1 Temmuz 2014 Salı

Uzak Asya’da Militarizm Yükseliyor

(Toplumsal Özgürlük, Temmuz 2014 sayısı)

Dünya’nın gözü Ortadoğu’da gittikçe büyüyen yangındayken, Asya’da da var olan gerilimler yükselmeye başladı. Bu gerilimlerin en büyüğünü içeren Çin ve Japonya arasındaki gerilim Japonya’nın hamlesiyle yeni bir boyuta ulaştı. Yeni hamle; Japon Başbakanı Shinzo Abe’nin Anayasanın 9. Maddesini değiştirmesi. 

Pasifizmden aktivizme 

2. Dünya Savaşı’ndan yenilgi ve iki atom bombası felaketiyle çıkmış Japonya’nın anayasası ABD’nin başını çektiği savaşın kazananları tarafından hazırlanmıştı. 1947’de yürürlüğe giren “Barış Anayasası” genel olarak pasifizmi içeriyor, Japonya’nın silahlı kuvvetlerini iç düzeni sağlamakla yükümlü “polis” gücünden ibaret kılıyordu.

Bunu da, anayasanın ünlü 9. Maddesi sağlıyordu: “Adalet ve düzene dayalı bir uluslararası barışa içtenlikle gönül veren Japon halkı; savaşı ulusal egemenlik hakkı, tehdidi ve güç kullanımını da uluslararası çatışmaların çözüm aracı olarak görmekten sonsuza kadar vazgeçmektedir. Devlete hiçbir zaman savaşma hakkı tanınmayacaktır.” 

Japonya her ne kadar üst düzey teknolojik savaş araçları üretmiş olsa da, bu “pasifist” çizgiyi uzun süre uyguladı. Fakat 2000 yılından itibaren Afganistan ve Irak savaşına verilen lojistik ve “geri hizmet” destekleriyle birlikte “pasifist” çizgiden ödünler verilmeye başlandı. Nitekim 2007’den sonra 2012’de tekrar iktidara gelen Shinzo Abe’nin “Ulusal Güvenlik Konseyi”ni (Japonya tarihinde ilk kez) kurmasıyla “aktivizm” çizgisine geçiş yapılmıştı.

Ve Abe geçtiğimiz hafta 9.maddeyi, partisi Liberal Demokrat Parti (LDP) ile koalisyon ortağı olan ve “Budizm”e yakın duran Yeni Adalet Partisi’nin desteğiyle değiştirerek, Japonya’nın çatışmalarda ve anlaşmazlıklarda güç kullanabilmesinin önünü açmış oldu. 

“Nihon No Kokoro” 

Shinzo Abe, “Nihon No Kokoro” yani Japon Ruhu’yla Japonya’yı eski parlak günlerine döndüreceğini söyleyerek neoliberal-milliyetçi bir çizgi izleyeceğini belirtmişti. İktidara geldiğinden bu yana askeri harcamaları artırarak 51 milyar dolara (2013 yılı askeri harcaması) çıkartan Abe, 9. Maddeyi değiştirmekle Çin’e karşı “güvenlik” önlemi almış oldu. Nitekim bu “güvenlik” önlemine en büyük destek ABD’den geldi. ABD Savunma Bakanı Chuck Hagel, ‘Japonya’nın bölgesel ve küresel barış ve güvenliğe daha fazla katkı yapmasını sağlayacak önemli bir adım’ olarak niteledi. Daha önce de ABD Dışişleri Bakanı John Kerry, Çin ve Japonya arasında tartışmalı olan Senkaku/ Diaoyu adaları (petrol ve zengin balık havzalarına sahip adalar) meselesinde Japonya’nın yanında olduklarını belirtmişti. 

En büyük tepki ise Çin’in yanı sıra Güney Kore’den geldi. Japonya gibi ABD’nin müttefiği olan G. Kore ‘kendi güvenliğini etkileyecek politika değişikliklerini kabul etmediğini’ bildirdi. 

