12 Nisan 2020 Pazar

Neoliberalizmin Vebası Korona Sosyalizme Götürür mü?

(El Yazmaları, 13 Nisan 2020)

Koronavirüs salgını bütün dehşetiyle dünyayı sarsmaya devam ediyor. Bu sarsma, insanlığın yeryüzündeki kısa tarihinin önemli kırılma anlarından biri olmayı şimdiden başarmış durumda. Bu kırılma ânı, insanlık tarihindeki önemli gelişmelerden birinin de kapısını açmakta.

Koronavirüs “Doğal”

Öncelikle koronavirüsün biyolojik bir “silah” olmaktan çok “doğal” bir virüs olduğunu söylemek önemli. SARS-CoV-2 olarak adlandırılan koronavirüs, karşılaştığımız yedinci koronavirüs, yani oldukça “sıradan” bir virüs.[1] Dolayısıyla bu virüs, Trump’ın ısrarla vurguladığı üzere Çin’e değil,[2] doğal yaşama ait bir virüs.

Bu virüsün insanlara geçmesinin esas nedeni de neoliberalizm. Kâr oranlarının düşmemesi uğruna var olan her şeyi metalaştırmayı meşru gören neoliberalizmin, özellikle doğaya yönelik uyguladığı talan politikası, hayvanların yaşam alanlarını yok etti. Özellikle et endüstrisinin itkisiyle bu yok ediş, yaban hayatın içine kadar girmiş durumda. Haliyle bu durum da virüslerin hayvanlardan insanlara geçişini oldukça kolaylaşmakta. Buna neoliberalizmin kârın olabildiğince yüksek ve artı-değerin hızlı bir şekilde realize olmasını isteyen düzenini eklediğimizde de virüsün neden insanlar arasında hızlıca yayıldığını görebiliriz.[3]

Neoliberalizmin belki de dünya üzerindeki en iyi uygulayıcısı olan Çin’in, virüsün ortaya çıktığı yer olması da tesadüf değil bu açıdan. Yeri gelmişken belirtelim ki sanılanın aksine vahşi hayvan tüketimi yoksulların bir zorunluluğu olmaktan çok burjuvazinin bir lüksü.[4]

Sağlık Sistemi Neden Çöküyor?

Neoliberalizmin “suçu” virüsün ortaya çıkışıyla sınırlı kalmıyor. Virüsün özellikle neoliberalizmin katı şekilde uygulandığı ülkelerde çok sayıda can almasının nedeni ise kemer sıkma politikaları. Bu politikalar nedeniyle halkın sağlığı yerine kâr gözetilerek yapılan/yapılamayan yatırımlar, sağlık sistemlerinin çökmesine neden oldu. Solunum cihazı takılacak insanların seçiliyor olması her şeyi ortaya koymakta.[5]

Sağlık sisteminin yetersiz olmasından daha kötü olan şey ise yaşadığımız yüzyılın başında gerçekleşen SARS (Ağır Akut Solunum Sendromu) salgını sonrasında yapılan araştırmaların yetersizliği. Bu yüzyıldaki 2. SARS salgını olan koronavirüs salgınının öngörülüyor olmasına rağmen, araştırmaların “Gelecekteki bir felaketi engellemek kâr getirmez” düsturuyla engellendiği görüyoruz.[6]

Kapitalizmin Derinleşen Krizi

Neoliberalizmin açtığı felaketlerin sınırı yok. Fakat daha da kötüsü yolda. Kapitalizm henüz 2008 krizinden çıkmayı başaramamışken krizi daha da derinleştirecek ikinci safhanın arifesinde (idi). Salgın öncesi ve sonrasında sermayenin önemli kuruluşlarından biri olan Uluslararası Finans Enstitüsü’nün yayınladığı raporda ortaya konan veriler mızrağın çuvala sığmadığını gösteriyor.

Bu verilere göre, koronavirüsten önce, örnekleme yapılan 75 ülkenin yüzde 75’inden fazlasındaki hane halkı borcunun toplamının bu ülkelerin Gayri Safi Yurtiçi Hasılası’na (GSYH) oranı 2008 krizinden önceki oranlardan daha yüksek. Dahası 2007’den bu yana şirketlerin borcu 31 trilyon dolar, kamunun borçları 34 trilyon dolar artmış.[7]

Bu verilere koronavirüs salgınını da eklediğimizde IMF Başkanı Kristalina Georgieva’nın da söylediği üzere, 2008 krizinden daha kötü ve büyük bir krize yol açıldığından bahsedebiliriz. Kristalina Georgieva ayrıca şunu da eklemekte: “IMF tarihinde dünya ekonomisinin böyle durma noktasına geldiği daha önce görülmemiştir”.[8]

Sermayenin Hamleleri

Kriz derinleşirken sermayenin çeşitli hamleleri devreye soktuğunu görmekteyiz. İlk hamlenin sermayenin çıkarları doğrultusunda yapıldığı görülüyor. Bu minvalde Avrupa Merkez Bankası Başkanı Christine Lagarde yeni bir finansal krizin engellenmesi için bankaların menkul kıymetleri ve devlet borç kağıtlarının alınacağı 750 milyar avroluk bir destek sunacaklarını açıkladı. Diğer ülkelerin açıkladığı ekonomik paketlerde de büyük oranda sermayenin çıkarları gözetilmekte.[9]

İkinci olarak, krizi fırsat görüp; işsizliğin büyümesiyle ücretlerde ve sosyal haklarda baskılar yapıp gerilemeler sağlanması, yaşlı nüfusun “yok edilmesiyle” sosyal güvenlik sisteminin kurtarılması hedefleri var.[10] Nitekim bunun için gerekli olan siyasal hamlelerin öncülüğünü Macaristan Başbakanı Viktor Orban ile İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu aldıkları önlemlerle yapıyorlar.[11]

Üçüncü olarak, küresel güçler kapitalizmin süregelen krizinin yol açtığı hegemonya krizinde mevzi kazanmaya çalışmaktalar. ABD ile Çin’in virüsün yayılmasından dolayı birbirini suçlaması, ABD’nin İngiltere hariç Avrupa’dan gelen uçuşları durdurması, İtalya’nın AB’ye yönelik suçlamaları, Çin’in ve Rusya’nın hegemonya savaşında öne çıkmak için başta İtalya olmak üzere çeşitli ülkelere sağlık ekipleri ve ekipmanları göndermesi, Suudi Arabistan’ın petrol fiyatlarını düşürerek Rusya ve İran’ı zor durumda bırakmak istemesi gibi hamleler küresel ve dolayısıyla bölgesel güçler arasındaki hegemonya savaşımının salgın sonrasında da devam edeceğini gösteriyor.[12] Bununla birlikte ABD emperyalizminin önemli teorisyenlerinden Kissinger bütün düzenin yıkılmaması için küresel güçlerin işbirliği yaparak yeni bir düzen kurmaya şimdiden başlamaları gerektiğini ileri sürüyor.[13]

Dördüncüsü: Neoliberalizmin çöküşüyle birlikte dünya çapında yükselmeye başlayan kapitalizm-karşıtı hareketlerin önünü kesmeyi amaçlayan hamleler yapılmakta. ABD, İngiltere başta olmak kimi ülkeler tüketimi canlandırmak için emekçilere “para dağıtırken”, serbest piyasa ekonomisinin kırmızı çizgilerini çiğnemekte hiçbir beis görmüyorlar.[14] Fakat bu neo-Keynesyen politikaların sürme imkanının olmadığını sermayenin ekonomistleri de açıkça belirtiyor.[15]

Faşizm Geliyor mu?

Bu çeşitli hamlelere rağmen sermayenin hiç de rahat olmadığını hatta düzenlerinin tehlikede olduğunun farkındalar. Bu nedenle sermayenin , sağlık krizini kullanarak yönetim ve üretim süreçlerini daha da otoriterleştirerek bu durumu “yeni normal” olarak adlandırmaya çalışacağı öngörülebilir.[16]

Nitekim Agamben’in de vurguladığı gibi alınan “ölçüsüz” tedbirlerin nedenleri bu istisna halini normal bir yönetim olarak kullanma isteğidir. İnsanlar uzun yıllardır süren kriz durumlarından dolayı hayatlarının insani ve duygusal boyutunu unutarak tamamen biyolojik bir boyuta indirgemişlerdir. İnsanlar güvenlik nedeniyle özgürlüklerini feda ederken, korku ve güvensizlik duygularıyla yaşamaktalar. Sistem bu korku iklimini kullanarak istisna halini normal hale getirmek istemektedir.[17]

Keza Berardi’nin psiko-deflasyon olarak adlandırdığı duruma göre de insanlar yaşamlarının  biyolojik işleve indirgenmesiyle edilgenleştirilmiş böylece tekno-finans otomatın karşısında zihin gerilimleri azalmıştır. Bu da insanların güvenlik nedeniyle otoriter uygulamalara çabucak uyum sağlamasına yol açmıştır.[18]

Fakat burada, Nancy’nin de vurguladığı üzere, Agamben’e bir itiraz yapılması gerekiyor. Son 30 yıldan bu yana kapitalizme karşı çıkışı “terörizm” olarak nitelendirip kriminalize eden ve “özel yasalar” çıkartan burjuva demokrasisi otoriter eğilimlerini zaten göstermekteydi. Dolayısıyla “istisna hali” neoliberalizmle birlikte istisna olmaktan çıkarak bir süreklilik kazanmıştır.[19]

Diğer yandan neoliberalizmin yaratığı olan performans ve başarıya odaklı özne ise hayatta kalabilmek ve feda edilebilir olmamak için hatalarla, hastalıkla yüzleşmek yerine bağışıklık kazanmak istiyor. Hayatta iken özgür bir yaşam süremeyen ve ölümlülüğünü de özgürce kabullenemeyen neoliberal öznenin[20], kendine bir hapishane inşa etmiş ve bencillik ile yabancılaşmanın derinliklerinde büyürken başta yaşlı ve Çinli düşmanlığı olmak üzere güvenliğini tehdit eden her unsurun yok edilmesi için her türlü otoriter uygulamaya cevaz vermesi büyük ihtimal.[21] Fakat bunun otomatikman gelişeceğine dair bir kaderci bir imana[22] karşılık dünya çapında filiz veren “karşı davranışlar”, başka bir ihtimalin daha yüksek bir olasılığı içerdiğine işaret etmekte.

Sosyalizm Gelecek mi?

Balkonlardan birlikte şarkı söyleyenler, sağlıklı çalışma koşulları ve ücretli izin hakkı için greve giden, iş bırakan işçiler, yaşlı komşularının gündelik ihtiyaçlarını karşılamak için seferber olan gençler, alkışlı eylemler, sokak hayvanlarını besleyenler, kurulan dayanışma ağları gibi “karşı davranışların” gösterdiği üzere insanlar zor koşullarda bile yeni dayanışma ve örgütlenme biçimlerini oluşturabiliyorlar. Böylece halkın, gücünü derleyip toparladığında, egemenlerin baskıcı uygulamalarına karşı gelebileceği görülüyor.

Fakat bunun da güzel günlerin kolayca gelebileceğini dair bir romantizme yol açacak noktada olmadığı ortada.

Nitekim önümüzde üç olasılığın olduğu görülüyor: Birincisi işçilerin, emekçilerin ve halkların işbirliği ve koordinasyon içinde yeni bir yol açarak müdahalede bulunması. İkincisi sermayenin yukarıda bahsettiğimiz üzere faşizme doğru ilerleyen bir şekilde otoriter bir yol izlemesi. Üçüncüsü ise çöküşün ve uzun süreli bir kaotik durumun yaşanması.[23]

Bu nedenle “faşizm geliyor” diyerek halkın direncini kırmaya[24] da yol açabilecek feveranlar ile “sosyalizm geliyor” romantizminin kısa sürede ve çabucak gerçekleşmesi pek de ihtimal değil.

Dolayısıyla içinde bulunulan “ân”a ve oluşan yeni olasılıklara odaklanmak oldukça önemli.

Zizek ve Chomsky’nin ısrarla vurguladığı üzere tarihsel bir kırılma anındayız. Ve hiçbir şey eskisi gibi olmayacak, sorunun ta kendisi olan normalleşme de olmayacak.[25]

İçinde bulunduğumuz felaket ânı, kapitalizmin yapısal krizinin yol açtığı ekonomik, siyasal, ekolojik krizlerin uzun süredir neden oldukları bir sürecin sonucudur. Bundan dolayı ilkin, düzen için ideolojik ve siyasal eğilimlerin “reform” ve “yeniden yapılanma” gibi programlarına, “refah devleti” ve neo-keynesyenizm gibi hayallere uzak durmak ve reform istemlerinin düzenin zayıf anı olduğunun bilinciyle davranmak gerekiyor.[26]

İkinci olarak bu tip “felaketler” potansiyel direnişin açığa çıkacağı, sıçrama yapabileceği zeminleri de oluşturabilirler. Daha önce düşünülemez olanın düşünülebilir, yapılamaz olanın yapılabilir hale geldiği koşullar oluşur.[27]

Nitekim insanların eve kapanma sırasında biyolojik ihtiyaçlarımız için ne kadar az emek ve çabaya ihtiyacımız olduğunu, yaptığımız birçok tüketimin ne kadar da gereksiz olduğunu, dayanışmanın metalar üzerinden kurulan ilişkilerden daha doyurucu olduğunu hissettiklerini ve bunları tartıştıklarını görüyoruz. Bütün bunlar eve kapanma sonrasındaki davranış biçimlerini etkileyecektir. Bununla birlikte üretici güçlerin vardığı sonuçların, insanların temel varlık koşullarının sermaye düzeni olmadan da üretebileceği şekle uygun hale geldiği de görülmüş oldu.[28]

Bu noktada Zizek’in oldukça ajitatif olan “komünizm” söylemi ise önem taşıyor. Zizek’in işçilerin ve halkların hareketinin önemini vurgulayan ama piyasa kurallarını ihlal eden, sağlık hizmetlerini örgütleyebilen, uluslararası koordinasyon ve işbirliğini sağlayan ve yerel halkı seferber edebilen etkin bir devletin öncülüğünde komünizmi vurguladığı görülüyor.[29] Devlet kurumlarının yapısal olarak zayıfladığı bir durumda Zizek’in önerisi “ütopik” kalmakta. Üstelik kendisinin de belirttiği üzere kırılma anlarında çözümü sağlayacak olan sorunun ta kendisi olan “eski” değil, kuvveden fiile geçecek olan “yeni”dir. Bu yeniyi fiile geçirecek olan ise üstten gelecek direktifler değil, alttan yapılacak eylemliliklerdir.

Dolayısıyla “tarihsel ân”ın ortaya çıkardığı olasılık doğrultusunda yeni bir topluma gidecek yolları keşfetmek, çoğaltmak ve bu ufka bakarak yürümek gerekiyor. Toplumsal bağların mümkün olan tüm yollar ile yeniden oluşturulması, ihtiyacı olanlara yardım edilmesi, örgütlenmelerin geliştirilmesi, çözümlemelerin genişletilmesi, gelecek için planlar yapılması, insanların internet aracılığıyla bir şekilde bir araya getirilmesi ve karşılaştıkları sorunlar için onlara danışmak, tartışmak, birlikte karar vermek vb. bu yürüyüşün birer parçası olabilir.[30]

Evet, sosyalizm kendiliğinden gelmeyecek. Badiou’nun söylediği üzere yeni politik alanlara ilişkin tasarılar ve komünizmin görkemli yaratımıyla birlikte kendiliğindenliğe sıkı eleştiri yaparak[31] sosyalizmi hiç olmadığı kadar mümkün kılabiliriz.

Yarını bugünden kurmak için, bugünü başlangıç noktası kılalım.

