2 Kasım 2013 Cumartesi

Yeni Toplum Yeni Dönem Yeni KESK

(Toplumsal Özgürlük, Kasım 2013 sayısı)

Haziran ayında boy veren direniş, Eylül’ün gelmesiyle yeniden canlandı. Eski toplumun tüm hücrelerini yıkarak yeni bir toplumun doğuşunu sağlayan halk direnişinin önemli bileşenlerinden biri de “orta sınıf ” tabiriyle gizlenmek istenen işçi sınıfının yeni bölüğü. Hızla işçileşen kamu emekçileri de nicedir bu bölüğün bir parçası sayılır. 

KESK’in durumu 

Kamu emekçilerinin sokaklarda direnerek kurulan sendikal örgütü KESK’in, 4688 sayılı sendika yasasının kabulünden itibaren başlayan düşüşü devam ediyor. Fiili, meşru ve militan mücadele tarzıyla kamu emekçilerine önemli kazanımlar sağlayarak Türkiye’deki sendikal mücadelenin tarihini yazan KESK, kamu emekçilerinin önemli hak kayıplarına karşı ses çıkaramıyor, etkili eylemlilikler düzenleyemiyor. Bu durumun en önemli sebeplerden biri ise sendikanın fiili, meşru, militan çizgiden uzaklaşarak bürokratik, müzakereci bir sendikal hatta oturması. 

Sendika atıllaştı, kendisi gündem yaratamayınca, hükümetin gündemine göre hareket ediyor.

Sendikanın gündem yaratan sendikal politikalar üretememesi, doğal olarak eylemliliklerine de yansıyor. Bu durumda sendika, kazanım elde eden eylemler gerçekleştiremiyor sadece protesto eylemleri ve basın açıklamaları yaparak “Doğrucu Davut” durumuna geliyor. Üyelerini de harekete geçiremeyen sendika, giderek üye kaybediyor. 

Sendikal bürokrasi 

KESK’in “yasal” sendika statüsü de, örgütlenmenin önündeki önemli engellerden biri. Devletin sınırlarının çizdiği “geleneksel” sendikal örgütlenme modeli, giderek işçileşen ve çalışma şekli enformelleşen kamu emekçilerinin örgütlenmesi için bir engel oluşturuyor. 

Eğitim emekçilerinin içinde önemli bir bölümü oluşturan ücretli öğretmenler ve sağlık emekçilerinin üçte birini oluşturan taşeron sağlık emekçileri, KESK içinde “örgütlenemiyor”. Bu durum, sonuçta, KESK’in bazı siyasi bileşenlerin toplamı olmaya doğru daralmasına yol açarak, “güçlü” siyasi bileşenlerin bazı taraftarlarının sendika “bürokratları” olmasına yol açıyor. 

KESK’in durumunun en açık ifadesi “Toplu Sözleşme” sürecinde görülmektedir. Hükümet 223 lira zam vermesine rağmen, Memur Sen’in 123 lirayı kabul etmesine basın açıklamaları dışında tepki veril(e)medi. 

Yeni KESK’i inşa etmek 

Önümüz seçim süreci. Bu süreç KESK’i yeniden inşa etmek için önemli bir adım olabilir. Delegelik ve siyasi ittifaklar hesabına girilmeden, yerelleri ve üyelerinin seçimlerini dikkate alarak ve “çoğunluğu” içererek kurulacak olan yeni bir KESK, kamu emekçilerinin mücadelesi için önemli bir adım olacaktır. 

Haziran Direnişi sadece yeni bir toplumun değil, aynı zamanda yeni bir siyasetin, yeni bir mücadele tarzının, yeni bir örgütlenmenin de doğumunu sağladı.

Bu durum KESK için de bir fırsat oluşturuyor. Kurulduğu günlerdeki gibi fiili, meşru ve militan mücadeleyi sokakla birleştiren, yasaların sınırlarına bağlı kalmadan kamu emekçilerin bütününe değen bir KESK’i yeniden inşa edebilmek, şimdi hem mümkün hem de zorunlu. 

Cenevre 2 Masal mı Gerçek mi?

(Toplumsal Özgürlük, Kasım 2013 sayısı)

15 Mart 2011’de başlayan Suriye’deki iç savaş tüm hızıyla devam ediyor. Savaşın gündemlerinden birini Cenevre-2 konferansı. Kasım ayında yapılması planlanan konferans ABD’nin isteği üzerine iki hafta ertelendi. En büyük neden, muhaliflerin bir araya getirilememesi. 

