22 Ağustos 2019 Perşembe

İdlib’te Hesaplar ve Şiddetlenen Çan Sesleri

(elyazmalari.com, 22 Ağustos 2019)

Uzun bir süredir “beklenen” İdlib operasyonu kısa süreli “ateşkeslerle” ilerlemeye devam ediyor. Operasyon ilerledikçe de içerdiği özne/aktör sayısı da giderek artıyor. Yazın başında Suriye ordusu ile cihatçılar arasında süregiden çatışmalara Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK), TSK’nın desteklediği Ulusal Kurtuluş Cephesi, İran destekli milisler ve Rus uçaklara dahil oldu. Haliyle bu durum çatışmaların büyüyüp yayılmasına ve bölgesel anlamda etkilerinin artmasına neden olmuş durumda.

Soçi Ödevleri

Ağustos’un başına kadar süren ilk operasyonlarda Suriye ordusu birkaç köy dışında ciddi bir ilerleme sağlayamamış, TSK destekli cihatçı güçlerin de yardımına geldiği El-Kaide’nin Suriye şubesi Heyet Tahrir el Şam (HTŞ) örgütü ciddi bir direniş sergilemişti. Bunun üzerine Türkiye’ye Soçi’deki “ödevleri” hatırlatılmış ve “24 saatlik” ateşkes ilan edilmişti.

Böylece ilk raundda Suriye ordusunun gücünün sınırlılığı görülmekle birlikte, Türkiye’nin desteği olmadan cihatçı güçleri yenmenin zor ve yüksek bedelli olacağı da anlaşıldı. Nitekim Türkiye’ye hatırlatılan ödevde cihatçıların silahsızlandırılmış bölgeden uzaklaştırılması ve ağır silahlarının alınması şıkkı özellikle vurgulandı. Fakat bunun 24 saatlik ateşkeste yapılabilmesi elbette imkânsızdı. Ki bu da Rusya ve İran’ın istediği ilk kozdu.

Ödevdeki bir diğer şık ise M4 ve M5 otobanlarının açılması idi. Bu otobanlar ve bu otobanların geçtiği Han Şeyhun, Serakib, Cisr eş Şuğur, Maaret el Numan gibi kasabalar Türkiye ve Rusya’nın gözetiminde olacaktı. Bunun da 24 saatte gerçekleştirilmesi imkansızdı. Bu da Rusya ve İran’ın istediği ikinci kozdu.

Bu iki “koz” Rusya’nın hava saldırılarının şiddetini arttırması ve İran destekli milislerin sahaya sürülmesi için yeterli idi. Ve bu güçlerin sahaya girmesi de sonucu değiştirmeye yetti ve Han Şeyhun’un alınmasıyla sonuçlandı.

Bu sonuçla birlikte Soçi taahhütleri ve “kozlar” gösteriyor ki operasyon Han Şeyhun’la sınırlı olmamakla birlikte bir “sınırlılık” taşıyor. Bu sınır ise M+ ve M5 otobanlarının geçtiği bölge. Yani Suriye, Rusya ve İran’ın önündeki hedefler Serakib, Cisr eş Şuğur, Maaret el Numan kasabaları.

Güçler “sınırlı”

Fakat bu güçlerin bu hedeflere ulaşmasının gittikçe zor olacağı görülüyor. Her ne kadar bu güçlerin Soçi taahhütlerinden dolayı bu kasabaları alma meşruiyetine haiz olsalar da, süpürüldükçe bir noktadan biriken cihatçı güçlerin direnişi giderek artacaktır. Bu direnişle birlikte Türkiye’nin Han Şeyhun’a konvoy göndermesi ve Morek’teki gözlem noktasından çekilmemekle sunduğu “destek”, Suriye’ye ait Sukhoi 22 uçağının düşürülmesinin de gösterdiği üzere hedeflere ulaşmanın zorluğuna işaret ediyor.

Bu noktada top tekrardan Türkiye’nin oynayacağı “rol”e geliyor. Rusya, İran ve Suriye, İdlib’in kalan bölgesini alabilecek “güce” sahip olsalar da bunun bedelinin yüksek olacağının farkındalar. Fakat bu bedeli ödemekten imtina etmelerinin ardında ilk sırada güçlerinin “sınırlılıkları” yatıyor. Rusya her ne kadar SSCB’den sonra Orta Doğu’daki en geniş nüfuzuna ulaşmış olsa da özellikle ekonomik olarak bu nüfuzu kapsayacak güce sahip değil. Diğer yandan ülke içerisinde ekonominin kötü gidişinden dolayı Putin’e yönelik tepkiler de artmakta. İran ise ABD ile arasında savaşa doğru giden gerilimin artmasından dolayı gücünü “verimli” harcamanın derdinde. Suriye’de ise tekrardan yolsuzluklara, Baas’ın eski yöntemlerine devam etmesinde yönelik tepkiler ortaya çıkmış halde.

Dolayısıyla bu iç “hesaplar”, ödenecek bedelinin uygun olmasını diliyor. Bedelin uygun olabilmesi için ise en önemli aracı Türkiye. Fakat Türkiye’nin hesabı da kendini “sahada” tutmayı yönelik olduğundan bu dileklere aracı olabilme ihtimali düşük. Diğer yandan S-400, nükleer santral ihaleleri, liman imtiyazlarından dolayı Rusya’ya yaptığı “ödemeler” ve ABD ile güvenli bölge oluşturma hamlesi de Türkiye’nin aracılığı değil bedelinin ödediği koltukta oturmaya devam etmeyi istediğini gösteriyor. Bu nedenle cihatçı güçlerin Türkiye aracılığıyla “temizlenmesi” ihtimalinin düşük olması, Rusya, İran ve Suriye’yi “taksitle” ödemeye itiyor.

Bu taksitin süresi ise belirsiz bir geleceğe ötelenmekte. Bu belirsizlik esas olarak Türkiye’nin üzerindeki baskıyı arttırmakla birlikte Rusya, İran ve Suriye için manevra alanı da sağlıyor. Böylece Suriye’de Baas iktidarı savaşı bahane göstererek herhangi bir değişimi reddetmeye devam edebiliyor. İran da gücünü konsolide edip Orta Doğu’daki nüfuzunu korumaya sürdürüyor. Rusya da bölgedeki nüfuzunu arttırmakla birlikte küresel çapta bir kutup olabilme iddiasını gerçekleştirebiliyor. Fakat bu “belirsizlik”, bu olumlu yanlarına rağmen daha önce belirttiğimiz “sınırlılıklar”dan dolayı olumsuz yanları da barındırıyor. Bu yanlardan hangisinin ağır basacağını ise bu güçlerin süreç içerisinde izlenecek taktik ve stratejiler belirleyici olacak.

Sonuç olarak İdlib operasyonun önceki aşamalarında olduğu gibi sınırlı ama sonuç alıcı şekilde ilerleyeceği görülüyor. İnisiyatif Rusya, İran ve Suriye’de olmakla birlikte çanlar Türkiye için çalmaya devam ediyor.

10 Ağustos 2019 Cumartesi

(Çeviri) Ekim Devrimi’nin Mitleri – Alexander Rabinowitch’le Röportaj: “Rus Devrimi Hakkında Daha Öğrenecek Epey Fazla Şeyimiz Var.”

