2 Mayıs 2017 Salı

Venezuela Dönülmez Ufka Doğru İlerliyor

(Toplumsal Özgürlük, Mayıs Haziran 2017 sayısı)

Bolivarcı Devrim’in öncü ülkesi Venezuela’da “protestolar” artarak devam ediyor. Ekonomik krize karşı başlayan protestolar, öncesindeki siyasi krizle birleşerek süreklilik kazanmış durumda. Bu sürekliliği içerideki krizler kadar (kimi yerde ondan daha çok) “dış etkenler” de sağlamakta. 

Ekonomi neden krizde? 

Ekonomik krizin nedenlerinin başında petrol fiyatları geliyor. Venezuela’nın gelirinin yüzde 80’ine yakınının petrol gelirlerinin olmasından dolayı petrol fiyatlarının 30 dolara kadar gerilemesi ülke ekonomisini felç etmiş durumda. Halkın temel ihtiyaçları petrolden gelen gelirle karşılanmaktaydı. 

Chavez döneminde petrole olan bu bağımlılık binden fazla özel işletmenin kamulaştırılmasıyla giderilmeye çalışıldı. Fakat üretimde gerçekleştirilen bu kamulaştırma, meta dolaşımı-

nı sağlayan dağıtıcıların özel sektörde kalmasından kaynaklı tam anlamıyla başarılı olamadı. Bu dağıtıcıların metaları saklayıp stokçuluk yapması sonucunda fiyatlar arttı ve enflasyon yüzde 800’lere vardı. Hükümet ise bunu alternatif dağıtım kanalları ve asgari ücrete yüzde 60 zam yaparak aşmaya çalışıyor fakat bunlar sınırlı derecede etki sağlıyor. Ekonomik krizin bir diğer nedeni ise dış etkenler yani ambargo. Özellikle Chavez’in son döneminden başlayarak Maduro’nun dönemi boyunca özellikle ABD menşeli saldırılarla birlikte ekonomik ambargo artmış durumda. Temel ihtiyaç maddelerinin ithalatı engelleniyor ya da işbirliği içindeki özel şirketler aracılığıyla yapılmakta. Bu da meta fiyatlarının hızlı bir şekilde artarak yüksek enflasyonun oluşmasına yol açıyor. “Muhaliflerin” Deutsche Bank’a “Maduro hükümetiyle petrol satışları karşılığında yapılan altın işlemlerini durdurma” çağrısı yapması aradaki bağlantıyı gösteriyor. Dolayısıyla “kapitalist” virüsler, Venezuela ekonomisinde ölümcül yaralara neden oluyor. 

“Muhalifler” iş başında 

Bununla birlikte protestolar şiddetin dozu giderek yükselmekte ve ölü sayıları da artış gösteriyor. Ölü sayılarının kaynaklara göre farklı göstermesinin yanı sıra ölüm şekilleri konusunda da farklılar göze çarpmakta. 

Ana akım medya demokrasi için mücadele eden “muhaliflerin”, diktatörün milisleri tarafından öldürüldüğünü iddia ediyor. Fakat yerel kaynaklar ölenlerin bir kısmının paramiliter gruplar tarafından, bir kısmının da yağma sırasında “muhaliflerin” birbirlerini öldürmesinden dolayı olduğunu belirtiyorlar. Nitekim Chavez döneminden itibaren başta köylü aktivistler olmak yüzlerce Chavez yanlısının paramiliterler tarafından öldürüldüğü göz önüne alındığında yerel kaynakların ana akım medyadan gerçeğe daha yakın olduğu görülüyor. Zaten “muhaliflerin” ölümlerin durması ve “diktatör”ün yıkılması için başta darbe çağrısı olmak üzere demokrasi kahramanlarına yapılan müdahale çağrısı tarihin tekerrür ettiğinin bir göstergesi. 

