1 Nisan 2014 Salı

Suriye’de ‘Geleceğe Dönüş’

(Toplumsal Özgürlük, Nisan 2014 sayısı)

Cenevre görüşmeleri, Ukrayna, Kırım derken, Suriye’deki iç savaş tekrar dünyanın gündeminin üst sıralarına geliverdi. 3 yılı aşkın süredir süren savaşa Cenevre görüşmeleri nedeniyle kısmen ara verilmişti. Fakat Suriye’deki silahlı grupların 21 Mart Salı günü Türkiye sınırındaki Keseb kasabasına saldırmaları ile savaşın ateşi tekrar yükseldi. 

Keseb 

Özgür Suriye Ordusu (ÖSO), İslami Cephe ve El-Nusra’ya bağlı silahlı grupların, “Enfal” adını verdikleri operasyonla saldırdıkları Keseb kasabası coğrafi, ekonomik ve tarihsel olarak önem taşıyor. Esad rejiminin Türkiye sınırındaki tek sınır kapısının bulunduğu kasaba, aynı zamanda Suriye’deki Ermenilerin uzun yıllardır yaşadığı önemli merkezlerden biri. 

Kasaba Lazkiye kentinin de girişi konumunda. Lazkiye de, Arap Alevilerinin yoğun yaşadığı bir bölge olmasının yanı sıra Beşşar Esad’ın da memleketi.

Öte yandan Keseb sınır kapısından sınırlı da olsa bir ticari faaliyet gerçekleştirilmekte. Kasabanın ticaret limanına çıkan yolların üzerinde olması ekonomik önemini arttırıyor. Dolayısıyla Keseb, Suriye’deki “özgürlük” savaşçılarının saldırısı için bütün “koşulları” taşıyor. Bu yüzden yaptıkları operasyona “Enfal” (Savaş Ganimeti) ismini vermeleri “manidar”. 

Cenevre “Barışı” 

Cenevre görüşmeleri her ne kadar “barış” niyetiyle başlamış olsa da, taraflar bunun geçici bir nefes alma dönemi olduğunun farkındaydılar. Nitekim, iki tarafta görüşme sürecini silahlı güçlerini güçlendirmek için bir fırsat olarak görüp savaş hazırlıklarına hız verdiler. 

Rejim karşıtlarının Türkiye ve Katar’ın önderliğiyle sonuç alamamasından sonra, başlarına Suudi Arabistan getirilmişti. Ilımlılardan daha “dindar”, cihatçılardan daha “ılımlıları” İslami Cephe’de örgütleyen Suudiler, bu güçlere ABD’nin yardımıyla uzun zamandır Ürdün ve kendi topraklarında eğitim vermekteydi. Bu yüzden de ilk saldırı güneyden bekleniyordu. Fakat “sürprizi” Türkiye yaptı. Keseb’e saldıran güçlerin Türkiye sınırlarını kullanmalarından ve öncesinde Türkiye’nin Suriye uçağını düşürmesinden elbette “müttefikler” habersiz değil. Nitekim Washington sessiz kalarak gelişmelere onay verdi. 

Yine de Suriye “Dostlarının” büyük saldırıyı güneyden gerçekleştirmeleri bekleniyor. Sayıları 10 bin ile 30 bin arasından değişen silahlı güçler, nihai hedefleri Şam’a ilerlemek üzere işaret bekliyorlar. Nitekim İsrail de Suriye’nin 4 İsrail askerini yaralamasına cevaben 19 Mart’ta Suriye ordusuna ait birçok noktaya saldırı gerçekleştirdi. 

Dolayısıyla güneyden başlayacak bir hareketin, İsrail’in de desteğiyle kesin bir zafer eriştirilmesi hedefleniyor. Bu yüzden de kuzeyden Esad’a gerçekleştirecek bir saldırı, üstelik Türkiye gibi kendi “isteğiyle” yapılanlar, ABD için bulunmaz bir nimet. Çünkü bu saldırılarla Esad’ın kuvvetleri dağıtılarak, güneyden gelecek saldırıya karşı direncinin azaltması sağlanıyor. Her ne kadar Keseb sonrasında ÖSO “Yeterli desteği alamadık” açıklamasını yapsa da, ABD kuzeydeki operasyonlara, Esad’a zarar vermesi kaydıyla, “şimdilik” sessiz kalıyor. 