 (Bu metin, 7 Kasım 2017’de Alex Steinberg ile Dr. Alexander Rabinowitch arasında yapılan röportajın kaydıdır. Bu röportaj New York WBAI radyosunun 16 Kasım 2017’de gerçekleştirdiği Ekim Devrimi’ne ayrılmış iki saatlik özel programın bir kısmı olarak yayınlanmıştır. İlk defa Permanent Revolution sitesinde yazılı bir şekilde yayınlamıştır. )

Sıradaki bölümde, 1968 ila 1999 yılları arasında İndiana Üniversitesi’nde çalışmış olan emekli profesör Dr. Alexander Rabinowitch ile röportaj yapacağız. Dr. Rabinowitch, 2013 yılından beri Rus Bilimler Akademisi’nin St. Petersburg Tarih Enstitüsü üyesi araştırmacı akademisyen olarak çalışmaktadır.

Dr. Rabinowitch uluslararası alanda Rus Devrimi’nin önde gelen uzmanlarından biri olarak tanınıyor. Rus Devrimi hakkında yazdığı üç kitabı, Devrime Doğru, Bolşevikler İktidara Geliyor, Bolşevikler İktidarda, birçok kişi tarafından kilit kent Petrograd’da meydana gelen Rus Devrimi’nin tam bir tarihsel izahatını oluşturuyor. Dr. Rabinowitch, dünyanın her yerindeki konferanslara seyahat ederek oldukça aktif olmayı sürdürüyor ve şu anda Petrograd’da geçen iç savaş yıllarını kronikleştiren başka bir kitap üzerinde çalışmaya devam ediyor.

Dr. Rabinowitch, sizi misafir edebilmek bizim için oldukça güzel. Ana konumuza geçmeden önce Rus Devrimiyle ilgilenmeye nasıl başladığınızı ve bütün profesyonel kariyerinizi bu çalışmalara adamaya sizi neyin motive ettiğini sormak isterim.

Elbette. Annem ve babam Rus idi. Annem Ukraynalıydı ki Ukrayna annem doğduğunda Rusya’nın bir parçasıydı. Babam St. Petersburg’luydu. Her ikisi de Kızıl Terör sırasında 1918 yılında Rusya’dan kaçtı. Babam St. Petersburg Üniversitesi’nde ikinci veya üçüncü sınıf öğrencisi idi. Babam oldukça ünlü bir biyokimyacı olmakla birlikte Atom Bilimcileri Bülteni‘nin kurucu editörü de olan Eugene Rabinowitch’di. Manhattan Projesi’nde bulunan babam bombanın inşasından ve yansımalarından çok rahatsız oldu ve bugün hala güçlü bir şekilde devam eden bu bültenin kurucusu oldu. Aynı zamanda Bertrand Russell ile birlikte Sovyet ve Amerikalı bilim insanlarının ve modern dünyadaki bilimin etkileri ve bilimin potansiyeli ile ilgili problemlerle ilgilenen diğer ülkelerin bilim insanlarının katıldığı Pugwash konferanslarının kurucu ortağıydı.

Babam doktorasını Berlin’de aldı, sonrasında doğduğum yer olan Londra’ya geçti ve savaştan önce de Londra’dan taşındık. Babam Boston Massachusetts’deki MIT’de çalışmaya başladı ve ben devrimden kaçan insanlarla çevrili bir Rus göçmen topluluğunda büyüdüm. Bu toplulukta, Geçici Hükümet döneminin çoğunda Rusya Başbakanı olan Alexander Kerensky gibi şahsen tanıdığım insanlar bulunuyordu. Yazar Vladimir Nabokov, birkaç önde gelen Menşevik vs. de bu topluluktaydı.

Onları şahsen tanıyor muydunuz?

Evet. O zamanlar oldukça gençtim, mesela Sosyal Demokratların bir nevi arşivcisi olan Boris Nikolaevsky benim için bir tür büyükbaba gibiydi. Yıllarca Vermont’taki yazlık evimizin müştemilatında yaşadı ve çalışmalarının çoğunu orada yazdı. Gürcü Menşeviklerin lideri Irakli Tsereteli’yi çok iyi hatırlıyorum. Devrim hakkında çalışmalarım ciddileştikten sonra Kerensky ile birkaç kez röportaj yaptım. Ama yine de, devrim hakkında her şeye düşman olarak yetiştim. Fakat beni dönüştüren şey – beni Marksist yapmadıysa da devrim hakkındaki görüşlerimi değiştirdi- Chicago Üniversitesi’nde Leopold Haimson ile çalışmaktı. O harika bir öğretmendi.

Rus Devrimi’ne ciddi bir ilgi duymaya başladım ve kaynaklarla – ve gazetelerle – çalışmaya başlar başlamaz görüşlerimi çok çabuk değiştirdim. Çocukken tanıdığım insanların ve ailemin – anlaşılır bir şekilde 1917’deki güç mücadelesinde onlar kaybedenlerdi – Rusya’dan ayrılmak zorunda kaldıkları açıktı ama kaynaklarda ortaya çıkan şey 1917’de Petrograd’da meydana gelen şeyin beni büyüleyen önemli sosyal ve politik bir devrim olmasıydı. Bu benim konuyla nasıl profesyonel olarak ilgilenmeye başladığımın nedenidir.

Haimson kesinlikle çok dikkatli bir sosyal tarihçiydi, muhtemelen solcuydu ama – öyle sanıyorum – Marksist değildi. Her halükarda ilham verici bir öğretmendi ve onun yardımı ile bu konudan büyülenmiştim. Ardından kütüphanelerde ve arşivlerde bulduğum materyalle uğraştım, 1963-64’te Sovyetler Birliği’ne gittim  ve bir yılımı kütüphanelerde 1917 Temmuz’undaki ayaklanmayı çalışarak geçirdim, çünkü Batılı araştırmacılara arşivler kapalıydı. Konudan giderek daha da etkilenmiştim, ufak tefek şeyleri birleştirmek beni heyecanlandırmıştı ve fark ettim ki fotoğrafik bir resim sunamamıştım – benim ya da herhangi bir tarihçinin sunacağı herhangi bir resim, onu yapanın görüşleri ve bilgileri tarafından şekillendirilir. Ama gerçekte olanlara elimden geldiğince yaklaşmak için çaba göstermeyi çok sevdim.

Evet, bütün profesyonel kariyerinizin oldukça büyük bir bölümünü Rus Devrimi’nin çalışmalarına ve ve Petrograd’da ne olduğuna ve temelde sadece Temmuz günlerinden yani eski takvimde Temmuz 1917’den devrimin ilk yıldönümü Kasım’ın 1918’e kadar olan yaklaşık bir buçuk yılı kapsayan bir döneme odaklandığınız bir tür mikrokozmosa adadınız.

Lenin’in önderliğindeki Bolşevikler ile Petrograd işçi sınıfı ve askerleri arasındaki ilişkinin gerçek dinamiklerini ayrıntılı olarak takip etmek için orijinal belgeleri ortaya koyarak yeni bir çığır açtınız. Çalışmanız sırasında, Ekim Devrimi ile ilgili bir dizi miti kesin olarak çürüttünüz ve sizden bu mitlerin ne olduğunu ve kitabınızın onları nasıl çürüttüğünüzü açıklamanızı rica ediyorum. Mesela, Ekim Devrimi’nin kitlelerle ilişkisi olmayan küçük bir fanatik grup tarafından yaratılan bir darbe olduğu ve buna bağlı olarak kitlelerin gerçekte sözümona Geçici Hükümet tarafından temsil edilen “demokratik liberal” rejimi istediğini söyleyen bir mit var. Tam da bu haftasonu The Wall Street Journal’da az çok 1917 darbesi ve buna öncülük eden fanatikler konusuyla ilgili bir makale vardı. Kitaplarınızın bu miti nasıl çürüttüğünü ve gerçekte bu meseleyle ilgili ne bulduğunuzu açıklayabilir misiniz?