Bolivarcı Devrim yol ayrımında 

Bütün bunlarla birlikte Bolivarcı Devrim’in yol ayrımındaki yıllardır devam eden bekleyişi can alıcı noktaya gelmiş durumda. Sosyalizme geçişte gösterilen ikircikli ve ürkek tavırlar, devlet kapitalizminin ve sermayenin ekonomide egemen olmasını sağlamaya devam ediyor. Bu yüzden ekonomideki kapitalist virüslerle birlikte devlet kapitalizminin yarattığı “Boliburjuvazi” ölümcül yaralara neden oluyor. Bu nedenle Bolivarcı Devrim ekonomide ya Boliburjuvazi’nin istediği yönünde ilerleyerek çürüme ya da sosyalist deneyimleri ve komünleri yaygınlaştırarak ilerlemeye devam etme seçeneklerinden birinde karar kılmak zorunda. 

Bolivarcı Devrim, Latin Amerika’daki politikaları konusunda da yol ayrımında. 2000’li yılların kıtayı saran sol dalganın askeri darbeler, dış müdahaleler sonunda geriletilmesi sonucunda Venezuela ve Küba tecrit edilmeye çalışılıyor. Amerikan Devletleri Örgütü’nden (OAS) ayrılan Venezuela’nın, son dönemde sadece varlığını devam ettiren Latin Amerika için Bolivarcı Alternatif ’i (ALBA) canlandırmak ya da tecride boyun eğmek arasında tercih yapması gerekiyor

Yol ayrımındaki devrimin “önderi” Maduro ise “iç savaş istemediğini” belirterek “muhaliflere” “Yeni Anayasa ve Kurucu Meclis” çağrısı yaptı. “Muhalifler” ise bu çağrıyı daha fazla sokağa çıkma çağrısıyla karşılamış durumda. Dolayısıyla “muhalifler maçı kazanana kadar oynamaya niyetlerini belirtirken Maduro ise maçı berabere bitirmenin yollarını aramaya devam ediyor. Fakat gerek fabrikaların kamulaştırılmasına öncülük eden işçiler gerekse komünlerin kurulmasını sağlayan köylüler, yüz binler halinde sokaklara çıkarak Bolivarcı Devrim’in dinamizmini sürdürüyorlar. Dolayısıyla maçın sonucunu Venezuelalı işçiler ve köylülerin mücadelesi belirleyecek. 

İran’da “Seçim” Vakti

(Toplumsal Özgürlük, Mayıs Haziran 2017 sayısı)

Son dönemde yaptığı atılımlarla Ortadoğu’daki egemenliğini genişleten İran’da 19 Mayıs günü cumhurbaşkanlığı seçimleri gerçekleşecek. Bu seçimi diğerlerinden önemli kılan nedenlerinin başında da bu “atılım” geliyor. Bundan dolayı da bu seçimler sadece İran’a değil, aynı zamanda Ortadoğu’daki herkese tesiri olacak bir etkiye sahip. 

Muhafazakarların “duygusallığı” 

Cumhurbaşkanlığına aday olacak kişileri belirlemekle görevli olan Anayasa Koruma Konseyi, başvuru yapan 1600’e yakın kişiden 6 kişinin adaylığını onaylamış durumda. Altı adaydan üç isim ön plana çıkıyor: şimdiki cumhurbaşkanı Hasan Ruhani, Tahran Belediye Başkanı Bakır Galibaf ve eski Başsavcı İbrahim Reisi. İran İslam Devrimi’nden bu yana adaylar, muhafazakarlar ve reformcular olarak sınıflandırılıyor. Galibaf ve Reisi muhafazakar, Humeyni ise reformcuların adayı olarak öne çıkarılıyor. 

Tahran Belediye Başkanı olan Galibaf, eski polis şefi ve hava kuvvetleri komutanı. Medyada tanınırlığı yüksek olan Galibaf ’ın adı gerçekleşmeyen projeler, belediyeyi uğrattığı zararlardan dolayı yolsuzluklarla anılıyor. 

Reisi ise Galibaf kadar “medyatik” olmasa da bilinen bir eski başsavcı. Reisi 1988’deki yargılamalarda binlerce muhalifin idam ettiren ölüm komitesinin dört üyesinden biri idi. Bundan dolayı “Katliam Ayetullahı” olarak da bilinen Reisi’nin adı Hamaney’in varisi olarak da geçiyor. Reisi ayrıca yıllık geliri yüz milyar dolarlar olan “Astan-i Kudsi Rezevi” isimli İran’ın en varlıklı vakfının başkanlığını yürütüyor. 

