2 Aralık 2017 Cumartesi

Kerkük “Molasına” Rağmen Irak’ta Çekişme Devam

(Toplumsal Özgürlük, Aralık 2017 sayısı)

Nisan 2018’deki seçimlere yönelik hamleler, Kürdistan bağımsızlık referandumu ve Havice’nin IŞİD’ten temizlenmesi Irak içindeki hareketliliği yükseltmişken, Kerkük’e yapılan operasyon gerilimin giderek yükselmesini sağladı. 

Ordu ile Haşdi Şabi’nin “birlikteliği” 

Irak ordusu ile çoğunluğunu Şii güçlerin oluşturduğu Haşdi Şabi’nin birlikte gerçekleştirdiği operasyonla Kerkük tekrardan Irak devletinin kontrolüne geçti. Bununla birlikte Irak ordusu ve Haşdi Şabi, Peşmergelerin 2014’te kontrol altına aldığı bölgelerin çoğunu da (Mahmur ve Şengal hariç) ele geçirdi. ABD tarafından eğitilip silahlandırılan Irak ordusu ile İran tarafından onlarca Şii grubun bir araya getirilip silahlandırılmasıyla oluşan Haşdi Şabi’nin birlikte bu operasyonu gerçekleştirmesi önemli bir dönüm noktası. Daha önce IŞİD’e karşı yapılan operasyonlarda kısmi birliktelik sağlanmış, şehir ve kasaba merkezlerine Irak ordusu girerken Haşdi Şabi kırsalda kalmıştı. Böylece Irak ordusunun birinci keman olma konumu korunmuştu. Fakat Haşdi Şabi’nin Kerkük merkezine girmesiyle Irak ordusu ikinci keman olmuş oldu ve bu bir “ordunun” kabul edebileceği bir konum değil.

Öte yandan bu iki silahlı gücün arkasındaki siyasi güçler, her ne kadar çekişmelerine Kerkük’te «mola» vermiş olsalar da Irak’ın genelinde farklı amaçlara sahipler. Ve bu amaçların farklılığı, Nisan 2018’deki seçimler yaklaştıkça Irak ordusu-Haşdi Şabi birlikteliğinin çatırdama ihtimalinin yüksek olduğunu gösteriyor. 

İran-ABD çekişmesi devam ediyor 

Bölgedeki siyasi ve ekonomik nüfuzu büyüyen İran, özellikle Irak’taki hegemonyasını askeri güçle korumak istiyor. Kerkük operasyonunda Haşdi Şabi’nin ön plana çıkması da bunun işareti. Son dönemde Sadr’ın başını çektiği Şii liderlerin İran’a alternatif olarak Suudi Arabistan gibi Sünni Arap devletlerine yönelmesine karşılık, İran Haşdi Şabi “sopasını» gösteriyor. 

Ayrıca İran, Irak’ın çoğunluğunu oluşturan Şiileri kendisinin (yani Haşdi Şabi’nin) koruyabileceğini pratikte göstererek seçimlerde tekrardan Maliki’nin kazanmasını sağlamaya çalışıyor. 

Daha önce şiddetle eleştirdiği Haşdi Şabi’nin Irak’ın «resmi» güçlerinden biri olduğunu söyleyen Irak Başbakanı İbadi de seçimler öncesinde Şiilerin desteğini kaybetmemeyi istiyor. Bu yüzden Haşdi Şabi’yi “meşru” gören İbadi, ABD’nin de desteğiyle iktidarını korumak istiyor. Nitekim ABD’nin de Kerkük operasyonuna “sessiz” kalmasının ardından yatan nedenlerden biri de İbadi’nin iktidarda kalmasını sağlamak. ABD böylece Irak’taki İran nüfuzunu sınırlayıp, uzun vadede Irak ordusunun gücünü de arttırarak Haşdi Şabi ve İran’ın nefesini kesmeyi hedefliyor. 