Japonya’nın yanıtı ise geçtiğimiz hafta Kuzey Kore’ye yapılan yaptırımların hafifletilmesi kararını alması oldu. Dolayısıyla bölgedeki gelişmeler ittifak/müttefik dengesinin “değişken” olduğunu gösteriyor. 

Bunlarla birlikte “Japon militarizmi”ne karşı köklü bir direniş geleneğine sahip olan Japon halkı, yaptıkları eylemlerle bu madde değişikliğine sert tepki gösterdi. Tokyo’da da bir kişi protesto için kendini yaktı. Abe’nin uyguladığı neoliberal “Abenomi” programının giderek daha çok ezdiği Japon emekçilerin bu “militarist aktivizme”, “sınıf aktivizmi” ile cevap vermesi ise olanak dışı görülemez. 

1 Haziran 2014 Pazar

Hindistan’da Sular Kaynama Noktasında

(Toplumsal Özgürlük, Haziran 2014 sayısı)

6 haftalık bir süreçten sonra, en fazla seçmene sahip ülke olan Hindistan’da seçimler sonuçlandı. 500 milyondan fazla seçmenin katıldığı seçimleri en çok oyu alan Bharatiya Janata Party (BJP-Hindistan Halkı Partisi) kazandı. 543 sandalyeli “Lok Sabha” adı verilen meclisin 282 sandalyesini kazanan BJP, bu sonuçla 1947’beri iktidarda olan Kongre Partisi’nin (Mahatma Gandhi’nin partisi) hakimiyetine de son verdi. 

“Hindutva” öne çıkıyor 

Seçimleri kazanan BJP partisi lideri Narendra Modi bir Hindu milliyetçisi. Çaycı bir babanın oğlu olan Modi, siyasete Rashtriya Swayamsevak Sangh adlı sağcı Hint örgütüyle başladı ve 2001’de Gujarat başbakanı oldu. 

2001’den bu yana eyalet başbakanlığı sürdüren Modi’nin ismi, 2002’de eyalette yapılan Müslüman katliamıyla birlikte anılıyor. 2002 yılında Hindu hacıları taşıyan tren devrilmiş ve bunun sonucunda 58 kişi yaşamını yitirmişti. Bu olaydan Müslümanlar sorumlu tutuldu ve çıkan olaylar sonucunda yaklaşık 2 bin Müslüman katledildi. 

Olaylar karşısındaki tavrı nedeniyle oluşan “Müslüman karşıtı” algısıyla izlediği Hindu milliyetçiliği (Hindutva) politikası, ülkedeki yaklaşık 150 milyon Müslüman içinde önemli endişelere yol açıyor. Nitekim, seçim zaferini Ganj Nehri’nde dini törenle kutlaması, Modi’nin iç siyasette Hindutva çizgisinden sapmayacağına dair önemli bir veri sunuyor. 

Modi’nin “Hindu milliyetçisi” kimliğinin arkasında kalan ve onu sistem için önemli kılan duruşu ise, “sınıfsal”. Gujarat başbakanlığı süresince eyaleti neo liberalizmin laboratuarı haline çeviren Modi, seçim sürecinde de bu Gujarat modelini tüm ülkeye yayma sözü verdi. 

“Daha az devlet, daha çok özel sektör”, “Piyasaya açılım” gibi sloganlarla sermayeye daha fazla “özgürlük” tanıyacağını söyleyen Modi’ye, Wal-Mart, AXA gibi uluslararası şirketler Hindistan’a yönelik yatırımlarını arttıracaklarını söyleyerek hemen cevap verdiler.

Nüfusunun yüzde 65’i günde 2 dolardan daha az kazanan Hindistan’ı sermayeye daha fazla açacak olan Modi, uluslararası sermaye için önemli bir “fırsat” olarak görülüyor. Sermayenin yanı sıra ABD’de de Modi’yi bir “fırsat” olarak görüyor. 

