1 Ocak 2015 Perşembe

Seçimler Yeni Başlangıçlara Dönüşüyor

(Toplumsal Özgürlük, Ocak 2015 sayısı)

Mart 2014’teki yerel seçimlerle başlayıp Ağustos’ta cumhurbaşkanlığı seçimiyle devam eden seçim yılının son durağı olan Haziran 2015’teki genel seçim sürecine giriliyor. Bu seçim, bir döneminin son noktası olmakla birlikte tarihi bir dönemin de başlangıcı olmak üzere. 

AKP için varlık yokluk seçimi 

2002 yılında iktidara gelen AKP, bugüne kadar ki süreçte iktidarını kullanarak, sermaye ve kendisi için dikensiz bir gül bahçesi yaratarak eski sermaye düzenini yeniledi. Fakat bu “bahçe”nin daimi tapusunun alınmasını sağlayacak olan yeni “anayasa” halen yapılamamış durumda. Ve AKP sadece sermaye için değil, baştan aşağıya battığı yolsuzluk ve rüşvet bataklığından kendini kurtarmak, iktidarını ve yağmasını devam ettirmesini sağlayacak “başkanlık” sistemini gerçekleştirmek için de yeni bir anayasaya ihtiyaç duymaktadır. Bu yüzden de seçimlerdeki ilk hedefi kendi anayasasını referanduma götürmeyi sağlayacak olan 330 milletvekilliğini, ikinci hedef olarak da anayasayı doğrudan değiştirmeyi sağlayacak olan 367 milletvekilliğini elde etmek olacaktır. 

CHP ve MHP “Restorasyon”a ayak uyduruyor 

Sermaye düzenin diğer bileşenleri olan CHP ve MHP için ise bu seçimler, yeni sermaye rejimine uyum sağlamada ne kadar başarılı olduklarını gösterecek. Seçim hamlelerine başlayan “yeni” CHP, ilk olarak milletvekilleri Emine Ülker Tarhan ile Süheyl Batum’u ihraç ederek, Hüseyin Aygün ve Birgül Ayman Güler’i disipline vererek “sol” ve ulusalcı kanatlarını “ihtar” etti. Böylece Mansur Yavaş ve Ekmeleddin İhsanoğlu’yla başlayan “sağ”a yerleşmeye kararlılıkla devam edeceği görülüyor. 

CHP’nin aksine MHP ise içten ve derinden hamlelerle ve gerektiğinde AKP ve CHP’ye kol değneği olarak sermayenin yeni rejiminde varlığının gerekliliğini ve gerçekliğini gösterme çabası içinde. 

HDP: Seçim, öncesi ve sonrası 

Son iki genel seçime bağımsız adaylarla seçimlere giren KÖH, bu seçimlere HDP ile parti olarak girme kararı aldı. Bu kararla birlikte tartışmalar HDP’nin barajı geçip geçemeyeceği üzerine kurulmuş durumda. 

Partiyle girilmesi taraftarı olanlar Cumhurbaşkanlığı seçiminde alınan oylar ve yükselen “demokratik” hareketleri öne sürerken, karşı olanlar da Cumhurbaşkanlığı seçiminde alınan oyların geçici olduğu ve bunun seçimlerde anayasa yapacak çoğunluğa ulaşmak isteyen AKP’nin bir tuzağı olarak değerlendirmekteler. Ve bu değerlendirmeler mücadeleyi neredeyse parlamenterizme indirgeyip, sokağı ve fiili-meşru mücadeleyi dışlama noktasına varıyor. 

KÖH ile Emek ve Demokrasi Güçleri, bugüne kadar gerek Meclis’teki varlıklarıyla gerekse Meclis’le sokağı bütünleştiren eylem hattıyla demokrasi mücadelesinin var olmasını ve büyümesini sağladılar. Fakat özellikle “Çözüm Süreci”nin başlamasıyla birlikte gerek çözümün görüşmelere sıkıştırılması, gerekse “iktidar”ın ürkütülmemesi isteği nedeniyle eylem hattında oluşma başlayan sıkıntılar artık gözle görülür hale gelmektedir. Bu sıkıntılar ilk belirtilerini “Gezi”deki “çekingen” tavırla kendini gösterirken son olarak 6-8 Ekim’de “Kobane Serhildanı”nda ortaya çıktı. Bu serhildan ve sonrasındaki eylemlerde neredeyse halkı yalnız bırakmaya varan duruşlar sergilendi. Ayrıca devrimci-demokratların bir direniş ve mücadele hattı olarak kurulan HDK’nin neredeyse bir gecede HDP’ye ikame edilerek sönümlenmeye bırakılması da devrimci-demokrat güçlerin “kurumsal” ayağını darlaştırıyor. 