Sadr çalışmalarına devam ediyor 

Nisan 2018’deki seçimlerin çalışmasına erkenden başlayarak bütün kesimleri etrafında birleştirmeye çalışan Mukteda Sadr da Kerkük operasyonuna “desteğini” sundu. “Küçük Irak olan Kerkük’ün barışçıl yaşama örnek olmasını istiyoruz” diyerek Irak kimliğini vurgulamayı sürdüren Sadr, İbadi’nin ardından Ürdün’ü de ziyaret ederek İran’a karşı ittifak alanını genişletiyor. 

Iraklı güçlerle bölgesel güçlerin Irak üzerindeki hamleleri devam ederken yoksulluk ve savaş halkın canını bezdirmeye devam ediyor. Seçimler yaklaştıkça, yoksulluğu ve savaşın acılarını çeken Irak halkının eylemi, siyasi güçlerin hamlelerinden daha çok belirleyici olacak. 

Suudilerin Yeni Prensi

(Toplumsal Özgürlük, Aralık 2017 sayısı)

Ortadoğu’nun en kifayetsiz muhteris ülkesi Suudi Arabistan, yaptığı iç ve dış operasyonlarla hem sarsıyor hem de sarsılıyor. Riyad merkezli sarsıntılar Ortadoğu’da yanan ateşin daha da harlanmasına neden olmakla birlikte yeni bir tarihsel dönemin açılmasının da önünü açıyor. 

Önce iç temizlik 

Ortadoğu’da uzun zamandır uyguladıkları politikalardan kayda değer bir sonuç alamayan Suudiler, yeni bir hamle daha yapabilmek için iç temizliğe yöneldiler. Ülke içinde tek iktidar odağı yaratmaya yönelen Suudi Kral Selman bin Abdülaziz; 21 Haziran 2017’de yayınladığı kararname ile birinci Veliaht Prens Muhammed bin Nayif ’in yerine, oğlu İkinci Veliaht Prens Muhammed bin Selman’ı getirdi. Prens Muhammed bin Selman, yolsuzluk adı altında düzenlenen operasyonda 11 prens, dört aktif bakan ve 34 eski bakanı tutukladı. Önemli askeri birliklere komutanlık edenlerin de tutuklandığı bu operasyonla birlikte olası bir askeri darbenin önünü kesildi. Bu arada tutuklananların servetine de göz dikmiş çünkü bu operasyon tutuklananların malvarlığına el koyma hakkını da vermekte ve tutuklananların serveti 800 milyar dolara yakın. 

“Reformların” sebebi ekonomik 

Yemen’deki savaş, Suriye’de desteklenen cihatçılar ve petrol fiyatlarının düşüşü nedeniyle bütçe açığı veren Suudi ekonomisini bu talanla düzeltmeyi hedefleyen Muhammed bin Selman, “reformlara” da hız verdi. Kadınlara araba kullanma hakkı ve Vahhabilik’ten Ilımlı İslam’a geçiş gibi “reformlar” sunan Muhammed bin Selman, böylece “demokrat-modern” Batı sermayesinin yatırımlarını çekmeye çalışıyor. 

Bu “reform” hamlelerinden bir diğeri de dünyanın en büyük petrol şirketi Saudi Aramco’yu borsaya açmak. 1 günlük geliri 600 milyon dolardan fazla olan ve piyasa değeri 2 trilyon doları bulan şirketin yüzde 5’inin borsaya açılması planlanıyor. Bu açılışla birlikte, Suudi Arabistan’ın finans-kapitalin sömürü mekanizmasına daha fazla eklemlenmesi hedefleniyor. 

Lübnan hedefte 

İçerideki temizlikte «başarılı» olan Prens yönünü dışarıya çevirdi.

Suudilerin parasıyla zenginleşen  ve Lübnan’ın başına geçen Haririlerin son varisi olan Lübnan Başbakanı Saad Hariri, Şam’a büyükelçi atadı ve İran’ın dini lideri Ali Hamaney’in danışmanı ile görüşmeler gerçekleştirdi. Fakat tüm bu hamleler nedeniyle istifa yollarının taşlarını döşedi ve en nihayetinde Riyad’da istifa etmek zorunda kaldı. 

Hariri’nin istifa nedeni olarak İran ve Hizbullah’ı göstermesi Suudilerin Lübnan üzerinden İran’la hesaplaşmaya gideceğini gösteriyor. 

