2 Ocak 2012 Pazartesi

Kürde Yine Zulüm, Kürde Yine İsyan Var!

(Toplumsal Özgürlük, Ocak 2012 sayısı)

Güç geçmiyor ki Kürt Özgürlük Hareketi’ne (KÖH) yönelik bir tutuklama, bir operasyon haberi duymayalım. Önce seçilmiş Kürt siyasetçileri, ardından Belediye Başkanları, avukatlar derken sıra basın emekçilerine geldi. Nitekim operasyonlar da benzer şekilde önce Kazan Vadisi’nde 36 PKK’linin ölümüne neden olurken, ardından “kaza” sonucu 35 Kürt köylüsünü canından etti. Devlet biri sivil diğeri askeri olmak üzere iki kanattan saldırılarına dur durak vermeden devam ediyor. 

“KCK”, Mele, Van 

29 Mart 2009 seçimlerinde DTP’nin büyük başarı kazanmasından sonra “KCK” adı altında başlayan operasyonlar ile ilk önce DTP’li meclis üyeleri ve belediye başkanları tutuklandı. Bu tutuklama furyası 1 Kasım 2011’de Büşra Ersanlı ve Ragıp Zarakolu’nun tutuklanmasıyla aydınlara, 26 Kasım’da başta Abdullah Öcalan’ın avukatları olmak üzere 34 avukatın tutuklanmasıyla avukatlara sıçramıştı. Nitekim “Sıra Kimde?” diye sorulurken 24 Aralık’ta, 36 gazetecinin tutuklanması soruya verilen cevap oldu. Daha sonra İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin “Resim yaparak, tuvale yansıtarak, makale yazarak teröre destek veriyorlar” diyerek sıranın sanatçılara geldiğine dair tüyosunu verdi. 

Son tutuklamalarla birlikte “KCK” tutuklularının sayısı beş bini geçmiş bulunmakta. AKP Hükümeti “Devlete alternatif bir yapılanmaya izin vermeyeceğiz” diyerek “KCK” tutuklamalarını meşrulaştırmaya çalışırken aslında vermek istediği mesajı alt metinde sunuyor “AKP’nin Kürdüne alternatif Kürt görmek istemiyorum!” Bununla da sınırlı kalmayarak BDP binasına girenden, alternatif Kürde selam verene kadar herkesi gözaltı ve tutuklama tezgahından geçirmeye çalışıyor. 

Bu saldırıların diğer bir ayağı ise “mele”ler. Özellikle KÖH’nin sivil Cuma namazları ve Kürtçe vaaz ile Kürt halkı içinde güçlü bir dinamiğe sahip olan din konusunda AKP’nin hegemonyasını kırması, AKP’nin bölgede hareket edebileceği alanı sınırlandırmıştı. Böylece mele hamlesiyle AKP kaybettiği alanı kazanmakla birlikte mevzisini güçlendirmek istemektedir. Ayrıca bu yolla Kürt halkı kontrol altına alınmak da istenmektedir. 

Sivil saldırıların en acımasızcası ise Van’da gerçekleşiyor. Depremin ardından günlerce ortada gözükme- yen devlet kendisini valiyi protesto eden depremzedelere gösterdi. Depremzedeler, “Evlerinize dönün” diyerek ikinci depremde onlarca kişinin ölümüne sebep olan valiyi protes- toya etmeye kalkışınca devletin alışkın oldukları yüzünü gördüler. 

Nitekim bu şiddetin dolaylı türünü de soğuk aracılığıyla görmeye devam ettiler. Başbakanın Van’ı afet bölgesi ilan etmeyerek “Ağustos’a kadar dayanın” demesiyle Vanlı çocuklar soğuğa dayanamayarak yeni yılı bile göremediler. 

Ayrıca toplanan yardım paralarının AKP’ye oy veren bölgelere gönderilmesiyle de Van halkı yine KÖH’nin ve devrimci-demokrat kesimlerin desteğiyle yaşam savaşı veriyor. 

Kürdün Katline Ferman 

Saldırıların askeri boyutu ise savaş hukukuna ve 90’lı yıllara rahmet okutacak şekilde devam etmektedir. Ardı ardına yapılan saldırılar, devletin öldürmek dışında hiçbir seçeneğinin olmadığını göstermektedir. 

Fakat bu saldırıların daha acımasızca ve zalimce kendini gösterdiği yer ise sivil halk. 29 Aralık 2011 günü her zamanki gibi kaçakçılığa çıkan Uludereli köylüler büyük bir katliama uğradılar. 19’u çocuk olmak üzere 35 Kürt köylüsü savaş uçaklarının bombardımanı sonucunda can verdi. Katliamdan yaralı olarak kurtulanların verdiği ifadelerden katliamın bilinçli ve planlı olarak yapıldığı ortaya çıkmaktadır. Nitekim katliamın “savaş hazırlıkları” kararı alan MGK’den saatler sonra yapılması da bir tesadüf olmasa gerek! 

Toplu katliamların yanı sıra bireysel infazlar da devam etmektedir. Uludere katliamının ertesi günü Diyarbakır’da sokak ortasında iki genç infaz edildi. Yılın ilk “4” gününde “6” Kürt asker intihar etti! 

AKP, başta ABD’nin yardımı olmak üzere içinde bulunduğumuz konjonk- türün sağladığı fırsattan yararlanmak için bütün şansını sonuna kadar kullanmaya çalışıyor. Suriye’ye karşı baskılarını ve yaptırımlarını artırarak gerçekleşmesi neredeyse kesinleşmiş bir Suriye müdahalesine hazırlanan AKP, Suriye’ye girerken arkasına bakmak istemiyor. Bundan dolayı başta ABD’nin istihbarat ve askeri yardımı ile Tarzanilerin (Talabani-Barzani) sessiz destekleriyle KÖH’yi bitirmek üzere seferberlik ilan etmiş durumda. 

Serhildan, Kardeşlik, Özgürlük! 

Kürt halkı yaşanan bu zulme ve katliamlara karşı tepkilerini başta bölge ve Türkiye olmak üzere dünyanın dört bir yanından gösterdi. Baskılara ve katliamlara boyun eğmeyeceğini belirten Kürt halkı serhildanlara hazırlanmakta. Van depremindeki şoven açıklamalarla birlikte Uludere katliamına karşı yaşanan sessizlik halklar arasındaki gönül bağını inceltmiş olsa da, halkların birlikte mücadelesi bu bağı kopmaz bir şekilde yeniden sağlamlaştıracaktır. Nitekim halkların özgürlüklerine kavuşmaları, birlikte yapacakları mücadeleye bağlı değil midir? 

6 Aralık 2011 Salı

Toplum ve Tarih

İnsan, yaşamın başlangıcından beri var olmaya çalışmıştır. Var olmaya çalışırken önüne çıkan engelleri aşmak için çeşitli araçlar, kurumlar, yapılar oluşturmuştur. Ve yüzyıllar, binyıllar süren bu çabaları birikerek bugünkü insanlığın mirasını oluşturmuştur.

Bu miraslardan en önemlilerinden biri de kuşkusuz toplumdur. İnsan, varoluşundan bu yana sürekli bir toplum içinde var olmuş ve var olmaya da devam edecektir. Peki toplum nedir? Toplum, birtakım insanlardan oluşmuş topluluktur. Peki toplum nasıl oluşur? Toplum başta kendisini oluşturan insanlar olmak üzere yaşadığı çevre, bulunduğu tarihsel ortamdan oluşur.

Toplumu oluşturan çevre ve tarihsel ortam nedir?

İnsan ilk önce yaşadığı toprağa, havaya kısacası coğrafyaya göre yaşamayı öğrenir. Daha sonra çevresinde bulunan insanları tanır. Bu insanlardan geçmişten gelen gelenek, görenekleri, davranış alışkanlıklarını yani tarihini öğrenir. Bunlarla birlikte yaşamasını sağlayacak, ihtiyaçlarını giderecek olan aletlerle tanışır, onları kullanmayı öğrenir. Ve son olarak da coğrafyayı, tarihi, aletleri diğer insanlarla kolektif (ortak) bir şekilde kullanmayı öğrenerek kendi tarihini yazmaya başlar. Ama bu tarih, alet keşfi ve kolektif aksiyon dünyanın her yerinde ve her toplumda aynı anda ve belirli bir sırayla oluşmamıştır.

