10 Ağustos 2018 Cuma

Gözyaşları İçinde Oturabilecek miyiz?

(sendika.org, 10 Ağustos 2018)

Dünyanın kaynayan kazanı Ortadoğu’da bir savaşın daha son perdesine girildi. Fakat her zamanki gibi  bu son, yeni başlangıçlara gebe.

Bu “yeni” başlangıçların en önemli aktörleri ise sahada ayağı olan iki büyük güç, ABD ve Rusya. Bu iki ülkenin başkanları Trump ile Putin, Helsinki’de bir araya gelerek “yeni” başlangıcın “ilk” meşveretini eylediler.

Bu meşveret “medyatik” açıdan doyurucu olmakla birlikte, Ortadoğu’ya kısmi de olsa “serinletici” bir etki yapmış durumda. Fakat Ortadoğu kazanının mevsimden öte “yapısı” itibariyle sıcaklığa aşinalığı, bu serinletici etkiyi “etkisiz hale” getiriyor.

Suriye’de “bahar” havası

Helsinki görüşmesi öncesinde Suriye ordusunun Dera ve çevresinde hızlı bir ilerleme sağlayarak savaşın güney cephesini nihayete erdirmesi, beklenmedik bir şekilde “pürüzsüz” gerçekleşti ve IŞİD’in de bölgeden temizlenmesiyle savaşın güney cephesi kapandı. Bunda ABD, Rusya ve Ürdün’ün (elbette perde arkasında İsrail’in) işbirliğinin katkısı büyük. Helsinki’de “olumlu” hava da tarafların bu işbirliğinden memnuniyetini dile getiriyor ve devam etmemesinde hiçbir beis görmediklerini gösteriyor.

Peki bu işbirliği neyi kapsıyor, ne vaat ediyor?

Taraflar ilk olarak Esad iktidarının “süresizliği” konusunda mutabıklar. Daha öncesinde ABD ve müttefikleri Esad’a “bir hafta” veya “bir ay” süre biçmiş, sonrasında bu süre “bir süre daha” olarak kabullenilmişti. Şimdi ise bu süre, Dera’daki ÖSO artıklarının Suriye ordusuna katılmasında görüldüğü üzere, herkesin de ikna olduğu şekilde “süresizliğe” çevrildi. Ve bu “süresizlik”, ilanihaye bir nitelikten öte “geçici” bir nitelik taşıyor.

Bu geçiciliğin en önemli belirleyici ise küresel güçlerin ahvali.

Gerek Irak ve Afganistan’da biten imparatorluk hayalinin neo-conların çabalarına rağmen dirilmemesi, gerekse kapitalizmin yapısal krizinin derinleşerek sürmesi ABD’nin gücünün sınırlılığını gösteriyor. Bu yüzden ABD, hegemonyasına yönelik en büyük tehdidi oluşturan Çin ve Rusya’ya karşı bu sınırlılık doğrultusunda hamle yapmakta. Trump göreve başladığında Çin’le “bahar” havası yaşayıp Suriye’de Rusya ile “hırlaşan” ABD, şimdi Çin’le vergi savaşlarına girişmişken Suriye’de Rusya ile “bahar” havası yaşamakta.

Bu geçici “bahar” havasını ise yapılan onca yardıma rağmen İdlip’e sıkışan cihatçıların bozmasını istemeyen ABD, Rusya’nın ve dolayısıyla Esad’ın ülke üzerindeki kontrolünü kabullenmekle birlikte Tanf bölgesi ve Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) kontrol ettiği yerlerde bulunmakla “şimdilik” yetinmekte. Böylece ABD hem Ortadoğu’da ayağını basabileceği zengin petrol sahalarına sahip yeni bir yer edindi hem de gelecek için güç konsolide edebileceği bir alan kazanmış oldu.

Rusya ise hem Esad’ı iktidarda tutmayı başarması hem sıcak denizlere boylu boyunca yerleşmesi hem de ikinci bir Afganistan hezimetinin yaşanmamasından dolayı durumdan memnun. Suriye’deki ateşe olabildiğince az dokunarak adım adım çözme stratejisi izleyen Rusya, son raunda girilirken bunda büyük ölçüde başarılı oldu. Son raunt İdlip için hızla hazırlıklara başlayan Rusya’nın burada da benzer bir stratejiyi izleme olasılığı yüksek.

İdlip’te adım adım ilerleme

Özellikle Hama kırsalı, Doğu Guta ve Dera’dan taşınan cihatçılar ile İdlip’te çoğunlukta olan El-Nusracıların birbirleriyle çatışmasını hedefleyen Rusya, burada Türkiye’ye çok güveniyor. Astana’da varılan çatışmasızlık bölgeleri kararınca Türkiye’nin denetimine verilen bölgede sükûnetin sağlanması, Suriye’nin geri kalanının temizlenmesinde oldukça fayda sağlamıştı.

Rusya burada ilk olarak İdlip’teki cihatçıların bir kısmını İdlip’te imha etmeyi, geri kalanını Afrin-El Bab hattına sürüklemeyi hedeflediği görülüyor. Böylece hem Türkiye’nin kucağındaki saatli bombanın şiddetini arttırarak kendine olan bağımlılığını sürdürmeyi hem de SDG üzerindeki “Demokles Kılıcı’nın” keskinliğini arttırarak Esad’la olan müzakerelerine şekil vermeyi planlıyor.