Suudi Arabistan etkisi 

Muhaliflerin bir araya getirilememesinin nedeni, ‘çok başlılık’. Çok başlılığı sebebi de, muhaliflerin arkasındaki Türkiye, Katar ve Suudi Arabistan arasındaki vekalet savaşı. 

Suriye meselesinde ABD’nin vekaletini alan Suudi Arabistan, istihbarat başkanı Bender Bin Sultan’ın liderliğinde çalışmalarını hızlandırdı. Suriye kendi Selefi ordusunu oluşturmaya çabalayan Suudiler, Hizbullah’a karşı da Lübnan’da milisleri örgütlüyor. Konferansa güçlü gitmek için bir taraftan silaha sarılan Suudi yönetimi, İran’ın yükselen etkisini kırmak için konferansa katılımını engellemeye çalışıyor. ABD’nin müdahale etmemesiyle büyük ‘hayalkırıklığı’na uğrayan Türkiye ve Katar ise, kendilerine müdahale kanalları açma çabalarındalar.

Türkiye, PYD’yi tasfiye etmek için kullandığı El-Nusra ve Irak-Şam İslam Devleti (IŞİD) gibi örgütler üzerinden Suriye’ye müdahale kanalı açmaya çabalıyor. Ancak, ABD’den azarı işiten Türkiye, şimdi de bu gruplardan kurtulmanın peşinde. Katar ise Türk pilotların kurtarılmasında oynadığı perde arkası rolün de gösterdiği gibi ‘diplomasi’ ve özenle ‘beslediği’ Özgür Suriye Ordusu vb. silahlı örgütler üzerinden inisiyatif alma çabasında.

Bu iki ülkenin perde arkasındaki amacı, Suudi Arabistan’a çelme takmak. 

Kalamun Savaşı öncesi sessizlik 

Savaşın diğer tarafında, sessizlik ve kararlılık var. Esad yönetimi Cenevre’ye ön koşulsuz gideceğini belirtirken, İran konferansa katılmak istiyor. Rusya da konferansın gerçekleşmesi için yoğun çaba harcamakta. Esad yönetimi bir taraftan El-Nusra ve IŞİD gibi örgütlerin öne çıkması sonucundan rahatsız olan ‘ılımlı’ muhalifleri kazanmak için af çıkartıyor. Öte yandan savaş sahasındaki faaliyetlerini de hızlandırıyor.

Hizbullah ile birlikte savaş sahasında üstünlüğü ele geçiren Esad yönetimi, Kalamun bölgesinde büyük bir operasyona başladı. Kalamun bölgesi Şam ile 

Humus arasında, Lübnan sınırının doğusunda kalan büyük bir bölge ve stratejik açıdan büyük öneme sahip. Esad yönetimi, bölgede üstünlüğü ele geçirip muhalifleri kuzeye doğru sıkıştırarak, Cenevre’ye sahadaki üstünlükle gitmek istiyor. 

Cenevre 2 gerçekleşebilir mi? 

Bir yandan muhaliflerin kendi aralarında uzlaşamamaları ve sahadaki inisiyatiflerini El-Kaide türevlerine kaybetmeleri, diğer taraftan vekaleti alan Suudilerin güç oluşturabilmeleri için zamana ihtiyaçlarının olması, ABD’yi sıkıştırıyor. ABD zaman kazanmak istiyor ve süreci olabildiğince yavaşlatmaya çalışmakta.

Rusya, İran, Suriye, Hizbullah hattı ise ‘diplomatik’ süreçle birlikte düşmanlarından ne kadarını kendi yanına çekebileceği hesabında. Diğer yandan, savaşı sürdürerek kesin ‘zaferi’ kazanma peşinde. 

Sahadaki savaş 

Cenevre 2 süreci bir ‘barış’ ve ‘çözüm’ sağlamadan öte, tarafların ‘savaşmadan’ ne kadar kazanabileceklerini denedikleri bir sürece dönmüş durumda. 

Cenevre 2 nin nasıl akacağını da sahadaki silahlı savaşın kendisi belirleyecek gibi gözüküyor. 