Dolayısıyla “Haziran”ı yeniden keşfeden olmamak için, gerek meclisteki güçlü sesiyle, gerekse yükselen işçi, gençlik, kadın ve Kürt Halk Hareketi ile birlikte sadece sokağı değil, aynı zamanda “Demokratik Cumhuriyet”i de kuran bir eylem hattıyla AKP ve sermayenin iktidarı yerle bir edilerek “Barışın” ve “Özgürlüğün” yolu açılabilir. 

2 Kasım 2014 Pazar

Ukrayna’da ‘Güçler’ İle ‘Halkın’ Savaşı Devam Ediyor

(Toplumsal Özgürlük, Kasım 2014 sayısı)

Nisan ayından bu yana Ukrayna’nın doğusunda Ukrayna “güçleri” (Ukrayna ordusu, faşist ve paramiliter güçler) ile isyancılar arasında süren iç savaşta bir “nefes alma” dönemine girildi. Belarus’un başkenti Minsk’te bir araya gelen taraflar 5 Eylül’de bir ateşkes ilan ettiler. 

Bu ateşkese göre, 30 km’lik tampon bölge oluşturulması, Ukrayna’nın doğusundaki bazı bölgelerin askeri uçuşlara yasaklanması, her iki taraftaki ‘yabancı paralı askerlerin’ çekilmesi, Ukrayna’nın doğusundaki devlet binalarını elinde tutan ayrılıkçıların buraları boşaltması, ellerindeki Ukraynalı askerleri serbest bırakması ve silahlarını teslim etmesi öngörülüyordu. 

Ateşkes havada kaldı 

Ateşkesin ilan edilmesinden sonra birçok olumlu gelişme yaşandı. 15 Eylül’de Ukrayna parlamentosu, Donetsk ve Luhansk bölgelerindeki bazı yerlere üç yıl boyunca özerk yönetim hakkı ve ayrılıkçılara af getiren yasayı onayladı. 

Bu gelişmelere rağmen “dolaylı” yapılan hamle hızla devam ediyor. AB ve ABD Rusya için aldığı yaptırım kararlarını ve hamlelerini sürdürüyor. Nitekim 16 Eylül’de Avrupa Parlamentosu ile Ukrayna Parlamentosu’nda serbest ticaret anlaşması onaylandı. Bu anlaşma Rusya’nın baskısıyla 2016’ya dek uygulanamayacak olsa da, Ukrayna’nın AB’ye “ekonomik” bir adım daha atması açısından önem taşıyor. Ekonomik hamlenin yanı sıra askeri hamle de geldi. Fransa, Rusya’ya iki savaş gemisi vermek üzere 2011’de 1,6 milyar dolar değerinde bir anlaşma yapmıştı. Fakat son gelişmeler üzerine ama bunları vermeyi erteledi. Bu kararın ardında da Rusya’yı askeri olarak da baskılama yatıyor. İsyancılara “yakın” duran Rusya da bu baskıları karşılamak için karşı hamleler geliştiriyor. Haziran ayında borçlarını ödemediği için Ukrayna’nın doğalgazı Rusya tarafından kesilmişti. Bunun üzerine Ukrayna doğalgaz ihtiyacını Macaristan, Polonya ve Slovakya›dan karşılıyordu. Fakat geçtiğimiz ay Macaristan Ukrayna’ya olan doğalgaz akışını kesti. Ve bu kesme işleminden üç gün önce Macaristan Başbakanı Viktor Orban ve Rusya’nın devlet şirketi Gazprom’un genel müdürü, Budapeşte’de görüştü. Bu görüşme sırasında da Orban Rusya’ya olan yaptırımları eleştirmiş ve Rusya’yla olan yakın ilişkilerini geliştirmek istediğini belirtmişti. 

