2 Ocak 2018 Salı

Neo-Osmanlıcılık Yeni Başlıyor!

(Toplumsal Özgürlük, Ocak 2018 sayısı)

Neo-Osmanlıcılık, iktidara geldiğinden bu yana AKP’nin politikalarına, iniş-çıkışlarla olsa da, yön veren en önemli düşünce olmayı sürdürüyor. Sözcüsü olduğu sermayenin yeni pazar ihtiyacının da iteklediği bu düşünce, şimdilerde AKP’nin içeride ve dışarıda yaşadığı krizler için de bir “kurtuluş” imkânı sunuyor. 

Kudüs hamaseti içeriye 

Man Adaları Belgeleri ve Rıza Zarraf ’ın itirafları ile içeride sıkışan AKP’nin imdadına Trump’ın Kudüs kararı Hızır gibi yetişti. Bu karara karşı gösterdiği tavırla “ümmetin lideri” olduğunu tekrardan gösterme şansı yakalayan Erdoğan, İslam İşbirliği Teşkilatı’nı (İİT) İstanbul’da topladı. Bolca tehdidinin, hamasetin havada uçuştuğu bu toplantıda İsrail’e yönelik herhangi bir yaptırım kararı alınmadı. 

Üstüne üstlük bir kahramanlık edasıyla Filistin Devleti’nin başkentinin Doğu Kudüs olduğu ilan edildi! 

Doğu Kudüs, Hamas’ından FHKC’sine bütün Filistin örgütlerin reddettiği, 1967 sınırlarını esas alan Filistin’in başkenti. Böylece bu karar, Mavi Marmara anlaşmasında fiilen kabul edilen, Kudüs’ün İsrail’in başkenti olduğu kararına giden yolda önemli bir eşiğin aşılması anlamına geliyor. Çünkü Batı Kudüs’ü işgal ederek ele geçiren İsrail’in bu işgalini tanıyıp “Bari Doğu Kudüs Filistinlilerin olsun» diyorsanız, yarın «aslında Kudüs’ün tamamı İsrail’indir” demenizin önündeki engel nedir? 

Dolayısıyla Kudüs hamasetinin dışarıdan çok içerideki “Müslüman hassasiyeti” yönelik bir içerik taşıdığı ortada. 

Ceddin deden, neslin baban 

Birleşik Arap Emirlikleri Dışişleri Bakanı Abdullah bin Zayed’in, Medine’deki kutsal emanetleri İstanbul’a getiren Fahreddin Paşa’yı hırsız olarak gösterip, Erdoğan’ın dedelerinin Müslüman Araplarla ilişkisi buydu diyerek attığı tweet Neo-Osmanlıcıları hareketlendiren bir diğer olay idi. 

Bu tweete karşı, son padişah Vahdettin’in teslim ol emrine rağmen Medine’yi terk etmeyen Fahreddin Paşa’yı ceddi olarak tanımlayan Erdoğan, “Sizin ceddiniz neredeydi?” diyerek BAE’nin en yakın müttefiki Suudların İngilizlerle işbirliğini hatırlattı. Böylece Erdoğan ABD-İsrail’le işbirliğini büyüten Suudilerle BAE’nin geçmişine vurgu yaparak hem Arap dünyasına ümmetin liderinin kim olduğunu göstermeyi hem de içeriye Suudi-BAE’ye karşı Katar’a verdiği desteği meşrulaştırmayı amaçlıyor. Tabi içeriye verilen “Osmanlı’ya karşı kurulan komplolar bize de kuruluyor” mesajı da cabası. 

Bitmeyen Suriye sevdası 

Şam’da namaz kılma ve Esad’ı devirme rüyası El-Bab’da küçük bir alan ve Afrin’de el-Nusra’ya tampon olmayla biten AKP/ Erdoğan, rüyadan uyanmak istemiyor. Son olarak Suriye’deki 15 “büyük” aşireti bir araya getirerek Arap ve Türkmen Aşiretleri Birliği’ni oluşturan AKP/Erdoğan önce Afrin’i, sonra Şam’a yönelik kutlu yürüyüşe devam etmek istiyor. 