Dipnotlar:

[1] Çağrı Mert Bakırcı, Önümüzdeki 1.5 Yıl İçinde Muhtemelen Koronavirüse Yakalanacaksınız! Bu Ne Anlama Geliyor? https://evrimagaci.org/onumuzdeki-15-yil-icinde-muhtemelen-koronaviruse-yakalanacaksiniz-bu-ne-anlama-geliyor-8307

[2] Vijay Prashad, Du Xiaojun, Weiyan Zhu, KoronaŞok’un Ortasında Çin’e Karşı Büyüyen Yabancı Düşmanlığı. https://elyazmalari.com/2020/04/06/koronasokun-ortasinda-cine-karsi-buyuyen-yabanci-dusmanligi-vijay-prashad-du-xiaojun-weiyan-zhu/

[3] Ferda Koç, Panzehir: Yeni bir uygarlık tasarımı. https://ilerihaber.org/icerik/panzehir-yeni-bir-uygarlik-tasarimi-110968.html

Foti Benlisoy, Korona Kapitalizmi ve Devrimci Kötümserlik.  https://baslangicdergi.org/korona-kapitalizmi-ve-devrimci-kotumserlik-foti-benlisoy/

Uluslararası Salgın Krizi: Sorumlu Kapitalizm – Union Communiste Libertaire.www.yeryuzupostasi.org/2020/03/28/uluslararasi-salgin-krizi-sorumlu-kapitalizm-union-communiste-libertaire/

[4] Uğur Aytaç, Korona virüsünün neoliberalizmle ne ilgisi var? https://www.gazeteduvar.com.tr/forum/2020/03/30/koronavirusun-neoliberalizmle-ne-ilgisi-var/

[5] Bunun en çarpıcı örneği Rusya. Rusya’daki durum hakkında daha detaylı bilgileri şu yazıda bulabilirsiniz: Anna Colin-Lebedev: “Rus halkının idarecilerine olan güveni salgın nedeniyle zayıfladı, Putin’in gücünün sarsılma ihtimali çok yüksek” https://medyascope.tv/2020/04/07/anna-colin-lebedev-rus-halkinin-idarecilerine-olan-guveni-salgin-nedeniyle-zayifladi-putinin-gucunun-sarsilma-ihtimali-cok-yuksek/

Noam Chomsky: Solunum cihazı eksikliği kapitalizmin zalimliğidir https://www.gazeteduvar.com.tr/dunya-forum/2020/04/08/chomsky-solunum-cihazi-eksikligi-kapitalizmin-zalimligidir/

[6] Alain Badiou, Salgın Durumu Üzerine. https://www.teorivepolitika.net/index.php/component/k2/item/696-salgin-durumu-uzerine

David Harvey, COVID-19 günlerinde anti-kapitalist siyaset. https://sendika63.org/2020/03/covid-19-gunlerinde-anti-kapitalist-siyaset-david-harvey-581083/

Noam Chomsky: Solunum cihazı eksikliği kapitalizmin zalimliğidir https://www.gazeteduvar.com.tr/dunya-forum/2020/04/08/chomsky-solunum-cihazi-eksikligi-kapitalizmin-zalimligidir/

[7] Hanehalkı borcu rekor seviyelere ulaştı. https://www.gazeteduvar.com.tr/ekonomi/2020/03/30/hanehalki-borcu-rekor-seviyelere-ulasti/

[8] IMF: Salgın benzeri görülmemiş bir ekonomik krize neden oldu https://www.gazeteduvar.com.tr/ekonomi/2020/04/03/imf-salgin-benzeri-gorulmemis-bir-ekonomik-krize-neden-oldu/

[9] Ali Rıza Güngen,Pandemiden borç krizine: Veni vidi perdidi. https://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2020/03/29/pandemiden-borc-krizine-veni-vidi-perdidi/

Korkut Boratav, Koronavirüs ve ekonomiler. https://haber.sol.org.tr/yazarlar/korkut-boratav/koronavirus-ve-ekonomiler-283666

[10] Haluk Yurtsever, Tehlikeler ve olanaklar iç içe: Dünya komünizmi çağırıyor. https://ilerihaber.org/icerik/tehlikeler-ve-olanaklar-ic-icedunya-komunizmi-cagiriyor-110913.html

[11] Orban virüsü fırsata çevirdi: Macaristan’ı sınırsız yetkiyle yönetecek. https://www.gazeteduvar.com.tr/dunya/2020/03/30/orban-virusu-firsata-cevirdi-macaristani-sinirsiz-yetkiyle-yonetecek/

Zack Beauchamp, İhtiyacımız olan şey ne? Otoriterleşme mi yoksa daha fazla demokrasi ve devlet kapasitesi mi? https://www.gazeteduvar.com.tr/dunya-forum/2020/04/08/ihtiyacimiz-olan-sey-ne-otoriterlesme-mi-yoksa-daha-fazla-demokrasi-ve-devlet-kapasitesi-mi/

[12] Haluk Yurtsever, Tehlikeler ve olanaklar iç içe: Dünya komünizmi çağırıyor. https://ilerihaber.org/icerik/tehlikeler-ve-olanaklar-ic-icedunya-komunizmi-cagiriyor-110913.html

İlhan Uzgel, Bir jeopolitik aktör olarak virüs. https://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2020/03/25/bir-jeopolitik-aktor-olarak-virus/

[13] Henry Kissinger, The Coronavirus Pandemic Will Forever Alter the World Order. https://www.wsj.com/articles/the-coronavirus-pandemic-will-forever-alter-the-world-order-11585953005

[14] David Harvey, COVID-19 günlerinde anti-kapitalist siyaset. https://sendika63.org/2020/03/covid-19-gunlerinde-anti-kapitalist-siyaset-david-harvey-581083/

Korkut Boratav, Koronavirüs ve ekonomiler. https://haber.sol.org.tr/yazarlar/korkut-boratav/koronavirus-ve-ekonomiler-283666

[15] Ekonomist Robert Skidelsky: Keynes yaşasaydı Kovid-19 savaşıyla ilgili ne derdi? https://medyascope.tv/2020/03/26/ekonomist-robert-skidelsky-keynes-yasasaydi-kovid-19-savasiyla-ilgili-ne-derdi/

[16] Metin Çulhaoğlu, Sosyalizm, kapitalizmin ‘yeni normal’ine karşı mücadeleyle gündeme gelir.  https://ilerihaber.org/icerik/sosyalizm-kapitalizmin-yeni-normaline-karsi-mucadeleyle-gundeme-gelir-111087.html

[17] Giorgio Agamben, Covid-19: Gerekçesiz Bir Acil Durumun Yarattığı İstisna Hali. https://terrabayt.com/dusunce/covid-19-gerekcesiz-bir-acil-durumun-yarattigi-istisna-hali/

Giorgio Agamben: Hayatta kalmaktan başka ahlaki değeri olmayan bir toplum nedir? https://www.gazeteduvar.com.tr/dunya-forum/2020/03/19/agamben-hayatta-kalmaktan-baska-ahlaki-degeri-olmayan-bir-toplum-nedir/

[18] Franco Berardi, Psiko-Deflasyon Günlükleri. https://terrabayt.com/dusunce/psiko-deflasyon-gunlukleri/

[19] İtalya’dan Mesaj: Korona Virüsüne ve Devletin Oportünizmine Karşı. www.e-skop.com/skopbulten/italyadan-mesaj-korona-virusune-ve-devletin-oportunizmine-karsi/5689

Jean-Luc Nancy, Viral İstisna. https://terrabayt.com/dusunce/viral-istisna/

[20] Başak Coşkun, Koronavirüs ve Neoliberal Öznenin Ölümü. https://terrabayt.com/dusunce/koronavirus-ve-neoliberal-oznenin-olumu/

[21] Slavoj Zizek, COVID-19 günlerinde sağ kalma rehberi: Basit hazlarınızdan utanmayın, Valhalla Murders izleyin, her şey bir oyunmuş gibi düşünün. https://sendika63.org/2020/03/covid-19-gunlerinde-sag-kalma-rehberi-basit-hazlarinizdan-utanmayin-valhalla-murders-izleyin-her-sey-bir-oyunmus-gibi-dusunun-slavoj-zizek-581861/

[22] Foti Benlisoy, Virüs ve felaket komünizmi. https://www.birartibir.org/siyaset/634-virus-ve-felaket-komunizmi

[23] Ender Helvacıoğlu, Virüs liberalizmi ezdi geçti ama gerisi sınıfların bilek güreşi… https://ilerihaber.org/icerik/virus-liberalizmi-ezdi-gecti-ama-gerisi-siniflarin-bilek-guresi-110927.html

Yuval Noah Harari: “Koronavirüs salgını totaliter rejimleri güçlendirebilir”. https://medyascope.tv/2020/03/16/yuval-noah-harari-koronavirus-salgini-totaliter-rejimleri-guclendirebilir/

[24] Özgür Çoban, Avrupa panoraması: Virüsten faşizm çıkar mı? https://www.gazeteduvar.com.tr/forum/2020/03/29/avrupa-panoramasi-virusten-fasizm-cikar-mi/

[25] Bora Şahinkara, Salgın Günlükleri. https://elyazmalari.com/2020/04/04/salgin-gunlukleri/

Slavoj Zizek: “Devrimlerin sembolik bir kırılış ânı vardır, koronavirüs salgını nedeniyle böyle bir siyasal ândayız” https://medyascope.tv/2020/04/05/slavoj-zizek-devrimlerin-sembolik-bir-kirilis-ani-vardir-koronavirus-salgini-nedeniyle-boyle-bir-siyasal-andayiz/?fbclid=IwAR0RcBYS0wEg7gxlySSw4yKttUpfM84qqwaIo19f8yr4nDkptnpkH9dxN8E

Noam Chomsky: “Koronavirüsün iyi yanı, belki de insanları nasıl bir dünya istediğimiz konusunda düşünmeye itmesi olacak” https://medyascope.tv/2020/04/02/noam-chomsky-koronavirusun-iyi-yani-belki-de-insanlari-nasil-bir-dunya-istedigimiz-konusunda-dusunmeye-itmesi-olacak/

[26] Haluk Yurtsever, Tehlikeler ve olanaklar iç içe: Dünya komünizmi çağırıyor. https://ilerihaber.org/icerik/tehlikeler-ve-olanaklar-ic-icedunya-komunizmi-cagiriyor-110913.html

[27] Foti Benlisoy, Virüs ve felaket komünizmi. https://www.birartibir.org/siyaset/634-virus-ve-felaket-komunizmi

Franco Berardi, Psiko-Deflasyon Günlükleri. https://terrabayt.com/dusunce/psiko-deflasyon-gunlukleri/

[28] Ferda Koç, Panzehir: Yeni bir uygarlık tasarımı. https://ilerihaber.org/icerik/panzehir-yeni-bir-uygarlik-tasarimi-110968.html

[29] Slovaj Zizek: İnsanlığın hayatta kalabilmesi için küresel komünist tedbirlere ihtiyaç var https://www.haberturk.com/zizek-insanligin-hayatta-kalabilmesi-icin-kuresel-komunist-tedbirlere-ihtiyac-var-2625909

Slavoj Zizek, Gözetlemek Ve Cezalandırmak Mı? Evet, Lütfen! www.felsefecilerdernegi.org.tr/gozetlemek-ve-cezalandirmak-mi-evet-lutfen-slavoj-zizek/

[30] Alain Badiou, Salgın Durumu Üzerine. https://www.teorivepolitika.net/index.php/component/k2/item/696-salgin-durumu-uzerine

Noam Chomsky: “Koronavirüsün iyi yanı, belki de insanları nasıl bir dünya istediğimiz konusunda düşünmeye itmesi olacak” https://medyascope.tv/2020/04/02/noam-chomsky-koronavirusun-iyi-yani-belki-de-insanlari-nasil-bir-dunya-istedigimiz-konusunda-dusunmeye-itmesi-olacak/

[31] Alain Badiou, Salgın Durumu Üzerine. https://www.teorivepolitika.net/index.php/component/k2/item/696-salgin-durumu-uzerine

9 Nisan 2020 Perşembe

(Çeviri) Çin, Küresel Salgından Önceki Haftalarda SARS-CoV-2’yi Nasıl Öğrendi?-Vijay Prashad, Du Xiaojun, Weiyan Zhu

Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) 11 Mart 2020’de küresel salgını ilan etti. Dünya Sağlık Örgütü Genel Direktörü Dr. Tedros Adhanom Ghebreyesus, o gün yapılan basın toplantısında bunun “bir koronavirüsün neden olduğu ilk salgın” olduğunu söyledi.“ Son iki hafta içinde Çin dışındaki COVID-19 vakalarının sayısı 13 kat arttı ve etkilenen ülke sayısı ise üç katına çıktı” diye ekledi. 11 Mart’tan itibaren bu virüsün ölümcül olduğu ve insanlığın bu virüsün üstesinden kolaylıkla gelebilecek kapasiteye sahip olduğu anlaşıldı. Ancak bu her zaman çok net değildi.

17 Mart’ta Scripps Araştırma Enstitüsü’den (ABD) Kristian Andersen ve ekibi, yeni koronavirüs türü olan SARS-CoV-2’nin genlerinde, yarasalarda veya pangolinlerde görülen herhangi bir koronavirüste görülmeyen polibazik bölünme bölgesi olarak bilinen bir mutasyona sahip olduğunu ve virüsün insanlara yıllar önce geçme olasılığının olduğunu ve bunun ille de Wuhan’da olması gerekmediğini gösterdiler. Guangdong Uygulamalı Biyolojik Kaynaklar Enstitüsü’nden Dr. Chen Jinping ve meslektaşları, elde ettikleri verilerin insanlarda görülen yeni koronavirüsün doğrudan pangolinden gelen bir koronavirüs türünden evrimleştiği iddiasını desteklemediğini belirten bir makaleyi 20 Şubat’ta yayınlamışlardı. Dikkat çekici bir epidemiyolog olan Zhong Nanshan, “COVID-19’un ilk olarak Çin’de ortaya çıkması, onun Çin’de doğduğu anlamına gelmez” dedi.

Bilimsel çalışmalar devam edecek ve nihayetinde bu çalışmalar bize bu virüs hakkında kesin bir anlayış kazandıracaktır. Şimdilik, virüsün doğrudan Wuhan pazarında ortaya çıktığı konusunda netlik yok.

Batı medyası, Batılı bilim insanlarını dikkatli olmaya çağırırken bile, istikrarlı bir şekilde, virüsün kaynağı hakkında bilimsel temeli olmayan iddialarda bulundu. Wuhan’daki doktorları veya Çin’deki halk sağlığı uzmanlarını kesinlikle dinlemiyorlardı.

Wuhan’daki doktorlar ilk kez Aralık ayında hastanelerindeki hastaları gördüklerinde, bilgisayarlı tomografi taramaları ciddi akciğer hasarını göstermesine rağmen, hastaların zatürree olduğuna inanıyorlardı; hastalar tipik tıbbi tedaviye yanıt vermiyorlardı. Doktorlar durumdan endişe duydu, ancak bunun bölgesel bir salgın ve sonra küresel bir salgın haline geleceğini düşünmeleri için bir neden yoktu.

Wuhan’daki doktorlar ve hastaneler nihayetinde önlerindeki kanıtlarla uğraşmaya başladılar ve bunun bilinmeyen bir virüs olduğu ve hızla yayıldığı anlaşılır anlaşılmaz, Çin’in ulusal Hastalık Kontrol Merkezi (HKM) ve daha sonra DSÖ ile temasa geçtiler.

Sadece Batı gazetelerini, özellikle de Çin hükümetinin salgın hakkındaki bilgileri bastırdığını ve Çin uyarı sisteminin işe yaramadığını ileri süren ve geniş çapta yayılan bir raporu sunan New York Times’ı okursanız, bunları bilemezsiniz.

Araştırmamız sonucunda bu argümanların hiçbirinin doğru olmadığını bulduk. Çin hükümetinin bilgiyi sistematik olarak bastırdığına dair bir kanıt yoktur; yalnızca birkaç doktorun, bilgileri kamuya açıkladıkları ve yerleşik protokolleri kullanmadıkları için hastaneleri veya yerel polis karakolları tarafından kınandıklarına dair kanıtlar vardır. Çin’in doğrudan raporlama sisteminin hatalı olduğuna dair bir kanıt da yoktur; bunun yerine sadece sistemin, herhangi bir sistem gibi, bilinmeyen veya sınıflandırılmamış salgınlara kolayca uyum sağlayamadığına dair kanıtlar vardır.

