1 Kasım 2018 Perşembe

Suud Hanedanı “Duvara” Yaklaşıyor

(Toplumsal Özgürlük, Kasım 2018 sayısı)

Cemal Kaşıkçı cinayetiyle bir kez daha cani karakterini gösteren Suud hanedanı, Orta Doğu halk-larının “yeni” ve “reforme” edilmiş bir Suudi Arabistan beklentisinde bulunmamaları gerektiğini ortaya koydu. “Reformcu” prens Muhammed bin Selman’ın (MbS) hem cinayette rol oynaması hem de sonrasında resmen taltif edilmesi, gelenin gideni aratacağını gösteriyor. 

Suud “aşınıyor” 

“Arap Baharı”nın kendi kışına ulaşmasını engelleyen Suud, petro-dolarların verdiği güçle de Orta Doğu’da bölgesel güç olmaya yönelmişti. Bunun için Suriye’de Vahabi çetelerini destekleyen, Yemen’i yerle bir edip milyonlarca insanı açlık ve ölüme terk eden, “eski” ortağı Katar’la köprüle-ri atan Suud hanedanı bölgesel güç olma arzusuna ulaşmak bir yana, var olan gücü de giderek “aşınıyor”. Bu aşınmaya karşı “reformcu” prens MbS’nin Selman’ın liderliğinde neo-liberalizme içkin bir İs-lamcılıktan ödün vermeden “Arapçılığı” öne çıkaran Suud, kısa vadede isteklerine ulaşamadılar. Bölgede İran’ın etkisi geriletilemedi, Katar’a tamamen boyun eğdirilemedi ve Suriye’de Esad karşıtı güçlerin hakim oldukları tek yer olan İdlib’te de Türkiye bulunuyor. Dolayısıyla aşınmanın giderilmesi bir yana, uygulanan politikalar aşınmayı daha da arttırmasına neden oldu. Böylece reformcu prensin “büyüsü” bozuldu ve krallık tahtına varmadan veliahtlık sandalyesi sarsıldı. 

”Yumuşama” yok 

MbS, sarsılmayı engellemek ve büyüyü sürdürmek için şiddeti arttırmayı seçmiş durumda. Şidde-tini göstererek hem içeride hem de bölgede kendisinden başka alternatifi düşündürtmemeyi amaç-lıyor. Bu yüzden MbS’nin kurban olarak Cemal Kaşıkçı ve Türkiye’yi seçmesi ise tesadüf değil. Hanedana iktidarına karşı hiçbir muhalefeti olmayan ve Sovyetlere karşı Afganistan’da savaşan cihatçılarla bazukalı poz veren Kaşıkçı’nın MbS göre en önemli suçu Müslüman Kardeşler’e (MK) “yakın” olması. Hanedanın aşınmaya karşı sermayeyi öne çıkaran “yumuşak” politikalar izlemesini savunan Ka-şıkçı’nın katledilmesi, benzer politikaları savunmayı öneren “alternatif veliahtlara” verilen bir gözdağı. Öte yandan bölgede “yumuşama” olmayacağının da bir göstergesi. Cinayetin Türkiye’de işlenmesinin önemli bir boyutu ise Ankara’nın 9-10 Ekim’de Kuveyt ile askeri anlaşmalar imzalaması. Katar’dan sonra Kuveyt’i de Türkiye’ye kaptırmak istemeyen Suud, iki tarafa da “demir yumruğunun” hazır olduğunu ispat etme çabasında. 

ABD’nin desteği 

ABD ise Washington Post gibi “prestijli” bir gazetesinin yazarını katleden MbS’nin sırtını sıvazlamayı sürdürüyor. ABD kameralar önünde çeşitli tehditler savursa da milyarlarca dolar değerinde silah sattığı ve İsrail’den sonra Orta Doğu’daki en önemli uydusu Suudların arkasında duruyor.

ABD’den güç alan MbS’nin önümüzdeki dönemde de Orta Doğu’ya kan ve gözyaşı boca etmeye devam edeceği görülüyor. Fakat bu durum aynı zamanda MbS ve Suud hanedanının halkların “duvarına” çarpacağı süreyi de kısaltıyor. 

Yeni Çatışmalar Öncesi Son Diplomasiler

(Toplumsal Özgürlük, Kasım 2018 sayısı)

Muhaliflerin tamamen İdlib’e gönderilmesiyle son perdesi açılan Suriye’deki savaşta “diploma-tik süreç” ağırlığını ve hızını arttırıyor. Türkiye ile Rusya arasında varılan anlaşmayla somutla-şan “diplomatik süreç”, İstanbul Zirvesi ve kurulan “Küçük Grup” ile seviyeyi küresel boyuta taşıdı. 

Rusya’nın hesapları 

İstanbul da Cenevre, Astana, Soçi’den sonra Suriye’deki savaşın tartışıldığı yer olma şerefine nail oldu. Keza diğer kentlerde olduğu gibi İstanbul’da da çözümden çok pazarlık hasıl oldu. Fransa, Almanya ve Türkiye “rejim” tanımlamasıyla Esad’ın gidişinde ısrarcı olduğunu göste-rirken, Rusya da “Suriye Arap Cumhuriyeti” vurgusuyla bu ısrara direneceğini belirtti. Suriye’nin geleceği için “farklı” düşüncelere sahip olan bu ülkeleri bir araya getiren ise sahada inisiyatiflerini arttırma çabaları. Rusya, Türkiye’den sonra Fransa ve Almanya ile ilişki kurmayı başararak ABD’yi “kısmen” de olsa ekarte edip, esas aktör olduğunu teyit ettirdi. Fransa ve Almanya da Rusya’nın bu esas aktörlüğünü kabullenerek ABD’den ayrı, kendi çıkarlarını öne alan kanallar açma konusunda bir tık daha ilerlemiş oldular. 

Buna karşılık ABD ise İngiltere, Fransa, Almanya, Mısır, Suudi Arabistan ve Ürdün’den olu-şan “Küçük Grup”u 26 Eylül’de New York’ta toplayıp “Savaşa askeri çözüm yok ve siyasi çözüme alternatif de yok” diyen bir bildiri açıkladı. 

Daha önce bölge ülkelerini esas alarak grup-lar kuran ABD, bu sefer İngiltere, Fransa, Almanya gibi küresel güçleri yanında tutarak hem Rusya’nın çatlaklardan yaralanma gayretine ket vurmayı hem de sıkışan “Esad karşıtlarına” yeni bir alan açmayı amaçlıyor. 

