1 Haziran 2016 Çarşamba

Felluce Operasyonu ve Hesaplar

(Toplumsal Özgürlük, Haziran 2016 sayısı)

Adım adım Irak’tan silinen IŞİD’e yönelik operasyonlar, Felluce operasyonuyla devam ediyor. 22 Mayıs’ta başlayan operasyona Irak ordusu, Sünni aşiret güçleri ile Gönüllü Halk Güçleri (Haşdu’ş-Şa’bi) katılıyor. Operasyona Suriye’nin aksine ABD uçakları değil Irak ordusunun uçakları hava desteği veriyor. 

Neden Felluce? 

Felluce IŞİD’in en çok önem verdiği kentlerden biri. ABD’nin Irak işgali döneminde sergilediği direnişle adından “Direniş kenti” olarak bahsettiren Felluce’nin bu anlamda sembolik anlamı büyük. Bununla birlikte Felluce başkent Bağdat’a en yakın kent olmakla birlikte Irak’taki Şiilerin yoğunlukta olduğu bölgelere açılan bir kapı konumda. Bu açıdan da oldukça stratejik bir önemi bulunuyor. 

Ramadi, Beyci ve Tikrit’in ele geçirilmesiyle birlikte IŞİD Irak’ta Musul ve Felluce’ye sıkışmış durumda. Musul’un durumunun tartışmalı olması ve küresel güçlerin bu duruma müdahil olmaları da Haydar İbadi yönetimini Felluce’yi yöneltmiş durumda. İbadi yönetimi Felluce’yi ele geçirerek hem stratejik önemdeki kenti elde etmeyi, hem de Musul’a yönelirken arkasında IŞİD’in elinde tuttuğu alan bırakmayarak elinin rahat olmasını hedefliyor. 

İbadi yönetimi 

İbadi yönetimi diğer yandan bu operasyonla ülke içindeki otoritesini arttırma hedefini güdüyor. Kurduğu teknokrat hükümet, mezhepsel ve etnik Irak Meclisi’nden yeterli desteği görmeyince İbadi’nin imdadına müttefiki Sadr grubu yetişti. Sadr grubunun yolsuzluk ve kötü yönetimi protesto amacıyla Nisan sonunda Irak Meclisi’ni basmaları ve İbadi’nin bu baskını “gönülsüzce” kınaması ittifakın ciddiyetini göstermiş oldu. İbadi, yolsuzluk ve çıkar batağına bulaşmış Irak kodamanlarına karşı Sadr grubu tabanı yoksul halka dayanan gruplara dayanmış durumda. İbadi bir yandan bu yoksul tabana dayanarak kendi iktidarını konsolide etmeyi hesaplarken diğer yandan otoritesini kabul ettirecek kadar güçlü olduğunu göstermek istiyor. Dolayısıyla İbadi, Felluce operasyonu ile bu hedeflerini gerçekleştirmek için kendisine gerekli olan meşruiyeti elde etme çabasını güdüyor. 

İran’ın hesapları 

Felluce yapılan bu operasyon büyük oranda Irak güçlerinin inisiyatifiyle gerçekleşiyor. Bu güçlerin büyük bir çoğunluğunu Şii milisler oluşturmakla birlikte İran’ın askeri “danışmanları” da saha bulunuyorlar. Nükleer anlaşmadan sonra Ortadoğu’daki politikalarını ABD ile çok ayrı düşmeden yürütmeye çalışan İran, aynı zamanda kendi politikaları doğrultusunda ilerlemeye devam ediyor. 

İran bir taraftan 2014’te IŞİD’in Erbil’e yaptığı saldırısında destek olduğu Kürdistan Bölgesel Yönetimi ile olan ilişkilerini geliştirirken, diğer yandan Irak ordusunun, IŞİD’in elindeki Sünnilerin çoğunlukta olduğu bölgeleri almasına yardımcı olarak Irak bütününü etkisini altına almaya çalışıyor. Böylece Ortadoğu’nun hem ekonomik hem de coğrafi açıdan merkezi olan Irak’ı elde ederek bölgedeki rakibi Suudi Arabistan’ın önünü almaya çalışıyor. 