Çin tıp sisteminin, diğer sistemler gibi, sağlık hizmetinin aciliyetleri gibi şeyleri bildirmek için titiz bir prosedürü vardır. Sağlık personeli hastane idaresine rapor verir ve daha sonra çeşitli düzeylerde HKM ve Sağlık Komisyonlarına rapor verilir; internet tabanlı doğrudan raporlama sistemini de kullanabilirler. Sağlık personelinin sorunu bildirmesi uzun sürmedi ve üst düzey bir araştırma ekibinin Wuhan’a ulaşması ise çok az zaman aldı. Araştırmamızın bulduğu şey bu.

Çin Hükümeti Bilgileri Baskıladı mı?

Hubei Eyaleti Geleneksel Çin ve Batı Tıbbı Entegre Hastanesi’nde Solunum ve Kritik Tıp Merkezi direktörü Dr. Zhang Jixian, 26 Aralık’ta yaşlı bir çift gördü. Hastalıkları onu canını sıktı. Doktor, çiftin sağlıklı görünen oğlunun akciğerinin BT taramasını yaptı; ancak sonuç “buzlu cam opasitesi gösterdi.” Sebeplerinden emin olmayan Dr. Zhang, durumu hastanenin başhekim yardımcısı Xia Wenguang’a ve hastanenin diğer bölümlerine bildirdi; hastane bunu derhal Jianghan İlçe Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezi’ne anlattı. Bunlar 24 saat içinde gerçekleşti.

28 ve 29 Aralık’ta Hubei Eyalet Hastanesi’ne daha fazla hasta geldi. Doktorlar hala bu hastaların zatürree semptomları sunduğundan ve önemli akciğer hasarlarına sahip olmalarından daha fazlasını bilmiyorlardı. Doktorlar için, virüsün yayılması için en yakın yerin Güney Çin Deniz Ürünleri Pazarı olduğu anlaşıldı. Vakaların artması üzerine 29 Aralık’ta hastanenin başhekim yardımcısı Xia Wenguang doğrudan eyalet ve il sağlık komisyonlarının hastalık kontrol bölümüne rapor verdi. O gün, belediye ve il sağlık komisyonlarının hastalık kontrol departmanı Wuhan HKM, Jinyintan Hastanesi ve Jianghan İlçe HKM’den epidemiyolojik bir araştırma için Hubei Eyalet Hastanesini ziyaret etmelerini istedi. 31 Aralık’ta Ulusal Sağlık Komisyonu’ndan uzman bir grup Pekin’den Wuhan’a geldi. Başka bir deyişle Pekinli yetkililer sorunun ilk belirtisinden beş gün sonra Wuhan’a vardılar.

Uzman grubun Pekin’den gelmesinden bir gün önce bir doktor — Dr. Ai Fen —tıp fakültesinden sınıf arkadaşlarına gizemli virüse dair duyduğu hayal kırıklığını dile getirdi. Dr.Ai Fen, tanımlanamayan zatürreenin test raporunu gördü. “SARS koronavirüs” kelimelerini kırmızı kalemle yuvarlak içine aldı, fotoğrafladı ve tıp fakültesinden bir sınıf arkadaşına verdi. Rapor, Dr. Li Wenliang (Komünist Parti üyesi) ve daha sonra polis tarafından kınanan yedi doktor da dâhil olmak üzere, Wuhan’daki doktorlar arasında yayıldı. 2 Ocak günü Wuhan Merkez Hastanesi Denetleme Biriminin Başkanı, Dr. Ai Fen’i hastanenin kanalları dışında bilgi yayınlamaması konusunda uyardı.

Bu doktorların aldıkları kınamalar, virüs hakkındaki bilgilerin bastırıldığına dair kanıt olarak sunulmaktadır. Bu mantıklı değil. Kınamalar Ocak ayının başında gerçekleşti. 31 Aralık’a kadar Pekin’den üst düzey bir ekip geldi ve o gün DSÖ’ye bilgi verildi; bu iki doktor kınanmadan önce Çin’in HKM’si ve DSÖ bilgilendirilmişti.

7 Şubat 2020’de Ulusal Denetim Komisyonu durumu araştırmaları için Wuhan’a bir soruşturma ekibi göndermeye karar verdi. 19 Mart 2020’de ekip, soruşturmanın sonuçlarını yayınladı ve bulgularını paylaşmak için bir basın toplantısı düzenledi. Soruşturma sonucunda Wuhan Kamu Güvenlik Bürosu, Dr. Li Wenliang’a verilen kınama mektubunu iptal etmek için bir genelge yayınladı. 2 Nisan’da Dr. Li Wenliang ve virüse karşı savaşta ölen 13 kişi, hükümet tarafından şehit olarak onurlandırıldı (Şehitlik, Komünist Parti ve Çin Halk Cumhuriyeti tarafından vatandaşlarına verilen en yüksek onurdur).

Yerel yetkililerin salgını Pekin’e bildirmekten korktuğuna dair bir kanıt yok. New York Times’ın söylediği gibi, konuya ışık tutmaya çalışan “muhbirlerin” olduğuna dair bir kanıt yok. Dr. Zhang bir muhbir değildi; kendisi, bilginin DSÖ’ye birkaç gün içinde aktarılmasını sağlayan yerleşik protokolü takip etti.

Çin’in Erken Uyarı Sistemi

Kasım 2002’nin ortalarında, Çin’in Guangdong Eyaleti’ndeki Foshan’da bir SARS salgını patlak verdi. Doktorlar neler olduğunu kolayca anlayamadılar. Sonunda, Şubat ayının ortalarında, Çin Sağlık Bakanlığı, DSÖ Pekin ofisine bir haftada “100’den fazla insanın ölümüne neden olan ‘tuhaf bulaşıcı bir hastalığı’ açıklayan” bir e-posta yazdı. Mesajda ayrıca, o anda, “insanların kendilerini koruyabileceğini düşündükleri herhangi bir ilacın eczanelerdeki stoklarını boşalttığı bir “panik” tutumunun” olduğu belirtiliyordu. Bu SARS salgınını kontrol altına almak sekiz ay sürmüştü.

Sonrasında Çin hükümeti, sağlık acil durumlarının kontrollerinin altından çıkmasından önce kontrolü sağlayabilmek için doğrudan bir raporlama sistemi kurdu. Sistem açıkça tanımlanmış bulaşıcı hastalıklar için çok iyi çalışmakta. Fudan Üniversitesi’nde Sağlık Ekonomisi profesörü olan Dr. Hu Shanlian, bu türden iki vakayı anlatıyor. Çocuk felcini yok etme uzman grubunun bir parçası olan Shanlian’ın ekibi, Çinghay’da iki çocuk felci vakası buldu. Yerel hükümet, vakaları merkezi hükümete bildirdi ve acilen aşılama yapılmaya başlandı ve ayrıca dışarıdan gelmiş olan çocuk felcini etkili bir şekilde kontrol etmek için çocuklara oral çocuk felci aşısı verildi. [Dr. Hu Shanlian] Ayrıca Pekin’de, İç Moğolistan Özerk Bölgesi’nden gelen iki veba vakası hakkında bilgi veriyor. “Bu tür hastalıklar” diye yazıyor “doğrudan raporlama sistemiyle hızlıca sönümlendirilebilir.”

Çocuk felci ve veba gibi iyi bilinen rahatsızlıklar kolayca erken uyarı sistemine girilebilir. Ancak virüsler doktorların kafasını karıştırırsa, sistem kolaylıkla çalışamaz. Bazı klinik kayıtlarını meslektaşlarına ileten Dr.Ai Fen, hepatit ve tüberküloz gibi olağan hastalıklarda doğrudan raporlama sisteminin çok etkili olduğunu söylüyor. “Ama bu sefer ne olduğu bilinmiyordu,” diyor. Şanghay’dan Dr. Zhang Wenhong, doğrudan raporlama sisteminin “dünyanın birçok ülkesinde bilinen patojenler [MERS, H1N1 gibi] veya hızlı yayılmayan ve insana geçmesi sınırlı olan patojenlerde [H7N9 gibi] çok daha güçlü olduğunu” söyledi. Yeni bir virüsle karşılaşılırsa, tıbbi personel ve doğrudan raporlama sistemi şaşkına döner.

Enfeksiyon hakkında netlik olmadığında ise ilerlemenin en etkili yolu, hastanedeki hastalık kontrol bölümünü bilgilendirmektir. Tam olarak Dr. Zhang Jixian’ın yaptığı da buydu ve onun amiri olan hastanenin başhekimi yerel HKM ile temasa geçti ve onlar da Çin’in ulusal HKM’si ve Çin Ulusal Sağlık Komisyonu ile temasa geçti. Dr. Zhang’ın uyarısından sonraki beş gün içinde DSÖ, Wuhan’daki gizemli virüs hakkında bilgilendirildi.

21 Ocak’tan bu yana DSÖ günlük durum raporu yayınlamaktadır. İlk rapor 31 Aralık ile 20 Ocak arasındaki olayların altını çizmekteydi. Bu raporun ilk önemli vurgusunda, 31 Aralık’ta DSÖ Çin Ofisi’nin “Çin’in Hubei Eyaleti Wuhan Şehrinde etiyolojisi bilinmeyen (nedeni bilinmeyen) zatürree vakalarının” olduğuna dair bilgilendirildiği söylenmektedir. Çinli yetkililer 7 Ocak’ta yeni tür koronavirüsü izole ettiler ve daha sonra 12 Ocak’ta teşhisi sağlayacak kitlerinin geliştirilmesinde kullanılmak üzere yeni koronavirüsün genetik dizisini paylaştılar. Virüsün bulaşma şekli hakkında kesin bilgi ise daha sonra da gelmeyecekti.

Doğrudan raporlama sistemi, yeni koronavirüs hakkındaki bilgilerle 24 Ocak 2020’de güncellendi. Şimdi bu, deneyimlerden bu öğrenilmişti.

Gerçekler ve İdeoloji

Florida Senatörü Marco Rubio, DSÖ’nü “Çin Komünist Partisine hizmet etmekle” suçladı. Rubio, ABD’nin, “DSÖ’nün, küresel bir salgının ilan edilmesine kabul edilemeyecek kadar yavaş karar vermesine ve Çin’in DSÖ’nün dürüstlüğüne leke sürmesine ilişkin soruşturmalar” açacağını yazdı. DSÖ için ABD fonları şu an askıda. Karakteristik olarak Rubio ise hiçbir gerçeği sunmadı.

DSÖ küresel salgını ilan etmede yavaş mı davrandı? Bilinen ilk H1N1 vakası 15 Nisan 2009’da Kaliforniya’da tespit edildi; DSÖ iki ay sonra yani 11 Haziran’da küresel salgını ilan etti. SARS-CoV-2 vakasında, bilinen ilk vakalar Ocak 2020’de tespit edildi; DSÖ 11 Mart’ta yani bir buçuk ay sonra küresel salgını ilan etti. Bu arada DSÖ, Wuhan’a (20-21 Ocak) ve Pekin, Guangdong, Siçuan ve Wuhan’a (16-24 Şubat) soruşturma ekipleri gönderdi; deklarasyondan önceki soruşturmaları oldukça kapsamlıydı. DSÖ deklarasyonu için zaman çerçevesi benzerdi, hatta 2020’de 2009’dakinden daha da hızlı olmuştur.

Ya New York Times ya da Marco Rubio’nun, Çin hükümetini ve Çin toplumunu küresel salgın nedeniyle suçlamak ve başarısızlıklarının sadece DSÖ’yü tehlikeye atmakla kalmayıp salgına neden olduğu sonucuna varmak için aciliyetleri var. Gerçekler önemsiz hale gelmekte. Bu yazıda gösterdiğimiz şey, ne gerçeklerin kasıtlı olarak bastırıldığı ne de yerel yetkililerin Pekin’e rapor vermede korkularının olduğudur; ne de sistemin gerçekten çöktüğüdür. Koronavirüs salgını gizemli ve karmaşıktı ve Çinli doktorlar ile yetkililer alelacele neler olduğunu öğrendiler ve sonra – mevcut gerçeklere dayanarak – rasyonel kararlar aldılar.

(Bu yazı El Yazmaları için People Dispatch sitesinden Türkçeye Caner Malatya tarafından çevrildi. Orijinali için: https://peoplesdispatch.org/2020/04/07/how-china-learned-about-sars-cov-2-in-the-weeks-before-the-global-pandemic/)

6 Nisan 2020 Pazartesi

(Çeviri) KoronaŞok’un Ortasında Çin’e Karşı Büyüyen Yabancı Düşmanlığı – Vijay Prashad, Du Xiaojun, Weiyan Zhu

25 Mart’ta G7 ülkelerinin dışişleri bakanları bir açıklamayı yayınlamada başarısız oldular. Şu anda G7’nin başkanı olan Amerika Birleşik Devletleri, diğer birkaç üye tarafından kabul edilemez olarak görülen açıklamanın hazırlanmasından sorumluydu.

Amerika Birleşik Devletleri taslakta, “Wuhan Virüsü” ifadesini kullandı ve küresel pandemiden Çin hükümetinin sorumlu olduğunu ileri sürdü. Daha önce, ABD Başkanı Donald Trump “Çin Virüsü” ifadesini kullanmıştı (kullanmayı bırakacağını söylemişti) ve ekibinden bir üyenin Trump’ın “Kung Flu” karalamasını kullandığını duyduğunu bildirdi. Fox News’te haber sunan Jesse Watters ırkçı görüşünü filtrelemeden açıkladı: “[Virüs] neden Çin’de başladı? Çünkü çiğ yarasa ve yılan yenilen pazarlara sahipler.” ABD’deki Asyalılara yönelik şiddet içeren saldırılar, Trump yönetiminin yönlendirdiği damgalamanın bir sonucu olarak arttı.

Virüs Avrupa veya Kuzey Amerika’ya ulaşmadan çok önce, 14 Şubat’ta yapılan bir konuşmada, Dünya Sağlık Örgütü Genel Direktörü Tedros Adhanom Ghebreyesus, oldukça doğru bir şekilde, “damgalama değil dayanışma” çağrısında bulundu. Ghebreyesus, Çin’i virüs nedeniyle suçlamanın, aslında virüsü Çin’e en iğrenç şekilde saldırmak için bir silah olarak kullanmanın oldukça cazip olacağını biliyordu.

Sloganı – damgalama değil dayanışma – küresel pandemiye verilecek enternasyonalist ve hümanist bir cevabı, virüse verilen dar, bağnaz ve bilimsel olmayan bir cevaptan keskin bir şekilde ayırmayı amaçlamıştı.

Kökenler

Virüsün resmi adı SARS-CoV-2 ve birçok virüsün geliştiği gibi gelişti: Hayvanlar ve insanlar arasında bulaşma yoluyla. Bu virüsün nerede geliştiği konusunda henüz bir fikir birliği yoktur; bir iddia Çin’in Hubei eyaletindeki Wuhan kentinde vahşi hayvanların satıldığı Hunan Toptan Deniz Ürünleri Pazarı’nın batı ucunda geliştiğine dairdir. Önemli bir neden ise tarımın, insanların SARS-CoV-2 gibi yeni patojenlerle daha yüksek etkileşim şansına sahip olduğu ormanlara ve iç bölgelere yayılmış olmasıdır.

Fakat şüphesiz insanlar için en tehlikeli olan virüs, böyle bir virüs değil. Son zamanlarda, H1N1, H5Nx, H5N2 ve H5N6 gibi bir dizi panzootik kuş gribini gördük. H5N2’nin ABD’de ortaya çıktığı bilinmesine rağmen, “Amerikan virüsü” olarak bilinmemektedir ve kimse bunun için ABD’yi damgalama girişiminde bulunmamıştır. Bilimsel isim, bu ya da o ulusun sorumlu olmadığı bu virüsleri tanımlamak için kullanılırdı; bu virüslerin gelişi, ormanlara giren insanlar ve insan uygarlığı (tarım ve şehirler) ile vahşi doğa arasındaki denge hakkında daha temel bir soruyu ortaya çıkarmaktadır.

