1 Mayıs 2015 Cuma

CHP’de Değişen Bir Şey Yok

Önümüzdeki seçim için dikkatlerin üzerinde olduğu partilerden biri de CHP. «Düzenin» önemli bir parçası olan CHP’ye yönelik ilgi, özellikle emeklilere ve işçilere yönelik vaatleri nedeniyle artmış durumda. 

CHP “yeni” mi? 

Cumhuriyet’le birlikte kurulan CHP, “düzen” tehlikeye girdiği anda tehlikenin ortadan kalkmasını sağlama özelliğinden dolayı düzenin önemli bir parçası olmuştur. 

1970’li yıllarda devrimci hareketin yükselişini, “Ne ezen ne ezilen, hakça bir düzen” diyerek şişirdiği aldatıcı balonlarla kısmen durdurabilmişti. 90’lı yıllarda da, yükselen Kürt halkının özgürlük mücadelesinin devrimci-demokrat kitlelerle buluşmasını engelleyerek düzene yardımcı olan yine CHP idi.

Bu sefer de ırkçı-şoven bir söylemle halklar arasında düşmanlık körüklenmiş, ön yargılar kışkırtılmıştı.

CHP’yi şimdi de benzer bir görev bekliyor. 

Gezi isyanının çıkardığı enerjiyi, geçen sene Mart ayında yapılan yerel seçimlerde sandıkta eritmeyi kısmen başaran CHP, gözünü devrimci-demokrat güçlere dikmiş durumda. Artan işçi direnişleri, kadınların yükselen mücadelesi ve Kürt halkının isyanı, sistemi giderek açmaza sokuyor. AKP’nin bu açmazı gideremeyeceği ortaya çıktı. İşte, CHP’nin tarihsel görevi, devrimci-demokrat güçlerin sistem içine çekilerek sönümlendirilmesidir. 

Yalan vaatler 

Bunu emeklilere ve işçilere yönelik dikkat çeken vaatlerde görmekteyiz. Kapitalizmin yol açtığı yoksulluk ve sömürüye ses etmeyen CHP, emeklilere ikramiye ve asgari ücretleri artırmayı vaat ediyor. Peki, bugün işçilerin, emekçilerin ve emeklilerin AKP iktidarı boyunca giderek yoksullaşmasını sağlayan ekonomi politikalarının yaratıcısı kimdi? Kemal Derviş. Peki Kemal Derviş hangi parti iktidarda olursa Ekonomiden Sorumlu Başbakan Yardımcısı olmayı kabul etti? CHP.

Tam bir “Ali Cengiz” oyunu. Oyunlar gibi, CHP de eski CHP. 

Düzenin yedek lastiği 

CHP’nin başka görevleri de var.

AKP’nin tek başına iktidarı kuramaması durumunda, hem Erdoğan’ı tasfiye etmek, hem de “büyük koalisyon” kurarak sermayeye nefes almayı sağlamak için bir AKP-CHP koalisyonu kurulabileceği konuşuluyor. Yurt ve Cumhuriyet gibi CHP’ye yakın gazetelere bu söylentiler yansımış durumda. HDP’yi AKP ile anlaştığı üzerinden suçlayan “ilericilerimizin” ise, bu konudaki sessizlikleri takdire şayan. Yanı sıra, olası bir CHP-MHP “Milli Koalisyonu” da akılda tutulmalı. 

Ekonomik kriz, yönetim krizi ve sistem krizi, gün geçtikçe artarak devam ediyor. Krizin halkçı-demokratik bir zeminde sonlanmasını, işçilerin, emekçilerin, kadınların, gençlerin mücadelesi kadar, CHP’ye karşı alacakları tavır da belirleyecek. 

1 Mart 2015 Pazar

Paket AKP ve Sermayenin Başında Patlar

(Toplumsal Özgürlük, Mart 2015 sayısı)

Yolsuzluk ve cinayetler batağına batmış AKP iktidarı giderek sarsılan iktidarını ayakta tutabilmek için giderek zalimleşiyor.

AKP’nin temsilcisi olduğu sermaye sınıfı da, giderek yükselen işçi ve emekçilerin direnişi karşısında “hazırlığını” yapıyor.

AKP ve sermaye, iktidarlarını korumak için, işçilere ve halklara karşı kullanabilecekleri “yasal” önlemler almaya yöneliyorlar.

