1 Şubat 2019 Cuma

Tunuslu Emekçiler “İsyana” Devam Diyor

(Toplumsal Özgürlük, Şubat 2019 sayısı)

Arap coğrafyasının ve Orta Doğu’nun direniş ve isyan dolu tarihinin öncülerinden olan Tunus halkı, yeni dönemin de ilk tohumlarını atıyor. Son 3 ayda kitlesel katılımın olduğu iki grev gerçekleştiren Tunuslu emekçiler, üçüncü bir grevle halkın öncülüğünü yapmaya kararlı olduklarını gösteriyorlar. 

Kitlesel iki grev 

Tunuslu emekçilerin öncülüğünün gücü ise tarihinden geliyor. Fransız emperyalizmine karşı bağımsızlık mücadelesinin en önemli örgütü 1946’da yılında işçiler tarafından kurulan Tunus Genel İşçi Sendikası (UGTT) idi. Bu sendika 1956’da bağımsızlığın kazanılmasının ardından da mücadelesini sürdürmüş ve 26 Ocak 1978’te gerçekleştirdiği genel grev ile Tunus’un ilk cumhurbaşkanı Habib Burgiba’nın liberal politikalarına karşı koymuştu. Hükümetin IMF ile yaptığı 2,8 mlyar dolarlık anlaşma doğrultusunda özellikle kamu emekçilerinin maaşlarına yapılacak zam konusunda “kısıntıya” gitmesi, UGTT öncülüğünde emekçilerin ayağa kalkmasına neden oldu. UGTT’nin çağrısı sonucunda, 22 Kasım’da yaklaşık 700 bin kişinin katıldığı bir günlük uyarı grevi ve ardından 17 Ocak’ta yaklaşık 650 bin kişinin katıldığı genel grev gerçekleştirildi. Bu iki grevde de bütün devlet daireleri kapatıldı, okullar tatil edildi ve Tunus’ta yaşam tam anlamıyla durduruldu. 

Hükümet “uzlaşmıyor” 

Tunus hükümeti ise bu grevlere karşı uzlaşmaz tutumunu sürdürüyor. Kamu emekçilerine ödenen maaşın “yüksek” olduğunu ve bundan dolayı zam yapılmaması gerektiğini söyleyen IMF’ye kulak veren hükümet, zam yapmama konusundaki ısrarını sürdürüyor.

Fakat son 3 yılda alım gücünün yüzde 40 düştüğü, enflasyonun yüzde 5’ten yüzde 8’e çıktığı Tunus’ta emekçilerin zam almama gibi bir “lüksleri” yok. Bu yüzden direnişi sürdürme kararı alan UGTT, 20-21 Şubat’ta iki günlük grev çağrısında bulundu. 

İktidar sarsılıyor 

Her ne kadar hükümet bu grevleri görmezden gelerek atlatmaya çalışsa çatlaklar oluşmuş durumda. Meclisin en büyük partisi Nida Tunus, blok halindeki istifalar sonucunda ikinci parti oldu. Birinci parti durumuna gelen İslamcı Nahda Partisi’nin lideri Raşid el-Gannuşi de grevlere destek vererek iktidara yerleşmenin hesabını yapıyor. 

Öte yandan sol, sosyalist, demokrat örgütlerin oluşturduğu ve mecliste 15 vekilliğe sahip Tunus Halk Cephesi’nin sözcüsü Hamma Hammami hükümet devrilene kadar grevlerin sürdürülmesi çağrısında bulunmakta. Dolayısıyla Tunuslu emekçiler şimdiden siyasi iktidarın kurulu dengesini sarsarak başka bir olasılığın olabileceğini işaret etmekteler. Bu yüzden 20-21 Şubat’taki grev öncelikle Tunus emekçileri olmak üzere savaş girdabına hapsedilmek istenen Orta Doğulu emekçiler için büyük önemini taşıyor. Tunus’ta emekçilerin söyleyeceği sözün, Arap coğrafyası ve Orta Doğu’yu baştan başa sarması olasılığı hiç de düşük değil. 