Hedefler sahnede 

Felluce operasyonu ile hem İbadi hem de İran hedeflerini yoksul Irak halkının üzerine basarak gerçekleştirme istiyor. Fakat her ne kadar Şii ve Sünni örgütlenmelerin içinde bulunsalar da, yoksulluğa ve yolsuzluğa karşı başkaldırmaları, hem küresel güçlerin hem de bölgesel güçlerin Irak’taki hesaplarını kolayca gerçekleştiremeyeceklerini gösteriyor. 

Ana Hedef Rakka

(Toplumsal Özgürlük, Haziran 2016 sayısı)

Uzun zamandır işareti verilen Rakka’yı özgürleştirme operasyonu 24 Mayıs’ta başladı. Irak-Şam İslam Devleti’nin (IŞİD) başkenti olan Rakka’ya yönelik hareketin öncülüğünü Suriye Demokratik Güçleri (SDG) yapmakla birlikte ABD de 250 askeri uzman ve savaş uçaklarıyla operasyona destek veriyor. 

Operasyonun öncelikle Rakka’nın kuzeyini temizlemeyi hedef alıyor.

Bu temizlemenin ardından Rakka kent merkezinin hedef alınacağı açıklandı. 

Neden Rakka? 

Operasyonun öncü gücü olan SDG’nin çoğunluğunu oluşturan YPG’nin, kantonları birleştirmek amacıyla Cerablus’u hedef alacağı öngörülüyordu. Fakat Türkiye yaptığı yoğun baskı ve hatta kimi askeri saldırılarıyla kantonların birleşmesine izin vermeyeceğini göstermiş, ABD de müttefikinin bu «hassasiyetini» göstererek YPG’nin olası operasyonunu engellemişti. 

Bununla birlikte gerek “eğit-donat” projesinin çökmesi gerekse “ılımlı” muhaliflerin cihatçı çetelerle hareket etmesi ve IŞİD karşısında varlık gösterememesi ABD’yi Rojava’da YPG ile işbirliği yapmaya itiyor. Ve bu işbirliği geçici olmakla birlikte karşılıklı bir ilişki yaratıyor. YPG her ne kadar şimdilik Cerablus’tan vazgeçse de, Rakka’ya yönelerek ileri bir hamle yapıyor. Bu hamle gerçekleşirse YPG hem Suriye’nin kuzeyine tamamen hakim olmakla birlikte Suriye iktidarında da söz sahibi olacak. Diğer yandan Rakka’nın düşmesiyle de Afrin ve Kobani kantonları arasındaki IŞİD güçleri de zayıflamış ve merkezle bağlantıları kopmuş olacak ve böylelikle düşürülmeleri kolay olacaktır. 

SDG’nin yürüyüşü 

Fakat ABD de hem Türkiye’nin “hassasiyeti”nden dolayı hem de devrimci-halkçı bir dinamiğin güç kazanmasını istemediğinden kantonların birleşmesini engellemek için her şeyi yapacaktır. Nitekim ABD’nin yaptığı “1 Haziran’da başlayan Menbic operasyonunu SDG içindeki Arap güçleri-

nin yaptığını ve Menbic’in ele geçirildikten sonra tarihsel sakinleri olan Suriyeli Arapların egemenliğinden olacağı” açıklaması da bunu gösteriyor. Dolayısıyla ABD ve YPG’nin stratejik hedefleri birbirleriyle çelişik durumda. Fakat dönemsel gereklilikler ve zorunluluklar bu işbirliğini zorunlu kılıyor. 

Rakka kimin olacak? 

ABD ve SDG’nin operasyona başlamasından sonra Suriye ve Rusya da Rakka’ya yönelik operasyon hazırlıklarına başladı. Suriye-Rusya ise ABD-SDG’den önce Rakka’yı ele geçirerek “rakiplerinin” hem alan hem de görüşmelerde güç kazanmalarını engelleme çabası içerisinde. Fakat Suriye ordusunun sınırlı gücü bu operasyon için en büyük soru işareti. Bunun yanında SDG içinde Rakka Devrimcileri gibi yerelden savaşçıların olması büyük bir avantaj. 

Öte yandan hem başkenti olması, hem de Irak ve Suriye’deki güçleri arasındaki iletişim ve yardımı sağlaması açısından stratejik bir konuma sahip olmasından dolayı IŞİD’in Rakka’yı kolayca bırakması beklenmiyor. Dolayısıyla Rakka için mücadelenin uzun süreli ve oldukça zor olacağı görülüyor. 

