1 Nisan 2018 Pazar

Bağdat’ta Seçim Hamleleri

(Toplumsal Özgürlük, Nisan 2018 sayısı)

ABD’nin işgaliyle birlikte Ortadoğu’da bitmeyen savaşların alanlarından biri olan Irak, seçimlere gidiyor. 12 Mayıs’ta gerçekleşecek olan ve 329 koltuğun yeni sahiplerini bulacağı meclis seçimleri, Irak ve Ortadoğu’daki gelişmeler açısından önemli bir etkiye sahip olacak. 

Liste bolluğu 

Önceki seçimlerin aksine 2018 seçimine liste bolluğuyla giriliyor. Özellikle Şii liderler liste bolluğunun başına çekmekteler. Şimdiki Başbakan Haydar el-İbadi önderliğindeki “Zafer İttifakı”; önceki başbakan Nuri el-Maliki liderliğindeki “Kanun Devleti Koalisyonu”; Irak Şiilerinin önemli isimlerinden Mukteda El-Sadr öncülüğündeki ve Irak Komünist Partisi’nin de bileşeni olduğu “Reform için Devrim İttifakı”; bir diğer Şii lider el-Hekim’in kurduğu “Ulusal Hikmet Akımı”; IŞİD’le savaşta ön plana çıkan Haşdi Şabi’nin komutanlarından Hadi el-Amir ile Mehdi el-Muhendis’in liderliğindeki “Fetih Hareketi”. 

Şiilerle Suudiler yakınlaşıyor 

Listeler mezhep ve etnik aidiyete göre şekillenmiş gözükse de, İran ve ABD’nin Suudi Arabistan’a yönelik tutum farklılıkları önemli oranda belirleyici. İran’ın bölgede artan etkisiyle orantılı olarak Irak’ta da etkinleşmesi bir tepkisellik yaratmış durumda. 

Bu tepkisellik Iraklı Şiiler arasında da giderek yayılıyor. Sadr ve Hekim İran’a mesafe konulmasını, İran-Suudi çatışmasında taraf olunmamasını ve diğer Arap ülkeleriyle ilişkilerin geliştirilmesini istemekteler. Başbakan İbadi de, Haşdi Şabi’nin üzerinden güç kazanan İran’a karşı hem Sadr ve Hekim’in hem de Suudilerin desteğini kazanmaya yöneldi. 2017’de iki defa Riyad’ı ziyaret eden İbadi, geçtiğimiz ay Kuveyt’te yapılan “Irak’ın Yeniden Yapılandırılması Konferansı”na katılarak Suudi ve Körfez sermayesinin Irak’a akışı için ilk adımını gerçekleştirdi.

Bölgede “yumuşak” güçle ilerlemek isteyen Suudiler’in “parlayan yıldızı” veliahtı Muhammed bin Selman da yakında Basra’ya giderek 1990’dan beri kapalı olan elçiliği açacak. Selman, Suudi aşiretlerle Basra aşiretleri arasında yakınlığı kullanarak Basra’nın petrol sahaları ile kente zenginlik kazandıran ticaret limanını elde etmeyi umuyor. 

Kendisine karşı yapılan bu hamlelere karşı İran, “sert” güçle karşılık vermeye devam ediyor. 

6 Mart’ta İranlı yetkililer Iraklı Şiiler arasında etkisi büyük olan Hüseyin Şirazi’yi tutuklayarak Şiilerin Basra, Kerbela ve Bağdat’taki İran elçiliğinin önünde protestoların gerçekleşmesine neden oldular. 

Diğer yandan İran’ın etkisi altında olan Haşdi Şabi, Fetih Hareketi adı altında siyasi bir güce dönüşebilme becerisini göstermesine rağmen içeride anlaşmazlıklarla uğraşmakta. 

Fetih Hareketi’nin liderleri olan Mühendis ve Amiri arasındaki anlaşmazlıkları Kasım Süleymani de çözemedi. Dolayısıyla İran’ın “sert” gücü olumsuz sonuçlar yaratıyor. 