ABD “Çekiliyor”

(Toplumsal Özgürlük, Şubat 2019 sayısı)

Geçtiğimiz yılın sonlarında Trump’ın açıkladığı ABD askerlerinin Suriye’den çekilmeleri kararının yarattığı etkisi, kararın gerçekleşmesinden daha hızlı “ilerliyor”. Bunda özellikle ABD’ye “yakın” aktörlerin oluşacak yeni sahnede rol kapma savaşının payı ile İran’ın hedef alınmasının önemi büyük. 

Güvenli Bölge 

Çekilme kararı sonrasında yapılan “uyarılar” sonuncunda Trump tarafından getirilen yeni önerilerden en önemlisi “güvenli bölge” önerisi oldu. SDG’nin Menbiç kırsalına Rusya ve Suriye güçlerini davet ederek bir ihtimalin daha olduğunu göstermesi, güvenli bölge önerisinin sunulmasının önemli nedeni. 

Bu öneriyle ABD ilk olarak SDG’yi ve Suriye’deki zeminini kaybetmeyi istememekte. Diğer yandan ise Türkiye’nin isteğini “kısmen” karşılayarak Astana sürecinden koparıp yanına çekmeyi diliyor. Esas olarak iki müttefiğinin güçlerini birbirlerine karşı zayi etmemelerini arzulamakta. Ankara’nın isteğini kısmen karşılamanın altında ise esas olarak “İran” hedefi yatıyor. ABD, güvenli bölgeyle SDG’deki “devrimci” unsurları zamanla ehlileştirileceğini düşünerek Türkiye’nin sınırlı gücünü İran’a yöneltmesini amaçlıyor. 

Arap “Birliği” 

ABD’nin İran’a yönelik bir diğer hamlesi ise “Araplardan” geliyor. Soykırım suçlusu Sudan Devlet Başkanı Ömer el-Beşir’in Şam ziyareti, Birleşik Arap Emirlikleri ve Bahreyn’in tekrardan Şam büyükelçiliklerini açmalarının ardından Esad’ın Arap Birliğindeki koltuğunu tekrardan alacağının açıklanması bu hamlenin boyutunun büyüklüğünü ve önemini gösteriyor. 

ABD, İran’ın Fars yayılmacılığı karşıtlığı üzerinden Arap ülkelerini bir araya getirip onların üzerinden Suriye’deki etkisini sürdürmekle birlikte Esad’a da yanaşması için bir koltuk sunuyor. 

Öte yandan Arap ülkeleri de İran’ın yanısıra Türkiye’nin Suriye’deki etkisini kırmak için bu rolü oynamaya sabırsızlandıkları görülüyor. 

ABD’nin planları 

Kapitalizmin yapısal krizi ve hegemonya krizinin zorlaması sonucunda alınan “çekilme” kararı ile ABD, sınırlı gücünü efektif kullanmakla birlikte sert-yumuşak güçlerini de duruma gore uygulamaya çalışıyor. Bunun için “müttefikleriden” yararlanmayı ihmal etmemekte.

Fakat bu müttefiklerinin hem içlerinde hem de dışlarında çelişen çıkarlarının açacağı sıkıntılar, ABD’nin planlarını suya düşürebilir. Kapitalizmin derinleşen krizini ve daha da önemlisi mayalanan halk direnişlerini göz önüne aldığımızda ABD’nin işinin hiç de kolay olmadığı görülüyor. 

Rusya İçin Fırsatlar ve Tehlikeler

(Toplumsal Özgürlük, Şubat 2019 sayısı)

Sovyetlerin yıkılmasının ardından Suriye’deki savaşla Orta Doğu’ya tekrardan dönen Rusya, yerini sağlamlaştırmakla birlikte başka adımlar atmanın da arifesinde. Bu nedenle Suriye’deki “meselelerin” çözülmesi, çözülemiyorsa da mevcut durumun korunması Moskova için önemli. 

ABD’nin çekilmesi 

ABD’nin çekilme kararı Rusya’nın Suriye’deki konumu için fırsatlarla birlikte tehlikeleri de barındırıyor. Bundan dolayı kararı temkinli bir memnuniyetle karşılayan Rusya, geçmiş tecrübelerden kaynaklı ABD’nin tamamen çekilmeyeceğini düşünerek, olası “tehlikelerin” önünü almaya yönelmekte. 