Suriye’de Görüşmelere de Savaşa da Devam

(Toplumsal Özgürlük, Haziran 2016 sayısı)

Önceki yıllara nazaran Mart ve Nisan aylarını görece “sessiz” ve “barış görüşmeleri” içinde geçiren Ortadoğu coğrafyası, başta Rakka ve Felluce operasyonları olmak üzere tekrardan savaşların merkezi oldu. Rusya’nın fiilen girmesinden sonra bütün küresel güçlerin doğrudan müdahaleleri savaşın yakıcılığını daha da arttırıyor. Buna ek olarak bölge devletlerinin de birbirleriyle olan amansız, ahlak ve kural tanımayan rekabetleri devam ediyor. Ve bu durum barış görüşmelerini ve ateşkesleri, büyük operasyonlar öncesinde “nefes almak” için yapılan birer tiyatro gösterisine dönüştürüyor. 

Bitmeyen görüşmeler 

5 yılı yakın zamandır büyük bir savaşın içinde olan Suriye’de, özellikle Rusya’nın girişimiyle “muhalif ” güçlerin büyük çoğunluğuyla ateşkes sağlanmış, böylece 3. Cenevre görüşmelerinin başlaması sağlanmıştı. Her ne kadar Suriye Kürtlerinin en önemli ve güçlü temsilcisi PYD’nin davet edilmemesiyle kadük ve içi boşalan bir gösteriye dönüşse de bu görüşmeler kısmen ateşkesin sağlanmasında başarılı oldu. Fakat Suudiler tarafından oluşturulan Riyad Heyeti’nin görüşmelerden çekilerek Halep’in güneyinde büyük saldırıları başlatmasıyla bu görüşmeler de fiilen çökmüş oldu. Her ne kadar ABD “müttefiklerini” görüşmelere katılmaları yönünde çağrıda bulunsa da bu çağrısına cevap alamamış durumda. Bununla birlikte ABD, bu saldırıyı gerçekleştiren gruplardan olan En-Nusra ile Ahrar’ur Şam örgütlerinin terör örgütleri listelerine alınmasını isteyen Rusya’nın önerisini Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda Britanya ve Fransa ile birlikte reddetti. Dolayısıyla ABD bir taraftan görüşmelere “çağrı” yaparken, diğer taraftan saldıran taraflara arka çıkarak kendi çıkarları doğrultusunda ikili bir politika izlemeye devam ediyor. Rusya ise yaptığı hava saldırılarıyla Palmira’nın kurtarılmasını ve Lazkiye kırsalının cihatçı çetelerden temizlenmesi sağlamış, sonrasında ise görüşmelerin başlaması için askeri güçlerinin bir kısmını “geri çekmişti”. Fakat gerek gönderilen tanklar gerekse Rusya’nın görüşmelerden daha çok savaş için hazırladığını göstermişti. Diğer yandan Rusya, her ne kadar altı kısmen boş olsa da, görüşmelerin başlamasını sağlamakla birlikte onlarca örgütü ateşkese dahil etmesiyle birlikte diplomatik açıdan da alan kazanmış oldu. 

Savaş her yerde 

ABD ve Rusya’nın hem diplomasi hem de askeri hamleleri, iki ülkenin de Suriye’de barıştan çok kendi alan hakimiyetlerini korumak ve genişletmek isteğinde olduklarını gösteriyor. Bununla birlikte bölgesel güçlerin de kendi çıkarlarını dayatmayla birlikte, bu küresel güçlerin “yetemediği” yerlerde kendi inisiyatiflerini koyma çabaları da ülkedeki kaotik durumun güçlenmesine neden oluyor. Bu kaotik durum aynı zamanda başta Rojava’da olmak üzere kimi yerel halkçı-demokratik güçlerin de alan ve güç kazanmasını sağlıyor. Dolayısıyla görüşmeler, ateşkesler, ittifaklar da bu güçlerin savaştıkları başka alanlar oluyor. 


Çatışmalar Büyüyor, Savaş Derinleşiyor

(Toplumsal Özgürlük, Haziran 2016 sayısı)

Özyönetim ilanlarından sonra devletin saldırısıyla başlayan silahlı çatışmalar giderek büyüyor. Ağustos 2015’te başlayan çatışmalar il merkezlerinden ilçelere doğru yayılıyor. Diğer yandan baharın gelmesi nedeniyle hareket kabiliyeti artan HPG de çatışmalara katılmaya başladı. Dolayısıyla çatışmaların kısa vadede bitmeyeceğini, tam tersine uzun süreli bir hal alacağını gösteren bir durumla karşı karşıyayız. 