Kamuoyunda “İç Güvenlik Paketi” olarak bilinen «Polis Vazife ve Salahiyet Kanunu ile Bazın Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı”, TBMM İçişleri Komisyonu’nda AKP’lilerin oylarıyla kabul edilerek TBMM Genel Kurulu›na gönderildi. Paketin görüşülmesi, toplumdan yükselen tepkilerden dolayı erteleniyor.

Bu paketle hedeflenen yükselen halk hareketlerini engellemek, engellenemediğinde de şiddetle bastırmak. “Önlemlerin” büyük bir çoğunluğu, “toplumsal olaylarda” işlenen “suçlara” yönelik. 

Peki, paket neler getirecek? 

Bu paketle polis, “kendisinin” veya başkalarının can güvenliğini tehlikeye düşürenleri, “kişinin” can güvenliğinin sağlanması bakımından koruma altına alabilme veya olay yerinden uzaklaştırabilme yetkisine sahip olacak. Yani polis, zarar verebilecek ‘şüpheliyi’ kontrol altına alabileceği olay yerinden uzak bir yere götürebilecek. “Şüpheli” kim ve o “yer” neresi acaba? 

Polis, işyerlerine, kamu binalarına, okullara, evlere, araçlara vb. molotof, patlayıcı, yaralayıcı, yanıcı ve benzeri “silahlarla” saldıran veya saldırıya “teşebbüs” edenlere karşı, bu saldırıları etkisiz kılmak için silah kullanabilecek. Böylece, “molotof ” silah kapsamına alınıyor ve molotof kullananlara karşı polis artık “yasal” rahatlıkla silah kullanabilecek. Fakat bu da yeterli görüşmemiş olacak ki, “taş”, “bilye” ve “çiçek” gibi yaralayıcı “silah” kullananlara karşı da polis silah kullanabilecek. 

Yeni Ali İsmailler, Ethemler, Abdocanlar mı yaratılmak isteniyor?

Paketle, “toplumsal olaylar”da bulundurulması ve taşınması yasak olan suç aletlerini taşıyanlara 2 yıl 6 aydan 4 yıla kadar hapis cezası verilebilecek. Yine, “toplumsal olaylarda” yüzünü tamamen veya kısmen kapatanlara (gazdan korunmak için bile olsa), 

3 yıldan 5 yıla kadar hapis cezası uygulanacak. Yani gaza karşı”deniz gözlüğü», «gaz maskesi» ve «kırmızı atkı» taşımanız halinde en az 2,5 yıl yatabilirsiniz.

Ek olarak, “toplumsal olaylarda” “yasadışı örgüt»lere ait amblem, işaret taşıyan; kanunların suç saydığı afiş, pankart, döviz vb. taşıyan, sloganlar atan ve megafon vb. ses cihazlarıyla bu sloganları “yayanlar”, 6 aydan 3 yıla kadar hapis cezası alacak. Kısacası eylemlere katılmanız hapisi göze almanız demektir. Aslında tümüyle kaldırılması gereken saltanat makamları olan valileri ve kaymakamları kendi yerellerinin “başkanı” yapacak yetkiler de bulunuyor pakette. 

“Toplumsal Olayları” yok etme paketi 

Vali ve kaymakam, kamu düzenini ve güvenliğini, “kişilerin” “can” ve mal emniyetini sağlamak amacıyla bütün kamu kurum ve kuruluşlarının itfaiye, ambulans, çekici, iş makinesi vb. araçlardan yararlanabilecek, personeline görev verebilecek. 

Vali “gerektiğinde” kolluk amir ve memurlara, suçun aydınlatılması, faillerinin bulunması için doğrudan emir verebilecek. 

Aklınıza sakın “Berkin’i, Abdocan’ı öldürenleri öğrenebileceğiz” gibi düşünceler gelmesin. 

Tersine, o katliamları protesto eden toplumsal ve siyasal örgütlerin “gizli terör örgütü” kapsamına alınarak polisiye operasyonlara malzeme yapılacağını ön görebiliriz. 

Sokağa tıpaç 

Bu paket, AKP ve sermayenin işçilerden, halktan ne kadar korktuğunu gösteriyor.

Sesini derinden duyurarak mücadelesini yükselen işçi hareketi, eğitimin dinselleştirilmesine karşı sokaklara çıkan Alevi hareketi, Kürt Özgürlük Hareketi, kadın mücadelesi ve öğrenci hareketleri, bu paketi AKP’nin ve sermayenin başına çalacaktır. 