Süreğen kriz 

Cenevre görüşmeleri sırasında muhalifler ve rejim ilk defa yüz yüze görüşüp, bir umut ışığı uyandırmıştı. Fakat, Ortadoğu’daki ve dünyadaki gelişmelerin yanı sıra artık kalıcılaşan kapitalizmin kriziyle birlikte bu ışığın sönmesi an meselesi. 

Çin Batı'ya Yöneliyor

(Toplumsal Özgürlük, Nisan 2014 sayısı)

Kapitalizmin uzun dönem kriziyle birlikte açığa çıkan hegemonya krizinin özgün biçimlerde yapısallaştığı bir dönemdeyiz artık. Bu yapısallaşmanın şimdiki biçimi olan “çok kutupluluk” denemeleri, dünyayı “kutup” ülkelerinin hızlı ve çeşitli hamleler yaptığı bir satranç tahtasına dönüştürüyor. Çin, yaptığı hamlelerle perde arkasında kalan ve hızla ilerleyen özgün bir “kutup”. 

Çin-AB yakınlaşması 

Çin Devlet Başkanı Xi Jinping, başkanlığının birinci yılını doldururken ilk kez Avrupa turuna çıktı. Bu tur çerçevesinde sırasıyla Hollanda, Fransa, Almanya, Belçika ülkelerini ve Avrupa Birliği (AB) Komisyonunu ziyaret eden Xi Jinping, ekonomik ve politik olarak birçok önemli ve stratejik anlaşmayı imzaladı. 

AB ve Çin arasındaki ilişkilerin en önemli noktalarından birini ekonomi oluşturuyor. AB Çin’in en büyük ticaret ortağı, Çin ise AB’nin en büyük ikinci ticaret ortağı. Bu yüzden bu iki “kutup” arasındaki ekonomik ilişki, bir anlamda kendileri için can suyu niteliğini taşıyor.

Nitekim Xi Jinping’in Paris’i ziyareti sırasında, AB’nin ikinci büyük gücü olan Fransa’yla 18 milyar Euro’luk anlaşma imzalandı. Ziyaret sırasında, mali anlamda sıkıntılar yaşayan Peugeot-Citroen grubunun hisselerinin büyük bir bölümünü Çin’in Donfeng şirketi aldı. 

Almanya ziyareti 

Fakat görüşmelerin ve anlaşmaların en önemli ayağını Almanya ziyareti oluşturdu. Çin ile Almanya arasındaki ticaret hacmi 2013 yılında rekor kırarak 161,6 milyar dolara ulaştı. Bu rakam iki ülke ilk diplomatik teması başlattığı 1972 yılındaki ticaret hacminden 580 kat daha büyük. Aynı zamanda Çin ile Avrupa arasındaki ticaretin üçte birine ve Çin’in İngiltere, Fransa ve İtalya’yla olan ticaret hacminin toplamına denk geliyor. 

Tren hattı diplomasisisi 

Dolayısıyla Çin ile Almanya arasındaki ilişkinin ekonomik boyutu stratejik bir noktada duruyor. Nitekim bu nokta yeni bir “ipek yoluyla” bir üst düzeye taşınmaya çalışıyor.

Avrupa’ya yapılan ticarette kullanılan deniz ticaretinin uzun sürmesi, hava yolu ticaretinin ise pahalı olması Çin’i kara ve demir yollarına itmişti. Bu sebeple yapılan Chongqing-Xinjiang-Duisburg demiryolu hattı 2011 yılında açılmıştı. Ziyareti sırasında Duisburg’a uğrayan Xi Jinping, “ekonomik ipek yolunu” ve ekonomik ilişkileri daha da büyütme çağrısı yaptı.

Çin ve Almanya yakınlaşmasının giderek artacağı anlaşılıyor. 