Çekişme ve tepki 

IŞİD’in Musul’dan atılması, Kerkük’ün geri alınması, Sistani gibi Şii dini otoritelerin, Sünnilerin ve Batı-ABD’nin desteği, İbadi’nin seçimi en önde tamamlayacağını gösteriyor. İbadi’nin kazanması İran’ın etkisinin “kısmen” kırılmasına ama etkin olmaya devam etmesine, öte yandan da Suudilere de alan açılmasına yol açacaktır. Bu ikili arasındaki “çekişme” Ortadoğu’daki gelişmelerle birlikte Irak’ta da belirleyici olacaktır.

Bununla birlikte halkın yolsuzluk ve yoksulluğa karşı gösterdiği tepki giderek güç kazanıyor. Kendisini, Irak Komünist Partisi ile Şii lider Sadr’ı bir araya getirerek gösteren bu “tepki”, ilerleyen günlerde “çekişme”den daha etkili olacaktır. 

Suriye’de Savaş Sıcaklığını Koruyor

(Toplumsal Özgürlük, Nisan 2018 sayısı)

İdlib ve Soçi’deki açılış hamleleriyle yeni dönemi başlayan Suriye’deki savaş, artan hamle sayısı ve azalan hamle süresiyle giderek hızlanıyor. Bu hızlanmada Rusya ve ABD’nin payı büyük. 

Rus diplomasisi 

Suriye’ye giriş yapan ilk küresel güç Rusya, post-IŞİD sürecinde ağırlık verdiği “diplomatik” hamlelere devam ediyor. 

Astana ve Soçi’den sonra İran ile Türkiye’yi Ankara’da bir araya getiren Rusya, iki bölgesel gücü “hâlâ” kontrol edebildiğini gösterdi. Fakat Ankara buluşmasının ardından İran’ın; “Türkiye Afrin’den çekilsin”, Türkiye’nin “Esad’lı çözüm olmaz” açıklamaları bu kontrolün sınırlılığını gösteriyor. Rusya ise bu sınırlılığı “rüşvet” diplomasisi ile çözmeye çalışıyor. Doğu Guta karşılığında Afrin’i veren Rusya, şimdi ise Cisr eş-Şuğur pazarlığında. Rusya bu pazarlık karşılığında Türkiye’nin İran ve Suriye güçlerinin karşısına gözlemci noktalarını kurmasına izin vermiş durumda. Böylece hem İran ve Suriye’yi dizginlemeyi hem de Türkiye’nin Suriye bataklığında kendisine daha da bağımlı olmasını hedefliyor. Rusya, cihatçı çeteleri İdlib ve Kuzey Suriye’ye toplayarak; Esad’a “kılçıksız” bir Suriye, Türkiye’ye neo-Osmanlı hayallerini tatmin edebileceği bir parça toprak, Rus halkına da az askeri zararla dünya gücü olabileceğini sunmuş oluyor. 

ABD ateşi harlıyor 

ABD ise savaşın başından beri uyguladığı “sıcak savaş” politikasını ısıtıp ısıtıp ortaya koymaya devam ediyor. Bölgesel güçlerin finanse ettiği vekil güçlerle başlayan sürecin nihayete ermemesi üzerine bizzat sahaya inen ABD, sahadaki ateşi tekrardan harlamak üzere. Trump’un “Suriye’den çekileceğiz” açıklaması, başkanın kendisi dışında dikkate alınmamakla birlikte ABD ve müttefiklerinin Suriye’deki askeri varlığı daha da arttı. Daha önce Irak işgalinde İngiltere’nin üstlendiği yardımcı rolü bu sefer Suriye’nin eski hamisi Fransa üstlendi. Yüzlerce asker ve tonlarca mühimmatını Menbic’e gönderen Fransa Libya’dan sonra Suriye’de de vahşetini sergilemek için sabırsızlanıyor. 

