11 Temmuz 2019 Perşembe

Ankara’nın Raksı Biterken

(elyazmalari.com, 11 Temmuz 2019 (TÖ Gazetesi Temmuz Ağustos 2019 Sayısı)

Bir yıldan fazla bir süredir gündemden düşmeyen, bütün Türkiye’yi füze ve uçak uzmanı yapan S-400 ve F-35 krizi hem içeride hem de dışarıda etkilerini yayarak büyümeye devam ediyor. Krizin yayılarak büyüyen etkisi ekonomiden devlet krizine, eksen değiştirmeden, ordunun dönüşümüne kadar farklı alanlarda durumu içinde çıkılamaz hale getirmiş durumda.

“Umut Işığı”

Temmuz ayında teslim edileceği açıklanan S-400 füzeleri, ABD ve Rusya’nın birbirini gözeten hamleleri nedeniyle henüz Türkiye’ye ulaşmadı. Her ne kadar füzelerin eli kulağında olsa da iki küresel gücün onayı olmadan Türkiye’ye ulaşması mümkün değil. Bu yüzden iktidarın son günlerde Washington ve Moskova’nın kapısını aşındırmaktan bir hal olması boşuna değil.

Nitekim bu kapı aşındırmalar azıcık da olsa ABD’den bir umut ışığı doğurdu. Osaka’da görüşen Erdoğan’la Trump’ın S-400’lerin alınmasının nedeni olarak önceki başkan Obama’nın Patriot füzelerini satmamasında ortaklaşmaları, Erdoğan’ın Patriot alımı için çalışmalara başlanacağını söylemesi, Trump’ın da Erdoğan’dan S-400’lerin aktifleştirilmemesine dair söz aldığını belirtmesi bu umut ışığını harladı.

Fakat ABD Kongresi’nin S-400’lerin alımına kesinlikle karşı çıkılacağı ve yaptırımlarda bulunacağını açıklaması umut ışığını neredeyse söndürmüş durumda.

Çünkü ABD Kongresi başta Suriye’den geri çekilme meselesi olmak üzere birçok konuda Trump’a geri adım attırdı ve ABD’nin Hasımlarıyla Yaptırımlar Yoluyla Mücadele Etme Yasası (CAATSA) nedeniyle Türkiye’ye yaptırımlarda bulunacağını da ısrarla vurgulamakta.

Dolayısıyla, daha önce de olduğu gibi, AKP iktidarının ABD ile yaşanan krizleri Trump ile arkadan dolaşarak çözmeye çalışması yine hüsranla sonuçlanmak üzere.

Atlantik’in “Gücü”

ABD, her ne kadar kapitalizmin krizi nedeniyle dünya çapında hegemonya krizi yaşasa da “müttefiklerinin” özellikle askeri meselelerde kırmızı çizgiyi aşmaları engelleme konusunda bütün gücünü ortaya koymakta.

Türkiye gibi askeri açıdan Orta Doğu’da İsrail’den sonraki önemli ve güçlü müttefikinin, hele hele İran’a yönelik tam saha baskının uygulandığı bir zamansallıkta, Rus silahlarıyla donanmasına kesinlikle karşı.

Hegemonya krizi nedeniyle bunun doğrudan yapabilmesi kısıtlı olsa da ekonomik ve F-35’lerin verilmemesi gibi askeri alandaki baskılarla sonuç almaya çalışıyor ve alınıyor da.

Bunun nedeni tabi ki Türkiye ekonomisinin ve askeri yapısının ABD ve AB yani Atlantik ile bütünleşik olması. Yaşanılan ekonomik krizle birlikte F-35’lerin teslim edilmemesi halinde Türk Ordusu’nun 2020’lerin ortalarından itibaren neredeyse uçaksız kalacak olması bunun en önemli göstergesi. Ekonomik ve askeri bütünleşikliğin yerini Çin’in vereceği krediler ve Rus S-400 füzeleri ile Su-57 savaş uçaklarıyla doldurmak ise hem imkansız hem de Türkiye’nin bölgesel güç olmasını sağlama yönünden yetersiz. Bu da ABD’nin hegemonya krizine rağmen, Türkiye’yi belli bir noktada tutmasını sağlıyor.

Moskova Faydacılığı

Rusya ise Türkiye’nin “durumunu” bilmekle birlikte kendi gerçekliğinin de farkında.

Bu nedenle sürekli verdiği küçük yemlerle, tavuğu kümesten çıkararak daha az yumurta vermesini ve mümkün olursa da birkaç yumurtayı kendisine almayı hedefliyor.

Çünkü hem askeri hem de ekonomik kapasitesi açısından, bu “tavuğu” kendi kümesine alması mümkün değil.

Üstelik bu tavuğun, yani Türkiye’nin, S-400 füzelerine 2,5 milyar dolar vermesi, Rusya ile nükleer santral projeleri yürütmesi, İdlib’te cihatçıların sorumluğunu üstlenmesinin gösterdiği gibi yeminin parasını da kendisi veriyor olması, Moskova için bulunmaz bir nimet.

Fakat sahibine az yumurtlayan bu tavuğun kendisine sağlayacağı yararın da sınırlarına yaklaştığının farkında olan Rusya, İdlib’te baskıyı arttırarak, S-400’leri hızlıca teslim ederek maksimum faydaya ulaşmaya odaklanmış durumda. Diğer yandan da Moskova koşulların ters dönmesi halinde Türkiye’nin kürkçü dükkanına kötürüm bir halde dönmesi için Ankara’nın “takıldığı” alanı giderek kısıtlamakta.

Hegemonya krizinin sağladığı boşluktan dolayı bu iki küresel güç arasında raks edebilen Ankara için müzik kapatıldı.