Bir virüsün adlandırılması tartışmalı bir konudur. 1832’de kolera Britanya Hindistanı’ndan Avrupa’ya doğru ilerledi. Adı “Asya Kolerası” idi. Fransızlar demokrat olduklarından otoriterlik hastalığına boyun eğmeyeceklerini düşündüler; fakat Fransa, Avrupa ve Kuzey Amerika’daki hijyen durumuyla ilgili olduğu kadar bakterilerle de ilgili olan kolera tarafından tahrip edildi (Kolera 1848’de Amerika Birleşik Devletleri’ne çarptığında, Kamusal Yıkanma Hareketi doğdu).

Sadece İspanya “İspanyol Gribi’ne” adını vermişti çünkü bu isim I. Dünya Savaşı’nda savaşan ülkelerin çoğunda gazetecilik sansürlendiği için ortaya çıktı. İspanya’daki medya, savaşta olmasa da grip hakkında geniş bir bildirimde bulundu ve böylece pandemi ülkenin adını aldı.

Aslında kanıtlar İspanyol Gribi’nin ABD’de, tavukların virüsü askerlere bulaştırdığı Kansas’taki bir askeri üste başladığını göstermekteydi. Daha sonra virüs, pandeminin kayıplarının yüzde 60’ının gerçekleştiği Britanya Hindistanı’na gidecekti. Bu virüs asla “Amerikan Gribi” olarak adlandırılmadı ve hiçbir Hindistan hükümeti, hayvandan insana bulaşmasının orada gerçekleşmesi nedeniyle ABD’den tedavi masrafı almaya çalışmadı.

Çin ve Koronavirüs

Lancet Tıp Dergisi’nde yayınlanan önemli bir makalede, Profesör Chaolin Huang, “[SARS-CoV-2]’nin tanımlanan ilk hastanın semptom başlangıç tarihi 1 Aralık 2019’dur” diye yazmıştı. Başlangıçta virüsün doğası ve insandan insana bulaşıp bulaşmayacağı konusunda yaygın bir karışıklık vardı. Virüsün bilinen virüslerden biri olduğu ve esas olarak hayvanlardan insanlara bulaştığı varsayılmıştı.

Hubei Eyaleti Entegre Çin ve Batı Tıbbı Hastanesi Solunum ve Kritik Bakım Tıbbı Bölümü Müdürü Dr. Zhang Jixian, yeni koronavirüs zatürre salgını hakkında alarm veren ilk doktorlardan biriydi. 26 Aralık’ta Dr.Zhang, gribi karakterize eden semptomlar olan yüksek ateşi ve öksürüğü olan yaşlı bir çift gördü. Yapılan ileri tetkik, influenza A ve B, mikoplazma, klamidya, adenovirüs ve SARS şüphesini ortadan kaldırıyordu. Çiftin bir oğluna yapılan BT taraması, bir şeyin akciğerlerinin iç kısmını kısmen doldurduğunu gösterdi. Aynı gün başka bir hasta – deniz ürünleri pazarından bir satıcı – aynı semptomları gösterdi. Dr. Zhang, dört hastayı Wuhan’ın Jianghan İlçesi’nin Çin Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezi’ne bildirdi. Sonraki iki gün boyunca Dr. Zhang ve meslektaşları, deniz ürünleri pazarını ziyaret eden ve aynı semptomları olan üç hasta daha gördüler. 29 Aralık’ta Hubei Eyaleti Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezi, hastanedeki yedi hastayı araştırmak için uzmanlar gönderdi. 6 Şubat’ta Hubei Eyaleti, Dr. Zhang ve ekibi tarafından virüsü belirleme ve ortaya çıkarma mücadelesinde yapılan değerli çalışmaları fark etti. Onun işini baskılama girişimi olmadı.

İki diğer doktor – Dr. Li Wenliang (Wuhan Merkez Hastanesi’nden bir göz doktoru) ve Ai Fen (Wuhan Merkez Hastanesi’nin acil tedavi bölümünün şefi) – yeni virüse açıklık getirmek için kafa karışıklığından kurtulmaya çalışırken önemli bir rol oynadılar. İlk günlerde her şey bulanık göründüğünden, yetkililer tarafından sahte haberler yaydıkları gerekçesiyle kınandılar. Dr. Li 7 Şubat’ta koronavirüsten öldü. Başlıca tıp ve hükümet kurumları – Ulusal Sağlık Komisyonu, Hubei Eyaleti Sağlık Komisyonu, Çin Tıp Doktoru Birliği ve Wuhan yönetimi – ailesine halk adına başsağlığı diledi. 19 Mart’ta Wuhan Kamu Güvenlik Bürosu, Dr. Li’yi uygunsuz bir şekilde kınadığını itiraf etti ve memurlarını suçladı. Dr.Ai Fen’e ayrıca yalan haber yaymayı bırakması söylenmişti, ancak Şubat ayında bir özür aldı ve daha sonra Wuhan Yayın ve Televizyon İstasyonu tarafından tebrik edildi.

Eyalet yetkilileri yeni virüsü 29 Aralık’dan beri biliyorlardı. Ertesi gün Çin’in Hastalık Kontrol Merkezi’ni bilgilendirdiler ve ertesi gün 31 Aralık’ta, Wuhan’da rapor edilen ilk gizemli enfeksiyondan bir ay sonra, Çin Dünya Sağlık Örgütü’nü (DSÖ) bilgilendirdi. Virüs 3 Ocak’ta tanımlandı; bir hafta sonra Çin, yeni koronavirüsün genetik dizisini DSÖ ile paylaştı. Dünya çapında acil bilimsel çalışmaların gerçekleşerek aşının bulunması için Çin DNA’yı paylaştı; şimdi ise 4’ü daha önceden test edilen olmak üzere 43 aşı adayı var.

Çin Ulusal Sağlık Komisyonu Çin Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezi, Çin Tıp Bilimleri Akademisi ve Çin Bilimler Akademisi’nden bir uzman ekibi topladı; bu ekip virüs örnekleri üzerinde bir dizi deney yaptı. 8 Ocak’ta yeni koronavirüsün gerçekten salgının kaynağı olduğunu doğruladılar. Virüsten ilk ölüm 11 Ocak’ta rapor edildi. 14 Ocak günü, Wuhan Belediye Sağlık Komisyonu hala insandan insana bulaştığına dair kanıt olmadığını, ancak insandan insana bulaşmanın sınırlı olduğunu kesinlikle söylenemeyeceğini belirtti.

Bir hafta sonra, 20 Ocak günü, Dr. Zhong Nanshan yeni koronavirüsün insandan insana yayılabileceğini söyledi (Çin Komünist Partisi üyesi Dr. Zhong, ünlü bir solunum uzmanı ve Çin’de SARS’a karşı mücadelede öncü bir kişiydi). Bazı sağlık çalışanlarına virüs bulaştı. O gün Çin Devlet Başkanı Xi Jinping ve Başbakan Li Keqiang, hükümetin her düzeyine virüsün yayılması konusuna dikkat etmelerini söyledi; Ulusal Sağlık Komisyonu ve diğer resmi organlara acil müdahale önlemleri almaya başlamaları söylendi. Wuhan, bu virüsün insandan insana bulaşmasından üç gün sonra, 23 Ocak’ta tamamen tecrit edildi. Ertesi gün Hubei eyaleti Seviye-1 alarmını etkinleştirdi. 25 Ocak’ta Başbakan Li, bir koordinasyon grubu kurdu. İki gün sonra Wuhan’ı ziyaret etti.

Çin’in, bilinmeyen bir virüsle karşılaşıldığı durumda, yapılabileceklerden farklı bir şey yapıp yapamayacağı belirsizdir. 16-24 Şubat tarihleri arasında Çin’i ziyaret eden bir DSÖ ekibi, raporunda hükümeti ve Çin halkını virüsün yayılmasını engellemek için ellerinden geleni yaptığı için övdü; Wuhan’a binlerce doktor ve sağlık personeli geldi, virüs bulaşmış olanlar için iki yeni hastane inşa edildi ve çeşitli sivil toplum kuruluşları tecrit altında olan ailelere yardım etmek için harekete geçti. Çinli yetkililerin enfeksiyonların yükselişini – büyük bir yeni araştırma gösterisi olarak – durdurmak için yaptıkları şey, enfekte olanları hastanelere yerleştirmek ve onlarla temasta bulunanları da karantinaya almaktı. Hedeflenen bu politika, enfeksiyon zincirinde bulunanları tespit edebildi ve böylece enfeksiyon zincirini kırdı.

Dünya ve Çin

Hindistan’ın Kerala Eyaleti Sağlık Bakanı K. K. Shailaja, Wuhan’daki vakaların yükselişini izledi ve Hindistan’ın 35 milyonluk bu eyaletinde acil durum önlemlerine başladı. Beklemedi. Çin’in yaptığı şey, Shailaja’ya ve ekibine neler yapmaları gerektiğini öğretti. Böylece onlar virüsü Hindistan’ın bu bölgesinde tutabildiler.

Amerika Birleşik Devletleri sorunun ciddiyeti hakkında erkenden bilgilendirildi. Yılbaşında Çin Hastalık Kontrol Merkezi (HKM) yetkilileri, tatilde olan ABD Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezleri başkanı Dr. Robert Redfield’ı aradı. New York Times, “Duydukları onu sarstı” diye yazdı. Çin HKM başkanı Dr. George F. Gao, günler sonra Redfield ile konuştu ve konuşma sırasında Dr. Gao “gözyaşlarına boğuldu”. Bu uyarı ciddiye alınmadı. Bir ay sonra, 30 Ocak’ta, ABD Başkanı Donald Trump çok daha laubali bir pozisyon aldı. “Sizi temin ederim ki.” dedi koronavirüs hakkında, “Bunun bizim için iyi bir sonla sonuçlanacağını düşünüyoruz.” 13 Mart’a kadar ulusal bir acil durum ilan etmedi ve bu sırada virüs Amerika Birleşik Devletleri’nde yayılmaya başladı.

Dünyanın dört bir yanındaki diğerleri de laubaliydi. Fransa’nın “Asya kolerası”ndan etkilenmeyeceğini düşünen 1832’deki Fransız politikacılar gibiydiler. 1832’de Asya kolerası diye bir şey yoktu, ama sadece hijyenik sistemi zayıf olan insanlara zarar verecek kolera vardı. Aynı şekilde Çin virüsü diye bir şey yoktur; sadece SARS-CoV-2 vardır. Çin halkı bize sadece bazı denemeler ve kendi paylarına düşen hatalardan sonra bu virüse karşı koymanın yolunu gösterdi. Şimdi bu dersi öğrenme zamanı. DSÖ’nün dediği gibi, “test, test, test” ve ardından tecritler, izolasyonlar ve karantina dikkatlice ayarlanmalı. Virüsle mücadelede uzmanlığını geliştiren Çinli doktorlar şimdi İran, İtalya ve başka yerlere, enternasyonalizm ruhunu ve işbirliğini getiriyor.

4 Mart’ta Çin’e giden DSÖ ekibine başkanlık eden Dr. Bruce Aylward ile New York Times bir röportaj gerçekleştirdi. Çinlilerin virüse gösterdiği tepki sorulduğunda, şöyle dedi: “Onlar savaşta olduğu gibi harekete geçtiler ve virüsün korkusu onları yönlendirdi. Kendilerini gerçekten Çin’in geri kalanını korumanın ön saflarında gördüler. Ve dünyanın… ”

Vijay Prashad Hintli bir tarihçi, editör ve gazetecidir. LeftWord Books’ın baş editörü ve Tricontinental: Sosyal Araştırmalar Enstitüsü’nün müdürüdür.

Du Xiaojun, çevirmen olarak çalışıyor ve Şanghay’da yaşıyor. Çalışma alanları uluslararası ilişkiler, kültürlerarası iletişim ve uygulamalı dilbilim üzerinedir.

Weiyan Zhu, Pekin’de yaşayan bir avukattır. Sosyal ve politik konularla ilgilenmektedir.

(Bu yazı counterpunch.org sitesinden Türkçeye El Yazmaları için Caner Malatya tarafından çevrilmiştir. Yazının orijinali için https://www.counterpunch.org/2020/03/31/growing-xenophobia-against-china-in-the-midst-of-coronashock/)

6 Mart 2020 Cuma

Kıvılcımlı, İslam ve Marksizm-3

(El Yazmaları, 7 Mart 2020)

3.Hikmet Kıvılcımlı’nın İslam’ı Ele Alışı

a.Ticaret Yolları ve Sınıflar

Kıvılcımlı İslam’ı ele alırken, Hz. İbrahim’in Allah inancının etkisi altında gelişen Hz. Muhammed’in ve Kur’an’ın bilinçaltında işleyen asıl tarihin madde ve ruhunu bilinçlere çıkarmaya çalıştığını ifade etmektedir. İslam’ın ilk filizlenme yıllarında tarihin gidiş kanunlarını sezerek akılla yorumlayan Hz. Muhammed, aklıyla birlikte tarihin gidiş kanunlarını da bilinçaltına bastırmış oluyordu. Bilinçaltında yatan şey böylece dinin asıl maddeleri ve ruhu oluyordu. Hz. Muhammed’in geleneksel tek-tanrı fikrini ve Kur’an’ı anlamak; söylenenlerin ve yazılanların gerçekler ile arasındaki bağı kurmakla yani tarihin gidiş kanunlarını yaşanan çağa uygulayarak sağlanabilir. [1]

İslamiyet, Yukarı Barbarlık konağına erişmiş olan Arap kentlerinin medeniyete geçişidir. Başka bir deyişle İslamiyet Arap toplumunun, tarihsel olarak kaçınılmazlığın sonucunda evren ticaretinin Hicaz’a yönelmesi üzerine gelişen ticaret mekanizmasına kapılarak, Yukarı Barbarlık Konağı’ndan sınıflı toplum olan medeniyete geçişidir. Bu geçişe öncülüğü ise bütün kuralları ve kurumları ile Mekke ve Medine kentleri yapmış idi.  [2]

Hz. İbrahim’in Kâbe’yi kurduğu Mekke kenti, antika tefeci-bezirgân medeniyetin ileri karakolu olarak doğmuştu. Kuzey ve Orta Ticaret Yollarının birbiriyle savaşan Fars ve Bizans imparatorlukları tarafından bölüşülmesi nedeniyle işlek olmaması, Güney Ticaret Yolu’nun işlekliğini arttırarak bu yolda ticaret yapan Arap bezirgânlarının birikim yapmalarına neden olmuştur. Bu da Arap bezirgânlarının merkezi olan Kâbe’ye sahip Mekke ile birlikte Medine’nin gelişmesinin sağlayarak bu iki kenti Yukarı Barbarlık Konağı’ndaki kentler haline getirmiştir. [3]

Böylece tarihsel gidiş kanunları Arap toplumunu Güney Ticaret Yolu’nu kullanmakla görevlendirerek tarihsel devrime sürüklemiştir. Ayrıca Arap toplumunun Güney Ticaret Yolu’nu kullanarak birikim yapabilmesi, Orta ile Kuzey Ticaret Yollarına saldırarak genişlemelerine olanak sağlamaktaydı. Önlerindeki tek engel ise Mekke’nin Kureyşli toprak sahipleri ve tefeci-bezirgânları idi. Diğer yandan Arap toplumunun içine yerleşen Yahudi tefeci-bezirgânlar da, Yahudi Evs ve Hazreç kabileleri aracılığıyla Medine’deki Arap köylülerinin tarlalarına tefeci-bezirgân ipoteği koydurtmuş ve ribâyı yani faizi getirerek bu köylüleri topraksız bırakmıştır. Bunun için komün geleneklerini, Kureyşli toprak sahipleri ve tefeci-bezirgânları ile Yahudi tefeci-bezirgânlara karşı üstün kılmak gerekiyordu.