Bu Terazi Bu Sikleti Çekmez!

(Toplumsal Özgürlük, Mart 2015 sayısı)

13 yıllık iktidarı boyunca emekçilere ve halklara her türlü sömürü ve zulmü uygulamaya çalışan AKP iktidarı için 2015 yılı son yıl olmaya aday. İktidarını devam ettirebilmek için gittikçe hoyratlaşan AKP her yerde direnişle karşılaşıyor ve daha da hoyratlaşıyor. Fakat AKP açısından zaman ve mekan gittikçe daralıyor. 

Değerli yalnızlıktan umursanmaz yalnızlığa 

Neo-Osmanlıcılık hayalleri ve büyüyen sermayenin teşvikiyle Ortadoğu’ya bir hışımla giren AKP’nin, Libya, Suriye, Mısır, Irak ve Filistin’deki hesapları tutmadı ve tıpış tıpış gerisin geriye döndü. Tek ortağı Katar’ın da terk etmesi sonucu bölgedeki “değerli yalnızlığı”, “umursanmaz yalnıza” dönüştü. AKP küresel sermaye tarafından Ortadoğu’da “değersiz ve gerekli olduğunda kullanılacak bir müttefik” durumuna düştü. 

Her türlü yardımı eksik etmediği IŞİD de, başta Kobane olmak üzere Suriye ve Irak’ta sürekli gerileyince, gözünü “sığınmak” için Türkiye’ye çevirmiş durumda. Şayet “gelirlerse”, bu cani çetelerin neler yapabileceklerini tahmin edebiliriz. AKP ise, IŞİD’in yapabileceklerini yok saymaya devam ediyor. 

AKP “içeride” sıkışıyor 

Türkiye sınırları dışında neredeyse adım atacak yeri kalmayan AKP, kendisi ve ülke sınırları içerisinde de sıkışmış durumda. Erdoğan’ın cumhurbaşkanı olmasıyla beraber AKP içindeki gerilimler de gerginliğini koruyor. 

Erdoğan kendi iktidarını sağlam zemine oturtmak ve yeni hamlelerini güçlü şekilde yapabilmek için anayasal güvence almak istiyor. Bunu AKP’nin Haziran’daki seçimde anayasayı değiştirebilecek çoğunluğa ulaşmasıyla yapmayı planlamakta. Fakat yolsuzluk yapan 4 bakanın Yüce 

Divan’a gönderilmesi için yapılan oylamalarda verilen fireler ve Davutoğlu’na “koşulsuz” biat edilmemesi, parti içindeki çıkar çatışmalarının işaretleri olarak gözüküyor. Nitekim, Hakan Fidan’ın milletvekilliği için istifası sonrasında yaşananlar da, bu çıkar grupları arasındaki “gizli” savaşın seçime doğru daha da hızlanacağını gösteriyor. 

Ayrıca bütün pis işlerdeki eski ortağı Gülen Cemaatiyle olan savaşım da AKP’yi yorgun düşürmekte. Özellikle polis içerisinde yapılan operasyonlar istenilen toplumsal meşruiyeti üretmemesinin yanı sıra, Gülen Cemaatini “sivil toplum”da kendine alan açmasını sağlıyor. Bu da AKP açısından özellikle “dindar” ve “muhafazakar” tabanına yönelik tehdit oluşturmakta. 

Rejim çıkmazı 

Diğer yandan bu savaş sırasında Erdoğan ile “örtülü” bir şekilde ittifak yapan “ulusalcı” güçler de kendilerine alan açmaktalar. Emine Ülker Tarhan, Süheyl Batum vb. kişiliklerde kendisini gösteren “ulusalcı klik” yeni hamlelerle Erdoğan sonrasına yönelik pusuya yatmış durumdalar. 

Fakat AKP’yi en çok baskılayan güçler ise Cemaat ve ulusalcı klik değil işçiler ve halk hareketleri. 

Gezi isyanıyla başlayan halk hareketi, Kobani serhildanıyla zirveye ulaşıp Cizre direnişiyle enerjisini sürdüren Kürt Özgürlük Hareketi ve metal işçilerin kıvılcımın çaktığı işçi sınıfı hareketi AKP’yi giderek sıkıştırıyor. Ve bu sıkışıklığı aşmak için ise “İç Güvenlik Yasası” çıkartarak iktidarını şiddetle korumaya düşünen AKP giderek kendini sonunu hazırlıyor. 

