1 Mart 2014 Cumartesi

Maidan, özgürlük savaşı mı?

(Toplumsal Özgürlük, Mart 2014 sayısı)

Ukrayna’da 2013 yılının Kasım ayında başlayan gösteriler 2014 Şubat’ında zirve noktasına ulaştı. Devlet Başkanı Yanukoviç’in AB ile ilişkileri askıya alması sonucunda başlayan gösterilerle başkent Kiev’deki Maidan (Bağımsızlık) Meydanı eylemciler tarafından ele geçirilmişti. 

Kasım ayından bu yana eylemcilerin kontrolü altında olan meydana, polis tarafından yapılan müdahale sonucunda gösteriler artmaya başladı. Gösterilerin şiddetinin artması sonucunda ise önce eski devlet başkanı Timoşenko affedildi, sonrasında ise devlet başkanı Yanukoviç görevinden azledildi ve geçici bir hükümet kuruldu. Ve çatışmalar Kırım’a sıçramış durumda. 

Faşist çeteler inisiyatif kazanıyor 

Kasım ayının ilk günlerinde öğrencilerin ve orta tabakadan insanların ağırlıkta olduğu gösterilerde, ilerleyen günlerde yolsuzluk ve yoksulluk sorununun da dile getirilmesine başlanmasıyla birlikte emekçilerden (özellikle genç emekçiler) de katılım artmaya başladı. Sovyetler Birliği sonrası neoliberal politikaların yürürlüğe girmesiyle birlikte giderek artan işsizliğin ve yoksulluğun en çok vurduğu kesim olan gençliğin eylemlerde aktif rol almaları Yanukoviç’in sonunu getiren nedenlerden biri.

Gençliğin bu sistem karşıtı enerjisini, kendi politikaları doğrultusunda kısmen kanalize etmeyi başaran güçlerden biri faşist çeteler oldu. Özellikle “Sağ Sektör”(aşırı sağ grupların bir ittifakı) ismiyle ortaya çıkan bu çeteler kimi yerlerde silahlı çatışmaya girerek inisiyatifi ele geçirmeyi başardılar ve Svoboda (Özgürlük) gibi aşırı sağ partiler de eylemciler üzerinde etkinlik kazandılar.

Ukrayna’daki sağ grupların bu kadar etkin olmalarının arkasında ise “ulusal” ve “sınıfsal” etkenler yatmakta. Gösterilerin yoğunlukta olduğu ülkenin batı kesimi, hem Ukraynaca konuşanların hem de yoksulların ve işsizlerin en fazla olduğu kesim. Bu kesimdeki yüksek işsizlik ve düşük ücretten dolayı Ukraynalılar çalışmak üzere başka ülkeler gitmekteler. Diğer yandan milliyetçiliğin de etkin olduğu bu kesimde, 2. Emperyalist Paylaşım Savaşı sırasında Ukrayna SS Birliklerinin ünlü lideri Stepan Bandera’nın onlarca heykeli de bulunmakta. 

Filler ve emekçiler 

AB ve ABD ise bu kaynayan kazana kepçelerini uzatmış durumlar. Özellikle verimli toprakları nedeniyle dünyanın sayılı ambarlarından sayılan, Rusya’dan Avrupa’ya akan petrol ve doğalgaz akışının en stratejik yerinde bulunan Ukrayna’da mevzi kazanıp, Rusya’nın başta Suriye ve eski Doğu Bloku ülkelerinde artan nüfuzunu geriletmeye çalışmaktalar. Rusya ise başta Karadeniz’e açılan kapısı Kırım olmak üzere kırmızı çizgilerini savunarak mevzi kaybetmeme uğraşında. Bu doğrultuda egemen güçler faşist-milis güçler ve politikacılar aracılığıyla “vekalet savaşlarını” yürütmekteler. Sovyetler Birliği’nin yıkılmasıyla Sovyet ülkelerinde güç ve moral kaybı yaşayan komünistler ise sürece müdahil olamamaktalar. Bunda en büyük etken ise Maidan’daki “milliyetçi” grupların hakimiyetinden “çekinerek” yoksulluğa karşı sokağa çıkan halkla bağ kurmayan komünist partilere oligarkların egemen olması. 