Aleviler Direniyor

(Toplumsal Özgürlük, Kasım 2013 sayısı)

Cem Vakfı Başkanı İzzettin Doğan ve Fethullah Gülen işbirliğiyle Tuzluçayır’da yapılmak istenen Cami-Cemevi-Aşevi projesi, büyük bir direnişle karşılaştı. Alevi-Bektaşi inancını asimile etmeyi amaçlayan projenin en önemli ortağının Cem Vakfı Başkanı İzzettin Doğan olması tesadüf değil. Alevi-Bektaşi inancını ısrarla bir İslami mezhep olarak sunmaya çalışan “İzzetullah”dan başka ne beklenir? Evren ve Demirel’den sonraki ortağı AKP oldu.

Projeyi Gülen’e kendisinin sunduğunu belirten İzzettullah’ın, kendi arsasına karşılık, TOKİ’den kamulaştırma bedeli 31 milyon 830 bin TL değerinde 196 konut ve 5 milyon TL aldığı ortaya çıktı. 

“İzzetullah”ın hesapları 

İzzetullah, Suriye’de yüzlerce Alevi’yi katleden cihatçılara “Bizim dostumuzdur” diyen Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun Irak’a gidecek olan heyetinde yer alacak. İzzetullah, “Hızır” rolünü kapmış, asimilasyonun koçbaşı olmak istiyor. Yeterince yemlenirse, her şeyi yapmaya hazır. 

Hasan Ferit ve Lazkiye 

Alevilere yönelik saldırıların ana gövdesini ise, katliamlar oluşturuyor.

Davutoğlu’nun “Bizim dostumuzdur” dediği cihatçı gruplar, TC’nin verdiği silahlar ve açık lojistik desteğiyle, Suriye’deki Arap Alevileri katlediyor. Esad yönetiminin iç savaşta dengeyi kendine döndürmesiyle, yeni katliamlar bekleniyor. 

Ülke sınırları içinde, uyuşturucuya karşı düzenlenen bir eylemde Hasan Ferit Gedik çeteler tarafından katledildi. Özellikle Armutlu, Gülsuyu, Gazi Mahallesi gibi devrimci ve “kentsel dönüşüm” rantı yüksek olan mahallelerde polisin desteğiyle rahatça yer edinen çetelerin varlığı, Aleviler için açık ve güncel bir tehdit.

Gezi şehitlerinin de tümü Alevi. Alevilere şiddet, devletin her zaman “rahatça” kullandığı bir silah. 

Tarihsel devrimci gücü oluşturma 

Son dönemde artan bu saldırılara karşı ise Aleviler tekrar sokaklara dönerek cevap verdi. 19 Ekim’de Mersin’de, 3 Kasım’da Kadıköy’de yapılan mitinglere katılan on binlerce Alevi “Devletin Alevisi Olmayacağız”, “Ya Hüseyin olacağız, ya da Hüseyin’i yarı yolda bırakanlardan! Biz Hüseyin olacağız” diyerek alanları doldurdular. 

Tarihsel-devrimci direniş çizgisini sürdürmeye devam eden Alevilerin, saldırılara karşı koymalarını sağlayacak en önemli hamle; Kürt halkıyla, emekçilerle, sosyalistlerle ortak alanda buluşmaları olacaktır. 


2 Ekim 2013 Çarşamba

Fars Diplomasisi mi?

(Toplumsal Özgürlük, Ekim 2013 sayısı)

Suriye’deki savaş sürecinin yeni aşaması, askeri alanda değil masa başında yaşanıyor.

Sürece diplomasi damgasını vursa da buraya savaş olasılığı ile gelindi: 

ABD’nin askeri müdahalesi. Müdahaleyi önlemek için Rusya’nın yaptığı diplomatik hamleler ve kazandığı başarı, Rusya’yı dünya sahnesine tekrar çıkarırken, arka planda bir diğer geleneksel diplomatik güç de ortaya çıkıyordu: Fars (İran) diplomasisi. 

Nükleer diplomasisi 

İran’ın yeni cumhurbaşkanı Hasan Ruhani, her ne kadar “reformcu”ların adayı olsa da aynı zamanda bir “molla”. Ve, İran’ın klasik “Batı” karşıtı dış politikaya devam edeceği öngörülmekteydi. Fakat ilk “beklenmeyen” hamlesini senelerdir İran’ın başını ağrıtan nükleer enerji konusunda yaptı.

İran, Rusya’nın Suriye’yi bulundurduğu kimyasal silahları teslim etmesi için “ikna” etmesini ardından kendisinin de nükleer görüşmelere hazır olduğunu bildirdi. 