Şchengen”e karşılık “Şamgen” vize serbesti ve “komşularla sıfır sorun” sloganıyla “yumuşak” başlayan Neo-Osmanlıcılık, Ortadoğu gerçeklerine çarptıkça giderek “sertleşiyor”. Böylece içeriye çözüm olarak sunduğu “sertliği”, eski Osmanlıyı aratmayacak bir Neo-Osmanlıcı “sertliği” yükselterek “kurtuluş”a erebileceğine inanan AKP/ Erdoğan’ın “ Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olma” olasılığı çok yüksek. 

“Güç İyi’nin, İyi de Sermayenin Yanında!”

(Toplumsal Özgürlük, Ocak 2018 sayısı)

Aylardır heyulası ortalıkta dolaşan Meral Akşener ve arkadaşlarının partisi, nihayet Ekim sonunda “İyi Parti” olarak kendisini görünür kıldı. 25 Ekim’de kuruluşunu gerçekleştiren İYİ Parti, medyatik söylemlerine devam ederken örgütlenme çalışmalarına da hız vermiş durumda. 

İyi Parti sahada 

İYİ Parti’nin Genel Başkanı Meral Akşener gezilerine Kürt illerinden; parti ise örgütlenmesine Batı’dan başladı.

“Bölge insanının” AKP ile HDP arasındaki bölünmüşlüğüne son vermeyi amaçladığını ve Diyarbakır’da “arkadaşları” olduğunu belirten Akşener, niyetini ortaya koymuş oldu. 90’lı yıllarda Mehmet Ağar’la birlikte faili meçhullerin bir numaralı sorumlusu olan Akşener’in “arkadaşları kim” cümle âlem bilmekte. Anlaşılan Akşener şimdi AKP’de toplaşan “eski dostlarını” kendi çevresine çağırarak, bölge insanına “eski günleri” vaat ediyor. İYİ Parti’nin Batı’da örgütlenmeye başlayarak 16 Nisan’da “Hayır” diyen MHP’lileri hemen kapsamayı, temelini sağlam atmayı hedeflediği görülüyor. Nitekim MHP dışından partiye gelen ilk ismin CHP’nin İzmir milletvekili Aytun Çıray olması; Antalya, Balıkesir, Adana ve Bursa gibi illerde yüzlerce kurucu üyeyle örgütlenilmesi bunun göstergesi. Akşener’in Doğu’daki gezileri ile Batı’daki hızlı örgütlenmeler; İYİ Parti’nin AKP’nin zayıfladığı bölgelerde güçlenip, sonrasında AKP’nin güçlü olduğu yerlere yöneleceğini gösteriyor. 

2019 hayalleri! 

İYİ Parti’nin bir diğer hamlesi 2019’daki Cumhurbaşkanlığı seçim üzerine... İYİ Parti yöneticisi Nuri Okutan 2. Tur’da ittifak öneriyor. 

Meral Akşener’in aday olması taktirde Erdoğan’ın ilk turda seçilemeyeceğini öngören Okutan, her partinin kendi adayını çıkarmasını ve ikinci turda Erdoğan’ın karşısındaki adayın desteklenmesini öneriyor. Bu öneriyle İYİ Parti’nin Meral Akşener’i “başkan” yapmayı planladıkları görülüyor. Bu plana göre Erdoğan’a karşı sağ ve merkez oyları toparlanarak Akşener ikinci tura kalacak; sonrasında da ölümü gösterip sıtmayı razı ederek demokrat-sol seçmenler Akşener’i tercih etmeye zorlanacak. Allah muvaffak etsin! 

Partinin değil sermayenin programı 

Öte yandan programını açıklayan İYİ Parti, Türkiye’yi dünyanın en büyük ilk 10 ekonomisine sokmak, kişi balına düşen milli geliri 14,500 dolara çıkarmak gibi burjuva partilerinin klasik vaatlerini sunmaktan çekinmiyor. Bunlarla birlikte İyi Parti, parlamenter sisteme dönmeyi de hedefleri arasına koyarak demokratlara bir parmak bal çalmayı da ihmal etmiyor. Emekçilere ise refahtan pay ve işsizliği yüzde 7’ye düşürmek dışında bir şey sunmayan İyi Parti, eğitim sistemini sermayeyle işbirliği içinde şekillendireceğini programında açıkça ifade ediyor.