T4 hava üssünü vuran İsrail de Fransa’dan geri kalmak istemediğini ortaya koyuyor. Bütün bunların finansmanını sağlamak için petro-dolarlarını gözünü kırpmadan “feda eden” Suudi Arabistan ise silahların patlamasını neşeyle bekliyor. 

Eller tetikte 

Yapılan anlaşmadan dolayı Doğu Guta’daki son kent Duma’dan çıkan cihatçıların “hayvan” (bu tabir Trump’a ait) Esad tarafından kimyasal silahlarla vurulduğu iddiası, ABD ve müttefikleri için tam da istedikleri türden bir işaret fişeği. Nitekim İsrail’in doğrudan saldırıya geçerek, domino etkisini başlatmış durumda.

Bu etkinin nerede duracağı veya ilerleyeceği ise Rusya’nın vereceği tepkiye bağlı olacak. Afganistan tecrübesinden dolayı sıcak çatışmayı olabildiğince asgaride tutup diplomasinin ince hamleleri üzerinden yürüyen Rusya’nın da eli tetikte. Çubuğu sıcak çatışmaya döndürdüğü takdirde savaşın küresel düzeye sıçrayacağının farkında olan Rusya’nın caydırıcılığını ortaya koyacağı öngörülebilir. Fakat bu da savaşın bölgesel güçler düzeyinde sıcaklığını koruyarak devam edeceğinin de göstergesi olacaktır. 

Bu “İYİ”lik Halka “Saadet” Getirecek mi?

(Toplumsal Özgürlük, Nisan 2018 sayısı)

Türkiye seçim sathına girdikçe saflar sıklaşıyor. AKP/Erdoğan-MHP saflarını sıklaştırdıkça genişlemek yerine daralıyor, bu da muhalefetin iştahını kabartıp kendi saflarını sıklaştırmasına neden oluyor. İyi Parti ile Saadet Partisi “sağ”daki boşluğu doldurup AKP/Erdoğan’ın etrafındaki kuşatmayı daha da daraltmak için hamlelerini hızlandırıyorlar.

Akşener MHP’den vazgeçmiyor 

1 Nisan günü Ankara’da gerçekleştirdiği kongreyle gövde gösterisi yapan İyi Parti, artık “heyula” olmadığını gözler önüne serdi. Kongredeki kitlesellik, İyi Parti’nin MHP’den kopuşları gerçekleştirerek ilk aşamayı başarıyla atlattığını gösteriyor. 

Kongrede seçimlere gideceği ekibi oluşturan Meral Akşener, ana kadroların seçiminde tercihini ağırlıklı olarak Müsavat Dervişoğlu, Koray Aydın, Ümit Özdağ gibi “eski” MHP’lilerden yana kullandı. 

Akşener, “devlet” pastasından istediği payı kapamayan MHP’lilere gösterdiği ihtimam ile AKP’den kaptıkları payı olası bir yenilgide kaybetmek istemeyen “devletli” MHP’lilerin gönlünü kapmaya çalışıyor. 

Adres “Saadet” 

Saadet Partisi’nde Temel Karamollaoğlu ise gerek yumruğunu havaya kaldırması gerekse halktaki yoksullaşmayı vurgulayan söylemleri, gerekse Kürt meselesi üzerine söyledikleriyle dikkat çekiyor. Karamollaoğlu, ekonomik krizle birlikte daha da yoksullaşan ve AKP’den uzaklaşma eğiliminde olan yoksul Müslümanların “sola” kaymasını engelleyerek yanına çekmeyi ve kitle desteğini kazanmayı hedefliyor. Diğer yandan Karamollaoğlu da kesesini dolduran fakat kesenin altının delinerek her şeyini kaybetmekten korkan “eski Türkiye’nin mücahitleri”-”yeni Türkiye’nin müteahhitlerini” kapma derdinde. “Deli miyim ki Cumhur ittifakına katılayım” diyen Karamollaoğlu, bir delilik yapmak istemeyenler için “saadet”lerini devam ettirecekleri bir adres olduğunu açıkça gösteriyor. 