Ateşkese rağmen savaş 

Diğer yandan da Rusya Ukrayna üzerindeki etkisini korumak ve NATO’ya girmesini engellemek için Ukrayna’yla görüşmelerine devam ediyor. Öyle ki Ukrayna’nın doğusu için otonomi sözünü etmekten imtina ediyor, sınırdaki askerlerini geri çekiyor ve ateşkesin “korunması” için çaba sarfediyor. Savaş yine de sürmeye devam ediyor. Ateşkese rağmen Donetsk kentinde çatışmalar sürüyor. Ateşkesten bu yana Birleşmiş Milletler’in açıklamasına göre 331 kişi öldü. 

Halk Cumhuriyetleri gerçeği 

Bütün bu gelişmelerin gölgesinde kalan ise Donetsk ve Lugansk’ta kurulan Halk Cumhuriyetleri.

Ukrayna’da Maidan meydanındaki gösteriler sonunda kurulan yeni hükümete karşı doğu Ukrayna’da gösteriler başlamış ve bu bölgedeki halk devlet binalarını ele geçirerek Donetsk Halk Cumhuriyeti ve Lugansk Halk Cumhuriyeti’ni ilan etmişlerdi. Ukrayna “güçlerinin” saldırısı üzerine de bu cumhuriyetlerini savunmaya devam ediyorlar. 

Bazı Rus askerlerin “gönüllü” katılmasından, bölgenin çoğunluğunun Rus olmasından ve Rusya’nın kısmi yardımından kaynaklı, bu isyan “ayrılıkçı” ve “Rusya yanlısı” görülse de, altında “ekonomik” sebepler yatıyor. 

Nitekim bu Halk Cumhuriyetlerinin sözcüleri, Rusya’ya bağlanmak değil, kendi cumhuriyetlerini yönetmek istediklerini ve Ukrayna’nın topraklarından çekilmedikleri sürece savaşmaya devam edeceklerini belirtiyorlar.

Endüstride yaptıkları kimi kamulaştırmalar ve kurdukları “Halk Savunma Birlikleri” “yeni” bir cumhuriyete doğru ilerliyor. Dolayısıyla Ukrayna’daki iç savaşın gidişatını “AB-ABD” veya “Rusya” güçlerinin kapışmasından çok “Halk Cumhuriyetlerinin” duruşu belirleyebilir.

‘Mukavemet’in ‘Koalisyon’la İmtihanı

(Toplumsal Özgürlük, Kasım 2014 sayısı)

Suriye ve Irak’ta devam eden savaşta “yeni” bir dönem başladı. Bu dönemi başlatan güçler, savaşın bir tarafını oluşturan ABD ve müttefikleri. Ve bu tarafın bu “yeni” dönemdeki hamlesinin “görünürdeki” hedefi, savaştıkları diğer “taraf ” değil, eski adıyla IŞİD (Irak Şam İslam Devleti) yeni adıyla İD (İslam Devleti).

11 Eylül’de Suudi Arabistan’ın Cidde kentinde ABD Dışişleri Bakanı John Kerry’nin başkanlığında Körfez ülkeleri (Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Katar, Kuveyt), Mısır, Ürdün ve Türkiye’nin de katıldığı ‘terörle mücadele toplantısı’ yapıldı.

Bu toplantının devamında yapılan ve 40 ülkeden temsilcilerin katıldığı Paris toplantısı sonucunda, Irak ve Suriye’deki önemli bölgeleri ele geçirip “hilafetini” ilan ederek “İslam Devleti” olarak adını değiştiren IŞİD’le mücadele etmek için “Uluslararası Koalisyon” oluşturuldu. Koalisyon, 23 Eylül’de IŞİD ve Nusra Cephesi mevzilerini vurarak müdahale etmeye başladı. 

‘Direniş’ Koalisyon’a temkinli 

Suriye ve Irak’taki savaşın diğer tarafı, kendilerine “Mukavamet” adını veren ittifak ekseni. İran, Esad, Hizbullah ve Irak’taki Şii grupların oluşturdukları bu eksen, Suriye ve Irak’ta süren savaşta oluşan bir ittifak ve hem “Uluslararası Koalisyon”daki ülkelerle hem de IŞİD’le dolaylı ve doğrudan savaş içinde. “Mukavemetin” oluşturulan koalisyona bakış açısı ise, esas olarak temkinli ve karşı olmakla birlikte, ekseni oluşturan parçaların içinde bulunduğu duruma göre de değişiklik gösteriyor. IŞİD’le doğrudan savaşan Irak ve Suriye’den destek ve memnuniyet açıklamaları geldi. Irak Dışişleri Bakanı Hoşyar Zebari “Bu güçlü bir destek mesajı”, Suriye Ulusal Uzlaşma Bakanı Ali Haydar ise “Bu ülkeler IŞİD’in oluşturulduğu yerler. Eğer şimdi IŞİD’e karşı saldırıya katılacaklarsa, bu iyi bir şey” açıklamasını yaptı. 