İşçi sınıfı, Gezi ve Kobane’yi birleştirecek bir mücadele hattının, giderek çözülmeye doğru giden “rejimi” yıkarak “Demokratik Cumhuriyet” hedefine ulaşması ihtimali her zamankinden daha da yakın duruyor.

1 Ocak 2015 Perşembe

Seçimler Yeni Başlangıçlara Dönüşüyor

(Toplumsal Özgürlük, Ocak 2015 sayısı)

Mart 2014’teki yerel seçimlerle başlayıp Ağustos’ta cumhurbaşkanlığı seçimiyle devam eden seçim yılının son durağı olan Haziran 2015’teki genel seçim sürecine giriliyor. Bu seçim, bir döneminin son noktası olmakla birlikte tarihi bir dönemin de başlangıcı olmak üzere. 

AKP için varlık yokluk seçimi 

2002 yılında iktidara gelen AKP, bugüne kadar ki süreçte iktidarını kullanarak, sermaye ve kendisi için dikensiz bir gül bahçesi yaratarak eski sermaye düzenini yeniledi. Fakat bu “bahçe”nin daimi tapusunun alınmasını sağlayacak olan yeni “anayasa” halen yapılamamış durumda. Ve AKP sadece sermaye için değil, baştan aşağıya battığı yolsuzluk ve rüşvet bataklığından kendini kurtarmak, iktidarını ve yağmasını devam ettirmesini sağlayacak “başkanlık” sistemini gerçekleştirmek için de yeni bir anayasaya ihtiyaç duymaktadır. Bu yüzden de seçimlerdeki ilk hedefi kendi anayasasını referanduma götürmeyi sağlayacak olan 330 milletvekilliğini, ikinci hedef olarak da anayasayı doğrudan değiştirmeyi sağlayacak olan 367 milletvekilliğini elde etmek olacaktır. 

CHP ve MHP “Restorasyon”a ayak uyduruyor 

Sermaye düzenin diğer bileşenleri olan CHP ve MHP için ise bu seçimler, yeni sermaye rejimine uyum sağlamada ne kadar başarılı olduklarını gösterecek. Seçim hamlelerine başlayan “yeni” CHP, ilk olarak milletvekilleri Emine Ülker Tarhan ile Süheyl Batum’u ihraç ederek, Hüseyin Aygün ve Birgül Ayman Güler’i disipline vererek “sol” ve ulusalcı kanatlarını “ihtar” etti. Böylece Mansur Yavaş ve Ekmeleddin İhsanoğlu’yla başlayan “sağ”a yerleşmeye kararlılıkla devam edeceği görülüyor. 

CHP’nin aksine MHP ise içten ve derinden hamlelerle ve gerektiğinde AKP ve CHP’ye kol değneği olarak sermayenin yeni rejiminde varlığının gerekliliğini ve gerçekliğini gösterme çabası içinde. 

HDP: Seçim, öncesi ve sonrası 

Son iki genel seçime bağımsız adaylarla seçimlere giren KÖH, bu seçimlere HDP ile parti olarak girme kararı aldı. Bu kararla birlikte tartışmalar HDP’nin barajı geçip geçemeyeceği üzerine kurulmuş durumda. 

Partiyle girilmesi taraftarı olanlar Cumhurbaşkanlığı seçiminde alınan oylar ve yükselen “demokratik” hareketleri öne sürerken, karşı olanlar da Cumhurbaşkanlığı seçiminde alınan oyların geçici olduğu ve bunun seçimlerde anayasa yapacak çoğunluğa ulaşmak isteyen AKP’nin bir tuzağı olarak değerlendirmekteler. Ve bu değerlendirmeler mücadeleyi neredeyse parlamenterizme indirgeyip, sokağı ve fiili-meşru mücadeleyi dışlama noktasına varıyor. 