2005-2013 yılları arasında cumhurbaşkanlığı yapan “muhafazakar” Ahmedinejad’ın adaylığı ise onaylanmadı. Hamaney’in “tavsiyesine” karşı çıkarak aday olan Ahmedinejad’ın adaylığının onaylanmamasının altında iktidarı döneminde büyük boyutlara varan yolsuzluklar bulunuyor.

Dolayısıyla muhafazakar adaylar vaatlerinden çok, paraya olan “duygusallıkları” ile ön plana çıkıyor. 

Ruhani rahat değil 

Yapılan anketlerde açık ara önde gözüken Ruhani, kadınların ve gençlerin desteğini almış durumda. İktidarı döneminde nükleer anlaşma sözünü yerine getiren Ruhani, beklenen ekonomik gelişmeyi sağlamamakla eleştiriliyor. Ruhani’nin verdiği tavizlere rağmen ekonomik atılımı sağlayamadığını ileri süren muhafazakarlar, tekrar nükleer silahlanma politikasını geçilmesini savunuyor. Ruhani ise ekonomik etkinin yeni yeni görüleceğini söyleyerek ikinci kez cumhurbaşkanlığını istiyor. 

Halkta da vaat edilen ekonomik gelişmenin gerçekleşmemesinin hayal kırıklığı ile birlikte de öfke giderek artıyor. Golestan eyaletinde 42 kişinin öldüğü maden kazasında halkın Ruhani’nin arabasının tekmeleyip, camlarına vurmasında gösterdiği tepki Ruhani’nin işinin hiç kolay olmadığını gösteriyor. 

Hamaney ise Ruhani’nin üzerindeki baskıyı arttırıyor. Özellikle Ruhani’nin Birleşmiş Milletler’in eğitimde cinsiyet eşitliğini arttırma programını desteklemesine sert tepki gösteren Hamaney, çizgileri net bir şekilde belirlemeye devam ediyor. 

Öfke kabarıyor 

Muhafazakarlar ile Reformcuların kısmen ortaklaştığı konu ise Ortadoğu. İki grup da İran’ın bölgedeki etkisinin korunması ve geliştirilmesinden yana. Fakat bu konu esasen bu iki grup tarafından değil, Hamaney tarafından belirleniyor. Bu konuda tek söz sahibi Hamaney. Her ne kadar “seçim” olsa da İran’da dini merciin siyasete ve sisteme egemen bir güce sahip. Fakat hem Ortadoğu’daki gelişmeler hem de halkın başta ekonomik duruma olan öfkesinin giderek artmaya başlaması, bu egemenlik üzerinde soru işaretleri doğuruyor. 

Suriye’de Çatışma-Çatışmasızlık Diyalektiği

(Toplumsal Özgürlük, Mayıs Haziran 2017 sayısı)

6. yılını devirmeye hazırlanan Suriye’deki savaş, “yeni” diplomatik hamleler ve çatışmalarla devam ediyor. Bir taraftan Astana görüşmelerinde “çatışmasızlık bölgeleri” oluşturulması kararı alınırken, diğer taraftan başta Hama kırsalı olmak üzere Palmira ve Şam’ın doğu kırsalında çatışmalar giderek artıyor. 

“Çatışmasızlık Bölgeleri” 

Astana’da devam eden görüşmelerin 4. turunda öne çıkan konu çatışmasızlık bölgelerinin oluşturulması oldu. Rusya, İran ve Türkiye’nin üzerinde mutabakata vardığı, “muhaliflerin” ise kabul etmeyerek görüşmeleri terk ettiği bu karara göre ilk olarak şu dört bölgede gerilim azaltılacak, çatışmalar durdurulacak: Doğu Guta, İdlib, Humus’un kuzeyi, Kuneytra ve Dera’yı içeren güney bölgesi. 

Görüşmelerin ardından Rusya’nın “terörist gruplarla mücadelenin devam edeceğini” açıklaması, alınan kararın bir “mola” niteliği taşıdığını gösteriyor. Güney bölgesinin bir kısmı dışında bölgelerin tamamına cihatçı grupların (ki bunların tamamının terörist olduğu kabul ediliyor Esad tarafından) hakim durumda olduğunu düşündüğümüzde, Rusya’nın hem güç tazelemeyi hem de Doğu Guta ve İdlib’teki gruplar arasındaki bölünmeleri derinleştirmeyi hedeflediği görülüyor. 