Evet, her şeyden önce Şubat ayından itibaren yaşanan şeyin, ortasında duramayacağım kadar büyük bir sosyal ve politik altüst oluş olduğunu anladım. İktidarı ele geçiren Lenin’in “komplocu takipçilerinin küçük bir grup” olmaktan çok uzakta olduklarını ve Şubat’tan itibaren Bolşeviklerin kitlesel bir parti kurmaya çalıştıklarını gördüm. İşçiler ve askerler arasında epey büyüdüler. Fabrikalardaki fabrika komiteleriyle bağlantılar kurmak ve sendikalarda ve garnizon birlikleri arasında güçlenmek için büyük çaba harcadılar.

Kitleler arasında kök salmayla diğer herhangi bir partiden daha fazla ilgileniyorlardı ve kitlelerin görüşlerine biçim vermekle birlikte kitlelerin görüşlerinden de biçimleniyorlardı. Parti -merkezi bir askeri hareket olmaktan uzak olduğu- 1917’de Wall Street Journal‘da -bence Applebaum’un yazısıydı- şöyle tarif ediliyordu: Kitlesel ve görece demokratik karar alma ile âdemi merkeziyetçi bir parti oldu ve bu, başarılı olmalarında son derece önemliydi. Fakat partinin sol kanadının Geçici Hükümeti devirmeye ve gücü Sovyetlere çok erken bir zamanda devretmeye çalıştığı 1917 Temmuz’undaki ayaklanmada parti felaket durumdaydı.

Benim düşünceme göre Lenin bu ayaklanmaya karşıydı ve bu da âdemi merkeziyetçi bir partiye sahip olmanın bedelinin bir parçasıydı. Ancak uzun vadede bu iç demokrasi ve âdemi merkeziyetçilik partinin başarısı için kritikti. Temmuz, Eylül ve Ekim aylarında iki ya da üç kez Lenin Geçici Hükümetin alaşağı edilmesi emrini verdi, fakat yerellerdeki liderler bunun çok riskli olduğunu ve muhtemelen  başarısız olacağını görebildiklerinden bu emirleri reddediyorlardı. Troçki’nin liderlere yardım etmesi ve Lenin’in Finlandiya’daki saklanma yerinden genel talimatları vermesiyle nihayetinde iktidara gelmelerine, başarılı bir şekilde iktidarı ele geçirmelerine yol açacak olan stratejiyi geliştirdiler.

Geçici hükümete karşı tüm hamleler, iktidarı Kurucu Meclise  devretme, “Hemen barış” ve “Bütün İktidar Sovyetlere” adına yapıldı. İktidara geldiklerinde geniş ölçüde tam bir destek aldılar çünkü kitleler karşı-devrimci bir girişim olacağından endişe duyuyorlardı. Ağustos ayındaki başarısız Kornilov darbesinden dolayı kitleler bir başka girişimden korkuyorlardı. Bu yüzden kitleler, “Bütün İktidar Bolşeviklere” değil – ki Bolşevikler bu sloganı hiç kullanmadılar- çok partili Sovyetler için “Bütün İktidar Sovyetlere” diyen Bolşevikleri desteklediler.

Bolşeviklerin kendi başlarına iktidara gelmelerini sağlayan, Menşeviklerin ve Sosyalist Devrimcilerin (SR) ve Menşevik Enternasyonalistlerinin hepsinin, yeni hükümeti ilan eden İkinci Sovyetler Kongresi’ni terk etmeleriydi. Sol SR’ler Bolşevikler ile hükümete girmeyi reddettiler ve böylece Bolşevikler kendi hükümetlerini kurabildiler. Gittikçe daha fazla tarihçi devrime – ve ben buna çalışmalarımda çok erken vardım – Şubat devrimi ile başlayan ve İç Savaş ile biten bir süreç olarak bakıyor. NEP [Yeni Ekonomik Politika] ‘nın ilanı da Şubat Devrimi’yle birlikte bu sürecin bir aşaması, Temmuz ayaklanması da büyük olasılıkla bir aşama, Ekim Devrimi başka bir aşama, Kurucu Meclisin sona ermesiyle birlikte bir aşama girildi vs. vs. İç savaş da bunun bir parçası.

Lenin’in iktidarı ele geçirmesi, Alex senin de iyi bildiğin gibi, Rusya’daki devrimin Almanya’da başlayacak dünya çapında sosyalist devrimin tetiklenmesine yardımcı olacağı varsayımına dayanıyordu. Bu olmadı. Fark ettiğim şeylerden biri de – henüz çalışmamı bitirmedim – çalışmalarımda birkaç yıla yoğun bir şekilde odaklanmış olduğum konusunda haklısın- ancak üçüncü, hatta İç Savaş sırasında Petrograd ve Bolşeviklerin İç Savaş’ta hayatta kalması üzerine olacak dördüncü cildi bitirmek üzereyim. Ve bu perspektiften bakacak olursak, kendisini tamamlaması bir bu kadar daha uzun sürecek önemli bir süreç gibi görünüyor. Lenin yurtdışındaki erken sosyalist devrimler için umutlarının gerçekleşmediğini gördüğünde, ekonomik düzlemde bir tür devlet kapitalizmine kısmi bir dönüş olan Yeni Ekonomik Politika NEP’i ilan etti. Alex, senin bildiğin gibi “Tek ülkede sosyalizm” diyen Lenin değildi. Stalin’di.

“Tek ülkede sosyalizm” Stalin’den önce hiçbir Marksist tarafından asla hayal edilmedi. Bu bir zorunluluğun sonucu olarak kabullenilen bazı önlemlerin, Stalin dönemine girdiğimizde bir tür erdeme dönüştüğü bir şeydi.

Ben kesin olarak,  belki bilirsin bir New York tarihçisi ve Bukharin’in biyografisinin yazarı olan Steven Cohen’in öncülük ettiği Bukharin kampından tarafım. Buharin’in gelişme planı çok daha az şiddetli ve daha yavaş olurdu ve bu, benim görüşüme göre, Stalin döneminin büyük trajedisinden kaçınılmasını sağlayacaktı.

Evet, bütün bu meseleleri kesinlikle tartışabiliriz ancak dış koşulların Bolşevikleri başlangıçta benimseme niyetinde olmadıkları önlemleri almaya zorladığına dair şüphe yok.

Ve ben bunu şahsen Ekim 1917 – 1921 dönemi için belgeleyebilirim. Ve 1917 ve 1918’de olanları belgelemeye çalıştığım gibi aynı şekilde adım adım yaparım. Buradaki en önemli fark şu anda Rus arşivlerinde çalışabiliyor olmam. Her yıl iki ay boyunca Rus arşivlerinde çalışıyorum. St. Petersburg’da yaşıyorum ve arşivlerde çalışıyorum.

Bir sonraki ciltte – belki de son cilt, sonuçta gençleşmiyorum – ancak arşivlere erişmeden asla yapamayacağım daha düşük düzeydeki süreçleri ve gelişmeleri belgeleyebilirim. Ve bulduğum şeylerden biri, her arşiv dosyasında dosyalar ilk açıldığından beri kullananlara kadar geri giden, bir kısmı 1950’lere veya daha öncesine geri giden bir kaydın olduğudur. Bu dosyaların çoğu kullanılmadı ya da çok yüksek bir oranındakinin yüzüne bakılmadı, bu da beni hala Rus Devrimi hakkında bilmediğimiz şeyler olduğuna ve çok daha fazla şey öğrenmememiz gerektiğine inanmaya itiyor.