Diğer yandan İran ve Hizbullah’tan da “sert” açıklamalar geldi. İran’ın dini lideri Ali Hamaney “Bu meselede Amerika’yla  işbirliği yapmayacağız, özellikle de onların elleri kirli olduğu için” derken, Hizbullah lideri Hasan Nasrallah “Biz, ister Suriye rejimine, ister DAİŞ’e (IŞİD) karşı olsun, Amerikan askeri müdahalesine ve Suriye’de bir uluslararası koalisyona karşıyız...” dedi.

Bu açıklamalar “farklı” bakış açıları gibi gözükse de esasında “Direniş”in ana politikasının nüanslarını gösteriyor. 

ABD’nin bölgeye geri dönüşü 

Suriye ve Irak’ta IŞİD’e verilecek zarar, bu alanda “Mukavemetin” mücadelesine kazanç sağlıyor. Öte yandan, IŞİD’e müdahale için ABD’nin bölgeye geri gelmesi ise İran ve Hizbullah’ın bölgede kazandığı inisiyatifi hedef alıyor. 

Özellikle Hizbullah’ın Lübnan ve Gazze’de İsrail’i gerileten direnişi ve İran’ın Irak, Bahreyn ve Yemen’deki Şii gruplar üzerinden bölgede kazandığı hakimiyet, ABD ve etrafındaki güç alanı için büyük “tehdit” içeriyor. 

Nitekim, ABD’de bu tehdide karşı sadece uçaklarıyla “geri gelerek” değil, aynı zamanda bölgedeki “aletlerle” de müdahale ediyor. “Koalisyon”un bir amacı da, IŞİD’i öldürmeyecek ama kendisine de “karşı gelemeyecek” duruma getirmek. Ve böylece IŞİD bu “tehdit”e karşı bir “alet” olacak. Bunu Kobanê’deki mevzilere yapılan saldırılardan ve Hizbullah Genel Sekreter Yardımcısı Şeyh Naim Kasım’ın açıklamasından görüyoruz: “Amerika’nın tavrı dikkatle izlendiğinde görülüyor ki, onlar IŞİD’in bölgedeki varlığını kabul ediyor; sadece diğer ülkelere yayılmasını engellemeye çalışıyorlar”. 

“Direniş”ten “halklarla” zafere 

ABD’nin Uluslararası Koalisyon ile Ortadoğu’ya tekrar dönmesi sadece Mukavemet için değil halklar için de büyük bir tehdit oluşturuyor. Bu tehdidin “aletlerine” karşı direnen Mukavemet’in ve bölge halklarının kurtuluşu ise güçlerini ortaklaştırmaktan geçiyor. Bu birlikteliğin yolu da, baskıcı İran ve Suriye rejimlerinin merkezinde olduğu bir duruştan değil, Rojava’da direnen halkın gösterdiği devrimci-demokratik yoldan geçiyor.  

1 Eylül 2014 Pazartesi

ABD Sokaklarına Ferguson Kıvılcımı

(Toplumsal Özgürlük, Eylül 2014 sayısı)

Geçtiğimiz Ağustos ayında “Occupy Wall Street” hareketi ve Wisconsin’deki işçilerin direnişinden sonra ABD sokakları tekrardan hareketlendi. Nedeni ise diğerlerinden farklı, ama ABD tarihi açısından “olağanlaşmış” olan bir “siyahın” polis tarafından katledilmesiydi. ABD polisi, 9 Ağustos’ta Missouri eyaletine bağlı Ferguson kasabasında 18 yaşındaki Mike Brown’u vurarak katletti. 

Polis, ordu, medya işbirliği 

Mike Brown cinayeti bize ABD’nin giderek artan sokak hareketlerine yaklaşım konusunda kurduğu polis-ordu-medya şebekesinin işleyişi konusunda önemli bir örnek veriyor.