Diğer yandan Moskova, ABD’nin bırakacağı her boşluğun yaratacağı fırsatlardan da yararlanmaya çalışıyor. 

İdlib operasyonu 

İdlib’teki son gelişmeler de fırsat-tehlike ikilisini barındırıyor. El-Kaide bağlantılı Heyet Tahrir eş-Şam (HTŞ) örgütünün İdlib’in nerdeyse tamamını ele geçirmesi, operasyon yapmak için Rusya ve Esad’a bekledikleri fırsatı verdi. Fakat HTŞ’nin ciddi boyutlara ulaşan savaş gücü, olası operasyonun Rusya ve Esad’a ciddi zararlar verme tehlikesini de kapsıyor. 

Rusya bu tehlikeyi Türkiye’nin aracılığıyla asgariye indirmeye uğraşmakta. Türkiye’ye güvenli bölge anlaşmasındaki yükümlülüklerini hatırlatan Rusya, cihatçıların savaş gücünün kırılmasını bir “iç çatışmayla” sağlamayı hedefliyor. Bunun da sınırlı olabileceğinin farkında olan Moskova, orta vadede mutlaka gerçekleşmesi gereken bir İdlib operasyonuyla da fırsatı kaçırmamak isteyecektir. 

Türkiye’ye izin çıkmaz 

ABD’nin çekilme kararı sonrasında Fırat’ın doğusuna dair oluşan “belirsizlik” de bir fırsat-tehlike ikilisini içeriyor. PYD’nin Şam ile görüşmesini olumlu olduğunu açıklayan Rusya, ABD’nin bırakacağı boşluğu doldurmakla birlikte Esad’ın maliyetsiz bir biçimde kontrol alanını arttırma “fırsatını” kapmak, diğer yandan Türkiye’nin bölgeye girme “tehlikesini” engellemek istemekte. 

Astana süreciyle yanına çektiği Türkiye’nin bir NATO ülkesi olduğunu ve günün sonunda ABD’nin yanında olacağını aklında tutan Rusya, Ankara’nın girdiği yerden kolay kolay çıkmadığının da farkında. Dolayısıyla Moskova bir taraftan Kürtlere Ankara kartını göstererek onları Şam ile anlaşmaya zorlamakta, diğer taraftan da Suriye ordusunu Türkiye sınırlarına çekerek Ankara’nın önünü kesip savaşı hızla sonlandırma amacında. 

Bu yüzden Moskova’nın Ankara’ya bir operasyon izni vermesi oldukça düşük bir olasılık. 

Rus hegemonyası 

Bu fırsatlar ve tehlikeler Rusya’nın sadece Suriye’deki değil, Orta Doğu’daki konumu açısından da önem taşıyorlar. Kapitalizmin kriziyle birlikte oluşan ABD’nin hegemonya krizinin açtığı boşluğu özellikle Orta Doğu’da yavaş ve emin adımlarla dolduran Moskova, tehlikeleri bertaraf edip fırsatları değerlendirme gayesinde. Rusya’nın amacı Orta Doğu’daki “savaş halini” sona erdirmekten çok “savaş halinin” yarattığı fırsatlardan kendi hegemonyasını kurmak için yararlanmak gibi görünüyor. 

1 Ocak 2019 Salı

ABD, Qui Vadis?

(Toplumsal Özgürlük, Ocak 2019 sayısı)

Seçildiği günden bu yana ABD’li diplomatların ve askerlerin Suriye’den çekileceğini söyleyen Başkan Trump, bu sözünü gerçekleştirdi. ABD Savunma Bakanı Mattis’in çekilme kararnamesini imzalanmasıyla süreç resmen başladı. Trump bu “sürpriziyle”, bir süredir Suriye’deki kısmi stabilizasyonun “keyfini çıkaranların” tadını kaçırmış oldu. 

“Sürpriz” mi? 