KÖH ile Emek ve Demokrasi Güçleri, bugüne kadar gerek Meclis’teki varlıklarıyla gerekse Meclis’le sokağı bütünleştiren eylem hattıyla demokrasi mücadelesinin var olmasını ve büyümesini sağladılar. Fakat özellikle “Çözüm Süreci”nin başlamasıyla birlikte gerek çözümün görüşmelere sıkıştırılması, gerekse “iktidar”ın ürkütülmemesi isteği nedeniyle eylem hattında oluşma başlayan sıkıntılar artık gözle görülür hale gelmektedir. Bu sıkıntılar ilk belirtilerini “Gezi”deki “çekingen” tavırla kendini gösterirken son olarak 6-8 Ekim’de “Kobane Serhildanı”nda ortaya çıktı. Bu serhildan ve sonrasındaki eylemlerde neredeyse halkı yalnız bırakmaya varan duruşlar sergilendi. Ayrıca devrimci-demokratların bir direniş ve mücadele hattı olarak kurulan HDK’nin neredeyse bir gecede HDP’ye ikame edilerek sönümlenmeye bırakılması da devrimci-demokrat güçlerin “kurumsal” ayağını darlaştırıyor. 

Dolayısıyla “Haziran”ı yeniden keşfeden olmamak için, gerek meclisteki güçlü sesiyle, gerekse yükselen işçi, gençlik, kadın ve Kürt Halk Hareketi ile birlikte sadece sokağı değil, aynı zamanda “Demokratik Cumhuriyet”i de kuran bir eylem hattıyla AKP ve sermayenin iktidarı yerle bir edilerek “Barışın” ve “Özgürlüğün” yolu açılabilir. 

2 Kasım 2014 Pazar

Ukrayna’da ‘Güçler’ İle ‘Halkın’ Savaşı Devam Ediyor

(Toplumsal Özgürlük, Kasım 2014 sayısı)

Nisan ayından bu yana Ukrayna’nın doğusunda Ukrayna “güçleri” (Ukrayna ordusu, faşist ve paramiliter güçler) ile isyancılar arasında süren iç savaşta bir “nefes alma” dönemine girildi. Belarus’un başkenti Minsk’te bir araya gelen taraflar 5 Eylül’de bir ateşkes ilan ettiler. 

Bu ateşkese göre, 30 km’lik tampon bölge oluşturulması, Ukrayna’nın doğusundaki bazı bölgelerin askeri uçuşlara yasaklanması, her iki taraftaki ‘yabancı paralı askerlerin’ çekilmesi, Ukrayna’nın doğusundaki devlet binalarını elinde tutan ayrılıkçıların buraları boşaltması, ellerindeki Ukraynalı askerleri serbest bırakması ve silahlarını teslim etmesi öngörülüyordu. 

Ateşkes havada kaldı 

Ateşkesin ilan edilmesinden sonra birçok olumlu gelişme yaşandı. 15 Eylül’de Ukrayna parlamentosu, Donetsk ve Luhansk bölgelerindeki bazı yerlere üç yıl boyunca özerk yönetim hakkı ve ayrılıkçılara af getiren yasayı onayladı. 

Bu gelişmelere rağmen “dolaylı” yapılan hamle hızla devam ediyor. AB ve ABD Rusya için aldığı yaptırım kararlarını ve hamlelerini sürdürüyor. Nitekim 16 Eylül’de Avrupa Parlamentosu ile Ukrayna Parlamentosu’nda serbest ticaret anlaşması onaylandı. Bu anlaşma Rusya’nın baskısıyla 2016’ya dek uygulanamayacak olsa da, Ukrayna’nın AB’ye “ekonomik” bir adım daha atması açısından önem taşıyor. Ekonomik hamlenin yanı sıra askeri hamle de geldi. Fransa, Rusya’ya iki savaş gemisi vermek üzere 2011’de 1,6 milyar dolar değerinde bir anlaşma yapmıştı. Fakat son gelişmeler üzerine ama bunları vermeyi erteledi. Bu kararın ardında da Rusya’yı askeri olarak da baskılama yatıyor. İsyancılara “yakın” duran Rusya da bu baskıları karşılamak için karşı hamleler geliştiriyor. Haziran ayında borçlarını ödemediği için Ukrayna’nın doğalgazı Rusya tarafından kesilmişti. Bunun üzerine Ukrayna doğalgaz ihtiyacını Macaristan, Polonya ve Slovakya›dan karşılıyordu. Fakat geçtiğimiz ay Macaristan Ukrayna’ya olan doğalgaz akışını kesti. Ve bu kesme işleminden üç gün önce Macaristan Başbakanı Viktor Orban ve Rusya’nın devlet şirketi Gazprom’un genel müdürü, Budapeşte’de görüştü. Bu görüşme sırasında da Orban Rusya’ya olan yaptırımları eleştirmiş ve Rusya’yla olan yakın ilişkilerini geliştirmek istediğini belirtmişti. 