Bunlarla birlikte İsrail’in 100 savaş uçağı ile tatbikat yapması, Hariri’nin istifası öncesinde Trump’ın damadı Jared Kurshner’in Riyad’ı ziyaret etmesi, Trump’ın yolsuzluk operasyonlarını desteklemesi, Suudi-ABD-İsrail ortaklığında bir operasyonun hazırlığını işaret ediyor. 

Fakat Husilerin Riyad’a attığı füze, Suriye’de güç ve tecrübe kazanan Hizbullah ve İran bu operasyonun o kadar kolay gerçekleşemeyeceğinin bir göstergesi. İçeride saray darbeleri ve ekonomik darboğaz, dışarıda ise savaştan savaşa atlayan Suudi Arabistan; gösterişli pazılarının aksine büyük bir kırılganlık taşıyor İç ve dış operasyonlar ise despotluğun kırılmaya doğru hızla sürüklenmesini sağlıyor. 

Vergilerle Sermayenin Değirmeni Dönüyor!

(Toplumsal Özgürlük, Aralık 2017 sayısı)

Kamu kurumlarının en güzel köşelerini verginin önemi ile ilgili sözler kaplasa da, vergi; alıcısı devletten çok sermayenin can simidi olmaya devam ediyor. Türkiye burjuvazisi, devleti aracı olarak kullanarak vergi silahıyla talanını ve yağmasını büyütmeyi hedefliyor. 

Tepki geri adım arttırdı 

Hükümet tarafından açıklanan ve 2018-2020 yıllarını kapsayan Yeni Orta Vadeli Program, vergi artışlarıyla dikkat çekti. Bu programa göre otomobillerden alınan Motorlu Taşıt Vergisi (MTV) 2018’den itibaren yüzde 40 artırılırken, şans oyunlarından alınan vergi iki kat artırılarak yüzde 20’ye yükseltildi. Ayrıca sigara kâğıdından Özel Tüketim Vergisi (ÖTV) alınılması öngörülürken, gelir vergisi tarifesinde üçüncü dilimde bulunan emekçilerin maaşlarından alınan doğrudan vergi oranı yüzde 27’den yüzde 30’a çıkarılıyor. 

Yapılan vergi artışlarına gelen tepkiler üzerine MTV’deki artış yüzde 25’e çekilirken, elde edilecek gelirin büyük kısmının Savunma Sanayi Fonu’na aktarılacağı ifade edilerek “Vatan-Millet-Sakarya” söylemiyle bu tepkiler dindirilmek isteniyor. 

Dolaylı vergiler artıyor 

Askeri harcamalar bahane edilse de vergi artışının esas nedeni “bütçe açığı”. Askeri harcamaların yanı sıra 16 Nisan referandumu sürecinde devletin kesesinden hesapsızca saçılan paralar, Diyanet ve Ak Sarayın bitmeyen giderleri, devasa bir bütçe açığına neden oldu. Öyle ki 2017 için öngörülen 47,5 milyar TL bütçe açığı, acilen çıkarılan torba yasayla 89,2 milyar TL’ye yükseltildi. Ve bu açığın kapatılması için bedeli ödeyecek olanlar ise üç kuruş birikimiyle otomobil alma hayali kuran, şans oyunlarıyla zenginliğe bir hamlede ulaşmak isteyen ve kaçak sigarayla derdini gidermeye çalışan emekçiler olacak. Nitekim devlet bütçesinin yükünün zengine mi fakire mi yıkıldığını gösteren doğrudan ve dolaylı vergi arasındaki oran Türkiye tarihinde görülmemiş düzeye ulaştı. Kazanç üzerinden alınan doğrudan verginin oranı yüzde 30 iken; et, süt, benzin, ekmek, elbiseden alınan dolaylı vergi yüzde 70. Örnek vermek gerekirse Almanya’da dolaylı vergi yüzde 28, doğrudan vergi yüzde 72; İngiltere’de dolaylı vergi yüzde 46, doğrudan vergi yüzde 54 oranında. 