Star Wars filmine “Güç İyi’nin yanında olsun” sloganıyla reklam veren İyi Parti’nin işçilere, emekçilere ve halklara umuttan çok kâbus sunduğu görülüyor.

Çünkü “Güç İyi’nin, İyi de sermayenin yanında!” 

2 Aralık 2017 Cumartesi

Kerkük “Molasına” Rağmen Irak’ta Çekişme Devam

(Toplumsal Özgürlük, Aralık 2017 sayısı)

Nisan 2018’deki seçimlere yönelik hamleler, Kürdistan bağımsızlık referandumu ve Havice’nin IŞİD’ten temizlenmesi Irak içindeki hareketliliği yükseltmişken, Kerkük’e yapılan operasyon gerilimin giderek yükselmesini sağladı. 

Ordu ile Haşdi Şabi’nin “birlikteliği” 

Irak ordusu ile çoğunluğunu Şii güçlerin oluşturduğu Haşdi Şabi’nin birlikte gerçekleştirdiği operasyonla Kerkük tekrardan Irak devletinin kontrolüne geçti. Bununla birlikte Irak ordusu ve Haşdi Şabi, Peşmergelerin 2014’te kontrol altına aldığı bölgelerin çoğunu da (Mahmur ve Şengal hariç) ele geçirdi. ABD tarafından eğitilip silahlandırılan Irak ordusu ile İran tarafından onlarca Şii grubun bir araya getirilip silahlandırılmasıyla oluşan Haşdi Şabi’nin birlikte bu operasyonu gerçekleştirmesi önemli bir dönüm noktası. Daha önce IŞİD’e karşı yapılan operasyonlarda kısmi birliktelik sağlanmış, şehir ve kasaba merkezlerine Irak ordusu girerken Haşdi Şabi kırsalda kalmıştı. Böylece Irak ordusunun birinci keman olma konumu korunmuştu. Fakat Haşdi Şabi’nin Kerkük merkezine girmesiyle Irak ordusu ikinci keman olmuş oldu ve bu bir “ordunun” kabul edebileceği bir konum değil.

Öte yandan bu iki silahlı gücün arkasındaki siyasi güçler, her ne kadar çekişmelerine Kerkük’te «mola» vermiş olsalar da Irak’ın genelinde farklı amaçlara sahipler. Ve bu amaçların farklılığı, Nisan 2018’deki seçimler yaklaştıkça Irak ordusu-Haşdi Şabi birlikteliğinin çatırdama ihtimalinin yüksek olduğunu gösteriyor. 

İran-ABD çekişmesi devam ediyor 

Bölgedeki siyasi ve ekonomik nüfuzu büyüyen İran, özellikle Irak’taki hegemonyasını askeri güçle korumak istiyor. Kerkük operasyonunda Haşdi Şabi’nin ön plana çıkması da bunun işareti. Son dönemde Sadr’ın başını çektiği Şii liderlerin İran’a alternatif olarak Suudi Arabistan gibi Sünni Arap devletlerine yönelmesine karşılık, İran Haşdi Şabi “sopasını» gösteriyor. 

Ayrıca İran, Irak’ın çoğunluğunu oluşturan Şiileri kendisinin (yani Haşdi Şabi’nin) koruyabileceğini pratikte göstererek seçimlerde tekrardan Maliki’nin kazanmasını sağlamaya çalışıyor. 

Daha önce şiddetle eleştirdiği Haşdi Şabi’nin Irak’ın «resmi» güçlerinden biri olduğunu söyleyen Irak Başbakanı İbadi de seçimler öncesinde Şiilerin desteğini kaybetmemeyi istiyor. Bu yüzden Haşdi Şabi’yi “meşru” gören İbadi, ABD’nin de desteğiyle iktidarını korumak istiyor. Nitekim ABD’nin de Kerkük operasyonuna “sessiz” kalmasının ardından yatan nedenlerden biri de İbadi’nin iktidarda kalmasını sağlamak. ABD böylece Irak’taki İran nüfuzunu sınırlayıp, uzun vadede Irak ordusunun gücünü de arttırarak Haşdi Şabi ve İran’ın nefesini kesmeyi hedefliyor. 