Coğrafya

İlk insanlar yaşadıkları çevreden beslenerek hayatta kalmışlardır. Bu dönemde ağaçlardan ve topraktan topladıkları besinlerle beslenmişlerdir. Bu beslenme şekli de doğal olarak bağlı bulundukları coğrafyayla ilişkili olmuşlardır. Bu dönemde insanlar kolay şekilde beslenebildikleri coğrafyalarda ikamet etmişlerdir.

Alet

Daha sonra alet geliştirmeye başlayan insanlar doğanın nimetlerinden daha fazla yararlanmaya başlamıştır. Bununla birlikte daha önce gitmediği coğrafyaları gitmeye başlamış, doğayı daha derinden inceleyerek nimetlerinden daha da çok faydalanmaya başlamıştır.

Kolektif Aksiyon ve Tarih

İnsanlar doğadan yararlanarak yarattıkları bu zenginliklerin sonucunda çeşitli toplumlar oluşturmuştur. Bu toplumlar ve yarattıkları kolektif aksiyonla medeniyetler oluşturdular. Bu medeniyetler, kendileri gibi medeni olmayan yani barbar diye nitelendirdikleri toplumlarla savaşarak onları himayeleri altına almaya çalıştılar. Çoğu zaman bunda başarılı olsalar da, sonunda bu barbarlar tarafından yıkılarak yeni bir medeniyete ulaştılar. Ve bu savaşlar onların, yani toplumların tarihi oldular ve geleceklerine ışık tuttular.

Avcı-Toplayıcılık’tan Tarım’a

İlk olarak ağaçlardan ve topraktan yetişen bitkilerle beslenen insanlar, daha sonra doğadaki hayvanlardan yararlanmaya başlarlar. Bunun için çeşitli av aletleri icat ederler. Fakat hayvanların yakalanması için bireysel çaba yeterli değildir. Bunun için kolektif bir çaba gereklidir. Böylece insanlar bir araya gelmeye başlayarak toplumu oluşturmaya başlarlar. Nitekim toprağı sürmeyi öğrenerek (bu öğrenmeyi kadınlar sağlamışlardır) topraktan daha fazla yararlanmaya başlayan insanlar, toplumlarını giderek genişletmeye başlamışlardır. Bu genişleme sonucunda diğer toplumlarla iletişime geçmişlerdir. Bu iletişim zamanla savaşa dönüşmüş ve bu savaşlar ilk olarak diğerlerine göre daha iyi örgütlenmiş toplumların zaferleriyle sonuçlanmıştır. Bu savaşların sonucunda da barbarlar medeniler tarafından köle olarak alınarak çalıştırılmaya başlanmıştır.

Köleler, büyük oranda topraktan geçimini sağlayan bu toplumlarda tarımda çalıştırılmaya başlanmıştır. Böylece bu köle sahipleri, köle sahibi olmayan ve kendi tarlalarında kendileri çalışanlara göre daha zengin olmaya başladılar. Bu zenginlik arttıkça daha fazla toprak sahibi, yönetimde de daha fazla söz sahibi olmaya başladılar. Örneğin Roma’da “patrisyen” adı verilen sınıf köle sahibi olan sınıftı. Bu sınıftan insanlar, Roma Senatosu’nda söz sahibiydiler. Köle sahibi olmayan ve kendi topraklarında kendileri çalışan sınıf ise “pleb” sınıfı idi. Bu sınıftan insanlar da değil Senato’da söz sahibi olmak, Roma vatandaşı olmaları bile zordu. Nitekim bu durum köle sahibi olmayan sınıflarda gitgide yoksullaşmaya yol açtı. Böylece köle sahipleri sadece savaşlarda değil, aynı zamanda fakirleşen pleblerden de köle sahibi olmaya başlamıştı. Bu durum toplumda bir tarafta köle sahipleri, diğer yanda ise kölelerin fazlalaşmasına yol açtı. Bunun sonucunda bu toplumların örgütlülükleri zayıflamıştı. Bu sırada tekrar güçlenmeye başlayan ve medenilere göre eşitliklerini ve kardeşliklerini koruyan barbar toplumların insanları, bu medeni toplumlara, onların zenginliklerinden yararlanmak için, tekrardan saldırılara başlamıştı. Zaten sınıflar arasındaki zıtlığın keskinleşmesiyle zayıflamış olan köleci toplum bu saldırılarla birlikte yok olma noktasına gelmişti. En sonunda da barbarlar ‘köleci’ medenileri yenerek medeniyetlerine son verdiler. Ve “Toplumsal Devrim”i gerçekleştirerek yeni bir çağ açtılar.

Beylerden Kapitalistlere

Kendilerini köle yapan medenilerin medeniyetlerini deviren barbarlar, bu medeniyetleri kendi gelenek-göreneklerine göre yorumlayarak kabul etmişlerdir. Bu süreçte barbar akınlarından kaçanlar ise büyük toprak beylerine sığınmışlardır. Bu beylerde giderek etkinliğini artıran Papa’ya bağlıydı. İsa peygamberin ölümüyle birlikte Hristiyanlık özellikle Avrupa’da giderek yayılmaya başlamıştı. İlk kez ortaya çıktığında Hristiyanlık, kölelere özgürlük ve bütün insanlara da eşit büyüklükte toprak sahibi olmayı vaat ediyordu. Böylece başta köleler olmak üzere kendi emeğiyle geçinen emekçileri yanına çekmeye başlamıştı. Her ne kadar Roma İmparatorluğu Hristiyanları zor, baskı ve ölümle engellemeye çalışsa da başarılı olamadı ve Hristiyanlık yayılmaya devam etti. Ama Roma İmparatorluğu da bu duruma daha fazla yabancı kalmayarak Hristiyanlığı resmi dini olarak kabul etti. Böylece Hristiyanlığı köle ve yoksulların eşitlikçi, özgürlükçü ütopyasından ayırarak, kendi baskı ve sömürü aracının bir aleti olarak kullanmaya başladı. Nitekim Roma İmparatorluğu’nun barbar akınları sonucunda yıkılmasıyla Hristiyanlık, toprak beylerinin yanına kaçan insanların üzerindeki etkisini daha da arttırdı. Avrupa’da tek merkezi gücün Roma’daki Papalık kurumunun olmasıyla birlikte bu etki en üst düzeye çıktı. Aynı şekilde başta Anadolu olmak üzere Ortadoğu ve Kuzey Afrika’ya egemen olan Osmanlı İmparatorluğu’nda da padişahın aynı zamanda halife olması nedeniyle burada da dinin egemenliği üst düzeydeydi.

Dinin bu kadar egemen olmasında siyasi durumdan daha etkili olan ekonomik durumun etkisi vardı. Toprak beylerinin yanına sığınan insanlar kölelikten kurtulmuşlardı ama hayatta kalmak zorundaydılar. Ve toprak beylerinin yanlarında çalışmaya başladılar. Bu topraklarda çalışanlar, elde ettikleri ürünlerin bir kısmını kendilerine alırlarken büyükçe bir kısmını ise beylerine vermekteydiler. Fakat emekçiler aynı zamanda bu toprağın demirbaşlarıydılar. Yani toprak beyi toprağını başkasına sattığı takdirde emekçi, başka bir toprakta çalışamazdı. Bu toprakta, toprağın yeni sahibi için çalışmak zorundaydı. Nitekim bu zorunluluğu da toprakların büyük kısmına Tanrı adına sahip olan Papa veyahut Allah adına hepsine sahip olan Padişah belirliyordu. Fakat bu düzene karşı emekçiler sessiz kalmıyorlardı. Dinin egemen olmasından dolayı emekçiler tepkilerini mezhepler aracılığıyla gösteriyorlardı. Hristiyanlığın etkili olduğu yerlerde Münzerciler, İslamiyetin egemen olduğu yerlerde Aleviler emekçilerin eşit, özgür ve sömürüsüz yaşam isteklerini dile getiriyor ve isyan bayrağını açıyorlardı. Fakat bu isyanlar kimi zaman zafer kazansa da sonunda kaybediyorlardı.