1 hafta içinde benzine 25 kuruş (26 Ekim’de 9 kuruş, 31 Ekim’de 12 kuruş), motorine 31 kuruş (27 Eylül’de 13 kuruş 31 Ekim’de ise 18 kuruş) zam yapılması dolaylı vergi oranının giderek artacağını gösteriyor. 

Sermayenin kredisi de emekçiden 

Asıl tehlike ise kapıda bekliyor. Sermayenin kredi “ihtiyacını” karşılamak için devlet hazinesi kefil gösterilerek kurulan Kredi Garanti Fonu’ndan (KGF) 344 bin firma yararlandı ve KGF’deki hazine kefaleti 220 milyara yaklaşmış durumda. Fakat kredi alan 110 bin firmanın kredi skoru B’nin altında, yani bu firmalara verilen kredilerin geri dönüp dönemeyeceği (büyük ihtimalle dönmeyecek) muamma. 

Öte yandan Mart’ta kredi alanların 9 aylık ödemesiz dönemi Ocak ayında bitiyor ve Ocak’ta ödenmesi gereken kredilerin en az 50 milyar TL olduğu belirtiliyor, fakat bu miktarın ne kadarının geri döneceği de belirsiz. 

Büyüyen bütçe açıklarının yanı sıra sermayenin “ihtiyaç” duyduğu kredilerin yükü de emekçilere yıkılmış durumda. Krizden çıkışı emekçilerin cebine dadanmakta gören sermayeyi durduracak olan ise MTV’deki vergi oranını düşürten emekçilerin tepkisi olacaktır. 

KDP-KYB Düşerken Kürt Halkı Direnişi Yükseltiyor

(Toplumsal Özgürlük, Aralık 2017 sayısı)

Kürt halkının yıllardır beklediği bağımsızlık referandumu yüzde 72 katılımla 25 Eylül’de gerçekleşti ve katılanların yüzde 92,73’ü Kürdistan’ın bağımsızlığına “Evet” dedi. Fakat referandumun kırkı çıkmadan Irak ordusu ve Haşdi Şabi’nin tek kurşun atmadan Kerkük’e girdi. Böylece referandumun sonucunun hiçleşmesiyle birlikte Irak Kürdistan’ındaki siyasi güçler için büyük bir hezimet yaşandı. 

KDP-KYB gürledi peşmerge kaçtı 

Referandum öncesinde en önemli tartışma konularından birisi de Kerkük’ün referanduma katılıp katılmayacağı idi. Kürdistan Yurtseverler Birliği (KYB) üyesi Kerkük valisi Necmeddin Kerim, Kerkük’ün referanduma katılacağını açıklamıştı. Kürdistan Demokrat Partisi (KDP) lideri Mesud Barzani de “Kerkük Kürdistan’ın kalbidir” diyerek referandum sonrasında Irak ordusunun Kerkük’e girmeye çalışması durumunda Kürtlerin son ferdine kadar savaşacağını ilan etmişti. 15 Ekim’de Kerkük’e yönelen Irak ordusu ve Haşdi Şabi güçleri ise kenti çatışmadan ele geçirmekle kalmadılar, 2014’te KYB ve KDP güçlerinin aldığı yerlerinin büyük çoğunluğunu da ele geçirdiler. 

Suçlu kim? 