Önemli bir dönemeç 

Kapitalizmin krizinin yapısal ve kronik bir hal almasıyla birlikte halkın giderek artan yoksulluk ve işsizliğine komünistlerin müdahale etmemesi durumunda faşist güçlerin bu dinamiğe egemen olabileceğinin bir örneği Ukrayna’da sergilenmekte. Dolayısıyla başta Ukrayna’da olmak üzere komünistlerin ve emekçilerin sergileyeceği tavır dünyanın gidişatını belirleyecek önemde olacaktır. 

Bosna’da Gerçek Bir Baharın Başlangıcı

(Toplumsal Özgürlük, Mart 2014 sayısı)

Şubat ayının başlarında Bosna’nın Tuzla kentinde başlayan işçi direnişi yayılarak bütün ülkeyi sardı. Tuzla kentinde bazı fabrikaların (Dita, Konjuh Guming, Polihem ve Poliolchem) iflas etmesiyle işsiz kalan işçilerin başlattığı direniş, başta emekçiler ve öğrenciler olmak üzere halk arasında yayılarak isyana dönüştü ve Bosna-Hersek sokaklarını zapt etti. 

İşsizlik, geleceksizlik, yoksulluk Genellikle etnik ve dinsel gerilimlerle dünya gündemine gelen Bosna-Hersek’teki bu isyanın en önemli sebeplerinden biri işsizlik. Özellikle gençler arasındaki işsizliğin yüzde 50’lerde olması, isyandaki gençlik dinamizminin en önemli göstergesi. 

Bununla birlikte emekçilerin Sosyalist Yugoslavya’dan kalan kazanımların tasfiye edilerek, halkın varlıklarının sermaye peşkeş çekilmesiyle emekçilerin giderek yoksullaşması da, isyanın önemli nedenlerinden biri. Yetişkin nüfusta yüzde 40’a yaklaşan işsizliğin yanı sıra aylık ortalama gelirin 400 avro civarında olması ülkede büyük bir yoksullaşma yaratmış durumda. 

Yugoslavya’nın dağılmasından sonra fabrikaların ve atölyelerin haraç mezat sermaye satılmasıyla ücretlerde yaşanan düşme ve iş güvencesinin kalkması, Bosnalı emekçilerin ve gençlerin geleceksizlik konusundaki isyanına neden oluyor. 

“Kahrolsun milliyetçilik!” 

Bosna-Hersek’teki emekçilerin etnisite farklılıklarını ve gerilimlerini aşarak birleşmeleri ise, isyanın en önemli özelliği. 

2. Emperyalist Paylaşım Savaşı’nda partizanların direnişi sonucunda kurulan Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti’nin bir parçası olan Bosna-Hersek, 1980’lerin sonlarında başlayan iç savaştan en çok etkilenen bölge oldu. 

Bölgede Hırvat, Boşnak ve Sırpların birlikte yaşıyor olması, milliyetçi-şovenist dozu yüksek iç savaşın daha kanlı geçmesine neden olmuştu. Her ne kadar 1995 yılındaki Dayton Antlaşması’yla “barışa” ulaşıldıysa da, etnik gerilimler devam ediyor. 

Bosna-Hersek de, Boşnak, Hırvat ve Sırp olmak üzere Üçlü Devlet Başkanlığı Konseyi adı verilen devlet eş başkanları tarafından yönetiliyor.

İşte, tam da bu sebeple, duvarlara yazılan “Bizi açlık birleştiriyor, etnik farklılık ayıramaz!”, “Milliyetçiliğe ölüm” ve “Kahrolsun milliyetçilik!” sloganları önem kazanıyor ve isyanın “ekmek” boyutunun “etnik” boyutundan büyüklüğünü gösteriyor. 