Ateşkese rağmen savaş 

Diğer yandan da Rusya Ukrayna üzerindeki etkisini korumak ve NATO’ya girmesini engellemek için Ukrayna’yla görüşmelerine devam ediyor. Öyle ki Ukrayna’nın doğusu için otonomi sözünü etmekten imtina ediyor, sınırdaki askerlerini geri çekiyor ve ateşkesin “korunması” için çaba sarfediyor. Savaş yine de sürmeye devam ediyor. Ateşkese rağmen Donetsk kentinde çatışmalar sürüyor. Ateşkesten bu yana Birleşmiş Milletler’in açıklamasına göre 331 kişi öldü. 

Halk Cumhuriyetleri gerçeği 

Bütün bu gelişmelerin gölgesinde kalan ise Donetsk ve Lugansk’ta kurulan Halk Cumhuriyetleri.

Ukrayna’da Maidan meydanındaki gösteriler sonunda kurulan yeni hükümete karşı doğu Ukrayna’da gösteriler başlamış ve bu bölgedeki halk devlet binalarını ele geçirerek Donetsk Halk Cumhuriyeti ve Lugansk Halk Cumhuriyeti’ni ilan etmişlerdi. Ukrayna “güçlerinin” saldırısı üzerine de bu cumhuriyetlerini savunmaya devam ediyorlar. 

Bazı Rus askerlerin “gönüllü” katılmasından, bölgenin çoğunluğunun Rus olmasından ve Rusya’nın kısmi yardımından kaynaklı, bu isyan “ayrılıkçı” ve “Rusya yanlısı” görülse de, altında “ekonomik” sebepler yatıyor. 

Nitekim bu Halk Cumhuriyetlerinin sözcüleri, Rusya’ya bağlanmak değil, kendi cumhuriyetlerini yönetmek istediklerini ve Ukrayna’nın topraklarından çekilmedikleri sürece savaşmaya devam edeceklerini belirtiyorlar.

Endüstride yaptıkları kimi kamulaştırmalar ve kurdukları “Halk Savunma Birlikleri” “yeni” bir cumhuriyete doğru ilerliyor. Dolayısıyla Ukrayna’daki iç savaşın gidişatını “AB-ABD” veya “Rusya” güçlerinin kapışmasından çok “Halk Cumhuriyetlerinin” duruşu belirleyebilir.

‘Mukavemet’in ‘Koalisyon’la İmtihanı

(Toplumsal Özgürlük, Kasım 2014 sayısı)

Suriye ve Irak’ta devam eden savaşta “yeni” bir dönem başladı. Bu dönemi başlatan güçler, savaşın bir tarafını oluşturan ABD ve müttefikleri. Ve bu tarafın bu “yeni” dönemdeki hamlesinin “görünürdeki” hedefi, savaştıkları diğer “taraf ” değil, eski adıyla IŞİD (Irak Şam İslam Devleti) yeni adıyla İD (İslam Devleti).

11 Eylül’de Suudi Arabistan’ın Cidde kentinde ABD Dışişleri Bakanı John Kerry’nin başkanlığında Körfez ülkeleri (Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Katar, Kuveyt), Mısır, Ürdün ve Türkiye’nin de katıldığı ‘terörle mücadele toplantısı’ yapıldı.

Bu toplantının devamında yapılan ve 40 ülkeden temsilcilerin katıldığı Paris toplantısı sonucunda, Irak ve Suriye’deki önemli bölgeleri ele geçirip “hilafetini” ilan ederek “İslam Devleti” olarak adını değiştiren IŞİD’le mücadele etmek için “Uluslararası Koalisyon” oluşturuldu. Koalisyon, 23 Eylül’de IŞİD ve Nusra Cephesi mevzilerini vurarak müdahale etmeye başladı. 

