1 Ağustos 2016 Pazartesi

İspanya’da Kriz Devam Ediyor

(Toplumsal Özgürlük, Ağustos 2016 sayısı)

Şiddetini artırarak devam eden kapitalizmin yapısal krizinin etkilediği ülkelerden biri olan İspanya’da, siyasi kriz de şiddetini artırarak devam ediyor. Aralık 2015 seçimlerinden sonra hükümetin kurulamaması üzerine İspanya 26 Haziran’da tekrar sandığa gitti. Fakat bu seçimde öncekisinden çok farklı sonuçlara yol açmayarak siyasi krizin giderek tırmanacağının belirtisini vermiş oldu. 

Siyasi kriz büyüyor 

26 Haziran’da yapılan seçimlerde sağcı Halk Partisi (PP), önceki seçime nazaran oylarını yüzde 4 artırarak yüzde 33 oy ve 137 milletvekilliği ile tekrar birinci çıktı. Sosyalist İşçi Parti (PSOE) ise oylarını yüzde 0.6 artırmasına rağmen 5 milletvekilliğini kaybederek yüzde 22.6 oy ve 85 milletvekilliği ile ikinci oldu. Önceki seçimde yüzde 20.7 oy ve 69 milletvekilliği ile üçüncü olan Podemos, önceki seçimde yüzde 3.7 oy ve 2 milletvekilliği kazanan Birleşik Sol ile ittifak kurarak seçimlere katıldı. Unidos Podemos (Birlikte başarabiliriz) adını alan bu ittifak yüzde 21.1 oy ve 71 milletvekilliği ile yine üçüncü oldu. 

Bu sonuçlarla, toplamda 350 milletvekilliğine sahip olan İspanya Meclisi’nde, Aralık seçimlerinde olduğu gibi, hiçbir parti tek başına iktidar olacak milletvekilliği sayısına ulaşamamış oldu. Avrupa sermayesi, Almanya’da olduğu gibi, Halk Partisi ve Sosyalist İşçi Parti’nin oluşturacağı “büyük koalisyonu” isterken yapılan görüşmelerden sonra Sosyalist İşçi Partisi herhangi bir koalisyona katılmayacağını belirtti. Böylece Halk Parti’nin hükümet kurma olasılığı oldukça zayıflıyor. Öte yandan diğer partilerin de bir koalisyona yanaşmaması siyasi krizin devam ettiğini ve bu seçimlerin de bu krize çare olamadığını gösteriyor. 

Unidos Podemos’un hayal kırıklığı 

Bu seçimlerin en büyük hayal kırıklığı ise Unidos Podemos oldu. Kemer sıkma politikalarına karşı 2011 yılında sokaklara dökülen gençliğin başını çektiği Öfkeliler hareketinin önde gelen isimlerinden biri olan Pablo Iglesias’ın liderliğini yapan Podemos, Aralık seçiminde büyük bir başarıyla üçüncü olmuştu. Podemos hareketi bu seçime mutlak iktidar hedefiyle hazırlanarak çeşitli komünist-sosyalist parti ve grupların oluşturduğu Birleşik Sol ile ittifak yaptı. Diğer yandan da Sosyalist İşçi Partisi ile olası bir koalisyonun ve bu koalisyondaki bakanlıkların hesapları yapılmaya başlandı. Fakat evdeki hesap çarşıya uymadı ve ikinci olması beklenen Unidos Podemos ittifakı hem üçüncü oldu hem de yaklaşık bir milyon oy kaybetti. Unidos Podemos’un başarısızlığının ardında yatan nedenlerden biri, kendisini meydana getiren sokak hareketinden ayağını “kısmen” çekmesi. 

Her ne kadar gençlerin hala büyük bir desteğine sahip olsa da Podemos gerek popülizmin gerekse iktidarın çekiciliğine kapılarak hesaplara girişmesi Podemos’un handikaplarından birini oluşturdu. Ayrıca Podemos’un parti duruşu ve örgütsel disiplin gibi “sıkı duruşlara” mesafeli olması, bu handikapların oluşmasında önemli bir etken oldu. 

İspanya halkının yönelimi önemli 

Diğer yandan Birleşik Sol hareketinin lideri, İspanya Komünist Partisi üyesi ve Öfkeliler Hareketi’nin önde gelen isimlerinden biri olan Alberto Garzon’un isminin giderek öne çıkmasının nedenlerinden biri de kitlelere yakın bir isim olması. Alberto Garzon “Biz daha ortodoksuz. Sınıf mücadelesine inanmaya devam ediyoruz ve kapitalizmin alt edilmesi gereken bir sistem olduğuna inanıyoruz. Onlar (Podemos) post-Marksistler. Ancak aynı yörüngeye, aynı köklere sahibiz” diyerek Unidos Podemos içindeki “farklılıkları” ortaya koydu. 