Bir yanda sömürüye karşı emekçiler ayaklanırken, diğer yandan da sömürenler bu isyanları başka kanallara akıtmaya çalışıyorlardı. Bu nedenle Papa Doğu’nun zenginliklerini anlatarak emekçileri İslama karşı, Padişah da Cihad çağrısı yaparak Hristiyanlığa karşı savaşa çağırıyordu. Bunun sonucunda Haçlı Seferleri düzenleniyor, Viyana kapılarına dayanılıyor, ama olan hayatını kaybeden emekçilere oluyordu.

Bu savaşlar sadece askeri alanda olmuyordu. Osmanlı’nın İpek Yolu’nu ele geçirmesiyle birlikte Avrupalılar yeni ticaret yolları keşfetmek zorunda kalmıştı. Bu keşifler coğrafi keşiflerle birlikte teknik gelişmelere de yol açmıştı. Bu gelişmelerle birlikte liman kentlerinde ticaret gelişmeye başlamış, tüccarlar ve tefeciler para biriktirerek sermaye oluşturmaya ve burjuva sınıfını oluşturmaya başlamışlardı. Kelime anlamı olarak şehirde yaşayanlar anlamına gelen burjuva da, burjuva sınıfını da yani burjuvazi böyle oluşmuştu. Böylece burjuvazi biriken sermayelerini, şehirde çalışmakta olan birçok zanaat ustasını bir araya getirip manifaktür kurarak, onların emeğini sömürerek çoğaltmakta kullandılar. Daha önce şehirdeki küçük atölyelerinde ‘lonca’ olarak örgütlenerek geçimlerini sağlayan zanaat ustaları böylece aralarındaki dayanışmayı terk ederek ya zengin olup diğer ustaları çalıştırmaya ya da diğer ustalarla birlikte burjuvanın sömürüsü altında çalışmaya başladılar. Bu sırada burjuvaların sermayelerinin artmasıyla rekabet edemeyen toprak sahipleri, çareyi topraklarını bu sermayeye açmakta buldu. Böylece toprak beyleri topraklarında çalışan emekçilerin hem angaryasından kurtulmuş oluyorlardı hem de kısa zamanda daha çok paraya sahip oluyorlardı. Böylece topraklarından atılan emekçilerin şehre gelmesiyle şehirdeki emekçi nüfusu artıyordu. Bu da burjuvalara manifaktürde çalışan emekçilere daha az ücret ödemelerini ve emeklerini daha da çok sömürmelerini sağlıyordu. Böylece burjuvazi  emekçilerin yarattıkları daha fazla “artı-değer” ile sermayelerini büyütmeye devam ettiler. Nitekim sermayelerini büyütmeye devam eden burjuvazini gözünü doğal olarak iktidara dikmişti. Çünkü toprak beylerinden oluşan dağınık ve düzensiz sistemler sermayesini daha da artırmasının önünde engeldi. Bunun için kendi iktidarını, kendi devlet biçimini ve toplumunu yani cumhuriyeti, ulusu, milleti yaratmaktı zorundaydı ve bu ancak devrim ile “Sosyal Devrim” ile mümkündü. Bu devrimlerin ilki 1648 yılında İngiltere’de gerçekleşmiş ve burjuvazi iktidara geçmişti. Fakat insanlığa damgasını vuran ve toprak beylerini bir daha dönmemek üzere tarihin çöplüğüne gönderen devrim 1789’da Fransa’da gerçekleşmiş ve burjuvazi iktidara gelmişti.

Zorunluluktan Özgürlüğe

Burjuvazi iktidara gelirken başta işçiler olmak üzere bütün ezilen kesimlere özgürlük, kardeşlik ve adalet vaat etmişti. Fakat bu vaatlerin gerçek olmadığı kısa sürede anlaşıldı. İşçi sınıfı üzerindeki baskı daha da arttı. Yaşamak için işçilerin çalışmak zorunda olması, kapitalistlerin birbirleriyle rekabet edebilmeleri için daha fazla kâr elde etme zorunluluğuyla birleşince ortaya insanlık tarihinde görülmemiş baskı, zulüm ve sömürü ortaya çıktı. Küçük yaşta çocuklar, hamile kadınlar çalıştırılmaya başlandı ve bunların birçoğu da çalışırken öldüler. Genç insanlar 16-18 saate varan çalışma sürelerinde çalıştırıldılar. Fakat bu böyle gitmedi. Özellikle İngiltere’de Çartist hareketle başlayan işçi sınıfı hareketi başta 8 saatlik çalışma süresi, daha sendikalaşma olmak üzere mücadelesiyle birçok kazanım elde etti. İşçi sınıfı hareketi İngiltere’den diğer Avrupa ülkelerine sıçradı. Bunun sonucunda işçi sınıfının ilk uluslar arası örgütü olan  Uluslararası İşçiler Derneği (I. Enternasyonal) 28 Eylül 1864’te Londra’da kuruldu. İşçi sınıfı, bununla da yetinmeyerek 1871’de Paris Komünü’nü kurarak iktidara geldi. 18 Mart 1871’de kuruluşunu ilan eden komün başta Fransa burjuvazisi olmak bütün Avrupa burjuvazisine korku salmıştı. Nitekim işçi sınıfının ilk iktidara deneyimi olan komün 73 gün dayanarak 28 Mayıs 1871’de son buldu. Fakat işçi sınıfının mücadelesi devam ediyordu. Bu dönemde Marx ve Engels’in teorik ve pratik katkılarıyla işçi sınıfı daha da güçlenmiş ve geçmiş deneyimlerden derslerini çıkarmıştı. Bu sırada kapitalistler sadece kendi ülkelerini değil, başta Afrika olmak üzere dünyanın kalan yerlerini sömürmek için bir yarışa başlamışlardı. İlk önce davranan İngiltere ve Fransa dünyanın büyük bir çoğunluğunu sömürgesi altına almıştı. Bu iki ülkeye göre geç kalan Almanya ise bu paylaşım savaşında alabildiğini almaya çalışıyordu. Nitekim bu paylaşım savaşları daha büyük çapta bir savaşa, 1. Emperyalist Paylaşım Savaşı’na (1.Dünya Savaşı) neden oldu. Fakat bu savaş sırasında işçi sınıfı, kapitalistlerin paylaşım savaşına razı olmadığını göstererek Lenin önderliğinde 24 Ekim (miladi takvime göre 6 Kasım) 1917’de Rusya’da Ekim Devrimi’ni gerçekleştirdi. Bu devrim başta işçi sınıfı olmak üzere bütün ezilenlere, sömürülenlere ışık oldu. Bu ışık 2. Emperyalist Paylaşım Savaşı sırasında Hitler tarafından söndürülmeye çalışılsa da, işçi sınıfının büyük direnişiyle daha da güçlü bir şekilde ışıldamaya devam etti. 2. Emperyalist Paylaşım Savaşı sonrasında dünya halklar ayağa kalkarak sosyalizme yürümeye başladılar. 1949 yılında Mao’nun önderliğinde Çin Halk Cumhuriyeti kurularak Çin’de sosyalizmin inşasına başlandı. Ernesto Che Guevera ve Fidel Castro’nun önderliğinde Küba halkı 1 Ocak 1959’da devrimi gerçekleştirdi. Vietnam halkı da Ho Chi Minh önderliğinde 8 yıl Fransa’ya, 21 yıl ABD’ye karşı savaşarak Sosyalist Vietnam’a ulaştılar. Dünyanın diğer ülkeleri de sosyalizm ve devrim mücadelelerini sürdürerek insanca yaşanılabilir bir dünyanın, özgürlüğün mümkün olduğunu bütün insanlığa gösterdiler ve başta Küba, Venezuela’da olmak üzere göstermeye devam ediyorlar.

Tarih, toplumların savaşmasından, barışmasından, paylaşmasından, dayanışmasından, zulümlerinden oluşur. Kimi zaman savaş ve zulüm üstün gelse de, çoğu zaman barış, paylaşma ve dayanışma galip gelmiştir. Buz kırılmış, yol açılmıştır. Eşitlik, kardeşlik ve özgürlüğün hâkim olacağı bir dünya bizi beklemektedir.