Aktif savunmaya 

7 Haziran seçimlerinde iktidardan düşen AKP, yenilginin verdiği hırsla özellikle Kürt illerindeki DBP ve HDP binalarına ve yöneticilerine olan saldırılarını arttırmış, darbe süreçlerini aratmayan bir baskıya yönelmişti. Buna karşılık olarak özyönetim ilan eden halk direnişe geçmiş, yereldeki gençler de hendek kazarak direnişe katılmışlardı. Başta Cizre, Sur, Nusaybin olmak üzere yerelde ciddi direnişler sergilenerek kolluk güçlerinin yüz günden fazla sürede mahallelere girememeleri sağlanmıştı. 

Bu direnişlerin kimi yerlerde giderek şiddetlenerek kimi yerlerde ise kısmen azalarak, fakat süreklilik gösteren bir şekilde devam ettiğini görmekteyiz. Özellikle Mayıs ayından bu yana “salt savunma”dan “aktif savunma”ya geçişin ilan edilişiyle birlikte çatışmaların boyutları değişti. “Salt savunma” durumundayken hendek başında duran ve belirli mahallelerde duran YPS/YPS Jin, “aktif savunma” ile birlikte kentlerin her noktasına yayılarak aktif ve etkin saldırılar gerçekleştiriyorlar. Bu durum PÖH ve JÖH’lerin giderek daha fazla kayıp vermelerine (özellikle Nusaybin ve Şırnak merkezde) yol açmakla birlikte, saldırı inisiyatifinin de Kürt gençlerinde olmasını sağlamış durumda. 

Yolların hakimiyeti önem kazanıyor 

Öte yandan baharın gelmesiyle birlikte HPG’nin hareket kabiliyetinin artmasıyla kentlerde süren savaş kırlara da sıçramış durumda. Özellikle karakollara ve yollara yapılan saldırılarla askerlerin hareket etmeleri sınırlandırılmış durumda. Özellikle Amed, Dersim, Hakkari ve Şırnak çevresindeki yollardan geçiş yapan askerlere yapılan saldırılarla ordunun hareketi kısıtlanılıyor. Yollardaki saldırılara ek olarak yapılan karakol ve emniyet müdürlüklerine yapılan saldırılarla da kolluk kuvvetleri baskı altına alınıyor. Böylece hem kentlerdeki YPS/YPS Jin’in üzerindeki baskı azaltılmaya çalışılıyor hem de kurtarılmış alanlar yaratılmaya çalışılarak devlet güçleri binalarına sıkıştırılmak isteniyor. 

Ufukta yeni bir barış sürecinin gözükmemesi, hatta gerek cumhurbaşkanının söylemleri gerek PKK yöneticilerinin söylemleri savaşın şiddetinin giderek artacağını gösteriyor. Her ne kadar iki tarafta için de bir daha üstün olma durumu bulunmasa da, yaz aylarıyla birlikte HPG’nin hareket alanının artması, devlet güçlerinin yol kontrollerini sağlamada zorlanmaları ve YPS/ YPS Jin’in de giderek kent savaşında tecrübe kazanmaları sonucunda devlet güçlerinin fazla kayıp vermeye başlamalarıyla bu “yenişememe” durumunun uzun süre devam edemeyeceği öngörülebilir. 

1 Mayıs 2016 Pazar

Dehakların Düzeni Sarsılıyor

(Toplumsal Özgürlük, Mayıs 2016 sayısı)

Suriye’de süren savaş, Ortadoğu’ya yayılarak bölgesel ve kalıcı bir savaş haline dönmüş durumda. Her ne kadar “barış” görüşmeleri ABD ve Rusya’nın zorlamasıyla devam etse de, özellikle Kürdistan coğrafyasında savaş bütün acımasızlığıyla devam ediyor. Kürt Özgürlük Hareketi (KÖH) ise bu savaş ortamının yarattığı kritik, hassas ve kaygan dengelerin arasında bir yandan ayakta kalmaya çalışırken diğer yandan da alanını ve etkisini bölge çapında yayarak büyütüyor. 