Bununla birlikte zenginlere yüksek vergi oranları, vatandaşa asgari gelir garantisi, sağlık ve eğitim sektöründeki bütçe kesintilerinin geri alınması, sendikaların toplu sözleşme haklarının geri verilmesi, emeklilik yaşının düşürülmesi gibi vaatleri İspanya halkından ilgi görmeye devam eden Unidos Podemos, bu politikalarını devam ettirdiği takdirde, kapitalizmin krizinin devam etmesinden dolayı kendisine olan yönelim sağlamlaşarak devam edebilir. Diğer yandan bu sonuçların sol hareket içinde, sokakla ve kitlelerle birlikte olma, örgütsel duruş sağlama ve sisteme karşı devrimci tavır alma konularında önemli tartışmalara ve tavırlara da yol açacaktır. 


Fransa’da ‘Olağanüstü’ Zamanlar

(Toplumsal Özgürlük, Ağustos 2016 sayısı)

Charlie Hebdo ve Paris katliamlarından sonra Fransa, 14 Temmuz günü Nice kentinde son yıllardaki üçüncü büyük katliamı yaşadı. 14 Temmuz Ulusal Bayramı’nı kutlayan kitleye giren tır 84 kişinin ölümüne neden oldu. Saldırıyı IŞİD üstlenirken, tırı kullanan kişinin Tunus asıllı Muhammed Lahouaiej Bouhlel oldu ortaya çıktı. 

Fransa IŞİD’in yeni savaş merkezi 

Son bir yıl içerisinde Suriye ve Irak’ta büyük yenilgiler yaşayan IŞİD, savaşın yörüngesini Avrupa’ya döndürdü. Özellikle 13 Kasım 2015’teki Paris katliamından bu yana başta Fransa olmak üzere Avrupa’da saldırılarına devam eden IŞİD, bir yandan Ortadoğu’daki yenilgi sürecini durdurmak veya yavaşlatmak isterken, diğer yandan Avrupa’daki mutsuz, ötekileştirilmiş Müslümanları kazanmaya çalıştığı görülüyor. Avrupa’da, özellikle de Fransa’da sağın yükselmesiyle Müslümanlara yönelik olumsuz bakış ve davranışların giderek arttığı görülüyor. Genellikle Cezayir ve Tunus gibi eski Fransız sömürgesi olan ülkelerden gelen Müslümanlar, uzun yıllardır yoğun emek sömürüsüne maruz kalmakla birlikte getto ve banliyölerde yaşamaya zorlanarak ötekileştirilmeye uğratmaktaydılar. Buna ek olarak sağın İslamofobik ve ırkçı davranışları yoksul Müslümanların öfke ve şiddetini giderek arttırıyor. 2000’li yıllarda banliyö ve gettolarda ırkçılık karşıtı isyanlarla dile getirilen bu öfke, giderek IŞİD’in kullandığı bir alan haline geliyor. Nitekim 26 Temmuz’da Rouen kentinde kiliseye yapılan ve rahibin öldürülmesiyle sonuçlanan saldırıyı da üstlenen IŞİD’in, savaşı “dinler arası” veya “medeniyetler arası” boyuta çekmeye çalıştığı görülüyor. Öte yandan Fransız sağının ve kısmen solun bir bölümünün de saldırıların “Batı medeniyetine”, “sekülarizme” karşı yapıldığını söylemesi de IŞİD’in ekmeğine yağ sürüyor. 

Fransa’da OHAL işçileri ve öğrencileri hedefliyor 

13 Kasım’daki IŞİD saldırısından sonra ilan edilen OHAL, giderek uzatılmış ve Temmuz ayı sonunda bitirileceği açıklanmıştı. Nice saldırısıyla birlikte OHAL tekrar uzatıldı ve ne zaman biteceğine dair bir belirti görülmüyor. Şunu da hatırlatması fayda var: IŞİD’in ya da IŞİD’in mesajları içsellestirmiş olan insanların son saldırıları OHAL koşullarında gerçekleştirildi. Yani, OHAL bu tür olayları engelleyemedi. 

Bununla birlikte son gelişmeler OHAL’in sadece IŞİD’e yönelik değil, Fransa’daki işçilere ve öğrencilere yönelik olduğunu gösteriyor. Nisan ayı başında yeni çalışma yasasına karşı başlatılan grevler ve gösteriler bütün Fransa’ya yayılmış, Avrupa Futbol Şampiyonası’na rağmen devam etmişti. Ayrıca öğrencilerin ve gençliğin de katılımıyla direniş giderek büyümüş ve sokaklar direnişçiler tarafından zapt edilmişti. Bu OHAL kapsamında Fransa devletinin, direnişlerini engelleyemediği işçileri ve öğrencileri hedef alacağı gözüküyor. Fransa hükümeti OHAL bahanesiyle gittikçe demokratik hakları kısalttı ve böylesine gerçek hedefi ne ve kim olduğunu net gösterdi. 

Ve görüyoruz ki: Fransa hükümeti OHAL ve terörizm tartışmalarını kullandı ve toplumun %60 aşkın istemediği yeni iş yasasını geçirdi. Bunu başarmak için başbakan Valls anayasanın 49.3 maddesindenden yararlandı ve meclisten bağımsız olarak bu yasayı geçirdi. 

