derviş olgunluğunun getirdiği mütevazilikle, gözleri tüketimin perdesiyle kapanmış olanlara görünmese de, milyonların yüreklerine sarsılmaz bir şekilde girecek kadar da büyüktür aracımız.

Düşünce ve bilgi, cesaret ve mütevazilikle gibi “üç” değerle oluşturarak, insanlığa hediye ettiğimiz bu araç, her 21 Mart’ta tekrar tekrar kendini yenileyerek ezilenleri, mazlumları ve emekçileri nihai zafere götürecek yolda aydınlanmayı sağlayacaktır.

Küllerimizden tekrar tekrar doğarak yarattığımız “Yeni Gün” hepimize kutlu olsun!

14 Mart 2011 Pazartesi

TC Gazetecilik Meslek Yüksek Bedel Ödeme Okulu

(Özgürlükçü Gençlik Web Sitesi)

Nedim Şener ve Ahmet Şık’ın gözaltına alınmasıyla Ergenekon davası tekrar gündeme geldi, fakat bu sefer medyayı daha doğrusu yazılı basını öne çıkararak.

Yazılı basın ortaya çıktığından bu yana gerek Türkiye, gerekse Dünya’da baskı altında oldu ve olmaya devam ediyor.  Başta Abdülhamit döneminden başlayarak faaliyetine başlayan baskı ve sansür, ilerleyen zamanlarda biçim değiştirerek varlığını devam ettirdi Türkiye’de.

1945 yılında Tan Gazetesinin basılmasıydı bu biçim değişikliğinin ilk versiyonu. Bu baskında yer alan Süleyman Demirel daha sonra yüksek devlet görevlerinde bulunacaktı, Aziz Nesin de kendi gazetesini yakmaktan cezaevinde !

Daha sonra Kürt gazetecilerin enselerinde kurşun olarak bulacaktık değişik bir versiyonunu, ve yahut 166 (yazıyla yüz altmış altı) yıl ceza almasıyla Vedat Kurşun’un. Sayısını bile hatırlayamayacaktık kapatılan Kürt gazetelerinin sayısını ve adlarını.

Metin’in kafasındaki morlukta ve Hrant’ın sırtındaki kurşunda bulacaktık o kirli, kanlı ellerini. Birinde cop, birinde bayrak tutarken!

Erol Zavar, Nevin Berktaş ve Toplumsal Özgürlük Gazetesi yazarları Oğuzhan Kayserilioğlu ve Tuncay Yılmaz’ı parmaklıklar arkasına atarak emeğin ve ezilenlerin sesini susturabileceğini sanarken görecektik değişik bir versiyonunu da.

Ve 21 Eylül komplosunun kanıt(!) ve yargılamalarını görmüştük baskı ve zulmün, yazılı basının dezenformasyon ve iftira biçimine bürünmüş baskı versiyonunu, emniyet ve adaletten önce!

Gazetecilik okumak istiyorsa çocuğunuz, önce kalmasını istediğiniz cezaevini seçin diyordu sosyal ağlarda paylaşılan düşüncelerden birinde. Sanırım önce ödeyeceği bedeli seçmesi gerekiyor gazetecilik okuyacak olan bu ülkenin gençleri. Fakat bu ülkenin gençleri 4 Aralık’ta Kabataş’ta, 16 Mart’ta Beyazıt’ta bedellerini ödüyorlar aydınlığın ve özgürlüğün ve ödeyecekler de. Ve gazeteciler yine yazacak bu gençlerin onurlu mücadelesini.

Gazeteler, düşüncelerin kitlelerin bilincine dönüşerek somut bir güç olmasında önemli araçlardan biridir. Ne zaman ki ezilenler bu aracı kullanmak istedilerse devrim ve demokrasi yolunda, yukarıda bahsettiğimiz baskı ve şiddet biçimlerini kullandı ezenler. Geçmişte olduğu gibi bugünde bize düşen gazetelerimize, gazetecilerimize sahip çıkmak. Bu da varoluşumuzun, direnmemizin ve mücadelemizin bir başka şekli değil mi?

8 Mart 2011 Salı

Pir Sultanlar Yaşıyor, Mücadele Sürüyor!