Kısa ve orta vadede Rusya’nın inisiyatifini kıramayacağını öngören ABD, bu süreçte inisiyatif almayı isteyen İngiltere, Fransa, Almanya’ya alan açarak Rusya’yı yıpratma görevini onların üzerine yıkmayı, böylece Çin’le daha fazla “ilgilenebilmeyi” planlıyor. ABD diğer yandan “Esad karşıtlarını” ayakta tutarak orta vadede tekrardan Esad’a yönelik hamlenin tohumlarını atmakta. 

Tansiyon yükseliyor 

Küresel güçlerin masa başı hamleleri süredursun, sahadaki tansiyon tekrardan yükseliyor. Türkiye ile Rusya’nın İdlib anlaşması cihatçı çeteler arasında “şimdilik” küçük çaplı çatışmalara yol açmış durumda. Diğer yandan Türkiye bu çeteleri Suriye Demokratik Güçleri’nin üzerine bir an önce sürerek sahadaki kontrolünü arttırmanın peşinde. 

SDG’de bir Afrin daha yaşamamak için mevzilerini güçlendiriyor. Savaş süresince tekrar görüldüğü üzere bugünkü “diplomatik süreç” de yeni çatışmalar öncesi pozisyon kapma mücadelesini yansıtıyor. Küresel güçlerin de sahada etkin olduğu bu son perdedeki çatışmalarda, halklar kendi adlarına müdahil olmadıkça, oldukça kanlı geçeceği görülüyor. 

8 Ekim 2018 Pazartesi

Hürlüğe Övgü

(sendika.org, 8 Ekim 2018)

Yaklaşık 40 yıldan sonra bir Rus uçağının İsrail’in “etkisiyle” düşürülmesi, Suriye’deki cihatçıların son sığınakları İdlip’te bir süre daha “kalmaları” ve on yıllar sonra İran ordusuna kendi toprağı Ahvaz’da saldırılması Ortadoğu’da bir dönemin final bölümü olacak olan “yeni” döneme başladığımızı gösteriyor. Uzun, kanlı ve oldukça çetrefilli geçeceği görülen bu dönem, fiili ve kuvve öznelere çok çeşitli olasılıklar ve fırsatlar sunuyor.

Uçağın “düşüşü”

Geçtiğimiz günlerde “düşen” Rus IL-20 uçağının failine dair çeşitli iddialar bulunmakla birlikte müsebbibinin İsrail olduğu konusunda neredeyse herkes hemfikir. En önemli varlık sebebi emperyalizmin ileri karakolu olma olan İsrail’in bu müsebbipliğinin yardımcı rolünde ise Fransa var. Bu ikilinin ABD’nin yönetmenliğinde rol aldığını söylemek abes olmaz.

Suriye’nin doğusunda sıkışan ABD’nin İsrail öncülüğünde yapılan bu saldırıyla savaşın düzlemini bir üst seviyeye, yani bölgesel güçler arasındaki savaştan bölgesel-küresel güçler arasındaki savaşa yükseltmeye karar verdiği görülüyor. ABD, başarısız olduğu bu alt düzlem yerine, etkisini ve gücünü daha fazla fiilen koyabileceği bir üst düzlemde sonuç almayı hedefliyor. Rusya’nın kendi başına bu düzlemde ona karşı koyamayacağını ve bunun için de Çin’den askeri ve ekonomik yardıma ihtiyaç duyacağını da hesaplıyor. Böylece Çin ile olan ticari savaşını askeri düzleme taşıyıp, Çin’i daha zayıf olduğu “askeri” cepheden yıpratmak istemeyi de hedefleyecektir.

Rusya’nın Suriye’ye S-300’leri yerleştirmesi, Rusya ve Çin’in ortak askeri tatbikatı, İdlip’teki Uygurlar’dan kaynaklı Çin’in İdlip’e müdahale isteği de ABD’nin restinin görüldüğünü gösteriyor. Böylece küresel güçlerin Ortadoğu’daki askeri mevcudiyetlerinin daha da fazlalaşacağı ve bunun sonucunda da gerilimin had safhada olacağı bir sürece girmiş durumdayız. Özcesi uçağın “düşüşü” namluların ısısının karşılıklı olarak  “yükseltilmesi” ile karşılanıyor.

İdlip n’olacak?

Uçağın düşüşünün bir diğer boyutu da Türkiye ile Rusya arasında sağlanan İdlip “anlaşmasından” hemen sonra gerçekleşmesi. İdlip’i salam dilimleme (salami slicing) taktiğiyle sonlandırmayı planlayan Rusya, anlaşmayla birlikte bıçak olma görevine İran ve Suriye’yi değil Türkiye’yi uygun görmekte. Rusya Türkiye’yi çeperinde tutmaya devam etmeyi ve müttefikleri İran ve Suriye’nin yıpranmamalarıyla birlikte savaştaki inisiyatiflerini arttırmalarını engellemeyi sağlamaya çalışıyor. Dolayısıyla İdlip’in “şu andaki” statüsü, “ilerideki” çözümün “şimdi” gerçekleşmesine nazaran Rusya için daha tercih edilebilir. “Şu andaki” statünün maliyetinin özellikle Türkiye’ye yüklenmesinden dolayı, “ilerideki” çözümün maliyetinin şu andaki çözümün maliyetine nazaran daha az olacak olması Rusya için oldukça çekici. Bundan dolayı da Rusya maliyetin “rahatça karşılanabileceği” bir seviyeye inmesine kadar Türkiye’ye süre tanıyacaktır.

Diğer yandan Türkiye de bu maliyeti tek başına karşılamamak için, kimyasal saldırıya cevap vereceklerini ilan eden “Batı”ya hızla döndü. ABD ile Münbiç ve Fırat’ın doğusu konularında  “anlaşmazlıklar” sürse de İdlip, “bu taraf” için son kale. Dolayısıyla “bu tarafın” İdlip’in çözülmemesi için iç “anlaşmazlıklarını” geriye iterek “karşı taraf” ile karşı karşıya gelmekten imtina etmeyecekleri akılda tutulmalı. Sonuç olarak ise İdlip’te, diğer bölgelerdeki çözümün aksine, inisiyatifi elinde tutan Rusya ve ittifaklarının gücü kadar “Batı”nın müdahale şekli ve şiddeti de belirleyici olacaktır.