Fakat Ankara raksa devam ederek müziğin tekrardan açılmasını istese de artık pist de dolmuş durumda. Dolayısıyla Türkiye pistten düşmek yerine Washington’a yakın Moskova’nın da gözünden uzak olmayan bir yere sahip olmaya fit olmaya yakın. Bu yüzden de ABD’nin tuttuğu defterlerdeki notlara uyma konusunda giderek daha hevesli olacaktır.

S-400 ve F-35 krizinin dışarıdaki etkilerinden dolayı perde arkasında kalan iç etkileri de yayılarak devam ediyor. 15 Temmuz darbe girişimiyle su yüzüne çıkıp derinleşen devlet klikleri arasındaki kriz, S-400 ve F-35 kriziyle de çakışmakta.

Millî Değil “Özel”

“Allah’ın bir lütfu” olarak görülen 15 Temmuz darbesi sonrasında devlet kliklerinin önemli bir çatışma alanı olan “geleneksel” orduda askeri liseleri, harp okulları, askeri hastaneleri ve hiyerarşik yapısı tasfiye edilerek ayrı bir “özel” ordunun inşa edilmesi sürecine başlanmıştı. Bu sürecin bir önemli ayağı da askeri teknik alanda sürmekte.

Bu açıdan bir diğer damat Selçuk Bayraktar’ın öncülüğünde yapılan Silahlı İnsansız Hava Araçları (SİHA), tank, top vb. silahlarda “millîleşme” adı altında gösterilen “özelleşme” çabaları sınırlı ve yavaş bir şekilde olsa da sürüyor.

S-400 füzelerinin alınması da bu “özel” ordunun ve dolayısıyla Erdoğan merkezli iktidarın savunması için önemli.

S-400’lerin ilk önce İstanbul veya Ankara’da konuşlanabileceğinin açıklanması, ardından olası saldırılara karşı Ankara’da yarı-aktif şekilde bekletileceğinin belirtilmesi de “içeriden” bir saldırıya uğrama beklentisinin yüksek olduğuna işaret ediyor. Bu nedenle içeride giderek sıkışan iktidarın “millî” S-400’ü beklemeye pek de vakti yok.

Nitekim Erdoğan, Gülencilerin tasfiye edilmesiyle polisi kendine bağlamasının, SADAT ile paramiliter gruplar oluşturulmasının, kendine bağlı subayların ordudaki mevkilerini yükseltmesinin giderek köşeye sıkışan iktidarını korumaya yetmeyeceğinin farkında. Bu yüzden askeri teknolojiye gereksinimi hat safhada. Ve bu askeri teknolojilerin ise “millîleşmeden” çok Erdoğan’ın “özel” ordusunu oluşturmaya hizmet ettiği görülüyor. Bu arada millî ATAK helikopteri için ABD’nin helikopterin motor haklarının iznini vermesi, millî tank Altay için de Avusturya’nın tankın motor haklarının iznini vermesi gerektiğini de belirtmek gerekiyor. Dolayısıyla Erdoğan’ın iktidarını korumak için, her şeyiyle kendisine amade bir “silahlı güce” olan ihtiyacı gün geçtikçe artıyor.

Klikler Kendi Hesaplarındalar

Diğer yandan iktidar ortağı Ağarcıların Süleyman Soylu şahsında hararetli bir şekilde S-400’leri savunması dikkat çekiyor.

ABD’nin kontrgerilla kamplarında eğitim alarak 90’lı yıllarda her türlü şiddetle devrimci hareketlerin önünü kesmeyen çalışan bu avenelerin ABD karşıtlığı ise mizansenden öteye gitmiyor. Bu kliğin “millî” silahların ticaretinden pay kapmanın yanı sıra Erdoğan’ı köşeye sıkıştırarak ABD ile ilişki kurabileceği tek kanal olmayı sinsice planladığını söyleyebiliriz. Böylece iktidar alanında kalabilmeyi, alışkın oldukları çete ve mafyavari davranışlarla, hiçbir beis duymadan sürdürmeye devam edecekleri görülüyor.

İktidarın bir diğer ortağı Avrasyacılar nam-ı diğer Ergenekoncular ise S-400 füzelerini NATO ekseninden çıkışın ilk fişeği olarak gördüklerinden sevinç çığlıklarını atmaya doyamadıkları görülüyor.

Doğu Perinçek şahsında halkımıza verilen müjdelere göre S-400’lerle birlikte gelecek Rus uzmanlar sayesinde “millî” silahlara sahip “millî” bir orduya kavuşma şansına çok yakınız. Tabi tıpkı Suriye’de olduğu gibi S-400 füzelerinin başında “Rus uzmanların” olması ve F-35’lerin açığını kapatmak için Su-57’leri alınması mecburiyetlerine gözlerimizi kaparsak.

Fakat Avrasyacılar, her ne kadar “beraat” etmiş olsalar da, Ergenekon davasında yedikleri NATO tokadının ve Avrasya ekseninin sınırlılıkların farkındalar. Bundan dolayı ABD ile tam olarak karşı karşıya gelmeden (ki bu işi görmesi için Erdoğan’ın millî bir lider olduğunu dillerinden düşürmemekteler) yengeç adımlarıyla süreci götürerek devlet içindeki alanlarını ve etkilerini yaymaya çalışmaktalar. Bu açıdan da eski günlerdeki gibi askeriyede güçlenip, askeri alan üzerinden siyasal alana egemen olmayı planlamaktalar.