Rojava özgücüyle ilerliyor 

Hem Suriye’de hem de Irak’ta IŞİD’e karşı en etkili ve sonuç alıcı mücadeleyi veren, aynı zamanda Esad rejimine karşı olan mesafesini koruyan PYD, özellikle Türkiye’nin baskısıyla Cenevre-3 görüşmelerine katılması engellendi. 

Buna karşılık Kuzey Suriye Demokratik Federasyonu’nun kuruluşunu ilan edildi. Bu kuruluş doğrultusunda oluşturulan ve Eşbaşkanlıklarını Hediye Yusuf (Kürt) ve Mensur El Selum’un (Arap) yaptığı Kurucu Meclis ise tıkanma noktasına gelen Cenevre-3 görüşmelerine nazaran hızla çalışmalarına devam ediyor. Böylelikle federasyon kararı nedeniyle Heysem Menna’nın Demokratik Suriye Meclisi Eşbaşkanlığından istifa etmesinin olumsuz etkisi de giderilmiş gözüküyor. 

Kantonların birleştirilmesini önüne koyan YPG ise Manbij ve Azez’in etrafını sarmış durumda. Buraları özgürleştirmek için “siyasi” koşullarını oluşmasını bekleyen YPG, diğer taraftan Demokratik Suriye Güçleri (QSD) ile birlikte Rakka ve Deyrizor’un da kapısına dayanmış durumda. Yine bu kentlerin özgürleştirilmesi için de “siyasi” koşullarını oluşmasını bekleniyor.

Bu “siyasi” koşulların oluşması ise ABD ve Rusya’ya karşı yürütülecek denge politikasına bağlı. Ve KÖH bir yandan aceleci davranmayarak koşulların olusmasını beklerken, diğer yandan da Arap, Türkmen, Çerkez halkları ile direniş cephesini kurmaya çabalayarak mevzilerini güçlendirerek genişletiyor. 

Diğer yandan Afrin Kantonu ve Halep’in Şeyh Maksud mahallesine yönelik MİT destekli cihatçı çetelerin saldırıları ise püskürtülmeye devam ediliyor. YPG ve QSD, Suriye’de kazanımları koruyacak ve geliştirecek güç olduğu ortaya koymaya devam ediyor. 

Irak ve İran’da süreç gelişiyor 

Şengal’in kurtarılmasında büyük rol oynayarak Başur’a kalıcı bir giriş yapan KÖH, Şengal’in kontrolünü YBŞ’ye bıraktı ve YNK›nin desteğiyle de Şengal’in yeniden yapılanmasını için Irak parlamentosunun desteği sağlandı. Kerkük’ün savunması için HPG’yi yönlendiren KÖH, Musul’un kurtarılması operasyonuna katılmak için çabalarını sürdürüyor. Böylece KÖH, sakin ve sağlam adımlarla Başur›a yerleşmiş durumda. 

Son bir senede 12 bin Kürt tutuklandığı İran’da ise Türkiye’dekine benzer bir siyasi operasyon yürütülmekte. Rojava, Başur’daki gelişmelerle birlikte Bakur’da da yükselen hareketlilikten ürken Molla rejimi bu operasyonlarla önleyici davranmaya çalışıyor. 

Tarihsel bir dönem 

Ortadoğu ve Kürdistan’da tarihsel fırsatların açığa çıktığı bir dönemden geçiliyor. KÖH ise bu dönemin sunduğu olanak ve olasılıkları sakin, hamleci ve ayağı yere sağlam basan politikalarıyla alanlarını ve mevzilerini güçlendirip büyüterek kazanmaya çalışıyor.

Bu kazanımların gerçekleşmesinin bölgenin özgürleşmesinden geçtiğini gören KÖH, başta Arap, Türk, Fars halkları olmak üzere bölge halklarıyla direniş cepheleri kurmaya çalışıyor. KÖH sadece Kürdistan’ın değil, Ortadoğu’nun da yeniden kuruluşu açısında yaratıcı-kurucu hamlelerine kazanarak ve kazandırarak devam ediyor. 

MHP’deki Savaş “Devlet”e Sıçrıyor

(Toplumsal Özgürlük, Mayıs 2016 sayısı)

MHP’deki kurultay sürecinin gerilimi ve “ateşi” giderek artıyor ve parti dışına sıçrıyor. Bir tarafta Devlet Bahçeli’nin başını çektiği gelenekçi-statükocu kanat, diğer tarafta Meral Akşener’in şimdilik gayri resmi olarak başını çektiği “muhalif ” kanat. Bu iki kanatın mücadelesi sadece onlardan ibaret kalmıyor, devlet içindeki kliklerinde hesaplaştığı bir mücadele alanı oluyor. 