Türkiye ise çatışmasızlık bölgeleri ile yıllardır ABD’den talep ettiği tampon bölgenin “çakma” versiyonunu almanın heyecanı içinde. Esad’ın devrilmesini şimdilik ikinci plana atan Türkiye, bu kararla hem kantonlara daha fazla yönelme hem de Azaz-Cerablus bölgesindeki varlığını konsolide etme şansını yakalamış oldu. Dolayısıyla Rojava’ya yönelik saldırılarda kullanmak için TSK ile işbirliğindeki çetelerin güçlendirilmesi ve yönlendirilmesine de vakit kazanılmış oldu.

Bu kararla birlikte İran da artık Suriye’de kalıcı ve karar verici bir özne olduğunu somutlaştırmış oldu. “Muhaliflerin” görüşmeleri terk etmelerine neden olan Hizbullah’ın, Afgan ve İranlı milislerin varlığının tartışılmaması, İran’ın ilerleyen süreçte de Suriye’de bütün gücüyle olacağını göstermekle birlikte varlığını da meşrulaştırmış oldu. Görüşmelerde Rojava’nın ele alınmamış olması ise Kürt sorununun “özel” bir gündemle ele alınacağını gösteriyor. Bu “özel” durum PYD ve Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) meşru bir güç ve bölgesel bir iktidar olarak güçlenmesini sağlıyor. 

“Çatışma Bölgeleri” 

Görüşmelerle birlikte çatışmalar da bütün hızıyla sürüyor. Suriye Demokratik Güçleri (SDG), Tabka’yı da alarak tamamen Rakka’ya yönelmiş durumda ve Türkiye’nin saldırıları dışında bu yöneliş durdurulamaz gözüküyor. Suriye ordusu ise Palmira çevresinde yeni yerler ele geçirirken, cihatçı çetelerin Hama’nın kuzeyine yaptıkları büyük saldırıda kaybettiği yerleri de geri almış durumda. Doğu Guta’nın Kabun bölgesi ve Şam’ın doğu kırsalında ise “muhaliflerle” çatışmalar devam ediyor. Bu çatışmalarda İsrail’in Suriye ordusunu vurması, ABD’nin eğitip donattığı grupların güneydoğudaki çölde ilerleyerek Deyrezzor’un 60 km yakınına gelmesi ise İsrail ve ABD’nin doğuda çektiği sınırları gösteriyor. 

Yeni bir aşama 

Bu bağlamda çatışmasızlık bölgeleri ile çatışma bölgeleri birlikte ele alındığında, hem küresel hem de bölgesel güçlerin Suriye’deki paylaşım savaşının ileriki aşamaları için mevzilenme hamlelerini yaptıkları görülüyor. Dolayısıyla Suriye’deki savaşın yeni bir aşamasının arifesinde olduğumuzu söyleyebiliriz. 

Bağımsızlık İhtimali Gerçekleşir mi?

(Toplumsal Özgürlük, Mayıs Haziran 2017 sayısı)

Yıllardır temcit pilavı misali gündeme gelen Irak Kürdistanı’nın bağımsızlık referandumu bu sene de tartışma konusu olmuş durumda. Fakat hem Suriye ve Irak’ta gelişen durumlar hem de Barzani’nin referandum için diğer siyasi gruplarla ortaklaşma çabası gütmesi, bu sefer referandumun gerçekleşme ihtimalini yükseltiyor. 

Bağımsızlık için “ortak”laşıldı 

Haziran 2005’ten bu yana Irak Kürdistanı Bölgesel Yönetimi’nin başkanlığını yürüten Mesud Barzani, Ağustos 2015’te yapılması gereken başkanlık seçimlerini sürekli erteleyerek iktidarını gayrimeşru bir şekilde devam ettiriyor. Kabına sığmayan yolsuzluklar, başta Rojava olmak üzere Kürt hareketlerine yönelik düşmanca yaklaşımlar Barzani’nin iktidarını sarsmış olması seçimlerin ertelenmesinin en önemli nedeni. Geçmişte bağımsızlık referandumu tartışmaları ile Barzani, milliyetçilik üzerinden iktidarını konsolide etmeye çabasındaydı, fakat bu sefer tartışmalara başta Kürdistan Yurtseverler Birliği (KYB) ve Goran Hareketi olmak üzere diğer güçleri de kattı. Bunun sonucunda ise referandum için ortak bir komisyon kurulmuş oldu. Bu komisyon Eylül ayında bir referandum gerçekleştirmek üzere çalışmalarını sürdürüyor. 