Çin’in artan gücünü dengelemek ve çevrelemek için uygulamaya koyduğu “Asia Pivot” stratejisinin önemli bir ayağı olan Hindistan’ın başına özellikle uluslararası sermayeyle dost birisinin gelmesi “fırsatın” değerini daha da artırıyor. 2005 yılında ABD’ye girmesi yasaklanan Modi’ye ABD Dışişleri Bakanı John Kerry’in “Seninle çalışmayı dört gözle bekliyorum” tweetini atması “fırsat” için savaşın erken başladığını gösteriyor. 

Diğer yandan Modi’nin, Çin’le de iyi ilişkileri var. 2011 yılındaki Çin gezisinde yüksek düzeydeki Çinli yetkililerle görüşen Modi, aynı zamanda “Çin’in dostu” olarak da görülüyor. Çin’in Gujarat’a yaptığı yatırımlar da o “dostluğun” göstergesi. 

Fakat Modi’nin Çin’e giden yatırımları kendi ülkesine çekme isteği ve Hindistan’ın bölgeyi aşan bir dünya gücü olması hırsı, Çin’i çevreleyebilmek için Hindistan’ın ABD için kritik önemde olmasıyla üst üste düşünce, ibre ABD’den yana dönüyor

İçeride ise Maocuların giderek genişleyen alan hakimiyeti, artan işsizlik ve yoksulluk ve Modi’nin daha fazla neo liberal politikaları uygulayabilme isteği birleşince, daha fazla “Hindutva” ve Müslüman karşıtlığı politikalarının öne çıkabileceğini gösteriyor. Seçimler, Hindistan için zorlu bir mücadelenin başlangıç noktası.  

Brezilya’da Halk Sahaya İniyor

(Toplumsal Özgürlük, Haziran 2014 sayısı)

Dünyanın en büyük spor organizasyonlarından biri olan Dünya Kupası başlıyor. İlki 1930 yılında yapılan turnuvaya bu sene, 1950’den sonra ikinci defa, Brezilya ev sahipliği yapıyor. Fakat ilkindeki coşkunun yerini bu sefer “yüksek gerilim” almış durumda. 

2013 yılının Haziran ayında Sao Paulo kentindeki otobüs ücretine yapılan zamma karşı başlayan gösteriler bütün ülkeye yayılmıştı. Yaklaşık 120 kente yayılan gösterilerde (aynı zamanda 2013 FIFA Konfederasyon kupası da Brezilya’da yapılmaktaydı) eylemcilerin ana taleplerinden biri de futbol organizasyonlarına harcanan paranın eğitime ve sağlığa aktarılmasıydı. 

Her ne kadar eylemlerden sonra Brezilya Devlet Başkanı Dilma Rousseff, reform sözü verdiyse de bu sözler yerine getirilmemiş durumda. Bu yüzden inişli çıkışlı olsa da halkın direnişi sürüyor. 

Emekçiler sahnede 

Bu direnişin başını ise emekçiler çekiyor. Brezilyalı eğitim emekçileri 12 Mayıs’tan bu yana grevdeler ve ücret ve çalışma koşulları düzeltilene kadar greve devam etme kararı aldılar. Diğer yandan Brezilya’nın en büyük üçüncü kenti Belo Horizonte’nin belediye işçilerinin grevi de sürüyor. Grev yapan diğer emekçiler ise “polisler”. Recife kentinde greve çıkan polislerin, yerel mahkeme yasadışı ilan etse de grevlerine devam etmesi kentte kaosa yol açtı. Polislere itfaiye birliklerinin de katılmasıyla kent kontrolden çıktı ve bölgeye asker sevk edildi. Buna rağmen kentte yağma ve cinayetler devam ediyor. 