Mektup diplomasisi 

Ruhani, diyaloga olan açıklığını mektuplarıyla da ortaya koydu. Obama’nın kendisine gönderdiği kutlama mektubuna karşılık teşekkür mektubu gönderen Ruhani’ye göre bu mektuplar “Çok önemli bir geleceğe doğru atılan incelikli ve küçük adımlar olabilir’”. 

Ardından da Washington Post gazetesinde Ruhani’nin bir makalesi yayınlandı. Ruhani makalesinde “Dünya değişti. ‘Birinin kaybı diğerinin kazancı’ ilkesi artık geçerli değil. Bunun yerine işbirliği ve rekabetin aynı anda yaşandığı çok boyutlu bir ortam var. Kan davalarının devri sona erdi” diyerek küçük adımları büyütme niyetinde olduğunu belirmekte. 

Yahudi açılımı 

Molla Ruhani, en büyük sürprizini “Yahudi Sorunu”nda yaptı. Twitter’dan “Tahran’da güneş batmak üzereyken, tüm Yahudilere, özellikle İran’da olan Yahudilere kutlu Roş Aşana bayramı dilerim” mesajıyla bayramı kutladı. Ruhani ikinci sürprizini de Yahudi Soykırımı ile ilgili açıklamasıyla yaptı. 

Selefi Ahmedinejad’ın inkar etmesine karşılık Ruhani “Daha önce bir tarihçi olmadığımı ve Yahudi soykırımının boyutlarını konuşmaya gelindiğinde, bunu tarihçiler dile getirmesi gerektiğini söyledim. 

Ancak genel olarak, Nazilerin Ya hudiler ve olmayanlara karşı işlediği suçlarda dahil, tarihte yaşanan bütün insanlık suçları kınanabilir. Nazilerin Yahudilere karşı işlediği her türlü suçu kınıyoruz” dedi. 

“Kahramanca esneklik” 

Ruhani’nin bu hamlelerine destek “Belli prensiplere bağlı kalındıkça diplomaside “kahramanca esneklik” bazen çok gereklidir” Ayetullah Ali Hamaney’den geliyor. Ruhani’nin diplomasi de gösterdiği “kahramanca esneklik”in en önemli sebebi altı dil biliyor olmasından öte İran’ın bulunduğu durum. Özellikle uygulanan yaptırımlar İran için ciddi ekonomik kayıplarla neden olmakta. Dolayısıyla, bölgedeki savaşların yüksek yoğunlukta devam etmesi, İran ekonomisi açısından pek istenebilir bir durum değil.

2 Eylül 2013 Pazartesi

Savaş Sürüyor

(Toplumsal Özgürlük, Eylül 2013 sayısı)

İki yılı aşkındır süren Suriye’deki savaş, farklı momentlerden geçerek olanca hızıyla devam ediyor. Savaşın tarafları kimi zaman sarsıntılara uğrasalar da, mevzilerini tahkim ederek savaşmaya devam ediyor. 

Taraflardan biri, Suriye, İran ve Hizbullah’dan oluşan eksen. 

Bu eksenin dayanışması, savaşın Kuseyr momentine kadar yoğun olarak diplomasi ve siyasi alanda kendini gösteriyordu. Kuseyr ‘deki savaş, dayanışmanın yoğunluk çubuğunu “askeri” alana kaydırdı. 

Kuseyr dönemeci, savaştaki en önemli momentlerden biri oldu. Suriye’deki savaşın “sıcak alanında” “aktif” bir rol almayan ya da en azından öyle bir “görüntü” vermek istemeyen Hizbullah, Kuseyr’e askeri müdahalede yer alarak savaştaki tarafını resmen açıklamış oldu. 

Hizbullah lideri Hasan Nasrallah, “ Suriye, Direniş’in hâmisi ve taşıyıcı kolonudur. Direniş, taşıyıcı kolonunu ve hâmisini kaybetmeyi eli kolu bağlı izlemeyecektir.“ diyerek, Esad Suriyesi’nin eksendeki yeri ve önemini ortaya koydu. 

Hizbullah’ın da devreye girmesiyle, nüfusunun büyük çoğunluğu Şii ve muhaliflerin lojistik destek merkezi olan Kuseyr, Esad rejiminin kontrolüne geçti. Moral ve güç üstünlüğü elde edildi. Şimdi, Hizbullah militanları artık Suriye ordusu ile birlikte Şam’dan Halep’e ve Lazkiye’ye kadar her yerde savaşıyor. 