Fransa’nın açmazları 

Fransa’nın problemi IŞİD gibi düşmanlar değildir. Fransa’nın problemleri kapitalist ve emperyalist düzenin derinleşen krizi ve Fransa’nın bu düzenin içindeki konumlanışından doğuyor. 

Kapitalizmin yapısal krizinden en çok etkilenen merkez ekonomilerinden biri olan Fransa, hem krizden çıkış için hem de AB içindeki geleneksel rakibi Almanya ile rekabet edebilmek için dışarıda emperyalist politikalara içeride ise emeğe karşı saldırılara yöneliyor. Kaddafi Libya’sına yönelik saldırılara öncülük eden ve Libya petrollerine kısmen el koyan Fransa Suriye’de aktif rol üstlenmeye çalışıyor. Fransa’nın bu emperyalist hamleleri IŞİD katliamlarıyla kendine dönmekle birlikte içerideki toplumsal katmanlar arasında çatlağa neden oluyor. Bu emperyalist hamlelerle bir bütünlük taşıyan işçi sınıfına yönelik saldırılar ise büyük bir direnişle karşılaşıyor. Fransa giderek tarihsel açıdan “olağanüstü” bir döneme giriyor ve bu dönemin nasıl biçimleneceğini Fransız işçi sınıfı, emekçileri ve öğrencilerinin direnişi belirleyecek. 


Kürt Hareketi Devleti Masaya Zorluyor

(Toplumsal Özgürlük, Ağustos 2016 sayısı)

15 Temmuz askeri darbe girişimi, Türkiye’nin içinde bulunduğu siyasi düzlemi parçalamakla birlikte, uzun zaman alacak bir biçimsizliğin/düzensizliğin de önünü açmış bulunuyor. Oluşacak yeni siyasi düzleme damgasını vurmak isteyen hareketler/ güçler ise biçimsizlik/düzensizlik sürecinde olabildiğince inisiyatif almaya çalışıyorlar. 

Yaklaşık 40 yıldır mücadele veren Kürt Özgürlük Hareketi (KÖH) de, örgütlü ve dinamik yapısıyla bu süreçteki en önemli güçlerinden biri olarak önümüzde duruyor. 

Yapılan açıklamalarda KÖH’ün, olası bir darbe girişimini beklediği görülüyor. 

İç dinamikler 

KÖH, Abdullah Öcalan’ın belirttiği darbe olasılığının gerçekleştiğini belirterek, AKP/Erdoğan’ın bu darbe girişiminin sorumlusu olduğunu söylüyor. 

Nitekim, İmralı’da yapılan çözüm süreci görüşmelerinin yayınlanan tutanaklarında Abdullah Öcalan, eğer bu süreç başarıya ulaşmazsa darbe mekaniğinin devreye gireceğini sıklıkla belirtiyor. 

Bununla birlikte KÖH, 1 Kasım seçim darbesi başta olmak üzere 24 Temmuz’da başlayan Erdoğan darbesinin bu darbe girişimine yol açtığını ileri sürüyor.

KÖH, bu girişimde “iç dinamiğin” etkisinin büyük olduğunu vurguladı ve demokratikleşme olmadığı takdirde darbe dinamiğinin tekrar aktifleşebileceğinin uyarısını yaptı. 

Dolayısıyla, KÖH’ün gerek yapılan açıklamalarla gerekse “ne askeri darbe ne sivil darbe, demokratik cumhuriyet” söylemiyle net bir tutum aldığını görmekteyiz. 

KÖH savaşı sürdürüyor 

Öte yandan 15 Temmuz öncesinde saldırıları süreklilik kazanan HPG’nin, darbeden sonraki üç günde hiç eylem yapmaması, devlete yönelik bir «mesaj» olabilir. Fakat devlet güçlerinin bu mesajı almadığını/görmek istemediğini/ kabul etmediği görülüyor. Nitekim bu üç günün sonrasında başlayan saldırılar Temmuz sonunda giderek şiddetini arttırarak büyütmüş durumda. Kırsalda HPG’nin, şehirde de YPS’nin özellikle Van-Hakkari-Mardin üçgeni içerisinden saldırılarını yoğunlaştırdığı görülüyor. 

İleriye doğru 

YPS ve HPG’nin saldırılarında alan hakimiyetinden ziyade güvenlik güçlerini hedef almayı tercih ettiği görülüyor. Yapılan saldırılarla KÖH’ün bu kaotik durumdan faydalanıp alan/ mevzi kazanmaktan çok, devleti tekrar masaya çekme amacı güttüğü öngörülebilir. KÖH, aynı zamanda devlete özyönetim direnişlerinden güçlü çıktığını, sanılanın aksine “çökmediğini” kanıtlamayı, şimdiden sonra da, devletin düştüğü krizi daha derinleştirerek içinden çıkılmaz hale getirebileceğini göstermek istediğini söyleyebiliriz.

KÖH’ün yaptığı açıklamalar ve eylemlerle hem müzakereye hem de savaşa hazır olduğu izlenimi verdiğini görüyoruz. Darbe girişimiyle büyük yara alan devletin buna “şimdilik” cevapsız kaldığını, önceliği içerideki “temizlemeye” verdiğini söyleyebiliriz. 