İran-ABD “savaşı”

Batı’nın iç “anlaşmazlıklarının” yaşandığı İran konusunda da giderek aynı çizgiye yaklaştıkları görülüyor. Nükleer anlaşmasının iptali ve yaptırımlar ile İran’ın Ortadoğu’da genişleyen nüfuzunu kesmenin ilk adımlarını atan ABD’ye önce “karşı çıkan” AB, İran’dan yatırımlarını çekmeyi hızlandırmakta. Total gibi petrol şirketlerinin yatırımlarını çekmesi ve Kasım ayında ABD’nin doğalgaz ve petrol yaptırımlarının başlayacak olması, İran’ı özellikle ekonomik olarak oldukça zorlayacaktır. Üstelik ham petrol fiyatının varil başına 100 dolara yaklaşırken uygulanacak olan bu yaptırımlar ile İran, hem ülke dışındaki “askeri” operasyonların hem de içerideki “huzursuzlukların” giderilmesi için gerekli olan önemli bir kaynaktan mahrum bırakılacak ve ekonomik açıdan kıskaca alınmış olacaktır.

Ahvaz’da yapılan saldırı da İran’ın askeri açıdan kıskaca alınmasının bir boyutu. Dera, Yemen, İdlip’te görüldüğü üzere dışarıda frenlenen İran’ın Ahvaz saldırısı ile de içeriden sıkıştırılmasına başlanmış oldu.

İran ise bu askeri ve ekonomik kıskacı, nüfuzunu siyasi açıdan sürdürerek aşmayı çabalıyor. Irak’ta Mukteda el-Sadr ile Hadi el-Amiri’nin anlaşması, ABD’nin cumhurbaşkanı olmasını “çok istediği” Bahram Salih’in kendisine yakın olan KYB’ye tekrardan girmesini sağlaması bunun göstergesi. İran’ın “dışarıda” sağlayacağı siyasi nüfuz, “içerideki” askeri ve ekonomik “saldırıları” aşması için gerekli yoğunlaşmayı ve enerji sağlayabilir. Nitekim Erbil’deki İran-Kürdistan Demokrat Partisi’ne füzelerle saldırarak alarmda olduğunu gösterdi. Fakat Ahvaz saldırısı İran’ın sistematik ve düzenli saldırılara karşı koyabilme kapasitesine yönelik soru işareti uyandırdı. İran’ın kısa vadede ABD’nin saldırılarına karşı koyabilse de orta vadede oldukça sıkıntı yaşayacağı görülüyor. Bu “savaşın” gidişatında şiddetin “sürekliliği” belirleyici olacaktır.

Hürlüğe doğru

Kapitalizmin yapısal krizinin derinleşerek devam etmesi, sadece ABD’nin dünyanın tek hâkimi olma hayallerini yıkmakla sınırlı kalmıyor. ABD’nin gücünün sınırlılığından dolayı oluşan çatlakta kendilerine alan açılan küresel güçler de, kapitalizmi aşan bir perspektif ve faaliyete haiz olmamalarından kaynaklı giderek kendi güç sınırlarına yaklaşıyorlar. Bunu sürdürebilmek için de “savaş hali”, “kaotik durum” oldukça işlevli. Nitekim yukarıda bahsedildiği üzere savaş halinin küresel güçler seviyesine sıçramasında da hiçbir beis görmemekteler.

Fakat geçtiğimiz aylarda İran, Irak ve Ürdün’de sokaklara dökülen kitlelerin yoksulluk, yolsuzluk ve ölüme karşı haykırışları, “savaş haline” yönelik kıpırdanmalarının başlangıcı olarak görülmeli. Nitekim bu kıpırdanmalar diğer Ortadoğu ülkelerine de irili ufaklı olarak sıçramış halde. Savaş halinin baskınlığı bu kıpırdanmaların şimdilik yayılmasını engellese de, Buazizi’nin kıvılcımı tekrardan kendini duyumsatıyor. Sonuç olarak Ortadoğulu devrimcilerin savaş halinin yarattığı zeminden “hürleşerek”  kendi zeminlerini yaratmaları ve bu zeminden doğru savaş haline müdahale etmelerinin imkân ve fırsatları uç vermekte. Bunun gelişip serpilmesini ise hürlüğe doğru yapılacak koşu belirleyecektir.

Bu minvalde koşunun öncüllerinden Ramin Hüseyin Penahi, Zanyar Muradi ve Lukman Muradi’yi saygıyla anıyoruz. Başta Arap halkının yiğit evladı Mithatcan Türetken, genç kadın mücadelesinin çalışkan karıncası Hatice Göz ve enternasyonalizmin simgesi Max Zirngast olmak üzere bütün siyasi tutsaklar bir an önce serbest bırakılmalıdır.

* Başlık Beethoven’in 9. Senfonisi’nin son bölümüne de ismini veren Schiller’in “Neşeye Övgü” şiirinden esinlenilmiştir. Kimi rivayetler göre şiirin asıl adı  “Ode an die Freiheit” (Hürlüğe Övgü) sansürden dolayı “Ode an die Freude” (Neşeye Övgü) olarak değiştirilmiştir. Dönemin koroları ve şairlerin de bu şiiri okurken Freude’yi Freiheit olarak söyledikleri de rivayet edilmektedir.

Herbert von Karajan şefliğindeki versiyonu tavsiye edilir:

https://youtu.be/QfrAXZC7GKA?si=_GLdXAYRpd6ttEwc

1 Eylül 2018 Cumartesi

Bağdat’ta Hükûmet Kurma “Çekişmesi”

(Toplumsal Özgürlük, Eylül Ekim 2018 sayısı)

12 Mayıs’ta gerçekleşen Irak milletvekili seçim sonuçları, nihayet Ağustos ayı sonunda Irak Federal Yüksek Mahkemesi tarafından onaylandı. Onaylanan sonuçlarla Mukteda es-Sadr’ın öncülüğündeki ve Irak Komünist Partisi’nin de bileşeni olduğu Sairun koalisyonun 54 vekillikle birinciliği, Haşdi Şabi’nin öncülüğündeki Fetih’in 48 vekillikle ikinciliği, Başbakan İbadi’nin Nasr’ın 42 vekillikle üçüncülüğü kesinleşmiş oldu. Böylece hükûmet kurulma çalışmaları “resmen” başlamış oldu. 