Çin’in yolu 

Yüksek büyüme rekorları kırarak ekonomisini büyüttüğü dönemlerde Çin, dış politikasında “yumuşak” güç olan “ekonomiyi” kullanmayı tercih etmişti.

Özellikle Afrika’daki ABD hegemonyasını bu yolla kısmen kırabilen Çin, Avrupa’da da aynı yolu tercih ediyor. AB’nin son dönemdeki tek gücü olan ve “kutup” olma yolunda başını kaldıran Almanya ile yapılan ekonomik anlaşmalar, dünyadaki hegemonya krizine yönelik hamleleri de içeriyor. Güçlerini Pasifik’e doğru yoğunlaştıran ABD’ye karşı silahlanmayı arttıran Çin’le anlaşma yapan Almanya için de bu tür hamleler, “kutup” olma yolunda bir anlam taşıyor. Çin’in hamlesi, Suriye ve Ukrayna meselelerinde farklılıklar yaşayan ABD ve Almanya arasındaki kırılmayı artırarak, “kutup” olmuş Almanya’yı yanına çekmeyi hedefliyor. Dünya satranç tahtasının giderek ısınacağı belli değil mi? 


1 Mart 2014 Cumartesi

Maidan, özgürlük savaşı mı?

(Toplumsal Özgürlük, Mart 2014 sayısı)

Ukrayna’da 2013 yılının Kasım ayında başlayan gösteriler 2014 Şubat’ında zirve noktasına ulaştı. Devlet Başkanı Yanukoviç’in AB ile ilişkileri askıya alması sonucunda başlayan gösterilerle başkent Kiev’deki Maidan (Bağımsızlık) Meydanı eylemciler tarafından ele geçirilmişti. 

Kasım ayından bu yana eylemcilerin kontrolü altında olan meydana, polis tarafından yapılan müdahale sonucunda gösteriler artmaya başladı. Gösterilerin şiddetinin artması sonucunda ise önce eski devlet başkanı Timoşenko affedildi, sonrasında ise devlet başkanı Yanukoviç görevinden azledildi ve geçici bir hükümet kuruldu. Ve çatışmalar Kırım’a sıçramış durumda. 

Faşist çeteler inisiyatif kazanıyor 

Kasım ayının ilk günlerinde öğrencilerin ve orta tabakadan insanların ağırlıkta olduğu gösterilerde, ilerleyen günlerde yolsuzluk ve yoksulluk sorununun da dile getirilmesine başlanmasıyla birlikte emekçilerden (özellikle genç emekçiler) de katılım artmaya başladı. Sovyetler Birliği sonrası neoliberal politikaların yürürlüğe girmesiyle birlikte giderek artan işsizliğin ve yoksulluğun en çok vurduğu kesim olan gençliğin eylemlerde aktif rol almaları Yanukoviç’in sonunu getiren nedenlerden biri.

Gençliğin bu sistem karşıtı enerjisini, kendi politikaları doğrultusunda kısmen kanalize etmeyi başaran güçlerden biri faşist çeteler oldu. Özellikle “Sağ Sektör”(aşırı sağ grupların bir ittifakı) ismiyle ortaya çıkan bu çeteler kimi yerlerde silahlı çatışmaya girerek inisiyatifi ele geçirmeyi başardılar ve Svoboda (Özgürlük) gibi aşırı sağ partiler de eylemciler üzerinde etkinlik kazandılar.

Ukrayna’daki sağ grupların bu kadar etkin olmalarının arkasında ise “ulusal” ve “sınıfsal” etkenler yatmakta. Gösterilerin yoğunlukta olduğu ülkenin batı kesimi, hem Ukraynaca konuşanların hem de yoksulların ve işsizlerin en fazla olduğu kesim. Bu kesimdeki yüksek işsizlik ve düşük ücretten dolayı Ukraynalılar çalışmak üzere başka ülkeler gitmekteler. Diğer yandan milliyetçiliğin de etkin olduğu bu kesimde, 2. Emperyalist Paylaşım Savaşı sırasında Ukrayna SS Birliklerinin ünlü lideri Stepan Bandera’nın onlarca heykeli de bulunmakta. 