Bu doğrultuda ilk hedef olarak Cisr eş-Şuğur öne çıkıyor. El-Kaide’ye yakın Heyet Tahrir El Şam’ın (HTŞ) güçlü olduğu bu kasabaya girerek operasyonun meşruluğunu arttırmak, görece “ılımlı” muhaliflerin savaş gücünü azaltmak, Suriye ordusunun kazandığı savaş gücü ile inisiyatifi kaybetmeden ilerlemek ve son zamanlarda Rus askerlerinin bulunduğu Hmeymim üssüne yapılan saldırılara da son vermek hedefleniyor.

Böylece Rusya İdlip’te de adım adım ilerleyerek süreci az zararla bitirmeyi hedeflerken Türkiye ile olan bağını da kopartmamaya dikkat edecektir.

Türkiye de bu bağlamda İdlip operasyonunu olabildiğince engellemek için Rusya’ya şu teklifleri sundu: Tüm muhalif grupların bir araya getirilere bir konferansın düzenlenmesi, tüm silahlı grupların Ankara’nın denetimindeki Suriye Ulusal Ordusu’na katılması, tüm ağır silahların Türk ordusuna teslim edilmesi, gerilimi azaltma bölgesinde sivil bir idarenin kurulması ve silahlı grupların hâkim olduğu bölgelerden geçen M5 otobanında bir Türk-Rus “himaye” mekanizmasının oluşturulması.

Bu tekliflerden de anlaşılacağı üzere Türkiye silahlı grupların tasfiye edilmesini engellemekle birlikte bölge üzerindeki varlığını güçlendirmeyi amaçlıyor. Fakat İdlip operasyonun gerçekleşmesi halinde Astana’dan çekilme restini sunan Türkiye’nin elinin pek de güçlü olmadığı ise Rusya tarafından görülüyor. Bu yüzden de Rusya İdlip’te birden yüklenip Türkiye’yi kaçırmaktan çok adım adım ilerleyerek Ankara’yla bağını kopartmadan cihatçılarla kendisinden çok Türkiye’nin “ilgilenmesini” istiyor.

Kürtlerle görüşme

Esad yönetimi ile Demokratik Suriye Meclisi (DSM) arasındaki görüşmeler resmen Temmuz sonunda başladı. Haseke ve Kamışlı’da gerçekleştirilen öngörüşmelerin ardından DSM Eşbaşkanı İlham Ahmed’in başkanlığındaki heyetin katılımıyla Şam’da başlayan görüşmeler olumlu bir seyir izliyor.

Suriye Demokratik Güçleri’nden (SDG) gelen “İdlip operasyonuna katılabiliriz” açıklaması ve Şam’dan gelen ” Anayasadaki mahalli idareler kanunu tekrar aktive edilecek” açıklaması da bu olumlu seyrin göstergesi. Ayrıca SDG’nin Suriye ordusuna, Asayiş biriminin de Suriye polisine entegre edilmesi konusunda da uzlaşma sağlandığı söylenmekte.

Bu gelişmeler, Suriye’deki savaşın başından beri karşı karşıya gelmemeye özen gösteren Şam ile Kürtlerin ortak noktada buluşma olasılığının çok yüksek olduğunu göstermekle birlikte savaşın tamamen bitmesinin de tek yolu olduğunu gösteriyor. Her ne kadar yaklaşık 7 yıllık savaştan başarılı olarak çıkma ihtimali yüksek olsa da, Suriye ordusu önemli oranda yıpranmış durumda. Bu yüzden de sayısı 50 bini geçmiş olan, IŞİD’e karşı verdiği mücadeleyle dünya çapında meşruluğunu ve gücünü kanıtlamış olan SDG’ye karşı Rusya ve İran desteği olmadan başarılı olma durumu neredeyse sıfır. Dolayısıyla hem Türkiye’yi toprağından çıkarmak hem de savaşı bitirmek için Esad’ın SDG ile anlaşması şart.

Diğer yandan benzer bir zorunluluk SDG için de geçerli. Afrin operasyonunun da gösterdiği üzere, ABD ve Rusya arasında denge politikası yürüterek var kalmanın da bir sınırlılığı mevcut. Elde ettiği kazanımları korumanın yolu da yasal statü kazanmaktan geçiyor. Bundan dolayı önümüzdeki günlerde DSM ile Esad yönetimi arasındaki görüşmelerin hız kazanacağı öngörülebilir.

İsrail saldırganlığı ve İran yaptırımları

Suriye’de “bahar” havasının getirdiği serinlik, Ortadoğu’nun diğer bölgelerinde arttırılan sıcaklıkla dengelenmekte. İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’nın ardından emperyalist güçlerin karakolu ve koçbaşı olarak görevlendirdikleri İsrail işlevini sürdürmeye devam ediyor.

ABD’nin büyükelçiliğini Kudüs’e taşımasının ardından İsrail’in kendisini “Yahudi Ulus Devleti” olarak tanımlaması önümüzdeki dönemde saldırganlığını arttırmaya devam edeceğinin en önemli işareti. Bu saldırganlığının önündeki en önemli hedef İran.

İsrail Tahran’ın Lübnan, Suriye, Irak ve Yemen’de artan etkisine karşı önce İran’ın bölgede artan etkisini durdurmayı, sonrasında ise ortadan kaldırmayı hedefliyor. Bunun için de bölge ülkeleri ve ABD ile işbirliği içinde hareket ediyor.

İran’ın askeri ilerlemesi durdurmak için ABD, büyük bir çaba göstererek S. Arabistan, Mısır, Ürdün ve 6 körfez ülkesini “Ortadoğu Stratejik İttifakı” (Middle East Strategic Alliance-MESA) adı altında bir araya getirmeye çalışıyor. 12-13 Ekim’de Washington’da ilk zirvesini yapacak olan MESA Arap NATO’su olarak nitelendiriliyor.