Kerkük’ün düşmesinden ve Peşmergelerin savaşmadan kaçmasından KDP ve KYB birbirlerini suçlamaktalar. Fakat kendi orduları, polisleri, istihbaratları olan bu güçlerin ulusal çıkardan çok grupsal çıkarları öne almaları, iki tarafın da suçlu olduğunu gösteriyor. KDP, IŞİD’le savaşmaktan yorgun düşen Irak ordusu ile Haşdi Şabi’nin Kerkük’e yürümeye cesaret edemeyeceğini veya yürüdükleri takdirde ABD’nin onları engelleyeceğini düşünmekteydi. Hatta Barzani ABD’nin Kerkük’e girmesinin kendi iktidarını korumaya alacağını hesaplayarak bu iki gücün Kerkük’e girmesini de içten içe istedi. Bu yüzden de ordunun Kerkük’te sadece K1 askeri üssüne dönmesini öneren hükümetin teklifini reddetti. Evdeki hesap çarşıya uymadı ama Barzani KYB’nin Kerkük’ten kaçmasını gerekçe göstererek Kürtleri koruyacak tek gücün kendisi olduğunu ileri sürüyor. Bu şekilde iktidarını korumaya çalışıyor. Kerkük’ü referanduma katarak ildeki ve Irak Kürdistanı’ndaki gücünü büyütmeyi hedefleyen KYB’nin ise İran’la anlaşmalı bir şekilde “çekildiği” görülüyor. 3 Ekim’de ölen Celal Talabani’nin taziyesine katılan İran Dışişleri Bakan Cevad Zarif ve mezarında dua eden Kasım Süleymani ile yapılan görüşmelerde KYB’nin ildeki gücünün korunması, ama Irak ordusunun kente hâkim olması konusunda anlaşıldığı görülüyor. Nitekim Kerkük’ten kaçarak KDP’ye sığınan eski vali Necmeddin Kerim’in yerine başka bir KYB’li Rizgar Ali atanmış durumda. 

Kürt halkı belirleyici 

İran örgütleyip silahlandırdığı Haşdi Şabi’nin Irak’ta güç kazanmasını sağladığı ve KYB ile KDP arasında ikilik yaratarak Kürdistan’ın bağımsızlığını “bir süreliğine” engellediği için “şimdilik” kazançlı çıktı. ABD ise yaklaşan Irak seçimlerinde İran yanlılarına karşı şimdiki Irak Başbakanı İbadi’nin güç kazanması ve çizilen çizginin dışına çıkan Barzani’ye “uyarı” vermek için Kerkük’ün düşüşüne ses çıkarmadı. Öte yandan Kürt halkı ise varoluş mücadelesini direnişi yükselterek devam ettiriyor. Diyala, Hanekin ve Kerkük’ün Kürt mahallelerinde sokaklara dökülerek Irak ordusu ve Haşdi Şabi güçlerini püskürten halk, Mahmur ve Şengal’de direnenlere de yüzünü çevirerek göstereceği direnişin ön belirtilerini ortaya koymuş durumda. 

2 Eylül 2017 Cumartesi

Irak’ta Yeni Dönem, Yeni Gelişmelere Gebe

(Toplumsal Özgürlük, Eylül Ekim 2017 sayısı)

Irak Kürdistanı’nın bağımsızlık referandumu, 2018 parlamento seçimleri ve IŞİD’in Musul ve Telafer’den silinmesi, Irak’ta yeni bir dönemin başlangıcını işaret ediyor. Bölgedeki ve ülkedeki siyasi güçler de bu yeni dönemde yerlerini alabilmek için sıraya dizildiler. Irak’ın yaklaşık yüzde 65’ini oluşturan Şiilerin önde gelen liderleri siyasi hareketliliğin başını çekiyorlar. 

Şii güçler Sünnileri kapsamaya çalışıyor 

2003 işgali sırasında ABD’ye karşı gösterdiği direnişle ön plana çıkan Mukteda el-Sadr, siyasi nüfuzuna ek olarak Haşdi Şabi milisleriyle Irak’ta askeri nüfuzunu da arttıran İran’ın etkisini sınırlama isteğinde. Bu yüzden Suudi Arabistan, Mısır ve Körfez ülkeleriyle ilişkilerini geliştirmeye çalışan Sadr, Arap-Irak kimliği üzerinden Sünnileri, Kürtleri ve komünistleri (Irak Komünist Partisi’nden Raid Fehmi’yi başbakanlığa aday göstereceği iddia ediliyor) kapsamaya çalışıyor. 

Şii dünyasında Kum havzasının giderek büyüyen etkisine karşın Necef ve Kerbela’nın etkisini korumaya çalışan dini lider Sistani ise, İran’ın gücünü gözeterek Sadr ve Abadi’yi “destekliyor”. Irak Başbakanı Haydar el-Abadi de, önceki başbakan şimdiki cumhurbaşkanı yardımcısı Maliki’nin tekrardan koltuğuna dönmesini engellemek için Sadr ile bir koalisyon kurma hazırlığında. 