Sadr çalışmalarına devam ediyor 

Nisan 2018’deki seçimlerin çalışmasına erkenden başlayarak bütün kesimleri etrafında birleştirmeye çalışan Mukteda Sadr da Kerkük operasyonuna “desteğini” sundu. “Küçük Irak olan Kerkük’ün barışçıl yaşama örnek olmasını istiyoruz” diyerek Irak kimliğini vurgulamayı sürdüren Sadr, İbadi’nin ardından Ürdün’ü de ziyaret ederek İran’a karşı ittifak alanını genişletiyor. 

Iraklı güçlerle bölgesel güçlerin Irak üzerindeki hamleleri devam ederken yoksulluk ve savaş halkın canını bezdirmeye devam ediyor. Seçimler yaklaştıkça, yoksulluğu ve savaşın acılarını çeken Irak halkının eylemi, siyasi güçlerin hamlelerinden daha çok belirleyici olacak. 

Suudilerin Yeni Prensi

(Toplumsal Özgürlük, Aralık 2017 sayısı)

Ortadoğu’nun en kifayetsiz muhteris ülkesi Suudi Arabistan, yaptığı iç ve dış operasyonlarla hem sarsıyor hem de sarsılıyor. Riyad merkezli sarsıntılar Ortadoğu’da yanan ateşin daha da harlanmasına neden olmakla birlikte yeni bir tarihsel dönemin açılmasının da önünü açıyor. 

Önce iç temizlik 

Ortadoğu’da uzun zamandır uyguladıkları politikalardan kayda değer bir sonuç alamayan Suudiler, yeni bir hamle daha yapabilmek için iç temizliğe yöneldiler. Ülke içinde tek iktidar odağı yaratmaya yönelen Suudi Kral Selman bin Abdülaziz; 21 Haziran 2017’de yayınladığı kararname ile birinci Veliaht Prens Muhammed bin Nayif ’in yerine, oğlu İkinci Veliaht Prens Muhammed bin Selman’ı getirdi. Prens Muhammed bin Selman, yolsuzluk adı altında düzenlenen operasyonda 11 prens, dört aktif bakan ve 34 eski bakanı tutukladı. Önemli askeri birliklere komutanlık edenlerin de tutuklandığı bu operasyonla birlikte olası bir askeri darbenin önünü kesildi. Bu arada tutuklananların servetine de göz dikmiş çünkü bu operasyon tutuklananların malvarlığına el koyma hakkını da vermekte ve tutuklananların serveti 800 milyar dolara yakın. 

“Reformların” sebebi ekonomik 

Yemen’deki savaş, Suriye’de desteklenen cihatçılar ve petrol fiyatlarının düşüşü nedeniyle bütçe açığı veren Suudi ekonomisini bu talanla düzeltmeyi hedefleyen Muhammed bin Selman, “reformlara” da hız verdi. Kadınlara araba kullanma hakkı ve Vahhabilik’ten Ilımlı İslam’a geçiş gibi “reformlar” sunan Muhammed bin Selman, böylece “demokrat-modern” Batı sermayesinin yatırımlarını çekmeye çalışıyor. 

Bu “reform” hamlelerinden bir diğeri de dünyanın en büyük petrol şirketi Saudi Aramco’yu borsaya açmak. 1 günlük geliri 600 milyon dolardan fazla olan ve piyasa değeri 2 trilyon doları bulan şirketin yüzde 5’inin borsaya açılması planlanıyor. Bu açılışla birlikte, Suudi Arabistan’ın finans-kapitalin sömürü mekanizmasına daha fazla eklemlenmesi hedefleniyor. 

Lübnan hedefte 

İçerideki temizlikte «başarılı» olan Prens yönünü dışarıya çevirdi.

