2 Temmuz 2013 Salı

Direnişin Sesi Avrupa’da Yankılandı

(Toplumsal Özgürlük, Temmuz 2013 sayısı)

Gezi Direnişi Avrupa’yı da ayağa kaldırdı. Avrupa sokaklarını dolduran on binlerce devrimci, demokrat “Her yer Taksim, Her yer Direniş”, “Faşizme karşı omuz omuza” sloganlarıyla direnişe destek verdi. 

Almanya’ da başta Nürnberg’de, Dortmund’da, Hamburg’da, Berlin’de, Stutt- gart’ta Duisburg’da, Ulm’de ve Köln’de olmak üzere meydanlara çıkıldı.

1 Haziran’da Stuttgart’ta Türkiyeli devrimci ve demokratların oluşturduğu, Demokratik Güç Birliği Platformu’nun öncülüğünde 3 bin kişilik bir yürüyüş gerçekleştirildi. 17 Haziran’daki eyleme yüzlerce Alman da destek verdi. Stuttgart 21 ismi verilen ve binlerce ağacın kesilmesine neden olacak olan projeye karşı Stuttgartlılar direnmiş ve her pazartesi “Montag Demo” eylemleriyle direnişlerini devam ettiriyorlar. Eylemde S-21 direnişi adına açıklama yapan Volker Lösch, Taksim’deki Gezi Parkı direnişi ile S-21 projesi karşıtlığının benzer sorunlardan kaynaklandığını vurgulayarak destek mesajı yolladı. 

Direnişe destek eylemlerinin en kitlesel olanı ise 22 Haziran’da Köln’ün Heumarkt Meydanı’nda gerçekleştirildi. Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu’nun (AABF) çağrısıyla “Her Yer Taksim, Her Yer Direniş, Sonun Geldi Eyy... Firavun!” başlığıyla düzenlenen mitinge yüz bine yakın kişi katıldı. “Faşizme karşı omuz omuza” sloganıyla Köln sokaklarını inleten on binler Türkiye’deki direnişi selamladılar. Miting’de konuşan AABF Başkanı Turgut Öker “Taksim’ de başlayan direniş, Türkiye’nin dört bir yanına yayılmış; Zalim Firavunun maskesi düşmüştür. Türkiye halkı diktatör Recep’e ve AKP’ ye geçit vermiyor, vermeyecektir. “ diyerek birlik çağrısı yaptı. 

Ayrıca İsviçre’de Zürih, Basel ve Cenevre’de; Hollanda’da Amsterdam, Den Haag ve Rotterdam’da; Avusturya Bregenz, Viyana ve Innsbruck’ta; Fransa’da Strasbourg, Lyon ve Paris’te ve İngiltere’de Londra’da direnişe destek yürüyüşleri gerçekleştirildi.

2 Kasım 2012 Cuma

Çanlar Çin İçin Çalıyor

(Toplumsal Özgürlük, Kasım 2012 sayısı)

Sosyalizmin getirdiği birikimler sayesinde uzun yıllardır büyüme rekorları kırarak dünyanın en büyük ekonomilerinden biri haline gelen Çin için “barışçıl” bir ülke profili ve “efsanevi” büyüme dönemi bitmek üzere. Ekonomik krizin AB ve ABD’de yarattığı etkinin Çin’e de ulaşması, Uzakdoğu’da yaşanan gerilimler, Afrika’daki paylaşım yarışı Çin’i “barışçıl” ve “pasif” durumdan “saldırgan” ve ”aktif” bir duruma geçmeye zorluyor. 

Efsaneden Kabusa 

Ekonomik büyümesiyle “efsaneler” yaratan Çin, Avrupa’daki ekonomik krizin kendi kıyılarına ulaşmasıyla birlikte kabuslar görmeye başladı. Çin’in en büyük ihraç pazarı olan Avrupa ve ABD’de yaşanan ekonomik daralma sonucunda Çin’in ihracattaki artış oranı önceki yıllara göre düşüş göstererek Temmuz ayında yüzde 1, Ağustos ayında yüzde 0,6 arttı. Euro bölgesinin ve ABD ekonomisinin yakın geleceğe dair güçlü bir büyüme sinyali vermemesi Çin’in ihracatının giderecek daralacağını gösteriyor. 

Temmuz ve Ağustos aylarında ihracatla birlikte iç tüketimin azalması da Çin ekonomisinin kabuslarından birini oluşturuyor. Bu yüzden Çin devleti iç tüketimi arttırmak için sosyal hakları değil de kamu harcamalarını arttırmaya yönelik politikalar izliyor. Bunun sonucunda Çin devleti kredi faizlerini düşürerek, otoyol, köprü ve konut gibi altyapı yatırımları yaparak iç tüketimi arttırmaya çalışıyor. 

Nitekim Çin emekçilerinin aldıkları düşük ücretten dolayı devletin bu iç tüketim politikalarının sürekliliği sağlanamayacaktır. Dolaysıyla iç tüketim ve ihracattaki bu gelişmeler Çin’in büyüme hızının giderek yavaşlayacağını göstermektedir. 

Gerilimler Artıyor 

Ekonomideki bu gerilemeler Çin’in “barışçıl” ve “pasif ” dış politikasını “saldırgan” ve ”aktif” olacak şekilde değiştirmeye zorluyor. Nitekim uzun zamandır Afrika pazarını zorlayan, fakat ABD’nin siyasi ve askeri hamlelerine genellikle ricat ile karşılık veren Çin, hamlelerini sıklaştırmaya başlattı. Afrika’nın en büyük altın üreticilerinden olan African Barrick Gold (ABG) şirketinin hisselerini almak için görüşmelerde bulunan Çin, aynı zamanda Afrika ülkelerine 3 

yıl içinde 20 milyar dolarlık kredi açacağını belirtti. Çin-Afrika İşbirliği Forumu’nda konuşan Çin Başbakanı Wen Jiabao, Afrika ülkelerinin sürdürülebilir büyümesine odaklanacaklarını söyleyerek Çin’in Afrika’ya doğru “eksenini” bükmüş olduğunu belirtti. 