Direniş sürüyor 

Emekçilerin direnişlerinin yanı sıra kupanın yaklaşmasıyla birlikte organizasyona yönelik protestolar da artmaya başladı. Dünya kupasının bulunduğu başkent Brazil’deki Ulusal Stadyumu’na yürüyen protestoculara yerliler de katıldı, ok ve mızraklarıyla destek vererek eylemlerini gerçekleştirdiler. Kupanın başlamasıyla birlikte eylemlerin artması bekleniyor. Yaklaşık bir yıldır eylemlerle sarsılan Brezilya’da ekonomi de iyi sinyaller vermiyor. 2002 yılında devlet başkanlığına seçilen “işçi” Lula da Silva’la birlikte Brezilya ekonomisi yüksek büyüme rakamları yakalamış, dünyanın en büyük 10 ekonomisi arasına girmişti. 2007’de başlayan kapitalizmin kriziyle birlikte Brezilya ekonomisi de krizden nasibini almaya devam ediyor. Bu yıl %1,7 büyümesi beklenen ekonominin en çok vurduğu kesim “orta sınıf ” ve emekçiler. 

Futbol sadece futbol değil 

Lula’ın ülkeyi piyasaya daha da açması ve popülist politikalarıyla hatırı sayılır bir büyüklüğe ulaşan “orta sınıf ” ise 2013’teki eylemlerin başını çekiyordu. Eğitim ve sağlığa bütçe isteğiyle sokağa dökülen ve çoğunluğunu gençlerin oluşturduğu bu “sınıf ”, giderek işçileşiyor ve bugün direnişteki emekçi kitlelerin içine “sızıyor”. Dolayısıyla kupa karşıtı gösteriler aynı zamanda birer emekçi direnişine dönüşüyor ve gündemi belirlemeye devam ediyor. Dedikleri gibi: “Futbol asla sadece futbol değildir”. 

1 Nisan 2014 Salı

Suriye’de ‘Geleceğe Dönüş’

(Toplumsal Özgürlük, Nisan 2014 sayısı)

Cenevre görüşmeleri, Ukrayna, Kırım derken, Suriye’deki iç savaş tekrar dünyanın gündeminin üst sıralarına geliverdi. 3 yılı aşkın süredir süren savaşa Cenevre görüşmeleri nedeniyle kısmen ara verilmişti. Fakat Suriye’deki silahlı grupların 21 Mart Salı günü Türkiye sınırındaki Keseb kasabasına saldırmaları ile savaşın ateşi tekrar yükseldi. 

Keseb 

Özgür Suriye Ordusu (ÖSO), İslami Cephe ve El-Nusra’ya bağlı silahlı grupların, “Enfal” adını verdikleri operasyonla saldırdıkları Keseb kasabası coğrafi, ekonomik ve tarihsel olarak önem taşıyor. Esad rejiminin Türkiye sınırındaki tek sınır kapısının bulunduğu kasaba, aynı zamanda Suriye’deki Ermenilerin uzun yıllardır yaşadığı önemli merkezlerden biri. 

Kasaba Lazkiye kentinin de girişi konumunda. Lazkiye de, Arap Alevilerinin yoğun yaşadığı bir bölge olmasının yanı sıra Beşşar Esad’ın da memleketi.

Öte yandan Keseb sınır kapısından sınırlı da olsa bir ticari faaliyet gerçekleştirilmekte. Kasabanın ticaret limanına çıkan yolların üzerinde olması ekonomik önemini arttırıyor. Dolayısıyla Keseb, Suriye’deki “özgürlük” savaşçılarının saldırısı için bütün “koşulları” taşıyor. Bu yüzden yaptıkları operasyona “Enfal” (Savaş Ganimeti) ismini vermeleri “manidar”. 

Cenevre “Barışı” 

Cenevre görüşmeleri her ne kadar “barış” niyetiyle başlamış olsa da, taraflar bunun geçici bir nefes alma dönemi olduğunun farkındaydılar. Nitekim, iki tarafta görüşme sürecini silahlı güçlerini güçlendirmek için bir fırsat olarak görüp savaş hazırlıklarına hız verdiler. 