Çekişme ve rekabet 

Fiilen seçim öncesinde başlamış olan hükûmet kurma çalışmaları, aylardır “çekişmeli” bir şekilde devam ediyor. Çekişmenin iç boyutunu koalisyonlar arasındaki “rekabet”, dış boyutunu İran ve ABD çekişmesi oluşturmakta. 

Seçimi ilk üç sırada tamamlayan gruplar arasında kurulacak hükûmetin yapısı konusunda anlaşmazlıklar bulunuyor.

Sadr Kürtleri ve Sünnileri de gözeten, dengeli ve Irak vurgusu öne çıkan bir hükûmet yapısı isterken; Fetih Şii’leri esas alan ve çubuğu İran’a büken bir hükûmeti arzuluyor. Nasr ise İbadi’nin başbakanlığını önceleyen, İran’ı gözeterek çubuğu ABD’ye büken bir yapıyı murat etmekte. 

İbadi, Amiri, Sadr 

Nitekim bu doğrultuda harekete ilk geçen İbadi oldu. Haydar İbadi hem Haşd Şabi’nin başkanlığını hem

de Irak Ulusal Güvenlik Danışmanlığı görevini yürüten ve Nasr’ın kilit isimlerinden olan Feyyad’ı görevinden alarak iktidarı bırakmayacağını gösterdi.

İbadi’nin bu hamlesine Fetih grubunun lideri Amiri ile İran büyük tepki göstererek İbadi ve Nasr’ın olacağı bir hükûmete katılmayacaklarını bildirerek bütün Şii gruplara birleşme çağrısı yaptı. Fakat bu çağrı Iraklı Şii dini lider Sistani’nin, başta İbadi ve Amiri olmak üzere, adı geçen bütün başbakanlık adaylarını reddetmesi ile sekteye uğramış durumda. 

Kürtler ile Sünnilerin de hükûmette olması gerektiğini vurgulayan Sadr iseKDP, KYB gibi Kürt partileri ile çoğunluğunu Sünnilerin oluşturduğu Vataniye ittifakı ile görüşerek “Irak” hükûmeti kurma konusunda ısrarcı. 

Irak halkı belirleyici 

Irak üzerindeki Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani ile IŞİD’le mücadele koordinatörü Brett McGurk’te simgeleşen İran-ABD savaşı hükûmet kurma çabalarına yansımış durumda. ABD İbadi’nin başbakanlığında, iran ise Fetih’in öncülüğündeki bir hükûmet oluşturulmasında ısrarcı. Bu durum Sadr’ı kilit konuma getiriyor. Sadr ise Amiri ile görüşmesinin ardından Sairun ile Fetih Koalisyonu’nun büyük koalisyonu oluşturarak, hükûmeti kurması konusunda fikir birliğine vardığını ilan etti. Böylece Sadr ABD’ye karşı bir zeminde fakat İran’a da tabi olmadan ve seçimde kazandığı inisiyatifi kaybetmeden hükûmetin kurulması yönünde önemli bir adım atmış oldu. Fakat Sadr’ın bütün Iraklıları kapsayan ve İran etkisinden olabildiğince uzakta bir hükûmet kurulması konusunda diretmeye edecek olması, bu “adımın” alacağı şekli belirleyecektir. Hükûmet kurma hamlelerinin yanı sıra Irak halkının Irak’ın zengin petrol kaynaklarına sahip Basra kentinde ilk olarak 8 Temmuz’da başlayan, 3 Eylül’den itibaren tekrardan ortaya çıkan ve diğer kentlere de yayılan kitlesel gösteriler sürüyor. Su ve elektrik kesintilerine karşı başlayan bu gösteriler, Irak halkının acil ihtiyaçlarını elde etme konusunda kararlı bir direnişi sürdüreceğine işaret ediyor. 

Böylece Irak’ta iktidarda kimin olacağı konusunda hükûmet oluşturma hamleleri kadar yoksulluğa ve yolsuzluğa karşı sokağa çıkmaktan imtina etmeyen Irak halkı da belirleyici olacaktır. 

İdlib’te Gerilim Had Safhada

(Toplumsal Özgürlük, Eylül Ekim 2018 sayısı)

Suriye’deki savaşın İdlib’te açılan son perdesi, gerilimin yüksek olduğu bir seviyede devam ediyor. 7 Eylül’de gerçekleştirilen Tahran Zirvesi, beklenenin aksine gerilimin düzeyinin inmesine ilaç olamadı. Nitekim zirveden sonra bölgesel ve küresel güçler, silahlarının namlularının temizliğini bitirerek ateşe hazır hale getirerek yüksek gerilimin esas müsebbipleri olduklarını gösterdiler. 

Eller tetikte 

İdlib’in “ılımlı” muhalifinden selefi cihatçısına kadar bütün Esad karşıtların biriktiği son havuz olması, savaşın taraflarının “sert” olmalarına neden olmakta. ABD’den AB’ye, Türkiye’den Suudi Arabistan’a kadar çeşitlilik gösteren Esad karşıtı “koalisyon” İdlib’in kesinlikle düşmemesi konusunda hemfikirken, Rusya, İran ve Çin ise zaman kaybetmeden İdlib’tekilerin temizlenmesinden yanalar. Ve iki taraf da “kararlılıklarını” sahadaki askeri güçlerini arttırarak göstermekteler. 

ABD-AB, İdlib’e yönelik kimyasal bir saldırı olduğu takdirde saldıracağını açıklamakla birlikte Akdeniz’deki savaş gemilerini arttırdılar. Buna karşılık Rusya da Akdeniz’deki askeri varlığını arttırmakla birlikte “kimyasal saldırı mizansenine” karşılık Suriye’yi savunacağını bildirdi. 

Türkiye de gözlem noktalarındaki askeri varlığını büyütmekle birlikte, yerel kaynaklara göre İdlib’teki silahlı güçlere de cephane desteği sunmakta. İran ve Suriye de on binleri bulan seçkin kuvvetlerini çatışma bölgelerine yığmış durumda. 

Herkes kazancının derdine 

“Tetiklere” uzanmanın bir diğer nedeni ise elde edilecek “kazanç”.