Suriye konusunda ise Rusya ile birlikte ABD’nin başını çektiği cephenin karşısında konumlanan Çin’in Uzakdoğu’da bu cepheyle olan gerilimleri artarak devam ediyor. Çin’in 1974’te bu yana kontrol altında tuttuğu, Vietnam ve Tayvan’ın da hak iddia ettiği Paracel Adaları’nda askeri üs kurmak istemesine ABD’nin karşı çıkması, iki ülke ilişkilerinin gerilmesine yol açtı. Çin ABD’nin bu konuya müdahil olmasına sert biçimde tepki gösteriyor. Bu adalar zengin petrol ve doğalgaz rezervleri barındırmasından dolayı büyük bir öneme sahip. 

Çin’in yakın komşusu Japonya ile olan ilişkilerinde de gerilim mevcut. Japonya’nın kontrolünde bulunan, Japonya'nın Sekanku, Çin'in Diaoyu adını verdikleri adalara yılbaşını geçirmek için dört Japon vatandaşının çıkması diplomatik krize yol açtı. Bu grubun ardından bir grup Çin aktivist de bu olayı protesto etmek için adalara çıktı ve Japonya tarafından gözaltına alındı. Bu olaylar sırasında her iki devlet de adaların kendilerine ait olduğunu belirterek birbirlerini uyardılar. 

Zengin balıkçılık alanları ve petrol yatakları üzerinde bulunan adaların ayrıca Doğu Çin Denizi'nde stratejik bir öneme sahip olması iki ülke arasındaki gerilimin artabileceğini gösteriyor. 

Yeni Kongre, Yeni Nomenklatura

Bunların yanında Çin Komünist Partisi Ekim ayında 18. Kongresini yapacak. Bu kongrede lider değişikliği yapılacak. Bu değişiklik sonucunda Başkan Hu Jintao’nun yerini Başkan Yardımcısı Xi Jinping, Başbakan Wen Jiabao’nun yerini ise Başbakan Yardımcısı Li Kekiang alacak. Ayrıca kongrede, politbüro daimi komitesini oluşturan dokuz kişiden yedisinin yerine yenileri atanacak. 

Müstakbel başkan Xi Jinping yaptığı son ABD gezisinde Beyaz Saray’ın da onayını alarak, temel hedefinin Çin’deki ekonomik modelin istikrarını devam ettirmek olduğunu belirtti. Nitekim kongre öncesinde politbüroya girmesi kesin gözüyle bakılan, Mao dönemini canlandıracağını belirten Bo Xilai'ın ve eşi Gu Kailai'ın adlarının skandallara “karışması” ÇKP’nin kapitalizme doğru yol almaya devam edeceğini gösteriyor. 

AB ve ABD’yi etkileyen ekonomik kriz bir yandan Çin’in dünyanın önemli bir gücü olması açısından önemli bir fırsat sunarken, diğer yandan da bu piyasalara bağımlı olması sebebiyle ekonomisini zor duruma sokuyor. Bu durum Çin’i bir taraftan krize karşı “Batı” ile birlikte davranmaya iterken, diğer taraftan başta BRICS ülkeleri olmak üzere diğer ülkelerle birlikte alternatif bir düzen arayışına girmesine neden oluyor. Başta Suriye ve Uzakdoğu’da yaşanan gerilimler, Afrika’daki paylaşım mücadeleleri ise Çin ile “Batı” arasındaki mücadelenin artarak ve “şiddetli” bir şekilde devam edeceğini gösteriyor. 

Bunlarla birlikte yeni kongreyle birlikte seçilecek olan yeni yönetimin bileşiminin de gösterdiği gibi Çin’in kapitalizme doğru yolculuğu hızını artırarak devam edecek. Fakat başta köylüler ve işçiler olmak üzere çevrecilerin, kadınların artan sayıdaki eylemleri, yeni yönetimin kapitalizme doğru olan yolculukta işinin çok da kolay olmayacağını gösteriyor. 

Aleviler İçin Direnişi Yükseltme Vakti

(Toplumsal Özgürlük, Kasım 2012 sayısı)

Yüzyıllardır katliamlar ve baskılara uğrayan Alevilere yönelik saldırılar, son zamanlarda hızını artırarak devam ediyor. Osmanlı devletini aratmayacak şekilde bu saldırılara devam eden TC ve TC’nin yeni yöneticisi AKP, saldırılarını artırmaya ve değişik şekillerde uygulamaya devam ediyor. Sadece fiziki saldırılarla değil asimilasyon, inkar gibi saldırılarla Alevilik baskı altına alınmaya ve yok edilmeye çalışılıyor. 

Asimilasyonda AKP-CHP El Ele 

Alevi açılımıyla Alevileri arkasına yedeklemeye çalışan ama başaramayan AKP’nin Alevilere yönelik saldırılarından birini de asimilasyon oluşturuyor. Yıllardır cemevlerini ibadethane olarak görmeyen ve kimi zaman Bornova, Yenimahalle’de olduğu gibi CHP eliyle cemevlerini yıkan devlet, son olarak Hüseyin Aygün’ün Meclis’te cemevi açılmasına yönelik önerisini reddetti ve Meclis Başkanı Cemil Çiçek Diyanet’ten aldığı fetvayla Alevilere adres olarak camiyi gösterdi. 