Suudilerin parasıyla zenginleşen  ve Lübnan’ın başına geçen Haririlerin son varisi olan Lübnan Başbakanı Saad Hariri, Şam’a büyükelçi atadı ve İran’ın dini lideri Ali Hamaney’in danışmanı ile görüşmeler gerçekleştirdi. Fakat tüm bu hamleler nedeniyle istifa yollarının taşlarını döşedi ve en nihayetinde Riyad’da istifa etmek zorunda kaldı. 

Hariri’nin istifa nedeni olarak İran ve Hizbullah’ı göstermesi Suudilerin Lübnan üzerinden İran’la hesaplaşmaya gideceğini gösteriyor. 

Bunlarla birlikte İsrail’in 100 savaş uçağı ile tatbikat yapması, Hariri’nin istifası öncesinde Trump’ın damadı Jared Kurshner’in Riyad’ı ziyaret etmesi, Trump’ın yolsuzluk operasyonlarını desteklemesi, Suudi-ABD-İsrail ortaklığında bir operasyonun hazırlığını işaret ediyor. 

Fakat Husilerin Riyad’a attığı füze, Suriye’de güç ve tecrübe kazanan Hizbullah ve İran bu operasyonun o kadar kolay gerçekleşemeyeceğinin bir göstergesi. İçeride saray darbeleri ve ekonomik darboğaz, dışarıda ise savaştan savaşa atlayan Suudi Arabistan; gösterişli pazılarının aksine büyük bir kırılganlık taşıyor İç ve dış operasyonlar ise despotluğun kırılmaya doğru hızla sürüklenmesini sağlıyor. 

Vergilerle Sermayenin Değirmeni Dönüyor!

(Toplumsal Özgürlük, Aralık 2017 sayısı)

Kamu kurumlarının en güzel köşelerini verginin önemi ile ilgili sözler kaplasa da, vergi; alıcısı devletten çok sermayenin can simidi olmaya devam ediyor. Türkiye burjuvazisi, devleti aracı olarak kullanarak vergi silahıyla talanını ve yağmasını büyütmeyi hedefliyor. 

Tepki geri adım arttırdı 

Hükümet tarafından açıklanan ve 2018-2020 yıllarını kapsayan Yeni Orta Vadeli Program, vergi artışlarıyla dikkat çekti. Bu programa göre otomobillerden alınan Motorlu Taşıt Vergisi (MTV) 2018’den itibaren yüzde 40 artırılırken, şans oyunlarından alınan vergi iki kat artırılarak yüzde 20’ye yükseltildi. Ayrıca sigara kâğıdından Özel Tüketim Vergisi (ÖTV) alınılması öngörülürken, gelir vergisi tarifesinde üçüncü dilimde bulunan emekçilerin maaşlarından alınan doğrudan vergi oranı yüzde 27’den yüzde 30’a çıkarılıyor. 

Yapılan vergi artışlarına gelen tepkiler üzerine MTV’deki artış yüzde 25’e çekilirken, elde edilecek gelirin büyük kısmının Savunma Sanayi Fonu’na aktarılacağı ifade edilerek “Vatan-Millet-Sakarya” söylemiyle bu tepkiler dindirilmek isteniyor. 

Dolaylı vergiler artıyor 

Askeri harcamalar bahane edilse de vergi artışının esas nedeni “bütçe açığı”. Askeri harcamaların yanı sıra 16 Nisan referandumu sürecinde devletin kesesinden hesapsızca saçılan paralar, Diyanet ve Ak Sarayın bitmeyen giderleri, devasa bir bütçe açığına neden oldu. Öyle ki 2017 için öngörülen 47,5 milyar TL bütçe açığı, acilen çıkarılan torba yasayla 89,2 milyar TL’ye yükseltildi. Ve bu açığın kapatılması için bedeli ödeyecek olanlar ise üç kuruş birikimiyle otomobil alma hayali kuran, şans oyunlarıyla zenginliğe bir hamlede ulaşmak isteyen ve kaçak sigarayla derdini gidermeye çalışan emekçiler olacak. Nitekim devlet bütçesinin yükünün zengine mi fakire mi yıkıldığını gösteren doğrudan ve dolaylı vergi arasındaki oran Türkiye tarihinde görülmemiş düzeye ulaştı. Kazanç üzerinden alınan doğrudan verginin oranı yüzde 30 iken; et, süt, benzin, ekmek, elbiseden alınan dolaylı vergi yüzde 70. Örnek vermek gerekirse Almanya’da dolaylı vergi yüzde 28, doğrudan vergi yüzde 72; İngiltere’de dolaylı vergi yüzde 46, doğrudan vergi yüzde 54 oranında. 