Diğer süreçlerin aksine bu sefer Kürdistan Demokrat Partisi (KDP), KYB ve Gorani’nin birlikte hareket etmesinde en önemli neden iktidarın kısmen de olsa paylaşılması. Görüşmeler sonucunda KYB ve Gorani’ye Süleymaniye ve Kerkük’te daha fazla yetki ve iktidar verilmesi konusunda anlaşılması bunun göstergesi. Böylece Barzani, diğer partilere de alan açarak hem iktidarını konsolide etmek hem de gücünü toparlamayı hedefliyor. Geçen sene meclisteki gruplarını birleştiren KYB ve Gorani ise bağımsızlık gündeminin dışında kalmayıp Barzani’ye karşı güçlerini “somut” kazanımlarla tahkim etme şansını yakalamış olacak. 

Küresel-Bölgesel güçler ve durumlar 

Referandumun gerçekleşme ihtimalini arttıran bir diğer neden ise Suriye ve Irak’ta ortaya çıkan fiili durum. Suriye’de PYD’nin alanının ve gücünün artması, Irak’ta ise Kerkük’ün fiilen bölgesel yönetime dahil edilmesi, Peşmerge’ye yapılan silah yardımları ile verilen askeri eğitimler sonucunda güçlenmesi ve buna karşılık IŞİD’le mücadelede Irak ordusunun sınırlı gücünün ortaya çıkması Kürdistani güçleri bağımsızlık için cesaretlendiriyor. 

Öte yandan bölgesel ve küresel güçlerin bağımsızlık meselesine tepkileri ise Türkiye dışında «şimdilik» klasik resmi açıklamalardan ibaret. KDP›nin hem Bağdat›tan bağımsız petrol satışında hem de diğer ekonomik ilişkiler açısından en büyük ortağı Türkiye, 25 Nisan›da Şengal›i bombalayarak hem Kerkük›e bayrak asılmasına hem de referanduma dair görüşlerini ortaya koymuş oldu. Bu saldırıda 5 peşmergesini kaybeden KDP’nin faturayı PKK’ye kesme derdinde olması ise referandumda ulusaldan çok kendi çıkarlarını öne aldığını gösteriyor. 

Irak Kürdistan’ındaki güçlerin ortaklaşması, bağımsızlık referandumunun gerçekleşme ihtimalini yükseltse de küresel ve bölgesel güçlerle çıkarları ve onlarla girişilecek ilişkiler de bu sürecin gerçekleşmesinde önemli bir etken olacaktır. Bunların yanı sıra dört parçadaki Kürt halkının mücadelesi de bağımsızlığın “niteliğini” belirlemeye devam edecektir. 

1 Şubat 2017 Çarşamba

AKP/Ordu ‘Kapı’dan mı Dönecek?

(Toplumsal Özgürlük, Şubat 2017 sayısı)

15 Temmuz darbe girişiminin kırkı çıkmadan başlatılan Fırat Kalkanı operasyonunda hayaller ve gerçeklerin uyuşmazlığı, gözlerden saklanamaz hale geldi. Halep rüyası ile yola çıkan Türk ordusu ve padişahların isimlerinden türetilmiş “tugaylar”, 3 aydır el-Bab ( Bab Arapça kapı anlamına geliyor) önlerinde tıkanıp kalmış durumda. 