Batı’nın buna tepkisi, Hizbullah’ın “askeri kanadı”nın AB tarafından terör örgütleri listesine alınması oldu. 

Askeri, ve siyasi olarak bütünlük gösteren Hizbullah hakkında alınan bu karar, AB’nin ABD ve İsrail’le bir uzlaşması olarak görülüyor. AB, daha önce ABD ve İsrail’in baskılarına direnerek Hizbullah’ı terör örgütleri listesine almamıştı. Şimdi, “askeri kanadı” bu listeye alarak orta yolu bulmaya çalışıyor. 

İran, 14 Haziran’da yeni liderini seçti. İlk turda sürpriz yaparak yüzde 51 oy alan Hasan Ruhani yeni Cumhurbaşkanı seçildi. Ilımlıların ve reformistlerin adayı olan Ruhani’yle birlikte, Batı’lı devletler İran’ın dış po litikasında bir “yumuşama” bekliyor. Nitekim, geçmişte AB ile yürütülen nükleer müzakerelerde İran heyetine başkanlık da eden Ruhani, nükleer silahların yapımı ve Suriye konularında müzakerelere ve diyaloglara açık olduğunu belirtti. Bu tutumun bir taktik esneklik mi yoksa “beklentiler” yönünde bir adım mı olduğunu zaman gösterecek.

İran Hamas’la da diyaloglarını sıklaştırdı. Suriye’deki savaşın başlamasıyla Şam’daki bürosunu Doha’ya taşıyarak “direniş ekseni” nden uzaklaşan Hamas, tekrar eksenle ilişki kurmaya başladı. 

Hamas’ın kendisine vaat edilen yardımları alamayarak güç duruma düşmeye başlaması, Sisi Mısırı’nın başta Gazze tünellerini kapatarak Hamas’a karşı İsrail’e yardımcı olması, İran’ın FHKC, İslami Cihad, El-Fetih gibi Filistinli örgütlere yardım etmesi ve Esad-İran-Hizbullah ekseninin Suriye’de inisiyatifi ele geçirmesinin Hamas’ı zorladığı anlaşılıyor. 

Suriye’deki savaşta Hizbullah’ın yardımıyla Esad rejiminin güç kazanması, Rusya ve Çin’in devam eden desteği, Mısır’da Mursi’nin devrilmesiyle “Sünni eksenin” iç çatlaklarla uğraşması ve İran’ın yeni cumhurbaşkanı’nın “ılımlı ve reformcu” olması özel bir durum oluşturuyor. 

Esad-İran-Hizbullah ekseni ve arkalarındaki aktif destekçi Rusya’nın, şimdi kendilerinden esen yeli müzakere ve diyalog yoluyla konsolide etmeye çalışacağı anlaşılıyor. Ufuktaki Cenevre görüşmeleri, önem kazanıyor. 


2 Temmuz 2013 Salı

Direnişin Sesi Avrupa’da Yankılandı

(Toplumsal Özgürlük, Temmuz 2013 sayısı)

Gezi Direnişi Avrupa’yı da ayağa kaldırdı. Avrupa sokaklarını dolduran on binlerce devrimci, demokrat “Her yer Taksim, Her yer Direniş”, “Faşizme karşı omuz omuza” sloganlarıyla direnişe destek verdi. 

Almanya’ da başta Nürnberg’de, Dortmund’da, Hamburg’da, Berlin’de, Stutt- gart’ta Duisburg’da, Ulm’de ve Köln’de olmak üzere meydanlara çıkıldı.

1 Haziran’da Stuttgart’ta Türkiyeli devrimci ve demokratların oluşturduğu, Demokratik Güç Birliği Platformu’nun öncülüğünde 3 bin kişilik bir yürüyüş gerçekleştirildi. 17 Haziran’daki eyleme yüzlerce Alman da destek verdi. Stuttgart 21 ismi verilen ve binlerce ağacın kesilmesine neden olacak olan projeye karşı Stuttgartlılar direnmiş ve her pazartesi “Montag Demo” eylemleriyle direnişlerini devam ettiriyorlar. Eylemde S-21 direnişi adına açıklama yapan Volker Lösch, Taksim’deki Gezi Parkı direnişi ile S-21 projesi karşıtlığının benzer sorunlardan kaynaklandığını vurgulayarak destek mesajı yolladı. 