Başka birkaç mite dönmeme izin verin, örneğin Bolşeviklerin tek bir ses olarak konuştuğu, yani bunun da temel olarak Lenin’in sesi olduğu dair mite. Bence kitapların bu bakışı oldukça yok etti- demek istediğim onu yok eden tek kişi sen değilsin – ama bunu senin gibi bilgeliğe sahip olan birisinden gelmesi oldukça etkileyici.

Evet, teşekkür ederim. Aslına bakarsanız, ilk olarak 1960’lı yıllarda hem Batı’da hem de Sovyetler Birliği’nde Komünist Parti’ye yekpare imiş gibi bakıldığında bu iki sonuca ulaştım.

Bu mit, hem Rus Devrimi’nin sağcı muhalifleri hem de 1930’lardan sonraki Stalinist rejimi savunanlar için ortak olan bir mittir.

Doğru ve bu tip şeylerin yaşandığı her yerde bunu oldukça erken bir şekilde düzelttiğimi düşünüyorum. Ve sadece Nisan konferansına bakılırsa bu oldukça açıktır. Nisan konferansı, Bolşevik konferansı, devrimden sonra partinin ilk konferansıydı ve Lenin katılabilmişti. Konferans keskin bir şekilde Leninistler, merkez grup ve ılımlı Bolşevikler, sağ kanat Bolşevikler – Kamenev ve Zinovyev gibi insanlar- arasında bölünmüştü. Onlar sonuna kadar mücadele ettiler ve Lenin devrimin yönü, devrimin devam etmesi ve iktidarın Sovyetlere devri ile ilgili ana mücadeleyi kazanırken, ılımlıların sesi çok güçlüydü ve Merkez Komitenin neredeyse yarısı ılımlılardan oluşuyordu. Ve soldaki bazı insanlar “Peki bekleyin bir dakika, tüm bu ılımlıları istemiyoruz” derken, Lenin “Hayır onlara ihtiyacımız var. Onların kitlelerle bağları var ve Kamenev’in sesi önemli” diyordu.

Bunu Nisan konferansı protokollerinde bulacaksınız. Böylece Lenin bu hararetli tartışmayı hoş gördü ve Eylül ayının ortalarında iktidarın derhal ele geçirilmesi çağrısında bulunduğunda, Eylül’deki bu hararetli tartışma hayati önem taşıyordu.  Bu çok erken oldu – bunun çok daha erken olabileceği şimdi bütün tarihçiler için açık- ve Merkez Komitesinin çoğunluğu ve o zaman Petrograd’da yapılan Ulusal Konferans – bunların çoğu Lenin’in direktiflerini görmezden gelmek için oy kullandı ve partinin iyiliği içindi. Devrimden sonra Lenin az ya da çok bunu kabul etti. Ve Stalin, Troçki’nin bu durumdan ortaya çıkan taktikleri seslendiren esas lider olduğunu kabul etti.

Bu tanımlayıcı tarihi açıklamandan sonra, Bolşeviklerin fanatik bir grup olarak iktidarı aldıkları, Bolşeviklerin otoriter doğası ve “esnek olmayışları” ile ilgili mitin neden olduğunu düşünüyorsun? Neden hala bu mitler devam ediyor?

Farklı yerlerde farklı nedenlerle devam ediyorlar. Batı’da kısmen – Amerika Birleşik Devletleri’nde öyle diyelim – Soğuk Savaş’ın bir ürünü olan Rusya’ya düşmanlık yüzünden sürdürüyorlar, şimdi ise seçim sistemimize Rus müdahalesi suçlamalarından ve bir tür içgüdüsel anti-komünizm yüzünden durum karmaşık. Birkaç yıl önce Leo Haimson gibi insanların bunun geçmişte kaldığını bir mitoloji  olduğunu söylediklerini hatırlıyorum. Ama ben hiçbir zaman böyle hissetmemiştim, bu his New York Times’ın devrime dair yazı dizisindeki her yazıda ve son zamanlarda Wall Street Journal‘da yansıtılanları gördüğümde her zamankinden daha güçlendi.

Rusya’da ise bu biraz farklı. Geçtiğimiz birkaç ay içerisinde üçü Moskova’da ve ikisi de Petersburg’da olan “1917″ konferanslarında bulundum ve profesyonel düzeyde, profesyonel tarihçiler arasında, ciddi bir çalışmanın devam ettiği ve hiçbir ciddi tarihçinin bu mitolojinin esiri olmadığı oldukça açıktır. Ancak hükümet, Putin hükümeti, istikrar arzusuyla motive oluyor, milliyetçiliği ve dini ortodoksiyi vb, geleneksel Rus değerlerini, dolaylı ve açık bir şekilde kullanıyor ve – bugün gördüğümüz gibi – Devrim ve devrim tarihini açık bir şekilde görmezden gelmeye çalışıyor.

Anlaşılır bir şekilde – onlar başka bir otoriter rejim – bir devrim istemiyorlar ve bu yüzden onlar, Putin’in çıkarıyla ilgili olmasa da, yeni mitolojilere yardım ediyorlar, bir nevi cesaretlendiriyorlar. Ancak devrimden bu yana yüzlerce yıldır çok politikleşmiş bir konunun, ciddi Rus tarihçiler arasında devrimin artık depolitize edilmesinin ve ciddi biçimde incelenmesinin bende önemli bir etki bıraktığını vurgulamak istiyorum.

Putin rejiminin devrimin yıldönümünü sadece görmezden gelmekle kalmayıp aynı zamanda bu günü sanırım Çarlık rejiminin 17. yüzyılda Polonyalılara karşı ayaklanmasını kutlamanın bir uydurması olan “Milli Birlik Günü” olarak değiştirmeye çalıştıklarını düşünüyorum. 

Evet, zaten aynı gün değil ama söylediğin şey doğru. Komünist Parti son birkaç gün içinde birkaç şeyi örgütlemeye çalıştı, ama bu çok zayıf idi ve söylediğin her şey doğru.

Sonuç olarak, bugün Rus Devrimi’ni hatırlamanın bizim için neden önemli olduğunu ve 1917’de olanların bugün bizim için herhangi bir ders içerip içermediğini birkaç kelimeyle söyleyebilir misin?

Peki, farklı insanlar 1917’nin derslerine farklı bakarlar. Pek çok Marksist için dünyanın en büyük ülkesinde gerçekleşen ve 20. yüzyılın en önemli olayı olan 1917 devrimi, devrimi anlamak ve devrim yapmak için önemli bir vaka incelemesidir. Dünden önceki gün Brüksel’de gerçekleşen büyük bir konferanstan önceki gün geldim. Dört gün boyunca Lenin’in 1914’te konuştuğu ve büyük ölçüde sadık komünistler ve komünist kalanlar tarafından doldurulan bir işçi salonunda bulundum.  Ve onlar beni çok dikkatli bir şekilde dinliyorlardı ve akıllarında ne olduğunu biliyordum.

Biliyor musun, benim için yararlı olan neleri öğrenebiliriz. Benim için olay çok farklı. Rus Devrimi, nüfusun önemli bir kısmı sorunlarının tek çözüm yolu olarak devrimi gördüğü bir noktaya ulaşmadan önce, siyasal, sosyal ve ekonomik sorunların çözülmesinin neden önemli olduğu konusunda çok önemli bir örnektir. Ama sonra, şunu da eklemeliyim ki, devrim hakkında doğru, mantıklı bir görüşe sahip olunmalıdır. Buna bir darbe olarak bakarsanız, alacağınız ders büyük bir devrim olarak bakmanızdan oldukça farklı olacaktır. Tanımladığım iki bakış açısı olayı devrim olarak bir tarafı olumlu diğeri olumsuz olarak gören insanlarla ilgilidir.