İran’ın mali olarak yıpratılması için ise ABD, nükleer anlaşmadan çekilmekle birlikte mali yaptırımlarını da resmen başlattı. Bu yaptırımların Kasım ayında petrol yaptırımlarını da kapsaması bekleniyor.

Bunlarla birlikte İngiltere, Fransa ve Almanya’nın yaptığı ortak açıklamada “İran ile meşru ticaret yürüten Avrupalı firmaları koruma konusunda kararlıyız” denilmesi, Almanya’dan gelen “İran’la yaptığımız nükleer anlaşmanın arkasındayız” açıklaması ve Trump’ın İranlı yetkililerle herhangi bir zamanda görüşmeye hazır olduğunu söylemesi ilk olarak İran’ın sınırlandırılmasının amaçlandığı gösteriyor.

Diğer yandan İran’ın içine yönelik hamleler de devam ediyor. Sürgündeki İran muhalefetini bir araya getiren ABD’li yetkililer, 2019’da Tahran’da buluşmak üzere randevu kesiyorlar. Dış baskıların içeriden desteklenmedikçe başarılı olamayacağını bilen ABD-İsrail, İran’da yolsuzluk, yoksulluğa karşı artan tepkilerden faydalanmaya çalışıyor. Nitekim ABD’li yetkililer de yaptırım açıklaması sırasında “İran’ın gelirlerini terör faaliyetleri yerine halkına harcaması” tavsiyesinde bile bulundular.

İran ise ikiye bölünmüş durumda. Başkan Ruhani ve bazı “reformcuların” oluşturduğu bir kesim içerideki ekonomik sıkıntılara ve yolsuzluğa yönelmeleri gerektiğini savunurken Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani’nin ve muhafazakarların oluşturduğu kesim ise ülke dışındaki operasyonların devam etmesi gerektiğini savunuyor. Fakat bu bölünmüşlük şimdilik bir ayrışma yaratmamakla birlikte dışarıdaki operasyonların azaltılarak dış baskının hafifletilmesi ve kazanımların konsolide edilmesi konusunda ortaklaşmaktalar.

Nitekim Lübnan’da Hizbullah’ın ve Irak’ta Haşdi Şabi’nin seçimlerden güçlerini koruyarak çıkmaları, insani yardımların ulaşmadığı ve binlerce bebek ile çocuğun katledildiği Yemen’de Ensarullah güçlerin direnmeye devam etmesi İran’ın konsolidasyonda bir başarı yakaladığını gösteriyor. Dolayısıyla ileriki günlerde İran’ın dışarıyı aksatmamakla birlikte içerideki sorunlara odaklanacağını söyleyebiliriz.

“Ekonomik” ve kitlesel gösteriler

On yıllardır süren savaşların göz açtırmadığı Ortadoğu coğrafyasında, “çalınan” Arap Baharı’ndan sonra halktaki kıpırdanmalar tekrardan başladı. Geçtiğimiz aylarda Ürdün, Irak ve İran’da gerçekleşen kitlesel protestolarda yoksulluk ve yolsuzluğa karşı söylemler ön plana çıktı.

Haziran başında Ürdün başbakanının istifasıyla sonuçlanan, hükümetin vergileri artırma ve kemer sıkma politikaları protesto eden gösteriler Ürdün’ün dört bir yanında gerçekleştirildi.

Temmuz sonunda Irak’ın Basra kentinde başlayan ve Bağdat’a kadar ulaşan gösterilerde ise elektrik kesintileri ile birlikte yoksulluk protesto edilirken neredeyse bütün parti binalarına saldırılar gerçekleştirildi.

2017’nin son günlerinde, Haziran sonunda ve Ağustos başında İran’da gerçekleştirilen protestolar ise kemer sıkma politikalarından su kesintilerine, döviz kurundan yoksulluğa karşı çeşitli söylemler üzerinden gerçekleştirildi.

Bu gösterilerin ortak noktası “ekonomik” nedenler olmakla birlikte kitlesellikleri ve görece “uzunlukları” idi. En az bir hafta süren ve ülkenin dört bir yanına yayılan bu gösterilerin en büyük zaafı ise bir önderlikten ve örgütlülükten uzak olmaları. Bu zaaflar, gösterilerin uzun sürmesine rağmen çok kısmi kazanımlarla sönümlenmelerine yol açmış durumda. Fakat coğrafyanın dört bir yanında, özellikle yıllardır savaşın içinde olan ülkelerde, kapitalizmin girdiği yapısal krizin de büyük etkisiyle gerçekleşen bu protestoların son bir yılda giderek süreklilik kazanmaları devamının geleceğini gösteriyor. Çünkü kapitalizmin yapısal krizi, mezhep, ırk vs. savaşları içinde debelenen Ortadoğu’da “ekonomik” tepkilerin giderek ön plana çıkmasını “sağlayacak” kadar derin ve sürekli.

Ortadoğu halkları ve emekçileri savaşın getirdiği gözyaşları içinde oturmak istemediklerini ve başka bir şey istediklerini gösteriyor.

Peki ya diğer “Ortadoğulular”?

 

Yazının başlığı Bach’ın en ünlü eserlerinden Aziz Matta Pasyonu’nun final bölümünün adından, “wir setzen uns mit tränen nieder” (Gözyaşları içinde oturuyoruz) esinlenilmiştir. Karl Richter şefliğindeki versiyonu tavsiye edilir:

https://www.youtube.com/watch?v=8ZnlgMgou-g


1 Temmuz 2018 Pazar

Suriye’de “Final” Sahnesi Devam Ediyor

(Toplumsal Özgürlük, Temmuz 2018 sayısı)

Suriye’deki savaşın Soçi’de başlayan final sahnesi devam ediyor. Daha önce Astana’da “gerilimi azaltma bölgeleri” olarak belirlenen Doğu Guta, Hama-Humus kırsalını ele geçiren Suriye ordusu, şimdi de Dera’nın doğusunda hâkimiyetini sağlamış durumda. 