Böylece Arap toplumu hem yeni bir medeniyet kurarak medeniyet aşamasına geçilebilecekti hem de yeni kurulacak orijinal medeniyet tefeci-bezirgânlığa nazaran sınıflaşmanın az olmasından kaynaklı toplumun bir arada olmasını sağlayabilen komün gelenekleri sayesinde daha uzun ömürlü ve üretken olabilecekti. Bu yüzden Hz. Muhammed Bedevileri, toprağı bulunmayan Mekke “pleblerini” ve küçük topraklarına tefeci-bezirgân Yahudilerin el koyduğu Medine kentlilerini örgütleyip Mekke “patricileri” olan toprak sahibi Kureyşlilere, tefeci-bezirgân Ebu Sufyan’a ve Medine’nin tefeci-bezirgânları olan Yahudilere karşı harekete geçirmiştir. Diğer yandan Hicaz Arapları Güney Ticaret Yolu üzerinden medeniyetleri izlemiş ve olanları bilinçaltlarına kaydetmiştir. Böylece Kuzey ve Orta Ticaret Yolu’nun tıkanmasından dolayı Güney Ticaret Yolu önem kazanınca evrenselleşebileceklerini sezmişlerdir. Kolektif aksiyon gücüne ve komün özlere sahip Arap toplumu, zengin Kureyş Uluları yerine kendileri gibi daha komüncül kalan, yoksul köylüleri, fakir fukaraları ve göçebe Bedevileri örgütleyecek bir peygambere ihtiyaç duymaktaydılar ve Hz. Muhammed da buna en uygun kişiydi. [4]

Kıvılcımlı İslam’ın doğduğu ve geliştiği koşulları ortaya koyarken daha önce belirttiğimiz gibi Wallerstein’in dış belirlenimciliğine yakın olduğunu görmekteyiz. Fakat özellikle Mekke ve Medine’deki sınıfsal konumlanışlara ve sınıflar arasındaki mücadeleye işaret etmesi onun tamamen dış belirlenimci olarak nitelendirilemeyeceğini göstermektedir. Hatta Hz. Muhammed’in toplumun “içindeki” sınıfsal tepkileri örgütlemeye yöneldiğini işaret etmesi de Kıvılcımlı’nın iç belirlenimciliğe ağırlık verdiğine işaret etmektedir.

b.Allah yahut Tarihsel Determinizm

Hz. Muhammed bir deve çobanının barbar çocuğu olsa da medeniyetlerin ve ticaretin evrenselleşme eşiğinde olduğu çağda yaşamıştır. Ayrıca Hz. Muhammed tanrı kültürleri açısından çok zengin olan Orta Ticaret Yolu üzerinde çalıştığı için Hz. İbrahim’den Hz. Musa’ya, Hz. İsa’ya, Çinli Konfüçyüs’e, Buda’ya, İranlı Zerdüşt’e, Mısırlı Hermes’e kadar çeşitli dinlerin bilgisine erişmiş ve dervişler, papazlar, hahamlarla da görüşmüştür. Hz. Muhammed, gelişen yeni Güney Ticaret Yolu üzerinde barbar geleneklere sahip Arap toplumunun kuracağı yeni orijinal medeniyetine ve bu orijinal medeniyetin temellerini atacağı bezirgânlığın evrensel aşamasına uygun bir yapıda bir din kurmak için kendisi gibi bir barbar olan ve barbarlığın komüncül gelenekleri temelinde oluşan Hz. İbrahim’in tek-tanrıcılığını alır. [5]

Kıvılcımlı’ya göre Hz. Muhammed, Hz. İbrahim geleneğiyle büyümüş ve o geleneğin aklıyla somut toplumsal gerçekliği yorumlayıp, Hz. İbrahim’den aldığı geleneksel nakli bilimin çerçevesinde akılcıl bir senteze varmıştır. Hz. Muhammed toplumsal gerçekliğin kanunlarını inceleyerek anlamlandırmaya çalışmış, bu anlamlandırma çalışmasını da tarihsel eylemliliğiyle bağlantılandırarak akılcıl senteze varmıştır. Diğer yandan Hz. Muhammed Hz. İbrahim tek-tanrıcılığı düşüncesini kendi Hicaz orijinalliği içinde kavrayıp uygulamıştır. Bu orijinalliğin altında yatan maddi temel ise açılmayı ve geliştirilmeyi bekleyen Güney Ticaret Yolu üzerinde gelişecek olan Hicaz Arap toplumunun sınıflı topluma geçişini sağlayacak tarihsel devrim göreviydi.

Hz. Muhammed, tarihsel devrimin görevlerinde ve olaylarında yaptığı eylemlilikle birlikte yaşadığı çağın olaylarını yorumlayarak ulaştığı bu akılcıl sentezleri ayetleştirerek tek-tanrı geleneğini geliştirmiş ve İslam’ın oluşmasını sağlamıştır. Bilgi, akıl, bilim geliştikçe Allah yani tek-tanrı bilinçaltına bastırılarak geriler. Hz. Muhammed de kendi zamanında gelişen bu bilgi, akıl ve bilim sayesinde eski Hz. İbrahim geleneğini geliştirebilmiştir.

Ama akıl ve bilim gelişmekle birlikte henüz bu dini geleneğin üzerine çıkabilecek aşamada olmadığından Hz. Muhammed akılcıl sentezlerini tekrardan dini geleneğe bağlamak zorunda kalmıştır. Böylece Hz. Muhammed tarihin gidiş kanunlarını gösteren tarihsel ve sosyal olayları görüp öğrenerek akılla yorumluyor ve aklıyla birlikte tarihin kanunlarını da bilinçaltına bastırmış oluyordu.

Dinin bilinçaltında yatan şey de böylece tarihin gidiş kanunları oluyordu ve bunlar da dinin asıl maddelerini ve ruhunu oluşturuyordu. Fakat diğer yandan din geleneği de akılla yorumlandığından dolayı tarihin gidiş kanunlarına yani tarihsel determinizme yaklaştırıyordu. Bundan dolayı Hz. Muhammed’in Allah olarak tanımladığı aslında tarihsel determinizm yani tarihin gidiş kanunları idi.[6]

Hz. Muhammed gerçekleşen olayları bir taraftan “Allah’tan başka tapınılacak yoktur” ve “Her şeye kadir Allah’ım” diyerek Allah’a bağlarken diğer taraftan tarihsel determinizmi anlamaya ve tanımlamaya çalışmıştır. Bu doğrultuda tarihi ve sosyal olayların sonuçlarını Allah’ın verdiği cömertlik, bolluk, yarar, zarar, ceza, ödül vb. gibi şeylerle tanımlamıştır. Bu da Hz. Muhammed’in tarihsel determinizmin her yerde ve her koşulda işleyerek belirli bir sonuçları olduğunu kavramasına ve “Allah her zaman, her yerde hazır ve nazırdır” biçiminde ifade etmesine neden olmuştur. [7]

Hz. Muhammed’in çok farklı somut olaylardan ders çıkarıp soyutlama yapıp Allah tanımlamasını, Allah’ın tanımlanmasını da çeşitlendirmiştir. Bu da Allah’ın 99 isminin oluşmasına neden olmuştur. Kıvılcımlı da Allah’ın 99 isminin tarihsel determinizme atıf olduğunu belirtir.

El-Kuddüs yani “O noksansızdır” diyerek tarihsel determinizmin akışının kusursuzluğu, El-Mümin yani “Güven verendir” diyerek tarihsel determinizmin kanunları bilindiğinde güvende olunacağı, El-Aziz yani “Mutlak galip” diyerek tarihsel determinizmin her şeyi belirleyen olduğu, El-Müsavvir yani “Şekil veren” diyerek tarihsel determinizmin yarattıklarına biçim verdiği,  El-Kahhar yani “Kahreden” diyerek tarihsel determinizmin kurallarına uymayanın yok edildiği, El-Hakem yani “Hükmeden” diyerek tarihsel determinizmin dünyaya hükmettiği ifade edilmektedir. [8]

Kıvılcımlı Allah’ı tarihsel determinizm ile açıklarken, meleklerin de bu bağlamda tarihsel determinizmin gerçekleşmesini sağlayan birer unsur olduklarını ileri sürmektedir.

Kıvılcımlı’ya göre melekler, coğrafya, insan, tarih ve teknik üretici güçlerini temsil etmekteydiler. Bu üretici güçler komün içinde Allah’ın yani tarihsel determinizmin kontrolünde dengedeydi. Fakat ateş ile birlikte teknik üretici gücü diğerlerine nazaran daha da öne çıktı. Tekniğin öne çıkması toplumu ve kendisini yok etmeye varabilirdi.  Çünkü teknik doğa ve insana derin köklerle bağlıydı. Bu yüzden teknik üretici güç yani ateş dengelenmeye çalışılmıştır. Fakat ateş büyük bir teknik üretici güçtü ve sınıflı toplumun yani medeniyetin açılmasında ve gelişmesinde temel bir rol oynamıştır. Böylece sınıfsız, ilkel komünal toplumlarda totem geleneğiyle kutsallaştırılan ateş şeytanlaştırılmıştır. Bunun bir diğer nedeni de medeniyetin demiri ateşte dövüp silah haline getirerek bu silahlarla barbarlara saldırmasıdır.

Tarihsel devrimlerin ilk yıllarındaysa ateş tefeci-bezirgânlıkla birlikte kişi mülkiyetini yayılmasında temel bir rol oynamış ve şeytan tefeci-bezirgân sınıfla özdeşleştirilmiştir. Çünkü komünü parçalayan tefeci-bezirgânların çıkarları olmuştur. Şeytan da tefeci-bezirgânlığı ve insanın doğayı ve toplumu sömürme öğretisini yerleştirendir. Bu yüzden ateş, şeytan simgesinin Kur’an’daki algılanışının somut maddi temeli olmuştur. [9]

Kıvılcımlı, Hz. Muhammed’in Allah tanımlamasını tarihsel determinizmle ve melekleri de üretici güçler ile eşleştirerek İslam’ın ilahi güçlerini üretim dolayımı ve tarihsel gelişim üzerinden tanımlanmasının bir diğer farklılığını oluşturmaktadır. Kıvılcımlı, ilahi güçleri sadece tanımlanamayan maddi güçlerin bir yansıması olarak nitelemenin ötesine geçerek maddi üretim süreci ve onun dolayımıyla gelişen tarihsel süreçlerle açıklayarak maddeci bir yaklaşım ortaya koymuştur.

c.Kur’an

Hz. Muhammed, Allah’ın resulü yani çağının tarihsel determinizminin gerçek bir yansıması olmuştur. Çünkü tarihin gidiş kanunlarını arayıp, bulmak ve tarihsel görevini yapabilmek için ekonomik ve politik bilgiyi edinme, asker, lider, hekim, psikolog, tarihçi, şair olma gibi bütün özellikleri bilgece kendisinde sentezleştirmiştir.

Böylece Hz. Muhammed tarihsel devrimci olma gerekliliklerini yerine getirmiştir. Ve Hz. Muhammed Şu’arâ Suresi’nin 227. ayetinde tarihsel devrimi şöyle müjdelemiştir: “Zulmedenler, yakında nasıl bir devrime uğrayacaklarını ve devrileceklerini bileceklerdir.” Dolayısıyla Hz. Muhammed bir İslam cephesi ortaya koymuştur ve bu tarihsel devrimci bir cephedir. Ve Hz. Muhammed bu tarihsel görevini yerine getirme sürecinde edindiği bilgileri, deneyimleri ve stratejilerini Kur’an’da yazılı hale getirmiştir. [10]

Kur’an, Tevrat, Zebur ve İncil’in bir devamıydı. Semitler Yakındoğu’nun iki büyük Irak-Mısır medeniyetleri arasında mekik dokuyup tek tanrılı dinin taşıyıcılığını yaparken, Semit gelenek ve göreneklerini de Tevrat, Zebur, İncil ve Kur’an’da sembolleştirmişlerdir. Bu sembollerden birisi de “Kurban Bayramı”dır.

“Kurban Bayramı” bize, İbrahim zamanı Sam oğullarının önemli bir kısmının çocuk kurban edecek kadar Aşağı Barbarlık Konağı’nda olduğunu anlatmaktadır. Hz. İbrahim, köle karısı Hâcer’den olan oğlu İsmail’i kurban edeceği anda gökten bir koyun indirildiğini “görerek” bu inanışından vazgeçer. İsmail yerine koyunu keser ve İslâmiyet’in “Kurban Bayramı” böyle gerçekleşir. Kurban Bayramı, Hicaz-Mekke Araplarının Aşağı Barbarlık Konağı’ndan sürü üretimli Orta Barbarlık Konağı’na geçmeye başladığını anlatan hikâyedir. [11]

Kur’an kendinden önceki sembolleri barındırmakla birlikte, kendi dönemindeki bilgi birikimlerinin çokluğu ve tarihsel görevinin farklılığından kaynaklı Allah’ı yani tarihsel determinizmi yorumlayışı diğerlerinden farklıydı.

Hz. Muhammed komüncül geleneklerden geldiğinden Kur’an’ın buyrukları da bu komüncül gelenekler ile medeniyete geçişin sentezlerinin dile getirilişidir. Çünkü tarihin gidişi komünün medeniyete doğru çözülüşü yönündeydi.

Kur’an da Hicaz kentlerinin orijinal medeniyete geçmesini sağlayan tarihsel devriminin teorisi ve pratiğidir. Bu açıdan Kur’an Kureyşlilerle Müslümanlar arasındaki sınıf savaşının da bir ifadesidir. Sonuç olarak Kur’an, sınıf çatışmasının ürünü ve ilkel sosyalizmin sonu ile medeniyetin başlamasının ifadesi olmuştur.

Kıvılcımlı’ya göre de tarihsel determinizmin yasaları ile Kur’an’da olmuş ve olacaklara dair ayetler birbirleriyle paraleldirler. Ve bu yüzden Kur’an’ı yorumlamak, antika tarihin gidiş kanunlarını anlamak için oldukça önemlidir.[12]

Hz. Muhammed’in ilk Mekke devri, daha çok Allah’ı yani tarihsel determinizmi öğrenip sezdiği ve yorumunu önce yakın çevresine sonra diğer insanlara söylevler ve soyut idealler biçiminde anlatmasıyla geçmiştir. Medine devri ise sınıflar savaşı ve tarihsel devrim ile geçmiştir. Bu nedenle Mekke ayetleri daha teorik, felsefi ve soyut iken, Medine ayetleri daha somut ve pratik devrime yöneliktir. [13]

Bedir savaşına kadar olan ayetlerde Hz. Muhammed, Mekke’deki sınıfsal çelişkileri işler ve bunun dini sembollerini bulmaya çabalar. Fakat bu çabalama özellikle Medine döneminde halkın pratik ihtiyaçlarına kıyasla oldukça soyut ve felsefi kalır. Mekke ve Medine’nin yoksulları ile Bedeviler, pratik ihtiyaçları yani savaş ve ganimet doğrultusunda Hz. Muhammed’i uyararak savaş kararı vermeye zorlarlar. Hz. Muhammed de bu zorlamayı Enfal Suresi’nin 41. ayeti “Mülk-ganimet Allah’ın ve Peygamberinindir, kavga etmeden aranızda anlaşınız” ile kabul ederek tarihsel devrim pratiğini başlatmıştır. [14]

Bedir savaşının kazanılmasıyla birlikte ganimet paylaşma kavgası çıkması üzerine Hz. Muhammed, Enfal Suresi’nin 41. ayetini hatırlatıp “Ganimet Allah’ın ve elçisinindir” diyerek ganimeti ilk olarak kendi mülkiyetine alır. Kıvılcımlı’ya göre bu, İslamiyet’in ilk savaşçıl-devrim yıllarındaki komüncül geleneklerin baskınlığını göstermektedir. Çünkü peygamber, toplum adına ganimete el koymuştu ve İslam ordusu içerisindeki mal-mülk çekişmesinin önüne bu şekilde geçmeyi amaçlamıştır. [15]

Bununla birlikte Hz. Muhammed Allah’ı yani tarihsel determinizmi öne sürerek komüncül gelenekleri, doğmakta bulunan yeni İslam medeniyetinin uzun ömürlü olması için bu medeniyetin içinde sentezlemeyi amaçlamıştır.