Mike Brown’un sadece kendi mahallesinde vurulmasıyla birlikte Ferguson kasabası ayaklanarak günlerce polis şiddetine karşı direndi. Bu süre zarfında ABD polisi, direnişin giderek yükselmesiyle biber gazı ve plastik mermilerle yetinmeyerek şiddetin dozunu artırarak ağır silahlarla direnişi bastırmaya çalıştı. Ağır silahları da “özgürlük kahramanlarından” oluşan ABD ordusundan almakta. Kapitalizmin girdiği krizle birlikte ABD’de ordu-polis işbirliği giderek artmakta. Savunma Bakanlığı’nın çıkardığı programlarla ordunun kullandığı “eski” silahlar yerel polise devriliyor. Yine polis, bu silahın kullanma eğitimini ordudan alıyor.

Bu yakınlaşmayla ilgili ilginç bir ayrıntı da Ferguson ve onun bağlı olduğu St.Louis şehrinin yerel polisinin son yıllarda İsrail’den eğitim almış olması. Yani ABD polisi sadece ordudan “küçük” eğitim almakla kalmıyor, “terör” konusunda uzmanlaşmış İsrail ordusundan “anti-terör” eğitimleri alıyor. Ve bu eğitimi alan polisler “özel” görevler için yoksul ve siyahilerin çoğunlukta olduğu kasabaların yakınlarına görevlendiriliyorlar. 

Diğer taraftan medya da polisin şiddetini ve müdahalesini haklı göstermek amacıyla bu işbirliğine dahil oluyor. Mike Brown’un vurulması olayında ilk önce Brown’un elinde silah olduğunu söyleyen medya (tanıdık geliyor değil mi?) bu yalan tutmayınca, Brown’un “hırsızlık” görüntülerini yayınlıyor. Medyada polisin kitlelere saldırısını haklı ve gerekli gösterecek bütün bilgi ve materyalleri toplamaya çalışıyor. 

Kimlik ve “sınıf ” direnişi 

Ferguson’daki direnişin önemli bir yanı da “sınıfsal” olması.

ABD medyası da sorunu “ırksal” göstermeye çalışarak “sınıfsal” yönünü kapatmaya çalışıyor. Nitekim siyahiler birtakım haklara kavuşmuş olsalar da ekonomik anlamda ABD’nin en yoksul ve emekçi kısmını oluşturmaktalar. Nüfusunun üçte ikisi siyahilerden oluşan Ferguson yoksul ve emekçi kasabalarından biri. Ferguson nüfusunun yüzde 22’si yoksulluk sınırı altında yaşıyor (ABD ortalaması yüzde 15) ve kişi başına düşen yıllık gelir 20 bin dolar (ABD ortalaması 25 bin dolar). 

Kimlik ve “sınıf ” direnişi 

Yine Ferguson’daki emekçiler çalışmak için evlerinden uzak yerlere gitmekteler.

Dolayısıyla ünlü basketbolcu Kerim Abdül Cabbar’ın da Time dergisinde yazdığı gibi meselenin aslında özü “sınıfsal”. 

Mike Brown cinayeti, girdiği büyük krizden çıkamayan kapitalizmin ve kapitalizmin merkezi ABD’nin “sınıf savaşına” karşı alacağı tutumu bütün açıklığıyla ortaya koyuyor. Fakat Seattle’dan Wall Street’e, Wisconsin’den Ferguson’a ABD halkı da sokakları isyan ateşiyle büyütüyor. Ve Ferguson Gazze’ye, Gazze Ferguson’a selam yollarken sorunun sadece “ırksal” olmadığını, kapitalizme ve emperyalizme karşı halkların ve emekçilerin direnişinin büyüklüğünü ortaya koyuyor. 

1 Temmuz 2014 Salı

Uzak Asya’da Militarizm Yükseliyor

(Toplumsal Özgürlük, Temmuz 2014 sayısı)

Dünya’nın gözü Ortadoğu’da gittikçe büyüyen yangındayken, Asya’da da var olan gerilimler yükselmeye başladı. Bu gerilimlerin en büyüğünü içeren Çin ve Japonya arasındaki gerilim Japonya’nın hamlesiyle yeni bir boyuta ulaştı. Yeni hamle; Japon Başbakanı Shinzo Abe’nin Anayasanın 9. Maddesini değiştirmesi. 