Filler ve emekçiler 

AB ve ABD ise bu kaynayan kazana kepçelerini uzatmış durumlar. Özellikle verimli toprakları nedeniyle dünyanın sayılı ambarlarından sayılan, Rusya’dan Avrupa’ya akan petrol ve doğalgaz akışının en stratejik yerinde bulunan Ukrayna’da mevzi kazanıp, Rusya’nın başta Suriye ve eski Doğu Bloku ülkelerinde artan nüfuzunu geriletmeye çalışmaktalar. Rusya ise başta Karadeniz’e açılan kapısı Kırım olmak üzere kırmızı çizgilerini savunarak mevzi kaybetmeme uğraşında. Bu doğrultuda egemen güçler faşist-milis güçler ve politikacılar aracılığıyla “vekalet savaşlarını” yürütmekteler. Sovyetler Birliği’nin yıkılmasıyla Sovyet ülkelerinde güç ve moral kaybı yaşayan komünistler ise sürece müdahil olamamaktalar. Bunda en büyük etken ise Maidan’daki “milliyetçi” grupların hakimiyetinden “çekinerek” yoksulluğa karşı sokağa çıkan halkla bağ kurmayan komünist partilere oligarkların egemen olması. 

Önemli bir dönemeç 

Kapitalizmin krizinin yapısal ve kronik bir hal almasıyla birlikte halkın giderek artan yoksulluk ve işsizliğine komünistlerin müdahale etmemesi durumunda faşist güçlerin bu dinamiğe egemen olabileceğinin bir örneği Ukrayna’da sergilenmekte. Dolayısıyla başta Ukrayna’da olmak üzere komünistlerin ve emekçilerin sergileyeceği tavır dünyanın gidişatını belirleyecek önemde olacaktır. 

Bosna’da Gerçek Bir Baharın Başlangıcı

(Toplumsal Özgürlük, Mart 2014 sayısı)

Şubat ayının başlarında Bosna’nın Tuzla kentinde başlayan işçi direnişi yayılarak bütün ülkeyi sardı. Tuzla kentinde bazı fabrikaların (Dita, Konjuh Guming, Polihem ve Poliolchem) iflas etmesiyle işsiz kalan işçilerin başlattığı direniş, başta emekçiler ve öğrenciler olmak üzere halk arasında yayılarak isyana dönüştü ve Bosna-Hersek sokaklarını zapt etti. 

İşsizlik, geleceksizlik, yoksulluk Genellikle etnik ve dinsel gerilimlerle dünya gündemine gelen Bosna-Hersek’teki bu isyanın en önemli sebeplerinden biri işsizlik. Özellikle gençler arasındaki işsizliğin yüzde 50’lerde olması, isyandaki gençlik dinamizminin en önemli göstergesi. 

Bununla birlikte emekçilerin Sosyalist Yugoslavya’dan kalan kazanımların tasfiye edilerek, halkın varlıklarının sermaye peşkeş çekilmesiyle emekçilerin giderek yoksullaşması da, isyanın önemli nedenlerinden biri. Yetişkin nüfusta yüzde 40’a yaklaşan işsizliğin yanı sıra aylık ortalama gelirin 400 avro civarında olması ülkede büyük bir yoksullaşma yaratmış durumda. 

Yugoslavya’nın dağılmasından sonra fabrikaların ve atölyelerin haraç mezat sermaye satılmasıyla ücretlerde yaşanan düşme ve iş güvencesinin kalkması, Bosnalı emekçilerin ve gençlerin geleceksizlik konusundaki isyanına neden oluyor. 

“Kahrolsun milliyetçilik!” 

Bosna-Hersek’teki emekçilerin etnisite farklılıklarını ve gerilimlerini aşarak birleşmeleri ise, isyanın en önemli özelliği. 

2. Emperyalist Paylaşım Savaşı’nda partizanların direnişi sonucunda kurulan Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti’nin bir parçası olan Bosna-Hersek, 1980’lerin sonlarında başlayan iç savaştan en çok etkilenen bölge oldu. 