İttifak kime yarar? 

Sağ şeritten hızlanarak gelen bu iki partinin ittifak kurma ihtimali ise son çıkan yasa ile oldukça artmış durumda. İyi Parti’nin baraj sorunu olmadığı göz önünde tutulursa özellikle Saadet için bu ittifak oldukça hayati. Son seçimlerde yüzde 2’yi zor bulan Saadet’in, bu ittifak sayesinde “boşa gitmemesi” için AKP’ye atılan oyları alabilme şansı yüksek. Böylece hem AKP’den ciddi bir kitle koparılmış olacak hem de AKP/Erdoğan etrafındaki çember daraltılmış olacak. Bu ittifak Cumhurbaşkanlığı seçimleri için de oldukça kazandırıcı. İttifak ile ilk aşamada Meral Akşener’in, oyları yüzde 25’e çakılmış olan CHP’nin göstereceği adayı geçerek ikinci tura kalma şansı yüksek. Akşener ikinci tura kaldığı takdirde de Erdoğan karşıtlığından seçimi kazanarak kısa yoldan iktidar olabilecek. 

İyi Parti-Saadet Partisi ittifakı evdeki hesap açısından oldukça parlak umutlar saçıyor. Bu parlak umutlar, Erdoğan’a ayar vermek isteyen veya post-Erdoğan sürecinde herhangi bir tufan yaşamak istemeyen ABD-AB-TÜSİAD ve bilumum sermaye için de oldukça güzel. 

Fakat evde hesaplanan “İyi”liğin “Saadet” getirmesi, halk güçlerinin de çabasıyla, halkın çarşı-pazarına uymaması da ciddi bir ihtimal. 


2 Şubat 2018 Cuma

Suriye’de Yeni Perde: İdlib ve Soçi

(Toplumsal Özgürlük, Şubat 2018 sayısı)

Suriye’deki savaşta “son sahne” olması beklenen İdlib sahnesi, IŞİD’in Deyrizor’dan silinmesi-nin ardından başladı. Savaşın askeri kısmı İdlib’te sahne alırken diplomatik kısmı da Soçi’de sahne alıyor. Suriye’deki savaşa “son”a doğru ilerlerken yapılan askeri ve diplomatik hamleler hızlanmakla birlikte yeni gelişmeleri de doğuruyor. 

İdlib’deki ateş büyüyor 

Deyrizor’u IŞİD’den temizleyen Esad ve müttefikleri, “ılımlı” muhalifler ve Heyet Tahrir Şam (HTŞ “eski” El-Nusra/El-Kaide) çetelerinin ellerinde tuttukları tek büyük şehir olan İdlib’e yönelik hazırlıklarını tamamlayarak harekete geçtiler. Esad ve müttefikleri ilk olarak Ebu Zuhur’u kontrol altına alarak “ılımlı” muhalifler/HTŞ’nin elinde tuttukları bölgenin yarısını ele geçirdiler. Böylece Esad ve müttefiklerinin doğrudan İdlib’e gitmek yerine stratejik yerleri ele geçirip, alan kazanarak ilerlemeyi tercih ettikleri gözüküyor. 

Karşılıklı hamleler 

Sıradaki hedefin Şii köyleri olan Fua ve Kefraya olduğunun açıklanması da bunun bir gösterge-si. Böylece Esad ve müttefikleri, militan sayıları 25 ila 50 bin arasında olduğu söylenen “ılımlı” muhalifler/HTŞ’ye karşı ellerinde tuttukları sayı üstünlüğü ve zaman baskısını kullanmak istiyor. Buna karşılık “ılımlı” muhalifler/HTŞ Afrin saldırısına katılarak kendilerine yeni alan açmayı planlıyor, Türkiye de Halep’in güneyindeki El-Eys’e konvoy göndererek Esad ve müttefiklerine sınır çekerek “ılımlı” muhalifler/HTŞ’ye nefes aldırmayı hedefliyor. 