Omuzlar Çarpışıyor

Kapı kapı dolaştırılan Millî Savunma Bakanı Hulusi Akar’ın, S-400 füzelerinden dolayı gelebilecek olan yaptırımların önüne “millî birlik ve beraberlikle” geçilmesine dair açıklamaları devlet kliklerinin bu hesaplarını kapatmaya yetmediği görülüyor.

Despotik devlet geleneğinin birer parçası olan bu klikler, her ne kadar birbirlerine karşı sıktıkları dişleri göstermemeye çalışsalar da, hegemonyalarını sağlamak için birbirlerinin omuzlarına daha sert vuracakları dönem giderek yaklaşıyor.

Fakat bu klikler arası mücadeleyi ve onların var olup olmayacaklarını belirleyecek ana etkenin ise; halk güçlerinin mücadelesi olacağı görülüyor.

Gezi’den bu yana despotik devlet biçimine yönelik tepkisini çeşitli biçimlerde gösteren halk güçleri, İstanbul seçimlerinin tekrarında da bunu ortaya koymuş durumda.

Her seferinde daha güçlü ve örgütlü bir şekilde ortaya çıkan bu dinamik, klikler arası çatlakları yararak despotik devlet biçiminin yıkılmasıyla oluşacak Demokratik Cumhuriyet’in tohumlarını serpmeye devam ediyor ve edeceğini de ilan ediyor. 

1 Haziran 2019 Cumartesi

Sudan’da Halkın İsyanı Sürüyor

(Toplumsal Özgürlük, Haziran 2019 sayısı)

Soykırım suçlusu Ömer el-Beşir’in 30 yıllık diktatörlüğünü deviren Sudan halkı direnişi sürdürüyor. Geçmiş Arap halk hareketlerinden ders aldığını gösteren Sudan halkı, “şimdilik” devrimini ne askerlere ne de “dış güçlere” kaptırmaya niyetli. 

Direniş kazandırdı 

19 Aralık 2018’de ekmek fiyatına gelen zama karşı başlayan isyan, 11 Nisan 2019’da askeri darbeyle Beşir’in iktidardan indirilmesiyle sonuçlanmıştı. Darbenin ardından Askeri Geçiş Konseyi kurulmuş ve başkanlığına Savunma Bakanı Korgeneral Avad bin Avf getirilmişti. Fakat 24 saat Yemen savaşına katılan Sudan güçlerinin koordinasyonundan sorumlu komutan olan ve Suudilerle arasından su sızmayan Orgeneral Abdulfettah el Burhan başkanlığa getirildi. Darbecilerin başı değişse de halkın sokaklardan çekilmesine yönelik tavırları değişmemiş, buna rağmen halkın direnişi darbecilere geri adım attırmış durumda. Askeri Geçiş Hükümeti kuran darbeciler, önce üç yıl ardından iki yıl ömür biçtikleri bu hükümeti şimdi çoğunu sivillerin oluşturmasına razı oldular. 300 kişilik kurucu meclisin 200 koltuğuna Özgürlük ve Değişim Güçleri (ÖDG) bileşenleri, 100 koltuğuna diğer siyasi partiler sahip olacak. 

İhvancılar ve darbeciler 

Direnişe öncülük eden ÖDG, meslek örgütleri ve siyasi örgütleri barındırıyor. Sudan Komünist Partisi (SKP) gibi komünist örgütleri de barındıran ÖDG 2014’ten bu yana Beşir diktasına karşı mücadelesine sürdürmekte. Beşir diktasının her türlü şiddetini ve hilesini deneyimlemiş olan ÖDG, darbecilerin yönetimindeki bir geçiş hükümetinin halkın kazanımlarını yok edeceğinin farkında. 

Diğer yandan Sisi’den kaçan İhvancılara Beşir’in kucak açmasından dolayı Sudan’da ciddi bir İhvan gücü mevcut. İhvancıların tıpkı Mısır’da olduğu gibi sinsice iktidarı alabilme ihtimallerini de göz önünde bulunduran ÖDG, İhvancı komutanların tasfiyesi üzerinde de ısrarla duruyor. Bu çifte tehlikeye karşı ÖDG sokakları tutmaya devam ediyor. 

Dış güçler çabalıyor 

Ülke içerisindeki güçlerinin mücadelesinin yanı sıra bölgesel güçler de hamlelerini sürdürüyor. Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Bahreyn ekseni, Sudan’ın eski sahibi Mısır ve Türkiye-İran-Katar ekseni Sudan’ı kendi yanına çekmek için çabalıyorlar. 

Suudi Arabistan ve BAE, üst düzey bir heyetle birlikte 500 milyon nakit para ve gıda, yakıt, ilaç tedariki için 2.5 milyar dolarlık yardım paketi sundu bile. Mısır Afrika Birliği üzerinden hamlelerini denerken, Katar Dışişleri Bakanı Şeyh Muhammed bin Abdurrahman el Sani’nin başkent Hartum’a gitme girişimi başarısızlıkla sonuçlandı. Suud-BAE ekseninin, darbeci askerler arasındaki yandaşlarının da sayesinde diğerlerine nazaran bir adım önde gözüküyor. 

Fakat sokaklardan çekilmeyen Sudan halkı, 1989’daki baskı ve katliamla neredeyse yok edilen SKP’nin küllerinden doğması ve özellikle Sudanlı kadınların dünyayı sarsan direnişleri ne darbecilerin ne İhvancıların ne de bölgesel güçlerin halkın isyanını bu sefer çalamayacaklarını gösteriyor. Sudan’daki halk isyanı, halkların Arap Baharı’nın yeni ve daha sınıfsal bir biçiminin filizlendiğini gösteriyor. 