Kritik bir moment 

Fakat gerek bölgedeki savaş durumu gerekse devlet sathındaki durmak bir yana genişleme riski taşıyan kriz hali, devletin KÖH’e karşı uzun süre sessiz kalmayacağını ve devletin alacağı kararla hem kendi varoluşu hem de KÖH’ün tarihsel varoluşunu belirleyeceği kritik bir momentte olunduğu görülüyor. 

OHAL ve Öcalan süreci belirleyecek

15 Temmuz askeri darbe girişimi sonrası hızla cadı avına başlayarak 18 bin kişiyi gözaltına alan, 50 binden fazla kamu görevlisini de açığa alan AKP/Erdoğan rejimi, bununla yetinmeyerek bütün Türkiye’de Olağanüstü Hal (OHAL) ilan etti. Senelerdir Kürt illerinden kimi zaman “resmi” olarak bittiği ilan edilse de fiilen devam eden OHAL böylece bütün yurt sathına yayılmış oldu. 

Bu cadı avı “şimdilik” cemaat ve yandaşlarıyla sınırlı kalsa da (fırsattan istifade kimi muhalifleri de hedef almakla birlikte) yurtsever/ devrimci/demokrat çevrelerin üstünde bir Demokles kılıcı olarak durmaya devam ediyor.

Darbe girişimi öncesi ifadeye çağrılan HDP milletvekillerinin işlemleri şimdilik durmuş durumda olsa da (savcıların “yoğunluğundan” kaynaklı olarak), OHAL’in üç aylık bir süresi olması sıranın yurtsever/devrimci/demokrat çevrelere gelmesi için yeterli bir süre özelliğini taşıyor. OHAL süreci, HDP milletvekillerine yönelik tutuklamaların önünü açmakla birlikte HDP/DBP belediyelerine de kayyum atanmasını sağlama açısından “hukuki” rahatlık sunabilir. 

Öcalan’a yaklaşım önem kazanıyor 

Her ne kadar devlet yetkilileri OHAL sürecinde hedefin Fethullahçılar olacağını belirtseler de, özellikle Abdullah Öcalan’a yönelik yaklaşım dikkat çekiyor. Darbe sonrasında avukatların ve ailenin yaptığı başvurulara rağmen Öcalan’la görüşmenin yapılmaması ve Öcalan’a gönderilen gazetelerin geri iade edilmesi, darbeden önceki yaklaşımın devam ettiğini gösteriyor. Bir yılı aşkın süredir Öcalan’la kimseyi görüştürmeyen devletin, KÖH’ün saldırıları karşısında Öcalan’ı elindeki en iyi “koz” olarak korumayı devam etmeye çalıştığı görülüyor. Öte yandan devletin Öcalan’la görüştüğü yönünde çıkan “fısıltılar” ise, bir yönüyle olası bir halk hareketinin önüne geçme anlamı taşımakla birlikte, diğer yönüyle Öcalan’la ön görüşmelerin başladığını/başlayabileceğini gösteriyor. 

Kürt illerinde başlayan “Öcalan’a Özgürlük” nöbetleri de KÖH’ün, olası görüşmelerde Öcalan’ı adres göstermekle birlikte aynı zamanda müzakerelerin “Öcalan’a Özgürlük” gündemini önde tutarak başlatılması niyetini belirtiyor. Dolayısıyla, devletin Öcalan’a olan tutumu önümüzdeki sürecin gidişatı açısından belirleyici olacaktır. 

Devlet çatlağı 

Devletin içindeki çatlağın derinliği, “gizliden” yürüyen iç pazarlıklar ve çatışmalarla birlikte krizin yakında biteceği görülmemesi, KÖH’e karşı devletin işini zorlaştırıyor.

Öte yandan, merkez karargahı Malatya’da bulunan ve Kürt illerinden sorumlu olan 2. Ordu’nun komutanı ve Sur-Cizre operasyonlarının başındaki «kahraman» olan Adem Huduti’nin ve başta Şırnak’takiler olmak üzere PKK ile savaşan yüzlerce askerin tutuklanmasıyla devletin Kürt illerindeki askeri gücünün önemli oranda azaldığı açıktır. 

Tam da bu sebeple, devletin bu süreçte iki cephede savaşmak yerine kendi içindeki krizi halletmeyi öne aldığını, KÖH’e karşı şimdilik savunma pozisyonunda olduğu görülüyor. Devlet, savunmayı KÖH’e hiç taviz vermeden ve sadece vakit kazanmaya yönelik bir zeminde yürütüyor. 

Düğümün çözümü 

Öte yandan, KÖH’ün de, Kürt illerinin yanı sıra Karadeniz’de de başlayan saldırılarla, devleti baskı altına almaya, sürecekse savaştaki pozisyonunu güçlendirmeye ya da yeniden «görüşmeler» başlayacaksa da masaya güçlü oturmaya çalıştığı görülüyor. 