Trump’ın kararı her ne kadar sürpriz olarak görülse de; gerek ABD’nin Irak ve Afganistan işgallerinden aldığı “yenilgi”, gerekse de kapitalizmin yapısal krizinin bir sonucu olarak ABD’nin yaşadığı hegemonya krizi, ABD’nin Suriye’deki varlığının “etkili” fakat sınırlı olacağına işaret etmekteydi. Nitekim kapitalizmin yapısal krizi ile birlikte hegemonya krizinin yüksek şiddeti, ABD’yi bir imparatordan çok mahallenin kabadayısı olmaya itti. Üstelik mahalleye yeni yetme delikanlıların gelmesi de bu kabadayının gücünü zorlamakta. Fakat bu yeni yetmeler taze güce sahip olmalarına rağmen mahalledeki statükonun devamı için bu kabadayıya muhtaçlar. Yani hem kapitalizmin krizde olsa da devam edebilmesi için hem de Rusya, Çin, Almanya gibi yeni hegemon güçlerin statülerini sürdürebilmeleri için ABD’nin gücüne ihtiyaçları var. ABD’nin de bu gücünü ihtiyatlı bir şekilde kullanmaya... Dolayısıyla “askeri” gücünü kullanma sınırına varan ABD’nin bir “es” vermesi “sürpriz” değil. 

Müttefikler ileri! 

Şahin kanattan Savunma Bakanı James Mattis ve IŞİD ile Mücadele Koordinatörü Brett McGurk’un çekilme kararının hemen ardından istifa etmeleri de askeri gücün “şimdilik” bir adım geriye çekilmesine işaret. Öte yandan Erdoğan’ın IŞİD bitirme vaadi ve Fransa’nın askerlerini çekmeyeceğini söylemesi üzerine, Trump’ın “kendileri bilirler” cevabı da sahnenin “emin” ellere bırakıldığını gösteriyor. ABD’nin müttefikleri aracılığıyla bir boşluk oluşmasını engellediği ya da kendisine tekrar “ihtiyaç duyulacak” bir ortamın tekrardan var olabileceğini de gözettiği görülüyor. 

“Yeni” statüko 

Başta Rusya, İran ve Suriye olmak üzere “ABD karşıtları” bu geri çekilmeden “memnun” olsa da oluşacak yeni statüko karşısında endişeliler. Rusya ve İran Esad’ın yenilmemesini sağlamış olsalar da, yeni bir statüko oluşturacak güce sahip değiller. Üstelik Astana’da “tavladıklarını” düşündükleri Türkiye’nin, ABD ile birlikte çalışmaya yönelmesi de önemli bir handikap.

Bu yüzden oluşacak yeni durum, Rusya, İran ve Suriye için yıpratıcı ve tehlikeli bir süreç olma olasılığını barındırıyor. Dolayısıyla bu üçlünün yerel güçlere, özellikle Kürtlere yönelik dayatmalarında sınırlılıklarının olduğu ve bu güçlerle çoğunlukla “anlaşma” yoluna gitmeleri gerektiği gözüküyor. Fakat halklara yönelik uyguladıkları baskıcı ve zalimane politikalarla sicillerini kabartan bu ülkelerin ne kadar “anlaşmaya” çalışacakları da şüpheli. Kapitalizmin yapısal krizi ve Orta Doğu’daki “savaş hali”

de başta emperyalistler olmak üzere bölgesel güçlerin var olma nedenini sağlıyor.Bu “savaş hali” ve kapitalizmin yapısal krizi devam ettiği sürece ABD’nin pek de uzağa gittiği söylenemez. 

MHP’nin “Resti” ve “Şiddeti”

(Toplumsal Özgürlük, Ocak 2019 sayısı)

Cumhur İttifakı’nın “dengeleme” ve “denetlemeden” sorumlu ortağı MHP, görevleri arasına “had bildirmeyi” de ekledi. Paranoid kişilik bozukluğuna sahipmişçesine Sarı Yelekliler’den “Gezicilere” ve “akil adamlara” kadar herkesi “düşman” gören Devlet Bahçeli, her gün yeni bir tehdit biçimiyle gündeme geliyor. 