MHP’nin “Şiddetli” Geçimsizliği

(Toplumsal Özgürlük, Haziran 2019 sayısı)

31 Mart seçimlerinin “gizli” galibi MHP, ilan ettiği “zaferin” sarhoşluğuyla gemiyi azıya almış durumda. Geminin eskiliği ve yıpranmışlığı denizin kaotik halinden dolayı yaşanan sarsıntılarla bu sarhoşluk hali birleşince, MHP’nin gözünü karartmasına neden oluyor. 

Linç ve tavsiyeler 

Bu gözü karalığın altında yatan nedenlerden biri AKP’den alınan il belediye başkanlıkları. Tefeci-bezirgân kökenli Anadolu sermayesinin desteğini kazanan MHP, bu desteği konsolide etmenin hedefinde. Bunun için de AKP’nin güç yetmezliğinden kaynaklı boşlukta bıraktığı konulara sert girdi yapmaktan çekinmemekte. Bunun en somut örneği ise Çubuk’taki linçte gösterildi. Her anı çok organize bir şekilde düzenlenen Çubuk’taki linçi hemen sahiplenen Bahçeli, Kılıçdaroğlu’na ve HDP’ye, asker cenazelerine bir adım bile yaklaşılmaması “tavsiyesinde” bulunmakta da hiç bir beis görmedi. Bu tavsiyeler MHP’nin salt bir sopa olmakla yetinmek istemediğini, sopayı sallayan el ve akıl olmaya hazır ve nazır olduğunu da ilan etti. Linç ve tavsiyeler, ekonomik krizle birlikte AKP’den yengeç adımlarıyla uzaklaşan Anadolu sermayesinin MHP’ye yanaşmasını sağlıyor. Üstelik MHP’nin bunu HDP ve asker cenazeleri üzerinde uygulayarak meşruiyet ihtiyacını gidermesi de cabası. Dolayısıyla MHP fırsat bulduğunda/yarattığında bu tip “şiddetli” pratikleri sergilemekten çekinmeyecektir. 

İstanbul “fırsatı"

Öte yandan küçük şehirlerin el ve akıl olmaya yetmeyeceğinin farkında olan MHP için tekrarlanacak olan İstanbul seçimleri büyük bir fırsat sunuyor. İstanbul kazanıldığı taktirde elde edilecek olan rant şimdiden gözlerini kamaştırmakta. Bu yüzden Anadolu sermayesinin İstanbul’daki uzantılarını “hemşeri harekâtı” ile devreye sokarak gücünü pekiştirip büyüterek rant pastasına konmayı amaçlıyor. 

Fakat MHP’nin, Anadolu sermayesini hemşeriler aracılığıyla İstanbul’a taşıdığı gibi, oradaki “şiddet” biçimini İstanbul’a taşıması oldukça zor. Bundan dolayı Öcalan’ın avukatlarıyla görüşmesinde Bahçeli’nin “sakınca bulmaması”, “19 Mayıs gemisinde” verilen görüntü fırsatın kaçmaması “şiddetin” perde arkasından yapılmaya çalışacağına işaret ediyor. 

Krizler ve Beka 

Bu hesapların, devlet krizinin ve ekonomik krizin şiddetlendiği bir ortamda “rasyonellik” taşıdığı öngörülebilir. Fakat tam da kriz halindeki devletin esas parçalarından biri olan MHP’nin, bizzat nedenlerinden biri olduğu bu krizlerden hem “beka” sorunun çözerek hem de bu “fırsatları” elde ederek çıkma ihtimali düşük. 

Bu düşük ihtimal MHP’nin zafer sarhoşluğuna turp sıkmakla birlikte hem AKP hem de halkla olan geçimsizliğini şiddetlendiriyor. Dolayısıyla gemisinin eskiliğini, yıpranmışlığını ve tayfa eksikliğini göz ardı ederek, deniz üzerinde kalabilmenin ve dalgaların güverteye bıraktığı balıkların mutluluğunu yaşayan MHP için, halkın coşkun akan seliyle karşılaşması halinde kurtulma ihtimali pek mümkün gözükmüyor. 

1 Nisan 2019 Pazartesi

İsrail Savaşa Devam Diyor

(Toplumsal Özgürlük, Nisan 2019 sayısı)

ABD emperyalizminin Ortadoğu’daki ileri karakolu, işgalci, siyonist İsrail’de meclis seçimleri 9 Nisan Salı günü gerçekleştirildi. Ortadoğu’ya savaş dışında bir şey getirmemiş olan İsrail’de gerçekleşen “demokratik” seçimlerde sağcı partiler meclisin çoğunluğunu elde ettiler. 

Çoğunluk sağcılarda 

Başbakan Netenyahu’nun sağcı Likud partisi yüzde 29,2 oy alıp 35 milletvekilliği kazanarak kıl payıyla birinci çıktı. Eski General Benny Grantz’in liderliğini yaptığı ve kendisini “merkezde” tanımlayan Mavi-Beyaz İttifakı da yüzde 29,2 oy alıp 35 milletvekilliği kazanarak ikinci oldu.

İktidar ortakları sağcı Birleşik Tevrat Yahudiliği ve Tevrat Muhafızları Partisi 8’er milletvekilliği, diğer sağcı partiler Birleşik Sağ ve İsrail Evimiz de 5’er milletvekilliği kazandılar.

Uzun yıllar İsrail’de iktidar ortağı olan “solcu” İşçi Partisi ise yüzde 5 oy ile 6 milletvekilliğini ancak alabildi. Bunda “Solcular Yahudi olmanın ne olduğunu unuttu” diyerek Netenyahu’ya destek veren, İsrail’in en büyük telekomünikasyon şirketi Bezeq’in eski CEO’su Avi Gabbay’in İşçi Partisi’ni lideri olmasının payı büyük.