‘Direniş’ Koalisyon’a temkinli 

Suriye ve Irak’taki savaşın diğer tarafı, kendilerine “Mukavamet” adını veren ittifak ekseni. İran, Esad, Hizbullah ve Irak’taki Şii grupların oluşturdukları bu eksen, Suriye ve Irak’ta süren savaşta oluşan bir ittifak ve hem “Uluslararası Koalisyon”daki ülkelerle hem de IŞİD’le dolaylı ve doğrudan savaş içinde. “Mukavemetin” oluşturulan koalisyona bakış açısı ise, esas olarak temkinli ve karşı olmakla birlikte, ekseni oluşturan parçaların içinde bulunduğu duruma göre de değişiklik gösteriyor. IŞİD’le doğrudan savaşan Irak ve Suriye’den destek ve memnuniyet açıklamaları geldi. Irak Dışişleri Bakanı Hoşyar Zebari “Bu güçlü bir destek mesajı”, Suriye Ulusal Uzlaşma Bakanı Ali Haydar ise “Bu ülkeler IŞİD’in oluşturulduğu yerler. Eğer şimdi IŞİD’e karşı saldırıya katılacaklarsa, bu iyi bir şey” açıklamasını yaptı. 

Diğer yandan İran ve Hizbullah’tan da “sert” açıklamalar geldi. İran’ın dini lideri Ali Hamaney “Bu meselede Amerika’yla  işbirliği yapmayacağız, özellikle de onların elleri kirli olduğu için” derken, Hizbullah lideri Hasan Nasrallah “Biz, ister Suriye rejimine, ister DAİŞ’e (IŞİD) karşı olsun, Amerikan askeri müdahalesine ve Suriye’de bir uluslararası koalisyona karşıyız...” dedi.

Bu açıklamalar “farklı” bakış açıları gibi gözükse de esasında “Direniş”in ana politikasının nüanslarını gösteriyor. 

ABD’nin bölgeye geri dönüşü 

Suriye ve Irak’ta IŞİD’e verilecek zarar, bu alanda “Mukavemetin” mücadelesine kazanç sağlıyor. Öte yandan, IŞİD’e müdahale için ABD’nin bölgeye geri gelmesi ise İran ve Hizbullah’ın bölgede kazandığı inisiyatifi hedef alıyor. 

Özellikle Hizbullah’ın Lübnan ve Gazze’de İsrail’i gerileten direnişi ve İran’ın Irak, Bahreyn ve Yemen’deki Şii gruplar üzerinden bölgede kazandığı hakimiyet, ABD ve etrafındaki güç alanı için büyük “tehdit” içeriyor. 

Nitekim, ABD’de bu tehdide karşı sadece uçaklarıyla “geri gelerek” değil, aynı zamanda bölgedeki “aletlerle” de müdahale ediyor. “Koalisyon”un bir amacı da, IŞİD’i öldürmeyecek ama kendisine de “karşı gelemeyecek” duruma getirmek. Ve böylece IŞİD bu “tehdit”e karşı bir “alet” olacak. Bunu Kobanê’deki mevzilere yapılan saldırılardan ve Hizbullah Genel Sekreter Yardımcısı Şeyh Naim Kasım’ın açıklamasından görüyoruz: “Amerika’nın tavrı dikkatle izlendiğinde görülüyor ki, onlar IŞİD’in bölgedeki varlığını kabul ediyor; sadece diğer ülkelere yayılmasını engellemeye çalışıyorlar”. 

“Direniş”ten “halklarla” zafere 

ABD’nin Uluslararası Koalisyon ile Ortadoğu’ya tekrar dönmesi sadece Mukavemet için değil halklar için de büyük bir tehdit oluşturuyor. Bu tehdidin “aletlerine” karşı direnen Mukavemet’in ve bölge halklarının kurtuluşu ise güçlerini ortaklaştırmaktan geçiyor. Bu birlikteliğin yolu da, baskıcı İran ve Suriye rejimlerinin merkezinde olduğu bir duruştan değil, Rojava’da direnen halkın gösterdiği devrimci-demokratik yoldan geçiyor.  

1 Eylül 2014 Pazartesi

ABD Sokaklarına Ferguson Kıvılcımı

(Toplumsal Özgürlük, Eylül 2014 sayısı)

Geçtiğimiz Ağustos ayında “Occupy Wall Street” hareketi ve Wisconsin’deki işçilerin direnişinden sonra ABD sokakları tekrardan hareketlendi. Nedeni ise diğerlerinden farklı, ama ABD tarihi açısından “olağanlaşmış” olan bir “siyahın” polis tarafından katledilmesiydi. ABD polisi, 9 Ağustos’ta Missouri eyaletine bağlı Ferguson kasabasında 18 yaşındaki Mike Brown’u vurarak katletti. 