Hayaller Halep ve Rakka gerçekler “Kapı” 

15 Temmuz öncesinde defalarca Suriye’ye görülmekten söz edilmiş, fakat hem bazı generallerin direnmesi hem de siyasal konjonktürden kaynaklı cesaret edilememişti. 15 Temmuz ertesinde ise generallerin tasfiyesi ve oluşan siyasi ortam operasyonun gerçekleşmesini sağladı. Darbenin ilk saatlerinde hükümete bağlılığını açıklayan Zekai Aksakallı’nın komutanlığında başlayan operasyonda ordu, IŞİD’in Cerablus ve Dabık’tan çekilmesinden kaynaklı “ hızlı “ ilerledi, fakat el-Bab’da “kapıya” tosladı. 

Bu toslama öncelikle darbe tasfiye sonrasında ordunun savaşma gücündeki büyük kaybı ortaya koyuyor. Yüzlerce hava saldırısı ve her gün öldürülen onlarca IŞİD’liye rağmen el-Bab’ın alınamaması, NATO’nun en güçlü ordularından biri olmakla övünen ve her türlü teknolojik teçhizata sahip ordunun IŞİD çeteleri karşısındaki çaresizliğini gösteriyor. 

Öte yandan operasyon planına gore 3 ayda el-Bab, yine 3 ayda Menbic ve son olarak 3 ayda Halep ve Rakka’nın fethinin hedeflenmesi, komuta kademesinin gerçeklerle bağlantısının ibret verici bir vesikası olma niteliğini taşıyor. 

Oyun kuruculuktan kurulan oyuncağa 

Yeni Osmanlı olma rüyasının getirdiği Ortadoğu’da oyun kurucu olma hevesini her fırsatta ortaya koymaya çalışan AKP/Erdoğan iktidarı için operasyon önemli bir fırsat. Fakat operasyonun başlamasında iktidarın hamlesi ve iradesi önemli olsa da, özellikle Rusya ve ABD’nin onayı operasyonun gerçekleşmesini sağladı. Bu yüzden operasyonun gidişatını belirleyen ana etmen AKP/ Erdoğan’dan çok bu iki gücün iradesidir. 

Nitekim operasyonu hedefinin Esad’ı devirmek olduğunu söyleyen Erdoğan’ın Putin’in telefonu sonrasında çark etmesi bunun bir göstergesi. Diğer yandan ABD’nin de iktidarın “sonrasındaki hedefimiz Menbic” açıklamasını uzay boşluğunda bir sedaya dönüştürmesi de bir başka gösterge. 

ABD ve Rusya, Suriye’deki savaşta Türkiye’yi kendi çizgilerine çekmek için kimi tavizler vermekle birlikte belli bir sınır da çizmiş durumlar. Türkiye’nin alacağı pozisyon da bu iki gücün pazarlıkları sonucunda “kuruluyor”. 

Son gelişmeler doğrultusunda Suriye ordusunun El-Bab’a ilerleyerek kasabanın sınırlarına ulaşmış olması, Türkiye’ye çizilen sınırın “kapıdan” yani el-Bab’dan gerisi olduğu görülüyor. Bununla birlikte AKP/Erdoğan/Ordu’nun son bir hamleyle bu sınırı bozma çabası devam ediyor, ama ciddi bir sonuç alınamamış durumda. Hem ordunun gücündeki kayıp, hem de Suriye’de ABD ve Rusya’nın çizdiği oyuna tabi olma durumu AKP/Erdoğan/Ordu’nun hayallerini baltalıyor. 

Dolayısıyla “Mercidabık” havasıyla başlayan operasyonun “İzmir Marşı” ile sonlanma olasılığının büyük bir ihtimal olduğu ufukta görülüyor. 

1 Ocak 2017 Pazar

Reina Saldırısı “Frankenstein”in Dönüşü

(Toplumsal Özgürlük, Ocak 2017 sayısı)

IŞİD, kanlı Reina saldırısı ile savaşı Türkiye’de sürekli hale getireceğinin ilk işaretini vermiş oldu. Uzun zamandır “özel” olarak seçilmiş hedeflere “belirli” aralıklarla saldıran IŞİD, yine “özel” bir hedefe saldırdı. Fakat Türkiye’deki sempatizanlarına işaret fişeği olacak bir saldırı ile bunu gerçekleştirmesi bir tesadüf değil. 