“Uyan Tito” 

Yugoslavya’nın parçalanışıyla neoliberal acımasız saldırılarına maruz kalan ve başta ABD

ve AB olmak üzere egemen güçlerin etnik farklılıkları savaşa dönüştüren politikaları sonucunda yorgun düşen Bosna-Hersek emekçileri, tekrar ayağa kalkıyor. “Tito’nun uyanması” uzak değil. Bosna-Hersek emekçileri için bu isyan daha başlangıç... 

2 Şubat 2014 Pazar

Quo Vadis Lübnan

(Toplumsal Özgürlük, Şubat 2014 sayısı)

Suriye’deki savaşın bir sonuca ulaşamadan devam etmesi, Ortadoğu’daki istikrarsızlığın alanını giderek genişletiyor. “İstikrarsızlık” konusunda Ortadoğu’nun belki de en “yetkin” ülkesi olan Lübnan’da, kısa bir durgunluğun ardından tekrar kaosa sürüklenmek üzere. Suriye’deki savaşın “vekalet” savaşına dönmesiyle birlikte, Lübnan da kendisini savaşın “sıcak” tarafında buldu. Özellikle selefi ve cihatçı güçlerin savaşı Lübnan sınırına taşımasıyla, Hizbullah da devreye girdi ve savaş Lübnan’a taşınmış oldu. 

Bombalı saldırılar, suikastler 

El-Kaide bağlantılı Irak Şam İslam Devleti (IŞİD) ve Nusra Cephesi, geçtiğimiz Aralık ayında aldıkları kararla “Hizbullah Suriye’den çekilinceye ve elindeki esirleri serbest bırakıncaya kadar” Lübnan’da olacaklarını belirttiler. 

Bu karar sonrasında, Ocak ayında “Hizbullah’ın Suriye’deki varlığına misilleme olarak” gerçekleştirilen bombalı saldırılarda, Beyrut’un Dahiye bölgesinde 5 kişi ve Şiilerin yoğun yaşadığı Hermel’de de 4 kişi yaşamını yitirdi. El-Kaide’nin yanı sıra Suudi Arabistan da, Lübnan da kendi milislerini oluşturma çabasında. Özellikle selefi gruplar ve eski Lübnan Başbakanı Saad Hariri’nin partisi el-Mustakbel taraftarlarına askeri eğitim veriyorlar. Nitekim, el-Mustakbel partisi milletvekili Muayyin el-Merabi’nin kardeşi Favaz Merabi, el-Kaide bağlantılı gruplarla birlikte Suriye ordusuna karşı savaşırken Kalamun bölgesinde öldürüldü. 

Diğer yandan Beyrut’taki İran büyükelçiliğine bombalı saldırıyı gerçekleştiren el-Kaide bağlantılı Abdullah Azzam Tugayları adlı örgütün lideri Macid el-Macid’in Suudi Arabistan vatandaşı olması ve “Suudi istihbaratının kara kutusu” olarak bilinmesi de, el-Kaide ve Suudiler arasındaki sıkı ilişkiyi gösteriyor. 

Bombalı saldırıların yanı sıra suikastler de Lübnan’ı sarsıyor. Önce Hizbullah’ın komutanı Hasan el-Lakis “Baalbek Özgür Sünnileri Tugayı” örgütü, daha sonra eski Maliye Bakanı Muhammed Şatah, selefi bir örgüt olan “Fethu’l İslam” tarafından suikast sonucu öldürüldü. 

Kabine belirsizliği 

Lübnan’daki kaosun en önemli nedenlerinden biri siyasi belirsizlik. Eski başbakan Necib Mikati’nin 23 Mart 2013’deki istifasından sonra Lübnan’da yeni bir hükümet kurulamadı. Yeni hükümeti kurmakla görevlendirilen Temmam Selam’ın çabaları da, şimdiye kadar sonuçsuz kaldı. Neden, başını Saad Hariri’nin partisi el-Mustakbel’in çektiği 8 Mart İttifakı’nın Hizbullah’ı hükümette istememesi. 