Medeniyetlerin mal, mülk, sefahat ve fuhuştan dolayı çöktüklerini bildiğinden, hemen her ayetinde bunlara saldırarak topluma komüncül geleneklere sarılmalarını öğütlemiştir. Bu öğüdüne uyulmadığı takdirde ise medeniyetin çöküşüyle ve Allah’ın cehennem gazabıyla cezalandırılacaklarını bildirip toplumun medeniyete yani sınıflı topluma özenmemesini sağlamaya çalışmıştır. Bu yüzden Kur’an komüncül geleneklerin övgüsüyle doludur. [16]

Hz. Muhammed’in İslam medeniyetinin uzun ömürlü olması için öğütlediği bir diğer şey nefis terbiyesidir. Hz. Muhammed, sınıflı topluma geçişle birlikte artacak olan bireyselleşmenin önüne nefsi sürekli terbiye etme, denetim altında tutma öğüdüyle geçmek istemiştir. Bunun için de Hz. Yusuf’u örnek gösterir. Hz. Yusuf’un özellikle cinsel tahriklere karşı gösterdiği iradeye işaret eder ve Yusuf Suresi’nde bunu anlatır. [17]

Hz. Muhammed’in İslam medeniyetinin uzun ömürlü olması için yaptığı bir diğer şey de ribâ yani faizin yasaklanmasıdır. Faiz üretimi sekteye uğratmakla birlikte sınıflaşmayı hızlandırır. Ayrıca Medineli köylüler ribâ’dan kaynaklı topraksız kaldıkları için de onun kaldırılmasını istemişlerdir. Nitekim Hz. Muhammed veda hutbesinde de “Faiz ayaklarımın altındadır” diyerek bu yasağı özellikle vurgulamıştır. [18]

Hz. Muhammed yeni medeniyetin eskileri gibi çökmemesi için faiz, fuhuş, zina vs. sadece yasaklayıp “haram” kılmakla kalmamış, özeleştiri yani “tövbe” ile de engellemeye çalışmıştır. Böylece toplumunu eğitmeye çalışmıştır. [19]

d.İslam Tarihsel Devrimi

Fakat Hz. Muhammed tarihsel gidişin medeniyete doğru geliştiğini gördüğünden, pratik yaşamın dayatmalarının etkisiyle, yaşanan barbar-medeniyet çelişkilerini sentezleştirmeye çalışmıştır. Bunun için de İslam tarihsel devrimi ilerledikçe, komüncül yapı ve geleneklerin medeniyete ve özel mülkiyete doğru çözülüşünü de geliştirmeye mecbur kalmıştır. Bu yüzden Kureyşli toprak sahipleri ve tefeci-bezirgânları ile Hudeybiyye Antlaşması ile yapmıştır.[20]

Fakat Kureyşli toprak sahipleri ve tefeci-bezirgânlarının antlaşmaya uymaması üzerine tarihsel devrim için hazırlıklar başlatılmış, Fetih Suresi’nin ilk ayetinde “Biz sana apaçık bir fetih verdik” ile Mekke fethedilmiş ve İslam Tarihsel Devrimi gerçekleştirilmiştir.  [21]

Bu tarihsel devrimle birlikte Arap toplumunun yapısı da değişmiş idi. İslamiyet’in ilk dönemlerinde kan bağına dayanan Arap toplumunda insanlar, kendi kabile ve kan örgütlerinin içinde olanlarla kardeşti. Hz. Muhammed’in Medine kentine göçmesiyle kan bağı gevşemeye başlamıştır. Medine’ye göçle birlikte de iki tip Müslüman ortaya çıkmıştır: “Muhacirin” adlı Mekke kentinden göçmüş Müslümanlar ve muhacirlere yardım eden “Ensar” adlı Medineliler. Hz. Muhammed ayrı kentlerden, ayrı kabileden, ayrı kandan gelme bu insanlarla birlikte Habeşistan, İran gibi farklı coğrafyalardan gelenleri ve Yahudi, “Müşrik” gibi yabancı inançlardan yeni çıkanları “Müslüman Kardeşliği” altında bir araya getirmiş ve Hucurât Suresi 10. ayetinde bunu şöyle bildirmiştir: “Hiç kuşku götürmez ki Müslümanlar kardeştirler”. Böylece İslamiyet ile Arap toplumu kan bağlarını atarak medeniyetin tefeci-bezirgân ilişkilerini uygun bir toplum yapısına geçmiştir. Fakat Hz. Muhammed yine de eski komüncül gelenekleri korumakla birlikte zekat, oruç, faizin haram olması, hac ve namazın komüncül gelenekler çerçevesinde ve yoksulların yararlanacağı şekilde yapılmasına çalışmıştır. [22]

Hz. Muhammed, tarihsel devrimle birlikte kendi toplumunun da medeniyetlerdeki gibi sosyal sınıflara ayrışacağının da farkındaydı. Bu yüzden Hz. Muhammed medeniyetin sınıflı yapısına da uyum sağlamak amacıyla cenneti sosyal sınıflara ve inanç hiyerarşilerine göre mevkilendirmiştir. Cennet Hz. Musa ve Hz. İsa’da geçmiş kaybedilen yerken Kur’an’da gelecekte kazanılacak yerdir. Böylece Peygamber inancı ve inancı uygulama pratiği yüksek olan sahabelere cennette daha yüksek mevkide olma vaadini sunuyordu. [23]

e.Tarihsel Devrimin Sınırlılığı

Kıvılcımlı, Hz. Muhammed’in her ne kadar tarihsel devrimci olarak toplumunu ileriye götürmeye çalışsa da, medeniyetin ağır basarak Hz. Muhammed’in çabalarının sınırlı olacağını vurgulaması bir diğer farklılığını oluşturmaktadır. Kıvılcımlı Hz. Muhammed’in devrimci ve komüncül özlere sahip olmakla birlikte bir sınırlılık taşıdığını, özellikle medeniyete geçişle birlikte devrimcilikten reformculuğa geçtiğini işaret etmiştir.

Tarihsel devrimle birlikte Arabistan’daki kentleri İslam medeniyetinde bütünleştirmeyi başaran Hz. Muhammed, Güney Ticaret Yolu’nu geliştirmeye yönelmiştir. Böylece Orta ve Kuzey Ticaret Yolu’na yönelip İslam medeniyetine güçlendirmeyi amaçlıyordu. Fakat Orta Ticaret Yolu Fars ve Bizans İmparatorluklarının çatışmalarından dolayı tıkandığından iki imparatorluk da Güney Ticaret Yoluna hâkim olmaya çalışıyordu. Bizans Habeşistan’daki Hıristiyanlar, Farslar ise Yemen üzerinden Güney Ticaret Yolu’na hâkim olmaya çalışıyordu. Hz. Muhammed tektanrıcı Bizans’ı destekleyerek önce çoktanrılı Fars medeniyetini yıkmayı ardından da Bizans tasfiye etmeyi planlamıştır. Rum Suresi de bu stratejiye dair yorumları içermektedir. [24]

Hz. Muhammed’in ölümünden sonra da İslamiyet, Akdeniz ile Çin medeniyetlerini, Batı ile Doğu’yu bağlayan ilk köprüyü Güney Ticaret Yolu üzerinden açmış, sonrasında Orta Ticaret Yolu ile de bu köprüyü tamamen kurmuştur.

Kurulan bu köprü dünya pazarını ve uzak dış ticareti yaratarak kapitalizmin doğuşunu hazırlamıştır. Bu yüzden İslam Medeniyeti Antik Çağın sonunu müjdelemiştir. Bu sonla birlikte tefeci-bezirgânlık evren ölçüsünde yaygınlaşır ve tarihsel devrimlerin sonuna gelinir. Çünkü orijinal medeniyet kuracak ne Yukarı Barbar kenti ve ne de tarih ve coğrafya koşulu kalmıştır. Ve bu gidiş kapitalizmle sonuçlanacaktır. Bundan dolayı Hz. Muhammed kendisini “Hâtem’ül Enbiya” yani Son Peygamber olarak nitelendirmiştir. [25]

Kıvılcımlı’ya göre İslamiyet, komüncül nitelikler taşısa da, tefeci-bezirgânlığın evrensel aşamasını kurduğundan bezirgân ve ticaret dini olma niteliği baskındır. Bu niteliğin baskın olması kendisini toprak mülkiyetinde de göstermiştir.

Her ne kadar İslamiyet toprakları ortak mülkiyet olarak görse de zamanla “ikta”(bağışlanmış düzenli gelir) ve “mesaag”(düzen, buyruk) ile toprak “özelleştirilebilmiştir”. Dolayısıyla Hz. Muhammed tefeci-bezirgânlığa karşı sıkı önlemler almaya çalışsa da, tarihin gidiş kanunları tefeci-bezirgân medeniyetlerin gelişiminden yana olduğu için, İslam medeniyetinin 50 yıl sonra çökmesiyle tefeci-bezirgân üstün gelmiş ve İslam toplumunun tam olarak sınıflaşmış ilk devleti “Emeviyye Saltanatı” kurulmuştur. Böylece İslamiyet zamanla zenginlerin fakirlere karşı uyguladığı şiddetin kılıfı olmuştur. [26]

Bununla birlikte Hz. Muhammed’in komüncül özellikleri korumak için koyduğu ganimetin ve ganimet olan toprakların 5’te 1’inin ilk önce peygambere sonrasında Beytülmâl’e bırakılması, insanların büyük toplantı yerleri camilerde toplanma günü Cuma’da seçimle başa gelen halifeye hesap sorduğu İslam demokrasisi gibi uygulamalar kendisinden sonra da devam etmiştir.

Böylece İslam medeniyeti yozlaşsa da Hz. Muhammed’in koyduğu ilkel komünist prensipler, toplumcu özellikler taşıyan Orta Barbarlık Konağı’ndaki barbarların (Türk-Moğol-Kafkas-Berberi-Arap-Pers-Kürt çobanlarını, köylülerini veya askerlerini) Şiilik, Alevilik, Hacı Bektaş Veli, Şeyh Bedrettin gibi liderlerle çeşitli İslam medeniyetlerini rönesans-dirilişlere uğratmasını mümkün kılmıştır. Bu rönesans-dirilişlerle de İslamiyet, Kur’an ve son peygamber baki kalmıştır. Ve bugün de İslamiyet egemen sınıflar tarafından kullanılmakla birlikte, hümanist hatta devrimci hareketlerde de yaşamaya devam etmektedir.[27]

Dipnotlar:

[1]Kıvılcımlı, 2011a,  21.

[2]Kıvılcımlı, 2008b,  68; Kıvılcımlı, 2009,  122.

[3]Kıvılcımlı, 2007,  367; Kıvılcımlı, 2011f,  62; Kıvılcımlı, 2011g, 145.

[4]Kıvılcımlı, 2007,  264-265, 283; Kıvılcımlı, 2008b,  57; Kıvılcımlı, 2009,  111;Kıvılcımlı, 2011a,  26-27, 71-74, 147, 177, 219-220, 259, 264, 274.

[5]Kıvılcımlı, 2008b,  55; Kıvılcımlı, 2011a,  28, 48- 49, 67, 223, 305; Kıvılcımlı, 2011g,  229.

[6]Kıvılcımlı, 2011a,  20-21, 28, 34, 41, 42, 54-56, 58, 61, 64, 73, 86-87.

[7]Kıvılcımlı, 2011a,  36, 44, 68, 69, 155.

[8]Kıvılcımlı, 2011a,  37-39, 48-49, 224.

[9]Kıvılcımlı, 2011a,  227, 267-268.

[10]Kıvılcımlı, 2011a,  60, 196, 210, 223, 226.

[11]Kıvılcımlı, 2008b,  65; Kıvılcımlı, 2009,  108.

[12]Kıvılcımlı, 2007,  299; Kıvılcımlı, 2011a,  25, 29, 48, 69, 120, 134, 147, 148, 222, 253, 265, 266, 269, 299, 303; Kıvılcımlı, 2014,  212.

[13]Kıvılcımlı, 2011a,  44, 211-217, 223, 269.

[14]Kıvılcımlı, 2011a,  35, 215, 281.

[15]Kıvılcımlı, 2011a,  286-287.

[16]Kıvılcımlı, 2011a,  27, 43, 47, 53, 62, 225, 231, 253-254, 306-309.

[17]Kıvılcımlı, 2011a,  216, 239-241.

[18]Kıvılcımlı, 2008c,  35; Kıvılcımlı, 2011a,  307-309.

[19]Kıvılcımlı, 2011a,  291-292.

[20]Kıvılcımlı, 2011a,  286-288; Kıvılcımlı, 2011g,  153.

[21]Kıvılcımlı, 2011a,  233.

[22]Kıvılcımlı, 2008b,  71-72; Kıvılcımlı, 2011a,  120, 295, 306.

[23]Kıvılcımlı, 2011a,  277-278; Kıvılcımlı, 2011g,  233, 236.

[24]Kıvılcımlı, 2011a,  221, 232.

[25]Kıvılcımlı, 2007,  369-370; Kıvılcımlı, 2008b,  56-57; Kıvılcımlı, 2011a,  26, 258, 259, 283, 287-288, 302; Kıvılcımlı, 2011e,  17-18; Kıvılcımlı, 2011g,  308-309; Kıvılcımlı, 2013,  327, 404; Kıvılcımlı, 2014,  364.

[26]Kıvılcımlı, 2007,  269-271; Kıvılcımlı, 2009,  125-126; Kıvılcımlı, 2011a,  71-72, 283.

[27]Kıvılcımlı, 2007,  277, 284-288, 334, 384, 592; Kıvılcımlı, 2011a,  73, 260, 287-288, 302, 304; Kıvılcımlı, Hikmet. (2011c). Eyüp Sultan Konuşması. (Birinci Baskı). İstanbul: Sosyal İnsan Yayınları, 8.


29 Şubat 2020 Cumartesi

Bahçeli’nin Suriye Düşü

(Toplumsal Özgürlük, Mart Nisan 2020 sayısı)

İktidar ortağı MHP, savaş tamtamlarını bütün iştahıyla çalmaya devam ediyor. Tamtamların çıkardığı ses “milliyetçi” ahalinin bir yandan motivasyon sağlamasına, titreyip kendine gelmesine neden olurken diğer yandan yaklaşan felaketin sesinin duyulmasını da engelliyor. Kuruluşundan itibaren varlığını “savaş” üzerinden temellendiren MHP ve öncülleri, sermaye düzeninin tehlikeye girdiği veyahut yeni “atılımlar” yapacağı anların sivrilen öznesi oldu, olmaya da devam ediyor. 

Bu bağlamda Devlet Bahçeli’nin Esad’ı devirme tutkusu kimi hezeyanları barındırmakla birlikte bu ikili “anı” da içeriyor. 

Bozkurt ileri! 

“Arap Baharı”nı yayılmanın bir fırsatı olarak gören sermaye, bu fırsatın kâbusa dönüştüğü gerçeğine rağmen özellikle Suriye’deki “atılımını” inatla sürdürüyor. Afrin zeytinlerinin ve İdlib’teki sanayinin talan edilmesi bu “atılımın” bir boyutuyken üniversite kurulması, PTT ofislerinin açılması ve kaymakam atanması diğer boyutu. Fakat Esad’ın Rusya ve İran’ın desteğiyle hızla ilerlemesi, bu atılımları tehlikeye düşürmekte. Dolayısıyla Bahçeli’nin bozkurtları, bu atılımların korunmasıyla birlikte olası ilerleme fırsatları için de “taze” kanlar. Ergenekon’dan çıkma motivasyonuyla Suriye dosyasını alan bozkurtların Şam hayalini kurmaları bu açıdan çok da sürpriz değil. Nitekim Bahçeli de gerekirse silah elde savaşacağını belirtmedi mi? 