1 Aralık 2011 Perşembe

Durmak Yok Saldırıya Devam

(Toplumsal Özgürlük, Aralık 2011 sayısı)

Türkiye Cumhuriyeti, 88. yılına büyük biraderin emri, ustanın uygulamasıyla sonuca ulaşan “renkli devrimi” ile girdi. Tabii bu “devrim”in sonucu biz emekçiler ve ezilenler için daha fazla baskı, daha fazla sömürü ve daha fazla zulüm demek. 

Daha Fazla Çalış, Daha Az Yaşa 

12 Haziran Milletvekili Genel Seçimini kazanmasıyla birlikte işçi sınıfına yönelik saldırılarına kaldığı yerden hız vererek devam eden AKP Hükümeti, kıdem tazminatı tartışmaları bitmeden mesai saatlerini günde- me getirdi. Geçen sene “İşçiler gerekirse 16-18 saat çalışacak” sözüyle fikrini dilen getiren Enerji Bakanı Taner Yıldız “Güneş ışığından daha fazla yararlanmak için işe erken başlamalıyız” diyerek bu fikrinin nasıl uygulamaya geçirileceğini de ortaya koydu. Bu niyet, sermayenin işçinin tüm zamanını, yaşamının her anını istediğini gösteriyor. 

İktidara geldiği günden beri sermayenin çıkarları doğrultusunda hareket eden AKP Hükümeti, “güncelleme” adı altında doğalgaz ve elektriğe yaptığı zamlarla da emekçileri günden güne yoksullaştırıyor. 

Finans-kapitalin AKP eliyle yaptığı saldırılar işçilerle sınırlı kalmayarak kamu emekçilerine de uzanıyor. 657 sayılı yasanın eskidiği söylenerek kamu emekçilerini esnek, güvencesiz çalışmaya zorlayacak yeni bir yasanın hazırlığı yapılmakta. 

2008 kriziyle birlikte sermaye sınıfı emekçilere yönelik saldırılarını arttırırken, emekçiler de bu saldırılara genel olarak yerellerde verdikleri direnişlerle karşılık verdi. Fakat sermayenin bu saldırılarını püskürtmek için bu yerel direnişleri genele yayarak, sermayeye hak ettiği cevap geniş çaplı bir direnişle verilmelidir. Bunun için de komünist/devrimci güçlere birleşik bir mücadele hattı kurma görevi düşmektedir. 

Ya Benimsin ya da Benimsin 

AKP’nin saldırıları emekçilere olduğu kadar Kürt halkına karşı da dur durak bilmeden devam ediyor. Kazan Vadisi’nde 36 PKK’linin öldürülmesi, KCK operasyonu adı altında Prof. Dr. Büşra Ersanlı ve yayıncı Ragıp Zarakolu’nun tutuklanması, bu saldırıların şiddetinin artarak devam ede- ceğini gösteriyor. Ayrıca Başbakan’ın “KCK’yı destekleyenler kendilerini gözden geçirsinler” sözleri bu saldırıların devrimci/demokrat kesimlere de uzanacağına işaret ediyor. Böylece AKP yanına çekebildiği Kürtleri ve demokratları (!) kendisine boyun eğdirerek, çekemediklerini de tutuklama, baskı yoluyla teslim almaya çalışmakta. 

Bütün bu saldırılarla birlikte; Van depremiyle açığa çıkan milliyetçi histeri, devletin geç gelen yardımları (!), sermayenin kâr ve rant hırsı sonucu yaptığı çürük binaların altında kalarak yüzlerce insanın can vermesi devrimci/demokrat güçlere Halkların Demokratik Kongresi’nin mücadelesini büyütme görevini veriyor. 

Katli de Tecavüzü de Vaciptir 

AKP’nin olağanlaştırdığı sömürü ve şiddetin somut olarak yöneldiği en önemli toplumsal kesimlerden biri de kadınlar. 13 yaşındaki N.Ç.’ye tecavüz ettikleri iddiasıyla 2003 yılından bu yana yargılanan 26 kişi hakkında Yargıtay 26 kişinin N.Ç.’nin ile onun rızasıyla birlikte olduğuna karar verip cezalarında indirime giderek serbest bıraktı. Bunun üzerine gösterilen tepkilere karşı kararı veren yargıcın “Yasalara ve vicdanımıza uygun bir karar verdik” sözleri de devletin yasasını, vicdanını ve cinsiyetini orta- ya koyuyor. 

Kadın cinayetlerini, tecavüzleri yasalarına ve vicdanına uygun bulan devlete karşı kadın mücadelesi önemini, 

haklılığını ve gücünü arttırarak devam ediyor. 

Doğa da Benim Kolluk Kuvvetleri de 

Sermayenin sömürüsü yönünü işçi ve emekçilerden sonra doğaya yöneltmiş durumda. Nükleer santraller ve HES’lerle Anadolu insanının yaşamına ve doğasına göz diken sermaye, her yerde yerel halkın direnişiyle karşılaşıyor. Doğasını ve yaşamını savunmak için sabaha kadar nöbet tutan Solaklı Halkına devletin kolluk kuvvetleri kadın ve çocuk demeden saldırıyor, Gerze’de büyük bir direniş sergileyen 6 kişiyi de tutuklayarak bu direnişi kırmaya çalışıyor. Fakat Karadeniz halkı büyük bir direniş gerçekleştirerek bu saldırıları “şimdilik” geri püskürt- müş durumda. Sermayenin doğayı talan etme saldırısına, doğa dostu güçlerle komünist güçlerin ortak bir direniş örgütleyerek karşılık vermeleri gerekiyor. 

Genç Sen’in kapatılmasıyla öğrenci gençliğe yönelik saldırılarına hız veren sermaye, YÖK’ü yeni sömürüsüne uyacak şekilde değiştirerek paralı ve gerici eğitim sistemini gençliğe reva görmeye devam ediyor. Öğrenci gençliğin mücadelesi, kendisine geleceksizlik, işsizlik, paralı ve gerici eğitim sunan sisteme karşı cevabını örgütlü ve birleşik mücadelesiyle verecektir. 

Ya Direniş Ya Direniş 

Sermaye kurduğu sistemle işçileri, emekçileri, halkları, inançları, doğayı, kadınları ve gençliği esir alıyor. Buna karşı direnenleri ise AKP Hükümeti ve kolluk güçleriyle bastırmaya çalışıyor. Sermayenin bu saldırılarına karşılık vermenin, eşit, özgür, sömürüsüz, sınıfsız ve sınırsız bir dünya kurmanın yolu sistem karşıtı güçlerle ortak, birleşik bir mücadele hattı kurmaktan geçiyor. 


1 Ekim 2011 Cumartesi

Kara Kıta Yine Hedef Tahtasında

(Toplumsal Özgürlük, Ekim 2011 sayısı)

30.218.000 km2’lik yüzölçümüyle dünyanın en büyük kıtalarından olan Afrika’nın, başta petrol, elmas, bakır, kakao gibi zenginliklere sahip olmasına rağmen, yoksulluk kader gibi yakasına yapışmış durumda. Öyle ki kara kıta, kendisine adını veren Romalılardan bu yana aynı kaderi yaşamaya devam ediyor. 19. yüzyıla kadar köleliğin hakim olduğu kıta, 1884-1885 yıllarında yapılan Berlin Konferansları ile Avrupalı devletler arasında bölüşülmüştü. 20. yüzyıldaki ulusal kurtuluş hareketleriyle bir nebze de olsa nefes alabilmeyi başaran kara kıtanın kapitalist devletler tarafından paylaşılması ve sömürülmesi, Sovyetler Birliği’nin yıkılmasıyla hızlandı. 