Dera’nın önemi 

Dera bölgesi Esad karşıtı gösterilerin ilk başladığı yer olarak simgesel bir öneme sahip. Nitekim savaşın ilk başladığı 2011 yılından itibaren bölgenin yarısından fazlası Esad’ın kontrol dışındaydı. Bu bölgedeki “muhalifler”, cihatçılar ve IŞİD Ürdün ve İsrail’den aldıkları destekle bölgede kalmayı başardılar. 

Esad, İran ve Rusya Dera’nın bu durumundan kaynaklı önceliği diğer bölgeye vermiş, Dera bölgesini Astana sürecinde kararlaştırılan 5 “gerilimi azaltma bölgesinden” biri olarak belirlemişlerdi.

Bu bölgelerden Doğu Guta ve Hama-Humus kırsalının kurtarılmasından sonra Esad-İran-Rusya yönünü Dera’ya çevirmişti. Dera’nın alınmasının hem İsrail ve Ürdün’ün sahaya fiilen müdahil olmalarının engellenmesini hem de Suriye’nin kuzeyi dışında ülkenin bütününde Esad’ın kontrolünü sağlayacak olmasından dolayı önem taşımaktaydı. 

İsrail’e garanti 

Bu yüzden İsrail’in müdahale tehditlerine rağmen Rusya, Mayıs ayının sonunda ABD ve Ürdün ile açıktan görüşerek, kapalı kapılar ardında da İsrail’e İran ve Hizbullah’ın Dera’da bulunmayacağı garantisi vererek operasyonun gerçekleşmesini sağladı. Böylece Suriye ordusu, Rus uçaklarının da yardımıyla kısa sürede Dera’nın doğusunu ele geçirdi ve kısa zamanda Dera’nın geriye kalan kısmının da ordunun hâkimiyetine geçmesi bekleniyor. 

ABD, Rusya, İran 

Uzun yıllardır Dera’da konuşlanmış ve bölgenin çoğunluğunu elde tutan “muhalifler” ve cihatçıların kısa sürede yenilmesinde en büyük etken ABD, İsrail ve Ürdün’ün desteklerini çekmesi. Bu desteğin çekilmesinde Rusya›nın sahada artan gücü, Esad iktidarının kalıcılığının kabullenilmesi ve İsrail sınırında İran ve Hizbullah yerine Rusya›nın olmasının tercih edilmesi yatıyor. ABD, Esad iktidarının bir sürede kalmasını kabullenmiş durumda ve bundan dolayı önceliklerini Suriye’nin kuzeyindeki durumu konsolide etmeye ve İran’ın Suriye’deki etkinliğini azaltmaya ve yok etmeye vermekteler. Bu ikilinin İran “hassasiyetinin” farkında olan Vladimir Putin de, Beşar Esad ile buluşmasında ‘Suriye’den yabancı güçlerin çekilme vakti’ ifadesini kullandı. 

Böylece Putin, ABD’ye İran’ı, İran’a da ABD’yi gösterip sahadaki inisiyatifini sürdürerek Suriye’de geriye kalan bölgeleri küçük ama kararlı adımlarla Esad’a kazandırmayı hedefliyor. 

Gözler İdlib’te 

Putin’in açıklamasına İran’ın “Suriye’de kalmaya devam edeceklerini” söyleyerek ve Suriye Dışişleri Bakan Yardımcısı Faysal Mikdad’ın da “İran’ın Suriye’deki varlığı tartışma konusu değil” diyerek cevap vermeleri de İran ve Esad’ın Rusya’nın oyununu kabullenmekle birlikte emre amade kapıkulu olmaya niyetli olmadıkları gösteriyor. Suriye’de savaşın alanı daraldıkça bölgesel ve küresel güçlerin birbirlerine temasları ve çıkarlarının çakışmaları artıyor. Dera’dan sonra Türkiye’nin de aktif şekilde bulunduğu İdlib’e gözlerin çevrilecek olması da bu temas ve çakışma alanına bir değişkenin daha girmesine neden olacak. Dolayısıyla Suriye’deki savaşın final sahnesinde, yerel, bölgesel ve küresel güçlerin yeni ve şiddetli gerilimler yaşayıp yaşatacakları bir sekansa doğru gidiliyor. 

Bilinen MHP’nin “Beklenmeyen” Oyu

(Toplumsal Özgürlük, Temmuz 2018 sayısı)

24 Haziran seçimlerinin en büyük sürprizini gerçekleştiren MHP oldu. Kimsenin “beklemediği” bir şekilde MHP yüzde 11,1 oranında oy aldı. Devlet Bahçeli’nin büyük bir “çabayla” gerçekleştirdiği 4 salon toplantısı ve 1 mitinglik performans, MHP’nin 1 Kasım seçimlerindeki yüzde 11’lik oyunu korumayı başarmasını sağladı. 

Oylar nereden geldi? 

Anketlerde en iyi ihtimalle yüzde 7-8 oranında oy alması beklenen MHP, içinden yüzde 10 oranında oy alan İyi Parti’yi çıkarmasına rağmen, nasıl yüzde 11 oranında oy aldı? Birinci etmen AKP’den MHP’ye geçen oylar (ki bu seçimin bir an için hilesiz, baskısız ve adil(!) bir ortamda gerçekleştiğini varsayalım). 