Pasifizmden aktivizme 

2. Dünya Savaşı’ndan yenilgi ve iki atom bombası felaketiyle çıkmış Japonya’nın anayasası ABD’nin başını çektiği savaşın kazananları tarafından hazırlanmıştı. 1947’de yürürlüğe giren “Barış Anayasası” genel olarak pasifizmi içeriyor, Japonya’nın silahlı kuvvetlerini iç düzeni sağlamakla yükümlü “polis” gücünden ibaret kılıyordu.

Bunu da, anayasanın ünlü 9. Maddesi sağlıyordu: “Adalet ve düzene dayalı bir uluslararası barışa içtenlikle gönül veren Japon halkı; savaşı ulusal egemenlik hakkı, tehdidi ve güç kullanımını da uluslararası çatışmaların çözüm aracı olarak görmekten sonsuza kadar vazgeçmektedir. Devlete hiçbir zaman savaşma hakkı tanınmayacaktır.” 

Japonya her ne kadar üst düzey teknolojik savaş araçları üretmiş olsa da, bu “pasifist” çizgiyi uzun süre uyguladı. Fakat 2000 yılından itibaren Afganistan ve Irak savaşına verilen lojistik ve “geri hizmet” destekleriyle birlikte “pasifist” çizgiden ödünler verilmeye başlandı. Nitekim 2007’den sonra 2012’de tekrar iktidara gelen Shinzo Abe’nin “Ulusal Güvenlik Konseyi”ni (Japonya tarihinde ilk kez) kurmasıyla “aktivizm” çizgisine geçiş yapılmıştı.

Ve Abe geçtiğimiz hafta 9.maddeyi, partisi Liberal Demokrat Parti (LDP) ile koalisyon ortağı olan ve “Budizm”e yakın duran Yeni Adalet Partisi’nin desteğiyle değiştirerek, Japonya’nın çatışmalarda ve anlaşmazlıklarda güç kullanabilmesinin önünü açmış oldu. 

“Nihon No Kokoro” 

Shinzo Abe, “Nihon No Kokoro” yani Japon Ruhu’yla Japonya’yı eski parlak günlerine döndüreceğini söyleyerek neoliberal-milliyetçi bir çizgi izleyeceğini belirtmişti. İktidara geldiğinden bu yana askeri harcamaları artırarak 51 milyar dolara (2013 yılı askeri harcaması) çıkartan Abe, 9. Maddeyi değiştirmekle Çin’e karşı “güvenlik” önlemi almış oldu. Nitekim bu “güvenlik” önlemine en büyük destek ABD’den geldi. ABD Savunma Bakanı Chuck Hagel, ‘Japonya’nın bölgesel ve küresel barış ve güvenliğe daha fazla katkı yapmasını sağlayacak önemli bir adım’ olarak niteledi. Daha önce de ABD Dışişleri Bakanı John Kerry, Çin ve Japonya arasında tartışmalı olan Senkaku/ Diaoyu adaları (petrol ve zengin balık havzalarına sahip adalar) meselesinde Japonya’nın yanında olduklarını belirtmişti. 

En büyük tepki ise Çin’in yanı sıra Güney Kore’den geldi. Japonya gibi ABD’nin müttefiği olan G. Kore ‘kendi güvenliğini etkileyecek politika değişikliklerini kabul etmediğini’ bildirdi. 

Japonya’nın yanıtı ise geçtiğimiz hafta Kuzey Kore’ye yapılan yaptırımların hafifletilmesi kararını alması oldu. Dolayısıyla bölgedeki gelişmeler ittifak/müttefik dengesinin “değişken” olduğunu gösteriyor. 

Bunlarla birlikte “Japon militarizmi”ne karşı köklü bir direniş geleneğine sahip olan Japon halkı, yaptıkları eylemlerle bu madde değişikliğine sert tepki gösterdi. Tokyo’da da bir kişi protesto için kendini yaktı. Abe’nin uyguladığı neoliberal “Abenomi” programının giderek daha çok ezdiği Japon emekçilerin bu “militarist aktivizme”, “sınıf aktivizmi” ile cevap vermesi ise olanak dışı görülemez. 