Çin ve ABD Hamlelerini Yapıyor 

Afrika’ya hamlelerini hızlandıran devletlerin başında, küresel güç olarak hızla yükselen Çin geliyor. Giderek artan enerji ihtiyacını giderebilmek için başta Angola ve Sudan olmak üzere büyük petrol rezervleri bulunan ülkelerle işbirliğini geliştiriyor. Bu ülkeler arasında Çad, Libya, Nijerya, Gabon da bulunmakta. Çin’in Afrika ülkelerinden aldığı petrol 2004 yılında ithal ettiği toplam petrolün yüzde 20’sini oluştururken bugün yüzde 40’lara ulaşmış durumda. Ayrıca Afrika ile olan ticaret hacmi de 100 milyar doları aşmış bulunmakta. Bunun yanı sıra Çin bu ülkelerin altyapı ihtiyacını gidermekte, genç kuşağı da Çin’deki üniversitelerde eğitmekte ve bu ülkelere kredi sağlamaktadır. 

Çin’e karşılık ABD de kendi hamlelerini yapmakta. Bu doğrultudaki önemli adımlardan biri, Afrika’da AFRICOM’u kurmasıdır (2007). AFRICOM’un amacının İslamcı terör örgütlerine karşı savaşmak ve Afrika ülkelerini demokrasiye kavuşturmak olduğu belirtilse de, asıl amacın Çin’in yayılmasını önlemek ve kıtadaki ABD nüfuzunu artırmak olduğu bellidir. Nitekim açıklarında petrol olduğu bilinen Sao Tome ve Principe’ye donanma üssü kuran ABD, Fas ve 

Liberya’ya da üs kurmaya hazırlanıyor. Diğer taraftan da ABD ordusu Senegal, Nijerya ve Güney Afrika gibi ülkelere askeri eğitim veriyor. Ayrıca ABD, Obama’nın Afrika kökenli olma- sını da kullanarak Afrika halkları üzerinde etki kurmaya çalışmaktadır. 

AB ve Türkiye Pusuda 

Afrika’yı paylaşma konusunda Çin ve ABD’nin ardından AB gelmektedir. Son 30 yılda Afrika’ya yapılan yardımın yüzde 60’ını karşılayan Avrupa, 2007 yılında Lizbon’da yapılan Avrupa Birliği-Afrika Zirvesi’yle Afrika’ya olan hamlelerini sıklaştırmaya başladı. AB Nijer’e 87 milyon, Angola’ya 150 milyon Euro yardımda bulunarak bu ülkelerin enerji zenginliğinden faydalanmaya çalışmakta. Diğer yandan AB’nin, sömürgeci dönemde Fransa’nın egemen olduğu Tunus ile Cezayir, İtalya’nın egemen olduğu Libya ve İngiltere’nin egemen olduğu Mısır’ın bulunduğu Kuzey Afrika’ya olan ilgisi devam etmekte. 

Nitekim Libya’ya yönelik operasyona ilk başta İtalya karşı çıksa da Fransa’nın bastırması ve ilk askeri hamleyi yapmasıyla AB Libya operasyonunda başrolü oynadı. Bu başrolü karşılığında ise Libya petrolünün yüzde 35’ini kaptı. Keza Cezayir’den gelen doğalgaz da AB’nin kışın donmaması için büyük bir önem taşımakta. Ayrıca AB’ye olan göçün büyük oranda Kuzey Afrika’dan olması da, AB’nin güvenlik gerekçesiyle bölgeyle ilgilenmesine neden oluyor. 

Kendisine verilen Neo-Osmanlı rolüyle, Ortadoğu’nun yanı sıra Afrika’ya da yönelen Türkiye’nin de kıtada önemli bir gücü bulunmakta. Afrika ülkeleri ile ticaret hacmi 20 milyar Dolara yaklaşan Türkiye, Afrika’da 2009 yılından bu yana 19 yeni büyükelçilik açtı. Türk ordusu da Cezayir, Gana gibi ülkelere askeri eğitim vermekte. Diğer yandan da Gülen Cemaatinin açtığı okullarla hamlelerini genişleten Türkiye, Müslüman ülke kimliğini öne çıkartarak hamlelerine meşru bir zemin sağlamaya çalışıyor. 

Afrika’nın Çabaları 

Bütün bunlara karşı Afrika ülkelerinin de birlik oluşturma çalışmaları sürdürmekte. Bugün kıtadaki ülkelerin siyasi birliğini sağlamak amacıyla Afrika Birliği, ekonomik kalkınmalarını sağlamak amacıyla da Afrika Kalkınma Bankası bulunmaktadır. Bu örgütlenmelerle tek pazar, parasal birlik ve siyasi entegrasyon hedeflenmektedir. Nitekim 2011 yılının ilk yarısında Zambiya, Etiyopya, Gana, Mozambik, Nijerya, Ruanda gibi ülkelerin büyüme oranlarının yüzde 6,5’in üzerinde olması, bu örgütlenmelerin kısmen başarılı olduğunu göstermektedir. 

Öte yandan Somali büyük bir açlıkla karşı karşıya. Son 60 yılın en büyük kıtlık felaketiyle karşı karşıya olan Somali’ye bugüne kadar yapılan yardımların yeterli olmadığı, açlıktan ve kötü yaşam koşullarından ölümlerin süreceği belirtilmekte. Yüzlerce yıldır uygulanan sömürgeci/emperyalist politikaların yanı sıra, özellikle 1980 sonrasında uygulanan IMF yapısal uyum programı, bu açlık durumunun en önemli nedenlerinden biridir. 

Bir yandan petrol çıkararak, altyapı yatırımları yaparak ekonomik olarak bölgeye hâkim olmaya çalışan Çin, diğer yandan üsler kurarak askeri olarak bölgeye yerleşmeye çalışan ABD, öte yanda ise tarihsel bağlarını kullanarak bu ikili arasından sıyrılmaya çalışan AB ve Türkiye. Kıta bu güçlerin arasında bir savaş alanına dönmüş durumda ve bu durum gelecekte kıtadaki tansiyonun yükseleceğini göstermekte. 


1 Haziran 2011 Çarşamba

Filistin’e Baharı Getirecek Olan Halkın Birleşik Mücadelesi

(Toplumsal Özgürlük, Haziran 2011 sayısı)

Arap Baharının getirdiği esintiler Ortadoğu’da etkilerini sürdürmeye devam ediyor. Yemen ve Suriye’de iktidar karşıtı gösteriler egemenlerin her türlü baskı ve zulmüne karşı devam ederken, diğer taraftan Ortadoğu’nun kanayan yarası Filistin’de El Fetih ile Hamas 4,5 yıllık savaşın ardından Batı Şeria ve Gazze’nin yönetimini tek hükümet altında toplayacak uzlaşma anlaşmasını imzaladılar. 

Hamas-El Fetih Anlaşması 

Yapılan anlaşmayla El Fetih ve Hamas birlikte geçici hükümet kurarak, Filistin’i gelecek yıl gerçekleştirilecek devlet başkanlığı ve parlamento seçimlerine taşıyacaklar. 2006 yılında yapılan seçimlerden Hamas büyük bir zaferle çıkarak yönetime gelmişti. Fakat İsrail’in baskı ve kışkırtılmaları sonucunda El Fetih ve Hamas arasında çatışmalar çıkmış, bunun sonucunda El Fetih Batı Şeria’da, Hamas da Gazze’de kendi yönetimini kurmuştu. Şimdi 2006 yılından beri yapılmayan seçimlerin yapılması planlanmaktadır. 

Bu anlaşmanın imzalanması İsrail tarafından “barış” sürecine vurulmuş ağır bir darbe olarak nitelendirilirken, Arap ve Filistin kamuoyunda büyük bir sevinçle karşılandı. İslam Konferansı Teşkilatı da anlaşmayı destekledi. 

Diğer yandan, bu anlaşmanın imzalanmasına ev sahipliğini ise Mısır’ın başkenti Kahire yaptı. Mübarek yönetiminin gitmesinin ardından oluşan yeni Mısır’ın Ortadoğu’daki politikalarının değişik olacağına dair ilk sinyalleri veren bu adım, Mısır’ın önümüzdeki süreçte Ortadoğu’daki politik süreçlerde daha fazla inisiyatif alacağını gösteriyor. 