Hadaş ile Ta’al’in kurduğu Arap İttifakı ise yüzde 5 oy ile 6 milletvekilliği aldı.

Sonuç olarak 120 sandalyeli Knesset’in (İsrail meclisi) büyük çoğunluğunu sağcı partiler ele geçirmiş oldu. 

Savaş hükümeti 

Seçim öncesinde Trump’a Küdus ve Golan kararlarını almasını sağlayan, Filistin Özerk Yönetimi’nin kontrolündeki Batı Şeria’yı işgal etme sözü veren Netenyahu, kıl payı birinci olarak hem hakkındaki yolsuzluk davalarının bir süreliğine daha gündemden düşmesini sağladı hem de savaş politikalarına destek kazanmış oldu. 

Bu destekten güç alan Netenyahu, zaman kaybetmeden diğer sağcı partilerle koalisyona devam etme kararını da açıklamış durumda. 

Nitekim bu sağcı partiler de Netenyahu gibi seçim öncesinde Batı Şeria’nın işgali, iki devletli çözümü reddetme gibi konularda “vaatlerde” bulunmuşlardı. Bu yüzden İsrail’de seçim sonrasında bir “savaş hükümetinin” kurulacağından pek kimsenin şüphesi yok. 

Seçim öncesinde Batı Şeria ve Gazze’ye yönelik saldırıların artması “savaş hükümetinin” gelişinin ve gelecekte neler yapacağının haberini veriyor. 

Netenyahu değil halklar belirleyici 

Netenyahu liderliğindeki savaş hükümetinin ilk olarak Filistin’deki direniş hareketini çökerterek arkasını sağlama almayı, sonrasında bölgede İran etrafında oluşturulan çembere dahil olarak İran’a saldırmayı hedeflediğinden kimse kuşku duymuyor. Fakat başta on yıllardır direnen Filistin halkı olmak üzere savaşın getirdiği yoksulluk ve ölümlere karşı direnişleri filizlendiren Ortadoğu halkları, Netenyahu ve onun savaş hükümetinin hedeflerinin gerçekleşmesinin önünde büyük bir engel olarak duruyorlar. 

İdlib Operasyonu “Kapıda”

(Toplumsal Özgürlük, Nisan 2019 sayısı)

Suriye’deki savaşta, Fırat’ın doğusu ile birlikte savaş halinin sürdüğü tek yer olan İdlib’te “gerilim” giderek artıyor. Elleri tetikte bekleyen taraflar, bir süredir hakim olan “ateşkesin” sonu için şimdiden harekete geçmeye başladılar. 

İdlib’te ne oldu? 

Suriye’nin çeşitli yerlerindeki cihatçıların anlaşmalarla İdlib’e taşınmasıyla bölge bir nevi Cihadistan’a dönüştürülmüştü. Bu bölgenin hamiliği de Soçi ve Astana görüşmeleriyle Türkiye’ye verilmişti. 17 Eylül 2018’de yapılan Soçi anlaşması ile de Türkiye’ye bölgedeki cihatçıların ağır silahlarını teslim etmeleri ve Halep ile Lazkiye arasındaki M-4 ve Halep ile Hama arasındaki M-5 otoyollarının açılması görevi verilmişti.

Geçen 7 aya rağmen bunları hiçbiri gerçekleşmedi, üstüne üstlük bölgenin yüzde 90’ı geçtiğimiz Ocak ayında El-Kaide bağlantılı El-Nusra’ya geçti. ÖSO ve diğer cihatçı grupları Zeytin Dalı ve Fırat Kalkanı operasyonu bölgesine itekleyen El-Nusra, Esad “muhalifleri” içerisinde en güçlü örgüt oldu. 

Askeri güç belirleyici 

El-Nusra’nın İdlib’e hakim olması, Rusya-İran-Suriye cephesinin saldırmak için gerek duydukları meşruiyeti sağlaması açısından uzun zamandır beklenmekteydi. Nitekim Şubat ayı itibariyle aralıklarla Rusya’nın hava saldırıları, Nisan ayı ile itibariyle de Suriye’nin hava ve top saldırıları artmış durumda. 

Fakat hava ve top saldırıları sivilleri savaş bölgesinde uzaklaştırmayı ve cihatçılara korku salmayı amaçlamakla birlikte cihatçılara ciddi bir zarar vermiyor. Bu nedenle kara harekatı şart. 

Kara harekatının ise cihatçı sayısının fazlalığı, cihatçıların gidecek bir yerleri olmamalarından kaynaklı ölümüne savaşma ihtimallerinin yüksek olmasından dolayı oldukça zorlu geçeceği görülüyor. Cihatçı sayıları ise kaynaklara göre değişiklik gösteriyor. Birleşmiş Milletler’e göre 30 bin cihatçı bulunurken, Suriye devletine göre 100 bin cihatçı bulunuyor. Bu cihatçıların arasındaki El-Nusracıların sayısının ise 10 bin ila 40 bin arasında olduğu belirtiliyor. Dolayısıyla böyle bir güce karşı savaşmak, ciddi bir hazırlıkla birlikte büyük bir askeri güç gerektiriyor. Nitekim İran ve Suriye böyle bir gücün hazırlanması için çalışmalarına tam gaz devam etmekteler. 