Belli ki, düğümün çözümü Öcalan’da! 

Minbic operasyonu kritik eşikte 

1 Haziran’da başlayan Minbic’i özgürleştirme operasyonu bütün hızıyla devam ediyor. IŞİD’in en önemli nefes borularından biri olan Türkiye sınırına en yakın kent Minbic, hem IŞİD hem de Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ve YPG açısından, Rojava’da süren savaşın tarihsel moment noktası olma özelliği taşıyor. Minbic’i kontrolü altına alacak olan güç, hem stratejik açıdan hem de moral açıdan savaşta büyük bir üstünlük kazanmış olacak. 

2009 yılında nüfusu 75 bin olan Minbic, savaşla birlikte gelen göç dalgasından dolayı nüfusu 120 bine kadar çıktı. 2012 Temmuz’unda muhalif güçlerin hakimiyetine geçen Minbic, 2014 Ocak ayında ise IŞİD’in eline geçmişti. Haziran 2015’te YPG’nin Tel Abyad’ı (Girê Spî) almasıyla Kobanê ve Cizîrê kantonlarını birleştirmiş ve Kobanê ile Efrîn kantonlarını birleştirmeye yönelinmişti. Türkiye’nin baskıları sonucunda ertelenen operasyon, çoğunluğun YPG’li olmaması şartıyla Haziran ayında başlamıştı. 

Sivillerin varlığı operasyonu etkiliyor 

Operasyonun başladığı günden bu yana yüzlerce köy ve mezra kurtarılmakla birlikte, şehir merkezindeki çatışmalar bütün hızıyla devam ediyor. Şehri tamamen kuşatma altına alan SDG’nin, kentte oldukça fazla sayıda sivil bulunmasından kaynaklı yavaş ve dikkatli hareket ettiği görülüyor. Şehir merkezini yaklaşık bir aydır kuşatan ve neredeyse bina bina ilerleyerek sivil kayıplarının olabildiğince az olmasına çalıştığını açıklayan SDG, “hızlı” bir özgürleştirmeden çok halkı ön plana aldığını belirtiyor. 

Öte yandan operasyonun başlangıcından bu yana 3 binden fazla sivilin kurtarılmış olması IŞİD çetelerinin bu kuşatmaya karşı sivilleri kalkan olarak kullanmakta ne kadar da cani olabileceklerinin göstergesi. Sivillerin kalkan olarak kullanılması IŞİD çetelerinin hava saldırılarından da kısmen kurtulmasını da sağlıyor. Son günlerde ABD’nin öncülü olduğu koalisyon uçaklarının onlarca sivilin ölümüne neden olduğu da görülüyor. Dolayısıyla bir yanda IŞİD, bir yanda koalisyon uçaklarının sivilleri hedef alması ve öte yandan da uzayan kuşatma süresi SDG açısından baskı oluşturuyor. Bununla birlikte Türkiye’de yaşanan darbe girişimi sonucunda Türkiye’nin Rojava’ya yönelik hamlelerde “geçici” olarak devre dışı kalmış olması da kantonların birleştirilmesi için önemli bir zaman kazandırıyor.

Minbic kuşatmasının hızla ve başarıyla bitirilmesi hem kantonların birleştirilmesi, hem de IŞİD’e karşı mücadelede giderek büyük bir önem arz ediyor. Minbic’in özgürleştirilmesi, hem KÖH hem de Rojava için tarihsel açıdan oldukça kritik ve önemli bir eşik durumunda bulunuyor. 

1 Haziran 2016 Çarşamba

Felluce Operasyonu ve Hesaplar

(Toplumsal Özgürlük, Haziran 2016 sayısı)

Adım adım Irak’tan silinen IŞİD’e yönelik operasyonlar, Felluce operasyonuyla devam ediyor. 22 Mayıs’ta başlayan operasyona Irak ordusu, Sünni aşiret güçleri ile Gönüllü Halk Güçleri (Haşdu’ş-Şa’bi) katılıyor. Operasyona Suriye’nin aksine ABD uçakları değil Irak ordusunun uçakları hava desteği veriyor. 

Neden Felluce? 

Felluce IŞİD’in en çok önem verdiği kentlerden biri. ABD’nin Irak işgali döneminde sergilediği direnişle adından “Direniş kenti” olarak bahsettiren Felluce’nin bu anlamda sembolik anlamı büyük. Bununla birlikte Felluce başkent Bağdat’a en yakın kent olmakla birlikte Irak’taki Şiilerin yoğunlukta olduğu bölgelere açılan bir kapı konumda. Bu açıdan da oldukça stratejik bir önemi bulunuyor. 

Ramadi, Beyci ve Tikrit’in ele geçirilmesiyle birlikte IŞİD Irak’ta Musul ve Felluce’ye sıkışmış durumda. Musul’un durumunun tartışmalı olması ve küresel güçlerin bu duruma müdahil olmaları da Haydar İbadi yönetimini Felluce’yi yöneltmiş durumda. İbadi yönetimi Felluce’yi ele geçirerek hem stratejik önemdeki kenti elde etmeyi, hem de Musul’a yönelirken arkasında IŞİD’in elinde tuttuğu alan bırakmayarak elinin rahat olmasını hedefliyor. 