ABD, İdlib’ten sonra sıranın kendi üslerine geleceğini ve böylece Orta Doğu’daki varlığının tehlikeye gireceğini öngördüğü için İdlib sürecinin olabildiğince uzatılmasından yana. Ayrıca bu sürecin uzatılması ile ABD, kendisinin bölgeye kök salmasını ve tekrardan “muhalif ” güçlerin konsolide etmesini de sağlayacak süreyi “kazanmayı” hedefliyor. 

Rusya ve Çin için ise öncelik, İdlib’teki Uygur ve Orta Asyalı cihatçıların kendi topraklarına dönmeden temizlenmeleri. Bu iç güvenlik “kazancının” yanı sıra İdlib’in temizlenmesi ile iki ülke savaştan sonra Suriye’de elde edecekleri “kazanca” bir an önce kavuşma arzusundalar. 

İran ise ABD’nin izole etme çabalarına karşılık hem kendi etki alanını hem de müttefiği Esad’ın alanını genişletmek ve derinleştirmek için İdlib’e yönelmiş durumda. İran, İdlib’ten sonraki hedefinin Fırat’ın doğusundaki ABD olacağını açıklayarak da Suriye’deki “kazancını” korumaya kararlı olduğunu ifade ediyor. 

Türkiye ise İdlib’teki kontrolünü kaybetmemek, İdlib’ten sonra sıranın Afrin, Bab ve Cerablus’taki “kazançlarına” gelmemesi için operasyonu olabildiğince erteletmeye çalışmakta. Diğer yandan da İdlib’teki grupları Fırat’ın doğusuna yönlendirmeye çalışarak “kazancını” büyütme amacında. 

Cihatçılar ne olacak? 

Herkes hesabını yapadursun, sayıları on binlere varan cihatçılar da kendi hesaplarını yapmaktalar. Kaçacak başka bir İdlib’in olmaması bu cihatçıların her birinin ölüm makinesine dönmesine neden olmakta. 

Bunun farkında olan güçler ise bu “makineleri” olabildiğince kendi kazançları doğrultusunda bir diğerine karşı yönlendirmeye çalışmaktalar. 

Dolayısıyla önümüzdeki süreçte İdlib’te oluşacak sonuçta bölgesel ve küresel güçlerin “silahları” kadar bu cihatçıların nereye yönlendirileceği belirleyici olacak. 

Eksen Krizinden Var Oluş Krizine

(Toplumsal Özgürlük, Eylül Ekim 2018 sayısı)

Rahip Brunson’un serbest bırakılmaması, F-35’lerin verilmesinin durdurulması ve dolar kurunun yükselmesi ile artan Türkiye ve ABD arasındaki “gerilim”, eksen tartışmalarını tekrardan gündeme getirdi. Son 10 yıldır gündemden eksik olmayan eksen tartışmaları Türkiye’nin, bir yandan Rusya-Çin-”Doğu” eksenine doğru kopuş emareleri gösterir gibi olsa da ABD-AB-”Batı” eksenine olan bağımlılığını da ortaya koyuyor. 

”Pay” meselesi 

“Batı’ya” daha yakın olmak için Fazilet Partisi’nden ayrılanlar tarafından kurulan AKP, Kemal Derviş’ten miras aldığı ekonomik program ile bu yakınlığını göstermişti. Bu program ile emekçiler ücretlerin düşürülmesi ile büyük hak kayıplarına uğrarken Türk burjuvazisi “altın çağı” yaşamıştı.

Bu altın çağ ile önemli miktarda sermaye birikimi sağlayan Türk burjuvazisi, yeni pazar arayışlarına girmiş ve bu doğrultuda neo-Osmanlı fantezisiyle Orta Doğu pazarına yönelmişti. Arap Baharı ile de çakışan bu süreç Tunus ve Mısır’da yeşermeden solmuş, Suriye’de ise bataklığa saplanmış durumda. 

“Altın çağını” Batı’dan gelen sıcak parayı inşaat gibi talan ve vurgunun en yüksek olduğu alanlara “yatıran” Türk burjuvazisi, böylece Batı’ya olan bağımlılığını arttırmış, diğer yandan da sıcak paranın bedelini Orta Doğu’da yapacağı talan ve vurgun ile kapatmak istemiştir. Fakat Suriye’deki bataklık bu imkânı azaltmakla birlikte başka bir şans sunmuyor. 

Dolayısıyla Türkiye, Batı’dan aldığı sıcak paranın bedelinin ödememek için Suriye’deki pastadan pay almak zorunda ve pasta da Rusya’nın elinde. 

Özerk alan ve dengeler 

Her ne kadar Türkiye Batı’yla simbiyotik bir ilişkiye sahip olsa da emperyal güçler arasındaki çatlaklar, Ankara’nın Rusya’nın elindeki pastadan payı alabilme umudu taşımasına yol açıyor. 

2008’den bu yana süregelen ve uzun bir süre daha süreceği öngörülen kapitalizmin yapısal krizi, emperyal güçler arasındaki çatlakların daha da büyüyeceğini muştuluyor. Bu da alt-emperyal bir güç olmak isteyen Türkiye gibi ülkelerin bu çatlaklardan sızarak kendilerine görece “özerk” birer alan yaratmalarını sağlıyor. 

Türkiye ise bu “özerk” alanı kendi ekonomik, askeri, siyasi gücüyle yaratarak değil, emperyal güçler arasındaki dengelerden yararlanarak yaratmaya çalışıyor. 

Rus uçağı düşürüldüğünde NATO sınırlarının korunması çağrısı yapan, ABD Rojava’ya girdiğinde ise Rusya ve İran ile Astana sürecine yönelen Ankara, ABD’nin Patriot ve F-35 yaptırımları sonucundaki kayıplarını Rusya’dan S-400 ve Sukhoi’ler alarak ikame etmeye yönelmekte. Diğer yandan ABD’nin ekonomik yaptırımlarına karşılık ise Almanya ile ilişkileri tekrardan canlandırmaya çalışan Türkiye, Çin’den de “yatırım” çekme uğraşında. Böylece dış güçlerin ekonomik saldırılarına karşı dayanıklılığın “artacağı” hesaplanıyor. 

Avantaj-dezavantaj 

Kapitalizmin yapısal krizi sonucunda kendi gündemleri ve güçleri doğrultusunda öne emperyal güçlerin Orta Doğu’da bulunmaları, Türkiye’nin bu güçlerin arasındaki çatlaklardan sızmasında oldukça büyük bir “avantaj” sağlıyor.