Şu iki ildeki değişim bunun göstergesi: Sivas’ta AKP yüzde 68,7’den 48,3’e düşerken MHP yüzde 11,8’den 19’a yükselmiş; Yozgat’ta AKP yüzde 64,8’den 52,3’e düşerken MHP yüzde 12,5’den 24,7’e yükselmiş. Bu veriler, AKP’nin yüzde 10 oranında oy kaybettiği İç Anadolu’daki oylarının MHP’ye geçtiğini gösteriyor. 

İkinci etmen ise MHP›nin 1 Kasım’a göre Doğu ve Güneydoğu’daki 18 ilde oylarını 159 bin arttırması. Bu artışta ise son dönemde bölgeye gönderilen yüksek sayıdaki asker ve polislerin ülkücü kökenli olmaları, yine AKP’den MHP’ye geçen oylar ile sosyal medyadaki videolarda görüldüğü gibi seri bir şekilde MHP’ye basılan oy pusulalarının etkisi büyük. Bu iki etmen Adana, Mersin, Osmaniye gibi MHP’nin kalelerindeki oyların İyi Parti’ye geçişinin telafi edilmesinde büyük rol oynadı. 

MHP’nin gücü ve işlevi 

İç Anadolu ve Doğu-Güneydoğu Anadolu’da AKP’den MHP’ye dönen oylar, uzunca bir süredir iktidarın nimetlerinden faydalanan devletin fraksiyonlarından bir kesimin, devlet krizinde MHP’de özgün bir şekilde konumlanmayı tercih ettiklerini gösteriyor. Böylece AKP/Erdoğan’ın politikalarını dengelemeyi ve denetlemeyi, AKP/Erdoğan çizginin dışına çıktığında ABD/NATO’nun onlara vuracağı sopa olmayı, olası bir restorasyonun yürütücülüğünü üstlenmeyi ve halkçı güçlerin yükselişinde de bastırıcı güç olmayı görev edindikleri görülüyor.

Bununla birlikte sıcak para akışının güldür güldür aktığı dönemde kovasını doldurmak ve böylece tefeci-bezirganlıktan burjuvazinin şık dünyasına sıçramak için AKP’ye geçen Anadolu kaplanlarının, bağıra çağıra gelen ekonomik krizde bu devlet fraksiyonuyla birlikte MHP’de olmayı faydalı buldukları görülüyor. 

İşçi ve emekçilerin krizle birlikte giderek artan öfkelerinin yönlendirilmesi ve direnişlerinin bastırılmasında MHP’nin “gücüne” ve Kürt düşmanlığına yaslanmayı tercih ediyorlar. 

Gücün sınırı 

Nitekim Kürt illerinde asker ve polis sayısının arttırılmış olması, başta Afrin olmak üzere düzenlenen operasyonları bozkurt işaretini ellerinden düşürmeyen JÖH-PÖH’lerin gerçekleştirmesi, üniversitelerde ve direniş alanlarında ülkücü güruhun provokasyonları ve çeteler için af istemi MHP’nin “gücünün” ve önümüzdeki dönemde işlevinin ne olacağının öncü göstergeleri. 

Öte yandan Erdoğan›ın esnek, pragmatik ve kullan-at ittifak politikaları ve devlet krizinin devam etmesi, MHP’nin gücünün sınırlılığını ve kaygan bir zeminde bulunduğunu gösteriyor. Bu durum MHP

ile yapılmak istenenlerinde tereyağından kıl çekercesine gerçekleştirebileceğine dair soru işaretlerini bulunduruyor. Fakat esas olarak MHP’nin gücünün ve işlevinin sınırlılığını gösterip, onu gerisin geriye püskürtecek olan ise devrimci-halkçı güçlerin göstereceği direniş olacaktır. 

1 Nisan 2018 Pazar

Bağdat’ta Seçim Hamleleri

(Toplumsal Özgürlük, Nisan 2018 sayısı)

ABD’nin işgaliyle birlikte Ortadoğu’da bitmeyen savaşların alanlarından biri olan Irak, seçimlere gidiyor. 12 Mayıs’ta gerçekleşecek olan ve 329 koltuğun yeni sahiplerini bulacağı meclis seçimleri, Irak ve Ortadoğu’daki gelişmeler açısından önemli bir etkiye sahip olacak. 

Liste bolluğu 

Önceki seçimlerin aksine 2018 seçimine liste bolluğuyla giriliyor. Özellikle Şii liderler liste bolluğunun başına çekmekteler. Şimdiki Başbakan Haydar el-İbadi önderliğindeki “Zafer İttifakı”; önceki başbakan Nuri el-Maliki liderliğindeki “Kanun Devleti Koalisyonu”; Irak Şiilerinin önemli isimlerinden Mukteda El-Sadr öncülüğündeki ve Irak Komünist Partisi’nin de bileşeni olduğu “Reform için Devrim İttifakı”; bir diğer Şii lider el-Hekim’in kurduğu “Ulusal Hikmet Akımı”; IŞİD’le savaşta ön plana çıkan Haşdi Şabi’nin komutanlarından Hadi el-Amir ile Mehdi el-Muhendis’in liderliğindeki “Fetih Hareketi”. 

Şiilerle Suudiler yakınlaşıyor 

Listeler mezhep ve etnik aidiyete göre şekillenmiş gözükse de, İran ve ABD’nin Suudi Arabistan’a yönelik tutum farklılıkları önemli oranda belirleyici. İran’ın bölgede artan etkisiyle orantılı olarak Irak’ta da etkinleşmesi bir tepkisellik yaratmış durumda. 