Hedefler 

IŞİD’lileri Irak sınırındaki el-Bukemal’a gönderen Hizbullah›ı ve Haşdi Şabi›yi eleştiren Abadi’nin aksine bu iki silahlı grubu da destekleyen Maliki ise, İran’ın desteğiyle tekrardan başbakanlığı almayı amaçlıyor. 

Bir diğer Şii lider Ammar el-Hekim ise dedesinin liderliğinde İran’da kurulan Irak İslam Devrim Konseyi’nin başkanlığından istifa ederek Ulusal Hikmet Akımı isimli bir parti kurdu. Sadr gibi farklı kesimleri bir araya getirmeye çalışan el-Hekim, İran’la ilişkileri bozmadan Sünnileri kapsama taraftarı. 

Şii güçlerin İran konusundaki ayrışmaları giderek bölünmeye yol açsa da, Sünnilerin sistem içine çekilmesi konusunda ortaklaşıyorlar. Ninova gibi Sünni ağırlıklı bölgelerde Kürdistan’a katılmak için yapılan eylemler; Şii güçleri, İran›ın etkisini azaltıp Irak kimliğini öne çıkartmaya zorluyor. 

İran sert, Suudiler “yumuşak” oynuyor 

Sadr’ın Riyad’a gitmesi, Suudilerin “sertlikle” giremedikleri Irak’a “yumuşak” güçle girmek için için bir fırsat yaratmış oldu. Irak-Suudi Arabistan sınırlarının 27 yıl sonra açılmasıyla birlikte Suudiler, İran mallarının Irak pazarındaki etkisini kırarak, İran’ı ekonomik zarara uğratmayı ve Irak›ı ekonomik olarak Riyad›a bağlamayı planlıyor. 

Ayrıca Suudiler, Şiilerin yoğunlukta olduğu Bağdat ve Basra’da hastane, Necef ’te de konsolosluk açarak; hem İran’ın Şiiler üzerindeki etkisini kırmayı hem de kendi mezhepçiliğini örterek, Arap kimliği üzerinden nüfuzunu geliştirme amaçlıyor. 

Tahran, Suudilerin bu atağına karşılık olarak bir yandan İran yanlısı güçlerin Sünni açılımına destek veriyor diğer yandan Telafer’den sonra Havice’ye yönelen Haşdi Şabi aracılığıyla askeri güçler üzerindeki etkisini arttırıyor. 

Alan kapma savaşı 

Bölgedeki ve ülkedeki siyasi güçler IŞİD sonrası Irak’ta alan kapma savaşı sürdürürken; bu güçlerin yolsuzluk, yoksulluk ve çatışmalar gibi halkı bezdiren sorunları çözme kapasiteleri oldukça sınırlı. Buna karşılık sınırlı da olsa bu sorunlara karşı kısmi direnişler gerçekleştiren, köklü bir komünist-direnişçi geleneğe sahip olan Irak halkının göstereceği mücadele, yeni döneme şekil verecek en önemli etkenlerden biri olacaktır. 

Hesaplar Kürt Halkına Uyacak mı?

(Toplumsal Özgürlük, Eylül Ekim 2017 sayısı)

Yıllardır gündemden düşmeyen Kürdistan’ın bağımsızlığının oylanacağı referandum 25 Eylül’de gerçekleştirilecek. Gözler referandumdan çok, sonrasında olacaklara çevrilmiş durumda. 

İçerisi referandum sonrasına bakıyor 

Parlamentonun ikinci büyük gücü Goran Hareketi bir yandan referandumun ertelenmesini isterken diğer yandan Kürdistan Demokrat Partisi (KDP) ile görüşmelere de devam ediyor. Goran, halkın hayati sorunlarını gündeme getirerek diğer yandan referanduma doğrudan karşı çıkmayarak inisiyatifi 25 Eylül sonrasında KDP/Barzani’ye kaptırmayarak iktidara doğru yürüyüşünü hızlandırmayı amaçlıyor. 