Hizbullah’ın lideri Nasrallah “ Gerçeklik, Lübnan’daki iki grubun Lübnan’ın geleceği için işbirliği yapmaktan başka bir yolu olmadığını göstermektedir. Zira sorunlar yaşanmaktadır, çöküş aşamalı olarak gelmektedir ve bütün bu sorunların çözümü için hükümetin kurulması gerekmektedir.” diyerek, işbirliğine hazır olduklarını gösterdi: 

Sonrasında, Saad Hariri yaptığı açıklamayla “Hizbullah’ın da yer aldığı bir koalisyon hükümetine katılmaya hazır olduklarını” belirtti. Hariri’nin bu açıklamasında Esad ve Hizbullah’ın sahada, İran’ın diplomatik alanda kazandığı mevziler ve el-Kaide’nin Lübnan’da

alan kazanmasının önemi büyük. Bu da önümüzdeki günlerde Lübnan’da bir hükümetin kurulma olasılığının yüksek olduğu gösteriyor. 

Suriye, Cenevre, Lübnan 

Suriye’de süren savaşın Lübnan’a sıçramasıyla birlikte, artık Lübnan’ın kaderi Suriye’deki savaştan ayrı tutulamayacak. Cenevre’deki görüşmelerin en önemli belirleyicisi olan “sıcak sahadaki” gücün, Lübnan’da da belirleyici olacağı gözüküyor. Bu konuda, özellikle İsrail’e karşı verdiği savaşla yeterince tecrübeye sahip olan Hizbullah bir adım öne çıkıyor. Fakat Hizbullah ve İran’ın “uzlaşma” çabalarının da “sıcak sahada” bir erime noktası var. 

Operasyon ‘Hizmet’i

(Toplumsal Özgürlük, Şubat 2014 sayısı)

17 Aralık “operasyonu”, sermayenin yeni rejimini oluşturmaya çalışan ve belkemiğini AKP-Gülen işbirliğinin oluşturduğu iktidar bloğu için tamir edilemez bir kırılma noktasını oluşturdu. Bu kırılma noktası, AKP-Gülen işbirliği arasındaki biriken çatlakların bir zirve noktası olmasıyla birlikte, Gülen için de bir önemli nokta. Fakat çöküşe giden AKP’nin aksine Gülen için nicel birikiminin hangi nitel sıçramaya ulaşacağı sorusuna cevap vereceği bir nokta. 

Sermayeye hizmet 

Komünizmle Mücadele Derneği’yle “siyasi” pratiğe başlayan Gülen cemaati, 12 Eylül’e giden yolda faşist güçlere siyasi pratikte “hizmet” etmiş, 12 Eylül’ü sevinçle karşılamıştı. 12 Eylül’le birlikte “hizmet” çubuğunu emniyet ve bürokrasiye bükerek sermayeye hizmete devam eden cemaat, 28 Şubat’la birlikte yeni bir nitel noktaya sıçradı. 

28 Şubat süreciyle birlikte ricat eden cemaat, bu noktada iktidara gelme perspektifinde önemli değişiklikler yaptı. Öncelikli olarak küresel sermayeyle bağlarını daha da güçlendirme hedefiyle neo-liberalizme kucak açan cemaat, TUSKON örgütlenmesini ön plana çıkardı. Gülen’in Mart 1999’da Pennsylvania’ya taşınmasıyla da küresel siyasi güçlerle yakınlaşan “cemaat”, sermayeye “Milli Görüş”e nazaran daha “seküler” olabileceğini gösterdi. Bunlarla birlikte cemaat, emniyet ve bürokrasideki örgütlenmesinin iktidar olmaya yetmeyeceğini görerek başta hukuk olmak üzere gerektiğinde “operasyon” yapabilecek alanlarda örgütlenmeye yöneldi. Böylece kendisine yapılacak “operasyonları” engelleyebilmenin yanı sıra iktidar alanında mevziler kazanmak amacıyla “operasyon” yapabilecek kapasiteye kavuşmuştu. 