Bu anlaşmayla birlikte, Mübarek sonrası Mısır’ın büyük ihtimalle yeni firavunu olacak olan Müslüman Kardeşler ile Hamas’ın küresel oyun sahasına çekilmesi hedeflenmektedir. Nitekim önümüzdeki Eylül ayında BM Genel Kurulu’nda El Fetih’in kontrolündeki Filistin Yönetimi’nin tek taraflı olarak Filistin’in “bağımsızlığı”nı ilan etmesi ve bazı devletlerce de bunun kabul edilmesi bekleniyor. Hamas da bu sürecin dışında kalıp tecrit olmamak için, geçtiğimiz Eylül ayından itibaren başta El Fetih olmak üzere diğer Filistinli örgütlerle görüşmeler yaparak adımlarını sıklaştırmıştı zaten. Fakat bu anlaşmanın imzalanmasında, Hamas ve El Fetih’in kendi iç ve dış zorunlulukları kadar önemli olan diğer bir faktör ise 15 Mart eylemiyle kendini gösteren Filistin halkının birlik ve mücadele isteği ile Filistin Halk Kurtuluş Cephesi’nin (FHKC) yükselişidir. 

15 Mart Eylemi 

Filistinli gençlik grupları, Filistin’deki bölünmüşlüğe son vermek amacıyla 15 Mart’ta Gazze ve Batı Şeria’da barışçıl bir eylem çağrısı yaptılar. Bu gençlik grupları, bütün Filistinlileri birleştirecek Filistin Ulusal Konseyi’nin seçilmesini, Filistin Kurtuluş Örgütü’nün (FKÖ) yeniden yapılandırılarak bütün örgütleri kapsamasını, İsrail ile işbirliğinin sona erdirilmesini ve Filistin zindanlarında tutulan Filistinli siyasi tutsakların serbest bırakılmasını isteyerek meydanlara çıktılar. 

Başta FHKC olmak üzere Filistinli sol örgütlerin desteklediği eyleme Hamas ilk başta karşı çıktıysa da, Gazze’deki halkın ilgisine ve 300 bin kişiye varan katılıma sessiz kalamayarak eyleme katıldı. Fakat eyleme sadece Filistin bayraklarıyla katılınması çağrısına uymayarak yeşil bayraklarıyla eylemi kendine mal etmeye çalışan Hamas’a eylemciler tepki gösterdiler ve Meçhul Asker Meydanı’ndaki gösteriyi El-Hatib Meydanı’na taşıdılar. Bunun üzerine Hamas, akşam saatlerinde meydanda kalmak isteyen eylemcilere müdahale ederek öfkesini dışa vurdu. 

Batı Şeria’da, Gazze’deki kadar kitlesel olmamakla birlikte başta Ramallah olmak üzere Beytüllahim, Cenin ve Nablus’ta 15 Mart eylemi gerçekleştirildi. El Fetih yönetimi de Hamas’tan aşağı kalmayarak, meydanda kalmak isteyen eylemcilere müdahale etti. 

15 Mart eylemleri etkisini hemen gösterdi ve Hamas Hükümeti’nin Başbakanı İsmail Haniye, El Fetih’i herhangi bir yerde “hemen” bir görüşmeye davet etti. 

FHKC ve 3. Cephe 

Filistin bayrağının ve mücadelesinin “kızıl”ını oluşturan FHKC, Hamas’ın ve El Fetih’in gölgesinde kalma durumuna son yıllarda yükselen mücadelesiyle son veriyor. 

2006 yılında yapılan seçimlerde 42 bin oy alan FHKC, 29 Mayıs 2008’de de Filistin Demokratik Kurtuluş Cephesi ve Filistin Halk Partisi ile birlikte Filistin mücadelesinde üçüncü bir cephe oluşturmak amacıyla, Filistin Sol Cephesi'ni kurmak için bir inisiyatif oluşturdu. 2009 yılında ise kuruluşunun 42. yılı dolayısıyla, 70 bin kişinin katıldığı “Zafere Kadar Birlik, İnat, Direniş” sloganıyla Gazze’de bir miting düzenledi. 

FHKC’nin bu yükselişi gözlerden kaçmadı ve El Fetih FHKC’nin tekrar FKÖ’ye alınması için Aralık 2010’da görüşmelere başladı. Bununla birlikte FHKC üyelerine yönelik baskılar ve tutuklamalar tüm hızıyla devam etti. 

Bu süregelen yükselişin kendisini FHKC’nin en büyük destekçilerinden olduğu kitlesel 15 Mart eylemlerinde göstermesi üzerine İsrail de FHKC’ye yönelik baskılarına ve tutuklamalarına hız verdi. İsrail Başbakanı Netanyahu’nun “Bayramlarımız biter bitmez Batı Şeria ve Gazze’de FHKC’yi bitireceğiz” açıklamasıyla birlikte, FHKC’nin birçok üyesi ve önde gelen liderleri Ahmet Katamış, Nasır Abuhadır ve Abir Abuhadır tutuklandı. 

Küresel ekonomik krizle etkisini daha da duyuran yoksulluk, senelerdir süren İsrail zulmü ve Arap Baharının saçtığı umut tohumları Filistin halkını emeğin, özgürlüğün, direnişin üçüncü cephesine yönlendiriyor. 

1 Nisan 2011 Cuma

Varolmak! İşte Bütün Meselemı̇z Bu Be Annem!

(Toplumsal Özgürlük, Nisan 2011 sayısı)

Kuzey Kıbrıslı emekçiler 28 Ocak’ta ve sonrasında 2 Mart’taki eylemlerde Lefkoşa’nın İnönü Meydanı’nı doldurdu. Kıbrıs’ın Kuzeyi, iktidardaki Ulusal Birlik Partisi’nin (UBP) Ankara’yla yaptığı, kamu harcamalarını kısmaya ve ücretleri düşürmeye yönelik anlaşmaya karşı çıkmak ve var olmak için ayağa kalktı. Ama Türkiye’de bu taleplerden çok, burjuva medyada, “Hastir” pankartı ve ardından başbakanın Kıbrıs halkına “besleme” demeye varan hakaret ve içi boş sözleriyle ön plana çıkartıldı. Peki Kıbrıs’ı ilk büyük eylem olan 28 Ocak mitingine getiren süreç neydi? 

28 Ocak’a Giden Süreç 

Aslında TC’ye yönelik tepkiler uzun süredir devam ediyordu. AKP Hükümeti, Kuzey Kıbrıs Hükümetiyle (o zaman Cumhuriyetçi Türk Partisi- CTP iktidardaydı) 2009 yılında bir dizi ekonomik tedbirleri içeren protokol imzaladı. Bu protokoller, kamu emekçilerinin haklarında önemli bir kısıntıya giden “Kamu Çalışanlarının Aylık ve Diğer Ödeneklerinin Düzenlenmesi Yasası” ile gençleri ülkeyi terk etmesine yol açacağı düşünülen ve “Göç Yasası” olarak adlandırılan yasaları Meclis’e getirdi. Kıbrıslı emekçiler yasaların meclise getirilmesiyle birlikte tepkilerini göstermeye başladılar. Nisan 2009’da yapılan seçimle hükümeti CTP’den devralan UBP bu protokollerin uygulanışını, zaman kazanmak amacıyla bir süre askıya aldı. Fakat TC’nin baskısıyla UBP Hükümeti bu yasaları yavaş yavaş tekrar gündeme getirdi. Bunun üzerine sendikalar 28 Eylül 2009’da ilk eylemlerini gerçekleştirdiler. Bu eylemi 23 Kasım 2009 ve 2 Ağustos 2010’da yapılan eylemler izledi. Bu eylemlerde emekçiler, polis barikatlarını yıkarak Meclis’e kadar 

yürüdüler ve yasalara geçit vermediler. Fakat TC’nin ısrarı, UBP’nin taşeronluğuyla bu yasalar 1 Ocak 2011’de Meclis’ten geçirilerek yürürlüğe kondular. Bunun üzerine genel greve gidildi ve 28 Ocak’ta büyük bir miting yapılmaya karar verildi. Belirtmek gerekir ki imzalanan protokolde telefon, elektrik gibi kamu hizmetlerinin özelleştirilmesiyle, sendikaların haklarının daraltılması da bulunmaktaydı. Nitekim bu protokolün mimarı olan Halil İbrahim Akça, Fortune dergisinin Şubat sayısına verdiği demeçte “birçok yasada sendikal hakların daraltılmasına ve kullanım şeklinin düzenlenmesine ihtiyaç var” demişti. 