Rejim karşıtlarının Türkiye ve Katar’ın önderliğiyle sonuç alamamasından sonra, başlarına Suudi Arabistan getirilmişti. Ilımlılardan daha “dindar”, cihatçılardan daha “ılımlıları” İslami Cephe’de örgütleyen Suudiler, bu güçlere ABD’nin yardımıyla uzun zamandır Ürdün ve kendi topraklarında eğitim vermekteydi. Bu yüzden de ilk saldırı güneyden bekleniyordu. Fakat “sürprizi” Türkiye yaptı. Keseb’e saldıran güçlerin Türkiye sınırlarını kullanmalarından ve öncesinde Türkiye’nin Suriye uçağını düşürmesinden elbette “müttefikler” habersiz değil. Nitekim Washington sessiz kalarak gelişmelere onay verdi. 

Yine de Suriye “Dostlarının” büyük saldırıyı güneyden gerçekleştirmeleri bekleniyor. Sayıları 10 bin ile 30 bin arasından değişen silahlı güçler, nihai hedefleri Şam’a ilerlemek üzere işaret bekliyorlar. Nitekim İsrail de Suriye’nin 4 İsrail askerini yaralamasına cevaben 19 Mart’ta Suriye ordusuna ait birçok noktaya saldırı gerçekleştirdi. 

Dolayısıyla güneyden başlayacak bir hareketin, İsrail’in de desteğiyle kesin bir zafer eriştirilmesi hedefleniyor. Bu yüzden de kuzeyden Esad’a gerçekleştirecek bir saldırı, üstelik Türkiye gibi kendi “isteğiyle” yapılanlar, ABD için bulunmaz bir nimet. Çünkü bu saldırılarla Esad’ın kuvvetleri dağıtılarak, güneyden gelecek saldırıya karşı direncinin azaltması sağlanıyor. Her ne kadar Keseb sonrasında ÖSO “Yeterli desteği alamadık” açıklamasını yapsa da, ABD kuzeydeki operasyonlara, Esad’a zarar vermesi kaydıyla, “şimdilik” sessiz kalıyor. 

Süreğen kriz 

Cenevre görüşmeleri sırasında muhalifler ve rejim ilk defa yüz yüze görüşüp, bir umut ışığı uyandırmıştı. Fakat, Ortadoğu’daki ve dünyadaki gelişmelerin yanı sıra artık kalıcılaşan kapitalizmin kriziyle birlikte bu ışığın sönmesi an meselesi. 

Çin Batı'ya Yöneliyor

(Toplumsal Özgürlük, Nisan 2014 sayısı)

Kapitalizmin uzun dönem kriziyle birlikte açığa çıkan hegemonya krizinin özgün biçimlerde yapısallaştığı bir dönemdeyiz artık. Bu yapısallaşmanın şimdiki biçimi olan “çok kutupluluk” denemeleri, dünyayı “kutup” ülkelerinin hızlı ve çeşitli hamleler yaptığı bir satranç tahtasına dönüştürüyor. Çin, yaptığı hamlelerle perde arkasında kalan ve hızla ilerleyen özgün bir “kutup”. 

Çin-AB yakınlaşması 

Çin Devlet Başkanı Xi Jinping, başkanlığının birinci yılını doldururken ilk kez Avrupa turuna çıktı. Bu tur çerçevesinde sırasıyla Hollanda, Fransa, Almanya, Belçika ülkelerini ve Avrupa Birliği (AB) Komisyonunu ziyaret eden Xi Jinping, ekonomik ve politik olarak birçok önemli ve stratejik anlaşmayı imzaladı. 

AB ve Çin arasındaki ilişkilerin en önemli noktalarından birini ekonomi oluşturuyor. AB Çin’in en büyük ticaret ortağı, Çin ise AB’nin en büyük ikinci ticaret ortağı. Bu yüzden bu iki “kutup” arasındaki ekonomik ilişki, bir anlamda kendileri için can suyu niteliğini taşıyor.