Önce Esad ve Rusya’nın Türkiye konvoyunun önünü vurması, ardından konvoya yapılan saldırı bu sınırın kabul edilmeyeceğini gösteriyor. 

Soçi’de “muhalifler” 

Soçi’de 29-30 Ocak’ta gerçekleşen Ulusal Diyalog Kongresi’nden çıkan en önemli sonuç anayasa komitesi kurulması çağrısı oldu. Savaş sonrası Suriye’sinin adımlarını atmaya başlayan Rusya, bu kongreyle kimleri Suriye’de görmek istediğini de çağırdığı delegelerle ortaya koydu. 

1500 delegeden oluşan  kongrede muhalif delegelerinin sayısı ise 300 civarındaydı.

Kongreye PYD’den kimse çağrılmazken, Barzani yanlısı ENKS’nin eski bileşenlerinden olan Suriye Kürt İlerici Demokrat Partisi (PDPK-S(Pêşverû)) Afrin Operasyonu’ndan dolayı Soçi’yi boykot etti, Kürtler bireysel delegelerle “temsil” edildi. 

Suudi Arabistan destekli Müzakere Yüksek Komitesi’nden de katılım olmazken, Türkiye’deki muhaliflerin çatı örgütü Suriye Ulusal Koalisyonu’ndan 4 kişi, Türkmenler’den ise 40 kişi davet edildi. 

Fakat SUK ve Türkmenler Suriye bayraklı resim ve logolara tepki gösterip Rusya’ya giriş yapmayarak tüm temsil yetkisini Türkiye heyetine vererek kongreyi terk etti. 

Muhalefet delegelerinin çoğunluğunu ise Rusya karşıtı olmamakla birlikte Esad rejiminin “revi-ze” edilmesinden yana olan Heysem Menna’nın (56 kişi), Ahmet Jarba’nın (54 kişi) ve Rande Kasis’in (53 kişi) grupları oluşturdu. 

İdlib ve Soçi sahneleri 

Türkiye konvoyuna yapılan saldırı, İdlib merkezine doğru alan “daraldıkça” güç odaklarının sahada sık sık karşı karşıya geleceklerini ve bu yüzden de masada yaptıkları “anlaşmaların” sü-rekli değişeceğini gösteriyor. 

Dolayısıyla Rusya, Soçi’deki kongreyle savaş sonrası için adımlarını atmaya başlamış olsa da sahadaki durum bu adımların niceliğini ve niteliğini değiştirebilecek potansiyele sahip.

İdlib ve Soçi bir dönemin kapanış sahneleri olmakla birlikte yeni bir dönemin açılışı için yapılan provaların da sahnesi olacak. 

AKP-Ergenekon “Balayı” Nereye Kadar?

(Toplumsal Özgürlük, Şubat 2018 sayısı)

“Askeri vesayeti” kaldırma saikiyle yola çıkan AKP ile “dinci-gerici” hareketlere

karşı “laikliğin” yılmaz bekçisi Ergenekon kliği arasındaki “balayı” hali gözleri yaşartıyor. Milletin ve devletin bekası için bir araya gelen bu güçlerin birbirleriyle olan ilişkileri, dışarıya düşman çatlatan izlenimi verse de oldukça kırılgan bir zeminde “ilerliyor”. 