Üçüncü büyük güç Kürdistan Yurtseverler Birliği (KYB) ise (KYB’li Necmettin Kerim’in valiliğini yürüttüğü Kerkük’ün il meclisinin referanduma katılma kararı almasının da gösterdiği gibi) referandum fırsatından yararlanıp Süleymaniye’nin yanına Kerkük’ü de katarak iktidarını büyütmek istiyor. KDP/Barzani ise referandumdan çıkacak “Evet”in getireceği meyvelere konsantre. KDP/Barzani referandumdan alacağı güç ve meşruiyetle parlamentoyu açıp iktidarını ve Barzani’nin başkanlığını kazanmayı hedefliyor. PKK’ye yakın olan Kürdistan Özgür Toplum Hareketi (KÖTH) ise bağımsızlık referandumunun Kürt halkının meşru hakkı olduğunu ifade etmekle birlikte, Barzani’nin siyasi mutabakatın oluşmadığı bir referandumla fiili iktidarını uzatmak istediğini ve referandumun halkın sorunları çözmek bir yana daha da arttıracağını belirterek Hayır için çalışacaklarını açıkladı. 

Dışarısı temkinli ve fırsatçı 

Türkiye, klasikleşen resmi açıklamalar bir yana bırakılırsa, bu sürecin bölgedeki tek müttefiki Barzani’yi güçlendireceğini görerek perde arkasından desteğini sunuyor. Öyle ki Türkiye ile Irak Kürdistanı arasındaki ticaret hacmi 2016’nın ilk 6 ayında 4 milyar dolarken, 2017’nin ilk 6 ayında 5 milyar dolara yükseldi.

İran resmi açıklamalarının yanı sıra Genelkurmay Başkanı'nı Ankara'ya gönderdi ve Goran ve KYB ile ilişkisini geliştirmeye yöneldi. Böylece İran Barzani’nin etrafını sararak bağımsızlığın önünü almaya çalışıyor.

ABD ise Irak’ın birliğinden yana olduğunu belirterek, referandumun ertelenmesi istedi. Öte yandan Barzani, Erbil’de kendisini ziyaret eden Savunma Bakanı James Mattis’in referanduma karşı olmadığını söyledi. ABD bu ikili tavrıyla Barzani’nin konumunu korumasına yardımcı olmakla birlikte, İran’ın Irak’ta artan nüfuzunu engellemek için ülkedeki etkisini kaybetmemeye çalışıyor. Rusya ise bu durumun Irak’ın “iç sorunu” olduğunu belirtip iki tarafı da ötelemeyerek Ortadoğu’ya yavaş ama güçlü şekilde yerleşme stratejisi doğrultusunda ilerliyor.

Referanduma açık destek veren tek ülke ise İsrail. Barzani’yle olan “ticari ilişkileri” ve “bağımsız” Kürdistan’ın bölgedeki güvenilir ve stratejik dost olabilme ihtimali, İsrail’i referandumu desteklemeye itiyor. 

Yaşam mücadelesi 

Bütün bunlarla birlikte Irak Kürdistanı’nda büyüyen yolsuzluk, derinleşen yoksulluk, elektrik kesintileri ve memurların maaşlarının ödenememesi gibi yaşamsal sorunlar dayanılamayacak noktada. Bu yüzden Kürt halkının insanca yaşam mücadelesi, yüzyıllardır mücadele ettiği bağımsızlık mücadelesiyle beraber ilerliyor. Dolayısıyla her halk kadar kendi kaderini belirleme hakkına sahip olan Kürt halkının “yaşam” mücadelesi, bağımsızlığa giden sürecin gidişatını da belirleyecek en önemli etken olacaktır. 

2 Temmuz 2017 Pazar

Suriye’de Çatışmalar Büyüyor

(Toplumsal Özgürlük, Temmuz 2017 sayısı)

6. yılını bitirmeye hazırlanan Suriye’deki savaşta çatışmasızlık ile çatışmanın bir aradalığı çatırdıyor. Geçtiğimiz aya nazaran artış kaydeden “sıcak savaş”, ibrenin bir aradalıktan çatışmanın egemenliğine doğru evrildiğini gösteriyor. 