Bu tepkisellik Iraklı Şiiler arasında da giderek yayılıyor. Sadr ve Hekim İran’a mesafe konulmasını, İran-Suudi çatışmasında taraf olunmamasını ve diğer Arap ülkeleriyle ilişkilerin geliştirilmesini istemekteler. Başbakan İbadi de, Haşdi Şabi’nin üzerinden güç kazanan İran’a karşı hem Sadr ve Hekim’in hem de Suudilerin desteğini kazanmaya yöneldi. 2017’de iki defa Riyad’ı ziyaret eden İbadi, geçtiğimiz ay Kuveyt’te yapılan “Irak’ın Yeniden Yapılandırılması Konferansı”na katılarak Suudi ve Körfez sermayesinin Irak’a akışı için ilk adımını gerçekleştirdi.

Bölgede “yumuşak” güçle ilerlemek isteyen Suudiler’in “parlayan yıldızı” veliahtı Muhammed bin Selman da yakında Basra’ya giderek 1990’dan beri kapalı olan elçiliği açacak. Selman, Suudi aşiretlerle Basra aşiretleri arasında yakınlığı kullanarak Basra’nın petrol sahaları ile kente zenginlik kazandıran ticaret limanını elde etmeyi umuyor. 

Kendisine karşı yapılan bu hamlelere karşı İran, “sert” güçle karşılık vermeye devam ediyor. 

6 Mart’ta İranlı yetkililer Iraklı Şiiler arasında etkisi büyük olan Hüseyin Şirazi’yi tutuklayarak Şiilerin Basra, Kerbela ve Bağdat’taki İran elçiliğinin önünde protestoların gerçekleşmesine neden oldular. 

Diğer yandan İran’ın etkisi altında olan Haşdi Şabi, Fetih Hareketi adı altında siyasi bir güce dönüşebilme becerisini göstermesine rağmen içeride anlaşmazlıklarla uğraşmakta. 

Fetih Hareketi’nin liderleri olan Mühendis ve Amiri arasındaki anlaşmazlıkları Kasım Süleymani de çözemedi. Dolayısıyla İran’ın “sert” gücü olumsuz sonuçlar yaratıyor. 

Çekişme ve tepki 

IŞİD’in Musul’dan atılması, Kerkük’ün geri alınması, Sistani gibi Şii dini otoritelerin, Sünnilerin ve Batı-ABD’nin desteği, İbadi’nin seçimi en önde tamamlayacağını gösteriyor. İbadi’nin kazanması İran’ın etkisinin “kısmen” kırılmasına ama etkin olmaya devam etmesine, öte yandan da Suudilere de alan açılmasına yol açacaktır. Bu ikili arasındaki “çekişme” Ortadoğu’daki gelişmelerle birlikte Irak’ta da belirleyici olacaktır.

Bununla birlikte halkın yolsuzluk ve yoksulluğa karşı gösterdiği tepki giderek güç kazanıyor. Kendisini, Irak Komünist Partisi ile Şii lider Sadr’ı bir araya getirerek gösteren bu “tepki”, ilerleyen günlerde “çekişme”den daha etkili olacaktır. 

Suriye’de Savaş Sıcaklığını Koruyor

(Toplumsal Özgürlük, Nisan 2018 sayısı)

İdlib ve Soçi’deki açılış hamleleriyle yeni dönemi başlayan Suriye’deki savaş, artan hamle sayısı ve azalan hamle süresiyle giderek hızlanıyor. Bu hızlanmada Rusya ve ABD’nin payı büyük. 

Rus diplomasisi 

Suriye’ye giriş yapan ilk küresel güç Rusya, post-IŞİD sürecinde ağırlık verdiği “diplomatik” hamlelere devam ediyor. 

Astana ve Soçi’den sonra İran ile Türkiye’yi Ankara’da bir araya getiren Rusya, iki bölgesel gücü “hâlâ” kontrol edebildiğini gösterdi. Fakat Ankara buluşmasının ardından İran’ın; “Türkiye Afrin’den çekilsin”, Türkiye’nin “Esad’lı çözüm olmaz” açıklamaları bu kontrolün sınırlılığını gösteriyor. Rusya ise bu sınırlılığı “rüşvet” diplomasisi ile çözmeye çalışıyor. Doğu Guta karşılığında Afrin’i veren Rusya, şimdi ise Cisr eş-Şuğur pazarlığında. Rusya bu pazarlık karşılığında Türkiye’nin İran ve Suriye güçlerinin karşısına gözlemci noktalarını kurmasına izin vermiş durumda. Böylece hem İran ve Suriye’yi dizginlemeyi hem de Türkiye’nin Suriye bataklığında kendisine daha da bağımlı olmasını hedefliyor. Rusya, cihatçı çeteleri İdlib ve Kuzey Suriye’ye toplayarak; Esad’a “kılçıksız” bir Suriye, Türkiye’ye neo-Osmanlı hayallerini tatmin edebileceği bir parça toprak, Rus halkına da az askeri zararla dünya gücü olabileceğini sunmuş oluyor. 

ABD ateşi harlıyor 

ABD ise savaşın başından beri uyguladığı “sıcak savaş” politikasını ısıtıp ısıtıp ortaya koymaya devam ediyor. Bölgesel güçlerin finanse ettiği vekil güçlerle başlayan sürecin nihayete ermemesi üzerine bizzat sahaya inen ABD, sahadaki ateşi tekrardan harlamak üzere. Trump’un “Suriye’den çekileceğiz” açıklaması, başkanın kendisi dışında dikkate alınmamakla birlikte ABD ve müttefiklerinin Suriye’deki askeri varlığı daha da arttı. Daha önce Irak işgalinde İngiltere’nin üstlendiği yardımcı rolü bu sefer Suriye’nin eski hamisi Fransa üstlendi. Yüzlerce asker ve tonlarca mühimmatını Menbic’e gönderen Fransa Libya’dan sonra Suriye’de de vahşetini sergilemek için sabırsızlanıyor. 