AKP-Ergenekon’un ABD “karşıtlığı” 

AKP-Ergenekon ilişkisi, AKP’nin iktidara geldiği 2002’den itibaren sürekli gerilimli olmuş ve bu gerilim 2007’deki e-muhtıra ile çatışmaya varmıştı. 2007 seçimlerinden AKP’nin galip çıkmasının ardından Ergenekon ve Balyoz davaları ile Ergenekon kliği siyaset sahnesinden düşürülmemiş, fakat arka plana itilmişti. 17-25 Aralık ile tekrardan sahneye dönüş yapan Ergenekon kliği, baş rollerden birini kapmıştı. Rolü kapan Ergenekon kliği, “laikliğin kalesi” apoletinin yerine ABD “karşıtlığını” öne çıkardı. Bu ABD “karşıtlığı”, AKP ile Ordu/Ergenekon arasındaki önemli “ittifak” noktalarından biri. Fakat iki tarafın bu karşıtlıktan almak istedikleri muratları farklı. AKP, bir yandan ABD karşıtlığı ile “dindar” kitlelerini konsolide ederek giderek daralan zeminini korumaya çalışıyor, diğer yandan ABD’den “domuzdan ne kadar kıl kaparsam kârdır” diyerek tavizler koparmayı hedefliyor. Ergenekon kliği ise bu karşıtlıktan kitle desteği edinerek hem ordudaki NATO yanlısı kliği ekarte edip Ergenekon-Balyoz davalarının rövanşını almayı ve orduda hâkimiyetini sağlamayı, hem de iktidarda AKP’ye karşı güç kazanmayı amaçlıyor. 

Ergenekon’un “ekonomisi” 

Bununla birlikte Ergenekoncular neo-liberalizmin gerekliliklerine uyum sağlamaya yönelmiş durumda. Sermayenin devlet fideliğinde büyüdüğü, “devlet sınıflarının” sermayeyi haraca tuttuğu eski günlerin geride kaldığını gören Ergenekoncular, ekonomide Putinarşi (Putin+oligarşi) modeline sıcak bakmaktalar. Bu modele göre ekonomideki kritik sektörlere (enerji, telekomünikasyon vs.) bir kısmı özelleştirilmiş devlet şirketleri hâkim. Sermayeye ise, eski günlerdeki gibi sınırlı desteğin tam aksine, ülke içinde ve dışında yayılım sağlaması için her türlü askeri ve siyasi destek de sağlanmakta. Ve sermayenin bu yayılımdan kopardıklarının bir kısmı da haraç olarak “devlet sınıflarına” dönüyor. 

Fay hatları 

“Yerlilik ve millilik” ile devletin ve milletin bekası konseptiyle bir araya gelen AKP-Ordu/Ergenekon, hem ABD karşıtlığı hem de sermayeye hizmetler konusunda ortak paydalara sahip olmakla birlikte farklı fay hatları üzerinde oturuyorlar. Fakat hem Ortadoğu’daki gelişmeler hem de kapitalizmin krizi bu farklı fay hatlarının her an tetiklenebileceğini gösteriyor. Ve bu fay hatları harekete geçtiği taktirde, AKP-Ergenekon “balayının” “şiddetli geçimsizliğe” yol açması hiç de düşük bir ihtimal değil. 

2 Ocak 2018 Salı

Neo-Osmanlıcılık Yeni Başlıyor!

(Toplumsal Özgürlük, Ocak 2018 sayısı)

Neo-Osmanlıcılık, iktidara geldiğinden bu yana AKP’nin politikalarına, iniş-çıkışlarla olsa da, yön veren en önemli düşünce olmayı sürdürüyor. Sözcüsü olduğu sermayenin yeni pazar ihtiyacının da iteklediği bu düşünce, şimdilerde AKP’nin içeride ve dışarıda yaşadığı krizler için de bir “kurtuluş” imkânı sunuyor. 

Kudüs hamaseti içeriye 

Man Adaları Belgeleri ve Rıza Zarraf ’ın itirafları ile içeride sıkışan AKP’nin imdadına Trump’ın Kudüs kararı Hızır gibi yetişti. Bu karara karşı gösterdiği tavırla “ümmetin lideri” olduğunu tekrardan gösterme şansı yakalayan Erdoğan, İslam İşbirliği Teşkilatı’nı (İİT) İstanbul’da topladı. Bolca tehdidinin, hamasetin havada uçuştuğu bu toplantıda İsrail’e yönelik herhangi bir yaptırım kararı alınmadı. 