Çatışmalar doğudan yükseliyor 

Astana görüşmeleri sonucunda dört çatışmasızlık bölgesi ilan edilmişti. Bu ilanın ardından taraflar Suriye’nin doğu bölgesine yönelerek, çöküş evresine giren IŞİD’ten toprak kapma savaşımına giriştiler. Ürdün sınırından kuzeye doğru ilerlemeye başlayan “muhalifler” Tanf kentine ve Irak sınırına vardılar.

Esad güçleri de aynı günlerde Karyatayn’dan doğuya doğru harekete geçtilerveTanf’inelegeçirilmesi üzerine daha kuzeydeki Tayyara bölgesine vararak Irak sınırına ulaştı. Böylece Esad güçleri hem İran’dan Suriye’ye uzanan bir koridor açtı hem de “muhalifleri” Suriye’nin güneydoğusundaki Ürdün-Irak sınırlarına bitişik bir bölgeye sıkıştırdı.

Fakat bu sıkıştırılmış bölgeye ABD ve İngiltere kendi özel kuvvetlerini yerleştirmiş ve üs kurmuş durumda. ABD ve “muhalifler” doğudaki yürüyüşleriyle Deyrezzor’a varmayı hedeflerken önleri kesilmiş olsa da çölde geniş bir bölge kazanmış oldular. Bu bölge ABD ve “muhaliflere” güçlerini konsolide etme ve ilerideki saldırılarını gerçekleştirme imkanını sağlamış oldu. 

Esad Deyrezzor’a yürüyebilecek mi? 

Öte yandan Esad güçleri Rusya’nın helikopter, füze ve “danışman” desteğiyle birlikte Halep’in doğusundan Rakka güney kırsalına, Palmira’nın kuzeybatısından zengin Arak petrol yataklarına ve Tayyara’nın kuzeyinden El Bukemal sınır kapısına yaklaşmış durumda. Böylece Esad, Suriye Demokratik Güçleri (SDG) Rakka’yı kuşatmış ve “muhalifler” de güneyde sıkışmışken üç taraftan ilerleyerek Deyrezzor’a ulaşmayı hedefliyor.

Esad bu hedefine ulaşarak doğuda hâkimiyetini tamamen sağlamayı ve böylece “çatışmasızlık” bölgelerine yoğunlaşmayı amaçlıyor. İran da Zülfikar füzesiyle Deyrezzor’u vurarak sahada daha “güçlü” bir şekilde var olarak Esad’a “yardımcı” olacağını vurguluyor. 

Bunlarla birlikte Deyrezzor’a ilerlerken SDG’ye saldırarak Rakka’ya güneyden girmeyi de test eden Esad, uçağının ABD tarafından düşürülmesi üzerine “şimdilik” bu yönden ilerlemesini durdurdu. Bu durum Esad’ın Deyrezzor’a ulaşmasına kolayca müsaade edilmeyeceğini gösteriyor. 

Çatışmasızlık çatırdıyor 

Çatışmasızlık bölgelerinden İdlib ve Hama’nın kuzeyinde sessizlik hâkimken; Faylak el Rahman ve Hay’at Tahrir el Şam (El Nusra’nın yeni adı) Doğu Guta’da, Ahrar uş Şam ise Dera’nın batısındaki Kuneytra’da saldırılarına tekrardan başladılar. Böylece cihatçı örgütler Astana veya Cenevre’de varılan kararların kendileri için “geçerli” olduğu sürelere de dikkat çekmiş oldular. 

ABD ve İngiltere’nin özel kuvvetleriyle saha inmesi, ABD’nin Esad’ın uçağını düşürmesi, İran’ın füze saldırısı, Rusya’nın Akdeniz’deki savaş gemilerinden fırlattığı füze sayısını ve saldırılara katılan asker ile helikopterlerini arttırması ile cihatçıların çatışmasızlığa “uymaması”, Suriye’de çatışmaların şiddetini daha da arttıracağı bir döneme girildiğine işaret ediyor. 

Encomienda'dan Luther'e: Parsellenmiş İktidar ve Direniş Doktrini

Encomienda, İspanya'nın Amerika kıtasında kurduğu ve yerlilerin dinî eğitim ile koruma karşılığında encomenderoya haraç ödeyerek çalıştı...