Kurultay meselesi devlet meselesi 

1 Kasım seçimleri sonrası muhalifler kurultay toplama hazırlıklarına girmiş ve kurultay için yeterli sayıda delegenin imzalarını toplamıştı. 

Bahçeli’nin imzaları kabul etmeyerek olağan kongreyi işaret etmesinin ardından muhalifler mahkeme gitmiş, mahkeme de kurultayın toplanması kararını almıştı. Fakat Tosya ve Gemerek’te açılan davalar sonucunda kurultay süreci durduruldu. Böylece kurultayın yapılma sürecine yapılan müdahalelerle MHP içindeki «mesele», devlet “meselesi”ne dönüşmüş oldu.

“Meselenin” devlet boyutuna sıçramasında Erdoğan’ın katkısı büyük. Erdoğan, Bahçeli’nin MHP’nin başında kalması için özel çaba sarf ediyor ve devlet içindeki imkanlarını bu yönde kullandırıyor. Çünkü Bahçeli, özellikle 7 Haziran’dan bu yana hem koalisyonun kurulmamasına yönelik tutumu, hem de HDP’ye yönelik saldırılarıyla canhıraş şekilde desteklemesiyle, Erdoğan’ın planlarının gerçekleştirmesini sağlayan en önemli kişilerden biri oldu. Diğer yandan da kamuoyuna yansıtılan anketlerin büyük bir çoğunluğunda, Meral Akşener’in başında olduğu MHP’nin AKP’den oy alabileceğini göstermesi, Erdoğan’ın Bahçeli’yi MHP’nin başında istiyor olmasının bir diğer nedenidir. 

Meral Akşener kendinden ibaret değil 

Her ne kadar genel başkanlık için dört aday olsa da Meral Akşener’in ismi hem anketlerde hem de medya da giderek öne çıkıyor ve neredeyse MHP Genel Başkanı olmuş havası veriliyor. Akşener’in geçmişteki iktidar tecrübesiyle birlikte sermayeye olan yakınlılığı, diğer adaylara göre öne çıkmasını sağlıyor. Özellikle Tansu Çiller›in başbakanlığında Mehmet Ağar’dan devralarak yürüttüğü İçişleri Bakanlığı sürecinde gerçekleşen faili meçhuller, katliamlarla devlet için neler yapabileceğini göstermişti. Nitekim “Bazıları diyor ki sosyal medyada “Meral Akşener MHP’ye genel başkan olmasın, faili meçhullerin sorumlusu O’dur” diyorlar. Ne derseniz deyin, hepsi kabulümdür” açıklamasıyla faşizan politikalarına devam edeceğini gösteriyor. 

Kamuoyuna sunulan anketlerde, Akşener’li MHP’nin şimdiden yüzde 15’lerde olduğunu belirtilmesi ise, MHP’nin 7 Haziran’daki sonuçlarına ancak Akşener’le ulaşabileceği mesajını içeriyor. Böylelikle Bahçeli’nin en büyük destekçisi olan Erdoğan, bir de başında Akşener’in olacağı bir MHP ile kuşatılmak isteniyor. Ve bu da Akşener’in, devlet ve sistem içerisinde giderek artan gerilimde Erdoğan’a karşı tutum alan klik tarafından desteklendiğini gösteriyor. 

Her ne kadar “muhalefet” partisi olsa da, muhalifliğinden çok AKP’nin, esasında devletin ve sermayenin, koltuk değneği olarak görevini itina ile yerine getiren Bahçeli MHP’si onarılamayacak bir kopuş ile karşı karşıya. 

Devletin, en işlevli aletlerinden biri olan MHP’nin bu içler acısı haline seyirci kalması beklenemez. Bu yüzden MHP hem devlet hem de sermaye açısından kullanmaya uygun bir hale getirilmeye çalışılıyor. Fakat bu çalışma aynı zamanda devlet içindeki savaşımın zeminiyle de kesişiyor. Dolayısıyla Bahçeli ve Akşener arasındaki “savaş”, bir anlamda devlet içindeki paylaşım savaşıdır. 