Nitekim Xi Jinping’in Paris’i ziyareti sırasında, AB’nin ikinci büyük gücü olan Fransa’yla 18 milyar Euro’luk anlaşma imzalandı. Ziyaret sırasında, mali anlamda sıkıntılar yaşayan Peugeot-Citroen grubunun hisselerinin büyük bir bölümünü Çin’in Donfeng şirketi aldı. 

Almanya ziyareti 

Fakat görüşmelerin ve anlaşmaların en önemli ayağını Almanya ziyareti oluşturdu. Çin ile Almanya arasındaki ticaret hacmi 2013 yılında rekor kırarak 161,6 milyar dolara ulaştı. Bu rakam iki ülke ilk diplomatik teması başlattığı 1972 yılındaki ticaret hacminden 580 kat daha büyük. Aynı zamanda Çin ile Avrupa arasındaki ticaretin üçte birine ve Çin’in İngiltere, Fransa ve İtalya’yla olan ticaret hacminin toplamına denk geliyor. 

Tren hattı diplomasisisi 

Dolayısıyla Çin ile Almanya arasındaki ilişkinin ekonomik boyutu stratejik bir noktada duruyor. Nitekim bu nokta yeni bir “ipek yoluyla” bir üst düzeye taşınmaya çalışıyor.

Avrupa’ya yapılan ticarette kullanılan deniz ticaretinin uzun sürmesi, hava yolu ticaretinin ise pahalı olması Çin’i kara ve demir yollarına itmişti. Bu sebeple yapılan Chongqing-Xinjiang-Duisburg demiryolu hattı 2011 yılında açılmıştı. Ziyareti sırasında Duisburg’a uğrayan Xi Jinping, “ekonomik ipek yolunu” ve ekonomik ilişkileri daha da büyütme çağrısı yaptı.

Çin ve Almanya yakınlaşmasının giderek artacağı anlaşılıyor. 

Çin’in yolu 

Yüksek büyüme rekorları kırarak ekonomisini büyüttüğü dönemlerde Çin, dış politikasında “yumuşak” güç olan “ekonomiyi” kullanmayı tercih etmişti.

Özellikle Afrika’daki ABD hegemonyasını bu yolla kısmen kırabilen Çin, Avrupa’da da aynı yolu tercih ediyor. AB’nin son dönemdeki tek gücü olan ve “kutup” olma yolunda başını kaldıran Almanya ile yapılan ekonomik anlaşmalar, dünyadaki hegemonya krizine yönelik hamleleri de içeriyor. Güçlerini Pasifik’e doğru yoğunlaştıran ABD’ye karşı silahlanmayı arttıran Çin’le anlaşma yapan Almanya için de bu tür hamleler, “kutup” olma yolunda bir anlam taşıyor. Çin’in hamlesi, Suriye ve Ukrayna meselelerinde farklılıklar yaşayan ABD ve Almanya arasındaki kırılmayı artırarak, “kutup” olmuş Almanya’yı yanına çekmeyi hedefliyor. Dünya satranç tahtasının giderek ısınacağı belli değil mi? 


1 Mart 2014 Cumartesi

Maidan, özgürlük savaşı mı?

(Toplumsal Özgürlük, Mart 2014 sayısı)

Ukrayna’da 2013 yılının Kasım ayında başlayan gösteriler 2014 Şubat’ında zirve noktasına ulaştı. Devlet Başkanı Yanukoviç’in AB ile ilişkileri askıya alması sonucunda başlayan gösterilerle başkent Kiev’deki Maidan (Bağımsızlık) Meydanı eylemciler tarafından ele geçirilmişti. 

Kasım ayından bu yana eylemcilerin kontrolü altında olan meydana, polis tarafından yapılan müdahale sonucunda gösteriler artmaya başladı. Gösterilerin şiddetinin artması sonucunda ise önce eski devlet başkanı Timoşenko affedildi, sonrasında ise devlet başkanı Yanukoviç görevinden azledildi ve geçici bir hükümet kuruldu. Ve çatışmalar Kırım’a sıçramış durumda. 