Bölgede Hırvat, Boşnak ve Sırpların birlikte yaşıyor olması, milliyetçi-şovenist dozu yüksek iç savaşın daha kanlı geçmesine neden olmuştu. Her ne kadar 1995 yılındaki Dayton Antlaşması’yla “barışa” ulaşıldıysa da, etnik gerilimler devam ediyor. 

Bosna-Hersek de, Boşnak, Hırvat ve Sırp olmak üzere Üçlü Devlet Başkanlığı Konseyi adı verilen devlet eş başkanları tarafından yönetiliyor.

İşte, tam da bu sebeple, duvarlara yazılan “Bizi açlık birleştiriyor, etnik farklılık ayıramaz!”, “Milliyetçiliğe ölüm” ve “Kahrolsun milliyetçilik!” sloganları önem kazanıyor ve isyanın “ekmek” boyutunun “etnik” boyutundan büyüklüğünü gösteriyor. 

“Uyan Tito” 

Yugoslavya’nın parçalanışıyla neoliberal acımasız saldırılarına maruz kalan ve başta ABD

ve AB olmak üzere egemen güçlerin etnik farklılıkları savaşa dönüştüren politikaları sonucunda yorgun düşen Bosna-Hersek emekçileri, tekrar ayağa kalkıyor. “Tito’nun uyanması” uzak değil. Bosna-Hersek emekçileri için bu isyan daha başlangıç... 

2 Şubat 2014 Pazar

Quo Vadis Lübnan

(Toplumsal Özgürlük, Şubat 2014 sayısı)

Suriye’deki savaşın bir sonuca ulaşamadan devam etmesi, Ortadoğu’daki istikrarsızlığın alanını giderek genişletiyor. “İstikrarsızlık” konusunda Ortadoğu’nun belki de en “yetkin” ülkesi olan Lübnan’da, kısa bir durgunluğun ardından tekrar kaosa sürüklenmek üzere. Suriye’deki savaşın “vekalet” savaşına dönmesiyle birlikte, Lübnan da kendisini savaşın “sıcak” tarafında buldu. Özellikle selefi ve cihatçı güçlerin savaşı Lübnan sınırına taşımasıyla, Hizbullah da devreye girdi ve savaş Lübnan’a taşınmış oldu. 

Bombalı saldırılar, suikastler 

El-Kaide bağlantılı Irak Şam İslam Devleti (IŞİD) ve Nusra Cephesi, geçtiğimiz Aralık ayında aldıkları kararla “Hizbullah Suriye’den çekilinceye ve elindeki esirleri serbest bırakıncaya kadar” Lübnan’da olacaklarını belirttiler. 

Bu karar sonrasında, Ocak ayında “Hizbullah’ın Suriye’deki varlığına misilleme olarak” gerçekleştirilen bombalı saldırılarda, Beyrut’un Dahiye bölgesinde 5 kişi ve Şiilerin yoğun yaşadığı Hermel’de de 4 kişi yaşamını yitirdi. El-Kaide’nin yanı sıra Suudi Arabistan da, Lübnan da kendi milislerini oluşturma çabasında. Özellikle selefi gruplar ve eski Lübnan Başbakanı Saad Hariri’nin partisi el-Mustakbel taraftarlarına askeri eğitim veriyorlar. Nitekim, el-Mustakbel partisi milletvekili Muayyin el-Merabi’nin kardeşi Favaz Merabi, el-Kaide bağlantılı gruplarla birlikte Suriye ordusuna karşı savaşırken Kalamun bölgesinde öldürüldü. 

Diğer yandan Beyrut’taki İran büyükelçiliğine bombalı saldırıyı gerçekleştiren el-Kaide bağlantılı Abdullah Azzam Tugayları adlı örgütün lideri Macid el-Macid’in Suudi Arabistan vatandaşı olması ve “Suudi istihbaratının kara kutusu” olarak bilinmesi de, el-Kaide ve Suudiler arasındaki sıkı ilişkiyi gösteriyor. 