Direnişe destek eylemlerinin en kitlesel olanı ise 22 Haziran’da Köln’ün Heumarkt Meydanı’nda gerçekleştirildi. Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu’nun (AABF) çağrısıyla “Her Yer Taksim, Her Yer Direniş, Sonun Geldi Eyy... Firavun!” başlığıyla düzenlenen mitinge yüz bine yakın kişi katıldı. “Faşizme karşı omuz omuza” sloganıyla Köln sokaklarını inleten on binler Türkiye’deki direnişi selamladılar. Miting’de konuşan AABF Başkanı Turgut Öker “Taksim’ de başlayan direniş, Türkiye’nin dört bir yanına yayılmış; Zalim Firavunun maskesi düşmüştür. Türkiye halkı diktatör Recep’e ve AKP’ ye geçit vermiyor, vermeyecektir. “ diyerek birlik çağrısı yaptı. 

Ayrıca İsviçre’de Zürih, Basel ve Cenevre’de; Hollanda’da Amsterdam, Den Haag ve Rotterdam’da; Avusturya Bregenz, Viyana ve Innsbruck’ta; Fransa’da Strasbourg, Lyon ve Paris’te ve İngiltere’de Londra’da direnişe destek yürüyüşleri gerçekleştirildi.

2 Kasım 2012 Cuma

Çanlar Çin İçin Çalıyor

(Toplumsal Özgürlük, Kasım 2012 sayısı)

Sosyalizmin getirdiği birikimler sayesinde uzun yıllardır büyüme rekorları kırarak dünyanın en büyük ekonomilerinden biri haline gelen Çin için “barışçıl” bir ülke profili ve “efsanevi” büyüme dönemi bitmek üzere. Ekonomik krizin AB ve ABD’de yarattığı etkinin Çin’e de ulaşması, Uzakdoğu’da yaşanan gerilimler, Afrika’daki paylaşım yarışı Çin’i “barışçıl” ve “pasif” durumdan “saldırgan” ve ”aktif” bir duruma geçmeye zorluyor. 

Efsaneden Kabusa 

Ekonomik büyümesiyle “efsaneler” yaratan Çin, Avrupa’daki ekonomik krizin kendi kıyılarına ulaşmasıyla birlikte kabuslar görmeye başladı. Çin’in en büyük ihraç pazarı olan Avrupa ve ABD’de yaşanan ekonomik daralma sonucunda Çin’in ihracattaki artış oranı önceki yıllara göre düşüş göstererek Temmuz ayında yüzde 1, Ağustos ayında yüzde 0,6 arttı. Euro bölgesinin ve ABD ekonomisinin yakın geleceğe dair güçlü bir büyüme sinyali vermemesi Çin’in ihracatının giderecek daralacağını gösteriyor. 

Temmuz ve Ağustos aylarında ihracatla birlikte iç tüketimin azalması da Çin ekonomisinin kabuslarından birini oluşturuyor. Bu yüzden Çin devleti iç tüketimi arttırmak için sosyal hakları değil de kamu harcamalarını arttırmaya yönelik politikalar izliyor. Bunun sonucunda Çin devleti kredi faizlerini düşürerek, otoyol, köprü ve konut gibi altyapı yatırımları yaparak iç tüketimi arttırmaya çalışıyor. 

Nitekim Çin emekçilerinin aldıkları düşük ücretten dolayı devletin bu iç tüketim politikalarının sürekliliği sağlanamayacaktır. Dolaysıyla iç tüketim ve ihracattaki bu gelişmeler Çin’in büyüme hızının giderek yavaşlayacağını göstermektedir. 

Gerilimler Artıyor 

Ekonomideki bu gerilemeler Çin’in “barışçıl” ve “pasif ” dış politikasını “saldırgan” ve ”aktif” olacak şekilde değiştirmeye zorluyor. Nitekim uzun zamandır Afrika pazarını zorlayan, fakat ABD’nin siyasi ve askeri hamlelerine genellikle ricat ile karşılık veren Çin, hamlelerini sıklaştırmaya başlattı. Afrika’nın en büyük altın üreticilerinden olan African Barrick Gold (ABG) şirketinin hisselerini almak için görüşmelerde bulunan Çin, aynı zamanda Afrika ülkelerine 3 

yıl içinde 20 milyar dolarlık kredi açacağını belirtti. Çin-Afrika İşbirliği Forumu’nda konuşan Çin Başbakanı Wen Jiabao, Afrika ülkelerinin sürdürülebilir büyümesine odaklanacaklarını söyleyerek Çin’in Afrika’ya doğru “eksenini” bükmüş olduğunu belirtti. 