Kanlı hizmetler 

AKP’nin 2002’de iktidara gelmesiyle birlikte perspektifini ortaya koyma fırsatını kazanan cemaat, “Alperenlerin” yardımıyla çeşitli katliamlara bulaştı. Bu karanlık operasyonlar, Ergenekon, Balyoz, KCK ve Devrimci Karargah operasyonları için bir ön adım oluşturacaktı. 

Hukuk alanında başlatılan operasyonlarla da, ulusalcılar, Kürt Özgürlük Hareketi ve sosyalistler hedef alınarak “ileri demokrasi”nin önü açılmıştı. Bu operasyonda, Kürt Özgürlük Hareketi ve sosyalistlere türlü komplolar kurulurken, Kürt halkının ve yüzlerce devrimcinin katili olan “askeri vesayetin” ve ulusalcıların bu karanlık bölgelerine dokunulmamış olunması, cemaatin nasıl “hizmet” ettiğini göstermektedir. Nitekim 12 Eylül 2010’daki anayasa değişikliği referandumuyla zirve noktasına ulaşan hukuk alanındaki operasyonla birlikte, cemaat iktidar alanında AKP ile baş başa kaldı. Bu durumu yeni rejimde hegemon olma fırsatı olarak gören cemaatin, MİT operasyonuyla başlayan hamleleri, 17 Aralık operasyonuyla geri dönülemez noktaya sıçradı. Cemaatin gelişim süreci sonucunda “hizmet” için kaçınılmaz olan bu süreç, konjonktürel olarak da cemaate fırsat yaratmaktadır. AKP-Müslüman Kardeşler çizgisinin çökmesi, cemaat gibi neo liberalizme hizmet konusunda daha hazır ve uyumlu olan hareketlere, Ortadoğu ve Türkiye’de alan açmakta. 

Bunca yıllık pratiğiyle sermayeye ideolojik, siyasi, ekonomik ve gerektiğinde cinayetlerle hizmet edebileceğini gösteren cemaat için bu süreç, ileride büyük kazançlar elde edebilmek için güncel kayıpların göze alındığı özel bir süreç. Tabii emekçiler, kadınlar ve gençler izin verirse. 

2 Aralık 2013 Pazartesi

Yeni ‘Reform’ Sürecinde Çin

(Toplumsal Özgürlük, Aralık 2013 sayısı)

21. yüzyılın başlangıcıyla birlikte ekonomik ve siyasi açıdan dünyanın ikinci büyük gücü olan Çin yeni bir sürecin eşiğinde. 

2012 yılının sonunda yapılan Çin Komünist Partisi’nin (ÇKP) 18. Kongresi’yle birlikte belirlenen Merkez Komite(MK), 12-14 Kasım’da yaptığı toplantıyla yeni süreci başlattı. 

Piyasalara daha ‘belirleyici’ rol 

Toplantının önde gelen konusu büyüme hızı yavaşlayan Çin ekonomisi idi.

Kapitalizmin girdiği derin krizin ilk dönemlerinde yüksek büyüme rakamlarıyla (2009 %9.2, 2010 %10.4, 2011 %9.5) parlayan Çin’in hızı, krizin kendi kıyılarına gelmesiyle azalmaya başladı. 2013 yılının ilk çeyreğinde yüzde 7.7, ikinci çeyrekte 7.5, üçüncü çeyrekte 7.8 büyüyen Çin ekonomisi, acil sinyaller veriyor. 

Bu sinyallerden sonra, ÇKP MK’nın aldığı önemli kararlardan biri, 2020 yılına kadar ekonomide “reformları” derinleştirerek, piyasanın (sermayenin) daha belirleyici olmasını sağlamak.

İlk olarak, sermayeye kamu kuruluşlarında hisse alma imkanı (yüzde 10-15) tanınması kararı alındı. Bu kararla, Çin ekonomisinde önemli noktalarda bulunan kamu kuruluşlarına sermayenin girmesi sağlanmış olacak. 