Bunun üzerine “Alevilik dindir” açıklaması yapan Hüseyin Aygün’e yönelik tepkiler kendi partisindeki Alevilerden geldi. Sabahat Akkiraz “Bu provokasyondur” derken CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu da “Alevilik bir inançtır, Müslümanlığın bir parçasıdır” diyerek “Yeni CHP”nin Aleviliği İslam içinde eritme konusunda “eski CHP”den geri kalmayacağını gösterdi. 

Recep Tayyip Erdoğan da Karacaahmet’deki cemevine ucube diyerek cemevlerine olan bakış açısını net olarak dile getirdi. 

Öte yandan AKP 4+4+4 eğitim sistemiyle birlikte Kur’an-ı Kerim ve Hz. Muhammed’in Hayatı gibi “seçmeli” dersler konması ve imam hatip ortaokullarının açılması asimilasyon saldırısının eğitim ayağını oluşturuyor. Sözde “seçmeli” derslerle Sünni inancı dayatılmaya devam edilmektedir. Alevilerin çoğunluk olduğu mahallelerde imam hatip ortaokulları açılarak Alevi aileler çocuklarını bu ortaokullara göndermeye yönlendirilmektedir. 

İstediğin Gibi Yaşayamaz, İstediğim Gibi Ölürsün 

AKP ve AKP’de cisimleşen devletin diğer saldırısını ise inkar siyaseti oluşturuyor. Bir televizyon programında Recep Tayyip Erdoğan “Ben Aleviliği, Hazreti Ali'yi sevenler olarak biliyorum. Ben bugünkü Aleviyim diyenlere baktığım zaman hepsinden daha Aleviyim. Hiçbiri Hazreti Ali gibi yaşamıyor” diyerek ustalıktan sonra dedeliğe de hazır olduğunu gösterdi. Erdoğan, Hz. Ali’ye indirgenmiş bir Alevilik dayatmakta, Alevilerin inancını görmezden gelip inkar etmektedir. 

İnkarın diğer şekli de asker cenazelerinde ortaya çıkmaktadır. Foça ve Beytüşşebap’taki çatışmalarda hayatını kaybeden iki Alevi askerin cenaze merasimleri önce cemevi, sonra camide yapıldı. Cemevindeki cenaze merasimlerine katılmayarak Alevilik inancını resmen inkar eden devlet erkanı, kendi merasimi için camiyi seçmektedir ve ailelere de bunu zorla dayatmaktadır. İnançlarını kabul etmediği genç insanları zorla askere alıp kirli savaşında öldüren devlet, yine bu gençlerin inançları doğrultusunda gömülmesine izin vermeyerek kendi inancını dayatmaktadır. Bir başka örnek de, Alevilik inancı içinde yer alan Abdallık geleneğinin sürdürücüsü, büyük halk sanatçısı Neşet Ertaş’ın cenazesinin camiden kaldırılması, üstüne üstlük Alevilik düşmanı Tayyip Erdoğan’ın burada bir konuşma yapmasıdır. 

Alevilerin Katline Ferman

Alevilere yönelik fiziki saldırılar ise, son zamanlarda hızını artırarak devam ediyor. Son zamanlarda Aydın, Adıyaman ve İzmir’de Alevi ailelerin evlerinin işaretlenmesinin bir devamı olarak Malatya’nın Sürgü Beldesi’nde bir Alevi ailenin evi ve İstanbul’un Kartal ilçesindeki cemevi yakılmaya çalışıldı, Pendik’te Aleviler tehdit edildi ve Altındağ’da 4+4+4 eylemine katılan bir ailenin evine ve işyerine silahlı saldırı yapıldı. 

İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin’in “Çocukların işi” dediği ev işaretlemelerinin nereye varabileceği Sürgü ve Kartal’da açıkça ortaya kondu. AKP’den destek alan gerici güçler Sürgü’de 2. Madımak girişiminde bulundular, fakat Alevi ve devrimci-demokrat kesimlerin tepkileriyle şimdilik geriye çekildiler. Nitekim Kartal’daki cemevini yakma girişimi de yine Alevi ve devrimci-demokrat kesimlerin gösterdiği tepkilerle geri püskürtüldü. Fakat gerek ev işaretleyenlerin gerekse cemevini yakmaya çalışanların yakalan(a)maması bu saldırıların belli bir plan doğrultusunda yapıldığını göstermektedir.

AKP’nin Suriye’de mezhep üzerinden yürüttüğü politika ise Alevilere yönelik saldırıların artmasında önemli bir etki oluşturmaktadır. Nitekim AKP’nin himayesi altında Hatay’ı askeri kampa dönüştüren Selefi ve Sünni gruplar Esad sonrası yapacaklarını sözleriyle, eylemleriyle ortaya koymaktadır. 

AKP eliyle açıktan, CHP eliyle de dolaylı olarak uygulanan bir politika ile Aleviler olabildiğince susturulmaya, baskı altına alınmaya çalışılmaktadır. Çünkü Alevilik tarihsel devrimci bir güçtür ve sosyalist güçler ve Kürt hareketiyle birlikte hareket etme olasılığı devleti korkutmaktadır. Bu yüzden devlet bir yandan AKP, diğer yandan CHP eliyle çeşitli araçlar kullanarak Alevileri yanına çekmeye çalışmakta, yanına çekemediklerini ise saldırılarıyla sindirmeye çalışmaktadır. Fakat Aleviler, bu saldırıları sosyalist güçler ve Kürt hareketiyle birlikte davranarak, mücadele seviyesini yükselterek boşa çıkarabilecek güçtedir. 