MHP “şiddeti” 

12 Eylül öncesini hatırlatan bu “çıkışlar”, bir açıdan MHP’nin hem ittifak içindeki hem de siyasal alandaki varoluş nedenini açığa vurmakta. 

Kriz halindeki devlet, yaşamının büyük kısmını devletin “gayri resmî” zor gücünü temsil ederek geçiren MHP’nin bugün ki pratiğine, bir ilaç veya ağrı kesici olarak ihtiyaç duymakta. 

Yerel seçim sonrasında kendisini gösteren ekonomik krizin yaşamın her alanında hissedilmesi, hem devlet krizinin çözümü hem de AKP-MHP ortaklığı için ciddi bir “tehlike”.

Nitekim Bahçeli’nin Sarı Yeleklilere ve Geziye yönelik açık şiddet vurgusu, MHP’nin bu “tehlikeye” karşı devletin bekası için sınırsız şiddet uygulamaya hazır olduğunu gösteriyor. 

Devlet krizinin tetikleyicilerinden Kürt sorunu için sunulan çözüm de aynı. Oslo’da bir araya gelen akil adamlara “Çözüm süreci gömüleli çok olmuştur, şansınızı zorlamayın” diyerek seslenen Bahçeli’nin çantasında şiddetten başka çözüm yolu yok. 

Devletin yeniden yapılanması 

MHP’nin perde arkasında kalan bir diğer “pratiği” ise devletin yeniden yapılanmasını sağlamak. 15 Temmuz darbe girişimiyle gün yüzüne çıkan devlet krizinde inisiyatif alan MHP, başta içişleri olmak üzere devletteki konumunu tekrardan güçlendirme çabasında. 

Geçtiğimiz ay AKP ile olan ittifakın kopma noktasına gelmesinin nedenlerinden birisi de burada yatıyor. 

MHP ve AKP, başkanlık sistemi ile Kürt sorununa, Alevilere, kadınlara, işçilere ve emekçilere yönelik politikalarda anlaşmaktalar. Fakat devletin yapısı ve toplumsal formasyon konusunda önemli çelişkileri barındırmaktalar. 

Çelişki alanları 

Osmanlı’daki devlet sınıflarının şaşalı günlerinin özlemini çeken, fakat neoliberalizmin getirdiği sınırlamaları da kabul ederek olabildiğince “özerk” bir devlet alanına sahip olmak isteyen klikler MHP aracılığıyla beklentilerini gerçekleştirmek istiyorlar. Diğer yandan tefeci-bezirgan geçmişe ve onun getirdiği talancı, vurguncu karakteristiğe sahip sermaye ise AKP aracılığıyla bu “devletluların” olabildiğince az bir alana sahip olmasına çabalıyor. 

Öte yandan MHP ve AKP sermayeye ve devlete sorgusuz sualsiz biat eden bir toplumsal formasyon kurgulamakta, fakat MHP Türklüğü öne çıkartırken AKP, İslam’ın Erdoğanist bir yorumunu öne çıkarıyor. 

Bu iki “çelişki” alanında AKP önemli bir etkiye sahip olsa da, geçtiğimiz ay çektiği “rest” ile MHP de önemli bir inisiyatif kazanmış oldu. 

Ancak Türkiye kapitalizminin krizi ve Ortadoğu’daki savaş hali bu ikilinin “restlerini” sınırlayıp birbirine olan ihtiyacını arttırmakta. Fakat MHP’nin iktidar için gerekli kitleselliğe sahip olmamasıyla birlikte uygulayacağı şiddete karşı halk güçlerinin göstereceği ciddi bir direniş, MHP’nin farklı bir “Uzun Bıçaklar Gecesi”ne** uğrama potansiyelini de olanaklı kılabilir. 

** Hitler’in 1934 yılında kendisine tehdit olarak algıladığı önde gelen Nazi Partisi liderlerini tutuklayıp infaz ettirdiği operasyona “Uzun Bıçaklar Gecesi” denilmektedir. 