Fakat bu “avantaj”, Türkiye’nin kendi gücünden çok “dengelerden” faydalanmaya yönelmesinden dolayı giderek “dezavantaja” dönüşmekte. 

Türkiye’nin bu yönelimin farkında olan emperyal güçler, hem Türkiye’yi güncel konjonktürde yönlendirip azami fayda sağlamaya hem de uzun vadede zayıf düşecek “hasta adam”dan paylarını alabilmenin hesaplarını yapmaktalar. 

Hesaplar-hedefler 

“Batı” Türkiye’yi bir koçbaşı gibi Orta Doğu bataklığında kullanarak kendilerine alan açmaya amaçlamakta. Türkiye’nin Batı’ya olan bağımlılığı kullanılarak askeri ve ekonomik yaptırımlarla “çizgiler” çizilmekte, bunlara uyulmadığı takdirde de dozu arttırılan yaptırımlarla gücü yıpratılmakta. Böylece Türkiye’nin kontrol altında tutulması hedefleniyor. 

Rusya ise Türkiye’yi askeri ve ekonomik olarak “tam” anlamıyla kapsayamayacağının farkında. Bu yüzden bu süreci olabildiğince uzatıp hem “Batı” içindeki gerilimleri arttırmayı hem de Türkiye’nin gücünü sönümlendirerek Orta Doğu’daki gücünü ve nüfuzunu büyütmeyi amaçlıyor. 

Türkiye, emperyal güçlerin çatlaklarından “özerk” alan yaratmaya yönelik hamlelerine karşılık “var olduğu” alana dair hamlelerle de karşı karşıya. Bu diyalektik süreç, kendi özgücünden çok dengelere yaslanan Türkiye’nin aleyhine ilerlemekte. 

Bu aleyhteki süreç ise Türkiye’yi “Doğu”ya yöneltmekten çok “Batı’ya” olan bağımlılığını arttırıyor. Ve bu da Türkiye’yi eksen krizinden var oluş krizine yönlendiriyor. 

10 Ağustos 2018 Cuma

Gözyaşları İçinde Oturabilecek miyiz?

(sendika.org, 10 Ağustos 2018)

Dünyanın kaynayan kazanı Ortadoğu’da bir savaşın daha son perdesine girildi. Fakat her zamanki gibi  bu son, yeni başlangıçlara gebe.

Bu “yeni” başlangıçların en önemli aktörleri ise sahada ayağı olan iki büyük güç, ABD ve Rusya. Bu iki ülkenin başkanları Trump ile Putin, Helsinki’de bir araya gelerek “yeni” başlangıcın “ilk” meşveretini eylediler.

Bu meşveret “medyatik” açıdan doyurucu olmakla birlikte, Ortadoğu’ya kısmi de olsa “serinletici” bir etki yapmış durumda. Fakat Ortadoğu kazanının mevsimden öte “yapısı” itibariyle sıcaklığa aşinalığı, bu serinletici etkiyi “etkisiz hale” getiriyor.

Suriye’de “bahar” havası

Helsinki görüşmesi öncesinde Suriye ordusunun Dera ve çevresinde hızlı bir ilerleme sağlayarak savaşın güney cephesini nihayete erdirmesi, beklenmedik bir şekilde “pürüzsüz” gerçekleşti ve IŞİD’in de bölgeden temizlenmesiyle savaşın güney cephesi kapandı. Bunda ABD, Rusya ve Ürdün’ün (elbette perde arkasında İsrail’in) işbirliğinin katkısı büyük. Helsinki’de “olumlu” hava da tarafların bu işbirliğinden memnuniyetini dile getiriyor ve devam etmemesinde hiçbir beis görmediklerini gösteriyor.

Peki bu işbirliği neyi kapsıyor, ne vaat ediyor?

Taraflar ilk olarak Esad iktidarının “süresizliği” konusunda mutabıklar. Daha öncesinde ABD ve müttefikleri Esad’a “bir hafta” veya “bir ay” süre biçmiş, sonrasında bu süre “bir süre daha” olarak kabullenilmişti. Şimdi ise bu süre, Dera’daki ÖSO artıklarının Suriye ordusuna katılmasında görüldüğü üzere, herkesin de ikna olduğu şekilde “süresizliğe” çevrildi. Ve bu “süresizlik”, ilanihaye bir nitelikten öte “geçici” bir nitelik taşıyor.

Bu geçiciliğin en önemli belirleyici ise küresel güçlerin ahvali.

Gerek Irak ve Afganistan’da biten imparatorluk hayalinin neo-conların çabalarına rağmen dirilmemesi, gerekse kapitalizmin yapısal krizinin derinleşerek sürmesi ABD’nin gücünün sınırlılığını gösteriyor. Bu yüzden ABD, hegemonyasına yönelik en büyük tehdidi oluşturan Çin ve Rusya’ya karşı bu sınırlılık doğrultusunda hamle yapmakta. Trump göreve başladığında Çin’le “bahar” havası yaşayıp Suriye’de Rusya ile “hırlaşan” ABD, şimdi Çin’le vergi savaşlarına girişmişken Suriye’de Rusya ile “bahar” havası yaşamakta.

Bu geçici “bahar” havasını ise yapılan onca yardıma rağmen İdlip’e sıkışan cihatçıların bozmasını istemeyen ABD, Rusya’nın ve dolayısıyla Esad’ın ülke üzerindeki kontrolünü kabullenmekle birlikte Tanf bölgesi ve Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) kontrol ettiği yerlerde bulunmakla “şimdilik” yetinmekte. Böylece ABD hem Ortadoğu’da ayağını basabileceği zengin petrol sahalarına sahip yeni bir yer edindi hem de gelecek için güç konsolide edebileceği bir alan kazanmış oldu.

Rusya ise hem Esad’ı iktidarda tutmayı başarması hem sıcak denizlere boylu boyunca yerleşmesi hem de ikinci bir Afganistan hezimetinin yaşanmamasından dolayı durumdan memnun. Suriye’deki ateşe olabildiğince az dokunarak adım adım çözme stratejisi izleyen Rusya, son raunda girilirken bunda büyük ölçüde başarılı oldu. Son raunt İdlip için hızla hazırlıklara başlayan Rusya’nın burada da benzer bir stratejiyi izleme olasılığı yüksek.