Sanırım bu son soruda biraz farklı düşünüyoruz, çünkü benim görüşüme göre devrimler kaçınılmazdır. Ama bu başka bir zamanın tartışma konusu.

Ama buna saygı duyduğumu eklemem için hemen izin ver. İşim, yapabildiğim en iyi şekilde en doğru resmi sunmak. Soldan ve merkezden destek aldığımı düşünüyorum tam olarak, çünkü tam da ideolojik DEĞİLİM ve bir neden dışında başka bir nedenim yok. Bu neden ise ne olup bittiğini anlayabilmek için elimden geldiğince doğruya yaklaşmaya çalışmak ve gerisini onunla nasıl yüzleşileceğine ve onunla nasıl başa çıkılacağına karar verecek olan siz ve arkadaşlarım gibi ılımlı olan insanlara bırakmaktır.

Bunu takdir ediyorum ve görüşlerinize saygı duyuyorum. Teşekkürler, Dr. Rabinowitch.

 

Versobooks.com’dan Türkçeye El Yazmaları için Caner Malatya tarafından çevrilmiştir.

Kaynak: https://www.versobooks.com/blogs/3615-myths-of-the-october-revolution-an-interview-with-alexander-rabinowitch

11 Temmuz 2019 Perşembe

Ankara’nın Raksı Biterken

(elyazmalari.com, 11 Temmuz 2019 (TÖ Gazetesi Temmuz Ağustos 2019 Sayısı)

Bir yıldan fazla bir süredir gündemden düşmeyen, bütün Türkiye’yi füze ve uçak uzmanı yapan S-400 ve F-35 krizi hem içeride hem de dışarıda etkilerini yayarak büyümeye devam ediyor. Krizin yayılarak büyüyen etkisi ekonomiden devlet krizine, eksen değiştirmeden, ordunun dönüşümüne kadar farklı alanlarda durumu içinde çıkılamaz hale getirmiş durumda.

“Umut Işığı”

Temmuz ayında teslim edileceği açıklanan S-400 füzeleri, ABD ve Rusya’nın birbirini gözeten hamleleri nedeniyle henüz Türkiye’ye ulaşmadı. Her ne kadar füzelerin eli kulağında olsa da iki küresel gücün onayı olmadan Türkiye’ye ulaşması mümkün değil. Bu yüzden iktidarın son günlerde Washington ve Moskova’nın kapısını aşındırmaktan bir hal olması boşuna değil.

Nitekim bu kapı aşındırmalar azıcık da olsa ABD’den bir umut ışığı doğurdu. Osaka’da görüşen Erdoğan’la Trump’ın S-400’lerin alınmasının nedeni olarak önceki başkan Obama’nın Patriot füzelerini satmamasında ortaklaşmaları, Erdoğan’ın Patriot alımı için çalışmalara başlanacağını söylemesi, Trump’ın da Erdoğan’dan S-400’lerin aktifleştirilmemesine dair söz aldığını belirtmesi bu umut ışığını harladı.

Fakat ABD Kongresi’nin S-400’lerin alımına kesinlikle karşı çıkılacağı ve yaptırımlarda bulunacağını açıklaması umut ışığını neredeyse söndürmüş durumda.

Çünkü ABD Kongresi başta Suriye’den geri çekilme meselesi olmak üzere birçok konuda Trump’a geri adım attırdı ve ABD’nin Hasımlarıyla Yaptırımlar Yoluyla Mücadele Etme Yasası (CAATSA) nedeniyle Türkiye’ye yaptırımlarda bulunacağını da ısrarla vurgulamakta.

Dolayısıyla, daha önce de olduğu gibi, AKP iktidarının ABD ile yaşanan krizleri Trump ile arkadan dolaşarak çözmeye çalışması yine hüsranla sonuçlanmak üzere.

Atlantik’in “Gücü”

ABD, her ne kadar kapitalizmin krizi nedeniyle dünya çapında hegemonya krizi yaşasa da “müttefiklerinin” özellikle askeri meselelerde kırmızı çizgiyi aşmaları engelleme konusunda bütün gücünü ortaya koymakta.

Türkiye gibi askeri açıdan Orta Doğu’da İsrail’den sonraki önemli ve güçlü müttefikinin, hele hele İran’a yönelik tam saha baskının uygulandığı bir zamansallıkta, Rus silahlarıyla donanmasına kesinlikle karşı.

Hegemonya krizi nedeniyle bunun doğrudan yapabilmesi kısıtlı olsa da ekonomik ve F-35’lerin verilmemesi gibi askeri alandaki baskılarla sonuç almaya çalışıyor ve alınıyor da.

Bunun nedeni tabi ki Türkiye ekonomisinin ve askeri yapısının ABD ve AB yani Atlantik ile bütünleşik olması. Yaşanılan ekonomik krizle birlikte F-35’lerin teslim edilmemesi halinde Türk Ordusu’nun 2020’lerin ortalarından itibaren neredeyse uçaksız kalacak olması bunun en önemli göstergesi. Ekonomik ve askeri bütünleşikliğin yerini Çin’in vereceği krediler ve Rus S-400 füzeleri ile Su-57 savaş uçaklarıyla doldurmak ise hem imkansız hem de Türkiye’nin bölgesel güç olmasını sağlama yönünden yetersiz. Bu da ABD’nin hegemonya krizine rağmen, Türkiye’yi belli bir noktada tutmasını sağlıyor.

Moskova Faydacılığı

Rusya ise Türkiye’nin “durumunu” bilmekle birlikte kendi gerçekliğinin de farkında.

Bu nedenle sürekli verdiği küçük yemlerle, tavuğu kümesten çıkararak daha az yumurta vermesini ve mümkün olursa da birkaç yumurtayı kendisine almayı hedefliyor.

Çünkü hem askeri hem de ekonomik kapasitesi açısından, bu “tavuğu” kendi kümesine alması mümkün değil.

Üstelik bu tavuğun, yani Türkiye’nin, S-400 füzelerine 2,5 milyar dolar vermesi, Rusya ile nükleer santral projeleri yürütmesi, İdlib’te cihatçıların sorumluğunu üstlenmesinin gösterdiği gibi yeminin parasını da kendisi veriyor olması, Moskova için bulunmaz bir nimet.

Fakat sahibine az yumurtlayan bu tavuğun kendisine sağlayacağı yararın da sınırlarına yaklaştığının farkında olan Rusya, İdlib’te baskıyı arttırarak, S-400’leri hızlıca teslim ederek maksimum faydaya ulaşmaya odaklanmış durumda. Diğer yandan da Moskova koşulların ters dönmesi halinde Türkiye’nin kürkçü dükkanına kötürüm bir halde dönmesi için Ankara’nın “takıldığı” alanı giderek kısıtlamakta.

Hegemonya krizinin sağladığı boşluktan dolayı bu iki küresel güç arasında raks edebilen Ankara için müzik kapatıldı.

Fakat Ankara raksa devam ederek müziğin tekrardan açılmasını istese de artık pist de dolmuş durumda. Dolayısıyla Türkiye pistten düşmek yerine Washington’a yakın Moskova’nın da gözünden uzak olmayan bir yere sahip olmaya fit olmaya yakın. Bu yüzden de ABD’nin tuttuğu defterlerdeki notlara uyma konusunda giderek daha hevesli olacaktır.

S-400 ve F-35 krizinin dışarıdaki etkilerinden dolayı perde arkasında kalan iç etkileri de yayılarak devam ediyor. 15 Temmuz darbe girişimiyle su yüzüne çıkıp derinleşen devlet klikleri arasındaki kriz, S-400 ve F-35 kriziyle de çakışmakta.