T4 hava üssünü vuran İsrail de Fransa’dan geri kalmak istemediğini ortaya koyuyor. Bütün bunların finansmanını sağlamak için petro-dolarlarını gözünü kırpmadan “feda eden” Suudi Arabistan ise silahların patlamasını neşeyle bekliyor. 

Eller tetikte 

Yapılan anlaşmadan dolayı Doğu Guta’daki son kent Duma’dan çıkan cihatçıların “hayvan” (bu tabir Trump’a ait) Esad tarafından kimyasal silahlarla vurulduğu iddiası, ABD ve müttefikleri için tam da istedikleri türden bir işaret fişeği. Nitekim İsrail’in doğrudan saldırıya geçerek, domino etkisini başlatmış durumda.

Bu etkinin nerede duracağı veya ilerleyeceği ise Rusya’nın vereceği tepkiye bağlı olacak. Afganistan tecrübesinden dolayı sıcak çatışmayı olabildiğince asgaride tutup diplomasinin ince hamleleri üzerinden yürüyen Rusya’nın da eli tetikte. Çubuğu sıcak çatışmaya döndürdüğü takdirde savaşın küresel düzeye sıçrayacağının farkında olan Rusya’nın caydırıcılığını ortaya koyacağı öngörülebilir. Fakat bu da savaşın bölgesel güçler düzeyinde sıcaklığını koruyarak devam edeceğinin de göstergesi olacaktır. 

Bu “İYİ”lik Halka “Saadet” Getirecek mi?

(Toplumsal Özgürlük, Nisan 2018 sayısı)

Türkiye seçim sathına girdikçe saflar sıklaşıyor. AKP/Erdoğan-MHP saflarını sıklaştırdıkça genişlemek yerine daralıyor, bu da muhalefetin iştahını kabartıp kendi saflarını sıklaştırmasına neden oluyor. İyi Parti ile Saadet Partisi “sağ”daki boşluğu doldurup AKP/Erdoğan’ın etrafındaki kuşatmayı daha da daraltmak için hamlelerini hızlandırıyorlar.

Akşener MHP’den vazgeçmiyor 

1 Nisan günü Ankara’da gerçekleştirdiği kongreyle gövde gösterisi yapan İyi Parti, artık “heyula” olmadığını gözler önüne serdi. Kongredeki kitlesellik, İyi Parti’nin MHP’den kopuşları gerçekleştirerek ilk aşamayı başarıyla atlattığını gösteriyor. 

Kongrede seçimlere gideceği ekibi oluşturan Meral Akşener, ana kadroların seçiminde tercihini ağırlıklı olarak Müsavat Dervişoğlu, Koray Aydın, Ümit Özdağ gibi “eski” MHP’lilerden yana kullandı. 

Akşener, “devlet” pastasından istediği payı kapamayan MHP’lilere gösterdiği ihtimam ile AKP’den kaptıkları payı olası bir yenilgide kaybetmek istemeyen “devletli” MHP’lilerin gönlünü kapmaya çalışıyor. 

Adres “Saadet” 

Saadet Partisi’nde Temel Karamollaoğlu ise gerek yumruğunu havaya kaldırması gerekse halktaki yoksullaşmayı vurgulayan söylemleri, gerekse Kürt meselesi üzerine söyledikleriyle dikkat çekiyor. Karamollaoğlu, ekonomik krizle birlikte daha da yoksullaşan ve AKP’den uzaklaşma eğiliminde olan yoksul Müslümanların “sola” kaymasını engelleyerek yanına çekmeyi ve kitle desteğini kazanmayı hedefliyor. Diğer yandan Karamollaoğlu da kesesini dolduran fakat kesenin altının delinerek her şeyini kaybetmekten korkan “eski Türkiye’nin mücahitleri”-”yeni Türkiye’nin müteahhitlerini” kapma derdinde. “Deli miyim ki Cumhur ittifakına katılayım” diyen Karamollaoğlu, bir delilik yapmak istemeyenler için “saadet”lerini devam ettirecekleri bir adres olduğunu açıkça gösteriyor. 

İttifak kime yarar? 

Sağ şeritten hızlanarak gelen bu iki partinin ittifak kurma ihtimali ise son çıkan yasa ile oldukça artmış durumda. İyi Parti’nin baraj sorunu olmadığı göz önünde tutulursa özellikle Saadet için bu ittifak oldukça hayati. Son seçimlerde yüzde 2’yi zor bulan Saadet’in, bu ittifak sayesinde “boşa gitmemesi” için AKP’ye atılan oyları alabilme şansı yüksek. Böylece hem AKP’den ciddi bir kitle koparılmış olacak hem de AKP/Erdoğan etrafındaki çember daraltılmış olacak. Bu ittifak Cumhurbaşkanlığı seçimleri için de oldukça kazandırıcı. İttifak ile ilk aşamada Meral Akşener’in, oyları yüzde 25’e çakılmış olan CHP’nin göstereceği adayı geçerek ikinci tura kalma şansı yüksek. Akşener ikinci tura kaldığı takdirde de Erdoğan karşıtlığından seçimi kazanarak kısa yoldan iktidar olabilecek. 