1 Haziran 2014 Pazar

Hindistan’da Sular Kaynama Noktasında

(Toplumsal Özgürlük, Haziran 2014 sayısı)

6 haftalık bir süreçten sonra, en fazla seçmene sahip ülke olan Hindistan’da seçimler sonuçlandı. 500 milyondan fazla seçmenin katıldığı seçimleri en çok oyu alan Bharatiya Janata Party (BJP-Hindistan Halkı Partisi) kazandı. 543 sandalyeli “Lok Sabha” adı verilen meclisin 282 sandalyesini kazanan BJP, bu sonuçla 1947’beri iktidarda olan Kongre Partisi’nin (Mahatma Gandhi’nin partisi) hakimiyetine de son verdi. 

“Hindutva” öne çıkıyor 

Seçimleri kazanan BJP partisi lideri Narendra Modi bir Hindu milliyetçisi. Çaycı bir babanın oğlu olan Modi, siyasete Rashtriya Swayamsevak Sangh adlı sağcı Hint örgütüyle başladı ve 2001’de Gujarat başbakanı oldu. 

2001’den bu yana eyalet başbakanlığı sürdüren Modi’nin ismi, 2002’de eyalette yapılan Müslüman katliamıyla birlikte anılıyor. 2002 yılında Hindu hacıları taşıyan tren devrilmiş ve bunun sonucunda 58 kişi yaşamını yitirmişti. Bu olaydan Müslümanlar sorumlu tutuldu ve çıkan olaylar sonucunda yaklaşık 2 bin Müslüman katledildi. 

Olaylar karşısındaki tavrı nedeniyle oluşan “Müslüman karşıtı” algısıyla izlediği Hindu milliyetçiliği (Hindutva) politikası, ülkedeki yaklaşık 150 milyon Müslüman içinde önemli endişelere yol açıyor. Nitekim, seçim zaferini Ganj Nehri’nde dini törenle kutlaması, Modi’nin iç siyasette Hindutva çizgisinden sapmayacağına dair önemli bir veri sunuyor. 

Modi’nin “Hindu milliyetçisi” kimliğinin arkasında kalan ve onu sistem için önemli kılan duruşu ise, “sınıfsal”. Gujarat başbakanlığı süresince eyaleti neo liberalizmin laboratuarı haline çeviren Modi, seçim sürecinde de bu Gujarat modelini tüm ülkeye yayma sözü verdi. 

“Daha az devlet, daha çok özel sektör”, “Piyasaya açılım” gibi sloganlarla sermayeye daha fazla “özgürlük” tanıyacağını söyleyen Modi’ye, Wal-Mart, AXA gibi uluslararası şirketler Hindistan’a yönelik yatırımlarını arttıracaklarını söyleyerek hemen cevap verdiler.

Nüfusunun yüzde 65’i günde 2 dolardan daha az kazanan Hindistan’ı sermayeye daha fazla açacak olan Modi, uluslararası sermaye için önemli bir “fırsat” olarak görülüyor. Sermayenin yanı sıra ABD’de de Modi’yi bir “fırsat” olarak görüyor. 

Çin’in artan gücünü dengelemek ve çevrelemek için uygulamaya koyduğu “Asia Pivot” stratejisinin önemli bir ayağı olan Hindistan’ın başına özellikle uluslararası sermayeyle dost birisinin gelmesi “fırsatın” değerini daha da artırıyor. 2005 yılında ABD’ye girmesi yasaklanan Modi’ye ABD Dışişleri Bakanı John Kerry’in “Seninle çalışmayı dört gözle bekliyorum” tweetini atması “fırsat” için savaşın erken başladığını gösteriyor. 

Diğer yandan Modi’nin, Çin’le de iyi ilişkileri var. 2011 yılındaki Çin gezisinde yüksek düzeydeki Çinli yetkililerle görüşen Modi, aynı zamanda “Çin’in dostu” olarak da görülüyor. Çin’in Gujarat’a yaptığı yatırımlar da o “dostluğun” göstergesi. 

Fakat Modi’nin Çin’e giden yatırımları kendi ülkesine çekme isteği ve Hindistan’ın bölgeyi aşan bir dünya gücü olması hırsı, Çin’i çevreleyebilmek için Hindistan’ın ABD için kritik önemde olmasıyla üst üste düşünce, ibre ABD’den yana dönüyor

İçeride ise Maocuların giderek genişleyen alan hakimiyeti, artan işsizlik ve yoksulluk ve Modi’nin daha fazla neo liberal politikaları uygulayabilme isteği birleşince, daha fazla “Hindutva” ve Müslüman karşıtlığı politikalarının öne çıkabileceğini gösteriyor. Seçimler, Hindistan için zorlu bir mücadelenin başlangıç noktası.  