Polis, ordu, medya işbirliği 

Mike Brown cinayeti bize ABD’nin giderek artan sokak hareketlerine yaklaşım konusunda kurduğu polis-ordu-medya şebekesinin işleyişi konusunda önemli bir örnek veriyor.

Mike Brown’un sadece kendi mahallesinde vurulmasıyla birlikte Ferguson kasabası ayaklanarak günlerce polis şiddetine karşı direndi. Bu süre zarfında ABD polisi, direnişin giderek yükselmesiyle biber gazı ve plastik mermilerle yetinmeyerek şiddetin dozunu artırarak ağır silahlarla direnişi bastırmaya çalıştı. Ağır silahları da “özgürlük kahramanlarından” oluşan ABD ordusundan almakta. Kapitalizmin girdiği krizle birlikte ABD’de ordu-polis işbirliği giderek artmakta. Savunma Bakanlığı’nın çıkardığı programlarla ordunun kullandığı “eski” silahlar yerel polise devriliyor. Yine polis, bu silahın kullanma eğitimini ordudan alıyor.

Bu yakınlaşmayla ilgili ilginç bir ayrıntı da Ferguson ve onun bağlı olduğu St.Louis şehrinin yerel polisinin son yıllarda İsrail’den eğitim almış olması. Yani ABD polisi sadece ordudan “küçük” eğitim almakla kalmıyor, “terör” konusunda uzmanlaşmış İsrail ordusundan “anti-terör” eğitimleri alıyor. Ve bu eğitimi alan polisler “özel” görevler için yoksul ve siyahilerin çoğunlukta olduğu kasabaların yakınlarına görevlendiriliyorlar. 

Diğer taraftan medya da polisin şiddetini ve müdahalesini haklı göstermek amacıyla bu işbirliğine dahil oluyor. Mike Brown’un vurulması olayında ilk önce Brown’un elinde silah olduğunu söyleyen medya (tanıdık geliyor değil mi?) bu yalan tutmayınca, Brown’un “hırsızlık” görüntülerini yayınlıyor. Medyada polisin kitlelere saldırısını haklı ve gerekli gösterecek bütün bilgi ve materyalleri toplamaya çalışıyor. 

Kimlik ve “sınıf ” direnişi 

Ferguson’daki direnişin önemli bir yanı da “sınıfsal” olması.

ABD medyası da sorunu “ırksal” göstermeye çalışarak “sınıfsal” yönünü kapatmaya çalışıyor. Nitekim siyahiler birtakım haklara kavuşmuş olsalar da ekonomik anlamda ABD’nin en yoksul ve emekçi kısmını oluşturmaktalar. Nüfusunun üçte ikisi siyahilerden oluşan Ferguson yoksul ve emekçi kasabalarından biri. Ferguson nüfusunun yüzde 22’si yoksulluk sınırı altında yaşıyor (ABD ortalaması yüzde 15) ve kişi başına düşen yıllık gelir 20 bin dolar (ABD ortalaması 25 bin dolar). 

Kimlik ve “sınıf ” direnişi 

Yine Ferguson’daki emekçiler çalışmak için evlerinden uzak yerlere gitmekteler.

Dolayısıyla ünlü basketbolcu Kerim Abdül Cabbar’ın da Time dergisinde yazdığı gibi meselenin aslında özü “sınıfsal”. 

Mike Brown cinayeti, girdiği büyük krizden çıkamayan kapitalizmin ve kapitalizmin merkezi ABD’nin “sınıf savaşına” karşı alacağı tutumu bütün açıklığıyla ortaya koyuyor. Fakat Seattle’dan Wall Street’e, Wisconsin’den Ferguson’a ABD halkı da sokakları isyan ateşiyle büyütüyor. Ve Ferguson Gazze’ye, Gazze Ferguson’a selam yollarken sorunun sadece “ırksal” olmadığını, kapitalizme ve emperyalizme karşı halkların ve emekçilerin direnişinin büyüklüğünü ortaya koyuyor. 

Encomienda'dan Luther'e: Parsellenmiş İktidar ve Direniş Doktrini

Encomienda, İspanya'nın Amerika kıtasında kurduğu ve yerlilerin dinî eğitim ile koruma karşılığında encomenderoya haraç ödeyerek çalıştı...