Alınan bir diğer önemli karar, kent ve kır arazilerinin tek bir piyasada toplanması. Daha önce devlete ait olan ve sadece işletme hakkı için alınabilen topraklar, artık satın alınabilecek. Böylece Çin Devrimi’nin asli unsuru olan köylülere yönelik ciddi bir saldırı da söz konusu. 

MK’nın aldığı “reform” kararlarından bir diğeri de “çocuk sayısı” üzerine. Hızlı artan nüfusu kontrol altına almak için yıllardır ailelere “tek çocuk” politikasını dayatan yönetim, artık ailelerin ikinci çocuğa sahip olmalarına izin verecek. Böyle Çin ekonomisinin önemli bir “avantajı” olan ucuz emek gücü silahının daha da güçlenmesi planlanıyor. 

Dış Politika ‘Aksiyonu’ 

21. yüzyılın başlamasıyla ekonomisi hızla büyüyen Çin, bu süreçte dış politikasının “etliye sütlüye karışmama” üzerine kurmuştu. Başta Ortadoğu ve Afrika olmak üzere “karışık” meselelere girmeyip “işine bakan” Çin için, Suriye meselesi bir dönüm noktası oldu. Rusya ile birlikte Esad yönetiminin arkasında durarak, artık küresel sorunlarda taraf olacağını gösteriyor. 

Nitekim, Pekin yönetimi Kasım sonunda yaptığı açıklamayla da, Doğu Çin Denizi’ni hava savunma alanı ilan etti. Bunun üzerine Japonya, Güney Kore ve ABD’nin gösterdiği sert tepkiye direnerek, ABD’ye “tartışmalı bölgesel sorunlara müdahale etmemesini” söyledi. 

Diğer taraftan askeri harcamalarını artırmaya devam eden Çin’in, orduya yakınlığıyla bilinen Devlet Başkanı Xi Jinping “Güçlü ordu, güçlü millet” vurgusu yaparak, artık gerektiğinde “sert güçlerini” de ortaya koyabileceklerini gösterdi.

Çin «yumuşak güçlerini» de kullanmaya devem ediyor. 16 Orta ve Doğu Avrupa ülkesiyle altyapı, iletişim ve nükleer enerji gibi alanlarda anlaşmalar imzalayan Çin, Avrupa’ya yönelmekte. Renault’nun aylardır beklediği 1,3 milyar dolarlık yatırımına onay veren Pekin, yüzlerce işadamıyla birlikte İngiltere Başbakanı David Cameron’u ağırladı. 

Söz sırası emekçilerde 

Yapılan yeni “reformlar” ve kapitalizme yönelmenin derinleştirilmesinin Çinli emekçileri hedeflediği aşikar. Fakat, işçisi ve köylüsüyle devrimci refleks ve eylemliliklerini kullanmakta tecrübeli olan Çin emekçilerinin bu «reformların» kolayca hayata geçmesine izin vereceğini söyleyebilir miyiz? Evet, son sözü Çin emekçileri söyleyecek. 

2 Kasım 2013 Cumartesi

Yeni Toplum Yeni Dönem Yeni KESK

(Toplumsal Özgürlük, Kasım 2013 sayısı)

Haziran ayında boy veren direniş, Eylül’ün gelmesiyle yeniden canlandı. Eski toplumun tüm hücrelerini yıkarak yeni bir toplumun doğuşunu sağlayan halk direnişinin önemli bileşenlerinden biri de “orta sınıf ” tabiriyle gizlenmek istenen işçi sınıfının yeni bölüğü. Hızla işçileşen kamu emekçileri de nicedir bu bölüğün bir parçası sayılır. 