IŞİD Türkiye’ye yöneliyor 

“İslam Devleti”ni ilan ettiğinden bu yana Müslümanları topraklarına çağıran IŞİD, bu doğrultuda 5 Haziran Diyarbakır, 20 Temmuz Suruç, 10 Ekim Ankara katliamlarıyla Kürt halkına, Alevilere ve devrimcilere yapılan saldırılarla “gücünü” ortaya koyarak “müminlerin” hayal ettikleri hilafeti kendisinin uygulayabileceğini göstermeye çalıştı. Fakat Kobane direnişiyle IŞİD’in geriletilmeye başlanması, sonrasında hem Suriye’de hem de Irak’ta toprak kayıpları, şimdi ise Musul ve Rakka operasyonlarıyla yolun sonu gözükmeye başladı. Bu durum IŞİD’in belli bir alana sıkışmasıyla birlikte, sıkışmayı aşmak için yeni bölgelere yöneleceğini de gösteriyor. Buna uygun olarak “yeni” bölgeler için ideal adayların ilk sırasında Türkiye geliyor. Son üç yıl içinde IŞİD’in kontrol ettiği bölgelere Türkiye’den gidip gelen insan sayısının toplamda 10 bine yaklaştığı ve 1800’e yakın kişinin de Suriye’de savaş eğitimi almış olduğu göz önünde tutulduğunda IŞİD’in Türkiye’yi neden ilk sıraya aldığı görülebilir. 

Bununla birlikte IŞİD’in Türkiye’de tutunabilmesi için bu güçlerin yanı sıra toplumsal bir tabana ve etkililiğe sahip olması gerekiyor. Bu yüzden Reina saldırısı oldukça önem taşıyor. IŞİD bu saldırıyla toplumsal tabanına moral vermekle birlikte, Türkiye’deki İslamcı kitleleri yanına çekmeyi hedefliyor. 

Frankensteinların Dönüşü 

Reina saldırısı sonrası gösterilen kimi “oh olsun”cu tepkiler IŞİD’in hedefinin boşuna olmadığının göstergesi. Bunda yeni yılın gelişini eğlenerek kutlamak isteyenleri, “Noel” ile Yılbaşı’nı birleştirerek nefret söylemleriyle düşman gösteren Diyanet’ten Alperen Ocakları’na kadar uzanan aparatların payı oldukça büyük. Öte yandan neoliberal düzeninin uygulayıcısı AKP hükümetleri, hem iktidarını korumak hem de yoksul Müslümanlar üzerindeki ideolojik meşruiyetini sağlamak için eğip bükmekten imtina etmediği garabet “İslam” anlayışı da bu tip “Frankenstein”ların yetişmesine zemin hazırlıyor. Karlov suikastını gerçekleştiren polisin El-Nusra üyesi çıkması da sadece IŞİD’in değil, Suriye’de palazlanan diğer cihatçı çetelerin de bu zemine yöneldiğini ortaya koyuyor. Dolayısıyla Suriye’de ve Irak’ta giderek sıkışan ve kaybeden cihatçı çetelerin sadece kayıplarını telafi etmek için değil kendi varlıklarını, güçlerini ortaya koyacak eylemleri için de Türkiye’ye yöneleceği görülüyor. Bu yüzden Reina saldırısı, “Frankenstein”ların giderek kendi gündemlerini ve isteklerini gerçekleştirmeye çalışmak için yaratıcıları olan Dr. Victor Frankenstein’ın kontrolünden çıkabileceklerini gösteriyor. 

Türkiye, ABD-Rusya Çatışmasının “Nesnesi”

(Toplumsal Özgürlük, Ocak 2017 sayısı)

Türkiye, ABD ve Rusya arasında süregelen gerilim, Büyükelçi Karlov suikastıyla birlikte yeni bir eşiğe ulaşmış oldu. Bu eşik, bir yandan hamlelerin daha açıktan, daha sert ve daha etkili olacağı bir zemine yol açarken, diğer yandan da ilişkilerin boyutlarını da değiştirmiş oldu. 

İnisiyatif Rusya’da 

24 Kasım 2015’te Rus uçağının düşürülmesi ile birlikte dip noktasına varan TürkiyeRusya ilişkileri, 2016 Haziran ayındaki görüşmeler ve ardından 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında Rusya’nın sergilediği tavırlarla tekrardan ivmelenmişti. Halep’in boşaltılması, ekonomik alandaki kimi kısıtlamaların kaldırılması gibi konularda varılan anlaşmalarla ilişkilerde ikinci bahar yaşanmaya başlanmıştı ki, Büyükelçi Karlov suikastı gerçekleştirildi.