2 Haziran 2012 Cumartesi

Kara Kıtada Tansiyon Yükseliyor

(Toplumsal Özgürlük, Haziran 2012 sayısı)

Emperyalist güçler arasında Afrika kıtası üzerinde dolaylı yollardan süren rekabet, yavaş yavaş su yüzüne çıkmaya başladı. Son aylarda başta Batı Afrika olmak üzere kıta üzerinde yaşanan darbeler ve küçük çaplı çatışmalar önümüzdeki günlerde kıtada tansiyonun giderek artacağının sinyallerini veriyor. 

Sudan’da Sular Isınıyor 

22 yıllık iç savaşın ardından 9 Ocak 2011’de yapılan referandum sonucunda Hristiyan ağırlıklı nüfusa sahip Güney Sudan, Sudan’dan ayrılarak bağımsızlığını kazandı. Ancak iki taraf arasındaki çatışmalar geçtiğimiz Mart ayında Güney Sudan’ın petrol zengini olan Higlig bölgesine saldırmasıyla yeniden başladı. Referandum sonrasında uluslararası çevreler tarafından Sudan’a ait olarak kabul edilen bölgeyi bir haftada ele geçiren Güney Sudan dış baskılar sonucunda bölgeden geri çekildi. Daha sonra da Sudan saldırarak Güney Sudan sınırlarından içeri girdi. 

16 Nisan’da ise Sudan Meclisi “Güney Sudan düşman bir ülkedir. Sudan’ın tüm devlet kurumları, bu ülkeye bu doğrultuda muamele edecektir” kararı alarak Güney Sudan’da iktidarda bulunan Sudan Halk Kurtuluş Hareketi’nin (SPLM) iktidarı bırakmasını istedi. 

Birleşmiş Milletler (BM) taraflara barış çağrısı yaptı fakat henüz bir barış tesis edilebilmiş değil. Diğer yandan her ne kadar barış çağrıları yapsalar da, ABD ve AB, Sudan’ın Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde insanlığa karşı suç işlemekle yargılanan devlet başkanı Ömer Beşir’e karşı Güney Sudan’ı destekliyor. Bu güçler başta petrol zengini Darfur bölgesi olmak üzere Doğu Afrika’ya hâkim olmak için verdikleri destek karşılığında bu ülkeye yerleştiler. 

Çin ise uzun zamandır Sudan ile iyi ilişkiler geliştirmiş ve Sudan’a yatırım yapmıştı. Fakat çatışmalar sıra- sında Güney Sudan Devlet Başkanı Kiir’in gerçekleştirdiği Çin ziyareti sırasında Pekin iki tarafa da barış çağrısı yaparken, Kiir de Çin’i “ekonomik ve stratejik ortaklarından biri” olarak niteledi. Bu arada Çin’in iki ülkenin de en büyük petrol alıcısı olduğunu hatırlatmakta fayda var. Çin bu çatışmadan olabildiğince en az zararla çıkmanın yollarını arıyor. 

“Darbe”dar Gine-Bissau 

1974 yılında Portekiz’den bağımsızlığını kazanan Gine-Bissau dünyanın en yoksul beş ülkesinden biri ve orta lama yaşam süresi 40 yıl. Ülkenin tarihi ise darbelerle dolu ve son darbe 12 Nisan’da gerçekleşti. 

13 Mart’taki devlet başkanlığı seçim- lerinin ilk turunda mevcut başbakan Carlos Gomes Junior’un birinci gelmesinden sonra askerler, Ocak ayında ölen son başkan Sanha’nın görevini vekaleten yürüten Pereira ve Junior’u Angola ile gizli anlaşmalar yaparak ülkede yabancı askerlerin varlığını meşru hale getirmekle suçlayarak yönetime el koydu. Başta Batı Afrika Ülkeleri Ekonomik Topluluğu (ECOWAS) ve BM olmak üzere dışarıdan gelen baskılar sonucunda cunta yönetimi 12 ay içerisinde ülkede seçimlerin tekrardan düzenleneceği sözünü verdi. 

Avrupa ve Latin Amerika arasındaki kokain ticaretinin geçiş kapısı olarak bilinen Gine-Bissau Çin’den en fazla gıda yardımı alan ülke konumunda. Angola, dolayısıyla Çin ile yakın temaslarda bulunan hükümetle ABD’ye yakın olan ordu arasındaki kutuplaşma ve gerginlik darbeyle sonuçlanmış oldu. Gine Körfezi’ndeki zengin petrol yataklarını kontrol etmek için bölgeye askeri üsler kuran ABD, askeri gücünü kullanmakta (dolaylı yollardan olsa da) çekinmiyor. 

Mali’de Kozlar Paylaşılıyor 

1960 yılında Fransa’dan bağımsızlığını kazanan Mali’de 22 Mart’ta ordu kuzeydeki Tuaregli isyancılara karşı yeterince mücadele edilmediğini gerekçe gösterip darbe yaparak yönetimi ele geçirdi. Darbenin ardından 25 Nisan’da yeni hükümet kuruldu ve 1 Mayıs’ta devrik başkan Toure’ye bağlı askerler başarısız bir darbe girişiminde bulundular. 

Darbenin önderliğini Yüzbaşı Amadou Sanogo yaptı. Yüzbaşının daha önceden ABD’de eğitim aldığı ortaya çıktı. Nitekim 25 Nisan’da darbeciler tarafından kurulan hükümetin başına da ABD vatandaşlığı olan Modibo Diarra getirildi. Üstelik devrik başkan Toure’nin Çin ve Kaddafi Libyasıyla yakın ilişkilerde bulunduğu da göz önüne getirildiğinde darbenin ABD tarafından hazırlandığı neredeyse şüphe bırakmayacak kadar açık gözüküyor. 