Suriye konusunda ise Rusya ile birlikte ABD’nin başını çektiği cephenin karşısında konumlanan Çin’in Uzakdoğu’da bu cepheyle olan gerilimleri artarak devam ediyor. Çin’in 1974’te bu yana kontrol altında tuttuğu, Vietnam ve Tayvan’ın da hak iddia ettiği Paracel Adaları’nda askeri üs kurmak istemesine ABD’nin karşı çıkması, iki ülke ilişkilerinin gerilmesine yol açtı. Çin ABD’nin bu konuya müdahil olmasına sert biçimde tepki gösteriyor. Bu adalar zengin petrol ve doğalgaz rezervleri barındırmasından dolayı büyük bir öneme sahip. 

Çin’in yakın komşusu Japonya ile olan ilişkilerinde de gerilim mevcut. Japonya’nın kontrolünde bulunan, Japonya'nın Sekanku, Çin'in Diaoyu adını verdikleri adalara yılbaşını geçirmek için dört Japon vatandaşının çıkması diplomatik krize yol açtı. Bu grubun ardından bir grup Çin aktivist de bu olayı protesto etmek için adalara çıktı ve Japonya tarafından gözaltına alındı. Bu olaylar sırasında her iki devlet de adaların kendilerine ait olduğunu belirterek birbirlerini uyardılar. 

Zengin balıkçılık alanları ve petrol yatakları üzerinde bulunan adaların ayrıca Doğu Çin Denizi'nde stratejik bir öneme sahip olması iki ülke arasındaki gerilimin artabileceğini gösteriyor. 

Yeni Kongre, Yeni Nomenklatura

Bunların yanında Çin Komünist Partisi Ekim ayında 18. Kongresini yapacak. Bu kongrede lider değişikliği yapılacak. Bu değişiklik sonucunda Başkan Hu Jintao’nun yerini Başkan Yardımcısı Xi Jinping, Başbakan Wen Jiabao’nun yerini ise Başbakan Yardımcısı Li Kekiang alacak. Ayrıca kongrede, politbüro daimi komitesini oluşturan dokuz kişiden yedisinin yerine yenileri atanacak. 

Müstakbel başkan Xi Jinping yaptığı son ABD gezisinde Beyaz Saray’ın da onayını alarak, temel hedefinin Çin’deki ekonomik modelin istikrarını devam ettirmek olduğunu belirtti. Nitekim kongre öncesinde politbüroya girmesi kesin gözüyle bakılan, Mao dönemini canlandıracağını belirten Bo Xilai'ın ve eşi Gu Kailai'ın adlarının skandallara “karışması” ÇKP’nin kapitalizme doğru yol almaya devam edeceğini gösteriyor. 

AB ve ABD’yi etkileyen ekonomik kriz bir yandan Çin’in dünyanın önemli bir gücü olması açısından önemli bir fırsat sunarken, diğer yandan da bu piyasalara bağımlı olması sebebiyle ekonomisini zor duruma sokuyor. Bu durum Çin’i bir taraftan krize karşı “Batı” ile birlikte davranmaya iterken, diğer taraftan başta BRICS ülkeleri olmak üzere diğer ülkelerle birlikte alternatif bir düzen arayışına girmesine neden oluyor. Başta Suriye ve Uzakdoğu’da yaşanan gerilimler, Afrika’daki paylaşım mücadeleleri ise Çin ile “Batı” arasındaki mücadelenin artarak ve “şiddetli” bir şekilde devam edeceğini gösteriyor. 

Bunlarla birlikte yeni kongreyle birlikte seçilecek olan yeni yönetimin bileşiminin de gösterdiği gibi Çin’in kapitalizme doğru yolculuğu hızını artırarak devam edecek. Fakat başta köylüler ve işçiler olmak üzere çevrecilerin, kadınların artan sayıdaki eylemleri, yeni yönetimin kapitalizme doğru olan yolculukta işinin çok da kolay olmayacağını gösteriyor. 

Encomienda'dan Luther'e: Parsellenmiş İktidar ve Direniş Doktrini

Encomienda, İspanya'nın Amerika kıtasında kurduğu ve yerlilerin dinî eğitim ile koruma karşılığında encomenderoya haraç ödeyerek çalıştı...