Rusya belirleyici 

İdlib operasyonu için Rusya, İran ve Suriye’nin beklediği koşullar oluşmuş ve hazırlıklar başlamış olsa da diğerlerine nazaran Moskova ayak sürüyor. İran ve Suriye bir an önce İdlib’i almak isterken Rusya Türkiye’nin durumundan kaynaklı ağırdan alıyor. Rusya S-400 füzeleri ve F-35 uçağı meseleleri yüzünden “Batı” ile arası açılan Türkiye’yi hem kaybetmeme hem de İdlib’i temizlemenin maliyetini olabildiğince az ödeme derdinde. Diğer yandan da İran’ın Suriye’de giderek artan etkisini dengelemek isteyen Moskova, İdlib operasyonunun kaçınılmazlığını da göz önüne aldığında operasyona dahil olmak mecburiyetinde olduğunun farkında. 

Sonuç olarak oluşan koşullar İdlib operasyonunun yakın zamanda gerçekleşeceğini gösteriyor. Operasyonun zamanı, niteliği ve gelişeceği süreç konusunda büyük oranda, güçler arasındaki dengeyi koruyabildiği taktirde, Rusya belirleyici olacaktır. 

MHP’nin İttifaktaki Gücü Artıyor

(Toplumsal Özgürlük, Nisan 2019 sayısı)

31 Mart’ı Türkiye’nin “beka” meselesi gören Cumhur İttifakı, şimdi kendi “bekasına” dair kaygılarla baş etmeye çalışıyor. İttifakın ortaklarından MHP, özellikle AKP’den aldığı belediyelerinden dolayı “beka” kaygısını ortağına nazaran daha az yaşamakla birlikte ittifak içerisindeki gücünü de arttırmış durumda. 

MHP AKP’den (ç)alıyor 

24 Haziran’da özellikle İç Anadolu’da ve Doğu Anadolu’da AKP’den kayan oyları almayı başaran MHP, bu trendi Batı Karadeniz ve İç Ege’ye taşıdı. Batı Karadeniz’de Karabük ve Bartın’daki belediyelerine Kastamonu, Çankırı ve Amasya’yı, İç Ege’de de Manisa’nın yanına Kütahya’yı ekleyen MHP, Karaman, Erzincan ve Bayburt’u da AKP’den aldı. MHP ayrıca İl Genel Meclisi oylarını da AKP’den aldığı oylarla arttırdı. Sonuç olarak 2014 seçimlerinde 3 büyükşehir, 5 il, 106 ilçe belediyesi alan MHP, 31 Mart’ta 1 büyükşehir, 10 il, 145 ilçe belediyesi kazandı. 

Böylece Adana ve Mersin gibi iki büyükşehir belediyesini kaybeden MHP, ortağından (ç)aldıklarıyla uğradığı zararı kısmen azaltabildi. 

MHP’nin “sert” gücü 

MHP’nin özellikle Anadolu’nun irili ufaklı kentlerinde AKP’den oy almaya devam etmesi, AKP kitlesinin alternatif olarak MHP’yi gördüğünü gösteriyor. 

Ekonomik krizin derinleşmesiyle tefeci-bezirgan kökenli Anadolu sermayesi, kimi fraksiyonlar aracılığıyla elde edilecek devlet desteğine daha çok bel bağlamakta. 

Dolayısıyla, AKP’den “kısmen” ayrılıp MHP’ye geçerek hem AKP’ye güçlerini gösterip daha fazla pay koparmayı hem de iktidar ve pasta paylaşımında daha fazla söz sahibi olmayı amaçladıkları görülüyor. 

Esas olarak da, krizin daha da derinleşmesi halinde işçilerden ve emekçilerden gelecek direnişleri ve oluşacak halkçı yerel dinamikleri de MHP’nin “sert” gücüyle karşılamayı planlamaktalar. 

Cumhur İttifakı’na devam 

Cumhur İttifakı’nın büyükşehirlerde kaybetmesi, faşizmi inşa çabalarını sekteye uğrattı. Fakat 31 Mart ardına Bahçeli’nin yaptığı açıklamalar, MHP’nin faşizmin inşasında ve İttifakın devamında ısrarlı olduğuna işaret ediyor. Ekonomik kriz, kayyumların Kürt illerinde ters tepmesi, yaklaşan İdlib operasyonu iktidara geri adım atma veya esnekleşme şansı vermiyor. 

Öte yandan ittifak içinde güç kazanan MHP, devlet aygıtı içerisindeki konumlanmasını güçlendirmesinden dolayı, iktidarın politikalarına daha fazla yön vermeye çalışacaktır. 

Özellikle Kürt sorunu ile emekçilerin direnişiyle birlikte yükselecek devrimci-halk-

çı hareketlere karşı şiddetin artırılması için çaba göstererek “despotluğun” bir anlamda da kendisinin bekasını sürdürmeye çalışacaktır. 

Fakat MHP’nin hesaplarının gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini MHP’nin gücünden çok, seçimlerde AKP-MHP iktidarının yenilmezlik halesini dağıtarak kendisini gösteren işçilerin, kadınların ve halkların yükselen direnişinin vereceği cevap belirleyecek. 

29 Mart 2019 Cuma

Kendini Yenmek En Büyük Zaferdir

(sendika.org, 29 Mart 2019)

Savaş ateşinin yanmaya devam ettiği Ortadoğu coğrafyasında, ateşi harlamak için “aktörlerin” hamleleri sıklaşıyor. Başta ABD ve İsrail olmak üzere küresel ve bölgesel güçler pozisyonlarını korumakla birlikte yeni mevziler kazanmak için “temaslarda” bulunmaktalar. Fakat diğer yandan da Sudan’dan Cezayir’e coğrafyanın dört bir yanından giderek güç kazanan halkçı güçler, “güçlülerin” kadir-i mutlak olmadığını gösteriyor.

İran seferi

Ortadoğu’daki savaşların baş sorumluları ABD ve İsrail (son yıllarda da Suudi Arabistan), savaş ateşini harlayan ülkelerin de başında geliyorlar. Bölgedeki konumlarının güçlü olmasını, savaşın şiddetiyle doğru orantılı olarak gören bu iki haydut devlet özellikle Filistin ve İran’ı hedef almakta.