28 Ocak, Gerekçeler ve 2 Mart 

28 Ocak mitinginde açılan pankartlar ve atılan sloganlar Kuzey Kıbrıs’ta işgalci ve sömürgeci pozisyonda bulunan TC’yi oldukça rahatsız etmişti. Nitekim bu rahatsızlık sonucu R.T. Erdoğan “Türkiye'ye karşı böyle bir eyleme hakları yoktur. En düşük memurları 10 bin liraya yakın para alıyor” demişti ilk olarak. KADEM’in yaptığı araştırmaya göre Kıbrıslıların aylık hane geliri ortalama 3.128 TL! Ayrıca ambargo altında olan, ekonomik olarak da TC’ye bağlı olan Kıbrıs’ta emekçilerin bu gelirle insanca bir yaşam sürmeleri zor. Yine Kıbrıs’tan sorumlu bakan Cemil Çiçek de bir açıklama yaparak “Bu sene 600 milyon dolarlık bir katkı vermekteyiz” demişti. Halbuki KKTC Meclisi’nin kabul ettiği 2011 bütçesine göre, toplam bütçe 3 milyar 77 milyon TL; bütçe açığı, 200 milyon TL. TC yardımları ise 360 milyon TL’si yardım ve 500 milyon TL’si kredi olmak üzere 860 milyon TL. 600 milyon dolar nerede? Kaldı ki bu kredilerin ve hibelerin neredeyse tamamı Türkiye’den gelen sermayeye gitmektedir. Bunun sonucunda bu yardımların geri ödenmesi de Kıbrıslı emekçilerin alın teriyle sağlanmaktadır. 

Erdoğan yine bu konuşmasında “Kıbrıs'ta Yunanistan'ın ne işi varsa Türkiye'nin Kıbrıs'ta stratejik olarak o işi var” diyerek Kıbrıs halkını senelerdir inim inim inleten TC’nin tahakkümcü politikasını açığa vurdu. 

Erdoğan ve Çiçek’in öfkeleri bunlarla sınırlı kalmadı. Mitingden hemen sonra KKTC Başbakanı İrsen Küçük’ü çağıran Erdoğan, bir daha böyle şeylerle karşılaşmak istemediğini söyledi ve bu tür tepkilere mani olunması talimatını verdi! Bununla da yetinmeyerek başta KKTC Cumhurbaşkanı Derviş Eroğlu olmak üzere bütün Kıbrıs’ın “istenmeyen adam” ilan ettiği, protokollerin baş mimarı olan Halil İbrahim Akça’yı bir sömürgeye vali atama edasıyla büyükelçi yaptı. 

Kuzey Kıbrıslı emekçiler bu söylem, baskı ve hak gasplarına tepkisiz kalmayarak 2 Mart’ta 2. Toplumsal Varoluş Mitingi’ni gerçekleştirdi. Yaklaşık 55 bin kişinin (Kuzey Kıbrıs’ın nüfusu 2006 sayımına göre 265 bin kişi) katıldığı eylemde, 

“Talimatla yönetilmeye hayır”, “AKP elini yakamızdan çek”, “Kendi kendimizi yönetmek istiyoruz”, "Bir verip 5 alıyorsun utanmadan besleme diyorsun", "Yaşasın bağımsız birleşik Kıbrıs", "Sistem tabutun hazır. Seni İnönü’ye gömmeye geldik" haykırıldı. 

Peki Ya Sonuç? 

Sonuç olarak Kuzey Kıbrıs’ın ekonomik iflasının temel sebebi TC’nin sömürgeci politikasıdır. Özellikle KKTC’nin kurulmasıyla birlikte TC, Kuzey Kıbrıs’ı kendine bağımlı hale getirdi. Öyle ki bütçe harcamalarının yüzde 70’i gene TC’ye dönüyor. Ayrıca Kuzey Kıbrıs tarımda da büyük oranda TC’ye bağımlı. Kumarhane, fuhuş ve kara para aklama cennetine dönüştürülen Kuzey Kıbrıs’ta bu tip işyerlerinde çalışmak üzere emek arzı yaratılması için uygulanan tarım politikaları, insanları üretimden ve topraklardan uzaklaştırarak şehir merkezlerine ve güneye yönlendiriyor. Senelerdir uygulanan ambargo ve TC’nin sömürgeci politikaları, Kuzey Kıbrıslı emekçileri sözün bittiği yere getirerek, kendi kendilerini yönetme ve insanca yaşama hakkı için başkaldırmaya ve mücadeleye sevk ediyor. 


26 Mart 2011 Cumartesi

Ya İşgal, Nükleer, Ekonomik Kriz; Ya Sosyalizm!

Bouazizi’nin yaktığı ateş, Tunus ve Mısır’dan sonra Bahreyn, Yemen, Libya ve Suriye’de de yanmaya devam ediyor. Nitekim egemenler, “her kriz bir fırsattır” şiarıyla ezilenlerin başkaldırmasını kendi tahakküm politikaları doğrultusunda kullanmak üzere harekete geçtiler. 

İsyan Ateşi Devam Ediyor! 

Bahreyn’de Şii ağırlıklı muhalefetin isyanını bastırmak üzere Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Kuveyt, Katar ve Umman'dan oluşan Körfez Ülkeleri İşbirliği Konseyi Bahreyn’e asker gönderdi. Bu işgal sonucunda gösteriler bir süreliğine durmak zorunda kaldı. 

Yemen’de ise 32 yıldır Devlet Başkanı olan Salih, Ocak 2012’de seçimlerini yapılmasını sağlayarak görevini bırakacağını açıkladı. Fakat Yemen halkı Salih’in hemen bırakması yönünde ısrarlarını sürdürmeleri üzerine, Salih Meclis’ten olağanüstü hal ilan eden yasayı geçirerek iktidarı bırakmaya ne kadar niyetli olduğunu gösterdi. Yine de halk 18 Mart’taki gösteride kaybettikleri elli kişiyi anmak ve Salih’in gitmesinde ne kadar ısrarlı olduklarını göstermek amacıyla, Sana’da yaklaşık bir milyon kişinin katıldığı büyük bir miting düzenlediler. 

Suriye’de Beşşar Esad, isyan henüz Tunus’u sarmışken erken davranarak ‘reform’ sözü vermiş ve bir süre sonra reformlarını yerine getirmeye alıştı. Fakat Suriye halkı reformların sürmesi için eylemlerine devam etti. Dera kentinden başlayarak altı kente yayılan gösterilerde halk eski lider Hafız Esad’ın heykellerini yıkarak bu rejimi istemediklerini gösterdiler. Ama akabinde devletin sert müdahalesiyle karşılaştılar.

Her ne kadar Beşşar Esad, babası Hafız Esad’ın aksine Batı’ya yakın bir siyaset izlese de devlet kademelerinde kemikleşmiş Baasçı kadrolar ve dünyaya nam salmış El Muhaberat reformların önündeki en büyük engeller. Nitekim Beşşar’ın “Öldürülseniz bile göstericilere ateş açmayacaksınız” talimatına karşın bugüne kadar yaklaşık yüze yakın insanın ölmesi aradaki gerilimin en büyük göstergelerinden biri. Çözümü yükselen halk hareketinin gücü ve örgütlülüğü belirleyecek. 