Faşist çeteler inisiyatif kazanıyor 

Kasım ayının ilk günlerinde öğrencilerin ve orta tabakadan insanların ağırlıkta olduğu gösterilerde, ilerleyen günlerde yolsuzluk ve yoksulluk sorununun da dile getirilmesine başlanmasıyla birlikte emekçilerden (özellikle genç emekçiler) de katılım artmaya başladı. Sovyetler Birliği sonrası neoliberal politikaların yürürlüğe girmesiyle birlikte giderek artan işsizliğin ve yoksulluğun en çok vurduğu kesim olan gençliğin eylemlerde aktif rol almaları Yanukoviç’in sonunu getiren nedenlerden biri.

Gençliğin bu sistem karşıtı enerjisini, kendi politikaları doğrultusunda kısmen kanalize etmeyi başaran güçlerden biri faşist çeteler oldu. Özellikle “Sağ Sektör”(aşırı sağ grupların bir ittifakı) ismiyle ortaya çıkan bu çeteler kimi yerlerde silahlı çatışmaya girerek inisiyatifi ele geçirmeyi başardılar ve Svoboda (Özgürlük) gibi aşırı sağ partiler de eylemciler üzerinde etkinlik kazandılar.

Ukrayna’daki sağ grupların bu kadar etkin olmalarının arkasında ise “ulusal” ve “sınıfsal” etkenler yatmakta. Gösterilerin yoğunlukta olduğu ülkenin batı kesimi, hem Ukraynaca konuşanların hem de yoksulların ve işsizlerin en fazla olduğu kesim. Bu kesimdeki yüksek işsizlik ve düşük ücretten dolayı Ukraynalılar çalışmak üzere başka ülkeler gitmekteler. Diğer yandan milliyetçiliğin de etkin olduğu bu kesimde, 2. Emperyalist Paylaşım Savaşı sırasında Ukrayna SS Birliklerinin ünlü lideri Stepan Bandera’nın onlarca heykeli de bulunmakta. 

Filler ve emekçiler 

AB ve ABD ise bu kaynayan kazana kepçelerini uzatmış durumlar. Özellikle verimli toprakları nedeniyle dünyanın sayılı ambarlarından sayılan, Rusya’dan Avrupa’ya akan petrol ve doğalgaz akışının en stratejik yerinde bulunan Ukrayna’da mevzi kazanıp, Rusya’nın başta Suriye ve eski Doğu Bloku ülkelerinde artan nüfuzunu geriletmeye çalışmaktalar. Rusya ise başta Karadeniz’e açılan kapısı Kırım olmak üzere kırmızı çizgilerini savunarak mevzi kaybetmeme uğraşında. Bu doğrultuda egemen güçler faşist-milis güçler ve politikacılar aracılığıyla “vekalet savaşlarını” yürütmekteler. Sovyetler Birliği’nin yıkılmasıyla Sovyet ülkelerinde güç ve moral kaybı yaşayan komünistler ise sürece müdahil olamamaktalar. Bunda en büyük etken ise Maidan’daki “milliyetçi” grupların hakimiyetinden “çekinerek” yoksulluğa karşı sokağa çıkan halkla bağ kurmayan komünist partilere oligarkların egemen olması. 

Önemli bir dönemeç 

Kapitalizmin krizinin yapısal ve kronik bir hal almasıyla birlikte halkın giderek artan yoksulluk ve işsizliğine komünistlerin müdahale etmemesi durumunda faşist güçlerin bu dinamiğe egemen olabileceğinin bir örneği Ukrayna’da sergilenmekte. Dolayısıyla başta Ukrayna’da olmak üzere komünistlerin ve emekçilerin sergileyeceği tavır dünyanın gidişatını belirleyecek önemde olacaktır. 