Üstüne üstlük bir kahramanlık edasıyla Filistin Devleti’nin başkentinin Doğu Kudüs olduğu ilan edildi! 

Doğu Kudüs, Hamas’ından FHKC’sine bütün Filistin örgütlerin reddettiği, 1967 sınırlarını esas alan Filistin’in başkenti. Böylece bu karar, Mavi Marmara anlaşmasında fiilen kabul edilen, Kudüs’ün İsrail’in başkenti olduğu kararına giden yolda önemli bir eşiğin aşılması anlamına geliyor. Çünkü Batı Kudüs’ü işgal ederek ele geçiren İsrail’in bu işgalini tanıyıp “Bari Doğu Kudüs Filistinlilerin olsun» diyorsanız, yarın «aslında Kudüs’ün tamamı İsrail’indir” demenizin önündeki engel nedir? 

Dolayısıyla Kudüs hamasetinin dışarıdan çok içerideki “Müslüman hassasiyeti” yönelik bir içerik taşıdığı ortada. 

Ceddin deden, neslin baban 

Birleşik Arap Emirlikleri Dışişleri Bakanı Abdullah bin Zayed’in, Medine’deki kutsal emanetleri İstanbul’a getiren Fahreddin Paşa’yı hırsız olarak gösterip, Erdoğan’ın dedelerinin Müslüman Araplarla ilişkisi buydu diyerek attığı tweet Neo-Osmanlıcıları hareketlendiren bir diğer olay idi. 

Bu tweete karşı, son padişah Vahdettin’in teslim ol emrine rağmen Medine’yi terk etmeyen Fahreddin Paşa’yı ceddi olarak tanımlayan Erdoğan, “Sizin ceddiniz neredeydi?” diyerek BAE’nin en yakın müttefiki Suudların İngilizlerle işbirliğini hatırlattı. Böylece Erdoğan ABD-İsrail’le işbirliğini büyüten Suudilerle BAE’nin geçmişine vurgu yaparak hem Arap dünyasına ümmetin liderinin kim olduğunu göstermeyi hem de içeriye Suudi-BAE’ye karşı Katar’a verdiği desteği meşrulaştırmayı amaçlıyor. Tabi içeriye verilen “Osmanlı’ya karşı kurulan komplolar bize de kuruluyor” mesajı da cabası. 

Bitmeyen Suriye sevdası 

Şam’da namaz kılma ve Esad’ı devirme rüyası El-Bab’da küçük bir alan ve Afrin’de el-Nusra’ya tampon olmayla biten AKP/ Erdoğan, rüyadan uyanmak istemiyor. Son olarak Suriye’deki 15 “büyük” aşireti bir araya getirerek Arap ve Türkmen Aşiretleri Birliği’ni oluşturan AKP/Erdoğan önce Afrin’i, sonra Şam’a yönelik kutlu yürüyüşe devam etmek istiyor. 

Şchengen”e karşılık “Şamgen” vize serbesti ve “komşularla sıfır sorun” sloganıyla “yumuşak” başlayan Neo-Osmanlıcılık, Ortadoğu gerçeklerine çarptıkça giderek “sertleşiyor”. Böylece içeriye çözüm olarak sunduğu “sertliği”, eski Osmanlıyı aratmayacak bir Neo-Osmanlıcı “sertliği” yükselterek “kurtuluş”a erebileceğine inanan AKP/ Erdoğan’ın “ Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olma” olasılığı çok yüksek. 

“Güç İyi’nin, İyi de Sermayenin Yanında!”

(Toplumsal Özgürlük, Ocak 2018 sayısı)

Aylardır heyulası ortalıkta dolaşan Meral Akşener ve arkadaşlarının partisi, nihayet Ekim sonunda “İyi Parti” olarak kendisini görünür kıldı. 25 Ekim’de kuruluşunu gerçekleştiren İYİ Parti, medyatik söylemlerine devam ederken örgütlenme çalışmalarına da hız vermiş durumda. 