İbadi yönetimi 

İbadi yönetimi diğer yandan bu operasyonla ülke içindeki otoritesini arttırma hedefini güdüyor. Kurduğu teknokrat hükümet, mezhepsel ve etnik Irak Meclisi’nden yeterli desteği görmeyince İbadi’nin imdadına müttefiki Sadr grubu yetişti. Sadr grubunun yolsuzluk ve kötü yönetimi protesto amacıyla Nisan sonunda Irak Meclisi’ni basmaları ve İbadi’nin bu baskını “gönülsüzce” kınaması ittifakın ciddiyetini göstermiş oldu. İbadi, yolsuzluk ve çıkar batağına bulaşmış Irak kodamanlarına karşı Sadr grubu tabanı yoksul halka dayanan gruplara dayanmış durumda. İbadi bir yandan bu yoksul tabana dayanarak kendi iktidarını konsolide etmeyi hesaplarken diğer yandan otoritesini kabul ettirecek kadar güçlü olduğunu göstermek istiyor. Dolayısıyla İbadi, Felluce operasyonu ile bu hedeflerini gerçekleştirmek için kendisine gerekli olan meşruiyeti elde etme çabasını güdüyor. 

İran’ın hesapları 

Felluce yapılan bu operasyon büyük oranda Irak güçlerinin inisiyatifiyle gerçekleşiyor. Bu güçlerin büyük bir çoğunluğunu Şii milisler oluşturmakla birlikte İran’ın askeri “danışmanları” da saha bulunuyorlar. Nükleer anlaşmadan sonra Ortadoğu’daki politikalarını ABD ile çok ayrı düşmeden yürütmeye çalışan İran, aynı zamanda kendi politikaları doğrultusunda ilerlemeye devam ediyor. 

İran bir taraftan 2014’te IŞİD’in Erbil’e yaptığı saldırısında destek olduğu Kürdistan Bölgesel Yönetimi ile olan ilişkilerini geliştirirken, diğer yandan Irak ordusunun, IŞİD’in elindeki Sünnilerin çoğunlukta olduğu bölgeleri almasına yardımcı olarak Irak bütününü etkisini altına almaya çalışıyor. Böylece Ortadoğu’nun hem ekonomik hem de coğrafi açıdan merkezi olan Irak’ı elde ederek bölgedeki rakibi Suudi Arabistan’ın önünü almaya çalışıyor. 

Hedefler sahnede 

Felluce operasyonu ile hem İbadi hem de İran hedeflerini yoksul Irak halkının üzerine basarak gerçekleştirme istiyor. Fakat her ne kadar Şii ve Sünni örgütlenmelerin içinde bulunsalar da, yoksulluğa ve yolsuzluğa karşı başkaldırmaları, hem küresel güçlerin hem de bölgesel güçlerin Irak’taki hesaplarını kolayca gerçekleştiremeyeceklerini gösteriyor. 

Ana Hedef Rakka

(Toplumsal Özgürlük, Haziran 2016 sayısı)

Uzun zamandır işareti verilen Rakka’yı özgürleştirme operasyonu 24 Mayıs’ta başladı. Irak-Şam İslam Devleti’nin (IŞİD) başkenti olan Rakka’ya yönelik hareketin öncülüğünü Suriye Demokratik Güçleri (SDG) yapmakla birlikte ABD de 250 askeri uzman ve savaş uçaklarıyla operasyona destek veriyor. 

Operasyonun öncelikle Rakka’nın kuzeyini temizlemeyi hedef alıyor.

Bu temizlemenin ardından Rakka kent merkezinin hedef alınacağı açıklandı. 

Neden Rakka? 

Operasyonun öncü gücü olan SDG’nin çoğunluğunu oluşturan YPG’nin, kantonları birleştirmek amacıyla Cerablus’u hedef alacağı öngörülüyordu. Fakat Türkiye yaptığı yoğun baskı ve hatta kimi askeri saldırılarıyla kantonların birleşmesine izin vermeyeceğini göstermiş, ABD de müttefikinin bu «hassasiyetini» göstererek YPG’nin olası operasyonunu engellemişti. 

Bununla birlikte gerek “eğit-donat” projesinin çökmesi gerekse “ılımlı” muhaliflerin cihatçı çetelerle hareket etmesi ve IŞİD karşısında varlık gösterememesi ABD’yi Rojava’da YPG ile işbirliği yapmaya itiyor. Ve bu işbirliği geçici olmakla birlikte karşılıklı bir ilişki yaratıyor. YPG her ne kadar şimdilik Cerablus’tan vazgeçse de, Rakka’ya yönelerek ileri bir hamle yapıyor. Bu hamle gerçekleşirse YPG hem Suriye’nin kuzeyine tamamen hakim olmakla birlikte Suriye iktidarında da söz sahibi olacak. Diğer yandan Rakka’nın düşmesiyle de Afrin ve Kobani kantonları arasındaki IŞİD güçleri de zayıflamış ve merkezle bağlantıları kopmuş olacak ve böylelikle düşürülmeleri kolay olacaktır. 