Suriye fırsatları 

Suriye’de savaş bozkurtların yanı sıra tefeci-bezirgân kökenli Anadolu sermayesi için de alan açıyor. AKP döneminde pastadan yeterince pay alamayan bir kesim MHP aracılığıyla oluşan boşluktan faydalanmak istediğini, yerel seçimlerde İç Anadolu’daki oy kayışında kendini ifade etmişti. Anlaşılan o ki Suriye’deki pasta hem bu kesimin hem de bu kesimi çeperinde tutmak isteyen Bahçeli’nin ağzını sulandırıyor. Suriye’deki savaş ayrıca MHP’nin daralan toplumsal alanını da genişletme fırsatı taşıyor. Toplum üzerinde estirilen milliyetçilik, vatan, şehit söylemleriyle halkı mümkünse esir alarak Şam seferine sürükleme, değilse de belirlenen alanın dışına çıkmamasını sağlayarak bağımlı hale getirme amaçlanıyor. Böylece AKP sonrasında MHP’nin var olabilmesinin olanakları da yaratılmak isteniyor. Suriye fırsatlar kadar, hatta bir nebze ondan daha da çok sayıda, “tehlikeleri” de gerçekleşmesi yüksek olasılık olarak barındırıyor. Ekonomik krizle birlikte derinleşen devlet krizi, sermaye düzeninin işleyişini tehdit ediyor, halkçı dinamiklerin önünü açıyor. “Tehlike” durumunda esas işlevi halkçı dinamikleri yok etmek olan MHP’ye büyük “görev” düşecektir. Bu görevini “başarabilmesi” için ise yeterli güce sahip olmayan MHP için Suriye’nin fırsatları, bu gücü sağlayabilmesi açısından büyük önem taşıyor. Fakat bu fırsatların gerçekleşebilmesi MHP’nin gücünden çok halkçı dinamiklerin göstereceği mücadeleye bağlı olacaktır. 


İki İpteki “Cambaz” Dengesini Kaybediyor

(Toplumsal Özgürlük, Mart Nisan 2020 sayısı)

Çoklu kriz dinamiklerinin sıkıştırdığı AKP/Erdoğan iktidarına bir “kriz” de İdlib’te yaşanan “gerilimden” geldi. Bir “an”da Rusya’nın ateşi altında kalan AKP/ Erdoğan, desteğe çağırdığı NATO’dan gelen “olumsuz” yanıtla “sıkıştı”. Ve bu sıkışıklığı aşmak için zaman geçirilmeden Moskova’nın ve Brüksel’in kapısı tırmalandı. 

Moskova’nın “mutabakatı” 

Çalınan ilk kapı olan Moskova’dan davetin geç gelmesi olacakları baştan belli etmişti. İlk olarak Putin İstanbul’a davet edilmiş, fakat davete icabet edilmemesi üzerine yüzsüz misafir gibi Moskova’ya gidilmişti. Misafirlerinin “diplomatik” gezisine tarihsel unsurlar da eklemek isteyen Rusya, Aleksandr Suvorov portresi ve II. Katerina heykeliyle neo-Osmanlıcılara geçmişin “geçmiş” olmadığını hatırlattı. Kısacası Rusya hem görüşmelerde hem de sahada güçlü olduğunu, bu gücünü kullandığı takdirde AKP/Erdoğan iktidarının pek de şansı olmadığını ortaya koymuş oldu. Dolayısıyla AKP/Erdoğan’ın Batı’yla olan “stratejik” ittifak, S-400 alımı, nükleer santrallerin yapımı gibi “kozlarla” Rusya’ya karşı koyabilme veya yönlendirebilme “taktiğinin” artık Moskova tarafından “yutulmadığı” görülüyor. Putin hâl ve hareketlerinin de gösterdiği üzere Rusya kendi politikalarını açıktan iktidara dayatıyor. Bununla birlikte Putin’in AKP/Erdoğan iktidarıyla olan “ortaklığından” sonuna kadar faydalanmak için sıkıştırmalarını bir dereceye kadar yapmakta. İdlib’i tamamen süpürebilecek durum varken Türkiye ile “mutabakat” yapması da bunu gösteriyor.

Moskova AKP/Erdoğan iktidarının sıkışmışlığını görmekte ve bundan dolayı da iktidarı “yıkmadan” veya yıkılasıya kadar maksimum faydayı elde edecek şekilde hareket edecektir. 

Batı da “yutmuyor” 

Kapitalizmin yapısal kriziyle bağlantılı olarak ABD emperyalizminin hegemonya krizi yaşaması, AKP/Erdoğan iktidarına Orta Doğu’da “istediği” şekilde hareket edebileceği, hatta isterse Osmanlı’yı diriltebileceği zannına itmişti. Nitekim bölgede alınan peş peşe yenilgiler bu zannı gerçekte geriletse de düşte yaşar kılınmasına engel olamadı, olamıyor. Bu düşteki zanla birlikte ülke içindeki sıkışmışlığı açma açısında oldukça önemli bir fırsat sunan Suriye dosyası, AKP/Erdoğan iktidarının varlığını sürdürebilmesi için kapanmaması gereken  bir dosya. Bu nedenle bir süredir “limoni” olduğu Batı’ya yükümlülüklerini hatırlatmakta hiçbir beis görmeyen AKP/Erdoğan, istediği yanıtı almak için mültecileri “hızlıca” sınıra yolladı. Fakat Batı da bu hamleleri “yutmadığını”, mülteciler için daha fazla para istemek üzere Brüksel’e kadar gelen Erdoğan’ı eli boş yollayarak gösterdi. Bununla yetinmeyen “Batı”, NATO’yu yardıma çağıran Erdoğan’a S-400’leri iade etmesini gerektiğini “hatırlattı”. Böylece Batı’nın da AKP/ Erdoğan iktidarının sıkışmışlığını gördüğünü ve Erdoğan’ın taktiklerini “yutmadan”, bu sıkışmışlıktan çıkarları doğrultusunda daha fazla yararlanmayı amaçladığı görülmekte.

Hem ülke içinde hem de ülke dışında sıkışan AKP/Erdoğan iktidarının, Batı ve Rusya tarafından “sıkıştırılması” nedeniyle manevra alanı daralıyor. Fakat bu “sıkıştırılmanın” sınırlılığının olması, AKP/ Erdoğan iktidarına nefes alacak alan sağlamaya devam ediyor. Bu nefes almayı büyük oranda belirleyen ise artık AKP/ Erdoğan’dan çok “dış” güçler ve bu da iki ipte birden oynayan “cambazın” dengesini kaybetmeye başladığına işaret ediyor. 

9 Şubat 2020 Pazar

Kıvılcımlı, İslam ve Marksizm – 2

(El Yazmaları, 10 Şubat 2020)

İlk yazımızda Kıvılcımlı’nın tarih tezini ele almıştık. Kıvılcımlı’nın İslam’ı ele alışını incelemeden önce, tarih tezi doğrultusunda dinleri nasıl ele aldığını incelememiz gerekmektedir.

Hikmet Kıvılcımlı’nın Dinleri Ele Alışı

Kıvılcımlı dinleri ele alırken yapmayı denediği ilk işin dinin altında yatan tarihin madde ve ruhunu gözler önüne sermek olduğunu ifade etmektedir. Çünkü din, içinde bulunduğu tarihsellikte bilinç yerine geçen “tarihin gidiş kanunlarını” saklı tutmaktaydı. İkinci olarak ise bilinçaltına bastırdığımız dinin maddesinin ve ruhunun, hangi kanunlarla işlenerek beyinlere etki ettiğini bilince çıkarmaya çalıştığını belirtmektedir.[1]

Kıvılcımlı’ya göre din, en geniş anlamıyla toplumcul bir olaydır. Toplum dini etkilediği gibi, din de toplumu etkiler. Özel anlamıyla din ise toplumda, insanların düşünce ve davranışlarına dair kişiler üstü güçlerin etkilerini yorumlayarak uygulayan, teorik bir dünya görüşü ve pratik bir evren düzeninin adıdır.[2]

A. Kutsallaştırma

Kıvılcımlı’ya göre toplum kendisini üretirken, üretim ve üreyim ihtiyaçlarını giderebilmek için evrenin doğasıyla birlikte kendisini de anlamak zorundadır. Bunun için de sürekli öğrendiklerini bildikleri ile karşılaştırarak yeni yorumlar yaratır. Bu yorumlar maddi ve manevi tapınışları ortaya çıkarır. Böylece insan düşüncesinde biriken deterministler yani belirlenişler bir hiyerarşi oluşturur. İnsan toplumunu determine eden yani belirleyen doğacıl ve toplumcul gidiş kanunları yani doğa ve toplumsal olaylarının akışını ifade eden de tarihsel determinizmdir. Tarihsel determinizm hem bilinç hem de bilinçaltı akışımızı belirler. Bu yüzden gerçek anlamda bilince çıkaramadıklarımız, bilinçaltımıza bastırdığımız bu determinizmlerimiz yani belirlenişlerimiz olur. Dini ifadeler de tarihsel determinizmin bilinçaltı etkilerinin ifadesidirler. Bu nedenle dini ifadeler ancak determinist kanunların bilince çıkarılmasıyla aydınlanabilirler.[3]

İnsan toplumu ilk olarak komün biçiminde gelişirken içinden çıkıp geldiği doğasını kutsallaştırmıştır. İnsan doğayı parça parça totemleştirip kutsallaştırarak onu yorumlamıştır. Komün insanı, pratik ihtiyaçlarının karşılanması zorunluluğundan dolayı içinde yaşadığı doğayı ve toplumu yorumlama ihtiyacı duymuştur. Yorumlama ihtiyaçları alttan alta gelişir ve toplumun bazı üyelerinde zamanla gelişerek kültürleşir. On binlerce yıl süren bu yorumlayışla kutsallaştırma, insanın düşünce sistemi ve geleneği haline gelmiştir. Kutsallaştırma süreci aynı zamanda toplumsal evrimin bir süreci, toplumun yarattığı bir süreçtir. Kutsallaştırma, modern üretici güçlerin gelişiminde teknik üretici gücünün ağırlığını arttırmasıyla giderek zayıflar, fakat biçim değiştirerek devam eder.[4]

B. Tanrıların Oluşumu

Deneyimler birikip teknik geliştiğinde ve vahşet çağları aşılıp barbarlığa geçildiğinde somut gündelik bellekli düşünceden soyut sentetik bellekli düşünceye geçilmiştir. Soyut sentetik bellekli düşünce biriktikçe de yeni teknik keşifler yapılmıştır. Teknik keşifler ilerledikçe de somut deneyimler birikerek soyut fikir sentezleri hızlandırmıştır. Böylece somut deneyimlerin ve yaşamların bir yansıması olarak ilk tanrılar ve dinler oluşmaya başlamıştır. İlk başlarda tanrı, cennet, cehennem gibi soyut fikir sentezleri insanların yanı başında hatta somut yaşamlarının içindeydi. Sınıflı toplum olan medeniyetle birlikte bu somut din sistemleri de soyutlaşmış ve “gökselleştirilerek” toplumdan uzaklaştırılmıştır. İlkin doğadan yani bitki ve hayvanlardan oluşan atalar Aşağı Barbarlık’ta ana-tanrı olmuş, Orta Barbarlık’ta erkek tanrılar da kadın tanrıların arasına girmiştir. Medeniyet yayılıp barbarlık azaldıkça erkek tanrılar kadın tanrıları ikinci plana atmış ve kutsallaşma hızlanmıştır. Bu kutsallaşma giderek her şeyi yaratan, bir ve tek olan ata-tanrıya yani Allah’a dönüşmüştür. Dinler ise dünyadan ayrı bir soyut inanç olmak bir yana bütün dünya işlerine ve insan ilişkilerine belirli bir düzen vermeyi hedeflemiş sosyal bir sistem haline gelmiştir. Fakat zamanla dinler, sınıflaşmayla ortaya çıkan çatışmaların altında yatan maddi kanunların yüzeyde görünen sembolik ifadelerine dönüşmüştür.[5]

Her mitoloji de sosyal ve tarihsel olayların, tarih öncesi insanının beyin ve ruh yani kendi toplumunun aynasında yansımasıdır. Tarih öncesi insan kendi topluluğu içinde olan değişiklikleri, kendi dünya görüşü ve kendi somut araçlarıyla tanımlamak istemiştir. Özellikle barbarlar mitolojilerini, destanlarını vb. sözlü ve şiirsel aktarıyorlardı. Mitolojideki tanrılar ise ana-kentin temsilcileri olmakla birlikte yarı-tanrılar ve kahramanlar ise yavru kentin kurucularıdırlar.[6]

Kıvılcımlı’nın, inançların insanların yaşamlarını üretme tarzlarından ve bu üretim tarzına göre gerçekleştirdikleri davranışlar sonucunda edindikleri bilgilerden oluştuğunu ileri sürerek Marks ve Engels ile benzer yaklaşıma sahip olduğunu görmekteyiz.

Tanrı fikri, vahşet aşamasından beri insan beyninin doğasını ve toplumunu anlamak ve yorumlamak için yarattığı bir şeydir. Çünkü insan yaşayabilmek için doğaya ve topluma uyum sağlamak zorundadır. Bu yüzden tanrısallık, determinizmin bir parçasıdır. Zamanla biçim değiştirir ve yenilenir. İnsan toplumu da giderek kendisinin ve doğasının bilince varıp kendisine yön veren doğanın ve tarihin kanunlarına uyum sağlar.[7]

Medeniyet ticaret ve hammadde dolayısıyla çevredeki barbarlar arasında yayıldıkça ve barbarlar da medeniyetlerle savaşıp tarihsel devrimleri gerçekleştirdikçe toplumlar, tanrılarını birbirlerine ekleyerek sayılarını çoğaltırlar. Medeniyetin ilk lokal aşamasının kapanıp kıtalararası medeniyet kurulması aşamasına ulaşınca imparatorluklar oluşur ve tanrı sayısı sadeleşerek azalır, bu da tanrının tekleşmesine yol açar. Bunun yanı sıra medeniyetle birlikte ticaretin kanunları olan arz, talep ve fiyat gelişir. Ticaretin gelişmesi de toplumun gelişmesinde önemli rol oynamaktaydı. Böylece ekonomik determinizm ticaret dolayımıyla Arz-Talep-Fiyat üçüzü ya da fiyat tekliğinde simgeleşip kutsallaşıyordu. Nitekim evrenselleşme aşamasına doğru ilerleyiş de tek-tanrıcılık ihtiyacı doğurmaktadır.[8]

Kıvılcımlı’ya göre tek-tanrıcılık, doğayı ve toplumu yorumlamakta tarihsel determinizme bir adım daha yaklaşmayı ve düşünceleri çoktanrıcılığın karmaşasından kurtararak özgürleştirmeyi sağlamıştır. Başta Hz. İbrahim olmak üzere peygamberler de tek-tanrı düşüncesiyle çoktanrıcılığın karmaşasından kurtularak yaşadığı olayları daha gerçekçi ve determinist yorumlayabilmiştir.[9]