Bombalı saldırıların yanı sıra suikastler de Lübnan’ı sarsıyor. Önce Hizbullah’ın komutanı Hasan el-Lakis “Baalbek Özgür Sünnileri Tugayı” örgütü, daha sonra eski Maliye Bakanı Muhammed Şatah, selefi bir örgüt olan “Fethu’l İslam” tarafından suikast sonucu öldürüldü. 

Kabine belirsizliği 

Lübnan’daki kaosun en önemli nedenlerinden biri siyasi belirsizlik. Eski başbakan Necib Mikati’nin 23 Mart 2013’deki istifasından sonra Lübnan’da yeni bir hükümet kurulamadı. Yeni hükümeti kurmakla görevlendirilen Temmam Selam’ın çabaları da, şimdiye kadar sonuçsuz kaldı. Neden, başını Saad Hariri’nin partisi el-Mustakbel’in çektiği 8 Mart İttifakı’nın Hizbullah’ı hükümette istememesi. 

Hizbullah’ın lideri Nasrallah “ Gerçeklik, Lübnan’daki iki grubun Lübnan’ın geleceği için işbirliği yapmaktan başka bir yolu olmadığını göstermektedir. Zira sorunlar yaşanmaktadır, çöküş aşamalı olarak gelmektedir ve bütün bu sorunların çözümü için hükümetin kurulması gerekmektedir.” diyerek, işbirliğine hazır olduklarını gösterdi: 

Sonrasında, Saad Hariri yaptığı açıklamayla “Hizbullah’ın da yer aldığı bir koalisyon hükümetine katılmaya hazır olduklarını” belirtti. Hariri’nin bu açıklamasında Esad ve Hizbullah’ın sahada, İran’ın diplomatik alanda kazandığı mevziler ve el-Kaide’nin Lübnan’da

alan kazanmasının önemi büyük. Bu da önümüzdeki günlerde Lübnan’da bir hükümetin kurulma olasılığının yüksek olduğu gösteriyor. 

Suriye, Cenevre, Lübnan 

Suriye’de süren savaşın Lübnan’a sıçramasıyla birlikte, artık Lübnan’ın kaderi Suriye’deki savaştan ayrı tutulamayacak. Cenevre’deki görüşmelerin en önemli belirleyicisi olan “sıcak sahadaki” gücün, Lübnan’da da belirleyici olacağı gözüküyor. Bu konuda, özellikle İsrail’e karşı verdiği savaşla yeterince tecrübeye sahip olan Hizbullah bir adım öne çıkıyor. Fakat Hizbullah ve İran’ın “uzlaşma” çabalarının da “sıcak sahada” bir erime noktası var. 

Operasyon ‘Hizmet’i

(Toplumsal Özgürlük, Şubat 2014 sayısı)

17 Aralık “operasyonu”, sermayenin yeni rejimini oluşturmaya çalışan ve belkemiğini AKP-Gülen işbirliğinin oluşturduğu iktidar bloğu için tamir edilemez bir kırılma noktasını oluşturdu. Bu kırılma noktası, AKP-Gülen işbirliği arasındaki biriken çatlakların bir zirve noktası olmasıyla birlikte, Gülen için de bir önemli nokta. Fakat çöküşe giden AKP’nin aksine Gülen için nicel birikiminin hangi nitel sıçramaya ulaşacağı sorusuna cevap vereceği bir nokta. 

Sermayeye hizmet 

Komünizmle Mücadele Derneği’yle “siyasi” pratiğe başlayan Gülen cemaati, 12 Eylül’e giden yolda faşist güçlere siyasi pratikte “hizmet” etmiş, 12 Eylül’ü sevinçle karşılamıştı. 12 Eylül’le birlikte “hizmet” çubuğunu emniyet ve bürokrasiye bükerek sermayeye hizmete devam eden cemaat, 28 Şubat’la birlikte yeni bir nitel noktaya sıçradı. 