1 hafta içinde benzine 25 kuruş (26 Ekim’de 9 kuruş, 31 Ekim’de 12 kuruş), motorine 31 kuruş (27 Eylül’de 13 kuruş 31 Ekim’de ise 18 kuruş) zam yapılması dolaylı vergi oranının giderek artacağını gösteriyor. 

Sermayenin kredisi de emekçiden 

Asıl tehlike ise kapıda bekliyor. Sermayenin kredi “ihtiyacını” karşılamak için devlet hazinesi kefil gösterilerek kurulan Kredi Garanti Fonu’ndan (KGF) 344 bin firma yararlandı ve KGF’deki hazine kefaleti 220 milyara yaklaşmış durumda. Fakat kredi alan 110 bin firmanın kredi skoru B’nin altında, yani bu firmalara verilen kredilerin geri dönüp dönemeyeceği (büyük ihtimalle dönmeyecek) muamma. 

Öte yandan Mart’ta kredi alanların 9 aylık ödemesiz dönemi Ocak ayında bitiyor ve Ocak’ta ödenmesi gereken kredilerin en az 50 milyar TL olduğu belirtiliyor, fakat bu miktarın ne kadarının geri döneceği de belirsiz. 

Büyüyen bütçe açıklarının yanı sıra sermayenin “ihtiyaç” duyduğu kredilerin yükü de emekçilere yıkılmış durumda. Krizden çıkışı emekçilerin cebine dadanmakta gören sermayeyi durduracak olan ise MTV’deki vergi oranını düşürten emekçilerin tepkisi olacaktır. 

KDP-KYB Düşerken Kürt Halkı Direnişi Yükseltiyor

(Toplumsal Özgürlük, Aralık 2017 sayısı)

Kürt halkının yıllardır beklediği bağımsızlık referandumu yüzde 72 katılımla 25 Eylül’de gerçekleşti ve katılanların yüzde 92,73’ü Kürdistan’ın bağımsızlığına “Evet” dedi. Fakat referandumun kırkı çıkmadan Irak ordusu ve Haşdi Şabi’nin tek kurşun atmadan Kerkük’e girdi. Böylece referandumun sonucunun hiçleşmesiyle birlikte Irak Kürdistan’ındaki siyasi güçler için büyük bir hezimet yaşandı. 

KDP-KYB gürledi peşmerge kaçtı 

Referandum öncesinde en önemli tartışma konularından birisi de Kerkük’ün referanduma katılıp katılmayacağı idi. Kürdistan Yurtseverler Birliği (KYB) üyesi Kerkük valisi Necmeddin Kerim, Kerkük’ün referanduma katılacağını açıklamıştı. Kürdistan Demokrat Partisi (KDP) lideri Mesud Barzani de “Kerkük Kürdistan’ın kalbidir” diyerek referandum sonrasında Irak ordusunun Kerkük’e girmeye çalışması durumunda Kürtlerin son ferdine kadar savaşacağını ilan etmişti. 15 Ekim’de Kerkük’e yönelen Irak ordusu ve Haşdi Şabi güçleri ise kenti çatışmadan ele geçirmekle kalmadılar, 2014’te KYB ve KDP güçlerinin aldığı yerlerinin büyük çoğunluğunu da ele geçirdiler. 

Suçlu kim? 