Libya Müdahalesi

Libya… İsyan ateşinin en çok alevlendiği yer. Bingazi merkezli başlayan isyan hareketi bütün Libya’yı sarmış, Kaddafi’yi Trablus’a sıkıştırmıştı. Fakat Kaddafi güçlerinin karşı atağıyla muhalif güçler Bingazi, Tobruk ve Derne’ye gerilediler. Bunun üzerine muhalifler kurduğu geçici hükümeti ilk tanıyan ülkelerden Fransa’nın önderliğinde, NATO’nun güçleri hava saldırısına geçtiler. Bu saldırı öncesinde, Devrim Komitesi sözcüsü Abdelhafiz Ghoga’nın 28 Şubat Pazartesi günü söylediği şu sözleri duyurdu: “Libya’nın geri kalanı Libya halkı tarafından özgürleştirilmeli” diyerek yabancı müdahaleye karşı olduğunu belirtmişti. Ama hava saldırısının ardından “Stratejik bir hava saldırısı bizim reddettiğimiz bir dış müdahaleden farklıdır” diyerek yabancı müdahalenin sadece Kaddafi’ye olmadığını gösterdi. Benzer bir 180 derecelik dönüşü TC Başbakanı Erdoğan da gösterdi. 1 Mart 2011’de Almanya’da “NATO’nun Libya’da ne işi var? Ülkeler, halklarının kendi kaderlerini belirleme haklarına saygı duymalıyız” diyen Erdoğan, daha tezkere çıkamadan savaş gemilerini Libya’ya göndermekle kalmadı, operasyonun karargahının İzmir olması içi büyük çaba sergiledi.

Peki yaşam kalitesi indeksinde Afrika birincisi olan, kendisine yapılan saldırının öncüsü olan Fransa’nın lideri Sarkozy’nin seçim masraflarını karşılayan Kaddafi’nin Libya’sına neden müdahale gereksinimi duyuldu? Başta Obama olmak üzere (ki saldırının ön saflarında AB ülkeleri gözükse de ABD’nin bu konuda onlardan hiç de geride kalmadığını unutmamak gerek) NATO üyesi ülkelerin liderlerinin yaptığı demokrasiyi sağlama ve can kaybını önleme amaçlı müdahalesi ne kadar dürüstçe?

Libya başta petrol olmak üzere yer altı ve yer üstü kaynakları zengin olan bir ülke. Öyle ki ülke ekonomisi her yıl ortalama yirmi milyar dolar fazla vermektedir! Ayrıca Akdeniz’in orta kısmında oluşuyla stratejik bir konuma sahip. Başta Fransa, İtalya ve Almanya olmak üzere senelerdir milyar dolarlık silah satan Batılı ülkelerin Libya’ya müdahalesinin ardında yatan gerçeklerden biri de yükselen devrimci hareketlere set çekerek, olası Ortadoğu’daki işgal hareketlerine üs sağlamak. Fakat başta Alman solu olmak üzere ilerici (!) güçler bu gerçekleri görmeyerek ülkelerinin Libya’ya müdahaleye çağırdılar veya müdahalelerini desteklediler. Dolayısıyla müdahaleye karşı çıkmanın nedeni Kaddafi’yi savunmak değil, başta Libya olmak üzere isyan hareketlerin yayıldığı diğer ülkelere karşı olabilecek emperyalist işgale karşı çıkmaktır.

Batılı ülkelerin ‘demokratik’liklerine ve ‘dürüst’lüklerine gelince. Batılı ülkelerin, Arap devrimleri başlayana kadar Libya ile ilişkilerinin ne kadar iyi olduğunu (Sarkozy’nin seçim masraflarını Kaddafi’nin karşıladığını belirtmiştik) cümle alem tarafından bilinmektedir. Özellikle son dönemlerde IMF’nin önderliğiyle yapılan özelleştirmelerde en büyük payları Batı sermayesi almaktaydı. Petrol diğer önemli kaynakların üretimi ve dağıtımı yine Batılı sermaye gruplar tarafından yapılmaktadır. Libya’ya silah satışında yine batılı ülkeler ön sırayı kapmış durumda. Fransa 3 milyar dolar, İtalya ise 1,3 milyar dolarlık bir silah ticareti hacmine sahip Libya’yla. Böylece Fransa hava kuvvetlerinin, yaptıkları ilk hava saldırılarıyla kendi sattığı silahlarını vurduğunu ve bunun bedelini de Libya halkının ödediğini görüyoruz. Böylece Kaddafi’nin halkını katletmesini öne sürerek müdahale edenlerin, aslında Kaddafi’nin bu katliamları kendilerinin sattıkları silahlarla gerçekleştiğin görerek bu ülkelerin ne kadar ‘demokrat ve uygar’ ve ‘dürüst’ oldukları ortaya çıkmıyor mu? 

Wisconsin Başkaldırısı

Arap coğrafyasındaki isyanlara bir selam da ABD’den geldi. Wisconsin Eyalet Senatosu’nun toplu iş sözleşmesi haklarını yok etmek, sosyal güvenlik ve sağlık sigortası kesintilerini artırmak amacıyla çıkardığı yasalar emekçilerin direnişiyle karşılandı. Senato binalarını işgal ederek direnişe başlayan işçilerin isyan dalgası Ohio, İndiana, Oklahoma, Nebraska, Vermont gibi şehirlere sıçrayarak ülke çapında dayanışmaya da yol açıyor. Fakat Amerikan burjuvazisi kendi ülkesindeki bu isyana karşı acımasız olacağını göstermeye başladı. Nitekim Wisconsin valisi Scott Walker kamudan on iki bin işçi çıkarılacağını bildirdi. Dünyanın en zengin ikinci kişisi olan Warren Buffet “Tamam, bir sınıf savaşı var ama bu savaşı yapan benim sınıfım yani zenginler sınıfı ve savaşı biz kazanıyoruz” diyerek ortada “sınıfa karşı sınıf” savaşı olduğunu gözler önüne serdi. Diğer yandan Amerikalı emekçiler bu savaşın farkındalar ve direnişlerini yükselterek, Mısır’a gönderdikleri selamla bu kavganın hepimizin kavgasında olduğunu gösterdiler. 

Japonya ve Nükleer

Mart ayında dünyada gelişen diğer önemli bir olayda Japonya’da gerçekleşen 8.9 şiddetindeki depremdi. 11 Mart’taki depremde yaklaşık dokuz bin kişi hayatını kaybetti ve ölü sayısının yirmi bini bulabileceği belirtiliyor. Fakat depremin açtığı en büyük hasar Fukuşima Nükleer Santrali’nde gerçekleşti. Nükleer Santrali’nin hasar görmesi sonucu radyasyon Büyük Okyanus’a yayıldı ve oradan da bütün dünyaya yayılması bekleniyor. Bu olay bütün dünyada nükleer enerji üzerindeki sorgulamaları (tüp gazla karşılaştırılmayı değil! ) tekrar gündeme getirdi.

Ekonomik Kriz Devam Ediyor !

2008’de başlayan ekonomik krizin etkisi 2011’de de devam ediyor. Yunanistan sonra kriz etkisini Portekiz’de de gözle görülür şekilde göstermeye başladı. Euro S&P'nin Portekiz’in kredi notunu düşürmesinin ardından Portekiz Başbakanı Jose Socrates görevinden istifa etti. Portekiz’deki krizin etkisi tarihsel, coğrafi ve ekonomik olarak yakın ilişkide bulunduğu İspanya’yı hemen etkiledi. Kredi derecelenme kuruluşu Moody's 30 İspanyol bankanın kredi notunu düşürdü. İspanya Merkez Bankası, 12 bankanın 15.15 milyar Euro tutarında yeni sermayeye ihtiyaç duyduğunu açıklayarak kriz sırasının İspanya’ya geldiğini belirtti. İspanya’nın Euro bölgesi ülkelerinin yüzde 13’ünü oluşturması Avrupa’yı telaşlandırmaya başladı. Öyle ki sermaye sahipleri Euro sisteminin çökebilme ihtimalinden daha sık söz etmeye başladılar.

Arap coğrafyasında süren isyan ateşleri ve bunlara karşı başlayan emperyalist müdahaleler, Japonya’daki nükleer sızıntıya karşı yükselen çevreci tepkiler ile Yunanistan, İrlanda’dan sonra Portekiz’e ulaşan ve İspanya’ya sıçraması beklenen ekonomik kriz dünya gündeminin önümüzdeki süreçte çok daha hareketli olacağını gösteriyor.

Encomienda'dan Luther'e: Parsellenmiş İktidar ve Direniş Doktrini

Encomienda, İspanya'nın Amerika kıtasında kurduğu ve yerlilerin dinî eğitim ile koruma karşılığında encomenderoya haraç ödeyerek çalıştı...