KESK’in durumu 

Kamu emekçilerinin sokaklarda direnerek kurulan sendikal örgütü KESK’in, 4688 sayılı sendika yasasının kabulünden itibaren başlayan düşüşü devam ediyor. Fiili, meşru ve militan mücadele tarzıyla kamu emekçilerine önemli kazanımlar sağlayarak Türkiye’deki sendikal mücadelenin tarihini yazan KESK, kamu emekçilerinin önemli hak kayıplarına karşı ses çıkaramıyor, etkili eylemlilikler düzenleyemiyor. Bu durumun en önemli sebeplerden biri ise sendikanın fiili, meşru, militan çizgiden uzaklaşarak bürokratik, müzakereci bir sendikal hatta oturması. 

Sendika atıllaştı, kendisi gündem yaratamayınca, hükümetin gündemine göre hareket ediyor.

Sendikanın gündem yaratan sendikal politikalar üretememesi, doğal olarak eylemliliklerine de yansıyor. Bu durumda sendika, kazanım elde eden eylemler gerçekleştiremiyor sadece protesto eylemleri ve basın açıklamaları yaparak “Doğrucu Davut” durumuna geliyor. Üyelerini de harekete geçiremeyen sendika, giderek üye kaybediyor. 

Sendikal bürokrasi 

KESK’in “yasal” sendika statüsü de, örgütlenmenin önündeki önemli engellerden biri. Devletin sınırlarının çizdiği “geleneksel” sendikal örgütlenme modeli, giderek işçileşen ve çalışma şekli enformelleşen kamu emekçilerinin örgütlenmesi için bir engel oluşturuyor. 

Eğitim emekçilerinin içinde önemli bir bölümü oluşturan ücretli öğretmenler ve sağlık emekçilerinin üçte birini oluşturan taşeron sağlık emekçileri, KESK içinde “örgütlenemiyor”. Bu durum, sonuçta, KESK’in bazı siyasi bileşenlerin toplamı olmaya doğru daralmasına yol açarak, “güçlü” siyasi bileşenlerin bazı taraftarlarının sendika “bürokratları” olmasına yol açıyor. 

KESK’in durumunun en açık ifadesi “Toplu Sözleşme” sürecinde görülmektedir. Hükümet 223 lira zam vermesine rağmen, Memur Sen’in 123 lirayı kabul etmesine basın açıklamaları dışında tepki veril(e)medi. 

Yeni KESK’i inşa etmek 

Önümüz seçim süreci. Bu süreç KESK’i yeniden inşa etmek için önemli bir adım olabilir. Delegelik ve siyasi ittifaklar hesabına girilmeden, yerelleri ve üyelerinin seçimlerini dikkate alarak ve “çoğunluğu” içererek kurulacak olan yeni bir KESK, kamu emekçilerinin mücadelesi için önemli bir adım olacaktır. 

Haziran Direnişi sadece yeni bir toplumun değil, aynı zamanda yeni bir siyasetin, yeni bir mücadele tarzının, yeni bir örgütlenmenin de doğumunu sağladı.

Bu durum KESK için de bir fırsat oluşturuyor. Kurulduğu günlerdeki gibi fiili, meşru ve militan mücadeleyi sokakla birleştiren, yasaların sınırlarına bağlı kalmadan kamu emekçilerin bütününe değen bir KESK’i yeniden inşa edebilmek, şimdi hem mümkün hem de zorunlu. 

Cenevre 2 Masal mı Gerçek mi?

(Toplumsal Özgürlük, Kasım 2013 sayısı)

15 Mart 2011’de başlayan Suriye’deki iç savaş tüm hızıyla devam ediyor. Savaşın gündemlerinden birini Cenevre-2 konferansı. Kasım ayında yapılması planlanan konferans ABD’nin isteği üzerine iki hafta ertelendi. En büyük neden, muhaliflerin bir araya getirilememesi. 

Suudi Arabistan etkisi 

Muhaliflerin bir araya getirilememesinin nedeni, ‘çok başlılık’. Çok başlılığı sebebi de, muhaliflerin arkasındaki Türkiye, Katar ve Suudi Arabistan arasındaki vekalet savaşı. 