Brezilya’da Halk Sahaya İniyor

(Toplumsal Özgürlük, Haziran 2014 sayısı)

Dünyanın en büyük spor organizasyonlarından biri olan Dünya Kupası başlıyor. İlki 1930 yılında yapılan turnuvaya bu sene, 1950’den sonra ikinci defa, Brezilya ev sahipliği yapıyor. Fakat ilkindeki coşkunun yerini bu sefer “yüksek gerilim” almış durumda. 

2013 yılının Haziran ayında Sao Paulo kentindeki otobüs ücretine yapılan zamma karşı başlayan gösteriler bütün ülkeye yayılmıştı. Yaklaşık 120 kente yayılan gösterilerde (aynı zamanda 2013 FIFA Konfederasyon kupası da Brezilya’da yapılmaktaydı) eylemcilerin ana taleplerinden biri de futbol organizasyonlarına harcanan paranın eğitime ve sağlığa aktarılmasıydı. 

Her ne kadar eylemlerden sonra Brezilya Devlet Başkanı Dilma Rousseff, reform sözü verdiyse de bu sözler yerine getirilmemiş durumda. Bu yüzden inişli çıkışlı olsa da halkın direnişi sürüyor. 

Emekçiler sahnede 

Bu direnişin başını ise emekçiler çekiyor. Brezilyalı eğitim emekçileri 12 Mayıs’tan bu yana grevdeler ve ücret ve çalışma koşulları düzeltilene kadar greve devam etme kararı aldılar. Diğer yandan Brezilya’nın en büyük üçüncü kenti Belo Horizonte’nin belediye işçilerinin grevi de sürüyor. Grev yapan diğer emekçiler ise “polisler”. Recife kentinde greve çıkan polislerin, yerel mahkeme yasadışı ilan etse de grevlerine devam etmesi kentte kaosa yol açtı. Polislere itfaiye birliklerinin de katılmasıyla kent kontrolden çıktı ve bölgeye asker sevk edildi. Buna rağmen kentte yağma ve cinayetler devam ediyor. 

Direniş sürüyor 

Emekçilerin direnişlerinin yanı sıra kupanın yaklaşmasıyla birlikte organizasyona yönelik protestolar da artmaya başladı. Dünya kupasının bulunduğu başkent Brazil’deki Ulusal Stadyumu’na yürüyen protestoculara yerliler de katıldı, ok ve mızraklarıyla destek vererek eylemlerini gerçekleştirdiler. Kupanın başlamasıyla birlikte eylemlerin artması bekleniyor. Yaklaşık bir yıldır eylemlerle sarsılan Brezilya’da ekonomi de iyi sinyaller vermiyor. 2002 yılında devlet başkanlığına seçilen “işçi” Lula da Silva’la birlikte Brezilya ekonomisi yüksek büyüme rakamları yakalamış, dünyanın en büyük 10 ekonomisi arasına girmişti. 2007’de başlayan kapitalizmin kriziyle birlikte Brezilya ekonomisi de krizden nasibini almaya devam ediyor. Bu yıl %1,7 büyümesi beklenen ekonominin en çok vurduğu kesim “orta sınıf ” ve emekçiler. 

Futbol sadece futbol değil 

Lula’ın ülkeyi piyasaya daha da açması ve popülist politikalarıyla hatırı sayılır bir büyüklüğe ulaşan “orta sınıf ” ise 2013’teki eylemlerin başını çekiyordu. Eğitim ve sağlığa bütçe isteğiyle sokağa dökülen ve çoğunluğunu gençlerin oluşturduğu bu “sınıf ”, giderek işçileşiyor ve bugün direnişteki emekçi kitlelerin içine “sızıyor”. Dolayısıyla kupa karşıtı gösteriler aynı zamanda birer emekçi direnişine dönüşüyor ve gündemi belirlemeye devam ediyor. Dedikleri gibi: “Futbol asla sadece futbol değildir”. 

Encomienda'dan Luther'e: Parsellenmiş İktidar ve Direniş Doktrini

Encomienda, İspanya'nın Amerika kıtasında kurduğu ve yerlilerin dinî eğitim ile koruma karşılığında encomenderoya haraç ödeyerek çalıştı...