Kerkük’ün düşmesinden ve Peşmergelerin savaşmadan kaçmasından KDP ve KYB birbirlerini suçlamaktalar. Fakat kendi orduları, polisleri, istihbaratları olan bu güçlerin ulusal çıkardan çok grupsal çıkarları öne almaları, iki tarafın da suçlu olduğunu gösteriyor. KDP, IŞİD’le savaşmaktan yorgun düşen Irak ordusu ile Haşdi Şabi’nin Kerkük’e yürümeye cesaret edemeyeceğini veya yürüdükleri takdirde ABD’nin onları engelleyeceğini düşünmekteydi. Hatta Barzani ABD’nin Kerkük’e girmesinin kendi iktidarını korumaya alacağını hesaplayarak bu iki gücün Kerkük’e girmesini de içten içe istedi. Bu yüzden de ordunun Kerkük’te sadece K1 askeri üssüne dönmesini öneren hükümetin teklifini reddetti. Evdeki hesap çarşıya uymadı ama Barzani KYB’nin Kerkük’ten kaçmasını gerekçe göstererek Kürtleri koruyacak tek gücün kendisi olduğunu ileri sürüyor. Bu şekilde iktidarını korumaya çalışıyor. Kerkük’ü referanduma katarak ildeki ve Irak Kürdistanı’ndaki gücünü büyütmeyi hedefleyen KYB’nin ise İran’la anlaşmalı bir şekilde “çekildiği” görülüyor. 3 Ekim’de ölen Celal Talabani’nin taziyesine katılan İran Dışişleri Bakan Cevad Zarif ve mezarında dua eden Kasım Süleymani ile yapılan görüşmelerde KYB’nin ildeki gücünün korunması, ama Irak ordusunun kente hâkim olması konusunda anlaşıldığı görülüyor. Nitekim Kerkük’ten kaçarak KDP’ye sığınan eski vali Necmeddin Kerim’in yerine başka bir KYB’li Rizgar Ali atanmış durumda. 

Kürt halkı belirleyici 

İran örgütleyip silahlandırdığı Haşdi Şabi’nin Irak’ta güç kazanmasını sağladığı ve KYB ile KDP arasında ikilik yaratarak Kürdistan’ın bağımsızlığını “bir süreliğine” engellediği için “şimdilik” kazançlı çıktı. ABD ise yaklaşan Irak seçimlerinde İran yanlılarına karşı şimdiki Irak Başbakanı İbadi’nin güç kazanması ve çizilen çizginin dışına çıkan Barzani’ye “uyarı” vermek için Kerkük’ün düşüşüne ses çıkarmadı. Öte yandan Kürt halkı ise varoluş mücadelesini direnişi yükselterek devam ettiriyor. Diyala, Hanekin ve Kerkük’ün Kürt mahallelerinde sokaklara dökülerek Irak ordusu ve Haşdi Şabi güçlerini püskürten halk, Mahmur ve Şengal’de direnenlere de yüzünü çevirerek göstereceği direnişin ön belirtilerini ortaya koymuş durumda. 

2 Eylül 2017 Cumartesi

Irak’ta Yeni Dönem, Yeni Gelişmelere Gebe

(Toplumsal Özgürlük, Eylül Ekim 2017 sayısı)

Irak Kürdistanı’nın bağımsızlık referandumu, 2018 parlamento seçimleri ve IŞİD’in Musul ve Telafer’den silinmesi, Irak’ta yeni bir dönemin başlangıcını işaret ediyor. Bölgedeki ve ülkedeki siyasi güçler de bu yeni dönemde yerlerini alabilmek için sıraya dizildiler. Irak’ın yaklaşık yüzde 65’ini oluşturan Şiilerin önde gelen liderleri siyasi hareketliliğin başını çekiyorlar. 

Şii güçler Sünnileri kapsamaya çalışıyor 

2003 işgali sırasında ABD’ye karşı gösterdiği direnişle ön plana çıkan Mukteda el-Sadr, siyasi nüfuzuna ek olarak Haşdi Şabi milisleriyle Irak’ta askeri nüfuzunu da arttıran İran’ın etkisini sınırlama isteğinde. Bu yüzden Suudi Arabistan, Mısır ve Körfez ülkeleriyle ilişkilerini geliştirmeye çalışan Sadr, Arap-Irak kimliği üzerinden Sünnileri, Kürtleri ve komünistleri (Irak Komünist Partisi’nden Raid Fehmi’yi başbakanlığa aday göstereceği iddia ediliyor) kapsamaya çalışıyor. 