Bu sırada Mali ’nin kuzeyinde bulunan Tuareglerin anavatanı Azawad’ın (bugünkü Azawad ülkesi Cezayir, Nijer, Mali ve Libya toprakları üzerinde yer alıyor) bağımsızlığı için savaşan Azawad Ulusal Kurtuluş Hareketi (MNLA) ülkenin kuzeyini ele geçirdi. Bu hareketin önemli bir kesimi Libya’ya olan askeri müdahale sırasında Kaddafi tarafından silahlandırılmıştı. Nitekim darbeciler ve ABD de Tuareglerin El-Kaide ile işbirliği içinde olduklarını ifade ederek bölgedeki çatışmaların süreceği mesajını veriyor. 

Diğer yandan Fransa darbeyi kınasa da eski sömürgesi Mali ’deki gücünü istemeye istemeye ABD’ye teslim etmiş durumda. 

Kapitalizmin krizi yavaşlamak bir yana, derinleşirken ekonomik düzlemde kaynaklara ulaşım ve kontrol etmenin stratejik önemi daha da artıyor. Bunu gören emperyalist güçler bu kaynakların bolca bulunduğu Afrika’da alan tutma çalışmalarına çok önceden başladılar ve artık bütün stratejik alanlar tutulmuş durumda. Bu durumda emperyalist güçlerin karşı karşıya gel- mesi kaçınılmaz oluyor. Karşı karşıya gelişler de darbeler, çatışmalar gibi farklı şekillerde tezahür ediyor. 

Bu süreçte AB yavaş yavaş saf dışı kalırken, ortalık ABD ve Çin’e kalmakta. İlk olgular ibrenin, büyük askeri gücünü kullanan ABD’den yana kaydığını gösteriyor. Fakat kıta üzerindeki paylaşım savaşları artarak devam edecek ve kimin kazanacağını şimdiden kestirmek mümkün değil. 

2 Nisan 2012 Pazartesi

Çin’de Karar Zamanı

(Toplumsal Özgürlük, Nisan 2012 sayısı)

2012 yılı birçok ülke gibi Çin için de önemli bir dönüm noktası olacak. 1949 yılında Mao Zedung’un önderliğindeki Çin Komünist Partisi’nin merkezi iktidarı ele geçirmesiyle birlikte Çin, sosyalizmi kurmaya girişti ve kendine özgü bir sosyalizmi hayata geçirdi. 

Ancak Çin, 1976’da Mao’nun ölümü ve 1978 yılında Deng Şiaoping’in başa geçmesiyle, reformlar yoluyla yönünü kapitalizme çevirdi. O zamandan bu yana yüksek büyüme rakamlarıyla dikkat çeken ve dünyanın en büyük ekonomisi olmaya doğru hızla ilerleyen Çin için bu yıl tekrar yön belirlemesi açısından önem arz ediyor. 

Sosyalizmin Tasfiyesi, Kapitalizmin Gelişmesi 

Son üç yılda ortalama yüzde 9,6 büyüyen Çin, 2011 yılı başında ABD’yi geçerek dünyanın en büyük imalatçısı oldu. Daha önce de Japonya’yı geçerek dünyanın en büyük ikinci ekonomisi olan Çin, aynı zamanda dünyanın en fazla ihracat yapan birinci, en fazla ithalat yapan ikinci ülkesi. Ve önümüzdeki on yıl içerisinde ABD’yi geçerek dünyanın en büyük ekonomisi olması bekleniyor. 

Çin’in bu ekonomik başarılarının altında yatan temel etken emek-gücü üzerinde sağlanan tahakküm. Sosyalizmin kazanımlarının tasfiye edilmesi sonucunda kölelik şartlarında çalıştırılan işçilerin emeğinden elde edilen yüksek artı-değer hem devlet işletmelerinin hem de yabancı sermayenin yüksek düzeyde sermaye birikimi yapmasını sağlıyor. 

Bu birikime dayanarak Çin, giderek daha fazla dışarı açıldı. Üç trilyon dolardan fazla döviz rezervine sahip bulunan Çin, başta Afrika ve Latin Amerika ülkeleri olmak üzere gelişmekte olan birçok ülkeye kredi veriyor, yatırımlar yapıyor. 

2009-2010 yılları arasında Çin’in gelişmiş ülkelere verdiği kredi miktarı, Dünya Bankası ve IMF’nin verdiği kredileri geçiyor. 

Tek Kutuplu Dünyanın Sonu ve ABD-Çin Çekişmesi 

Bu ekonomik gelişmelerin sonucunda Çin’in, Sovyetler Birliği yıkıldıktan sonra “İmparatorluk” rüyasına kapılan ABD ile karşı karşıya gelmesi kaçınılmazdı. Çin’in 1,2 trilyon dolarının ABD hazine bonolarına yatırılmış bulunması, tersinden Çin’in ihracatının büyük bölümünü ABD pazarının oluşturmasının getirdiği karşılıklı bağımlılık, iki ülke arasındaki rekabetin örtülü ve dolaylı şekilde gerçek- leşmesini sağlamakta. 

Dolaylı karşı karşıya gelişin en belirgin örneğini İran ve Suriye meselesinde görüyoruz. Daha önceleri Afganistan, Irak ve Libya meselelerinde açıktan tavır almayan Çin, BM Güvenlik Konseyi’nde Suriye’ye müdahale oylamasında ret oyu kullanarak müdahaleye karşı olduğunu açıkladı. Ayrıca ABD’nin İran üzerinde yaratmaya çalıştığı ambargoya katılmayarak İran konusundaki tavrını ortaya koydu. 