 (Özgürlükçü Gençlik Web Sitesi)

9 Kasım 2008’de Ankara, 8Kasım 2009’da da İstanbul’dan sonra 6 Mart 2011’de İzmir’de onbinlerce Alevi “Demokratik Anayasa ve Eşit Yurttaşlık” mitingiyle İzmir Gündoğdu Meydanını doldurdular.

Aleviler de, başta Kürtler olmak üzere AKP’nin (s)açılım politikalarından gerekli payı almışlardı. Bu pay doğrultusunda Devlet Bakanı Faruk Çelik’in yürüttüğü Alevi açılımı doğrultusunda Alevi çalıştayları yapılmıştı. Fakat Alevi örgütlerinin önemli bir kısmı çözüme dair önerilerinin bulunduğu dosyaları bakana bırakarak çalıştaydan çekilmiş, fakat Bakan kalan sağlar bizimdir minvalinden kalan örgütlerle Alevi açılımı hakkında görüşmeye devam etmişti. Nitekim bu çalıştaylardan sonra ortaya konan tek somut adım Madımak Oteli’nin kamulaştırılması oldu. Fakat diğer taraftan ‘Aile İmamlığı’ projesiyle AKP aslında bu sorunu çözmeye ne kadar meraklı olduğunu bütün aklı demokrasiye yetenlere ve ‘yetmeyenlere’ göstermiş oldu.

Senelerdir Alevilerin sığındığı kale olan CHP’de de durumlar farklı değil. Kürt ve Alevi olması nedeniyle Aleviler içinde de bir umut yaratan Kemal Kılıçdaroğlu, Kürt ismini kullanmadan Kürt sorunun çözmeye kalkışmasından daha beter bir şekilde ne Aleviden bahseder oldu ne de sorunlarından.

Böylece Aleviler ‘kendi göbek bağımızı kendimiz keseriz’ diyerek üçüncü defa meydanlara döküldüler. Miting alanını dolduran sloganlar da, önceki mitinglere göre Alevilerin artık bu sorunun sistem içinde veya sistem partileriyle çözüme ulaşabilme umudundan yavaş yavaş ayrıldıklarını işaret ediyordu.

Mitingte dikkati çeken diğer bir yön ise Alevi gençliğin durumuydu. Senelerdir CHP ve sistemin yarattığı pasifizmle savrulan Alevi gençliğinde bir uyanış, kendine gelişin imgeleri kendisini gösteriyordu. Bununla birlikte diğer sevindirici gelişme de ailelerin, senelerdir politikadan uzak tutmaya çalıştıkları gençlerle birlikte ve onların yanında olduklarını gösterir bir şekilde meydanları doldurmalarıydı.

Her ne kadar mitingte olumlu işaretler çok olsa da, bir o kadar da belirsizlik mevcuttu. Aleviler her ne kadar sorunun çözümü için sistem dışına dönmeye başlasa da, bu konuda hala şüpheleri çok fazlasıyla mevcut. Bu şüphelerin giderilmesinin yolu ise birleşik, aktif, mücadeleci ama Aleviliği ve Alevileri kendine bir kaynak olarak değil demokratik devrime giden yolda özörgütlülüğüyle mevcut olan bir müttefik olarak gören bir devrimci, sosyalist alternatif yaratmaktan geçiyor. Nitekim gerek geçmişin pasifizminden ve aile baskısından kurtulmaya başlayan Alevi gençliğini kazanmanın yolu da buradan geçiyor. Alevileri bir kaynak olarak görüp kullanmanın geçmişte Aleviler üzerinde büyük yara açtığını akıldan çıkarmadan, onları kendi öz varlıkları ile kabul edip bu doğrultuda politika ve eylemler sergileyerek demokratik devrime ve Sosyalizme giden yolda Pir Sultan’ın torunlarıyla birlikte yürümenin onuruyla mücadeleye devam edelim!

Encomienda'dan Luther'e: Parsellenmiş İktidar ve Direniş Doktrini

Encomienda, İspanya'nın Amerika kıtasında kurduğu ve yerlilerin dinî eğitim ile koruma karşılığında encomenderoya haraç ödeyerek çalıştı...