Millî Değil “Özel”

“Allah’ın bir lütfu” olarak görülen 15 Temmuz darbesi sonrasında devlet kliklerinin önemli bir çatışma alanı olan “geleneksel” orduda askeri liseleri, harp okulları, askeri hastaneleri ve hiyerarşik yapısı tasfiye edilerek ayrı bir “özel” ordunun inşa edilmesi sürecine başlanmıştı. Bu sürecin bir önemli ayağı da askeri teknik alanda sürmekte.

Bu açıdan bir diğer damat Selçuk Bayraktar’ın öncülüğünde yapılan Silahlı İnsansız Hava Araçları (SİHA), tank, top vb. silahlarda “millîleşme” adı altında gösterilen “özelleşme” çabaları sınırlı ve yavaş bir şekilde olsa da sürüyor.

S-400 füzelerinin alınması da bu “özel” ordunun ve dolayısıyla Erdoğan merkezli iktidarın savunması için önemli.

S-400’lerin ilk önce İstanbul veya Ankara’da konuşlanabileceğinin açıklanması, ardından olası saldırılara karşı Ankara’da yarı-aktif şekilde bekletileceğinin belirtilmesi de “içeriden” bir saldırıya uğrama beklentisinin yüksek olduğuna işaret ediyor. Bu nedenle içeride giderek sıkışan iktidarın “millî” S-400’ü beklemeye pek de vakti yok.

Nitekim Erdoğan, Gülencilerin tasfiye edilmesiyle polisi kendine bağlamasının, SADAT ile paramiliter gruplar oluşturulmasının, kendine bağlı subayların ordudaki mevkilerini yükseltmesinin giderek köşeye sıkışan iktidarını korumaya yetmeyeceğinin farkında. Bu yüzden askeri teknolojiye gereksinimi hat safhada. Ve bu askeri teknolojilerin ise “millîleşmeden” çok Erdoğan’ın “özel” ordusunu oluşturmaya hizmet ettiği görülüyor. Bu arada millî ATAK helikopteri için ABD’nin helikopterin motor haklarının iznini vermesi, millî tank Altay için de Avusturya’nın tankın motor haklarının iznini vermesi gerektiğini de belirtmek gerekiyor. Dolayısıyla Erdoğan’ın iktidarını korumak için, her şeyiyle kendisine amade bir “silahlı güce” olan ihtiyacı gün geçtikçe artıyor.

Klikler Kendi Hesaplarındalar

Diğer yandan iktidar ortağı Ağarcıların Süleyman Soylu şahsında hararetli bir şekilde S-400’leri savunması dikkat çekiyor.

ABD’nin kontrgerilla kamplarında eğitim alarak 90’lı yıllarda her türlü şiddetle devrimci hareketlerin önünü kesmeyen çalışan bu avenelerin ABD karşıtlığı ise mizansenden öteye gitmiyor. Bu kliğin “millî” silahların ticaretinden pay kapmanın yanı sıra Erdoğan’ı köşeye sıkıştırarak ABD ile ilişki kurabileceği tek kanal olmayı sinsice planladığını söyleyebiliriz. Böylece iktidar alanında kalabilmeyi, alışkın oldukları çete ve mafyavari davranışlarla, hiçbir beis duymadan sürdürmeye devam edecekleri görülüyor.

İktidarın bir diğer ortağı Avrasyacılar nam-ı diğer Ergenekoncular ise S-400 füzelerini NATO ekseninden çıkışın ilk fişeği olarak gördüklerinden sevinç çığlıklarını atmaya doyamadıkları görülüyor.

Doğu Perinçek şahsında halkımıza verilen müjdelere göre S-400’lerle birlikte gelecek Rus uzmanlar sayesinde “millî” silahlara sahip “millî” bir orduya kavuşma şansına çok yakınız. Tabi tıpkı Suriye’de olduğu gibi S-400 füzelerinin başında “Rus uzmanların” olması ve F-35’lerin açığını kapatmak için Su-57’leri alınması mecburiyetlerine gözlerimizi kaparsak.

Fakat Avrasyacılar, her ne kadar “beraat” etmiş olsalar da, Ergenekon davasında yedikleri NATO tokadının ve Avrasya ekseninin sınırlılıkların farkındalar. Bundan dolayı ABD ile tam olarak karşı karşıya gelmeden (ki bu işi görmesi için Erdoğan’ın millî bir lider olduğunu dillerinden düşürmemekteler) yengeç adımlarıyla süreci götürerek devlet içindeki alanlarını ve etkilerini yaymaya çalışmaktalar. Bu açıdan da eski günlerdeki gibi askeriyede güçlenip, askeri alan üzerinden siyasal alana egemen olmayı planlamaktalar.

Omuzlar Çarpışıyor

Kapı kapı dolaştırılan Millî Savunma Bakanı Hulusi Akar’ın, S-400 füzelerinden dolayı gelebilecek olan yaptırımların önüne “millî birlik ve beraberlikle” geçilmesine dair açıklamaları devlet kliklerinin bu hesaplarını kapatmaya yetmediği görülüyor.

Despotik devlet geleneğinin birer parçası olan bu klikler, her ne kadar birbirlerine karşı sıktıkları dişleri göstermemeye çalışsalar da, hegemonyalarını sağlamak için birbirlerinin omuzlarına daha sert vuracakları dönem giderek yaklaşıyor.

Fakat bu klikler arası mücadeleyi ve onların var olup olmayacaklarını belirleyecek ana etkenin ise; halk güçlerinin mücadelesi olacağı görülüyor.

Gezi’den bu yana despotik devlet biçimine yönelik tepkisini çeşitli biçimlerde gösteren halk güçleri, İstanbul seçimlerinin tekrarında da bunu ortaya koymuş durumda.

Her seferinde daha güçlü ve örgütlü bir şekilde ortaya çıkan bu dinamik, klikler arası çatlakları yararak despotik devlet biçiminin yıkılmasıyla oluşacak Demokratik Cumhuriyet’in tohumlarını serpmeye devam ediyor ve edeceğini de ilan ediyor. 

1 Haziran 2019 Cumartesi

Sudan’da Halkın İsyanı Sürüyor

(Toplumsal Özgürlük, Haziran 2019 sayısı)

Soykırım suçlusu Ömer el-Beşir’in 30 yıllık diktatörlüğünü deviren Sudan halkı direnişi sürdürüyor. Geçmiş Arap halk hareketlerinden ders aldığını gösteren Sudan halkı, “şimdilik” devrimini ne askerlere ne de “dış güçlere” kaptırmaya niyetli. 

Direniş kazandırdı 

19 Aralık 2018’de ekmek fiyatına gelen zama karşı başlayan isyan, 11 Nisan 2019’da askeri darbeyle Beşir’in iktidardan indirilmesiyle sonuçlanmıştı. Darbenin ardından Askeri Geçiş Konseyi kurulmuş ve başkanlığına Savunma Bakanı Korgeneral Avad bin Avf getirilmişti. Fakat 24 saat Yemen savaşına katılan Sudan güçlerinin koordinasyonundan sorumlu komutan olan ve Suudilerle arasından su sızmayan Orgeneral Abdulfettah el Burhan başkanlığa getirildi. Darbecilerin başı değişse de halkın sokaklardan çekilmesine yönelik tavırları değişmemiş, buna rağmen halkın direnişi darbecilere geri adım attırmış durumda. Askeri Geçiş Hükümeti kuran darbeciler, önce üç yıl ardından iki yıl ömür biçtikleri bu hükümeti şimdi çoğunu sivillerin oluşturmasına razı oldular. 300 kişilik kurucu meclisin 200 koltuğuna Özgürlük ve Değişim Güçleri (ÖDG) bileşenleri, 100 koltuğuna diğer siyasi partiler sahip olacak. 