Nitekim ABD Büyükelçiliği’nin Kudüs’e taşınması kararının ardından Golan bölgesinde “İsrail’in egemenliğini” tanıyan Trump yönetimi, bir taraftan açık cezaevine dönüşmüş Gazze’yi son günlerde bombalara boğan İsrail’in savaş politikalarına desteğini sunarken diğer yandan da daha önceki ABD başkanlarının kabul etmediği bu kararları alarak Ortadoğu halklarının kanına susamışlığını açıkça ortaya koymakta.

ABD ve İsrail, Filistin ve Suriye’ye saldırmasının perde arkasında ise İran provası var.

İran’ın ABD odaklı finans-kapitalin talanına açılması hedefi ile Obama döneminde yapılan Nükleer Anlaşması’nın amacına ulaşamaması nedeniyle iptal edilmesi ve Trump ile birlikte “şahinlerin” güç kazanması, ABD ve İsrail’in savaşı tek ve alternatifsiz seçenek olarak gördüklerini ilan etmişti. Bu seçeneği uygun hale getirmek için başta Suudi Arabistan olmak üzere Arap ülkelerinin birçoğunu yanına çeken ikili, Arap NATO’su kurulması çabasının yanında İran’ın bölgedeki sinir uçlarını “zor” yoluyla yokluyor. Bölgede önemli etki alanı kazanan İran’ı Lübnan ve Irak’ta “siyasi”, Yemen, Filistin ve Suriye’de ise “askeri” olarak sınırlamaya çalışan ABD-İsrail, Tahran ile esas hesaplaşmayı İran coğrafyasına saklamakta.

ABD ve İsrail’in hesaplarının farkında olan İran ise ateş içeriye düşmeden dışarıda karşılamaya çalışıyor. Esad’ın Rusya’dan habersiz İran’a gidişi, Irak, Suriye ve İran Genelkurmay Başkanlarının bir araya gelmeleri ise İran’ın sadece desteklediği milis örgütleriyle değil ordularla sürece hazırlandığını gösteriyor. Diğer yandan Nükleer Anlaşma’yı imzalayan Cevad Zarif’in istifası (her ne kadar istifası kabul edilmese de) İran’da “şahinlerin” müzakere yanlılarına karşı inisiyatifi ele geçirdiklerini gösteriyor.

ABD-İsrail ve İran “çatışmasının” mekanının ise önümüzdeki kısa vadede bölgedeki çapının arttırılarak İran’a doğru yöneltileceği görülüyor. Fakat bu yönelmenin gerçekleşmesi için ABD ve İsrail’in önce bölgede “galip” gelmesi gerekiyor. Galip geldikleri takdirde bölgedeki hegemonyalarını büyük oranda sağlamakla birlikte İran’ın içine oynama fırsatını da yakalayacaklardır. Fakat galip gelememeleri durumunda ise bölgede İran etkisini kalıcılaşmakla birlikte “savaş hali” de devam edecektir.

Öte yandan iki cephe arasındaki gerilim artarken Rusya’nın Suriye’deki konumunu korumak için ABD ve İsrail’le çatışmayı istemediği ve İran’ın gücünün törpülenmesinin bölgedeki inisiyatifini arttıracağını hesapladığı görülüyor. Bu yüzden Moskova, İran’a yönelik tehditleri dostlar alışverişte görsün misali “kınamakta”. Fakat Moskova’nın İran’ın gücünün tamamen kırılmasının kendisini de zayıflatacağını bildiğinden, İran’a yönelik savaşın ateşi yükseldikçe dereceyi normal şartlara getirmek için hamleler de bulunacaktır. Çünkü Rusya için bölgede “savaş halinin” ateşinin artması sınırlı olan gücünün tükenmesi anlamına gelecektir. Bundan dolayı Rusya, kendisinin bölgede olmasının meşruluğunu sağlayan “savaş halinin” devamında yana olmakla birlikte, hem askeri hem de ekonomik gücünün sınırlılığından dolayı “savaş halinin” belirli derecelerde devam ettirmeye çalışmakta.

İdlip meselesi çözülüyor mu?

Hazır ABD ve İsrail İran’a yönelmişken Rusya da İdlip’e yönelik hamlelerini hızlandırıyor. Türkiye’nin bilgisi dahilinde İdlip’e savaş uçaklarıyla saldırı yapılması, İdlip’te kalanların hepsinin Nusracı olduğuna dair sıklaşan açıklamalar Rusya’nın tetiği çekmeye hazırlandığını gösteriyor.

Rusya’nın parmağını tetiğe uzatan şey ise olgunlaşan koşullar. Bütün cihatçılar İdlip’e toplandıktan sonra Rusya, hem konsolide olmuş cihatçıların çözülmesi hem Türkiye’yi yanında tutmak hem de yıpranan Suriye ordusunun güç kazanması için bekleyişe geçmişti.

Cihatçıların birbiriyle savaşması ve bunun sonucunda İdlip’in büyük bölümünü Nusra’nın ele geçirmesiyle ilk amaç hasıl olmakla birlikte Rusya için uluslararası meşruluk da oluşmuş durumda. Diğer yandan F-35, S-400, Fırat’ın doğusu ve Münbiç konusunda Türkiye ile ABD arasındaki gerilimin devam etmesi de Rusya’nın elini güçlendiriyor. Böylece Rusya Türkiye’nin bu gerilimden dolayı yanından çekilemeyeceğini öngörmekle birlikte Nusra’yı temizlemenin Türkiye’yi de rahatlatacağını hesaplayarak saldırı için ortamın hazır olduğunu düşünmekte. Keza ABD’nin ise Tenef üssü ve Fırat’ın doğusundaki pozisyonunu güçlendirmeyi yönelmesi de Rusya’nın elini güçlendirmekte.