1 Kasım 2018 Perşembe

Suud Hanedanı “Duvara” Yaklaşıyor

(Toplumsal Özgürlük, Kasım 2018 sayısı)

Cemal Kaşıkçı cinayetiyle bir kez daha cani karakterini gösteren Suud hanedanı, Orta Doğu halk-larının “yeni” ve “reforme” edilmiş bir Suudi Arabistan beklentisinde bulunmamaları gerektiğini ortaya koydu. “Reformcu” prens Muhammed bin Selman’ın (MbS) hem cinayette rol oynaması hem de sonrasında resmen taltif edilmesi, gelenin gideni aratacağını gösteriyor. 

Suud “aşınıyor” 

“Arap Baharı”nın kendi kışına ulaşmasını engelleyen Suud, petro-dolarların verdiği güçle de Orta Doğu’da bölgesel güç olmaya yönelmişti. Bunun için Suriye’de Vahabi çetelerini destekleyen, Yemen’i yerle bir edip milyonlarca insanı açlık ve ölüme terk eden, “eski” ortağı Katar’la köprüle-ri atan Suud hanedanı bölgesel güç olma arzusuna ulaşmak bir yana, var olan gücü de giderek “aşınıyor”. Bu aşınmaya karşı “reformcu” prens MbS’nin Selman’ın liderliğinde neo-liberalizme içkin bir İs-lamcılıktan ödün vermeden “Arapçılığı” öne çıkaran Suud, kısa vadede isteklerine ulaşamadılar. Bölgede İran’ın etkisi geriletilemedi, Katar’a tamamen boyun eğdirilemedi ve Suriye’de Esad karşıtı güçlerin hakim oldukları tek yer olan İdlib’te de Türkiye bulunuyor. Dolayısıyla aşınmanın giderilmesi bir yana, uygulanan politikalar aşınmayı daha da arttırmasına neden oldu. Böylece reformcu prensin “büyüsü” bozuldu ve krallık tahtına varmadan veliahtlık sandalyesi sarsıldı. 

”Yumuşama” yok 

MbS, sarsılmayı engellemek ve büyüyü sürdürmek için şiddeti arttırmayı seçmiş durumda. Şidde-tini göstererek hem içeride hem de bölgede kendisinden başka alternatifi düşündürtmemeyi amaç-lıyor. Bu yüzden MbS’nin kurban olarak Cemal Kaşıkçı ve Türkiye’yi seçmesi ise tesadüf değil. Hanedana iktidarına karşı hiçbir muhalefeti olmayan ve Sovyetlere karşı Afganistan’da savaşan cihatçılarla bazukalı poz veren Kaşıkçı’nın MbS göre en önemli suçu Müslüman Kardeşler’e (MK) “yakın” olması. Hanedanın aşınmaya karşı sermayeyi öne çıkaran “yumuşak” politikalar izlemesini savunan Ka-şıkçı’nın katledilmesi, benzer politikaları savunmayı öneren “alternatif veliahtlara” verilen bir gözdağı. Öte yandan bölgede “yumuşama” olmayacağının da bir göstergesi. Cinayetin Türkiye’de işlenmesinin önemli bir boyutu ise Ankara’nın 9-10 Ekim’de Kuveyt ile askeri anlaşmalar imzalaması. Katar’dan sonra Kuveyt’i de Türkiye’ye kaptırmak istemeyen Suud, iki tarafa da “demir yumruğunun” hazır olduğunu ispat etme çabasında. 

ABD’nin desteği 

ABD ise Washington Post gibi “prestijli” bir gazetesinin yazarını katleden MbS’nin sırtını sıvazlamayı sürdürüyor. ABD kameralar önünde çeşitli tehditler savursa da milyarlarca dolar değerinde silah sattığı ve İsrail’den sonra Orta Doğu’daki en önemli uydusu Suudların arkasında duruyor.

ABD’den güç alan MbS’nin önümüzdeki dönemde de Orta Doğu’ya kan ve gözyaşı boca etmeye devam edeceği görülüyor. Fakat bu durum aynı zamanda MbS ve Suud hanedanının halkların “duvarına” çarpacağı süreyi de kısaltıyor. 