İyi Parti sahada 

İYİ Parti’nin Genel Başkanı Meral Akşener gezilerine Kürt illerinden; parti ise örgütlenmesine Batı’dan başladı.

“Bölge insanının” AKP ile HDP arasındaki bölünmüşlüğüne son vermeyi amaçladığını ve Diyarbakır’da “arkadaşları” olduğunu belirten Akşener, niyetini ortaya koymuş oldu. 90’lı yıllarda Mehmet Ağar’la birlikte faili meçhullerin bir numaralı sorumlusu olan Akşener’in “arkadaşları kim” cümle âlem bilmekte. Anlaşılan Akşener şimdi AKP’de toplaşan “eski dostlarını” kendi çevresine çağırarak, bölge insanına “eski günleri” vaat ediyor. İYİ Parti’nin Batı’da örgütlenmeye başlayarak 16 Nisan’da “Hayır” diyen MHP’lileri hemen kapsamayı, temelini sağlam atmayı hedeflediği görülüyor. Nitekim MHP dışından partiye gelen ilk ismin CHP’nin İzmir milletvekili Aytun Çıray olması; Antalya, Balıkesir, Adana ve Bursa gibi illerde yüzlerce kurucu üyeyle örgütlenilmesi bunun göstergesi. Akşener’in Doğu’daki gezileri ile Batı’daki hızlı örgütlenmeler; İYİ Parti’nin AKP’nin zayıfladığı bölgelerde güçlenip, sonrasında AKP’nin güçlü olduğu yerlere yöneleceğini gösteriyor. 

2019 hayalleri! 

İYİ Parti’nin bir diğer hamlesi 2019’daki Cumhurbaşkanlığı seçim üzerine... İYİ Parti yöneticisi Nuri Okutan 2. Tur’da ittifak öneriyor. 

Meral Akşener’in aday olması taktirde Erdoğan’ın ilk turda seçilemeyeceğini öngören Okutan, her partinin kendi adayını çıkarmasını ve ikinci turda Erdoğan’ın karşısındaki adayın desteklenmesini öneriyor. Bu öneriyle İYİ Parti’nin Meral Akşener’i “başkan” yapmayı planladıkları görülüyor. Bu plana göre Erdoğan’a karşı sağ ve merkez oyları toparlanarak Akşener ikinci tura kalacak; sonrasında da ölümü gösterip sıtmayı razı ederek demokrat-sol seçmenler Akşener’i tercih etmeye zorlanacak. Allah muvaffak etsin! 

Partinin değil sermayenin programı 

Öte yandan programını açıklayan İYİ Parti, Türkiye’yi dünyanın en büyük ilk 10 ekonomisine sokmak, kişi balına düşen milli geliri 14,500 dolara çıkarmak gibi burjuva partilerinin klasik vaatlerini sunmaktan çekinmiyor. Bunlarla birlikte İyi Parti, parlamenter sisteme dönmeyi de hedefleri arasına koyarak demokratlara bir parmak bal çalmayı da ihmal etmiyor. Emekçilere ise refahtan pay ve işsizliği yüzde 7’ye düşürmek dışında bir şey sunmayan İyi Parti, eğitim sistemini sermayeyle işbirliği içinde şekillendireceğini programında açıkça ifade ediyor.

Star Wars filmine “Güç İyi’nin yanında olsun” sloganıyla reklam veren İyi Parti’nin işçilere, emekçilere ve halklara umuttan çok kâbus sunduğu görülüyor.

Çünkü “Güç İyi’nin, İyi de sermayenin yanında!” 

Encomienda'dan Luther'e: Parsellenmiş İktidar ve Direniş Doktrini

Encomienda, İspanya'nın Amerika kıtasında kurduğu ve yerlilerin dinî eğitim ile koruma karşılığında encomenderoya haraç ödeyerek çalıştı...