İyi Parti-Saadet Partisi ittifakı evdeki hesap açısından oldukça parlak umutlar saçıyor. Bu parlak umutlar, Erdoğan’a ayar vermek isteyen veya post-Erdoğan sürecinde herhangi bir tufan yaşamak istemeyen ABD-AB-TÜSİAD ve bilumum sermaye için de oldukça güzel. 

Fakat evde hesaplanan “İyi”liğin “Saadet” getirmesi, halk güçlerinin de çabasıyla, halkın çarşı-pazarına uymaması da ciddi bir ihtimal. 


2 Şubat 2018 Cuma

Suriye’de Yeni Perde: İdlib ve Soçi

(Toplumsal Özgürlük, Şubat 2018 sayısı)

Suriye’deki savaşta “son sahne” olması beklenen İdlib sahnesi, IŞİD’in Deyrizor’dan silinmesi-nin ardından başladı. Savaşın askeri kısmı İdlib’te sahne alırken diplomatik kısmı da Soçi’de sahne alıyor. Suriye’deki savaşa “son”a doğru ilerlerken yapılan askeri ve diplomatik hamleler hızlanmakla birlikte yeni gelişmeleri de doğuruyor. 

İdlib’deki ateş büyüyor 

Deyrizor’u IŞİD’den temizleyen Esad ve müttefikleri, “ılımlı” muhalifler ve Heyet Tahrir Şam (HTŞ “eski” El-Nusra/El-Kaide) çetelerinin ellerinde tuttukları tek büyük şehir olan İdlib’e yönelik hazırlıklarını tamamlayarak harekete geçtiler. Esad ve müttefikleri ilk olarak Ebu Zuhur’u kontrol altına alarak “ılımlı” muhalifler/HTŞ’nin elinde tuttukları bölgenin yarısını ele geçirdiler. Böylece Esad ve müttefiklerinin doğrudan İdlib’e gitmek yerine stratejik yerleri ele geçirip, alan kazanarak ilerlemeyi tercih ettikleri gözüküyor. 

Karşılıklı hamleler 

Sıradaki hedefin Şii köyleri olan Fua ve Kefraya olduğunun açıklanması da bunun bir gösterge-si. Böylece Esad ve müttefikleri, militan sayıları 25 ila 50 bin arasında olduğu söylenen “ılımlı” muhalifler/HTŞ’ye karşı ellerinde tuttukları sayı üstünlüğü ve zaman baskısını kullanmak istiyor. Buna karşılık “ılımlı” muhalifler/HTŞ Afrin saldırısına katılarak kendilerine yeni alan açmayı planlıyor, Türkiye de Halep’in güneyindeki El-Eys’e konvoy göndererek Esad ve müttefiklerine sınır çekerek “ılımlı” muhalifler/HTŞ’ye nefes aldırmayı hedefliyor. 

Önce Esad ve Rusya’nın Türkiye konvoyunun önünü vurması, ardından konvoya yapılan saldırı bu sınırın kabul edilmeyeceğini gösteriyor. 

Soçi’de “muhalifler” 

Soçi’de 29-30 Ocak’ta gerçekleşen Ulusal Diyalog Kongresi’nden çıkan en önemli sonuç anayasa komitesi kurulması çağrısı oldu. Savaş sonrası Suriye’sinin adımlarını atmaya başlayan Rusya, bu kongreyle kimleri Suriye’de görmek istediğini de çağırdığı delegelerle ortaya koydu. 

1500 delegeden oluşan  kongrede muhalif delegelerinin sayısı ise 300 civarındaydı.

Kongreye PYD’den kimse çağrılmazken, Barzani yanlısı ENKS’nin eski bileşenlerinden olan Suriye Kürt İlerici Demokrat Partisi (PDPK-S(Pêşverû)) Afrin Operasyonu’ndan dolayı Soçi’yi boykot etti, Kürtler bireysel delegelerle “temsil” edildi. 

Suudi Arabistan destekli Müzakere Yüksek Komitesi’nden de katılım olmazken, Türkiye’deki muhaliflerin çatı örgütü Suriye Ulusal Koalisyonu’ndan 4 kişi, Türkmenler’den ise 40 kişi davet edildi. 

Fakat SUK ve Türkmenler Suriye bayraklı resim ve logolara tepki gösterip Rusya’ya giriş yapmayarak tüm temsil yetkisini Türkiye heyetine vererek kongreyi terk etti. 

Muhalefet delegelerinin çoğunluğunu ise Rusya karşıtı olmamakla birlikte Esad rejiminin “revi-ze” edilmesinden yana olan Heysem Menna’nın (56 kişi), Ahmet Jarba’nın (54 kişi) ve Rande Kasis’in (53 kişi) grupları oluşturdu. 

İdlib ve Soçi sahneleri 

Türkiye konvoyuna yapılan saldırı, İdlib merkezine doğru alan “daraldıkça” güç odaklarının sahada sık sık karşı karşıya geleceklerini ve bu yüzden de masada yaptıkları “anlaşmaların” sü-rekli değişeceğini gösteriyor. 

Dolayısıyla Rusya, Soçi’deki kongreyle savaş sonrası için adımlarını atmaya başlamış olsa da sahadaki durum bu adımların niceliğini ve niteliğini değiştirebilecek potansiyele sahip.

İdlib ve Soçi bir dönemin kapanış sahneleri olmakla birlikte yeni bir dönemin açılışı için yapılan provaların da sahnesi olacak. 

Encomienda'dan Luther'e: Parsellenmiş İktidar ve Direniş Doktrini

Encomienda, İspanya'nın Amerika kıtasında kurduğu ve yerlilerin dinî eğitim ile koruma karşılığında encomenderoya haraç ödeyerek çalıştı...