Yeni Çatışmalar Öncesi Son Diplomasiler

(Toplumsal Özgürlük, Kasım 2018 sayısı)

Muhaliflerin tamamen İdlib’e gönderilmesiyle son perdesi açılan Suriye’deki savaşta “diploma-tik süreç” ağırlığını ve hızını arttırıyor. Türkiye ile Rusya arasında varılan anlaşmayla somutla-şan “diplomatik süreç”, İstanbul Zirvesi ve kurulan “Küçük Grup” ile seviyeyi küresel boyuta taşıdı. 

Rusya’nın hesapları 

İstanbul da Cenevre, Astana, Soçi’den sonra Suriye’deki savaşın tartışıldığı yer olma şerefine nail oldu. Keza diğer kentlerde olduğu gibi İstanbul’da da çözümden çok pazarlık hasıl oldu. Fransa, Almanya ve Türkiye “rejim” tanımlamasıyla Esad’ın gidişinde ısrarcı olduğunu göste-rirken, Rusya da “Suriye Arap Cumhuriyeti” vurgusuyla bu ısrara direneceğini belirtti. Suriye’nin geleceği için “farklı” düşüncelere sahip olan bu ülkeleri bir araya getiren ise sahada inisiyatiflerini arttırma çabaları. Rusya, Türkiye’den sonra Fransa ve Almanya ile ilişki kurmayı başararak ABD’yi “kısmen” de olsa ekarte edip, esas aktör olduğunu teyit ettirdi. Fransa ve Almanya da Rusya’nın bu esas aktörlüğünü kabullenerek ABD’den ayrı, kendi çıkarlarını öne alan kanallar açma konusunda bir tık daha ilerlemiş oldular. 

Buna karşılık ABD ise İngiltere, Fransa, Almanya, Mısır, Suudi Arabistan ve Ürdün’den olu-şan “Küçük Grup”u 26 Eylül’de New York’ta toplayıp “Savaşa askeri çözüm yok ve siyasi çözüme alternatif de yok” diyen bir bildiri açıkladı. 

Daha önce bölge ülkelerini esas alarak grup-lar kuran ABD, bu sefer İngiltere, Fransa, Almanya gibi küresel güçleri yanında tutarak hem Rusya’nın çatlaklardan yaralanma gayretine ket vurmayı hem de sıkışan “Esad karşıtlarına” yeni bir alan açmayı amaçlıyor. 

Kısa ve orta vadede Rusya’nın inisiyatifini kıramayacağını öngören ABD, bu süreçte inisiyatif almayı isteyen İngiltere, Fransa, Almanya’ya alan açarak Rusya’yı yıpratma görevini onların üzerine yıkmayı, böylece Çin’le daha fazla “ilgilenebilmeyi” planlıyor. ABD diğer yandan “Esad karşıtlarını” ayakta tutarak orta vadede tekrardan Esad’a yönelik hamlenin tohumlarını atmakta. 

Tansiyon yükseliyor 

Küresel güçlerin masa başı hamleleri süredursun, sahadaki tansiyon tekrardan yükseliyor. Türkiye ile Rusya’nın İdlib anlaşması cihatçı çeteler arasında “şimdilik” küçük çaplı çatışmalara yol açmış durumda. Diğer yandan Türkiye bu çeteleri Suriye Demokratik Güçleri’nin üzerine bir an önce sürerek sahadaki kontrolünü arttırmanın peşinde. 

SDG’de bir Afrin daha yaşamamak için mevzilerini güçlendiriyor. Savaş süresince tekrar görüldüğü üzere bugünkü “diplomatik süreç” de yeni çatışmalar öncesi pozisyon kapma mücadelesini yansıtıyor. Küresel güçlerin de sahada etkin olduğu bu son perdedeki çatışmalarda, halklar kendi adlarına müdahil olmadıkça, oldukça kanlı geçeceği görülüyor. 

Encomienda'dan Luther'e: Parsellenmiş İktidar ve Direniş Doktrini

Encomienda, İspanya'nın Amerika kıtasında kurduğu ve yerlilerin dinî eğitim ile koruma karşılığında encomenderoya haraç ödeyerek çalıştı...