28 Şubat süreciyle birlikte ricat eden cemaat, bu noktada iktidara gelme perspektifinde önemli değişiklikler yaptı. Öncelikli olarak küresel sermayeyle bağlarını daha da güçlendirme hedefiyle neo-liberalizme kucak açan cemaat, TUSKON örgütlenmesini ön plana çıkardı. Gülen’in Mart 1999’da Pennsylvania’ya taşınmasıyla da küresel siyasi güçlerle yakınlaşan “cemaat”, sermayeye “Milli Görüş”e nazaran daha “seküler” olabileceğini gösterdi. Bunlarla birlikte cemaat, emniyet ve bürokrasideki örgütlenmesinin iktidar olmaya yetmeyeceğini görerek başta hukuk olmak üzere gerektiğinde “operasyon” yapabilecek alanlarda örgütlenmeye yöneldi. Böylece kendisine yapılacak “operasyonları” engelleyebilmenin yanı sıra iktidar alanında mevziler kazanmak amacıyla “operasyon” yapabilecek kapasiteye kavuşmuştu. 

Kanlı hizmetler 

AKP’nin 2002’de iktidara gelmesiyle birlikte perspektifini ortaya koyma fırsatını kazanan cemaat, “Alperenlerin” yardımıyla çeşitli katliamlara bulaştı. Bu karanlık operasyonlar, Ergenekon, Balyoz, KCK ve Devrimci Karargah operasyonları için bir ön adım oluşturacaktı. 

Hukuk alanında başlatılan operasyonlarla da, ulusalcılar, Kürt Özgürlük Hareketi ve sosyalistler hedef alınarak “ileri demokrasi”nin önü açılmıştı. Bu operasyonda, Kürt Özgürlük Hareketi ve sosyalistlere türlü komplolar kurulurken, Kürt halkının ve yüzlerce devrimcinin katili olan “askeri vesayetin” ve ulusalcıların bu karanlık bölgelerine dokunulmamış olunması, cemaatin nasıl “hizmet” ettiğini göstermektedir. Nitekim 12 Eylül 2010’daki anayasa değişikliği referandumuyla zirve noktasına ulaşan hukuk alanındaki operasyonla birlikte, cemaat iktidar alanında AKP ile baş başa kaldı. Bu durumu yeni rejimde hegemon olma fırsatı olarak gören cemaatin, MİT operasyonuyla başlayan hamleleri, 17 Aralık operasyonuyla geri dönülemez noktaya sıçradı. Cemaatin gelişim süreci sonucunda “hizmet” için kaçınılmaz olan bu süreç, konjonktürel olarak da cemaate fırsat yaratmaktadır. AKP-Müslüman Kardeşler çizgisinin çökmesi, cemaat gibi neo liberalizme hizmet konusunda daha hazır ve uyumlu olan hareketlere, Ortadoğu ve Türkiye’de alan açmakta. 

Bunca yıllık pratiğiyle sermayeye ideolojik, siyasi, ekonomik ve gerektiğinde cinayetlerle hizmet edebileceğini gösteren cemaat için bu süreç, ileride büyük kazançlar elde edebilmek için güncel kayıpların göze alındığı özel bir süreç. Tabii emekçiler, kadınlar ve gençler izin verirse. 

2 Aralık 2013 Pazartesi

Yeni ‘Reform’ Sürecinde Çin

(Toplumsal Özgürlük, Aralık 2013 sayısı)

21. yüzyılın başlangıcıyla birlikte ekonomik ve siyasi açıdan dünyanın ikinci büyük gücü olan Çin yeni bir sürecin eşiğinde. 

2012 yılının sonunda yapılan Çin Komünist Partisi’nin (ÇKP) 18. Kongresi’yle birlikte belirlenen Merkez Komite(MK), 12-14 Kasım’da yaptığı toplantıyla yeni süreci başlattı. 

Piyasalara daha ‘belirleyici’ rol 

Toplantının önde gelen konusu büyüme hızı yavaşlayan Çin ekonomisi idi.