İhvancılar ve darbeciler 

Direnişe öncülük eden ÖDG, meslek örgütleri ve siyasi örgütleri barındırıyor. Sudan Komünist Partisi (SKP) gibi komünist örgütleri de barındıran ÖDG 2014’ten bu yana Beşir diktasına karşı mücadelesine sürdürmekte. Beşir diktasının her türlü şiddetini ve hilesini deneyimlemiş olan ÖDG, darbecilerin yönetimindeki bir geçiş hükümetinin halkın kazanımlarını yok edeceğinin farkında. 

Diğer yandan Sisi’den kaçan İhvancılara Beşir’in kucak açmasından dolayı Sudan’da ciddi bir İhvan gücü mevcut. İhvancıların tıpkı Mısır’da olduğu gibi sinsice iktidarı alabilme ihtimallerini de göz önünde bulunduran ÖDG, İhvancı komutanların tasfiyesi üzerinde de ısrarla duruyor. Bu çifte tehlikeye karşı ÖDG sokakları tutmaya devam ediyor. 

Dış güçler çabalıyor 

Ülke içerisindeki güçlerinin mücadelesinin yanı sıra bölgesel güçler de hamlelerini sürdürüyor. Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Bahreyn ekseni, Sudan’ın eski sahibi Mısır ve Türkiye-İran-Katar ekseni Sudan’ı kendi yanına çekmek için çabalıyorlar. 

Suudi Arabistan ve BAE, üst düzey bir heyetle birlikte 500 milyon nakit para ve gıda, yakıt, ilaç tedariki için 2.5 milyar dolarlık yardım paketi sundu bile. Mısır Afrika Birliği üzerinden hamlelerini denerken, Katar Dışişleri Bakanı Şeyh Muhammed bin Abdurrahman el Sani’nin başkent Hartum’a gitme girişimi başarısızlıkla sonuçlandı. Suud-BAE ekseninin, darbeci askerler arasındaki yandaşlarının da sayesinde diğerlerine nazaran bir adım önde gözüküyor. 

Fakat sokaklardan çekilmeyen Sudan halkı, 1989’daki baskı ve katliamla neredeyse yok edilen SKP’nin küllerinden doğması ve özellikle Sudanlı kadınların dünyayı sarsan direnişleri ne darbecilerin ne İhvancıların ne de bölgesel güçlerin halkın isyanını bu sefer çalamayacaklarını gösteriyor. Sudan’daki halk isyanı, halkların Arap Baharı’nın yeni ve daha sınıfsal bir biçiminin filizlendiğini gösteriyor. 

MHP’nin “Şiddetli” Geçimsizliği

(Toplumsal Özgürlük, Haziran 2019 sayısı)

31 Mart seçimlerinin “gizli” galibi MHP, ilan ettiği “zaferin” sarhoşluğuyla gemiyi azıya almış durumda. Geminin eskiliği ve yıpranmışlığı denizin kaotik halinden dolayı yaşanan sarsıntılarla bu sarhoşluk hali birleşince, MHP’nin gözünü karartmasına neden oluyor. 

Linç ve tavsiyeler 

Bu gözü karalığın altında yatan nedenlerden biri AKP’den alınan il belediye başkanlıkları. Tefeci-bezirgân kökenli Anadolu sermayesinin desteğini kazanan MHP, bu desteği konsolide etmenin hedefinde. Bunun için de AKP’nin güç yetmezliğinden kaynaklı boşlukta bıraktığı konulara sert girdi yapmaktan çekinmemekte. Bunun en somut örneği ise Çubuk’taki linçte gösterildi. Her anı çok organize bir şekilde düzenlenen Çubuk’taki linçi hemen sahiplenen Bahçeli, Kılıçdaroğlu’na ve HDP’ye, asker cenazelerine bir adım bile yaklaşılmaması “tavsiyesinde” bulunmakta da hiç bir beis görmedi. Bu tavsiyeler MHP’nin salt bir sopa olmakla yetinmek istemediğini, sopayı sallayan el ve akıl olmaya hazır ve nazır olduğunu da ilan etti. Linç ve tavsiyeler, ekonomik krizle birlikte AKP’den yengeç adımlarıyla uzaklaşan Anadolu sermayesinin MHP’ye yanaşmasını sağlıyor. Üstelik MHP’nin bunu HDP ve asker cenazeleri üzerinde uygulayarak meşruiyet ihtiyacını gidermesi de cabası. Dolayısıyla MHP fırsat bulduğunda/yarattığında bu tip “şiddetli” pratikleri sergilemekten çekinmeyecektir. 

İstanbul “fırsatı"

Öte yandan küçük şehirlerin el ve akıl olmaya yetmeyeceğinin farkında olan MHP için tekrarlanacak olan İstanbul seçimleri büyük bir fırsat sunuyor. İstanbul kazanıldığı taktirde elde edilecek olan rant şimdiden gözlerini kamaştırmakta. Bu yüzden Anadolu sermayesinin İstanbul’daki uzantılarını “hemşeri harekâtı” ile devreye sokarak gücünü pekiştirip büyüterek rant pastasına konmayı amaçlıyor. 

Fakat MHP’nin, Anadolu sermayesini hemşeriler aracılığıyla İstanbul’a taşıdığı gibi, oradaki “şiddet” biçimini İstanbul’a taşıması oldukça zor. Bundan dolayı Öcalan’ın avukatlarıyla görüşmesinde Bahçeli’nin “sakınca bulmaması”, “19 Mayıs gemisinde” verilen görüntü fırsatın kaçmaması “şiddetin” perde arkasından yapılmaya çalışacağına işaret ediyor. 

Krizler ve Beka 

Bu hesapların, devlet krizinin ve ekonomik krizin şiddetlendiği bir ortamda “rasyonellik” taşıdığı öngörülebilir. Fakat tam da kriz halindeki devletin esas parçalarından biri olan MHP’nin, bizzat nedenlerinden biri olduğu bu krizlerden hem “beka” sorunun çözerek hem de bu “fırsatları” elde ederek çıkma ihtimali düşük. 

Bu düşük ihtimal MHP’nin zafer sarhoşluğuna turp sıkmakla birlikte hem AKP hem de halkla olan geçimsizliğini şiddetlendiriyor. Dolayısıyla gemisinin eskiliğini, yıpranmışlığını ve tayfa eksikliğini göz ardı ederek, deniz üzerinde kalabilmenin ve dalgaların güverteye bıraktığı balıkların mutluluğunu yaşayan MHP için, halkın coşkun akan seliyle karşılaşması halinde kurtulma ihtimali pek mümkün gözükmüyor. 

1 Nisan 2019 Pazartesi

İsrail Savaşa Devam Diyor

(Toplumsal Özgürlük, Nisan 2019 sayısı)

ABD emperyalizminin Ortadoğu’daki ileri karakolu, işgalci, siyonist İsrail’de meclis seçimleri 9 Nisan Salı günü gerçekleştirildi. Ortadoğu’ya savaş dışında bir şey getirmemiş olan İsrail’de gerçekleşen “demokratik” seçimlerde sağcı partiler meclisin çoğunluğunu elde ettiler. 

Çoğunluk sağcılarda 

Başbakan Netenyahu’nun sağcı Likud partisi yüzde 29,2 oy alıp 35 milletvekilliği kazanarak kıl payıyla birinci çıktı. Eski General Benny Grantz’in liderliğini yaptığı ve kendisini “merkezde” tanımlayan Mavi-Beyaz İttifakı da yüzde 29,2 oy alıp 35 milletvekilliği kazanarak ikinci oldu.