Suriye meselesinde ABD’nin vekaletini alan Suudi Arabistan, istihbarat başkanı Bender Bin Sultan’ın liderliğinde çalışmalarını hızlandırdı. Suriye kendi Selefi ordusunu oluşturmaya çabalayan Suudiler, Hizbullah’a karşı da Lübnan’da milisleri örgütlüyor. Konferansa güçlü gitmek için bir taraftan silaha sarılan Suudi yönetimi, İran’ın yükselen etkisini kırmak için konferansa katılımını engellemeye çalışıyor. ABD’nin müdahale etmemesiyle büyük ‘hayalkırıklığı’na uğrayan Türkiye ve Katar ise, kendilerine müdahale kanalları açma çabalarındalar.

Türkiye, PYD’yi tasfiye etmek için kullandığı El-Nusra ve Irak-Şam İslam Devleti (IŞİD) gibi örgütler üzerinden Suriye’ye müdahale kanalı açmaya çabalıyor. Ancak, ABD’den azarı işiten Türkiye, şimdi de bu gruplardan kurtulmanın peşinde. Katar ise Türk pilotların kurtarılmasında oynadığı perde arkası rolün de gösterdiği gibi ‘diplomasi’ ve özenle ‘beslediği’ Özgür Suriye Ordusu vb. silahlı örgütler üzerinden inisiyatif alma çabasında.

Bu iki ülkenin perde arkasındaki amacı, Suudi Arabistan’a çelme takmak. 

Kalamun Savaşı öncesi sessizlik 

Savaşın diğer tarafında, sessizlik ve kararlılık var. Esad yönetimi Cenevre’ye ön koşulsuz gideceğini belirtirken, İran konferansa katılmak istiyor. Rusya da konferansın gerçekleşmesi için yoğun çaba harcamakta. Esad yönetimi bir taraftan El-Nusra ve IŞİD gibi örgütlerin öne çıkması sonucundan rahatsız olan ‘ılımlı’ muhalifleri kazanmak için af çıkartıyor. Öte yandan savaş sahasındaki faaliyetlerini de hızlandırıyor.

Hizbullah ile birlikte savaş sahasında üstünlüğü ele geçiren Esad yönetimi, Kalamun bölgesinde büyük bir operasyona başladı. Kalamun bölgesi Şam ile 

Humus arasında, Lübnan sınırının doğusunda kalan büyük bir bölge ve stratejik açıdan büyük öneme sahip. Esad yönetimi, bölgede üstünlüğü ele geçirip muhalifleri kuzeye doğru sıkıştırarak, Cenevre’ye sahadaki üstünlükle gitmek istiyor. 

Cenevre 2 gerçekleşebilir mi? 

Bir yandan muhaliflerin kendi aralarında uzlaşamamaları ve sahadaki inisiyatiflerini El-Kaide türevlerine kaybetmeleri, diğer taraftan vekaleti alan Suudilerin güç oluşturabilmeleri için zamana ihtiyaçlarının olması, ABD’yi sıkıştırıyor. ABD zaman kazanmak istiyor ve süreci olabildiğince yavaşlatmaya çalışmakta.

Rusya, İran, Suriye, Hizbullah hattı ise ‘diplomatik’ süreçle birlikte düşmanlarından ne kadarını kendi yanına çekebileceği hesabında. Diğer yandan, savaşı sürdürerek kesin ‘zaferi’ kazanma peşinde. 

Sahadaki savaş 

Cenevre 2 süreci bir ‘barış’ ve ‘çözüm’ sağlamadan öte, tarafların ‘savaşmadan’ ne kadar kazanabileceklerini denedikleri bir sürece dönmüş durumda. 

Cenevre 2 nin nasıl akacağını da sahadaki silahlı savaşın kendisi belirleyecek gibi gözüküyor. 

Encomienda'dan Luther'e: Parsellenmiş İktidar ve Direniş Doktrini

Encomienda, İspanya'nın Amerika kıtasında kurduğu ve yerlilerin dinî eğitim ile koruma karşılığında encomenderoya haraç ödeyerek çalıştı...