SDG’nin yürüyüşü 

Fakat ABD de hem Türkiye’nin “hassasiyeti”nden dolayı hem de devrimci-halkçı bir dinamiğin güç kazanmasını istemediğinden kantonların birleşmesini engellemek için her şeyi yapacaktır. Nitekim ABD’nin yaptığı “1 Haziran’da başlayan Menbic operasyonunu SDG içindeki Arap güçleri-

nin yaptığını ve Menbic’in ele geçirildikten sonra tarihsel sakinleri olan Suriyeli Arapların egemenliğinden olacağı” açıklaması da bunu gösteriyor. Dolayısıyla ABD ve YPG’nin stratejik hedefleri birbirleriyle çelişik durumda. Fakat dönemsel gereklilikler ve zorunluluklar bu işbirliğini zorunlu kılıyor. 

Rakka kimin olacak? 

ABD ve SDG’nin operasyona başlamasından sonra Suriye ve Rusya da Rakka’ya yönelik operasyon hazırlıklarına başladı. Suriye-Rusya ise ABD-SDG’den önce Rakka’yı ele geçirerek “rakiplerinin” hem alan hem de görüşmelerde güç kazanmalarını engelleme çabası içerisinde. Fakat Suriye ordusunun sınırlı gücü bu operasyon için en büyük soru işareti. Bunun yanında SDG içinde Rakka Devrimcileri gibi yerelden savaşçıların olması büyük bir avantaj. 

Öte yandan hem başkenti olması, hem de Irak ve Suriye’deki güçleri arasındaki iletişim ve yardımı sağlaması açısından stratejik bir konuma sahip olmasından dolayı IŞİD’in Rakka’yı kolayca bırakması beklenmiyor. Dolayısıyla Rakka için mücadelenin uzun süreli ve oldukça zor olacağı görülüyor. 

Suriye’de Görüşmelere de Savaşa da Devam

(Toplumsal Özgürlük, Haziran 2016 sayısı)

Önceki yıllara nazaran Mart ve Nisan aylarını görece “sessiz” ve “barış görüşmeleri” içinde geçiren Ortadoğu coğrafyası, başta Rakka ve Felluce operasyonları olmak üzere tekrardan savaşların merkezi oldu. Rusya’nın fiilen girmesinden sonra bütün küresel güçlerin doğrudan müdahaleleri savaşın yakıcılığını daha da arttırıyor. Buna ek olarak bölge devletlerinin de birbirleriyle olan amansız, ahlak ve kural tanımayan rekabetleri devam ediyor. Ve bu durum barış görüşmelerini ve ateşkesleri, büyük operasyonlar öncesinde “nefes almak” için yapılan birer tiyatro gösterisine dönüştürüyor. 

Bitmeyen görüşmeler 

5 yılı yakın zamandır büyük bir savaşın içinde olan Suriye’de, özellikle Rusya’nın girişimiyle “muhalif ” güçlerin büyük çoğunluğuyla ateşkes sağlanmış, böylece 3. Cenevre görüşmelerinin başlaması sağlanmıştı. Her ne kadar Suriye Kürtlerinin en önemli ve güçlü temsilcisi PYD’nin davet edilmemesiyle kadük ve içi boşalan bir gösteriye dönüşse de bu görüşmeler kısmen ateşkesin sağlanmasında başarılı oldu. Fakat Suudiler tarafından oluşturulan Riyad Heyeti’nin görüşmelerden çekilerek Halep’in güneyinde büyük saldırıları başlatmasıyla bu görüşmeler de fiilen çökmüş oldu. Her ne kadar ABD “müttefiklerini” görüşmelere katılmaları yönünde çağrıda bulunsa da bu çağrısına cevap alamamış durumda. Bununla birlikte ABD, bu saldırıyı gerçekleştiren gruplardan olan En-Nusra ile Ahrar’ur Şam örgütlerinin terör örgütleri listelerine alınmasını isteyen Rusya’nın önerisini Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda Britanya ve Fransa ile birlikte reddetti. Dolayısıyla ABD bir taraftan görüşmelere “çağrı” yaparken, diğer taraftan saldıran taraflara arka çıkarak kendi çıkarları doğrultusunda ikili bir politika izlemeye devam ediyor. Rusya ise yaptığı hava saldırılarıyla Palmira’nın kurtarılmasını ve Lazkiye kırsalının cihatçı çetelerden temizlenmesi sağlamış, sonrasında ise görüşmelerin başlaması için askeri güçlerinin bir kısmını “geri çekmişti”. Fakat gerek gönderilen tanklar gerekse Rusya’nın görüşmelerden daha çok savaş için hazırladığını göstermişti. Diğer yandan Rusya, her ne kadar altı kısmen boş olsa da, görüşmelerin başlamasını sağlamakla birlikte onlarca örgütü ateşkese dahil etmesiyle birlikte diplomatik açıdan da alan kazanmış oldu. 