Şii dünyasında Kum havzasının giderek büyüyen etkisine karşın Necef ve Kerbela’nın etkisini korumaya çalışan dini lider Sistani ise, İran’ın gücünü gözeterek Sadr ve Abadi’yi “destekliyor”. Irak Başbakanı Haydar el-Abadi de, önceki başbakan şimdiki cumhurbaşkanı yardımcısı Maliki’nin tekrardan koltuğuna dönmesini engellemek için Sadr ile bir koalisyon kurma hazırlığında. 

Hedefler 

IŞİD’lileri Irak sınırındaki el-Bukemal’a gönderen Hizbullah›ı ve Haşdi Şabi›yi eleştiren Abadi’nin aksine bu iki silahlı grubu da destekleyen Maliki ise, İran’ın desteğiyle tekrardan başbakanlığı almayı amaçlıyor. 

Bir diğer Şii lider Ammar el-Hekim ise dedesinin liderliğinde İran’da kurulan Irak İslam Devrim Konseyi’nin başkanlığından istifa ederek Ulusal Hikmet Akımı isimli bir parti kurdu. Sadr gibi farklı kesimleri bir araya getirmeye çalışan el-Hekim, İran’la ilişkileri bozmadan Sünnileri kapsama taraftarı. 

Şii güçlerin İran konusundaki ayrışmaları giderek bölünmeye yol açsa da, Sünnilerin sistem içine çekilmesi konusunda ortaklaşıyorlar. Ninova gibi Sünni ağırlıklı bölgelerde Kürdistan’a katılmak için yapılan eylemler; Şii güçleri, İran›ın etkisini azaltıp Irak kimliğini öne çıkartmaya zorluyor. 

İran sert, Suudiler “yumuşak” oynuyor 

Sadr’ın Riyad’a gitmesi, Suudilerin “sertlikle” giremedikleri Irak’a “yumuşak” güçle girmek için için bir fırsat yaratmış oldu. Irak-Suudi Arabistan sınırlarının 27 yıl sonra açılmasıyla birlikte Suudiler, İran mallarının Irak pazarındaki etkisini kırarak, İran’ı ekonomik zarara uğratmayı ve Irak›ı ekonomik olarak Riyad›a bağlamayı planlıyor. 

Ayrıca Suudiler, Şiilerin yoğunlukta olduğu Bağdat ve Basra’da hastane, Necef ’te de konsolosluk açarak; hem İran’ın Şiiler üzerindeki etkisini kırmayı hem de kendi mezhepçiliğini örterek, Arap kimliği üzerinden nüfuzunu geliştirme amaçlıyor. 

Tahran, Suudilerin bu atağına karşılık olarak bir yandan İran yanlısı güçlerin Sünni açılımına destek veriyor diğer yandan Telafer’den sonra Havice’ye yönelen Haşdi Şabi aracılığıyla askeri güçler üzerindeki etkisini arttırıyor. 

Alan kapma savaşı 

Bölgedeki ve ülkedeki siyasi güçler IŞİD sonrası Irak’ta alan kapma savaşı sürdürürken; bu güçlerin yolsuzluk, yoksulluk ve çatışmalar gibi halkı bezdiren sorunları çözme kapasiteleri oldukça sınırlı. Buna karşılık sınırlı da olsa bu sorunlara karşı kısmi direnişler gerçekleştiren, köklü bir komünist-direnişçi geleneğe sahip olan Irak halkının göstereceği mücadele, yeni döneme şekil verecek en önemli etkenlerden biri olacaktır. 

Encomienda'dan Luther'e: Parsellenmiş İktidar ve Direniş Doktrini

Encomienda, İspanya'nın Amerika kıtasında kurduğu ve yerlilerin dinî eğitim ile koruma karşılığında encomenderoya haraç ödeyerek çalıştı...