Geriye ise Suriye ordusunun operasyonu gerçekleştirme kapasitesine sahip olup olmadığı kalıyor. Her ne kadar savaştan “galip” çıksa da Suriye ordusu ağır bir darbe olmuş durumda ve Rusya’nın teknik desteği ile İran yanlısı milis grupları olmadan bu operasyonu yapabilecek güce sahip olduğunu düşünmek oldukça şüpheli. Dolayısıyla operasyon için sadece Suriye ordusunun değil, Rusya ve İran’ın da hazır olması gerekiyor.

Nitekim bu koşullar bir araya gelmişken İdlip’e bir operasyon düzenlenmesi artık kaçınılmaz. Vaktini ise operasyonu düzenleyecek güçlerin “hazır” olması belirleyecek. Her ne kadar İran yanlısı milisler, Suriye ordusu ve Rus hava gücü İdlip sınırlarına yığılmış olsa da ölmeye hazır on binlerce cihatçının var olması, yapılması gereken hazırlığın ciddiyetini ve zamansal ve ekonomik maliyetini göstermekte.

Önümüz bahar

Bölgeden gitmek bilmeyen “savaş haline” rağmen Ortadoğu halklarının ve emekçilerinin mücadelesi büyüyor. Geçtiğimiz 8 ayda Irak, Ürdün, İran, Lübnan’daki eylemlere Sudan, Tunus ve Cezayir de eklendi.

Sudan’da soykırım suçlusu Ömer el-Beşir’in 29 yıllık iktidarını sarsan eylemler şimdilik sönümlenmiş gibi gözükse de mayalanmaya devam ediyor. OHAL ilan ederek eylemlerin önünü almaya çalışan el-Beşir bir yandan “isyancılarla” görüşerek iktidarının ömrünü uzatmaya çalışıyor. Fakat ekmeğin 6 kat zamlanması sonucunda başlayan eylemler de gösteriyor ki halkın canına kasteden el-Beşir’in günleri sayılı.

Sendikal hareketin en güçlü olduğu ülkelerden olan Tunus’ta emekçilerde son 4 ayda üç büyük greve gerçekleştirdiler. Emekçilerin büyük çoğunluğunun katıldığı grevler, “Arap Baharı’nın” başladığı Tunus’ta tekrardan filizlendiğini muştuluyor.

Cezayir’de ise Cumhurbaşkanı Abdulaziz Buteflika’nın tekrar adaya olmasına karşın başlayan gösteriler, işsizliğe ve yoksulluğa karşı eylemlere dönüşmüş durumda. Kitlesel gösteriler sonucunda adaylığını geri çeken Abdulaziz Buteflika, seçimleri erteleyerek hükümette değişiklik yapacağını duyurdu. Bunlar halkın tepkisini daha da arttırmış durumda ve Genelkurmay’ın müdahalesi sonucunda Buteflika görevden alındı. Böylece sistem içi bir müdahale ile eylemlerin önü alınmaya çalışılmakta. Kronikleşen yolsuzluk, yoksulluk ve işsizlik karşısında bu müdahalelerin ne kadar işe yarayacağı meçhul. Büyüme oranının yüzde 2’lere kadar düşmesi, döviz rezervlerinin 5 yılda 100 milyar dolar azalması, 30 yaş altında işsizliğin yüzde 25’i geçmesi ise “ekonomik” temelli isyanların alttan alta mayalandığını ve müdahalelerin bu mayalanmayı durdurmakta işlevsiz kalma ihtimalinin yüksek olacağını gösteriyor.

Daha önceki yazılarımızda[1] kapitalizmin krizi ile emperyalist güçlerin hegemonya krizinin sonucu olarak sundukları “savaş haline” karşı Ortadoğu halklarının kıpırdandıklarını, bundan dolayı da Ortadoğulu devrimcilerin savaş halinin yarattığı zeminden “hürleşerek” kendi zeminlerini yaratmaları ve bu zeminden doğru savaş haline müdahale etmelerinin imkân ve fırsatları uç vermekte olduğunu söylemiştik. Bu imkân ve fırsatlar bırakalım uç vermeyi, filizlenmiş durumda. Öyle ki egemenler yeni bir Arap Baharı’nın gerçekleşmesinden söz etmekteler. Ortadoğulu komünistlerin emekçilerin ve halkların yeni bir ayaklanmasını tekrardan egemen güçlerin gasp etmesine izin verme lüksleri bulunmuyor. Bunun için de ilk olarak “kendilerini yenmeleri” gerekmektedir. Kendini yenmek, büyük zafere gidecek yolda atılacak ilk ve en önemli adım olacaktır.

*Başlık, Georg Friedrich Händel’in Rodrigo: Vincer Se Stesso È la Maggior Vittoria isimli operasında esinlenilmiştir.

https://www.youtube.com/watch?v=bVaeKUSNKj4

Dipnot:

[1] http://sendika63.org/2018/08/gozyaslari-icinde-oturabilecek-miyiz-hasan-feramuz-506181/

http://sendika63.org/2018/10/hurluge-ovgu-hasan-feramuz-512807/

Encomienda'dan Luther'e: Parsellenmiş İktidar ve Direniş Doktrini

Encomienda, İspanya'nın Amerika kıtasında kurduğu ve yerlilerin dinî eğitim ile koruma karşılığında encomenderoya haraç ödeyerek çalıştı...