İdlip’te adım adım ilerleme

Özellikle Hama kırsalı, Doğu Guta ve Dera’dan taşınan cihatçılar ile İdlip’te çoğunlukta olan El-Nusracıların birbirleriyle çatışmasını hedefleyen Rusya, burada Türkiye’ye çok güveniyor. Astana’da varılan çatışmasızlık bölgeleri kararınca Türkiye’nin denetimine verilen bölgede sükûnetin sağlanması, Suriye’nin geri kalanının temizlenmesinde oldukça fayda sağlamıştı.

Rusya burada ilk olarak İdlip’teki cihatçıların bir kısmını İdlip’te imha etmeyi, geri kalanını Afrin-El Bab hattına sürüklemeyi hedeflediği görülüyor. Böylece hem Türkiye’nin kucağındaki saatli bombanın şiddetini arttırarak kendine olan bağımlılığını sürdürmeyi hem de SDG üzerindeki “Demokles Kılıcı’nın” keskinliğini arttırarak Esad’la olan müzakerelerine şekil vermeyi planlıyor.

Bu doğrultuda ilk hedef olarak Cisr eş-Şuğur öne çıkıyor. El-Kaide’ye yakın Heyet Tahrir El Şam’ın (HTŞ) güçlü olduğu bu kasabaya girerek operasyonun meşruluğunu arttırmak, görece “ılımlı” muhaliflerin savaş gücünü azaltmak, Suriye ordusunun kazandığı savaş gücü ile inisiyatifi kaybetmeden ilerlemek ve son zamanlarda Rus askerlerinin bulunduğu Hmeymim üssüne yapılan saldırılara da son vermek hedefleniyor.

Böylece Rusya İdlip’te de adım adım ilerleyerek süreci az zararla bitirmeyi hedeflerken Türkiye ile olan bağını da kopartmamaya dikkat edecektir.

Türkiye de bu bağlamda İdlip operasyonunu olabildiğince engellemek için Rusya’ya şu teklifleri sundu: Tüm muhalif grupların bir araya getirilere bir konferansın düzenlenmesi, tüm silahlı grupların Ankara’nın denetimindeki Suriye Ulusal Ordusu’na katılması, tüm ağır silahların Türk ordusuna teslim edilmesi, gerilimi azaltma bölgesinde sivil bir idarenin kurulması ve silahlı grupların hâkim olduğu bölgelerden geçen M5 otobanında bir Türk-Rus “himaye” mekanizmasının oluşturulması.

Bu tekliflerden de anlaşılacağı üzere Türkiye silahlı grupların tasfiye edilmesini engellemekle birlikte bölge üzerindeki varlığını güçlendirmeyi amaçlıyor. Fakat İdlip operasyonun gerçekleşmesi halinde Astana’dan çekilme restini sunan Türkiye’nin elinin pek de güçlü olmadığı ise Rusya tarafından görülüyor. Bu yüzden de Rusya İdlip’te birden yüklenip Türkiye’yi kaçırmaktan çok adım adım ilerleyerek Ankara’yla bağını kopartmadan cihatçılarla kendisinden çok Türkiye’nin “ilgilenmesini” istiyor.

Kürtlerle görüşme

Esad yönetimi ile Demokratik Suriye Meclisi (DSM) arasındaki görüşmeler resmen Temmuz sonunda başladı. Haseke ve Kamışlı’da gerçekleştirilen öngörüşmelerin ardından DSM Eşbaşkanı İlham Ahmed’in başkanlığındaki heyetin katılımıyla Şam’da başlayan görüşmeler olumlu bir seyir izliyor.

Suriye Demokratik Güçleri’nden (SDG) gelen “İdlip operasyonuna katılabiliriz” açıklaması ve Şam’dan gelen ” Anayasadaki mahalli idareler kanunu tekrar aktive edilecek” açıklaması da bu olumlu seyrin göstergesi. Ayrıca SDG’nin Suriye ordusuna, Asayiş biriminin de Suriye polisine entegre edilmesi konusunda da uzlaşma sağlandığı söylenmekte.

Bu gelişmeler, Suriye’deki savaşın başından beri karşı karşıya gelmemeye özen gösteren Şam ile Kürtlerin ortak noktada buluşma olasılığının çok yüksek olduğunu göstermekle birlikte savaşın tamamen bitmesinin de tek yolu olduğunu gösteriyor. Her ne kadar yaklaşık 7 yıllık savaştan başarılı olarak çıkma ihtimali yüksek olsa da, Suriye ordusu önemli oranda yıpranmış durumda. Bu yüzden de sayısı 50 bini geçmiş olan, IŞİD’e karşı verdiği mücadeleyle dünya çapında meşruluğunu ve gücünü kanıtlamış olan SDG’ye karşı Rusya ve İran desteği olmadan başarılı olma durumu neredeyse sıfır. Dolayısıyla hem Türkiye’yi toprağından çıkarmak hem de savaşı bitirmek için Esad’ın SDG ile anlaşması şart.

Diğer yandan benzer bir zorunluluk SDG için de geçerli. Afrin operasyonunun da gösterdiği üzere, ABD ve Rusya arasında denge politikası yürüterek var kalmanın da bir sınırlılığı mevcut. Elde ettiği kazanımları korumanın yolu da yasal statü kazanmaktan geçiyor. Bundan dolayı önümüzdeki günlerde DSM ile Esad yönetimi arasındaki görüşmelerin hız kazanacağı öngörülebilir.

İsrail saldırganlığı ve İran yaptırımları

Suriye’de “bahar” havasının getirdiği serinlik, Ortadoğu’nun diğer bölgelerinde arttırılan sıcaklıkla dengelenmekte. İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’nın ardından emperyalist güçlerin karakolu ve koçbaşı olarak görevlendirdikleri İsrail işlevini sürdürmeye devam ediyor.

ABD’nin büyükelçiliğini Kudüs’e taşımasının ardından İsrail’in kendisini “Yahudi Ulus Devleti” olarak tanımlaması önümüzdeki dönemde saldırganlığını arttırmaya devam edeceğinin en önemli işareti. Bu saldırganlığının önündeki en önemli hedef İran.