Bu dolaylı karşı karşıya gelişin temel ama görünmeyen kısmı Afrika’da gerçekleşmekte. Çin her yıl Afrika’ya ortalama 55 milyar dolarlık yatırım yaparak kıtayla ekonomik ilişkilerini geliştirmeye çalışırken, ABD askeri ve politik gücünü kullanarak kıta üzerinde egemen olmaya, Çin’in bu kıtadaki etkisini kırmaya çalışmakta. Nitekim ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton Çin’i yeni tip sömürgecilikle suçlayarak Çin’in hamlelerinden duydukları rahatsızlığı dile getirdi. 

Bunların dışında ABD, son açıklanan Ulusal Güvenlik Stratejisi’nin de gösterdiği üzere savunma önceliğini Asya-Pasifik’e kaydırarak, Çin’e yönelik hamlelerini sıklaştırmakta. Diğer taraftan Çin ise Rusya, Hindistan, Brezilya ve Güney Afrika ile birlikte kurduğu BRICS birliği ile ABD’ye karşı bir cephe oluşturmaya çalışmakta. 

Cephenin dışında kalan ülkeleri yanına çekmek için Çin ekonomik olanak- larının sağladığı yumuşak gücünü kullanırken, ABD ise bu etkiyi önlemek ve sınırlamak için -ekonomik ve politik gücünün yanı sıra- muazzam askeri olanaklarının sağladığı sert gücü kullanıyor. 

Çin’in Kızıllığı Sönüyor 

2012’nin Çin için önemli bir yıl olmasının başlıca nedeni, içte yaşanan gelişmeler. Bu yıl Kongresini yapacak olan Çin Komünist Partisi, yönetimini değiştirmeye hazırlanıyor. Bu değişimin temelinde ise ekonomide varılan gelişme düzeyi bulunmakta. 

Sermaye birikiminin ulaştığı boyut, Çin ekonomisini ülke içinde altyapı, sosyal vb. yatırımları yapmaya zorlamakta (tıpkı İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı sonrasında ABD’nin yaptığı gibi). Bu da doğal olarak sosyal politikaları öne çıka- ran politikacıların bir adım ileride olmasını sağlıyor. Bunda ayrıca Çin’deki işçi sınıfının ve köylülüğün içinde bulunduğu kölelik koşullarının etkisi de bulunmakta. 

Nitekim Mao’nun Küçük Kırmızı Kitabı’ndan sözleri cep telefonlarına mesaj olarak gönderen, Kültür Devrimi’ni tekrardan canlandırmaya çalışan Chongquing kentinin Parti Şefi olan Bo Xilai de sosyal, halkçı politikaları öne çıkaran, yıldızı yükselen politikacıların başında geliyordu. Fakat bir skandal sonucunda görevinden alınarak yükselişi kesildi ve Çin’den “Kızıl” haber bekleyenlere şu mesaj verildi: “Fare yakalayabilen iyi bir kedi bulduk ama bu kedi kızıl değil!” 

Mao’nun ölümüyle birlikte kapitalizmle hızla bütünleşmeye başlayan, bu uğurda işçilerin ve köylülerin vahşice sömürülmesine göz yuman hatta teşvik eden, diğer taraftan iktidarı kimselere bırakmayan Komünist Partisi’yle Çin, 2009 ekonomik krizinin etkisiyle dünya liderliğine doğru ilerlemekte. 

Bu ilerleme sırasında gideceği yön hak- kında son sözü ülkeye egemen olan nomenklaturanın mı, yoksa sık sık çıkardıkları isyanlarla devrimi unutmadıklarını gösteren Çinli emekçilerin mi söyleyeceğini göreceğiz. 

2 Şubat 2012 Perşembe

Enerji Savaşlarının Eskimeyen Merkezi: Afrika

(Toplumsal Özgürlük, Şubat 2012 sayısı)

Ekonomik krizle birlikte sarsılan kapitalizm, gözü dönmüş bir şekilde dünyaya, insanlığa saldırmaya hızını artırarak devam ediyor. Bu saldırı alanlarından biri de petrol sahaları. Petrol sahaları denilince akla ilk olarak Ortadoğu gelir, fakat en az bu bölge kadar değerli olan bir yer de Afrika’dır. Ve kara kıta bu saldırıların perde arkasındaki merkez bölgesi durumuna gelmiştir.

Yeni Basra Körfezi: Gine Körfezi

Afrika petrol açısından zengin birçok bölgeye sahip ve bu bölgelerinden biri de Gine Körfezi’dir. Bu körfeze kıyısı olan Gana’da geçen yıl bir petrol rezervi bulundu ve bu rezervin 1,8 milyar varillik petrole sahip olduğu belirtiliyor. Bu rezerve konmakta kapitalistler gecikmedi ve İngiliz Tullow Petrol şirketinin öncülüğünde kurulan konsorsiyum petrol çıkarmaya başladı. 

ABD de bu bölgeye oldukça önem vermektedir. Petrol tüketiminin yüzde15’ini Afrika’dan karşılayan ABD’nin petrol aldığı ülkeler sıralamasında beşinci olan Nijerya ile altıncı sırada olan Angola da bu bölge yakınlarında bulunmakta. Ayrıca 2015’e kadar petrol ihtiyacının yüzde 25’ini Afrika’dan karşılamayı planlayan ABD, Çin’in Afrika’ya yönelik hamlelerini de önlemeye çalışmaktadır. Bunun için 2007’de kurduğu AFRICOM’u (ABD Afrika Savaş Komutanlığı) kullanmayı planlıyor. Başta Sao Tome ve Principe’de olmak üzere bu bölgede pek çok üssü bulunan ABD, bu askeri gücünü kullanarak bölgeye hâkim olmaya çalışıyor.