C. Peygamberler

Sınıflı toplum geliştikçe sınıflı topluma karşıt olarak toplumcu gelişimi savunacak olan peygamberler de ortaya çıkmıştır. Bu peygamberler, insanları tarihsel determinizme uyum sağlamaya yönlendiren çağının elçileridirler. Peygamberler, barbar toplumları medeniyete geçirmeye çalışan önderlerdir. Özellikle kutsal kitap inmiş peygamberler kentten orijinal medeniyete geçecek barbar toplulukların lideridir. Barbar komünlerinin toplumcul ve özgür iradesinden destek alan peygamberler, eski kutsallaştırma biçimini eleştirerek ve yerine yenisini yerleştirmeye çalışırlar. Dolayısıyla her peygamber kendi çağının ve toplumunun lideri olarak tarihsel determinizmin sözcüsü, yansıtıcısıdır. Peygamberler ve vahiyleri, içinde bulunulan veya içine girilen üretici güçler gelişiminin dayatmaları altında gelişen insanın düşünce gelişimine “uyum” geliştirme sorununu çözmeye çalışırlar. Peygamberler her ne kadar kendi çağlarındaki tarihsel determinizmin en yüksek ifadesi ve bilgisiyle birlikte binlerce yıllık kutsallık geleneklerine sahip olsalar da, en sonunda “Allah” yorumculuğuna sığınmışlardır. Çünkü peygamberler doğacıl ve insancıl gelişimi kavrayacak bilimsel bilince henüz yeterince sahip değillerdi, bu yüzden doğacıl ve insancıl gelişimin bilimsel yorumlarını bilinçaltına bastırıyor ve Allah sistemine uyduruyorlardı. Böylece tarihsel determinizm bilinçaltından bilinçlenmeyi geliştirirken ifadesini dinde buluyordu.[10]

Peygamberlerin çoğu Semitlerden çıkmıştır, çünkü Semitler Sümer kentlerine karşı tarihsel devrimler yapmak istemiş, bunun hayalini kurup geliştirmişlerdir. Kıvılcımlı’ya göre Semitlerin yeryüzüne atıldıkları “Cennet” yani “Tanrı Bahçesi”, dört ırmağın kaynak aldığı sulak ve yeşillikleri altında, Kevser Şarabı’ndan tatlı çaylar akan bu bahçe Van gölü ile Ceyhan ve Seyhan nehri arasındaki “Kürdistan”dır.  Cennetteki Şeytan-Yılan ise Tarım Tanrısı olup, “yasak ürün” yani barbara yabancı olan buğday ve benzeri medeniyet mallarını kervanlarla taşıyıp tanıtmaktadır. Aşağı Barbarlık Yarı Tanrıçası Havva Ana ise Çobanlığa henüz giren avcı Barbar Adem’e Şeytan-Yılan yani Tarım tanrısının telkini ile uygarlık ürünlerini tattırmıştır. Böylece Semitler sulak cennet topraklarından tarımın yapıldığı sübtropikal ırmak yani Dicle, Fırat ve Nil boylarında olan medeniyetle ilişkilerini geliştirmişlerdir. Semitlerin bir kesimi bu ırmak boylarına inerek medeniyetle iç içe geçmiş ve ilkin Gılgameş’in yaban arkadaşı Enkidu gibi medeniyete tutsak-asker olmuştur. Semitlerin bir kesimi de çöllerde göçebelik yaparak, iç sosyal sınıf savaşlarıyla çökmeye başlayan ilk Sümer kentlerine akın edip Sümer bentlerinin kazıklarını sökerek, ortalığı sulara boğan “Tufan”a neden olmuşlardır. Göçebe Semitlerin bir diğer kısmı da Mısır medeniyetine akınlar gerçekleştirerek tarihsel devrimler yapmışlardır. Kıvılcımlı’ya göre Greklerin Kaos, İslam’ın Kıyamet dedikleri şey de Semitlerin yaptıkları bu “Tarihsel Devrim”dir. Yakup, Yusuf, Nuh, Yunus, İbrahim peygamberler de bu tarihsel devrimleri gerçekleştiren, ilkel komünist kişiliğe sahip Semit uluları, kahramanlarıdır.[11]

D. Ticaret Yolları

Semitlerin bulunduğu Yakın Doğu, antika çağ medeniyetlerinin uluslararası en büyük ve en geleneksel ticaret bölgesiydi. Bu bölgedeki Orta Ticaret Yolu her tarihsel devrim kargaşalıkları sırasında yaşanan yıkıntılarla tıkanmaktaydı. Orta Ticaret Yolu her tarihsel devrimde tıkandığında ise bezirgânların ilk başvurduğu yol Güney Ticaret Yolu olmuştur.  Bu yüzden Yakın Doğu dinlerinin ortak tarihi de bu ticaret yolları üzerindeki savaş başarılarının tarihi olmuştur.[12]

Yakın Doğu dinlerinin ve tek-tanrıcılığın öncüsü olan Hz. İbrahim de bu ticaret yolları üzerinde gerçekleşen olaylardan ve yaşadığı deneyimlerden etkilenmiştir. Hz. İbrahim bezirgânlığın evrensel aşamasının öncesindedir. Bu dönemde antika medeniyetler lokal aşamadaydılar. Irak-Mısır-Hint ve Çin medeniyetleri ticaret yollarıyla birbirlerine bağlı olsalar da içlerine kapanıklardı ve bu ticaret yolları arasındaki barbar topluluklardan dolayı ticaret çok zor koşullarda yapılabiliyordu. Hz. İbrahim ile başlayan tek-tanrıcılık, tefeci-bezirgân medeniyetlerin evrensellik denemelerinin ilk bilinçaltı ifadesidir. Ticaret yollarının kavşağında bulunması, Semit atalarından miras kalan geleneksel kutsallaştırma sentezleri, üretici güçlerin barbar-medeni çekişmesinde gösterdiği gelişmelerin bilgisine sahip olması Hz. İbrahim’i Allah determinizmine ulaştırmıştır.[13]

Hz. İbrahim de Orta Barbarlık konağındaki bir toplumda sürü sahibi olan, Irak-Mısır arasında ticaret yapan zengin biriydi. Hz. İbrahim Orta Barbarlık konağındaki bir toplumda yaşıyor olmasına rağmen bu toplumda aşağı barbar gelenekleri de devam etmekteydi. Ticaret yollarında medeniyeti gören Hz. İbrahim, halkını aşağı barbar geleneklerinden kurtararak medeniyete geçirmek istemiştir. Hz. İbrahim yeni orijinal bir medeniyet yaratacak yukarı Barbar kent aşamasını filizlendirmek ve kendisini kuşatan sınıflı toplumlardan korunmak için göçebelerin bir kısmını Güney Ticaret Yolu üzerindeki Hicaz ve Filistin’e yerleştirmiştir. Hz. İbrahim Filistin’e yerleşip tıkanan Orta Ticaret Yolu yerine Güney Ticaret Yolu üzerinde Kâbe’yi kurmuştur. Kıvılcımlı’ya göre Hz. İbrahim Mısır seferinde Firavun’dan armağan olarak aldığı dişi köle Hâcer’i, toplumda gücünü henüz yitirmemiş karısı Semit Anahan Sâre’den yılarak Mekke’ye bırakmış ve ondan olan oğlu İsmail’i de Kâbe’nin başına geçirmiştir. Bu olay Hz. İbrahim’i ortak ata olarak gören Sam oğullarının ikiye parçalanmasına neden olmuştur.[14]

Hz. İbrahim’den sonra gelen İshak, Yakup ve oğulları da bu tarihsel görevi tekerrür ettirerek ilerletmişlerdir. Bu ilerleme kimi zaman tarihsel devrimleri gerçekleştirip iktidar olmakla, kimi zaman da yenilerek çok-tanrıcılığa geri dönmekle zikzaklı bir çizgi izlemiştir. Sonuç olarak ise Hz. İbrahim’in tek-tanrı sentezi Musevilik’e, Hıristiyanlık’a ve İslamiyet’e varmıştır.[15]

Semitlerden gelen İsrailoğulları, Irak ve Mısır antika medeniyetlerinin kavşak noktası olan Filistin’de barbar gelenekleriyle peygamberleri yetiştirmişlerdir. İsrailoğulları Orta Barbarlık Konağı’ndaki göçebeliğini yitirmeden iki antika medeniyeti arasında mekik dokuyan tefeci-bezirgân olmuşlardır. Filistin antika medeniyetlerin kesişme noktası olduğundan zamanının evrensel ideoloji taslaklarına, tek-tanrılı dinlere elverişli olmakla birlikte bütün ticaret yolları için stratejik bir konaktı. Bu yüzden Filistin yalnızca malların değil, mallar ekonomisinin en büyük düzenleyicisi yani Arz, Talep ve Fiyat kanunlarının da odaklaştığı yerdi. Peygamberler bu yoğun ilişkilerin derin kanunlarına indikçe, fiyat, arz ve talepten ayrı olarak İsrailoğullarını tek başına etkiledikçe evreni toptan yaratıp yürüten tek-tanrı formülü üzerinde yoğunlaşıyorlardı. Diğer yandan medeniyetlerinin sınıflara bölünmüş insanları kadar çok-tanrıları da İsrailoğullarında tiksinti, düşmanlık ve ilk fırsatta isyan yaratıyordu. Her tarihsel devrimin koşulları olgunlaştığında bir İsrail peygamberi ortaya çıkıyordu. Peygamberler devrimin derecesine göre sentezleştirdikleri soyut Arz, Talep ve Fiyat kanunlarını sözle, kinayeyle veya mezmurlarla İsrailoğullarına yayıyorlardı. Diğer yandan bu tarihsel devrimlere rağmen İsrailoğulları “Hınta” yani buğday isteyip ve alıştıkları altın buzağı gibi medeniyet damgalı çok-tanrılılığa yeniden dönebiliyorlardı. Fakat Hz. Musa onlara “Hıtta” yani ülke ülküsü ile birlikte tek-tanrı inancını dayatmıştır. Girit Medeniyeti ile birlikte antika medeniyetler hayvancıl medeniyet karakterini kazanma aşamasındayken Mısır’daki Hiksoslar’ın egemenliği devrildiği sırada ayaklanan Semit kölelerini Filistin’e göç ettiren Hz. Musa peygamberin Musevilik’i böyle doğmuştur.[16]

Hz. İbrahim ve Hz. Musa’nın inançları ve gelenekleri ile iyice yerleşip kökleşmeye başlayan İsrail tefeci-bezirgânlığı kendi içerisinde sıkışıp kalmamıştır. Orta Ticaret Yolu tıkandığında bezirgânlar Hicaz ve Arabistan üzerinden Umman yollarına yöneldiğinden İsrailoğulları da bu yola yönelmiştir. İsrailoğulları, Hicaz ve Arabistan içlerinde tefeci-bezirgân üsleri kurmaya başlamıştır. Bu üsler sunaklar aracılığıyla kurulmuştur. Filistin’den Mezopotamya ve Mısır’a kadar yayılan sunaklarla bölgede tek-tanrı düşüncesi de ilerlemiştir.[17]

Musevilik dinine tefeci-bezirgân eğilimli din adamlarının egemen olmasıyla İsrailoğulları sınıflı topluma uyum sağlayarak “medenileşmişlerdir”. Fakat Filistin antika bezirgân ilişkilerin ve Arz-Talep-Fiyat kanununun neden olduğu düşüncelerin soyutlaştığı kavşak noktası olmaktan çıkmamıştır. Böylece İsrailoğulları içinden, Akdeniz Grek kentleşmelerinin imparatorlaşma aşamasını temsil eden Antika Batı Roma Medeniyeti tarihsel devrimlerle çökerken, silahlı ayaklanmayla çıkar yol bulamayan kölelerin acılarını dindirmek için İsa peygamber çıkmış ve Hıristiyanlık doğmuştur. Roma İmparatorluğu’nun tarihsel devrim yaşayışlarının ortasında evrenselleşen bir eğilimin tarihsel ve sosyal ürünü olan Spartaküs ve Hz. İsa gibi kahramanlar yetiştirmesine rağmen bir sosyal sınıf olarak var olan düzeni yıkacak örgütlülüğe, güce ve bilince sahip olmayan kölelerin umutsuzluğunu teslim oluşa çevirerek öteki dünyada kurtuluşa dair umut sunmuştur.[18]

Kıvılcımlı’nın peygamberlerin toplumun önderleri olmalarının yanı sıra toplumlarının tarihsel devrimini gerçekleştirmesi için çabalayan tarihsel devrimciler olarak tanımlaması, Marks ve Engels ile benzer yaklaşıma sahip olmakla birlikle farklılaştığı noktaları da göstermektedir.  Özellikle Engels’in ilkel Hıristiyanlarla modern sosyalistler benzerlik kurması[19] gibi Kıvılcımlı da peygamberlerin yaşadıkları toplumların devrimcileri olduğunu belirtir. Fakat Engels’ten farklı olarak Kıvılcımlı, peygamberlerin görece sınıfsal eşitliği istemekle birlikte sınıflı toplum olan medeniyete geçişi de sağlamak gibi tarihsel bir görevleri olduğunu, bundan dolayı da devrimciliklerinin sınırlı ve tarihsel olduğunu belirtir.

Dipnotlar:

[1]Kıvılcımlı, Hikmet. (2011a). Allah-Kitap-Peygamber. (Birinci Baskı). İstanbul: Sosyal İnsan Yayınları, 57-58.

[2]Kıvılcımlı, Hikmet. (2008b). Dinin Türk Toplumuna Etkileri. (Birinci Baskı). İstanbul: Sosyal İnsan Yayınları, 19.

[3]Kıvılcımlı, 2011a,  11, 77-78.

[4]Kıvılcımlı, 2011a,  9, 34, 187-188, 201-202, 218.

[5]Kıvılcımlı, Hikmet. (2007). Osmanlı Tarihinin Maddesi. (Birinci Baskı). İstanbul: Sosyal İnsan Yayınları, 576; Kıvılcımlı, Hikmet. (2008c). Metafizik Sosyolojiler. (Birinci Baskı). İstanbul: Sosyal İnsan Yayınları, 17-19; Kıvılcımlı, 2011a,  16-20, 92-96, 102, 194, 269; Kıvılcımlı, Hikmet. (2011d). Fetih ve Medeniyet. (Birinci Baskı). İstanbul: Sosyal İnsan Yayınları, 19.

[6]Kıvılcımlı,  Hikmet. (2009). Günlük  Anılar. (Birinci  Baskı).  İstanbul:  Sosyal İnsan Yayınları, 109; Kıvılcımlı, 2011a,  97; Kıvılcımlı, Hikmet. (2011g). Tarih Yazıları. (Birinci Baskı). İstanbul: Sosyal İnsan Yayınları, 282.

[7]Kıvılcımlı, 2011a,  44, 192, 197, 200-201.

[8]Kıvılcımlı, 2011a,  84-86, 89, 106, 169, 172, 213-214.

[9]Kıvılcımlı, 2011a,  150-151.

[10]Kıvılcımlı, 2011a,  9, 26, 190, 205, 217, 218, 229, 234, 251, 256.

[11]Kıvılcımlı, 2009, 99-100; Kıvılcımlı, 2011a,  66, 311; Kıvılcımlı, 2011g,  242-244; Kıvılcımlı, Hikmet. (2014). Tarih Devrim Sosyalizm. (Birinci Baskı). İstanbul: Sosyal İnsan Yayınları,  82-83, 160.

[12]Kıvılcımlı, 2008b,  23; Kıvılcımlı, 2009,  110-111; Kıvılcımlı, 2011g, 183.

[13]Kıvılcımlı, 2011a,  26, 165, 169, 189.

[14]Kıvılcımlı, 2011a,  30, 125-130.

[15]Kıvılcımlı, 2011a,  157.

[16]Kıvılcımlı, 2009,  101-104, 110; Kıvılcımlı, 2011a,  69-70, 157.

[17]Kıvılcımlı, 2009,  110-111; Kıvılcımlı, 2011a,  149.

[18]Kıvılcımlı, 2009,  101, 104-105; Kıvılcımlı, 2011a,  157.

[19]Löwy, M. (1996). Marksizm ve Din. (Birinci Baskı). (Çev. İrfan Cüre). İstanbul: Belge Yayınları, 29-32.

Encomienda'dan Luther'e: Parsellenmiş İktidar ve Direniş Doktrini

Encomienda, İspanya'nın Amerika kıtasında kurduğu ve yerlilerin dinî eğitim ile koruma karşılığında encomenderoya haraç ödeyerek çalıştı...