1 Mart 2016 Salı

AKP’de Neler Oluyor?

(Toplumsal Özgürlük, Mart-Nisan 2016 sayısı)

Son bir ay içerisinde AKP içerisindeki “farklı” seslerin düzeyi giderek arttı. Başını Bülent Arınç’ın çektiği bu” farklı” sesler korosu, önceden serzenişlerini mızmız bir şekilde dile getirirken şimdi sözlerini sakınmadan söylüyorlar. Bununla birlikte Hamamönü’ndeki toplantılar ve Gül’ün tekrar ortaya çıkmasını da göz önüne alındığında bu sefer farklı bir durumun olduğu söylenebilir. İlk olarak Bülent Arınç’ın Dolmabahçe mutakabatı hakkında sözleriyle başlayan süreç, Arınç’ın sözlerini destekleyen eski bakanlarla birlikte Hamamönü’nde toplantılar yapması ve ardından Abdullah Gül’ün Erdoğan’la görüşmesi ile bir noktaya ulaşmıştı. Fakat sonrasında Arınç’ın Anayasa Mahkemesi’nin Can Dündar ve Erdem Gül hakkındaki kararını desteklemesi ve Erdoğan’a yönelik “Tanimayrum diyemezsin” çıkışıyla kılıçların kesin bir şekilde çekildiği görülmüş oldu. 

Erdoğan tavizsiz 

Buna karşın Erdoğan cephesinin hamleleri oldukça sert bir şekilde geldi: Abdullah Gül’ün AKP kurucu üyeliğinden çıkarılması, yandaş basından Arınç’a yönelik salvolar ve son olarak Zaman gazetesine kayyum atanması ile Gül’e yakın olan Boydaklara yönelik tutuklamalar. 

Bu hamleler Erdoğan’ın özellikle parti ve “mahalle” içerisinde ikinci bir sese kesinlikle izin vermeyeceğini ve şiddetli bir şekilde bastıracağını gösteriyor. Özellikle Kürdistan’daki savaş, bataklığa saplanan Suriye politikası, Artvin’de işaretlerini veren yeni bir “Gezi” korkusu Erdoğan’ı giderek kıstırmakla birlikte hırçınlaşmasına neden oluyor. Bu hırçınlaşma da rasyonellikten kopmayı, uzlaşma ve tavizleri reddetmeye yol açarak giderek kontrolü kaybetmesini sağlıyor. Özellikle Boydak Holding gibi Kayseri’nin ve “Anadolu Kaplanları” olarak adlandırılan sermayenin önemli temsilcisine yapılan operasyon hem Gül nezdinde ki “ılımlı muhafazakar demokratlara” hem de bütün sermayeye verilmiş “Reis benim” mesajını taşıyor. 

AKP’den demokrasi çıkar mı? 

Diğer yandan Gül ve Arınç’ın başını çektiği cephenin inisiyatif alarak yeni bir oluşuma yönelmeyerek, AKP içine yüklenmeleri ise umutsuz bir girişim olarak görünüyor. Herhangi bir demokratik mücadele geçmişi olmayan ve lidere biat kültürüne sahip bir cenahtan, “Reis”i devirme veya olmadı anayasal çizgiye çekilmesini sağlamayı beklemek Godot’yu beklemekten farksız gözüküyor. 

Godot’u beklemek 

Fakat çıkmadık candan umut kesilmez misali kimi “demokratlar” bu çıkışın AKP içinde bölünme yaratarak, AKP’nin özüne sahip çıkacak “demokrat” bir yapının oluşabileceği özlemiyle yanıp tutuşmaktalar. Gerek Türkiye burjuvazisinin pısırık karakteri, gerekse sermayenin Erdoğan’a alternatif bulamamasından dolayı ne AKP içinden ne de dışında bir “demokratik hareketin” çıkması beklenebilir. 

Dolayısıyla Arınç, Gül, sermaye ve AKP’den umulan bu beklenti insana Einstein’in şu sözünü hatırlatıyor: “Aptallığın en büyük kanıtı, aynı şeyi defalarca yapıp farklı bir sonuç almayı ummaktır.” 

Encomienda'dan Luther'e: Parsellenmiş İktidar ve Direniş Doktrini

Encomienda, İspanya'nın Amerika kıtasında kurduğu ve yerlilerin dinî eğitim ile koruma karşılığında encomenderoya haraç ödeyerek çalıştı...