Savaş her yerde 

ABD ve Rusya’nın hem diplomasi hem de askeri hamleleri, iki ülkenin de Suriye’de barıştan çok kendi alan hakimiyetlerini korumak ve genişletmek isteğinde olduklarını gösteriyor. Bununla birlikte bölgesel güçlerin de kendi çıkarlarını dayatmayla birlikte, bu küresel güçlerin “yetemediği” yerlerde kendi inisiyatiflerini koyma çabaları da ülkedeki kaotik durumun güçlenmesine neden oluyor. Bu kaotik durum aynı zamanda başta Rojava’da olmak üzere kimi yerel halkçı-demokratik güçlerin de alan ve güç kazanmasını sağlıyor. Dolayısıyla görüşmeler, ateşkesler, ittifaklar da bu güçlerin savaştıkları başka alanlar oluyor. 


Çatışmalar Büyüyor, Savaş Derinleşiyor

(Toplumsal Özgürlük, Haziran 2016 sayısı)

Özyönetim ilanlarından sonra devletin saldırısıyla başlayan silahlı çatışmalar giderek büyüyor. Ağustos 2015’te başlayan çatışmalar il merkezlerinden ilçelere doğru yayılıyor. Diğer yandan baharın gelmesi nedeniyle hareket kabiliyeti artan HPG de çatışmalara katılmaya başladı. Dolayısıyla çatışmaların kısa vadede bitmeyeceğini, tam tersine uzun süreli bir hal alacağını gösteren bir durumla karşı karşıyayız. 

Aktif savunmaya 

7 Haziran seçimlerinde iktidardan düşen AKP, yenilginin verdiği hırsla özellikle Kürt illerindeki DBP ve HDP binalarına ve yöneticilerine olan saldırılarını arttırmış, darbe süreçlerini aratmayan bir baskıya yönelmişti. Buna karşılık olarak özyönetim ilan eden halk direnişe geçmiş, yereldeki gençler de hendek kazarak direnişe katılmışlardı. Başta Cizre, Sur, Nusaybin olmak üzere yerelde ciddi direnişler sergilenerek kolluk güçlerinin yüz günden fazla sürede mahallelere girememeleri sağlanmıştı. 

Bu direnişlerin kimi yerlerde giderek şiddetlenerek kimi yerlerde ise kısmen azalarak, fakat süreklilik gösteren bir şekilde devam ettiğini görmekteyiz. Özellikle Mayıs ayından bu yana “salt savunma”dan “aktif savunma”ya geçişin ilan edilişiyle birlikte çatışmaların boyutları değişti. “Salt savunma” durumundayken hendek başında duran ve belirli mahallelerde duran YPS/YPS Jin, “aktif savunma” ile birlikte kentlerin her noktasına yayılarak aktif ve etkin saldırılar gerçekleştiriyorlar. Bu durum PÖH ve JÖH’lerin giderek daha fazla kayıp vermelerine (özellikle Nusaybin ve Şırnak merkezde) yol açmakla birlikte, saldırı inisiyatifinin de Kürt gençlerinde olmasını sağlamış durumda. 

Yolların hakimiyeti önem kazanıyor 

Öte yandan baharın gelmesiyle birlikte HPG’nin hareket kabiliyetinin artmasıyla kentlerde süren savaş kırlara da sıçramış durumda. Özellikle karakollara ve yollara yapılan saldırılarla askerlerin hareket etmeleri sınırlandırılmış durumda. Özellikle Amed, Dersim, Hakkari ve Şırnak çevresindeki yollardan geçiş yapan askerlere yapılan saldırılarla ordunun hareketi kısıtlanılıyor. Yollardaki saldırılara ek olarak yapılan karakol ve emniyet müdürlüklerine yapılan saldırılarla da kolluk kuvvetleri baskı altına alınıyor. Böylece hem kentlerdeki YPS/YPS Jin’in üzerindeki baskı azaltılmaya çalışılıyor hem de kurtarılmış alanlar yaratılmaya çalışılarak devlet güçleri binalarına sıkıştırılmak isteniyor. 

Ufukta yeni bir barış sürecinin gözükmemesi, hatta gerek cumhurbaşkanının söylemleri gerek PKK yöneticilerinin söylemleri savaşın şiddetinin giderek artacağını gösteriyor. Her ne kadar iki tarafta için de bir daha üstün olma durumu bulunmasa da, yaz aylarıyla birlikte HPG’nin hareket alanının artması, devlet güçlerinin yol kontrollerini sağlamada zorlanmaları ve YPS/ YPS Jin’in de giderek kent savaşında tecrübe kazanmaları sonucunda devlet güçlerinin fazla kayıp vermeye başlamalarıyla bu “yenişememe” durumunun uzun süre devam edemeyeceği öngörülebilir. 

Encomienda'dan Luther'e: Parsellenmiş İktidar ve Direniş Doktrini

Encomienda, İspanya'nın Amerika kıtasında kurduğu ve yerlilerin dinî eğitim ile koruma karşılığında encomenderoya haraç ödeyerek çalıştı...