Bosna’da Gerçek Bir Baharın Başlangıcı

(Toplumsal Özgürlük, Mart 2014 sayısı)

Şubat ayının başlarında Bosna’nın Tuzla kentinde başlayan işçi direnişi yayılarak bütün ülkeyi sardı. Tuzla kentinde bazı fabrikaların (Dita, Konjuh Guming, Polihem ve Poliolchem) iflas etmesiyle işsiz kalan işçilerin başlattığı direniş, başta emekçiler ve öğrenciler olmak üzere halk arasında yayılarak isyana dönüştü ve Bosna-Hersek sokaklarını zapt etti. 

İşsizlik, geleceksizlik, yoksulluk Genellikle etnik ve dinsel gerilimlerle dünya gündemine gelen Bosna-Hersek’teki bu isyanın en önemli sebeplerinden biri işsizlik. Özellikle gençler arasındaki işsizliğin yüzde 50’lerde olması, isyandaki gençlik dinamizminin en önemli göstergesi. 

Bununla birlikte emekçilerin Sosyalist Yugoslavya’dan kalan kazanımların tasfiye edilerek, halkın varlıklarının sermaye peşkeş çekilmesiyle emekçilerin giderek yoksullaşması da, isyanın önemli nedenlerinden biri. Yetişkin nüfusta yüzde 40’a yaklaşan işsizliğin yanı sıra aylık ortalama gelirin 400 avro civarında olması ülkede büyük bir yoksullaşma yaratmış durumda. 

Yugoslavya’nın dağılmasından sonra fabrikaların ve atölyelerin haraç mezat sermaye satılmasıyla ücretlerde yaşanan düşme ve iş güvencesinin kalkması, Bosnalı emekçilerin ve gençlerin geleceksizlik konusundaki isyanına neden oluyor. 

“Kahrolsun milliyetçilik!” 

Bosna-Hersek’teki emekçilerin etnisite farklılıklarını ve gerilimlerini aşarak birleşmeleri ise, isyanın en önemli özelliği. 

2. Emperyalist Paylaşım Savaşı’nda partizanların direnişi sonucunda kurulan Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti’nin bir parçası olan Bosna-Hersek, 1980’lerin sonlarında başlayan iç savaştan en çok etkilenen bölge oldu. 

Bölgede Hırvat, Boşnak ve Sırpların birlikte yaşıyor olması, milliyetçi-şovenist dozu yüksek iç savaşın daha kanlı geçmesine neden olmuştu. Her ne kadar 1995 yılındaki Dayton Antlaşması’yla “barışa” ulaşıldıysa da, etnik gerilimler devam ediyor. 

Bosna-Hersek de, Boşnak, Hırvat ve Sırp olmak üzere Üçlü Devlet Başkanlığı Konseyi adı verilen devlet eş başkanları tarafından yönetiliyor.

İşte, tam da bu sebeple, duvarlara yazılan “Bizi açlık birleştiriyor, etnik farklılık ayıramaz!”, “Milliyetçiliğe ölüm” ve “Kahrolsun milliyetçilik!” sloganları önem kazanıyor ve isyanın “ekmek” boyutunun “etnik” boyutundan büyüklüğünü gösteriyor. 

“Uyan Tito” 

Yugoslavya’nın parçalanışıyla neoliberal acımasız saldırılarına maruz kalan ve başta ABD

ve AB olmak üzere egemen güçlerin etnik farklılıkları savaşa dönüştüren politikaları sonucunda yorgun düşen Bosna-Hersek emekçileri, tekrar ayağa kalkıyor. “Tito’nun uyanması” uzak değil. Bosna-Hersek emekçileri için bu isyan daha başlangıç... 

Encomienda'dan Luther'e: Parsellenmiş İktidar ve Direniş Doktrini

Encomienda, İspanya'nın Amerika kıtasında kurduğu ve yerlilerin dinî eğitim ile koruma karşılığında encomenderoya haraç ödeyerek çalıştı...