Kapitalizmin girdiği derin krizin ilk dönemlerinde yüksek büyüme rakamlarıyla (2009 %9.2, 2010 %10.4, 2011 %9.5) parlayan Çin’in hızı, krizin kendi kıyılarına gelmesiyle azalmaya başladı. 2013 yılının ilk çeyreğinde yüzde 7.7, ikinci çeyrekte 7.5, üçüncü çeyrekte 7.8 büyüyen Çin ekonomisi, acil sinyaller veriyor. 

Bu sinyallerden sonra, ÇKP MK’nın aldığı önemli kararlardan biri, 2020 yılına kadar ekonomide “reformları” derinleştirerek, piyasanın (sermayenin) daha belirleyici olmasını sağlamak.

İlk olarak, sermayeye kamu kuruluşlarında hisse alma imkanı (yüzde 10-15) tanınması kararı alındı. Bu kararla, Çin ekonomisinde önemli noktalarda bulunan kamu kuruluşlarına sermayenin girmesi sağlanmış olacak. 

Alınan bir diğer önemli karar, kent ve kır arazilerinin tek bir piyasada toplanması. Daha önce devlete ait olan ve sadece işletme hakkı için alınabilen topraklar, artık satın alınabilecek. Böylece Çin Devrimi’nin asli unsuru olan köylülere yönelik ciddi bir saldırı da söz konusu. 

MK’nın aldığı “reform” kararlarından bir diğeri de “çocuk sayısı” üzerine. Hızlı artan nüfusu kontrol altına almak için yıllardır ailelere “tek çocuk” politikasını dayatan yönetim, artık ailelerin ikinci çocuğa sahip olmalarına izin verecek. Böyle Çin ekonomisinin önemli bir “avantajı” olan ucuz emek gücü silahının daha da güçlenmesi planlanıyor. 

Dış Politika ‘Aksiyonu’ 

21. yüzyılın başlamasıyla ekonomisi hızla büyüyen Çin, bu süreçte dış politikasının “etliye sütlüye karışmama” üzerine kurmuştu. Başta Ortadoğu ve Afrika olmak üzere “karışık” meselelere girmeyip “işine bakan” Çin için, Suriye meselesi bir dönüm noktası oldu. Rusya ile birlikte Esad yönetiminin arkasında durarak, artık küresel sorunlarda taraf olacağını gösteriyor. 

Nitekim, Pekin yönetimi Kasım sonunda yaptığı açıklamayla da, Doğu Çin Denizi’ni hava savunma alanı ilan etti. Bunun üzerine Japonya, Güney Kore ve ABD’nin gösterdiği sert tepkiye direnerek, ABD’ye “tartışmalı bölgesel sorunlara müdahale etmemesini” söyledi. 

Diğer taraftan askeri harcamalarını artırmaya devam eden Çin’in, orduya yakınlığıyla bilinen Devlet Başkanı Xi Jinping “Güçlü ordu, güçlü millet” vurgusu yaparak, artık gerektiğinde “sert güçlerini” de ortaya koyabileceklerini gösterdi.

Çin «yumuşak güçlerini» de kullanmaya devem ediyor. 16 Orta ve Doğu Avrupa ülkesiyle altyapı, iletişim ve nükleer enerji gibi alanlarda anlaşmalar imzalayan Çin, Avrupa’ya yönelmekte. Renault’nun aylardır beklediği 1,3 milyar dolarlık yatırımına onay veren Pekin, yüzlerce işadamıyla birlikte İngiltere Başbakanı David Cameron’u ağırladı. 

Söz sırası emekçilerde 

Yapılan yeni “reformlar” ve kapitalizme yönelmenin derinleştirilmesinin Çinli emekçileri hedeflediği aşikar. Fakat, işçisi ve köylüsüyle devrimci refleks ve eylemliliklerini kullanmakta tecrübeli olan Çin emekçilerinin bu «reformların» kolayca hayata geçmesine izin vereceğini söyleyebilir miyiz? Evet, son sözü Çin emekçileri söyleyecek. 

Encomienda'dan Luther'e: Parsellenmiş İktidar ve Direniş Doktrini

Encomienda, İspanya'nın Amerika kıtasında kurduğu ve yerlilerin dinî eğitim ile koruma karşılığında encomenderoya haraç ödeyerek çalıştı...