ABD’nin bu hamlelerini gören yerden Çin, kara kıtaya yönelik hamlelerini sıklaştırıyor. Afrika’dan petrol alımlarını artıran Çin, bölge ülkelerine yönelik yardım ve yatırımlarını da artırıyor. En son Etiyopya’nın başkenti Addis Ababa’da Afrika Birliği’nin Genel Merkez binasını inşa eden Çin, aynı zamanda bu ülkeye araba fabrikası açıp, demiryollarını yapmaya başladı. 

AB ülkeleri ise ABD ve Çin’in savaştığı bu alanda kendine pay çıkaramadığından Afrika’nın diğer bölgelerine yöneldi. İngiltere gözüne Somali’yi kestirmiş durumda. Kalkınma Bakanı Andrew Mitchell "Bu ülke fonksiy nel olarak en bozuk ülkelerden biri olduğu için buradaki varlığımızı derinleştirebiliriz" diyerek niyetlerini gizlemiyor. Somali’nin işletilmeyen büyük bir petrol rezervine, özellikle Puntland bölgesinin 5-10 milyar varillik petrol rezervine sahip olduğunu belirtmekte yarar var.

AB’nin başat gücü olan Almanya ise teknolojisiyle Afrika’ya yönelmiş durumda. Kömürden petrol üreten tek şirket olan Sasol aracılığıyla Almanlar, Güney Afrika’da yılda 50 milyon varilden fazla petrol üretiminin gerçekleşmesini sağlamaktadırlar. Diğer yandan Nijerya’ya yenilenebilir enerji yatırımları yaparak ucuz fiyata doğal gaz almakta, böylece Rusya’ya olan bağımlılığını azaltmaya çalışmakta.

Yeni Talan Maddesi: Kaya Gazı

Kapitalizmin doğayı talan etmesinin yeni malzemesi kaya gazı. Başta ABD,

Çin gibi gelişmiş ülkeler bu yeni enerji ürününe yönelmiş durumdalar. Fakat bu gazın çıkarılması sırasında çevrede oluşan olumsuz etkiler yüzünden bu ülkeler, deneylerini Afrika üzerinden gerçekleştirmeye çalışıyorlar. Güney Afrika şu an için ilk denek. Kaya gazı konusunda tecrübe ve teknolojiye sahip olan Halliburton, Chesapeake Energy ve Exxon Mobil gibi Amerikan şirketleri buraya yönelmiş durumdalar. Ayrıca ABD Hükümeti de bu konuya yönelik ilgisini ve yatırımını gün geçtikçe artırıyor. Keza Çin de Moğolistan sınırındaki bölgede kaya gazına yönelik çalışmalarını başlattı.

Ekonomik krizin geçici değil kalıcı olduğu ve uzun bir süre daha devam edeceğinin artık kapitalistlerce de kabul edilmesiyle birlikte, hammaddelerin ulaşım ve tedariki önemli konulardan biri oldu. Bu sebeple Afrika hâlâ işlenmemiş kaynakları, el değmemiş zenginlikleri ile kapitalistlerin gözünü kamaştırmakta.

Senelerdir Ortadoğu’nun arkasında görülmeyen bir şekilde kapitalistlerin savaş alanı olan kara kıta, giderek artan bir önemde öne çıkmaya başlıyor. Ve sanılanın aksine Ortadoğu değil Afrika, kapitalistlerin savaşının finale ulaşacağı yer olabilir.

Kaya Gazı Nedir? 

Yeraltındaki kaya katmanlarının içinde bulunan doğal gaza verilen isimdir. Fracking denilen işlemle bu gaz açığa çıkartılır. Bu işlem, suyla birlikte katkı maddeleri kullanılarak kayaların delinmesi ve böylece açığa çıkan gazın toplanması işlemidir. Her ne kadar kaya gazı kömür ve petrole göre daha temiz olsa da, çıkartılması sırasından çevreye birçok olumsuz etkisi olmaktadır. Bunlardan biri kullanılan katkı maddelerinin yer altı sularına karışması, ikincisi de kayaları delme işlemleri sırasında yer sarsıntılarına yol açmasıdır. Ayrıca kaya gazı çıkartmak için açılan her kuyu için yaklaşık 3,5 milyon litre su kullanılması da bir diğer olumsuz etkidir. Fakat ilerleyen yıllarda teknolojinin geliştirilerek bu olumsuz etkilerin azaltılmasıyla, kaya gazının doğal gazın yerine geçirilmesi, böylece Rusya ve İran gibi doğal gaz üretiminde ilk sırada bulunan ülkelere olan bağımlılığın azaltılması hedefleniyor.


2 Ocak 2012 Pazartesi

Kürde Yine Zulüm, Kürde Yine İsyan Var!

(Toplumsal Özgürlük, Ocak 2012 sayısı)

Güç geçmiyor ki Kürt Özgürlük Hareketi’ne (KÖH) yönelik bir tutuklama, bir operasyon haberi duymayalım. Önce seçilmiş Kürt siyasetçileri, ardından Belediye Başkanları, avukatlar derken sıra basın emekçilerine geldi. Nitekim operasyonlar da benzer şekilde önce Kazan Vadisi’nde 36 PKK’linin ölümüne neden olurken, ardından “kaza” sonucu 35 Kürt köylüsünü canından etti. Devlet biri sivil diğeri askeri olmak üzere iki kanattan saldırılarına dur durak vermeden devam ediyor. 