Karlov suikastı, kısmen dengede olan ilişkide inisiyatifin Rusya’ya geçmesine neden oldu. Rus haber ajansı Sputnik’in iddiasına göre suikastı gerçekleştiren Mevlüt Mert Altıntaş’ın, Türkiye’nin Halep’ten çıkarmaya çalıştığı gruplarından biri olan Fetih el Şam (eski adıyla El Nusra) üyesi olması, Türkiye›nin inisiyatifi Rusya’ya kaptırmasını sağladı. Dolayısıyla Atlantik Bloku’na (ABD-AB) karşı blöf unsuru olarak kullanılan Rusya kozu, artık sürüklenmeye neden olan kemende dönüşmüş oldu. 

Rusya ise bu kozu ilk olarak Suriye konusunda değerlendirmeye yöneldi. Rusya, İran ve Türkiye ile birlikte Moskova Deklarasyonu’nu açıklayıp Astana Görüşmeleri sürecini başlatarak Suriye cephesindeki gücünü pekiştirmiş oldu. 

Türkiye’nin Atlantik Bloku’na ekonomik-askeri bağlılığının farkında olan Rusya, Türkiye›yi kendi hattına çekmekten çok, politikalarını gerçekleştirmek için gücünden ve konumdan faydalanmaya yönelmiş durumda. Çünkü Rusya, hem askeri hem de ekonomik açıdan Türkiye’yi kapsayamayacağının farkında. Böylece Rusya Türkiye’nin blöflerini görerek, hem Atlantik Bloku’nda kimi çatlaklar sağlamaya hem de Türkiye’nin açtığı ama dolduramadığı boşlukları (Suriye gibi), onun gücünden de yararlanarak, elde etmeye çalışıyor. 

ABD’nin sopaları 

15 Temmuz darbe girişimi ile sonrasındaki Fethullah Gülen’in iadesi üzerinden gerilen ABDTürkiye ilişkileri, Fırat Kalkanı operasyonuyla birlikte daha da “kötü” bir hal almış durumda. AKP’ye yakın medyada giderek artan ABD’ye yönelik tepkiler aleni ve üst perdeden dile getiriliyor. Fakat bu gürültü patırtıya rağmen ABD ne Fırat Kalkanı operasyonuna Türkiye’nin istediği desteği veriyor ne de Rakka’ya yürüyen Demokratik Suriye Güçleri’ne (DSG) yardımını kesiyor. Bununla birlikte doların engellenemeyen yükselişi, ekonomik krizin giderek derinleşmesi, ABD’nin iknadan çok birkaç “sopa” ile yola getirmeye çalıştığı görülüyor. 

Türkiye, gerek içeride gerekse dışarıda yaşadığı denge ve güç kayıplarını daha fazla saldırarak aşmaya çalışmaya devam ediyor. Bu dengesizlik ve güçsüzlük durumunu ise, kapitalizmin artık içinde çıkılamayacak olan yapısal krizinin etkisiyle ortaya çıkan emperyalist bloklar arasındaki savaşımdan alacağı kırıntılarla karşılamayı umuyor. 

Fakat içeride ve dışarıda çarpılan duvarlar ile birlikte Karlov suikastıyla ulaşılan yeni eşikte Türkiye, ABD ve Rusya arasındaki savaşta bir güç olmaktan, bu savaşın gerçekleştiği bir zemin seviyesine düşmüş durumda. Sonuç olarak Türkiye’nin iki eksen arasında yönünü çıkarına göre belirlemeye çalışan “özne” olmaktan çok, eksenlerin üzerinde hesaplaştığı bir nesne olmaya doğru ilerlediği görülüyor. 


Encomienda'dan Luther'e: Parsellenmiş İktidar ve Direniş Doktrini

Encomienda, İspanya'nın Amerika kıtasında kurduğu ve yerlilerin dinî eğitim ile koruma karşılığında encomenderoya haraç ödeyerek çalıştı...