İsrail Tahran’ın Lübnan, Suriye, Irak ve Yemen’de artan etkisine karşı önce İran’ın bölgede artan etkisini durdurmayı, sonrasında ise ortadan kaldırmayı hedefliyor. Bunun için de bölge ülkeleri ve ABD ile işbirliği içinde hareket ediyor.

İran’ın askeri ilerlemesi durdurmak için ABD, büyük bir çaba göstererek S. Arabistan, Mısır, Ürdün ve 6 körfez ülkesini “Ortadoğu Stratejik İttifakı” (Middle East Strategic Alliance-MESA) adı altında bir araya getirmeye çalışıyor. 12-13 Ekim’de Washington’da ilk zirvesini yapacak olan MESA Arap NATO’su olarak nitelendiriliyor.

İran’ın mali olarak yıpratılması için ise ABD, nükleer anlaşmadan çekilmekle birlikte mali yaptırımlarını da resmen başlattı. Bu yaptırımların Kasım ayında petrol yaptırımlarını da kapsaması bekleniyor.

Bunlarla birlikte İngiltere, Fransa ve Almanya’nın yaptığı ortak açıklamada “İran ile meşru ticaret yürüten Avrupalı firmaları koruma konusunda kararlıyız” denilmesi, Almanya’dan gelen “İran’la yaptığımız nükleer anlaşmanın arkasındayız” açıklaması ve Trump’ın İranlı yetkililerle herhangi bir zamanda görüşmeye hazır olduğunu söylemesi ilk olarak İran’ın sınırlandırılmasının amaçlandığı gösteriyor.

Diğer yandan İran’ın içine yönelik hamleler de devam ediyor. Sürgündeki İran muhalefetini bir araya getiren ABD’li yetkililer, 2019’da Tahran’da buluşmak üzere randevu kesiyorlar. Dış baskıların içeriden desteklenmedikçe başarılı olamayacağını bilen ABD-İsrail, İran’da yolsuzluk, yoksulluğa karşı artan tepkilerden faydalanmaya çalışıyor. Nitekim ABD’li yetkililer de yaptırım açıklaması sırasında “İran’ın gelirlerini terör faaliyetleri yerine halkına harcaması” tavsiyesinde bile bulundular.

İran ise ikiye bölünmüş durumda. Başkan Ruhani ve bazı “reformcuların” oluşturduğu bir kesim içerideki ekonomik sıkıntılara ve yolsuzluğa yönelmeleri gerektiğini savunurken Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani’nin ve muhafazakarların oluşturduğu kesim ise ülke dışındaki operasyonların devam etmesi gerektiğini savunuyor. Fakat bu bölünmüşlük şimdilik bir ayrışma yaratmamakla birlikte dışarıdaki operasyonların azaltılarak dış baskının hafifletilmesi ve kazanımların konsolide edilmesi konusunda ortaklaşmaktalar.

Nitekim Lübnan’da Hizbullah’ın ve Irak’ta Haşdi Şabi’nin seçimlerden güçlerini koruyarak çıkmaları, insani yardımların ulaşmadığı ve binlerce bebek ile çocuğun katledildiği Yemen’de Ensarullah güçlerin direnmeye devam etmesi İran’ın konsolidasyonda bir başarı yakaladığını gösteriyor. Dolayısıyla ileriki günlerde İran’ın dışarıyı aksatmamakla birlikte içerideki sorunlara odaklanacağını söyleyebiliriz.

“Ekonomik” ve kitlesel gösteriler

On yıllardır süren savaşların göz açtırmadığı Ortadoğu coğrafyasında, “çalınan” Arap Baharı’ndan sonra halktaki kıpırdanmalar tekrardan başladı. Geçtiğimiz aylarda Ürdün, Irak ve İran’da gerçekleşen kitlesel protestolarda yoksulluk ve yolsuzluğa karşı söylemler ön plana çıktı.

Haziran başında Ürdün başbakanının istifasıyla sonuçlanan, hükümetin vergileri artırma ve kemer sıkma politikaları protesto eden gösteriler Ürdün’ün dört bir yanında gerçekleştirildi.

Temmuz sonunda Irak’ın Basra kentinde başlayan ve Bağdat’a kadar ulaşan gösterilerde ise elektrik kesintileri ile birlikte yoksulluk protesto edilirken neredeyse bütün parti binalarına saldırılar gerçekleştirildi.

2017’nin son günlerinde, Haziran sonunda ve Ağustos başında İran’da gerçekleştirilen protestolar ise kemer sıkma politikalarından su kesintilerine, döviz kurundan yoksulluğa karşı çeşitli söylemler üzerinden gerçekleştirildi.

Bu gösterilerin ortak noktası “ekonomik” nedenler olmakla birlikte kitlesellikleri ve görece “uzunlukları” idi. En az bir hafta süren ve ülkenin dört bir yanına yayılan bu gösterilerin en büyük zaafı ise bir önderlikten ve örgütlülükten uzak olmaları. Bu zaaflar, gösterilerin uzun sürmesine rağmen çok kısmi kazanımlarla sönümlenmelerine yol açmış durumda. Fakat coğrafyanın dört bir yanında, özellikle yıllardır savaşın içinde olan ülkelerde, kapitalizmin girdiği yapısal krizin de büyük etkisiyle gerçekleşen bu protestoların son bir yılda giderek süreklilik kazanmaları devamının geleceğini gösteriyor. Çünkü kapitalizmin yapısal krizi, mezhep, ırk vs. savaşları içinde debelenen Ortadoğu’da “ekonomik” tepkilerin giderek ön plana çıkmasını “sağlayacak” kadar derin ve sürekli.

Ortadoğu halkları ve emekçileri savaşın getirdiği gözyaşları içinde oturmak istemediklerini ve başka bir şey istediklerini gösteriyor.

Peki ya diğer “Ortadoğulular”?

 

Yazının başlığı Bach’ın en ünlü eserlerinden Aziz Matta Pasyonu’nun final bölümünün adından, “wir setzen uns mit tränen nieder” (Gözyaşları içinde oturuyoruz) esinlenilmiştir. Karl Richter şefliğindeki versiyonu tavsiye edilir:

https://www.youtube.com/watch?v=8ZnlgMgou-g


Encomienda'dan Luther'e: Parsellenmiş İktidar ve Direniş Doktrini

Encomienda, İspanya'nın Amerika kıtasında kurduğu ve yerlilerin dinî eğitim ile koruma karşılığında encomenderoya haraç ödeyerek çalıştı...