“KCK”, Mele, Van 

29 Mart 2009 seçimlerinde DTP’nin büyük başarı kazanmasından sonra “KCK” adı altında başlayan operasyonlar ile ilk önce DTP’li meclis üyeleri ve belediye başkanları tutuklandı. Bu tutuklama furyası 1 Kasım 2011’de Büşra Ersanlı ve Ragıp Zarakolu’nun tutuklanmasıyla aydınlara, 26 Kasım’da başta Abdullah Öcalan’ın avukatları olmak üzere 34 avukatın tutuklanmasıyla avukatlara sıçramıştı. Nitekim “Sıra Kimde?” diye sorulurken 24 Aralık’ta, 36 gazetecinin tutuklanması soruya verilen cevap oldu. Daha sonra İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin “Resim yaparak, tuvale yansıtarak, makale yazarak teröre destek veriyorlar” diyerek sıranın sanatçılara geldiğine dair tüyosunu verdi. 

Son tutuklamalarla birlikte “KCK” tutuklularının sayısı beş bini geçmiş bulunmakta. AKP Hükümeti “Devlete alternatif bir yapılanmaya izin vermeyeceğiz” diyerek “KCK” tutuklamalarını meşrulaştırmaya çalışırken aslında vermek istediği mesajı alt metinde sunuyor “AKP’nin Kürdüne alternatif Kürt görmek istemiyorum!” Bununla da sınırlı kalmayarak BDP binasına girenden, alternatif Kürde selam verene kadar herkesi gözaltı ve tutuklama tezgahından geçirmeye çalışıyor. 

Bu saldırıların diğer bir ayağı ise “mele”ler. Özellikle KÖH’nin sivil Cuma namazları ve Kürtçe vaaz ile Kürt halkı içinde güçlü bir dinamiğe sahip olan din konusunda AKP’nin hegemonyasını kırması, AKP’nin bölgede hareket edebileceği alanı sınırlandırmıştı. Böylece mele hamlesiyle AKP kaybettiği alanı kazanmakla birlikte mevzisini güçlendirmek istemektedir. Ayrıca bu yolla Kürt halkı kontrol altına alınmak da istenmektedir. 

Sivil saldırıların en acımasızcası ise Van’da gerçekleşiyor. Depremin ardından günlerce ortada gözükme- yen devlet kendisini valiyi protesto eden depremzedelere gösterdi. Depremzedeler, “Evlerinize dönün” diyerek ikinci depremde onlarca kişinin ölümüne sebep olan valiyi protes- toya etmeye kalkışınca devletin alışkın oldukları yüzünü gördüler. 

Nitekim bu şiddetin dolaylı türünü de soğuk aracılığıyla görmeye devam ettiler. Başbakanın Van’ı afet bölgesi ilan etmeyerek “Ağustos’a kadar dayanın” demesiyle Vanlı çocuklar soğuğa dayanamayarak yeni yılı bile göremediler. 

Ayrıca toplanan yardım paralarının AKP’ye oy veren bölgelere gönderilmesiyle de Van halkı yine KÖH’nin ve devrimci-demokrat kesimlerin desteğiyle yaşam savaşı veriyor. 

Kürdün Katline Ferman 

Saldırıların askeri boyutu ise savaş hukukuna ve 90’lı yıllara rahmet okutacak şekilde devam etmektedir. Ardı ardına yapılan saldırılar, devletin öldürmek dışında hiçbir seçeneğinin olmadığını göstermektedir. 

Fakat bu saldırıların daha acımasızca ve zalimce kendini gösterdiği yer ise sivil halk. 29 Aralık 2011 günü her zamanki gibi kaçakçılığa çıkan Uludereli köylüler büyük bir katliama uğradılar. 19’u çocuk olmak üzere 35 Kürt köylüsü savaş uçaklarının bombardımanı sonucunda can verdi. Katliamdan yaralı olarak kurtulanların verdiği ifadelerden katliamın bilinçli ve planlı olarak yapıldığı ortaya çıkmaktadır. Nitekim katliamın “savaş hazırlıkları” kararı alan MGK’den saatler sonra yapılması da bir tesadüf olmasa gerek! 

Toplu katliamların yanı sıra bireysel infazlar da devam etmektedir. Uludere katliamının ertesi günü Diyarbakır’da sokak ortasında iki genç infaz edildi. Yılın ilk “4” gününde “6” Kürt asker intihar etti! 

AKP, başta ABD’nin yardımı olmak üzere içinde bulunduğumuz konjonk- türün sağladığı fırsattan yararlanmak için bütün şansını sonuna kadar kullanmaya çalışıyor. Suriye’ye karşı baskılarını ve yaptırımlarını artırarak gerçekleşmesi neredeyse kesinleşmiş bir Suriye müdahalesine hazırlanan AKP, Suriye’ye girerken arkasına bakmak istemiyor. Bundan dolayı başta ABD’nin istihbarat ve askeri yardımı ile Tarzanilerin (Talabani-Barzani) sessiz destekleriyle KÖH’yi bitirmek üzere seferberlik ilan etmiş durumda. 

Serhildan, Kardeşlik, Özgürlük! 

Kürt halkı yaşanan bu zulme ve katliamlara karşı tepkilerini başta bölge ve Türkiye olmak üzere dünyanın dört bir yanından gösterdi. Baskılara ve katliamlara boyun eğmeyeceğini belirten Kürt halkı serhildanlara hazırlanmakta. Van depremindeki şoven açıklamalarla birlikte Uludere katliamına karşı yaşanan sessizlik halklar arasındaki gönül bağını inceltmiş olsa da, halkların birlikte mücadelesi bu bağı kopmaz bir şekilde yeniden sağlamlaştıracaktır. Nitekim halkların özgürlüklerine kavuşmaları, birlikte yapacakları mücadeleye bağlı değil midir? 

Encomienda'dan Luther'e: Parsellenmiş İktidar ve Direniş Doktrini

Encomienda, İspanya'nın Amerika kıtasında kurduğu ve yerlilerin dinî eğitim ile koruma karşılığında encomenderoya haraç ödeyerek çalıştı...