İktidar ortakları sağcı Birleşik Tevrat Yahudiliği ve Tevrat Muhafızları Partisi 8’er milletvekilliği, diğer sağcı partiler Birleşik Sağ ve İsrail Evimiz de 5’er milletvekilliği kazandılar.

Uzun yıllar İsrail’de iktidar ortağı olan “solcu” İşçi Partisi ise yüzde 5 oy ile 6 milletvekilliğini ancak alabildi. Bunda “Solcular Yahudi olmanın ne olduğunu unuttu” diyerek Netenyahu’ya destek veren, İsrail’in en büyük telekomünikasyon şirketi Bezeq’in eski CEO’su Avi Gabbay’in İşçi Partisi’ni lideri olmasının payı büyük.

Hadaş ile Ta’al’in kurduğu Arap İttifakı ise yüzde 5 oy ile 6 milletvekilliği aldı.

Sonuç olarak 120 sandalyeli Knesset’in (İsrail meclisi) büyük çoğunluğunu sağcı partiler ele geçirmiş oldu. 

Savaş hükümeti 

Seçim öncesinde Trump’a Küdus ve Golan kararlarını almasını sağlayan, Filistin Özerk Yönetimi’nin kontrolündeki Batı Şeria’yı işgal etme sözü veren Netenyahu, kıl payı birinci olarak hem hakkındaki yolsuzluk davalarının bir süreliğine daha gündemden düşmesini sağladı hem de savaş politikalarına destek kazanmış oldu. 

Bu destekten güç alan Netenyahu, zaman kaybetmeden diğer sağcı partilerle koalisyona devam etme kararını da açıklamış durumda. 

Nitekim bu sağcı partiler de Netenyahu gibi seçim öncesinde Batı Şeria’nın işgali, iki devletli çözümü reddetme gibi konularda “vaatlerde” bulunmuşlardı. Bu yüzden İsrail’de seçim sonrasında bir “savaş hükümetinin” kurulacağından pek kimsenin şüphesi yok. 

Seçim öncesinde Batı Şeria ve Gazze’ye yönelik saldırıların artması “savaş hükümetinin” gelişinin ve gelecekte neler yapacağının haberini veriyor. 

Netenyahu değil halklar belirleyici 

Netenyahu liderliğindeki savaş hükümetinin ilk olarak Filistin’deki direniş hareketini çökerterek arkasını sağlama almayı, sonrasında bölgede İran etrafında oluşturulan çembere dahil olarak İran’a saldırmayı hedeflediğinden kimse kuşku duymuyor. Fakat başta on yıllardır direnen Filistin halkı olmak üzere savaşın getirdiği yoksulluk ve ölümlere karşı direnişleri filizlendiren Ortadoğu halkları, Netenyahu ve onun savaş hükümetinin hedeflerinin gerçekleşmesinin önünde büyük bir engel olarak duruyorlar. 

İdlib Operasyonu “Kapıda”

(Toplumsal Özgürlük, Nisan 2019 sayısı)

Suriye’deki savaşta, Fırat’ın doğusu ile birlikte savaş halinin sürdüğü tek yer olan İdlib’te “gerilim” giderek artıyor. Elleri tetikte bekleyen taraflar, bir süredir hakim olan “ateşkesin” sonu için şimdiden harekete geçmeye başladılar. 

İdlib’te ne oldu? 

Suriye’nin çeşitli yerlerindeki cihatçıların anlaşmalarla İdlib’e taşınmasıyla bölge bir nevi Cihadistan’a dönüştürülmüştü. Bu bölgenin hamiliği de Soçi ve Astana görüşmeleriyle Türkiye’ye verilmişti. 17 Eylül 2018’de yapılan Soçi anlaşması ile de Türkiye’ye bölgedeki cihatçıların ağır silahlarını teslim etmeleri ve Halep ile Lazkiye arasındaki M-4 ve Halep ile Hama arasındaki M-5 otoyollarının açılması görevi verilmişti.

Geçen 7 aya rağmen bunları hiçbiri gerçekleşmedi, üstüne üstlük bölgenin yüzde 90’ı geçtiğimiz Ocak ayında El-Kaide bağlantılı El-Nusra’ya geçti. ÖSO ve diğer cihatçı grupları Zeytin Dalı ve Fırat Kalkanı operasyonu bölgesine itekleyen El-Nusra, Esad “muhalifleri” içerisinde en güçlü örgüt oldu. 

Askeri güç belirleyici 

El-Nusra’nın İdlib’e hakim olması, Rusya-İran-Suriye cephesinin saldırmak için gerek duydukları meşruiyeti sağlaması açısından uzun zamandır beklenmekteydi. Nitekim Şubat ayı itibariyle aralıklarla Rusya’nın hava saldırıları, Nisan ayı ile itibariyle de Suriye’nin hava ve top saldırıları artmış durumda. 

Fakat hava ve top saldırıları sivilleri savaş bölgesinde uzaklaştırmayı ve cihatçılara korku salmayı amaçlamakla birlikte cihatçılara ciddi bir zarar vermiyor. Bu nedenle kara harekatı şart. 

Kara harekatının ise cihatçı sayısının fazlalığı, cihatçıların gidecek bir yerleri olmamalarından kaynaklı ölümüne savaşma ihtimallerinin yüksek olmasından dolayı oldukça zorlu geçeceği görülüyor. Cihatçı sayıları ise kaynaklara göre değişiklik gösteriyor. Birleşmiş Milletler’e göre 30 bin cihatçı bulunurken, Suriye devletine göre 100 bin cihatçı bulunuyor. Bu cihatçıların arasındaki El-Nusracıların sayısının ise 10 bin ila 40 bin arasında olduğu belirtiliyor. Dolayısıyla böyle bir güce karşı savaşmak, ciddi bir hazırlıkla birlikte büyük bir askeri güç gerektiriyor. Nitekim İran ve Suriye böyle bir gücün hazırlanması için çalışmalarına tam gaz devam etmekteler. 

Rusya belirleyici 

İdlib operasyonu için Rusya, İran ve Suriye’nin beklediği koşullar oluşmuş ve hazırlıklar başlamış olsa da diğerlerine nazaran Moskova ayak sürüyor. İran ve Suriye bir an önce İdlib’i almak isterken Rusya Türkiye’nin durumundan kaynaklı ağırdan alıyor. Rusya S-400 füzeleri ve F-35 uçağı meseleleri yüzünden “Batı” ile arası açılan Türkiye’yi hem kaybetmeme hem de İdlib’i temizlemenin maliyetini olabildiğince az ödeme derdinde. Diğer yandan da İran’ın Suriye’de giderek artan etkisini dengelemek isteyen Moskova, İdlib operasyonunun kaçınılmazlığını da göz önüne aldığında operasyona dahil olmak mecburiyetinde olduğunun farkında. 

Sonuç olarak oluşan koşullar İdlib operasyonunun yakın zamanda gerçekleşeceğini gösteriyor. Operasyonun zamanı, niteliği ve gelişeceği süreç konusunda büyük oranda, güçler arasındaki dengeyi koruyabildiği taktirde, Rusya belirleyici olacaktır. 

Encomienda'dan Luther'e: Parsellenmiş İktidar ve Direniş Doktrini

Encomienda, İspanya'nın Amerika kıtasında kurduğu ve yerlilerin dinî eğitim ile koruma karşılığında encomenderoya haraç ödeyerek çalıştı...